KURTUBÎ TEFSÎRİ
Zuhruf Sûresi — KURTUBÎ TEFSÎRİ — Sayfa 2
65. Âyetin Tefsiri
Sonra fırkalar kendi aralarında anlaşmazlığa düştüler. Pek acıklı bir günün azabından dolayı zulmedenlerin vay haline!
"Sonra fırkalar kendi aralarında anlaşmazlığa düştüler."
Katade dedi ki: âyeti:
"Kendi aralarında" demektir. Bunların kim oldukları hakkında da iki görüş vardır:
Birincisine göre bunlar yahudi ve hristiyanların meydana getirdiği kitab ehlidir. Birbirlerine muhalefet etmişlerdir. Bu açıklamayı Mücahid ve es-Süddî yapmıştır.
İkincisine göre ise bunlar Nasturi. Melkâni ve Yakubilerin meydana getirdiği hristiyan fırkalarıdır. Îsa hakkında ihtilaf etmişlerdir. Nasturiler o Allah'ın oğludur derken, Yakubiler o Allah'ın kendisidir, Melkâniler de birileri Allah olan üçün üçüncüsüdür, demişlerdir. Bu açıklamayı el-Kelbî ve Mukâtil yapmıştır, bu husus daha önce Meryem Sûresi'nde (19/34-40. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
"Pek acıklı" azâbı çok acıklı ve can yakıcı demektir. Tıpkı uyku ile geçirilen bir gece hakkında: "Uyuyan gece" tabirini kullanmaya benzer.
"Azabından dolayı zulmedenlerin" Meryem Sûresi'nde (az önce belirtilen yerde) geçtiği gibi kâfir olup şirk koşanların
"vay haline!"
66. Âyetin Tefsiri
Onlar kendileri farkında olmayarak saatin ansızın kendilerine gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar?
"Onlar" yani fırkalar
"kendileri farkında olmayarak" hissetmeksizin
"saatin" kıyâmetin
"ansızın kendilerine gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar?" Yani bu fırkalar bundan başkasını beklemiyorlar.
"Şuuruna varmak, farkında olmak" ifadelerine dair açıklamalar daha önce başka yerde (el-Bakara, 2/9. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
Anlamın Arap müşrikleri kıyâmetin kopmasından başkasını beklemiyorlar, şeklinde olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamaya göre "fırkalar" ile Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın aleyhine fırkalara ayrılan ve onu yalanlayan müşrikler kastedilmiş olur. Bu da Allah'ın daha önce geçen:
"Bunu sana ancak tartışmak üzere örnek gösterdiler" (ez-Zuhruf, 43/58) âyeti ile ilişkili olmaktadır.
67. Âyetin Tefsiri
O günde dostlar birbirlerine düşmandır. Takva sahibleri müstesna.
"O günde" kıyâmet günü kastedilmektedir.
"Dostlar birbirine düşmandır." Biri diğerine düşmanlık eder, biri diğerine lanet okur.
"Takva sahibleri müstesna." Onlar hem dünyada, hem ahirette dostturlar. Bu anlamdaki açıklamayı İbn Abbâs, Mücahid ve başkaları yapmıştır.
en-Nekkaş'ın naklettiğine göre bu âyet-i kerîme Umeyye b. Halef el-Cumahî ile Ukbe b. Ebi Muayt hakkında inmiştir. Bunlar birbirlerine dost idi. Ukbe, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile oturup kalkardı. Kureyşliler: Ukbe b. Ebi Muayt dininden döndü, dedi. Umeyye ona: Eğer Muhammed ile karşılaşır da onun yüzüne tükürmeyecek olursan, seni görmek bana haram olsun, dedi. Ukbe denileni yaptı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da onu öldürmeyi kararlaştırdı. Bedir günü de kafası uçurularak öldürüldü, Umeyye de savaş esnasında öldürüldü. İşte bu âyet-i kerîme onlar hakkında indi.
es-Sa'lebî -Allah ondan razı olsun- bu âyet-i kerîme hakkında şunları zikretmektedir: İkisi mü’min, ikisi kâfir iki grup dost vardı. Mü’minlerden birisi öldü, o da Rabbim filan kişi bana Sana ve Rasûlüne itaati emrediyordu. Bana iyiliği emrediyor, kötülükten alıkoyuyordu. Benim senin huzuruna çıkacağımı söylüyordu. Rabbim benden sonra onu saptırma, beni hidayete eriştirdiğin gibi, onu da hidayete eriştir. Bana lütfettiğin gibi ona da lütfet, dedi. Nihayet mü’min diğer arkadaş da vefat edince, Allah her ikisini bir araya getirir. Yüce Allah şöyle buyurur: Herbiriniz diğer arkadaşını övsün. (Birileri) der ki: Rabbim, o bana Sana ve rasûlüne itaati emrediyordu. Bana hayrı emrediyor, kötülükten alıkoyuyordu. Senin huzuruna çıkacağımı bana söylüyordu. Yüce Allah şöyle buyurur: Ne güzel arkadaş ve ne güzel kardeş, ne güzel dost idi.
Kâfirlerden birisi de ölünce, Rabbim der; Filan kişi bana, Sana itaati, Rasûlüne itaati yasaklıyor, bana kötülüğü emrediyor, hayırdan alıkoyuyordu. Senin huzuruna çıkmayacağımı söylüyordu. O bakımdan Rabbim Senden niyazım şu ki: Benden sonra onu hidayete eriştirme, beni saptırdığın gibi onu da saptır. Beni hakir düşürdüğün gibi, onu da hakir kıl. Kâfir arkadaşı öldü mü yüce Allah her ikisine de: Haydi sizden herbiriniz arkadaşını övsün, der. (Biri diğerine) der ki: Rabbim o bana Sana ve Rasûlüne isyan etmemi söylüyor, bana kötülüğü emrediyor, hayırdan alıkoyuyordu. Huzuruna çıkmayacağımı söylüyordu. O bakımdan Senden ona azâbı kat kat vermeni diliyorum. Yüce Allah şöyle buyurur: Sen ne kötü bir arkadaş, ne kötü bir dost, ne kötü bir kardeş imişsin. Bunun üzerine herbiri diğer arkadaşına lanet eder.
Derim ki: Ayet-i kerîme bütün mü’min ve takva sahibi kimseler ile kâfir ve saptırıcı kimseler hakkında geneldir.
68. Âyetin Tefsiri
"Ey kullarım! Bugün size bir korku yoktur. Siz üzülmezsiniz de."
Aynı zamanda el-Mu'temir b. Süleyman'ın babasından da rivâyeti olarak-Mukâtil dedi ki: Bir münadi kıyâmet arasatında: "Ey kullarım! Bugün sizin için bir korku yoktur" diye seslenecektir. Arasatta bulunanlar başlarını kaldıracaklar. Münadi: "(Onlar) âyetlerimize îman edenler ve teslim olmuş kimselerdir" (ez-Zuhruf, 43/69) diyecek. Bu sefer müslümanların dışında kalan diğer din mensubları başlarını önlerine eğecektir.
el-Muhasibî, er-Riaye adlı eserinde şunu zikretmektedir: Bu hadiste rivâyet edildiğine göre münadi kıyâmet gününde: "Ey kullarım! Bugün size bir korku yoktur, siz üzülmezsiniz de" diye seslenecek. Bütün insanlar başlarını kaldıracak ve: Biz Allah'ın kullarıyız, diyecekler. Sonra ikinci defa daha nida ederek: "(Siz) ki âyetlerimize îman edenler ve teslim olmuş kimseler idiniz" (Zuhruf, 43/69) diye seslenecek. Bu sefer kâfirler başlarını önlerine eğecek, muvahhidler başlarını dik tutacaklar. Üçüncü bir defa daha:
"Onlar îman edip, takvalı davrananlardır" (Yûnus, 10/63) diye seslenecek. Bu sefer büyük günah işlemiş olanlar başlarını önlerine eğer, geriye takva ehli başlarını dik tutmuş olarak kalacaklar. Yüce Allah, onlara vaad ettiği şekilde korku ve kederlerini gidermiş olacaktır. Çünkü O, en büyük lütuf ve ihsan sahibidir. Dostlarını yardımsız terk etmez ve tehlikeli hallerde onları tehlikeyle başbaşa bırakmaz.
"Ey kullarım" şeklinde (ye'siz olarak) da okunmuştur.
69. Âyetin Tefsiri
"(Siz) ki âyetlerimize îman edenler ve teslim olmuş kimseler idiniz."
ez-Zeccâc dedi ki:
"...ler" lâfzı, "Ey kullarım!" hitabının sıfatı olarak nasb takdirindedir. Çünkü; "Ey kullarım!" izafet halinde bir münadadır.
“Îman edenler"in hazfedilmiş bir mübtedanın haberi ya da haberi hazfedilmiş bir mübteda olduğu da söylenmiştir. Bunun da takdiri şöyle olur: Onlar îman edenlerdir, yahut îman eden kimselere: "Cennete girin" denilir.
Ebû Bekr ile Zirr b. Hubeyş: "Ey kullarım" diye her iki halde (vakıf halinde ve geçiş halinde) "ye" harfini isbat ile ve üstün olarak okumuştur. Bundan dolayı da Nafî', İbn Amir, Ebû Amr ve Ruveys ise her iki halde sakin okumuşlardır. Diğerleri ise her iki halde hazfetmişlerdir. Çünkü bu (ye) sadece Şam ve Medinelilerin mushaflarında sabit (yazılmış)dır.
70. Âyetin Tefsiri
"Siz ve eşleriniz sevinç ve neşe içerisinde cennete girin."
"Siz ve" dünyada müslüman olan
"eşleriniz... cennete girin." Yani onlara cennete girin; ya da; ey îman eden kullarım, cennete girin denilecektir.
"Eşleriniz" mü’min dost ve arkadaşlarınız diye açıklandığı gibi, huru'l-ıyn'den zevceleriniz diye de açıklanmıştır.
"Sevinç ve neşe içerisinde" İbn Abbâs'a göre ikrama mazhar olarak
"giriniz" demektir. İkrama mazhar oluş da erişilen ve yerleşilen makama göredir.
el-Hasen, sevinç ile diye açıklamıştır. Sevinç kalpte hissedilir. Katade de nimete mazhar olarak, diye açıklamıştır. Nimet bedende hissedilir. Mücahid ise sevindirici şeyler görerek, diye açıklamıştır, sevindirici şeyler (surur) ise gözle olur. İbn Ebi Necih: Hoşlanacaksınız diye açıklamıştır. Burada hoşlanmak, hoşa giden şeyleri elde etmek demektir. Yahya b. Ebi Kesir de bunu sema (kulağa hoş gelen şeyleri) duymak ile lezzet almaktır diye açıklamıştır.
Bu lâfza dair açıklamalar daha önceden er-Rum Sûresi'nde (30/15. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
71. Âyetin Tefsiri
Altından tabaklar ve testiler dolaştırılır onlara. Orada canlarının İstediği, gözlerin lezzet aldığı şeyler de vardır. Sizler orada ebedi kalıcılarsınız.
Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:
1- Cennet Nimetleri:
"Altından tabaklar ve testiler dolaştırılır onlara." Yani cennette altın tabak ve testiler içerisinde etraflarında dolaştırılacak yiyecek ve içecekleri vardır. Yiyecek ve içecekleri sözkonusu etmemiştir. Çünkü içinde hiçbir şey bulunmaksızın kapların ve testilerin dolaştırılmasının bir anlamı yoktur. Tabakların altından olduğu belirtilerek testilerin de altından olduğunu tekrar belirtmeye ihtiyaç kalmamıştır. Yüce Allah'ın:
"Allah'ı çokça anan erkeklerle, çokça anan kadınlar" (el-Ahzab, 3335) âyetinde (ayrıca "Allah'ı anan kadınlar" demeye gerek olmadığı) gibi.
Buhârî ile Müslim'deki rivâyete göre Huzeyfe, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinlemiştir: "Siz ne ince, ne kalın ipek giymeyiniz. Altın ve gümüş kaplarda içmeyiniz, yine altın ve gümüş kaplarda yemek yemeyiniz. Çünkü bunlar dünyada onlara (kâfirlere), ahirette de sizedir." Buhârî, V, 2069; Müslim, III, 163H; Müsned, V. 397.
el-Hac Sûresi'nde (22 23 âyetin tefsirinde) geçtiği üzere dünya hayatında bu kaplarla yemek yiyip içen yahutta ipek giyip de tevbe etmeyen bir kimse, ahirette bunlardan ebedi olarak mahrum kalacaktır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Müfessirler dedi ki: Cennetliklerin cennetteki konumu en alt mertebede olan bir kimsenin etrafında yetmişbin genç delikanlı, altından yetmişbin tabakla dolaşacaktır. Sabah vakti bu tabaklar ona getirilir. Bunların herbirisinde bulunan çeşit öbüründe yoktur. İlkinden nasıl yerse, sonuncusundan da öylece yer. İlkinde aldığı tadı sonuncusunda da alır. Biri ötekine benzemez. Akşam vakti de ona aynı şekilde yemekler getirilir. Cennetliklerin en yüksek mertebede olanların etrafında da her gün yetmişbin genç delikanlı dolaşır. Herbirisiyle birlikte de bir altın tabak bulunur. Bunların birindeki yemek diğerinde yoktur. İlkinden nasıl yerse, sonundan da öylece yer. İlkinden nasıl tat aldıysa, sonundan da öylece tat alır ve biri diğerine benzemez.
"Ve testiler dolaştırılır." Yani onlara testiler de dolaştırılır. Yüce Allah'ın:
"Etraflarında gümüşten ve billur kaplar ile sürahiler dolaştırılır" (el-İnsan, 76/15) diye buyurmaktadır.
İbnu'l-Mubarek dedi ki: Bize Ma'mer bir adamdan haber verdi. O Ebû Kılabe'den naklen dedi ki: Cennetliklere yiyecek ve içecek getirilir. Nihayet sonunda onlara tertemiz içecek (eş-şarabu't-tahur) getirilir. Bundan dolayı karınları iner ve derilerinden misk kokusundan daha hoş kokulu ter olarak boşalır. Sonra da yüce Allah'ın:
"Ve Rabbleri onlara son derece temiz bir şarap içirmiştir" (el-İnsan, 76/21) âyetini okudu.
Müslim'in, Sahih'inde belirtildiğine göre; Cabir b. Abdullah şöyle demiştir: Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Şüphesiz cennetlikler orada yemek yerler ve içerler. Fakat ne tükürürler, ne küçük abdest bozarlar, ne büyük abdest bozarlar, ne de sümkürürler. (Hazır bulunanlar): Peki yemekleri ne olacak, diye sordular, şöyle buyurdu: Geğirecekler ve miski andırır şekilde (derilerinden) sızacaktır. Onlara teşbih, tahmid ve tekbir getirmeleri -bir rivâyette: Nefes almaları ilham edildiği gibi- ilham olunacaktır." Müslim, IV, 2180
2- Altın, Gümüş ve İpek Kullanımı:
Hadis İmâmları Ummu Seleme tarafından rivâyet ettikleri bir hadise göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Altın ve gümüş kaplarda içen bir kimse, şüphesiz karnına cehennem ateşini doldurur." Buhârî, V, 2133; Müslim, III, 1634, 1635; Dârimi, II, 163; Muvatta’, II, 924; Müsned, VI, 302, 304, 306. Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Altın ve gümüş kablarda içmeyiniz ve o kablardan yemeyiniz. " Buhârî, V, 2069; Müslim, III, 1638; Müsned, V, 397. Bu ifadeler bunların haram olmalarını gerektirir. Bu hususta da görüş ayrılığı yoktur.
Başka maksatlarla kullanılmaları hususunda ise görüş ayrılıkları vardır. İbnu’l-Arabî dedi ki: Doğrusu erkeklerin hiçbir şekilde bunları kullanamayacaklarıdır. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) altın ve ipek hakkında şöyle buyurmuştur: "Bu ikisi ümmetimin erkeklerine haram, dişilerine helaldir." Ebû Abdullah el-Makclisi, el-Ehadisu'l-Muhtare, II, 234 -senedinde bir sakınca yoktur kaydıyla-; ayrıca bk. Bezzar, Müsned I, 463, III, 102.
Ayrıca bunlarla yemek yiyip içmenin yasaklanışı, başka maksatlarla kullanmanın haram olduğunu da göstermektedir. Çünkü bu da bir çeşit meta (faydalanma)dır, o bakımdan câiz olmaz. Bunun da asıl dayanağı yemek ve içme(nin haram kılınması)dır. Diğer taraftan bu haramın illeti, ahiretteki nimetin dünyada acilen kullanılmak istenmesidir. Yemek, içmek ve diğer faydalanmak çeşitleri arasında bu bakımdan bir fark yoktur. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Bunlar dünya hayatında onların, ahirette de bizimdir."diye buyurmuş ve dünya hayatında bunlarda bizim bir payımızın olmadığını belirtmiştir.
3- Altın ve Gümüş Kaplama Kapkacakları Kullanmanın Hükmü:
Şayet kullanılan kaplar altın ve gümüşle kaplanmış yahut onlarda altın ve gümüşten bir halka bulunuyor ise Malik: Böyle bir kapta içmek hoşuma gitmez, demiştir. Aynı şekilde gümüşten halkası bulunan ayna da böyledir. (Bir kimsenin) böyle bir aynaya bakarak yüzünü görmesi hoşuma gitmez.
Enes'in yanında gümüş kaplanmış bir kap vardı. O şöyle dedi: Ben bununla Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a su verdim. İbn Sirîn dedi ki: Bu kapta demir bir halka vardı. Enes ona gümüş bir halka koymak istedi. Ebû Talha dedi ki: Ben Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yaptığından hiçbir şeyi değiştirmem. Bunun üzerine onu bıraktı.
4- Kullanılması Câiz Olmayan Kapların Edinilmesi de Câiz Olmaz:
Bu gibi şeyleri kullanmak câiz olmadığına göre bunları edinip evde tutmak da câiz değildir. Çünkü kullanımı câiz olmayan şeyin edinilmesi de câiz olmaz. Put ve tanbur gibi.
İlim adamlarımızın kitaplarında belirtildiğine göre; bunları kıran kimselerin kıymetlerini ödemeleri istenir. Ancak bu tutarsız bir iddiadır, zira bu gibi şeylerin kırılması vacibtir. Bunların bir kıymetleri ve değerleri yoktur. Zekat için de bunların herhangi bir şekilde değerlendirmeleri câiz olmaz. Bunun dışında bir görüşe de itibar yoktur.
"Tabaklar" âyeti ile ilgili olarak el-Cevherî şu açıklamayı yapmaktadır:
"Tabak" kelimesi -söyleyiş (vezin) ve anlam itibariyle-: gibidir. Çoğulu: ...diye gelir. el-Kisaî dedi ki: "Kapların en büyüğü diye bilinir. Sonra: gelir, bu da on kişiyi doyurur. Bundan sonra: "Tabak" gelir, bu da beş kişiyi doyurur. Bundan sonra: gelir, iki ve üç kişiyi doyurur. Sonra; gelir, bir kişiyi doyurur. kitab demektir, çoğulu ile ...diye gelir.
"Ve testiler" ile ilgili olarak el-Cevherî şöyle demektedir: -Tekili olan-"Kulpu olmayan testi" demektir, çoğulu ...diye gelir. el-A'şa içkiden sözederken şöyle demektedir:
"O sarifî (sarifî şarapı yahutta sıcak taze süt anlamında)dır, tadı hoştur;
Testilerle küpler arasında köpüğü vardır."
Bir başka şair de şöyle demektedir:
"Yaslanmış halde kapıları ıslık çalar (açılıp, kapanır, gıcırdar)
Köle onun yanına testi ile koşar."
Katade dedi ki: "Testi" yuvarlak, boynu ve kulpu kısa olan kaptır. İbrik ise uzunlamasına bir boynu olan, kulpu da uzun olan kaptır. el-Ahfeş dedi ki: " Testiler" emzikleri olmayan ibriklere denilir. Kutrub da: Kulpları olmayan ibriklere denir, demiştir. Mücahid dedi ki: Bunlar ağızları yuvarlak olan kaplardır. es-Süddî: Kulpları olmayan kaplara denilir, demiştir. İbn Aziz dedi ki: Bunlar kulpları ve emzikleri olmayan ibriklerdir. Tekili de: ...diye gelir.
Derim ki: Bu Mücahid ve es-Süddî"nin açıklamasıyla aynı anlamı ifade eder. Dilcilerin benimsediği görüş de budur. Yani bunların kulpları yoktur.
"Orada canların istediği, gözlerin lezzet aldığı şeyler de vardır" âyeti ile ilgili olarak Tirmizî'nin rivâyetine göre Süleyman b. Bureyde babasından naklen: Bir adam Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a şöyle sordu: Ey Allah'ın Rasûlü! Cennette at var mı? Peygamber şöyle buyurdu: "Allah seni cennete girdirirse, orada kırmızı bir yakuttan yapılmış ve cennette istediğin yere uçarak seni götüren bir atın üzerinde taşınmak ister misin." (Bureyde) dedi ki: Yine bir adam ona sordu: Ey Allah'ın Rasûlü! Acaba cennette deve var mıdır? Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona diğerine söylediğinin benzerini söylemedi, şöyle dedi: "Allah seni cennete girdirecek olursa, senin orada canının çektiği ve gözünün lezzet aldığı şeyler olacaktır." Tirmizi, IV, 681.
Medineliler, İbn Amir ve Şamlılar: "Canların kendisini istediği" diye okumuşlar, ancak diğerleri: "Canlarının çektiği" diye okumuşlardır ki maksat canların kendisini çektiği ve istediği şeydir. Mesela "Vurduğum kişi Zeyd'dir" ifadesi: "Kendisini vurduğum kişi Zeyd'dir" demektir.
"Gözlerin lezzet aldığı" âyetindeki "lezzet" lâfzı: "O şey lezzetli oldu, lezzetlidir, lezzet" diye kullanılır, " O şeyden lezzet aldım, alırım" denirken, mazisinde birinci "zel" harfi kesreli, müzarisinde de fethalıdır. "Lezzet, lezzetlilik" demektir ki bu da ben o şeyi lezzetli buldum demektir. Ondan lezzet aldım anlamında ile denilir.
Yani cennette gözün lezzet aldığı ve görünüşü güzel olan şeyler vardır.
Said b. Cübeyr dedi ki:
"Gözlerin lezzet aldığı" âyetinden kasıt, yüce Allah'a bakmaktır. Nitekim haberde: "Senin yüzüne bakmanın lezzetini dilerim. " İbn Hibban, V, 305; Nesâî, III, 54. diye buyurulmuştur.
"Sizler orada ebedi kalıcılarsınız." Devamlı kalacaksınız. Çünkü sonu gelecek olsa, sevinmez ona buğzedilir.
72. Âyetin Tefsiri
İşte bu cennet, yapageldiğiniz ameller sebebi ile size miras verilmiştir.
"İşte bu cennet..." Yani onlara şöyle denilecek: İşte dünyada iken size nitelikleri anlatılagelen cennet budur. İbn Haleveyh dedi ki: Yüce Allah cennete uzak için kullanılan ism-i işaret ile işarette bulunmuş, cehenneme ise yakın için kullanılan işaret ismi ile işaret etmiştir. Böylece cehennem ile korkutmayı ve ondan sakınmayı pekiştirmiş olmaktadır. Yakın işaret ismi ile ona işaret ederek, âdeta göz önünde görülen ve huzurda bulunan bir şeymiş gibi olduğunu ortaya koymaktadır.
"Yapageldiğiniz ameller sebebi ile size miras verilmiştir" âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs dedi ki: Allah, herkes için bir cennet ve bir cehennem yaratmıştır. Kâfir müslümanın ateşine mirasçı olur, müslüman da kâfirin cennetine mirasçı olur. Bu husus yüce Allah'ın:
"Mü’minler gerçekten felâh bulmuşlardır" (el-Mu'minun, 23/1) âyetini açıklarken, Ebû Hüreyre yoluyla merfu bir hadis olarak geçmiş bulunmaktadır. Aynı şekilde el-Araf Sûresi'nde de (7/43. âyetin tefsirinde) geçmişti.
73. Âyetin Tefsiri
Sizin için orada çok meyveler vardır. Siz onlardan yersiniz. "Sizin için orada çok meyveler vardır. Siz onlardan yersiniz."
"Meyve"nin ne olduğu bilinen bir şeydir. Meyve cinslerine:
"Meyveler" denilir. "Meyve satıcısı" demektir.
İbn Abbâs dedi ki: Kurusuyla, yaşıyla bütün meyveler vardır. Yani cennette yemenin ve içmenin dışında, cennetliklere yiyecekleri pekçok meyveler de verilecektir.
74. Âyetin Tefsiri
Muhakkak günahkarlar cehennem azabında ebedi kalıcıdırlar.
75. Âyetin Tefsiri
Onlara hafifletilmez. Onlar o azâb içinde ümitsiz kalacaklardır.
Yüce Allah cennetliklerin halini sözkonusu ettikten sonra, itaatkârın isyankâra üstünlüğünü açıklamak maksadıyla cehennemliklerin halini şöylece sözkonusu etmektedir:
"Muhakkak günahkarlar cehennem azabında ebedi kalıcıdırlar. Onlara" bu azâb
"hafifletilmez. Onlar o azâb içinde ümitsiz kalacaklardır." Hiçbir şekilde rahmet ümit edemeyeceklerdir. Ümitsizce susacaklardır, diye de açıklanmıştır. Bu husus daha önce el-En'am Sûresi'nde (6/44. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
76. Âyetin Tefsiri
Biz onlara zulmetmedik. Fakat onlar bizzat zâlimler idiler.
"Biz onlara" azâb etmekle
"zulmetmedik, fakat onlar bizzat" şirk ile kendi kendilerine zulmeden
"zâlimler idiler."
"Fakat onlar bizzat zâlimler idiler" âyetinin mübteda ve haber olarak şeklinde gelmesi ve cümleni haberi olması da mümkündür.
77. Âyetin Tefsiri
"Ey Malik! Rabbin hakkımızda hüküm versin." diye seslenecekler. "Sizler muhakkak böyle kalacaklarsınız" diyecek.
"Ey Malik... diye seslenecekler" âyetinde sözü edilen
"Malik" cehennemin bekçisidir. Yüce Allah onu gazabı için yaratmıştır. Cehennemi bir dürtükledi mi cehennem birbirini yer.
Ali ve İbn Mes’ûd (r. anhuma): "Ey mali... diye nida ettiler" diye okumuşlardır. Ancak bu, Mushafa muhaliftir. Ebû'd-Derda ve İbn Mes’ûd da: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) (kef'siz) sadece "lam" ile olmak üzere diye okumuştur. Yani ismi, terhim ederek "kefi hazfetmiştir. Terhim hazf demektir. Nida esnasında kendisine nida olunan ismin terhimi de buradan gelmektedir. Bu ise ismin sonundan bir ya da daha fazla harfi hazfetmektedir. "Malik" diyecek yerde, "ya mali" denilir. Haris" yerine, "ya hari" denilir. "Fatımatu" yerine, "ya Fatimu" denilir. "Âişetu" yerine, "ya Aişu" denilir. "Mervan" yerine, "ya Mervu" denilir ve diğer isimler de böylece söylenir. Şair dedi ki:
"Ey Hari(se) sizin tarafınızdan başıma bir musibet getirilmiş olmasın,
Benden önce yönetilenlerin de hiçbir hükümdarın da karşı karşıya kalmadığı."
İmruu’l-Kays da şöyle demektedir:
"Ey Hari(se), sen bir şimşek görürsen, ben sana onun parıltısını göstereyim,
Üstüste yığılmış parlak bulut arasında iki elin parıldaması gibi."
Yine şöyle demektedir:
"Ey Fatım(a) yavaş ol, nazlanma bu kadar çok,
Eğer benimle ilişkiyi koparmayı kararlaştırdıysan bari güzel yap bu işi."
Bir başka şair de şöyle demektedir:
"Ey Merv(an) şüphesiz ki benim bineğim alıkonulmuştur,
Senin yapacağın bağışı ümid ediyor, sahibi ise ümit kesmiş değildir."
Sahih hadiste de: "Ey ful(an) haydi gel" Buhârî, III, 1045, 1176; Müslim, II, 712. diye buyurulmuştur.
Terhime uğrayan ismin sonu iki şekilde okunabilir: 1- Haziften önceki hali üzere bırakılabilir. 2- Ötre üzere bina edilebilir. "Ey Zeyd" gibi. Sanki bu yolla onun konumu değerlendirilmiş ve hazfedilen harf gözönünde bulundurulmamış gibidir.
İbnu'l-Enbarî dedi ki: Bize Muhammed b. Yahya el-Mervezî anlattı, dedi ki: Bize Muhammed -ki o İbn Sadan'dır- anlattı, dedi ki: Bize Haccac b. Şu'be anlattı. O el-Hakem b. Uyeyne'den, o Mücahid'den dedi ki: Bizler "Zuhruf'un ne olduğunu Abdullah (b. Mesud)ın kıraatinde:
"Altından bir ev" (bk. el-İsra, 17/93- âyetin tefsiri) diye okuduğunu görünceye kadar bilmiyorduk. Aynı şekilde, "Ey Malik... diye seslenecekler" âyetinin ya da: "Ey melik"in ne demek olduğunu da bilemiyorduk. Ta ki Abdullah b. Mesud'un kıraatinde terhim ile: "Ey Mali... diye seslenecekler'" okuyuşunu öğreninceye kadar.
Ebû Bekr (İbnu'l-Enbarî) dedi ki: Bu hadis gereğince amel edilmez, çünkü bu hadis maktu'dur ve Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan rivâyetlerde böylesi kabul edilmez. Yüce Allah'ın Kitabı hakkında ihtiyatlı davranmak ve batılın ondan uzak tutulması en uygun olandır.
Derim ki: Buharî'nin, Sahih'inde şu rivâyet kaydedilmektedir: Safran b. Ya'la babasından dedi ki: Ben Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı minber üzerinde: "Ey Malik! Rabbin hakkımızda hüküm versin diye seslenecekler"âyetini okurken (malik'in sonundaki) "kef" harfini isbat ile okuduğunu dinledim. Buhârî, IV, 1821; Beyhaki, es-Sünenu'l-Kübra, III, 211; Taberani, Kebir, XXII, 260.
Muhammed b. Ka'b el-Kurazî dedi ki: Bana ulaştığına -ya da anlatıldığına- göre cehennemlikler, cehennem bekçilerinden yardım isteyecekler. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Ateşte olanlar cehennem bekçilerine diyecekler ki: Rabbinize dua edin ki, üzerimizden bir gün olsun azâbı hafifletsin." (el-Mu'min, 40/49) Böylece onlar üzerlerinden azâbın bir gün dahi hafifletilmesini isteyecekler. Bu istekleri kabul edilmeyerek, onlara şöyle cevab verilecek: "Peygamberleriniz size apaçık deliller getirmediler mi? Onlar: Evet diyecekler. (Bekçiler) diyecekler ki: Şimdi siz dua edin. Kâfirlerin duası ne olursa olsun boşunadır." (el-Mu'min, 40/50) (Muhammed b. Ka'b devamla) dedi ki: Onlar bekçilerden ümitlerini kesince, Malik'e seslenecekler. Malik diğer bekçilerin başı olup cehennemin ortasında oturduğu bir yeri vardır. Azâb meleklerinin de üzerinde gidip geldiği köprüler vardır. (Köprülerin) en yakın olan yerlerini nasıl görüyorsa, en uzaktaki yerlerini de öylece görür.
Cehennemdekiler:
"Ey Malik! Rabbin hakkımızda hüküm versin" diyecekler. Bu sözleriyle ölümü isteyecekler. Seksen sene onlara cevap vermeksizin susacaktır. (Muhammed b. Ka'b) dedi ki: Bir sene üçyüzaltmış gündür. Bir ay otuz gündür, bir gün ise sizin saydığınız bin yıl gibidir. Seksen yıl sonra onlara bakarak:
"Sizler muhakkak böyle kalacaklarsınız" diye cevab verecektir. Sonra da hadisin geri kalan bölümünü zikretmektedir. Bu hadisi İbnu'l-Mubarek nakletmiştir.
Ebû'd-Derda'nın rivâyet ettiği hadise göre de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Malik'e seslenin, diyecekler. Ey Malik! Rabbiniz bizim hakkımızda hüküm versin, diyecekler. O da kendilerine: Sizler muhakkak böyle kalacaklarsınız diyecek." Tirmizi, IV, 707
el-A'meş dedi ki: Bana haber verildiğine göre onların bu duaları ile Mâlik’in onlara cevab vermesi arasında bin yıllık bir süre olacaktır. Bunu Tirmizî rivâyet etmiştir. Tirmizi, IV, 707
İbn Abbâs dedi ki: Onlar bu sözlerini söyleyecek, fakat bin yıl süreyle onlara cevab vermeyecek. Sonra da onlara:
"Siz muhakkak böylece kalacaklarsınız" diyecektir. Hakim, Müstedrek, II, 487.
Mücahid ile Nevf el-Bikalî dedi ki: Onların seslenişleri ile Malik'in onlara cevab vermesi arasında yüz yıllık bir süre geçecektir. Abdullah b. Amr da, kırk yıllık bir süre, demiştir. Bunu da İbnu'l-Mübarek zikretmiştir Hakim, Müstedrek, II, 429 - '"sene" yerine "gün" lâfzıyla, IV, 640 -buradaki gibi-; Heysemi, Mecmau'z-Zevaid, X, 396; İbn Şeybe, Mûsannef, VII, 48.
78. Âyetin Tefsiri
Yemin olsun Biz sizlere hakkı gönderdik. Fakat çoğunuz hakkı hoş görmeyenler idiniz.
Bu âyetlerin Malik'in onlara söyleyeceği sözlerden olma ihtimali vardır. Yani sizler cehennemde kalmaya devam edeceksiniz. Çünkü Biz dünyada iken size hakkı getirmiş idik de siz kabul etmemiştiniz.
Yüce Allah'ın onlara o gün söyleyeceği sözlerden olma ihtimali de vardır. Yani Biz size delilleri açıklamış ve rasûller göndermiştik.
"Fakat çoğunuz" İbn Abbâs dedi ki: Hepiniz; bir başka görüşe göre "çokluk" ile onların başkan ve önderlerini kastetmiştir. Onlara uyanların ise bu hususta herhangi bir etkileri yoktu.
"Hakkı" İslâm'ı ve Allah'ın dinini
"hoş görmeyenler idiniz."
79. Âyetin Tefsiri
Yoksa onlar sağlam bir iş mi yapmışlar? Gerçekten Biz de sağlam yapanlarız.
Mukâtil dedi ki: Bu âyet-i kerîme müşriklerin Daru'n-Nedve'de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) için planlar düzmeleri hakkında inmiştir. Bu danışma neticesinde Ebû Cehil'in kendilerine teklif ettiği görüşü kabul etmişlerdi. Buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı öldürmeye katılmak üzere her kabileden bir kişi ortaya çıkacaktı. Böylelikle onun kanının (kısasının) istenme imkanı kalmayacaktı. İşte bu âyet-i kerîme bu hususta nazil oldu. Yüce Allah onların hepsini Bedir'de ölümle cezalandırdı.
" Sağlam bir iş yapmışlar" onu muhkem kılmışlar, demektir. " Muhkem kılmak, sağlam kılmak" demektir, "O şeyi sağlam, muhkem kıldım"; " Sağlam büktüm" demektir. (İp eğirirken) ikinci defa eğirip bükmeye bu isim verilir. Birincisine ise "sahil" denilir. Nitekim şair şöyle demiştir: ey. "...Sahil ve mübrem (birinci ve ikinci defa eğrilen)den..."
O halde mana: Yoksa onlar sağlam bir tuzak mı kurdular? Şüphesiz Biz de onlara sağlam bir tuzak kurduk, demek olur. Bu açıklamayı İbn Zeyd ve Mücahid yapmıştır. Katade de şöyle demiştir: Onlar yalanlamak üzere sözbirliği mi ettiler? Biz de öldükten sonra diriliş ile amellerin karşılıklarını vermeyi kararlaştırmış bulunuyoruz. el-Kelbî şöyle der: Yoksa onlar bir işi mi hükme bağladılar? Biz de onlar hakkında azâb hükmünü verdik. Âyette:
" Yoksa" anlamındadır.
"Yoksa onlar sağlam bir iş mi yapmışlar?" âyetinin daha önce geçen:
"Rahmân'dan başka ibadet edilecek ilahlar kılmış mıyız?" (ez-Zuhruf, 43/45) âyetine atfedildiği de söylenmiştir. Bir diğer görüşe göre âyet şu demektir: Yemin olsun ki Biz sizlere hakkı getirdik, fakat siz ona kulak vermediniz. Yoksa onu işitip de ilahi azaptan kendilerini güvenlik altında hissedecek şekilde, kendi içlerinde bir karar verdikleri için yüz mü çevirdiler?
80. Âyetin Tefsiri
Yoksa onlar gizlediklerini ve fısıltılarını işitmez miyiz sanırlar? Öyle değil; hatta elçilerimiz de yanlarındadır. Yazıp duruyorlar.
"Yoksa onlar gizlediklerini ve fısıltılarını" kendi içlerinde saklayıp kendi aralarında fısıltı halinde söylediklerini
"işitmez miyiz sanırlar? Öyle değil" işitir ve biliriz
"hatta elçilerimiz de yanlarındadır. Yazıp duruyorlar." Yani Hafaza meleklerimiz onların yanında yaptıklarını yazmaktadırlar.
Rivâyet edildiğine göre bu âyet. Kabe ile örtüleri arasında bulunan üç kişi hakkında inmiştir. Onlardan birisi: Ne dersiniz? Allah bizim sözümüzü duyuyor mu? diye sormuş. İkincileri: Yüksek sesle konuşursanız, işitir. Gizlice konuşursanız, işitmez. Üçüncüsü ise şöyle demişti: Eğer yüksek sesle konuştuğunuz vakit işitiyorsa, gizlice konuştuğunuzu da işitir. Buhârî, IV, 1818, VI, 2735; Müslim, IV, 2141; Tirmizi, V, 375; Müsned, I, 381, 408, 426, 442, 443 Bu açıklamayı Muhammed b. Ka'b el-Kurazî yapmıştır. Bu anlamdaki bir rivâyet daha önce Fussilet Sûresi'nde (41/22. âyetin tefsirinde) İbn Mes’ûd'dan geçmiş bulunmaktadır.
81. Âyetin Tefsiri
De ki: "Rahmân'ın bir evladı olsaydı, ibadet edenlerin İlki ben olurdum."
İbn Abbâs, el-Hasen ve es-Süddî şöyle demişlerdir: Yani Rahmân'ın bir çocuğu yoktur. Buna göre: edatı nefy edatı anlamındadır. Bu açıklamaya göre ifade burada tamam olmaktadır. Bundan sonra da yeni bir ifade olarak: "Ben ibadet edenlerin ilkiyim" diye başlanır. Yani onun çocuğu olmaması esasına binaen Mekke ehli arasından muvahhidlerin ilkiyim. Bu durumda: "İbadet edenler" üzerinde vakıf tam olur.
Bir başka açıklamaya göre anlam şöyledir: Ey Muhammed! De ki: Eğer Allah'ın evladı olduğu sabit ise O'nun evladına ibadet edenlerin ilki benim. Fakat O'nun evladının olması imkansız bir şeydir. Buna göre bu ifade, tartıştığımız bir kimseye: Eğer senin bu dediğin delil ile isbatlanabilirse, buna ilk inanan kişi ben olurum, demeye benzer. Böyle bir üslub ise böyle bir şeyi oldukça uzak görmeyi mübalağa yoluyla ifade etmek olur. Yani böyle bir şeye inanmaya imkan yoktur. Bu, kullanılan ifadede bir yumuşaklıktır. Yüce Allah'ın:
"Şüphe yok ki biz yahut siz, ya bir hidayet üzereyiz ya da apaçık bir sapıklıkta" (Sebe', 34/24) âyeti gibidir. Buna göre anlam şöyle olur: O vakit ben bu çocuğa ilk ibadet eden kişi olurum. Çünkü evlada gösterilen tazim babaya gösterilen tazimdir.
Mücahid de şöyle demektedir: Yani eğer Rahmân'ın bir çocuğu var ise, O'nun bir çocuğu bulunmaması esasına binaen yalnızca O'na ibadet edenlerin ilkiyim.
Yine es-Süddî şöyle demektedir: Eğer O'nun evladı varsa, evladı var diye O'na ibadet eden ilk kişi ben olurum. Fakat O'nun hakkında böyle bir şey sözkonusu olamaz.
el-Mehdevî dedi ki: Bu görüşlere göre; "...sa" şart edatıdır, daha uygun olanı budur. Taberî'nin tercih ettiği görüş de budur. Çünkü bunun -nefy edatı olarak-: Bu durumda âyet: Eğer Rahmân'ın bir evladı olsaydı, bunu kabul etmeyecek ilk kişi ben olurum demek olur. anlamında olması halinde, geçmişte böyle bir şey yoktu, anlamı hatıra gelebilir.
Buradaki
"ibadet edenler"in bundan çekinenler, yüz çevirenler anlamında olduğu da söylenmiştir.
Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: Eğer böyle olsaydı: "Yüz çevirenler" şeklinde gelmeliydi. Nitekim Ebû Abdi'r-Rahmân ile el-Yemanî de "elif'siz olarak: "Ben bunu kabul etmeyenlerin, reddedenlerin ilkiyim." diye okumuşlardır. "Yüz çevirdi, kızdı, gazaplandı, yüz çevirir, kızar, gazaplanır" denilir. Kızan ve gazaplanan, yüz çeviren" demektir. İsmi ...diye gelir. Bu açıklama Ebû Zeyd'den nakledilmiştir. el-Ferezdak der ki:
"Bunlar benim meclis arkadaşlarımdır, haydi onlar gibisini getir bana,
Ben Darimlilerden dolayı Küleyb'e hicvetmeyi kabul edemem."
Bu beyit şöyle de zikredilmiştir.
"Onlar öyle kimselerdir ki hicvederlerse beni, hicvederim onları,
Fakat Darimliler sebebiyle Küleyb'i hicvetmeyi kabul edemem."
el-Cevherî dedi ki: Ebû Amr dedi ki: Yüce Allah'ın:
"Ben ibadet edenlerin ilkiyim" âyetindeki "abid: ibadet eden" kelimesi kabul etmemek, yüz çevirmek ve gazaplanmak anlamını taşımaktadır. el-Kisaî ve el-Kutebî de böyle demiştir. Onlardan bunu el-Maverdî nakletmektedir.
el-Herevî dedi ki: Yüce Allah'ın:
"İbadet edenlerin ilki ben olurdum" âyetinde "ibadet edenler" lâfzının " Yüz çevirdi, yüz çevirir" anlamından geldiği söylenmiştir ki, ben bu işten yüz çevirenlerdenim, demek olur.
İbn Arafe dedi ki: Fiil: " Yüz çevirdi, yüz çevirir" anlamında kullanıldığı takdirde, ism-i faili: ...diye gelir. İsm-i faili olarak; diye kullanılması çok azdır. Kur'ân-ı Kerîm ise çok az kullanılan ve şaz olan şekilleri kullanmaz. Ancak mana şöyledir: O bir ve tektir, çocuğu da yoktur, esasına göre aziz ve celil olan Allah'a ibadet edenlerin ilki benim.
Rivâyete göre, bir kadının kocası ile gerdeğe girdikten sonra altı ayın sonunda çocuğu doğdu. Bu husus Osman (radıyallahü anh)'a zikredilince, o kadının recmedilmesini emretti. Bu sefer Ali (radıyallahü anh) ona şöyle dedi: Yüce Allah:
"Onun taşınması ve sütten kesilmesi de otuz aydır" (el-Ahkaf, 46/15) diye buyurmaktadır. Bir diğer âyet-i kerimede de:
"Onun sütten kesilmesi de iki yılda olur" (Lukman, 31/14) diye buyurmaktadır deyince, Allah'a yemin ederim ki: " Osman o kadının geri getirilmesi için haber göndermekten çekinmedi, utanmadı". Abdullah b. Vehb dedi ki: Burada "abide" çekinmedi ve utanmadı demektir.
İbnu'l-A'rabî dedi ki:
"İbadet edenlerin ilki ben olurdum" âyeti bu işe gazaplanan ve bunu kabul etmeyenlerin ilki ben olurdum, demektir.
"İbadet edenlerin ilki ben olurdum" âyetinin size muhalif olarak vahdaniyet üzere O'na ibadet eden ilk kişi ben olurum demektir. Ebû Ubeyde dedi ki: Bunu inkâr edenlerin ilki ben olurum, anlamındadır. (........) tabirinin "hakkımı kabul etmeyip, inkâr etti" anlamında kullanıldığı da nakledilmiştir.
Âsım dışında Kûfeliler "evladı" anlamındaki kelimeyi "vav" harfi ötreli, "lam" harfini de sakin olarak; diye okumuşlardır. Diğer kıraat âlimleri ile Âsım ise diye okumuşlardır ki: daha önceden (Meryem, 19/88. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
82. Âyetin Tefsiri
Göklerin ve yerin Rabbi ile Arş'ın Rabbi niteleyegeldiklerinden münezzehtir.
âyetinin anlamı hakkında farklı açıklamalar yapılmıştır.
"Göklerin ve yerin Rabbi ile Arş'in Rabbi niteleyegeldiklerinden" onların söyledikleri yalanlardan
"münezzehtir." Yani O'nu bu yalanlardan tenzih ve takdis ederim. Yüce Allah böylelikle kendi zatını hudusu (sonradan meydana gelmiş olmayı) gerektiren herbir husustan tenzih etmekte, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a da bu tenzihi emretmektedir.
83. Âyetin Tefsiri
Bırak onları vaadolundukları günlerine kavuşuncaya kadar dalsınlar, oynasınlar.
"Bırak onları... dalsınlar, oynasınlar" âyeti Mekke kâfirlerinin ahiret azabını yalanlamaları hakkındadır. Yani sen onları bırak, batıllarına dalsınlar, dünya hayatlarında oynasınlar.
"Vaadolundukları günlerine kavuşuncaya kadar" ki bu ya dünya hayatındaki azâb, ya da ahiretteki azaptır.
Âyetin kılıç âyeti ile nesholduğu söylendiği gibi, muhkem olduğu da söylenmiştir. Bu, tehdit anlamında zikredilmiştir.
İbn Muhaysın, Mücahid, Humeyd, İbnu'l-Ka'ka", İbn es-Semeyka'
"kavuşuncaya kadar" anlamındaki âyeti: şeklinde "ye" harfini üstün, "lam" harfi -elif siz olarak- sakin ve "kaf" harfini de üstün olarak okumuşlardır. Burada böyle okudukları gibi, et-Tur (42/45) de ve el-Mearic (70/42) de de böyle okumuşlardır. Diğerleri ise; diye okumuşlardır.
84. Âyetin Tefsiri
O, gökte de ilâh olandır, yerde de ilahtır. O, Hakîm'dir, en iyi bilendir.
Bu, onların yüce Allah'ın ortağı ve evladı olduğu iddialarını yalanlamaktadır. Yani gökte de, yerde de ibadete layık olan, ibadet edilme hakkına sahib olan O'dur.
Ömer (radıyallahü anh) ve başkaları şöyle demiştir: Yani: "O semada olan, yerde ilâh olandır." Böyle de okumuştur. Anlamı ise her ikisinde ma'bud olandır demektir.
O, İbn Mes’ûd'un ve başkalarının O semada da Allah'tır, yerde de Allah'tır" diye okumuş oldukları da rivâyet edilmiştir. Ancak bu, mushafın hattına uygun değildir.
"İlahtır" âyetinin merfu olması, hazfedilmiş bir mübtedanın haberi olduğundan dolayıdır. O semada olan. ilahtır, demektir. Bu açıklamayı Ebû Ali yapmıştır. Bunun hazfedilmesinin güzel olması, ifadenin uzamasından dolayıdır. Buradaki: " ...de: da'nın; Üzerinde, e, a" anlamında olduğu da söylenmiştir.
Yüce Allah'ın:
"Ve yemin olsun sizi hurma dallarında asacağım" (Ta-Ha, 20/71) âyetinin: "Hurma dalları üzerinde..." anlamında olması gibi. Burada da şu anlama gelir: Göklere ve yere kadir olan, gücü yeten O'dur.
"O Hakîm'dir, en iyi bilendir" âyetine dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/32. âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
85. Âyetin Tefsiri
Göklerle yerin ve ikisi arasında olanların mülkü yalnız kendisinin olan ne kadar yücedir! Saatin ilmi de O'nun yanındadır ve yalnız O'na döndürüleceksiniz.
“... ne yücedir!" âyeti "bereket"den "tefaul" vezninde bir kelimedir. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Araf, 7/54. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
"Saatin ilmi" ne zaman kopacağına dair bilgi
"de O'nun yanındadır ve yalnız O'na döndürüleceksiniz" âyetindeki
"Döndürüleceksiniz" (diye te ile başlayan) lâfzını İbn Kesîr, Hamza ve el-Kisaî: "Döndürülecekler" diye "ye" ile okumuşlardır, diğerleri ise "te" ile okumuşlardır. İbn Muhaysın, Humeyd, Yakub ve İbn Ebi İshak kendi usullerine göre ilk harfi üstün okuyorlar, diğerleri ise ötreli okuyorlardı. Fatha ile? "...döneceksiniz; ötre ile; "...döndürüleceksiniz" anlamına gelir.
86. Âyetin Tefsiri
Onu bırakıp çağırdıkları kimselerin şefaat etme imkanları yoktur. Bilerek, hak ile şehadet edenler müstesna.
Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:
1- Şefaat ve Hak İle Şahitlik:
"Bilerek hak ile şehadet edenler müstesna" âyetinde yer alan
"...enler" cer konumundadır.
"Onu bırakıp, çağırdıkları kimseler" âyeti ile kastettiği ise Îsa, Uzeyr ve meleklerdir.
Âyetin anlamı da şudur:
"Bunlar ancak hak ile şehadet edenlere ve ilim ve basiret üzere îman eden kimselere şefaat edebilirler." Bu açıklamayı Said b. Cübeyr ve başkaları yapmıştır. Said b. Cübeyr dedi ki: Hak ile şehadet ise; la ilahe ilallah'tır.
" ...enler"in ref mahallinde olduğu da söylenmiştir. Yani onların Allah'tan başka dua edip çağırdıkları kimseler -Katade'nin açıklamasına göre uydurma ilahlar- şefaat etme imkanına sahib değildirler.
Kendilerine ibadet edenlere şefaat edemezler. Hak ile şahidlik eden kimseler müstesnadır. Bununla da Uzeyr, Îsa ve melekleri kastetmektedir. Çünkü bunlar, hak ile ve vahdaniyetin yalnız Allah için olduğunu belirterek şahidlik ederler. Burada istisnanın anlamı şudur: Allah'tan başka ma'budlar, kendilerine ibadet edenlere şefaat edemeyecekleri gibi; bu ma'budların hakka dair bir şahitlikleri de yoktur. Yani bu ma'budlar ya mükellef olmayan cansız varlıklardır ya da bu ibadete razı olan mükellef varlıklardır. Cansız olan mükellef varlıklardır. Cansız varlıklar cansız olduklarından, mükellef olan varlıklar ise bu işe razı olup kâfir olduklarından yani şahitlikleri hak ile olmadığından kendilerine ibadet edenlere şefaat edemeyeceklerdir, llzeyr, Îsa ve Melekler ise, kendilerine yapılan ibadete razı olmazlar. Çünkü onlar "hak şehadet" olan tevhid ehlidirler. Kendilerinin ortak koşulmasını kabul etmedikleri gibi, kendilerine ibadet ederek tevhidi terk edip müşrik olanlara da şefaat etmeleri imkansızdır.
"Bilerek" lâfzı ise şahidlik ettikleri hususun gerçeğini bilmeleri demektir.
Denildiğine göre âyet-i kerîme en-Nadr b. el-Haris ile Kureyşlilerden bir topluluk hakkında inmiştir. Onlar: Eğer Muhammed'in söyledikleri doğru ise bizler de melekleri veli (dost ve yardımcı) ediniriz. Onların bize şefaat etmeleri ona göre daha uygundur. Bunun üzerine yüce Allah:
"Onu bırakıp çağırdıkları kimselerin şefaat etme imkanları yoktur. Bilerek, hak ile şehadet edenler müstesna" âyetini indirdi. Yani onlar meleklerin, putların, cinlerin ya da şeytanların kendilerine şefaat edeceklerine inandılar. Halbuki kıyâmet gününde hiçbir kimsenin şefaat etme hakkı ve imkanı yoktur.
"Bilerek hak ile şehadet edenler" kendilerine izin verilmesi halinde mü’minler
"müstesna." İbn Abbâs dedi ki:
"Bilerek, hak ile" Allah'tan başka hiçbir ilâh olmadığına, Muhammed'in Allah'ın Rasûlü olduğuna
"şehadet edenler müstesna" demektir.
Bir diğer açıklamaya göre; Allah'tan başkasına ibadet eden bu kimseler kendilerine şefaat edecek kimseyi bulamayacaklardır. Ancak hak ile şehadet edenler müstesnadır. Çünkü hak ile şahitlik eden kimsenin lehine şefaat edilir, fakat müşrik olan kimseye şefaat edilmez. Bu durumda: " Müstesna" Ama, fakat" anlamındadır. Yani müşrikler şefaate nail olamazlar, fakat hak ile şahidlik eden kimseler şefaate nail olurlar. Bu durumda istisna munkatı'dır, muttasıl olması da mümkündür. Çünkü
"O'nu bırakıp çağırdıkları kimseler"in kapsamında melekler de vardır.
"Ona şefaat ettim" anlamında: ile denilir. Tıpkı "ona ölçtüm" anlamında: ile denilebileceği gibi. Şefaatin anlamı ve türediği köküyle ilgili açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/48. âyet, 3. başlık ve devamında) geçmiştir. Tekrar etmenin anlamı yoktur.
"Hak ile şehadet edenler müstesna" âyetinin meleklerin lehine o dünyada iken hak üzere idi, diye şahitlik edeceği kimseler müstesna, anlamında olduğu da söylenmiştir. Onlar o kimsenin bu halde olduğunu ya yüce Allah'ın onun hakkında böylece haber vermesi sonucu bilmiş olacaklar, yahutta o kimsenin îman üzere olduğuna bizzat şahit olacaklar. (Buna binaen bu şehadette bulunabilecekler).
2- Şehadet Bilgiye Dayanarak Yapılmalıdır:
Yüce Allah'ın:
"Bilerek, hak ile şehadet edenler müstesna" âyeti iki hususa delalet etmektedir:
1- Hak ile şehadet ancak bilgi ile birlikte olması halinde fayda verir. (Bu konuda) başkasını taklid ederek şahitlikte bulunmanın, söylenen sözün doğru olduğunu bilmemek halinde fayda sağlamaz.
2- Haklara ve daha başka diğer hususlara dair yapılacak öteki şahitliklerde de şahitlik yapanın o hususu bilen birisi olması şarttır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan rivâyet olunan: "Güneş gibi görecek olursan şahitlik yap, aksi takdirde terket"Zeylai, Nasbu'r-Râye, IV, 82. âyeti da bu anlamdadır. Bu da daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/282. âyet, 24. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.
87. Âyetin Tefsiri
Yemin olsun ki sen onlara kendilerini kimin yarattığını sorarsan, elbette: "Allah" diyeceklerdir. O halde nasıl olur da çevriliyorlar?
"Yemin olsun ki sen onlara kendilerini kimin yarattığını sorarsan, elbette:
"Allah" diyeceklerdir." Daha önce hiçbir şey olmadıkları halde, sonradan kendilerini Allah'ın yaratmış olduğunu mutlaka itiraf edeceklerdir.
"O halde nasıl olur da çevriliyorlar?" Yani nasıl olur da O'na ibadetten döndürülüyorlar, başka tarafa çevriliyorlar ve sonunda O'nun nezdinde kendilerine şefaat ederler ümidi ile O'ndan başkasını O'na ortak koşuyorlar?
"Çevriliyorlar" âyetinin türediği kök: "Onu çevirdi, döndürdü, çevirir, döndürür" diye kullanılır.
Yüce Allah'ın:
"Sen bizi ilahlarımızdan döndürmek için mi bize geldin?" (el-Ahkaf, 46/22) âyetinde de aynı kökten gelen lâfız kullanılmıştır.
Yemin olsun ki eğer meleklere ve Îsa'ya:
"Kendilerini kimin yarattığını sorarsan, elbette
"Allah" diyeceklerdir. O halde nasıl olur da çevriliyorlar?"
Bunlar bu mükerrem yaratıkların kendilerinin ilahı olduğunu iddia etmek suretiyle nasıl olur da döndürülüyorlar, diye de açıklanmıştır.
88. Âyetin Tefsiri
Onun: "Ya Rabbi" demesine yemin olsun. Muhakkak ki onlar îman etmeyen bir topluluktur.
" Onun... demesine yemin olsun" âyeti nasb, cer ve ref ile üç türlü okunmuştur. Cer ile okuyuş Âsım ve Hamza'nın kıraatidir. Yedi kıraat İmâmının geri kalanları ise nasb ile okumuşlardır. Ref ile okuyuş ise el-Arec, Katade, İbn Hürmüz ve Müslim b. Cündeb'in kıraatidir.
Cer ile okuyanlar şu anlama göre okurlar: Saatin ilmi de, onun söylediği sözün ilmi de O'nun yanındadır.
Nasb ile okuyanların kıraatine göre anlam: Saatin ilmi O'nun yanında olduğu gibi, O'nun söylediğini de O bilir. ez-Zeccâc'ın tercih ettiği de budur.
el-Ferrâ'' ve el-Ahfeş de şöyle demiştir: Yüce Allah'ın:
"Onun... demesi" âyetini daha önce geçen:
"Gizlediklerini ve fısıltılarını işitmez miyiz?..." (ez-Zuhruf, 43/80) âyetine atıf da olabilir.
İbnu'l-Enbarî dedi ki: Ebul-Abbas Muhammed b. Yezid el-Müberred'e ben buradaki: "Onun demesi" anlamındaki âyeti neden nasb ile okuyorsun diye sordum. O da bana şöyle dedi: Ben bunu yüce Allah'ın:
"Saatin ilmi de O'nun yanındadır" (85. âyet) ve
"O'nun dediğini bilir" âyetine atfederek nasb ile okuyorum. Bu bakımdan gerek (85. âyetin sonunda):
"...döndürüleceksiniz" üzerinde, gerekse de (86. âyetin sonunda yer alan:)
"bilerek" lâfzı üzerinde vakıf güzel olmaz. Bununla birlikte (80. âyetin sonundaki): "yazıp duruyorlar" âyeti üzerinde vakıf güzel olur.
el-Ferrâ'' ve el-Ahfeş: "Deme"nin -onlardan daha önce naklettiğimiz üzere-: "Biz onların gizlediklerini, fısıltılarını ve onun demesini işitmiyoruz (mu sanıyorlar)?" şeklinde nasb ile okunmasını câiz kabul etmişlerdir. Bu açıdan da: "Yazıp duruyorlar" âyeti üzerinde vakıf güzel olmaz. Yine el-Ferrâ'' ile el-Ahfeş mastar olarak nasb ile okunmasını câiz kabul etmişlerdir. Sanki: "Söylediğini söyledi ve yüce Allah'a şikayetini iletti" demiş gibi olur. Nitekim Ka'b b. Züheyr de şöyle demiştir:
"Laf taşıyıcılar iki yanında yürüyüp gidiyorlar ve diyorlar ki:
Ey Ebû Sülma'nın oğlu sen öldürüleceksin."
O sözlerini söylüyorlardı, demek istemiştir. Ref ile okuyanların kıraatine göre de takdir: "Onun demesi de O'nun nezdindedir." Yahut: "Onun dedikleri işitilir." Yahut "Ve o bu sözü söyler" şeklindedir.
ez-Zemahşerî dedi ki: Onların yaptıkları bu açıklamalar mana itibariyle güçlü olmamakla birlikte, matuf ile matufu'n-aleyh'in arası itiraz (ara cümleciği) olması elverişli olmayan ifadelerle ayrılmasını, ve lâfız düzeninin de tutarsızlığını gerektirmektedir. Bundan daha güçlü ve daha uygunu ise, cer ve nasb halinin kasem harfinin takdiri ya da hazfedilmesine göre olmasıdır. Ref ile gelmesi de Arapların: "Allah'a yemin ederim, Allah'ın emaneti hakkı için, Allah'a yemin olsun, ömrüm hakkı için" şeklindeki sözlerine binaen olur. Bu durumda:
"Muhakkak ki onlar îman etmeyen bir topluluktur" âyeti da kasemin cevabı olur. Sanki onun; ya Rabbi, demesine yemin; ederim yahut onun ya Rabbi demesi hakkı için muhakkak bunlar îman etmeyen bir topluluktur, demiş gibidir.
İbnu'l-Enbarî de dedi ki: Arapçada:
"Onun... demesi" lâfzının;
"Muhakkak ki onlar îman etmeyen bir topluluktur" âyeti ile ref edilmesi suretiyle merfu' gelmesi de mümkündür.
el-Mehdevî dedi ki: Ya da ifade: "Onun dediği ya Rabbi sözü..." şeklinde de olabilir. Bunların haber olan ikincisi hazfedilmiştir. "Ya Rabbi" lâfzında gizli haber ile nasb konumundadır. Bu ise, mevsulün sılasının bir bölümü hazfedilip diğer bölümü kaldığından dolayı olmayacak bir şey değildir. Çünkü sözün bir bölümü çokça hazfedildiğinden zikredilmiş konumuna gelir.
"Onun... demesi" lâfzındaki zamir Îsa'ya aittir. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a ait olduğu da söylenmiştir. Çünkü daha önceden kendisinden:
"De ki: Rahmân'ın bir evladı olsaydı..." (ez-Zuhruf, 43/81) âyetinde kendisinden sözedilmiş bulunmaktadır.
Ebû Kilabe:
" Ya Rabbi" âyetinde be harfini üstün okumuştur.
"Deme"; gibi mastardır. Hadiste geçen: “...denildi ve dediyi yasakladı" âyetinde de bu şekildedir.
Ayrıca: "Ben bir söz söyledim" diye de kullanılır. en-Nisa Sûresi'nde de:
"Allah'tan daha doğru sözlü kim olabilir?" (en-Nisa, 4/122) diye buyurulmuştur.
89. Âyetin Tefsiri
Artık sen de onlardan yüz çevir ve: "Selam" de. Yakında bilecekler.
Katade dedi ki: Önce onlardan yüz çevirilmesini emretti, sonra da onlarla savaşılmasını emretti. Böylelikle yüz çevirmek kılıç ile neshedilmiş oldu. Benzer bir açıklama da İbn Abbâs'tan nakledilmiştir. O dedi ki:
"Artık sen de onlardan yüz çevir." Onlara iltifat etme.
"Ve selam" yani maruf söz
"de." Yani sen Mekkeli müşriklere:
"Yakında bileceksiniz" de. Sonra bu, et-Tevbe Sûresi'nde yüce Allah'ın:
"Artık o müşrikleri nerede bulursanız, öldürün" (et-Tevbe, 9/5) âyeti ile neshedildi.
Âyetin nesh olmayıp muhkem olduğu da söylenmiştir.
Genel kıraat:
"Yakında bilecekler" şeklinde "ye" ile yüce Allah tarafından peygamberine (kâfirleri) tehdit ile haber verilmesi suretinde okunmuştur. Ancak Nafî' ve İbn Amir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın müşriklere tehdidini söyleyerek hitab olmak üzere "te" ile Bileceksiniz" diye okumuşlardır.
"Selam" lâfzı da "aleykum" takdiri ile merfudur. Bunu el-Ferrâ'' demiştir. Âyetin anlamı şudur: Durum şu ki: selam diyerek onlar ile vedalaşın. Onlara bu selamı bir tahiyye (selamlanma sözü) olarak değerlendirmemiştir. Bu açıklamayı en-Nekkaş nakletmıştır el-Habhab'ın rivâyetine göre o bununla onlara nasıl selam vereceğim öğretmiş olmaktadır.
Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. (ez-Zuhruf Sûresi burada sona ermektedir).