KEŞŞÂF TEFSİRİ

Meâric Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ

1. Âyetin Tefsiri

1. Öyle kesin bir azap istedi ki isteklisi
Bu bölümü tek başına aç →

2–3. Âyetlerin Tefsiri

nankörlerin başına mutlaka patlar, hiç kimse onu bertaraf edemez!

Bu bölümü tek başına aç →

4. Âyetin Tefsiri

günde çıkmaktadırlar ki (dünya hesabı ile) elli bin sene sürmektedir.[1894] Seele (sordu) fiiline zımnen de‘â (çağırdı, istedi) anlamı verilerek,

onun gibi geçişli yapılmıştır. Âdeta “bir şeyi istedi, talep etti” anlamında de‘â bi-kezâ sözünde olduğu gibi de‘â dâ‘in bi-‘azâbin vâkı‘in (İstekli biri, ba-şına kesin bir azabın inmesini istedi!) buyrulmaktadır. Tıpkı “Her meyveyi güvenle isteyebilmektedirler (ن ُ َ ) orada.” [Duhân 44/55]) âyetindeki gibi.

[1895] İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre bu şahıs; “Ey Allah! Bu (Kur’ân) gerçekten senin katındansa, üzerimize gökten taş yağdır ya da bize can yakıcı bir azap getir!” [Enfâl 8/32] diyen Nadr b. el-Hâris’tir. Âyette bah-sedilen kişinin Peygamber (s.a.) olduğu da söylenmiştir; yani azabın kâfir-lerin başına bir an önce inmesini istemişti.

[1896] Âyet sâle sâilun şeklinde de okunmuştur. Bu, iki şekilde açıkla-nabilir: Birincisi; suâl kökünden gelmesidir ki bu Kureyş lugatıdır. Kureyş, [Hemze’siz] selte (sordun), tesâlu (soruyorsun), ve humâ yetesâyelâni (ikisi soru-yor) diye konuşurlardı. İkincisi; seyelân kökünden gelmesidir ki İbn Abbas’ın âyeti sâle seylun (bir sel aktı) şeklinde okuması bu vechi desteklemektedir. Seyl, sâil (akan) anlamında bir masdardır; ğavr kelimesinin ğâir (batan) anlamın-da masdar olması gibi ki mâna “Azap vadisi onların üzerine patladı, hepsini sürükleyip götürdü, helâk etti!” şeklinde olur. Katâde’den (v. 117/735) şöy-le nakledilmiştir: Bir kimse, Allah’ın azabının kimin başına ineceğini merak etti, sordu da bunun üzerine bu âyet nazil oldu. Bu veche göre seele fiiline ‘uniye (önem verdi, meşgul oldu) ve ihtemme (ilgilendi) anlamı içirilmiştir.

[1897] Şayet “(‘İnkârcı nankörlerin başına’ anlamındaki) כא kelimesi hangi fiile bağlıdır?” dersen şöyle derim: (ل ’nin de‘â anlamında olduğunu savunan) ilk görüşe göre, sıfat olarak اب ’a bağlıdır; yani inkârcı nankörlerin başına mutlaka gelecek olan kesin bir azap. Veya de‘âya bağlıdır; yani inkârcı nankörler için […] bir azap istedi. Yahut وا’e bağlıdır; yani inkârcı nankörler yüzünden gelecek bir azap. İkinci görüşe göre ise bu, sorana/isteyene cevap olarak gelen başlangıç cümlesidir; yani azap kâfirlerin başına gelecektir.

[1898] “Peki, ا َ ِ (Allah’tan) ifadesi nereye bağlıdır?” dersen şöyle derim: “ e bağlıdır. Buna’دا e bağlıdır; yani azap Allah katından gelecektir. Veya’واgöre mâna şöyle olur: O azabın vakti geldiğinde ve hikmet onun vukuunu gerektirdiğinde Allah tarafından onu engelleyecek hiçbir şey olmayacaktır.

] 1899[ אرج َ ma‘recin çoğuludur. אرج ا ”basamak basamak çıkılan“ ذي demektir. Sonra bu basamakları, onların yükseklik ve yücelik bakımından durumlarını vasfederek şöyle buyurdu: “Melekler ve ruh O’na”, O’nun Arş’ına, emirlerinin kendisinden indiği yere “öyle bir günde çıkmaktadırlar ki” miktarı, insanların dünya hesabı ile saydıkları elli bin yıl kadardır. Rûh, Cibrîl’dir (a.s.); fazileti sebebiyle onu tek olarak zikretmiştir. Şu da söylen-miştir: “Melekler insanlar üzerinde koruyucu/denetçi oldukları gibi bu rûh da melekler üzerinde koruyucu/denetçi varlıklardır.”

] 1900[ مٍ (öyle bir günde ki) ifadesi, ٍ ِ e bağlı olup mâna şöyledir: Bu’واazap öyle uzun bir günde vuku bulacaktır ki onun uzunluğu sizin yıllarınıza göre elli bin yıl sürecektir. İşte o gün kıyâmet günüdür.1 O günün bu kadar uzun olması (mecazdır;) kâfirler hakkında son derece zor ve şiddetli olmasın-dan dolayıdır. Veya o gün gerçekten elli bin yıl olacaktır. Denilmiştir ki kıya-met gününde elli aşama olacak ve her aşama bin yıl sürecektir. Bu uzun günün mümine yansıması ise öğlen ile ikindi arası kadar kısa bir zaman olacaktır.

Bu bölümü tek başına aç →

5. Âyetin Tefsiri

le derim: “İstedi bir isteklisi” [1] ifadesine bağlıdır; çünkü (müşriklerin) azapla kendilerinden intikam alınmasını istemeleri, Peygamber’le (s.a.) alay etmek ve vahyi yalanlamak düşüncesiyle gerçekleşmekte idi. Bu ise Pey-gamber’i (s.a.) üzüyor, canını sıkıyordu. İşte, bu sebeple sabretmesi emre-dildi. Aynı şekilde, azabın kimin başına geleceğini soran kimse -yani Mekke kâfirlerinden biri- bunu sadece inatla ve eziyet etme düşüncesiyle sormakta idi. [Ancak] sâle sâilun veya seylun şeklinde okuyana göre de mâna şöyle olur: Azap gelmiş sayılır! -Çünkü vukuu yaklaşmıştır.- Sen de intikam almaya yaklaşmışsın demektir.1 Müfessirin kelimeyi ج yerine وا’e bağlayarak konuyu âhirete havâle etmesi isabetli gözükmüyor;

zira burada müşriklerin bıktırıcı ‘azap / mu‘cize’ isteklerine [ve müminlerin, ‘yardım’ taleplerine] neden cevap verilmediği anlatılıyor ve Peygamber’e ‘güzelce sabretmesi’ telkin ediliyor… אرج kendisine) ذي ا50,000! yılda ulaşılan ‘basamaklar sahibi’) tabiri bu tür dua ve isteklerin Yüce Allah’ın katına kolay kolay yükselmediğini göstermektedir. Fâtır 35/10 vb. âyetlere göre; Allah’tan başkasına dua edilmez; ama duaları O’nun katına yükseltecek olan da sâlih ameldir; yani ilgili duanın kabul edilmesini sağlayan amel, iş, çaba ve eylemler. Bunlar bulunmadığı takdirde sözkonusu basamakların aşılması, yani duanın kabul edilmesi çok zordur. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

6. Âyetin Tefsiri

6. Onlar bunu tamamen uzak görüyorlar;
Bu bölümü tek başına aç →

7. Âyetin Tefsiri

7. Biz ise ‘yakın’ görüyoruz onu!..
Bu bölümü tek başına aç →

8. Âyetin Tefsiri

8. O gün ki gök, dipte kalan yağ tortusu gibi olur.
Bu bölümü tek başına aç →

9. Âyetin Tefsiri

] 1902[ و (‘o’nu görüyorlar) kelimesindeki zamir vuku bulacak azaba مٍ- (öyle bir günde) ifadesini, ٍ kelimesine bağlayana göre ise kıyâmet واgününe- râcidir; yani imkânsız olduğu düşüncesiyle onu tamamen uzak görüyorlar. Biz ise onu yakın ve kudretimiz için kolay görüyoruz; o, bizim için asla uzak ve imkânsız değildir. “Uzak” kelimesiyle mümkün oluş ba-kımından uzak; “yakın” kelimesiyle yine mümkün oluş bakımından yakın kastedilmiştir.

] 1903[ مَ (o gün ki) bir önceki âyette geçen א ً (yakın) kelimesi ile mansūbdur; yani o günde böyle bir azabın gelmesi mümkündür; asla im-kânsız değildir. Veya ٍ kelimesinin delâletiyle gizli bir yeka‘u (vuku bulur) واfiili ile mansūbdur. Yahut göğün “dipte kalan yağ tortusu gibi” olacağı o günde şunlar şunlar gerçekleşir. Veya ٍم ’iٍ kelimesine bağlayanlara واgöre buradaki َم kelimesi, ٍم ’deki yevmden bedeldir.

[1904] O gün gök, yağın dibine çöken tortusu, posası gibi olacaktır. İbn Mes‘ûd’a göre o gün gök, renkten renge girmesi itibariyle erimiş gümüş gibi olacaktır.

[1905] “(Savrulmuş) yün gibi” yani değişik renklerle boyanmış olacak-tır; çünkü dağlar “muhtelif renklerde; bembeyaz, kızıl yollar ve simsiyah sarp kayalıklar” [Fâtır 35/27] hâlindedir. Bu dağlar, darmadağın olup havada uçu-şunca, rüzgârın savurduğu atılmış renkli yünlere benzerler.

Bu bölümü tek başına aç →

10. Âyetin Tefsiri

10. Can-ciğer hiçbir dost, can-ciğer bir dostunu sor(a)maz;
Bu bölümü tek başına aç →

11. Âyetin Tefsiri

azabından kurtulmak için fidye vermek ister oğullarını,

Bu bölümü tek başına aç →

12. Âyetin Tefsiri

12. hayat arkadaşını, kardeşini,
Bu bölümü tek başına aç →

13. Âyetin Tefsiri

13. kendisini sahiplenen sülalesini,
Bu bölümü tek başına aç →

14. Âyetin Tefsiri

kurtarabilsin. [1906] Hiçbir dost diğerine “Nasılsın?” diye sor(a)maz ve onunla ko-

nuş(a)maz; çünkü her birinin, onu başkasının hâlini sorup soruşturmaktan alıkoyacak bir derdi vardır.

[1907] Oysa dostlar birbirlerine gösterilmekte, hiçbiri diğerine giz-li kalmamaktadır. Dolayısıyla, birbirlerinin hâlini sormalarını engelleyen şey, birbirlerini görmemeleri değildir; onları bundan alıkoyan, sadece kendi dertlerine düşmüş olmalarıdır. [“Birbirlerine gösterildikleri hâlde hem de...” anla-mındaki و ُ َ ُ ifadesi] yubsırûnehum (Onları gördükleri hâlde hem de…) şeklinde de okunmuştur. [“Sor[a]maz” anlamındaki ُ َ ْ َ fiili] meçhul ola-rak lâ yus’elu (sorulmaz) şeklinde de okunmuştur; yani dosta “senin dostun nerede?” denmez, ondan bir şey istenmez; zira onlar birbirlerine gösterilir-ler ve herhangi bir sual ve isteğe ihtiyaç duymazlar.

[1908] Şayet “ و ُ َ ُ kelimesinin i‘râbı nedir?” dersen şöyle derim: (i) Yeni başlamış bir ifadedir; âdeta “Can-ciğer hiçbir dost, can-ciğer bir dostunu sor(a)maz” buyurunca, “Belki de o, dostunu göremiyordur?” denilmiş; ona “onlar birbirlerine gösterilirler, fakat kendi dertleriyle uğraşmaları sebebiyle onların hâlini sormaya imkân bulamazlar.” denmiştir. “Peki, و ُ َ ُ (birbir-lerine gösterildikleri hâlde...) ifadesinde, zamir neden çoğul yapılmış; oysa sözkonusu edilen sadece iki dosttur?” dersen şöyle derim: Burada birbirine dost olan sadece iki kişi değil, birbirine dost olan her bir iki kişi kastedilmiş-tir. (ii) و ُ َ ُ ifadesi, א ً (can-ciğer dost) kelimesinin sıfatı da olabilir; yani kendilerine gösterilen ve tanıtılan dostlarının hâlini soramazlar.

] 1909[ ٍ َ [ifadesindeki َم ], mütemekkin olmayana (إذ) izâfeti sebebiy-le Mîm’in hem cerriyle yevmiizin hem de fethasıyla yevmeizin şeklindeokunmuştur. [ ِ ابِ terkibi]اب tenvinli, ٍ َ ’in Mîm’i fethalı olarak min ‘azâbin yevmeizin1 şeklinde de okunmuş; yani yevmeizin kelimesi ‘azâb ile mansūb kılınmıştır; çünkü اب ta‘zîb (azab etmek) anlamındadır.

[1910] Kendisini sahiplenen, onun kendilerine mensubiyetini söyleyen veya musibetlerde kendilerine sığındığı fasîlesini yani, kendilerinden fasloldu-ğu (kollara ayrıldığı; yani türediği) sülalesini, yakın akrabalarını fidye vermek ister. [“ki kendisini kurtarabilsin” anlamındaki] ِ ْ ُ fiili, [11. âyetteki] ي ِ َ ْ َ (fidye verir) fiiline atfedilmiştir; yani ister ki [bütün bu sayılan kişileri] fidye versin de sonra bu fidye -veya yeryüzünde kim varsa hepsi- kendisini kurtarsın! ُ (sonra) edatı, kendisini kurtarmasının çok uzak olduğunu bildirmek için getirilmiştir; yani bütün bu sayılanlar elinin altında olsa ve canını kurtarmak için hepsini verse de sonra yaptığı bu iş kendisini kurtarsa diye boş kuruntular içine girer!.. Oysa bunların onu kurtarması çok uzak (imkânsız)dır!..

Bu bölümü tek başına aç →

15. Âyetin Tefsiri

15. Hayır, ne mümkün!.. Çünkü o, öyle halis bir alevdir ki;
Bu bölümü tek başına aç →

16. Âyetin Tefsiri

1 ِ ابِ (o günün azabından) - َ ابٍ (o gün, azaptan). / ed.

] 1911[ -edatı, o inkârcı günahkârı böyle bir ku (!Hayır, ne mümkün) כruntudan vazgeçirmek ve fidye vermenin kendisine fayda sağlamayacağını ve onu azaptan kurtaramayacağını hatırlatmak içindir. א -keli (çünkü o) إmesindeki zamir, -daha önce zikri geçmemiş olsa da- ateşe dönmektedir; çünkü ‘azâbın zikredilmiş olması ona delâlet etmektedir. Bunun, haberin kendisini açıkladığı mübhem bir zamir olması da mümkündür. Veya bu zamir-i kıssadır. َ َ (halis alev) kelimesi alev anlamındaki el-lezādan nak-ledilmiş olup ateşin özel ismidir. َ َ ile alev anlamının kastedilmiş olması da mümkündür.

[1912] ٌ َ ا َ 1 (kavurup soyan) kelimesi de إن’nin birinci haberden sonra gelen ikinci haberidir. Eğer א َ ,daki zamir zamir-i kıssa ise’إ َ (alev) keli-mesinin haberi olur. Eğer َ َ alev anlamında olursa o takdirde ٌ َ ا َ onun sıfatı olur. ً َ ا َ ’in müennesliği ise onun ateş anlamında olmasından dolayıdır. ٌ َ ا َ un korkunç bir şeyle korkutmak üzere hiyenezzâ‘atun (o [ateş] kavurup soyandır) şeklinde merfû‘ olması da mümkündür. Kelimenin, ً َ ا َ şeklinde nasb ile okunması ya hâl-i müekkide olmasından veya ennehâ mutelazzıyetünnezzâ‘aten (o ateş kavurup soymak için alevlenmiştir) anlamında olmasından yahut korkunç bir şeyle korkutmak için ihtisas için olmasından dolayıdır.

] 1913[ ى َ -taraflar demektir veya “kafa derisi” anla (.el, ayak vb) اmındaki şevâtın çoğuludur. Ateş, kafa derisi başta olmak üzere bedenin bu uzuvlarını kavurup soyar ve parça parça eder; sonra bu uzuvlar ve deriler yeniden eski hâline döner.

Bu bölümü tek başına aç →

17. Âyetin Tefsiri

17. Çağırır arkasını dönüp, yüz çevireni.
Bu bölümü tek başına aç →

18. Âyetin Tefsiri

ateş onları çağırıp içine almaktadır. Tıpkı Zürrumme’nin (v. 117/735) şu sözlerindeki gibi:

Baharda biten ilk otlar o vahşi öküzün burnunu (yere/toprağa) davet eder.

Yine şu beyit,Eğlence çağırıyor beni geceleri… Ben de peşinden gidiyorum onun!

ve Ebü’n-Necm’in şu sözü de böyledir:Otlak arayan kişiye dersin ki yeşil çayırı buldun, kon (oraya)!

1 Müfessir zammeli okuyuşu esas almaktadır.

[1915] Söylendiğine göre ateş onlara; “Ey kâfir, ey münafık! Bana gel, bana!..” diyecekmiş. Yine rivayete göre, ateş münafıkları ve kâfirleri fasih bir dille çağıracak, sonra onları dane toplar gibi sağdan soldan toplayacakmış. Allah’ın insanların derilerine, ellerine ve ayaklarına konuşma özelliği verdiği ve ağacı konuşturduğu gibi ateşe de konuşma özelliği vermesi caizdir. Burada sözkonusu edilen çağırmanın, zebânilerin çağırması olması da caizdir.

[1916] “Çağırır” fiilininhelâk eder” anlamında olduğu da söylenmiş-tir. Nitekim Araplar, “Allah seni helâk etsin!” anlamında de‘âkellāh derler. Şair şöyle demiştir:

Allah, zamanın bütün belâlarını indirsin senin başına! [1917] Ateş, haktan “dönüp” ondan “yüz çevireni” çağıracaktır; malını

biriktiren, onu kaplara doldurup depolayanı… O ki farz olan zekâtı ve di-ğer hakları ödememiş; dinin emirlerini terk edip malıyla meşgul olmuştur; biriktirdiği mal (sermaye) sebebiyle kibirlenmiş, buna aldanmıştır.

Bu bölümü tek başına aç →

19. Âyetin Tefsiri

19. Gerçekten nekes yaratılmıştır insanoğlu.
Bu bölümü tek başına aç →

20. Âyetin Tefsiri

20. Başına bir şer geldiğinde, feryadı basar;
Bu bölümü tek başına aç →

21. Âyetin Tefsiri

21. ama pinti kesilir eline bir varlık geçtiğinde!..
Bu bölümü tek başına aç →

22. Âyetin Tefsiri

] 1918[ אن ِّ ile bütün insanlar kastedilmiştir. Bundan dolayı ا -ger) اçek dindarlar [22]) ondan istisna edilmiştir. el-Hele‘ hoşa gitmeyen bir şey do-kunduğunda hemen üzülüp feryat etmek; bir mal, bir iyilik geldiğinde ise anında onu başkalarından esirgemektir; Arapların “çok hızlı yürüyen deve” an-lamındaki nâkatün hilvâ‘un sözünden alınmıştır. Ahmed b. Yahyâ (v. 291/904) demiştir ki; Muhammed b. Abdullah b. Tāhir (v. 253/867) bana el-hele‘ keli-mesinin ne anlama geldiğini sordu. Ona şöyle cevap verdim: “Onu Allah tefsir etmiştir; Allah’ın tefsirinden daha açık bir tefsir de olamaz. O, kendisine bir şer dokunduğunda son derece üzülen ve feryadı basan; kendisine bir hayır, bir nimet eriştiğinde ise derece cimri kesilip onu insanlardan menedendir.”

[1919] (“Varlık” anlamındaki) hayır, mal ve zenginlik; şer ise fakirlik demektir. Hayrın sağlık, şerrin hastalık olması da mümkündür. “Zengin, sağlıklı olduğunda iyiliği keser, malında cimrilik eder. Hasta olduğunda ise sızlanır durur ve hemen vasiyetini yazmaya başlar.” [derler.] Âyetin anlamı şöyledir: İnsan sızlanmayı ve pintiliği tercih ettiği ve bu iki hâl kendisin-de iyice kökleşip yerleştiği için sanki fıtrat itibariyle böyle yaratılmış gibi olur; sanki bu ihtiyarî değil de yaratılışla ilgili zaruri bir durum gibi ol-muş olur. Tıpkı “İnsan aceleci yaratılmıştır.” [Enbiyâ 21/37] âyetindeki gibi.

Bunun bir delili de şudur: İnsan annesinin karnında iken ve beşikte iken onda hele‘ (sızlanma ve pintilik) yoktu. Ayrıca Allah bunu kınamaktadır; oysa Allah kendi yaptığı bir şeyi kınamaz. Bunun bir delili de; sızlanan, elindekini esirgeyen biri olmamak için nefsiyle cihad edip zorluklara katla-narak, haramlardan uzak duran müminlerin [gerçek dindarların] istisna edil-mesidir. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Âdemoğluna verilen en kötü şey, iyilik yapmasını engelleyen cimrilik ve kalbindeki iyi duyguları boşal-tan endişedir.” [ Ebû Dâvûd, “Kitâbü’l-Cihâd”, 22]

Bu bölümü tek başına aç →

23. Âyetin Tefsiri

daha sonra [34. âyette] ‘Onlar ki namazlarını, üzerine titreyerek eda ederler.’ buyurdu?” dersen şöyle derim: “Namazlarına berdevam olmalarının” anla-mı; namazları kılmaya dikkatli bir şekilde devam etmeleri, namazları terk etmemeleri ve başka şeylerle uğraşıp namazı bırakmamalarıdır. Peygamber’in (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur: “Amellerin en faziletlisi az da olsa devamlı olanıdır.” [Buhārî, “İman”, 32; Müslim, “Müsâfirîn” 215-218] Hz. Âişe de (Peygamberimiz’le ilgili olarak) “O’nun ameli devamlı idi” demiştir. “Namaz-larını, üzerine titreyerek eda etmelerine” gelince; namaz için abdesti dikkatli almaları, namazları vaktinde kılmaları, namazın farzlarını tam olarak yerine getirmeleri, namazların sünnet ve âdabını tam yapmaları ve günah işleyerek namazları boşa çıkmaktan korumalarıdır. Dolayısıyla, devam namazların biz-zat kendilerine, muhâfaza ise namazların hâllerine yöneliktir.

Bu bölümü tek başına aç →

24–25. Âyetlerin Tefsiri

ğı bellidir. Veya kişinin kendisi için vazife addedip belirli vakitlerde ödediği sadakadır.

] 1922[ א (isteyen) dilenen demektir. Mahrum (yoksun) ise dilenmek-ten çekindiği için zengin zannedilen ve bu yüzden de mahrum kalan kim-sedir.

Bu bölümü tek başına aç →

26. Âyetin Tefsiri

cezanın gerçekleşeceği kıyamet gününün varlığını doğrularlar.

Bu bölümü tek başına aç →

27. Âyetin Tefsiri

27. Onlar ki kaygılanırlar Rablerinin azabından yana.
Bu bölümü tek başına aç →

28. Âyetin Tefsiri

[1924] Rablerinin azabına uğramaktan çok korkarlar, titrerler. “Emin olunacak bir şey değildir (yani) Rablerinin azabı da...” ifadesi, ara cümle olarak getirilmiştir; yani taatte ve sa‘yügayrette ne kadar ileri gitmiş olursa olsun hiç kimse Allah’ın azabından yana kendisini güvende hissetmemeli; aksine, korku ile ümit arasında durmalıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

29. Âyetin Tefsiri

29. Onlar ki ırzlarını korurlar.
Bu bölümü tek başına aç →

30–31. Âyetlerin Tefsiri

kınanacak değillerdir zira. Kim de bundan ötesini ararsa, bunlardır işte haddi aşanlar!-

Bu bölümü tek başına aç →

32. Âyetin Tefsiri

32. Onlar ki emanetlerine ve anlaşmalarına riayet ederler.
Bu bölümü tek başına aç →

33. Âyetin Tefsiri

33. Onlar ki şahitliklerini dürüst yaparlar.
Bu bölümü tek başına aç →

34. Âyetin Tefsiri

34. Onlar ki namazlarını, üzerine titreyerek eda ederler.
Bu bölümü tek başına aç →

35. Âyetin Tefsiri

tur. Aslında şahitlikler de “emanetler” arasındadır; faziletini ortaya koymak için ayrıca zikretmiştir. Zira ancak şahitlikler hakkıyla yapıldığı zaman hak-lar ihya olur ve sahiplerini bulur; şahitlikler hakkıyla yapılmazsa o zaman haklar zayi olur, sahiplerini bulamaz.

Bu bölümü tek başına aç →

36. Âyetin Tefsiri

36. Nankörce inkâr edenlerin ‘ne’si var ki senden nefretle kaçıyorlar?!
Bu bölümü tek başına aç →

37. Âyetin Tefsiri

kuşatıyorlar, onun sözleriyle alay ediyorlar ve “Muhammed’in dediği gibi şu şu kimseler cennete gireceklerse biz o cennete bunlardan daha önce gire-riz!” diyorlardı. İşte âyetler bunun üzerine nâzil oldu.

] 1927[ َ ِ ِ ْ ُ sana doğru koşuyorlar, boyunlarını sana doğru eğiyorlar, gözlerini sana doğru çeviriyorlar demektir.

] 1928[ ِ ِ “grup” anlamındaki ‘izetun kelimesinin çoğulu olup grup-lar hâlinde demektir. Aslı [“nispet etme” anlamındaki] ‘izvetundur; âdeta her grup kendisini, bir başkasının kendisini nispet ettiğinin dışında birine nis-pet etmekte, böylece birbirlerinden ayrı fırkalar olmaktadır. el-Kümeyt (v. 126/744) der ki:

Biz var ya biz… O asi Cendel’in birliklerini dağıtıp, paramparça etmişiz!..

[1929] Rivayete göre Hz. Peygamber ve Müslümanlarla alay edenler beş kişilik bir çete imiş!

Bu bölümü tek başına aç →

39. Âyetin Tefsiri

rilmiş, sonra “Doğrusu; Biz onları bildikleri (o basit) şeyden yarattık” ifadesin-den sûrenin sonuna kadar bu gerçeğin illet ve sebebi beyan edilmiştir. Bu, onların yeniden dirilişi inkâr ettiklerine delâlet eden bir sözdür. Allah âdeta şöyle buyurmaktadır: Hayır! Çünkü yeniden dirilişi ve amellerin karşılıkları-nın verileceğini inkâr ediyorlar! O hâlde, nasıl cennete girmeyi ümit edebili-yorlar? Şayet “Bu söz onların yeniden dirilişi inkâr ettiklerine hangi yönden delâlet ediyor?” dersen şöyle derim: Onlara öncelikle ilk yaratılış delil geti-rilmiştir. Nitekim ilk yaratılış Kur’ân’ın çeşitli yerlerinde onlara delil olarak sunulmaktadır. “Biz onları bildikleri (o basit) şeyden, (nutfeden) yarattık” âyeti işbu delili ifade etmektedir. İkinci olarak, onları helâk etmeye ve onları kendilerinden daha iyileriyle değiştirmeye yetecek kudret delili ileri sürül-müştür. Üçüncü olarak, yapmak istediği bir şey hususunda hiç kimse Allah’ın önüne geçemez, hiçbir şey O’nu âciz bırakamaz. Maksat şudur: Bütün bu sayılanlara kādir olan Allah, insanları yeniden diriltmekten âciz olamaz. “Biz onları bildikleri şeyden yarattık” sözü, “Biz onları (erkeğin aletinden çıkan) bir nutfeden yarattık” şeklinde de anlaşılabilir. Bu da onların ilk olarak dışarı çıkıp döküldükleri yerdir ki ondan daha bayağı bir yer yoktur. Bu sebeple Allah, onun açıkça zikredilmesinin hayâ duyulacak bir şey olduğunu hisset-tirmek için onu mübhem ve üstü kapalı olarak zikretmiştir. Hâlleri böyle olduğuna göre, nasıl oluyor da kendilerini şerefli görüyor, önde olduklarını iddia ediyor ve “Mutlaka biz onlardan önce cennete gireriz!” diyebiliyorlar!?

[1931] Mânanın şöyle olduğu da söylenmiştir: Âdemoğullarının her biri gibi onları da nutfeden yarattık. Bir kararımız da şudur ki onlar, başka bir yolla değil ancak iman ve sâlih amelle cennete girebileceklerdir. Öyleyse imanı ve ameli olmayan biri oraya girmeyi niçin ve nasıl umar ki!

Bu bölümü tek başına aç →

44. Âyetin Tefsiri

[1932] [“Doğuların ve batıların Rabbi” anlamındaki אرب وا אرق ا ب ifadesi] bi-Rabbi’l-maşrıki ve’l-mağribi (doğunun ve batının Rabbine) şeklinde de okunmuştur. [“Çıkarlar” anlamındaki َن ُ ُ ْ َ ] yuhracûn (çıkarılırlar) şeklinde de okunmuştur. [“Yattıkları yerden, yarışırcasına” anlamındaki] א ً ا ِ اث ifadesi اhem ızhâr hem de idgam ile1 okunmuştur. Kelime; ٍ ُ ُ (dikilmiş hedefler) ve nasbin (dikilmiş bir hedef ) şeklinde okunmuştur; dikilip kendisine tapı-nılan her şey nasbdır.

] 1933[ نَ ُ ِ ُ dünyada dikili putlarına doğru birbirleriyle yarışırcasına koştukları gibi (kıyamet günü) kendilerini davet edene doğru süratle ko-şarlar.

[1934] Peygamber’den (s.a.) nakledilmiştir ki: “Her kim Se’ele Sâilun sû-resini okursa Allah ona emânetlerine ve sözlerine riâyet edenlerin sevabını verir.”

Bu bölümü tek başına aç →