NESEFÎ / MEDÂRİK TEFSÎRİ

Âl-i İmrân Sûresi — NESEFÎ / MEDÂRİK TEFSÎRİ — Sayfa 2

Burada, “halk” (yaratma) tabiriyle yaratılanlar (mahlûkat) murat olunmuştur. Ya da göklerle yere işaret olunmuştur. Çünkü; bunlar da yaratılmış şeyler manasındadırlar. Sanki şöyle denilmektedir: “Sen, bu hayret uyandıran yaratılmışları boşuna yaratmadın.”

“Seni teşbih ve tenzih ederiz.” Seni yaratılmışlardan bâtıl olan şeylerle vasfetmekten uzak kılar, tenzih ederiz. Bu muterize (parantez) cümlesidir. “Bizi cehennem ateşinin azâbından koru!” Burada, (.......) kavlinin başına gelen, (.......) harfi cezâ manasını verdirmek içindir. Bunun takdiri de şöyledir: “Öyleyse seni tenzih ederiz, Sen de biz koru!”

192

“Ey Rabbimiz! Şüphesiz Sen kimi cehennem ateşine sokarsan, muhakkak onu rezil etmişsindir. Zalimlerin hiçbir yardımcıları yoktur.”

“Ey Rabbimiz! Şüphesiz Sen, birini cehennem ateşine sokarsan, mutlaka onu rezil etmişsindir.” Aşağıladın, helâk ettin, rüsvay ettin, demektir. Vaid yani tehdit ehli veya uyarılanlar bu âyeti ve bir de şu âyeti kendilerine delil gösterdiler:

“Peygamberleri ve onunla birlikte îman edenleri utandırmayacağı günde Allah sisi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar.” Tahrîm, 8.

Yani; bu ayetlere dayanarak mü'min olarak kimse cehenneme girmez ki, ebedî olarak kalmış olsun, diyorlar. Ehl-i sünnet olarak biz de diyoruz ki: “Hazret-i Cabir (radıyallahü anh) şöyle diyor:

“Mü'minin cezâlarıdırılması, onun tedibidir, eğer bunun üzerinde bir cezâsı varsa bu da, mutlak manada rezil olmasıdır.”

“Zalimlerin de hiçbir yardımcıları yoktur.” (.......) kelimesindeki (.......) harfi, cehenneme girenlere işarettir. Bundan maksat da kâfirlerdir. Bu bakımdan kâfirlerin kendilerine yardım edecek olan yardımcıları da şefâat edenleri de mü'minlerin olduğu gibi olmayacaktır.

193

“Ey Rabbimiz! Biz, (.......) diye îmana çağıran bir davetçiyi işittik ve hemen îman ettik. Rabbimiz! Artık bizim günahlarınıızı bağışla, kötülüMerimizi ört, canımızı da iyilerle beraber al.”

“Ey Rabbimiz! Biz,...bir davetçiyi işittik.” Meselâ, “Adam şöyle derken duydum.” dersin. Dolayısıyla yapılan eylemi adama isnad etmiş olursun ve bu arada duyuları ya da dinlenen şeyi hazfedersin (söylemezsin). Çünkü sen, kişiyi ondan dinlediğinle tanıtmaktasın. Dolayısıyla duyduğun ya da dinlediğini zikretmeye gerek duymazsın. Eğer herhangi bir vasıf ya da tanıtma olmasaydı, onun bunda herhangi bir payı da olmazdı. Bu bakımdan, Filancanın sözünü dinledim, denilir.

Âyette seslenenden gaye; Ya Resûlüllah'dür (sallallahü aleyhi ve sellem) veya Kur'ân'dır.

“diye... îmana çağıran, ...” Allah'a îman etmeleri için.. Burada böylece çağıran zatın yüceliğinin, üstünlüğünü göstermektedir, Çünkü; îmana davet denen daha üstün bir davetçi olamaz.

“Rabbinize îman edin, ... diye.. biz de hemen îman ettik.” Buradaki, (.......) kavli, (.......) demektir. Ya da, (.......) Rabbinize îman edin, demektir.

Şeyh Muhammed Mansûr Mâturîdî'ye göre bu âyet, imanda istisna yapmanın bâtıl olduğuna delildir.

“Rabbimiz! Artık bizim günahlarınıızı -büyük günahlarınıızı- bağışla,” “kötülüklerimizi -küçük günahlarınıızı- ört,” “canımızı da iyilerle beraber al.”

İyilerin” sohbetine devam edenlerle beraber hareket eden ve onlardan sayıları.

(.......) Ebrar: Sünnete bağlı olarak hareket edenler demektir. Bu kelime, (.......) kelimesinin veya (.......) kelimesinin çoğuludur. Tıpkı (.......) ve (.......) kelimeleriyle (.......) ve (.......) kelimeleri gibi.

194

“Ey Rabbimiz! Peygamberlerin aracüığıyla bize vadettiklerini bize ver. Kıyamet gününde bizi rezil rüsvay etme. Şüphesiz Sen vaadinden dönmezsin.”

“Ey Rabbimiz! Peygamberlerin aracıliğiyla bize vadeltiklerini de'bize ver,” Peygamberlerini doğrulamak konusunda ya da peygamberlerin yoluyla bize söz verdiğin makamı, ya da onların diliyle verdiklerini de isteriz!

(.......) edatı, (.......) kavline mütealliktir. Vadolunan şey ise, sevap olan şeylerdir ya da düşmana karşı zafer ve üstünlük kazanılmasıdır. Bu kimseler, Allah'ın vadettiklerini yerine getirmeyi istemektedirler. Allah ise asla sözünden caymaz. Çünkü; bunun manası, kıyamet ile alâkalı olarak verilen sözlerin yerine getirilmesi için gereken sebeplere sanlıp onları sürdürmeyi muhafaza konusunda basan istemektir. Yahut da bundan murat şudur:

“Bizi, kendilerine söz verdiklerinden eyle.” Çünkü; verilen söz, kimin için verildiği belli değil, bu, açıklanmamıştır. Veya bundan murat: “Biz, senin bizim için hazırlamış olduğun ve söz verdiğin şeylere ulaştırmada sebatlı kıl.”

“Kıyamet gününde bizi rezil rüsvay etme!” Ya da bu, alçak gönüllülük göstermenin bir göstergesidir. “Şüphesiz Sen vaadinden asla dönmezsin.” Buradaki, (.......) kelimesi, vaat manasında mastardır.

195

Bunun üzerine Rableri onların dualarına şöyle karşüık verdi: “Ben, erkek olsun kadm olsun içinizden sâlih amel işleyenlerin amelini boşa çıkarmam. Hep birbirinizdensiniz. Artık dinleri uğruna hicret edenlerin, ülkelerinden çıkarılanların ve Benim yolumda işkence görenlerin, çarpışanların ve öldürülenlerin günahlarını mutlaka örtecek ve and olsun ki, kendilerini altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Bu, Allah katından (onların güzel amellerine) bir karşılıktır. Mükâfatların en güzel olanı Allah karındadır.

“Bunun üzerine Rableri onların dualarına şöyle karşılık verdi:” Cevap verdi, icabet etti. Nitekim, (.......) ve (.......) de bu manayadır.

“Ben, erkek olsun kadın olsun içinizden sâlih amel işleyenlerin amelini boşa çıkarmam.” Burada, (.......) kavli, (.......) demektir. (.......) burada, (.......) kelime-

(.......) kavli de amili açıklayan bir ifadedir.

“Hepiniz, eşitsiniz, birbirinizden bir üstünlüğünüz yoktur.”

Yani; erkek kadındandır, kadın da erkektendir. Hepiniz Hazret-i Âdem (aleyhi’s-selâm)’in çocuklarısmız. Ya da din ve yardım açısından birbirinizdensiniz.

Bu, bir muterize (parantez) cümlesidir. Bununla kadmların erkeklerle, yüceAllah’ın güzel amel işleyen kullarına vadettiği şeylerde ortak oldukları açıklanmıştır.

İmâm Cafer Sâdık - Allah kendisinden râzı olsun- der ki:

“Herhangi bir konuda bir kimse bir zorluk yaşarsa, bunun üzerine beş kez: (.......) diye yakarma, Allah o kimseyi korktuğundan emin kılar ve istediğini de verir, dedikten sonra burada dua olarak geçen âyetleri okudu.”

“Arlık dinleri uğrunda hicret edenlerin,” Bu cümle mübtedadır ve, “onlardan güzel amel işleyenler” kısmmı açıklamaktadır.. Bu da âdeta onlara tazim ve saygı ifadesini belirtmek için söylenmiştir. Sanki şöyle buyurulmaktadır: “Şu üstün ve değerli işleri yapanlar ki; bu da vatanlarından ayrılıp uzak düşmektir, nerede güvenli bir şekilde imanlarının gereğini yaşayacağız diye dinlerini yaşamak için Allah'a kaçıp koşanlardır.”

Hicret olayı İslâm'ın başlarıgıcında var olduğu gibi ahir zamanda da var olacaktır ve var oluşu hep sürdürecektir.

“ülkelerinden çıkanların,” doğup büyüdükleri ve yetiştikleri vatanlarından çıkarılıp sürgün edilenlerin, “ve Benim yolumda işkence görenlerin,” hakaret edilerek, dövülerek, malları yağmalarıarak zulüm ve işkence çekenlerin, Burada, “Benim yolumda” ifadesinden murat, “dinim uğrunda, dinim yolunda” demektir.

“Çarpışanların ve öldürülenlerin günahlarını mutlaka örtecek.” Allah'a ortak koşanlarla, müşriklerle savaşan ve bu uğurda şehit düşenlerin günahlarını mutlaka örteceğim.

Kırâat imâmlarından İbn Kesîr ve İbn Âmir, (.......) kavlini,

(.......) olarak okumuşlardır. Ayrıca kırâat imâmlarından Hamza ile Ali Kisâî de, (.......) kavlini takdim ve tehir suretiyle, (.......) şeklinde krraat etmişlerdir. Bu okuyuş tarzıyla, (.......) harfinin tertip için olmadığını görüyor ve bunu delil gösteriyoruz.

(.......) mübtedasmın haberi, (.......) kavlidir ve bu, mahzûf bir kasemin (yeminin) de cevâbıdır.

“ve and olsun ki, kendilerini altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağım.” Bu cümle az önce belirttiğimiz gibi mahzûf bir kasemin cevâbıdır.

“Bu, Allah katından onların güzel amellerine bir karşılıktır.”

(.......) kelimesi burada müekked mastardır.

Yani, sevap veya ödül olarak, demektir. Kaldı ki; (.......) kavli,

“And olsun ki; onlara sevap vereceğim, onları mutlaka ödüllendireceğim. “manasınadır.

“Mükâfatların en güzel olanı Allah katındadır”

Yani; mükâfat verebilecek yegâne zât yüceAllah'tır. O'ndan başkası asla buna kâdir olamaz.

Rivâyet olunduğuna göre, kimi mü'minler, Allah düşmanlarının bolluk ve refah içinde yaşadıklarını gördüklerinde;

— “Şüphesiz Allah düşmanları gördüğümüz kadarıyla bolluk ve refah içerisinde bir hayat geçiriyorlar. Bize gelince, biz açlıktan ölmek üzereyiz, nefesimiz kokuyor.” diye yakınmışlar. İşte şimdi tefsirini okuyacağımız âyet bununla ilgili olarak nâzil olmuştur. Rabbimiz şöyle buyuruyor:

196

(Ey Resûlüm Muhammed!) İnkâr edenlerin bolluk ve refah içinde diyar diyar gezmeleri sakın seni yanıltmasın.

Bu Âyetteki hitap herkes içindir ya da Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e olup, onun şahsında başkalanna yapılmış olmaktadır. Ya da bir toplumun liderleri veya önderleri onlar adına bir şey söylerler. Dolayısıyla o kimsenin söylediği şey ya da hitabı herkese ve herkes adına olmuş olur, anlamındadır. Burada âdeta şöyle denir gibidir: “Sizi aldatmasın, sizi yanıltmasın.” Ya da “Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onların hâline aklanmış değildi, bununla beraber Resûlüllah’ın sahip bulunduğu bu özelliği bununla pekiştirilmiş ve buna bağlı olarak sebat etmiş bulunmaktadır. Bu tıpkı şı Âyetteki ifade gibidir:

“Öyleyse sakın kâfirlere arka çıkma!” Kasas, 86. ve

“Sakın müşriklerden olma!” En'am, 14.

Yukanda sunulan yasaklamalar âdeta emir konusunda Rabbimizin şu ayetlerinde geçen hükme benzemektedir:

“Bize doğru yolu göster!” Fâtiha, 6. ve “Ey îman edenler! Îman edin (imanda sebat edin!)” Nisa, 136. gibi.

197

O azıcık bir menfaattir. Sonunda onların varacakları yer cehennemdir. Orası ne kötü bir varış yeridir.

Bu, mahzûf bir mübtedanın haberidir.

Yani; “Onların ülkeleri gezip dolaşmaları, bundan yararlanmaları geçici ve oldukça önemsiz bir yararlanmadır.” Burada söylenmek istenen şey, elde ettikleri dünyalıkları, âhiretteki nimetlere oranla bir hiç mesabesindedir, denmektedir veya Allah'ın âhirette mü'minler için hazırladığı sevap yanında bunların dünyalıklarının ismi bile geçmez. Veyahut, onların bu imkânları geçici olduğundan bu bakımdan hiçbir değeri ve önemi yoktur, demektir. Çünkü; bir şey yok olacaksa o şey az demektir ve bu manada yok olan her şey az hükmündedir, hiçtir, denir. Bu itibarla bu kimselerin kendi varacakları asıl yer için hazırlamakta oldukları şeyler ne kötüdür.

198

Ancak Rablerine karşı gelmekten sakınanlar için,Allah tarafından bir ikram olarak hazırlarıan altlarından ırmaklar akan cennetleri vardır. Orada ebedî olarak kalıcıdırlar. Allah katında var olan şeyler de ihsan sâhibi kimseler için daha hayırlıdır.

“Ancak takva sahipleri -Rablerine şirk koşmaktan sakınanlar- için, allından ırmaklar akan cennetler vardır” “Orada ebedî olarak kalıcıdırlar. Allah tarafından kendilerine hazırlarıan nice ağırlama ve ikramlar vardır.”

(.......) ve (.......): Gelen konuk için konulan şey, inen sofra demektir. Bu kelime de, (.......) kelimesinden hâldir. Çünkü sıfatla tahsis edilmiştir. Amil ise, (.......) kavlindeki (.......) harfidir. Ya da bu, müekked bir mastardır. âdeta, “Bir rızık ve bağış, vergi olarak” demek gibidir. (.......) kavli de bunun sıfatıdır.

“Allah katında var olan şeyler de ihsan sâhibi kimseler için daha hayırlıdır.”

Yani; Allah karında sürekli ve çok olanlar, facirlerin, inkârcıların gezip dolaşarak elde ettikleri az ve geçici olan şeylerden daha hayırlıdır.

(.......) kelimesi aynı zamanda, (.......) şeklinde şeddeli olarak da kırâat olunmuştur. Bu takdirde artar, manasını da içerir. Bu, istidrak içindir.

Yani; onların yararlanmalarının ya da yararlarıdmlmalarının bir devamlıliği yoktur. Ancak böyle bir devamlılık takva sahipleri için vardır.

Aşağıda gelecek âyet Kitap ehlinden olup da Müslüman olan Abdullah b. Selâm ve diğerleri hakkında ya da Necran Hırıstiyanlarından olan kırk kişi hakkında nâzil olmuştur. Bunların otuz iki kişisi Habeşistan, geri kalan sekiz kişisi de Rum (Bizansallallahü aleyhi ve sellem) Hırıstiyanlarından idiler. Bunlar Hazret-i Îsa (aleyhi’s-selâm) nın dininde iken İslâm dinini kabul etmişlerdi. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

199

Kitap ehlinden öyleleri de vardır ki; Allah'a, size indirilene ve kendilerine indirilene tam bir samimiyetle ve Allah'a boyun eğerek îman ederler. Allah'ın âyetlerini az bir değer karşılığında satmazlar. İşte onlar için Rableri katında mükâfatları vardır. Şüphesiz Allah, hesabı çok çabuk görendir.

“Kitap ehlinden öyleleri de vardır ki; Allah'a, size indirilene -Kur'ân'a- ve kendilerine indirilene -Tevrât ve İncîl'e- tam bir samimiyetle ve Allah'a boyun eğerek îman ederler.” Burada, (.......) edatmm ismi olan, (.......) üzerine ibtida için olan (.......) harfi gelmiştir. Bunun sebebi aralarında var olan zarf ile aralarını ayırmak içindir. (.......) kelimesi, (.......) fiilinin failinden hâldir. Çünkü; (.......) kavli cemi' (çoğul) manasınadır.

“Allah'ın âyetlerini az bir değer karr şıliğinda satmazlar. “Ymi; onlardan İslâm dinin kabul etmeyen hahamlarla büyüklerinin yaptıkları gibi yapmazlar. Allah'ın dinini satan kimseler değillerdir onlar. Bu cümle de yine hâlden sonra ikinci bir hâl cümlesidir.

“İşte onlar için Rableri katında mükafatları vardır.”

Yani; onlar için tahsisi edilen ecirleri vardır ki; bu, şu âyette söz konusu edilen ecirdir.

“İşte onlara, (sabretmelerinden dolayı,) mükâfatları iki defa verilecektir.”

“Şüphesiz Allah, hesabı çok çabuk görendir.” Çünkü; yüceAllah'ın ilmi her şeyde geçerlidir, ilmi her şeyi kuşatmıştır.

200

Ey îman edenler! Sabredin; sabırda düşmanlarınızın karşısında sebat edin (cihat için) hazırlıklı ve uyanık bulunun, Allah'tan sakının ki, felâha erişesiniz.

“Ey îman edenler! Sabredin;” Din konusunda ve dini sorumlulukları için sabredip göğüs gerin. Cüneyd-i Bağdadi diyor ki:

“Sabır: Feryadı ve sıkıntıyı bir tarafa atarak bütün gücü o istenmeyen şey üzerinde yoğunlaştırıp gerekeni yapmaktır.”

“Sabırda düşmanlarınızın karşısında sebat ederek onlardan öne, geçmeye çalışın,” Savaşırı tüm şiddetlerine karşm sabırda onları yenin. Onlardan daha az sabır ve sebat göstermeyin. Cihat sırasında Allah'ın düşmanları karşısında direnin, geri çekilmeyin. “cihat için hazırlüclı ve uyanık bulunun.” Smır ve nöbet yerlerinde direnip bekleyin, nöbetinizi ihmal etmeyin. Oralarda atlarınızı, her türlü silâhlarınızı, savaş araç ve gereçlerinizi sağlama alm. Sürekli teyakkuz hâlinde bulunun ve her an savaşa çıkacakmış gibi hazır olun. “Allah'tan sakının ki; başarıya erişebilesiniz.”

(.......) Felah: Arzu edilmeyen olaydan ya da şeylerden kurtulduktan sonra istenen şeyde sürekli olarak kalmaktır.

(.......) edatı, geleceğin bilinememesi gibi şeylerde kullanılır. Buda , kişi umduğu ve beklentisi içinde olduğu şeylere dayanıp güvenerek geleceği için amel işlemekten geri kalmaması manasmı içerir.

Bir başka tefsir ise şöyledir: “Bana olan muhabbetiniz için sabredin, nimetlerime karşı da elinizden geldiği kadar sabır yarışında olun ve Benim dinime hizmet için canınızı ortaya koyun. Böyle yapmanız hâlinde olur ki kurtuluşa erersiniz ve bana yakın olma imkânını kazanmış olursunuz.”

Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimiz bir hadislerinde şöyle buyuruyor:

“Zehraveyni, Bakara ve Âl-i Imrân surelerini okuyun. Çünkü bu ikisi kıyamet gününde âdeta iki bulut veya iki kuş sürüsü imişcesine sizi gölgelemek üzere gelecekler ve kendilerini okuyanları savunacaklar.” Bak. Müslim; 804.

Allah en iyiyi ve en doğruyu bilendir. Sonuçta dönüş ve varış O'nadır.