KEŞŞÂF TEFSİRİ

Zuhruf Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ

demiştir. 89 âyettir.Rahmân Rahîm Allah’ın Adıyla

1. Âyetin Tefsiri

1. Hâ, Mîm.
Bu bölümü tek başına aç →

2. Âyetin Tefsiri

2. Apaçık kitaba yemin ederim ki
Bu bölümü tek başına aç →

3. Âyetin Tefsiri

Kur’ân kıldık” cümlesini yeminin cevabı yaptı. Bu, sanatkârane, güzel yeminlerdendir; çünkü yeminle yeminin konusu birbirine uygun ve aynı mecradadır. Bunun benzeri Ebû Temmâm’ın (v. 232/846) şu sözüdür:

“(Hatun!) Dişlerine ant içerim ki, gerçekten kar gibi bembeyazlar!”] 2[ yani kendilerine indirilenler için açık ve net; çünkü ,(apaçık) ا

onların dil ve üslûplarıyla indirilmiştir. “Derin düşünen kimseler için açık” olduğu da söylenmiştir. Yine “doğru yolları sapkınlık yollarından ayırıp di-yanet konularında ümmetin ihtiyaç duyduğu hususları açıklayıcı” anlamın-da olduğu da ileri sürülmüştür.

] 3[ َאهُ ْ َ َ iki mef‘ûl alacak şekilde “dönüştürdük” anlamında da, َ َ َ وَرَ وَا אتِ َ ُ karanlıkları ve aydınlığı var etmiştir” [En‘âm 6/1] âyetindeki“ اgibi, tek mef‘ûl alacak şekilde “yarattık” anlamında da olabilir ki [ikinci] takdirde ًّא ِ َ َ אً آ ْ ُ hâl olur.1

[4] [“Siz akledesiniz diye…” ifadesindeki] َ َ isti‘âre yoluyla irade etme an-lamında kullanılmış olup hem irade hem de umma anlamını göz önünde bulundurman gerekir. Bu durumda anlam şöyle olur: Arapların anlamasını istediğimiz için ve “Âyetleri açıkça bildirilseydi ya!” [Fussilet 41/44] diye itiraz etmesinler diye Kur’ân’ı yabancı dilde değil, Arapça olarak yarattık!

Bu bölümü tek başına aç →

4. Âyetin Tefsiri

ظٍ ُ ْ َ (“Aksine! Bu, şanlı-şerefli bir Kur’ân’dır. Levh-i Mahfûz’dadır.” [Burûc 85/21-22]) âyetindeki gibi, burada da maksat Levh-i Mahfûz’dur. Levh-i Mahfûz Ana Kitap diye isimlendirilmiştir; çünkü o, kitapların bulunup kendisinden alıntı ve çoğaltma işleminin yapıldığı ana kaynaktır.

1 Yani “Onu Arapça bir Kur’ân kıldık.” değil de “Arapça bir Kur’ân olarak yarattık.” Halku’l-Kur’ân meselesindeki tartışmaları hatırlayalım. / ed.

[6] “Yüce” kitaplar içinde gerçekten şanı yüce. Çünkü mu‘cize oluşuyla onlardan ayrılmaktadır. “Hikmet dolu” tamamen hikmetli. Yani Kur’ân’ın bizim katımızdaki makamı, yücelik ve hikmet sıfatlarını hâiz bir kitabın makamıdır; o, Ana Kitap’ta bu şekilde kayıtlıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

5. Âyetin Tefsiri

] 7[ َ כِّْ ُ ا כُ ْ َ بُ ِ ْ َ َ ifadesi mecazen “öğüt vermekten uzaklaşıp geri mi أَ

duracaktık?” demektir. Bu mecaz, Arapların darabe’l-ğarâibe ‘ani’l-havd (Ya-bancı develeri havuzdan uzaklaştırdı.) şeklindeki sözlerinden gelmektedir. Haccâc’ın “Sizi yabancı develeri kovar gibi kovacağım!” ifadesi de bu kabil-dendir. Tarafe de şöyle demiştir:

Kov gitsin geceleri kapını çalan gamları, kederleri;kılıcınla alnının çatısına vurup savdığın gibi düşman atlarını!

بُ] [8] ِ ْ َ َ -daki] Fâ hazfedilmiş bir ifadeye atıf olup cümle e-nuhmilu’أَkum fe-nadribu… (Sizi ihmal edip öğüt vermekten uzak mı duralım?) şek-linde takdir edilir. Bu cümle, daha önce zikrettiği, kitabı indirmesinin ve anlayıp gereğini yapsınlar diye onu Arapça bir Kur’ân olarak yaratmasının aleyhine aldıkları tutumu yadırgamak içindir.

] 9[ א ً ْ َ iki şekilde yorumlanabilir: 1) ُ ْ َ َ َ َ (ondan yüz çevirdi) fiili-nin masdarı olabilir ki bu durumda mef‘ûlün leh olur ve “Sizden yüz çevir-diğimiz için Kur’ân’ı indirmekten ve onunla size delil getirmekten uzak mı duralım?!” anlamına gelir. 2) Yan anlamında olabilir. Bu anlam, Arapların nazara ileyhi bi-safhi vechihî / bi-sufhi vechihî (Ona yüzünü tam dönmeden bir yanıyla baktı.) şeklindeki kullanımlarından gelir. Bu durumda âyetin anlamı şöyle olur: Kur’ân’ı sizden uzaklaştırıp bir kenara mı atalım?! Bu takdirde kelime, da‘hu câniben ve imşi câniben (Onu bir kenara koy. Bir tara-fa doğru yürü!) örneklerinde olduğu gibi zarf olduğu için mansūb olur. Ke-limeyi sufhan şeklinde zammeli okuyanların kıraati de bunu teyit eder. Bu kıraatte başka bir ihtimal daha vardır; sufhan kelimesinin safûh (yüz çeviren) kelimesinin çoğulu olmasıdır. Bu durumda kelime sāfihîne mu‘ridīne (gö-zünün ucuyla bakarak, yüz çevirerek) takdirinde hâl olarak mansūb olur.

] 10[ ْ ُ ْ ifadesi “(aşırı giden bir toplum) olduğunuz için” anlamında أنَْ כُli-en küntüm takdirindedir. İfade, ْ ُ ْ ve iz (olursanız [aşırı giden bir toplum]) إِنْ כُküntüm ([aşırı giden bir toplum] olduğunuzda) şeklinde de okunmuştur. Şayet “Müşriklerin aşırılıkları kesin olduğu hâlde şart anlamı nasıl doğru olabilir?” dersen şöyle derim: Bu, işin doğruluğundan emin ve sübûtuna kanaat ge-tirmiş birinin söylediği şart kabilindendir. Tıpkı ücretli bir işçinin patrona;

“Senin için çalıştımsa benim hakkımı öde!” demesi gibi. İşçi, çalıştığını pekâlâ bilmektedir; ancak böyle söyleyerek muhatabına konuyu şöyle tak-dim etmiş olmaktadır: Borcunu ödemekte gevşeklik göstermen, hak edil-miş aşikâr bir ödeme konusunda bilmezden gelerek şüphe eden birinin ya-pacağı bir iştir!

Bu bölümü tek başına aç →

6. Âyetin Tefsiri

6. Oysa daha öncekilere nice peygamberler göndermiştik.
Bu bölümü tek başına aç →

7. Âyetin Tefsiri

ederlerdi.

Bu bölümü tek başına aç →

8. Âyetin Tefsiri

ettik. -Öncekilerin durumu daha önce geçmişti.-] 11[ ْ ِ

ِ ْ َ א َ ifadesi, hâlen devam (Ne zaman bir peygamber gelse) وَeden geçmiş durumun hikâyesidir; yani onlar bu hâl üzere idiler. Burada, kavminin alay etmesi karşısında Peygamber (s.a.) teselli edilmektedir.

] 12[ ْ ُ ِْ َ ifadesindeki zamir aşırı giden (onlardan daha güçlülerini) أَ

topluluğa râcidir; çünkü hitap artık onlardan Peygamber’e (s.a.) çevrilmiş-tir; onlar hakkında kendisine bilgi verilmektedir.

[13] “Öncekilerin durumu daha önce geçmişti.” Yani onların atasözü yerine geçmeyi hak edecek şaşırtıcı hâl ve hikâyeleri Kur’ân’da birden fazla yerde geçmiştir. Bu, Peygamber (s.a.) için bir vaat, onlar için de bir tehdittir.

Bu bölümü tek başına aç →

11. Âyetin Tefsiri

[14] Şayet “‘Onları, mutlak izzet ve ilim sahibi yarattı derler.’ ifadesi ve peşinde serdedilen sıfatlar onların sözü ise ‘Biz ölü bir memleketi onunla diriltmekteyiz.’ ifadesini ne yapacaksın? Yok eğer Allah’ın sözü ise bunu nasıl izah ediyorsun?”dersen şöyle derim: Bu onlardan nakledilen bir söz değil, Allah’ın sözüdür. “Onları, mutlak izzet ve ilim sahibi yarattı, derler.” sözü şu anlamdadır: O ki şöyle şöyle sıfatları vardır; onlar da göklerin ve yerin yaratılışını işte bu sıfatlara sahip olan Allah’a nispet ve isnat ediyorlar.

[15] “Bir ölçüye göre (su indirmiştir).” Yani ülkelerin ve kulların selâ-mette olacağı ölçüde; tufansız…

Bu bölümü tek başına aç →

14. Âyetin Tefsiri

vanlara bindiler.’ anlamında rakibu’l-en‘âme, ‘Gemiye bindiler.’ anlamında ise rakibû fi’l-fülki denir. Burada her ikisini de zikretmesine rağmen, neden [ ’siz] نَ ُ כَ ْ َ א َ dedi?”dersen şöyle derim: Daha güçlü olduğu için edatsız geçişli olanı, edatla geçişli olana baskın kılmış ve َن ُ כَ ْ َ א َ (bineceğiniz şeyler) buyurmuştur.

رِه [17] ُ ُ ٰ َ (bunların üzerine) ifadesi, ‘alâ zuhuri mâ terkebûnehû (bindiğiniz şeylerin -yani gemi ve hayvanların- sırtına) demektir.1 “Allah’ın nimetini anmalarının” anlamı o nimetleri gönülden itiraf edip önemini kav-rayarak düşünmeleri, sonra da onlardan dolayı Allah’a dil ile hamdetmeleri-dir. Nitekim Hazret-i Peygamber’in, ayağını üzengiye koyduğunda “Allah’ın adıyla!” dediği, bineğe binip oturduğunda ise “Her hâlükârda Allah’a ham-dolsun! Her tür eksik ve kusurdan münezzehtir şunu emrimize amade kılan! Yoksa bizim buna gücümüz yetmezdi. Şüphesiz, sonunda mutlaka Rabbimize döneceğiz.” âyetini okuduğu, sonra da üç kez Allāhu ekberlâ ilâhe illâllāh (Mutlak büyük Allah’tır. Allah’tan başka tanrı yok!) dediği rivayet edilmiştir [Tirmizî, “Da‘avât”, 48]. Yine demişlerdir ki Hazret-i Peygamber gemiye bindi-ğinde “Onun akıp gitmesi de durması da Allah’ın adıyladır. Benim Rabbim gerçekten bağışlayıcıdır, merhametlidir.” [ Hûd 11/41] dermiş. Nakledilmiştir ki; Hazret-i Ali’nin oğlu Hasan (r.a.), bir adamın, bineğine binerken “Her tür eksik ve kusurdan münezzehtir şunu emrimize amade kılan.” dediğini görmüş ve “Böyle söylemekle mi emrolundunuz?” diye şaşkınlığını belirtmiş. Adam “Ya ne ile emrolunduk?” diye sorunca “Rabbinizin nimetini anıp ha-tırlamakla…” demiş; böylece hamdetmeyi unutmuş olan adamı ikaz etmiştir. Bu, sahâbenin Allah’a titizlikle saygı duyup bu konuda büyük-küçük hiç-bir hususu ihmal etmemelerindendir. Allah bizi de onlara uyan ve onların yolunu takip eden kimselerden kılsın! Zanaatlarının incelikleri üzerinde düşünmek akıllı bir kimseye ne çok yaraşır! Zanaat konusunda bile durum böyleyse ya dinin incelikleri üzerinde düşünmek nasıldır?

] 18[ َ ِ ْ ُ (güç yetirenler) demektir. Kişi bir işe güç yetirdiğinde akra-ne’ş-şey’e denir. Nitekim İbn Herme (v. 150) şöyle demiştir:ره 1 ’deki zamirin nasıl müfred müzekker olduğunu açıklıyor. / ed.

Çekilir bir yük olmasa da, ey Da‘d! (Sevgilim!) Başıma sardığın ağır hicran ve vefasızlık yükünü kaldırabildim.

[19] Akranenin gerçek anlamı, “Ona denk buldu, dengini buldu.” de-mektir; çünkü zor olan bir iş, zayıfın dengi olmaz. Nitekim dikkat edersen, zayıflar hakkında lâ yakranu bi-hi’s-sa‘betu (Zorluk onun dengi değildir.) derler. َ ِ ْ ُ kelimesi şeddeli olarak mukarranîne şeklinde de okunmuştur; anlam aynıdır.

[20] Şayet “Şüphesiz, sonunda mutlaka Rabbimize döneceğiz.’ cüm-lesinin öncesiyle bağlantısı nasıldır?” dersen şöyle derim: Bineğe binen nice insan vardır ki, hayvanın ayağı sürçer veya ürker yahut huysuzlanır ya da sahibini yere atar ve helâkine yol açar. Nice gemi yolcusu vardır ki gemileri kırılıp hurdahaş olmuş ve boğulmuşlardır. Bineğe binmek tehlikeli bir işe girişmek ve helâke yol açabilecek bir sebebe yapışmak olunca, buna kalkışan yolcunun o esnada, öleceğini unutmaması, Allah’ın takdirinden kurtulamayarak bir gün mutlaka O’na döneceğini aklından çıkarmaması gerekir. Kendine çeki düzen vererek Allah’a kavuşmaya hazır oluncaya dek bu hususu kalbiyle ve diliyle anmaktan geri durmaması icap eder. Bineğe binişinin, gaflet hâlinde iken -Allah’ın ilmine göre- ölümüne yol açacak bir sebep olmasından sakınmalıdır. Arkadaşlarına; “Gelin, at üzerinde veya kayıklarda bir gezinti yapalım!” deyip de yanlarına şarap kadehleri ve çal-gı âletleri alarak bineklere binen kimselerin durumuna düşmekten Allah’a sığınmalıdır. Onlar bineklerinin üstünde veya onları aheste aheste götüren gemiler içinde iyice sarhoş olup kendilerinden geçene kadar içmeyi sürdü-rürler; yalnızca şeytanı anar ve yalnız onun emirlerine uyarlar. Duyduğuma göre, bineğine binen bir hükümdar bir beldeden bir aylık mesafedeki bir diğer beldeye giderken sürekli şarap içerek yolculuk etmiş ve ancak varacağı yere varıp yerleştikten sonra aymış; yaptığı yolculuktan hiç haberi olmamış, onu hiç hissetmemiş. Bineğine böyle binenlerin yaptıklarıyla Allah’ın bu âyette emrettiği arasında ne büyük fark vardır!

[21] [Bu ifadenin anlamıyla ilgili olarak] “Bineklerine bindiklerinde tabuta bineceklerini hatırlarlar.” da denmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

15. Âyetin Tefsiri

[22] “O’nun bazı kullarını kendisinin parçası kıldılar.” cümlesi “‘Gök-leri ve yeri kim yarattı?’ diye sorsan…” [Zuhruf 43/9] âyetine bağlıdır; yani gökleri ve yeri yaratanı onlara sorarsan onun Allah olduğunu kabul ederler.

Bu itirafa rağmen kullarından bazılarını onun bir parçası yapar, O’nu yara-tıkların sıfatlarıyla nitelerler. Kulları O’nun bir parçası yapmaları, “Melekler Allah’ın kızlarıdır.” diyerek, -çocuk babanın bir parçası olduğu gibi- onla-rı O’nun bir cüz’ü ve parçası görmeleridir. Cüz’ kelimesinin “kızlar” olarak açıklanması ve Arap dilinde bu kelimenin “kızlar”ın ismi olduğunun ileri sürülmesi Tefsire sokulan bid‘atlerdendir. Bu, Araplara yapılmış bir iftira ve sonradan uydurulup onlara nispet edilmiş bir yalandan ibarettir. Onlara bu da yetmemiş, [cüz’ kelimesinden] eczeeti’l-mer’etu (Kadın kız doğurdu.) kullanı-mını türetmişler ve bununla ilgili beyit üstüne beyit uydurmuşlardır ki iki örneği şunlardır:

Hür bir kadın bir gün kız doğurursa şaşılmaz.

Evs’in kız doğuran kızlarından biriyle evlendim.

[23] Kelime cüzüen şeklinde de okunmuştur.] 24[ ٌ ُ رٌ ُ َכَ (apaçık bir nankör) “nimeti inkâr eden, inkârı açık olan”

demektir; çünkü Allah’a çocuk nispet etmek küfürdür; küfür ise nankörlü-ğün temelini teşkil eder.

Bu bölümü tek başına aç →

18. Âyetin Tefsiri

] 25[ َ َ -yani “Yoksa kızları kendisi mi aldı?!” Hemze yadırgama ifa اَمِ اde eder. Müşriklerin cahilliğini ve durumlarının şaşırtıcı oluşunu vurgula-maya yöneliktir; çünkü onlar kullarından Allah’a bir parça nispet etmekle kalmamışlar, bunu da [yerleşik kanaate göre] ‘en kötü’sünden seçmişlerdir; yani parça erkeklerden değil de kızlardan oluşmaktadır. Oysa müşrikler, Allah’ın kulları içinde kızlardan en çok nefret eden ve onlara en çok buğzeden kim-selerdi; kızlara olan buğzları onları diri diri gömmeye kadar varmıştı! Bu sebeple âdeta şöyle denmektedir: Haydi -farazî olarak ve temsil kabilin-den- Allah’a çocuk nispet edilebilir diyelim; peki bu paylaşımdaki denge-sizlikten, onun ‘en hayırlı ve üstün’ payı size vererek sizi kendisine tercih ettiğini, [sizce] ‘en kötü ve aşağı olan’ı kendisine bıraktığını söylemekten de mi utanmıyorsunuz!?

] 26[ َאت َ (kızlar) kelimesinin nekire ve َِ ْ kelimesinin ma‘rife (oğullar) ا

gelişi, birincisinin daha önce zikredilişi, “Dilediğine kızlar bağışlıyor; diledi-ğine erkekler bağışlıyor.” [Şûrâ 42/49] âyetinde belirttiğim sebepten dolayıdır.

] 27[ ً َ َ ِ ٰ ْ ِ بَ َ َ א َ ِ (kendisinin temsilen Rahmân’a isnat ettiği) ifade-si, “Allah’a misl -yani benzer- kıldığı cins ile” demektir; çünkü müşriklerden biri melekleri Allah’ın bir cüz’ü ve parçası kıldığında onu Allah’ın cinsi ve benzeri kılmış olmaktaydı; zira çocuk babanın cinsinden olur; yani onlar, Allah’a bu cinsi nispet etmişlerdir.

[28] Müşriklerin hallerinden biri de şuydu; herhangi birine “Kızın oldu.” dendiğinde gamlanır, sinir ve üzüntüden yüzü simsiyah kesilir, kederle dolardı. Anlatıldığına göre, Araplardan birinin karısı bir kız çocuğu doğur-muş; adam da evi terk etmiş; bunun üzerine kadın şu satırları söylemiş:

Bu Ebû Hamza’nın nesi var, neden eve gelmiyor; hep başka evde!?Oğlan doğurmadık diye kızgın mı bize? Her istediğimiz verilmiyor ki bize!Bilakis ne veriliyorsa onu alıyoruz işte!] 29[ َ dönüşüm ifade eder. Nitekim nâkıs fiillerin çoğu bu anlamda

kullanılır. دا َ ْ ُ kelimesi müsveddün (kara) ve müsvâddün (kapkara) şeklinde okunmuştur. Bu takdirde َ ’de, müjdelenen kişiye râci bir zamir vardır; د َ ْ ُ ُ ُ ْ ifadesi ise haber yerine geçen bir cümle olur.1 (yüzü simsiyah) وَ

[30] Sonra şöyle buyurmuştur: Rahmân’a böyle yerilmiş niteliklere sa-hip çocuk nispet edilir mi?! Yani “Süs-püs içinde yetiştirilmiş,” nazla büyü-tülmüş; hasımlarıyla karşılaşıp erkeklerle yarıştığında kendisini ortaya ko-yamayan; hasımlarını yenebilecek ne bir konuşma kabiliyeti ne de bir delili bulunan. Ki bu da, erkek fıtratına göre, kadın aklının zaaf ve eksikliğinden2 kaynaklanmaktadır. Denilmiştir ki: Bir kadın nadiren konuşması gerekti-ğinde, lehine olan delili söylemek istese çoğunlukla aleyhine olanı söyler!

[31] Bu âyette, süs ve konfor içinde yetişmenin [o gün itibariyle] ayıp-lanacak, kınanacak hususlardan olduğu ve bunun sadece örtü içerisindeki kadınların özelliği olduğu anlamı vardır. Erkeklerin bundan kaçınıp uzak durması ve Hazret-i Ömer’in “Sade giyinin, sade yaşayın, süsten uzak du-run!” dediği gibi yaşaması gerekir. Kendini süslemek isteyen erkek, içten içe takva örtüsüyle süslemelidir. 1 Bu takdirde ibare; vechuhû isim, müsvedden de haber olacak şekilde دا َ ْ ُ ُ ُ ْ َ وَ “Yüzü kapkara kesilir!”

anlamına değil de zalle (huve) müsveddunvechuh şeklinde “Kapkara yüzlü biri olur!” anlamına gelir. / ed. 2 Kadın aklının zayıf ve eksik oluşu (i) sosyal hayata; bilime, sanat ve eğitime uzaklığına paralel gerçekleşe-

bilen bir durumdur. Kadın sosyokültürel hayata atıldıkça, yazı, hesap vb. tahsil faaliyetlerinde bulundukça durum değişebilir. (ii) ‘Akl (אل ِ / ) aslında fren demektir. İlgili hadislerde, kadının; mantığından ziya-de, duygularıyla hareket eden nispeten kırılgan yapısına işaret edilmektedir. Konu zekâ meselesi değildir; erkeklerden çok daha zeki, zihni ve ufku açık nice kadınlar olduğu muhakkaktır. / ed.

] 32[ (yetiştirilir) fiili, yunşeu ve yunâşeu şeklinde de okunmuştur. İnşâ’ kökünde yunâşeunun ifade ettiği anlamın benzerini iğlâ’ (fiyat yükselt-me) kökünde muğâlâtun (fâhiş zam yapmak) kelimesi vermektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

19. Âyetin Tefsiri

[33] Müşrikler, aynı anda üç ayrı küfre düşmüşlerdir; öncelikle Allah’a çocuk nispet etmişler; sonra, O’na iki cinsin ‘daha aşağı’ olanını nispet et-mişler; üstelik nispet ettikleri bu çocuğu Allah katında en değerli kullar olan meleklerden saymışlar ve böylece onları hafife alıp hakarette bulunmuşlardır.

] 34[ ِ ٰ ْ אدُ ا َِ ifadesi aynı anlamda ‘abîdu’r-rahmân (Rahmân’ın kulla-

rı) ve ‘inde’r-rahmân (Rahmân katında) şeklinde de okunmuştur. “Katında” derken, meleklerin Allah’a yakınlıkları ve “özel” oluşları temsil edilmektedir.

] 35[ אً َא kelimesi çoğulun çoğulu olarak unusen şeklinde de (dişiler) إِokunmuştur. ا ُ َ َ (yapmaktadırlar) fiili, “İsimlendirdiler; ‘Onlar kızdır’ de-diler.” anlamındadır.

] 36[ وا ifadesi de -(“Şahit mi oldular?” anlamındaki) e-şehidû’ya ek أolarak- biri üstün biri ötre olmak üzere iki Hemze ile e-uşhidû (Şâhit mi tu-tuldular?) ve iki harf arasında Elif sesiyle â-uşhidû (Şâhit mi tutuldular?) şek-linde de okunmuştur. Bu, onlarla alay etmek için olup sözlerini hiçbir bilgiye dayanmaksızın söylediklerini göstermektedir. Allah onları bunu bilmeye zor-lamamış, onlar da bu konuya deliliyle ulaşmamışlar ve onu bilmeyi gerekli kılacak bir nakille öğrenmemişlerdir. Bilgi yollarından geriye yalnızca me-leklerin yaratılışına şahitlik etmeleri kalmaktadır. Bu (olmayan) şahitlik hak-kında ise kendilerine şu tehdit bildirilmiştir: Meleklerin dişi olduğuna dair “şahitlikleri, ileride yazılacak ve sorguya çekilecekler!” Bu bir tehdittir. ُ َ ُכْ َ (yazılacak) fiili, Yâ ve Nun harfleriyle se-yuktebu (yazılacak) ve se-nektubu (ya-zacağız) şeklinde de okunmuştur. אد kelimesi de şehâdetuhum (şâhitlikle-ri) ve şehâdâtuhum şeklinde okunmuştur. َن ُ َ ْ ُ (sorguya çekilecekler) fiili de işteşlik anlamıyla yusâelûne (soruşturulacaklar) formunda okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

20. Âyetin Tefsiri

[37] Bunlar da müşriklerin önceki üç küfrüne ilâve olarak işledikleri iki küfürdür; yani -Allah’tan başka- meleklere de tapmaları ve Cebrî ‘kardeş’leri-nin dediği gibi, onlara tapmanın Allah’ın iradesiyle olduğunu iddia etmeleri!

[38] Şayet “Onlar bunu alay etmek için söylüyorlar; ciddi şekilde söyle-seler mümin olurlardı!’ diyenleri yadırgamamıştın!”1 dersen şöyle derim: On-ların bu sözü dalga geçerek söylediklerine dair bir delil yoktur. Delili olmayan bir iddiada bulunmak ise geçersizdir. Kaldı ki Allah onların, kullarından bir kısmını Allah’ın parçası gördüklerini, O’nun kızları evlât edinip oğulları kul-larına tahsis ettiğine, şerefli meleklerin dişi olduklarına inandıklarını, onlara tapındıklarını, “Rahmân dileseydi, biz bunlara kulluk etmezdik!” dediklerini kınayarak ve küfür olduğuna şahitlik ederek aktarmıştır. Bütün bu sözleri alay ederek söylemiş olsalardı, -ciddi söylemeleri durumunda muhalife göre ima-nın ifadesi olan- bu nakilden önce onlardan nakledilen sözler onlar hakkında bir övgü olurdu; çünkü bu takdirde o sözler, alay amaçlı söyledikleri küfür kelimelerinden ibaret olurdu. Böylece, ‘sözlerinde ciddi oldukları’ ihtimali, ye-gâne ihtimal olarak kalmakta ve kendilerinden nakledilen bütün sözlerin kü-für vasfında ortak olduğu anlaşılmaktadır. “Diğerlerinin değil, yalnızca bu son sözün alay edilerek söylendiğini kabul ediyoruz.” derlerse, o zaman da sırf bâtıl görüşlerini haklı çıkartmak için “önünden ve ardından bâtıl yaklaşamayan Al-lah kitabı”nı eğriltmeye kalkmış olurlar! Bu son söz, müşriklerin alaylı alaylı söyledikleri [fakat] doğru2 bir söz olsaydı, Allah’ın “Bu konuda hiçbir bilgileri yok!” demesinin bir anlamı olmazdı; çünkü alay ederek “Allah’tan başka tanrı yok!” diyenin alay etmesi yadırganır, fakat ifadesi yalanlanmaz; zira gerçeği söyleyenin ciddi de olsa, alaycı da olsa yalanlanması caiz değildir.3

[39] Şayet “Melekler Allah’ın kızlarıdır.’ derken hiçbir bilgiye sahip değildirler; bu konuda tamamen tahmin yürütmektedirler; [meleklere] kul-luk etmelerini Allah’ın iradesine bağlarken ise böyle değildirler!’ şeklinde tefsir eden kişi hakkında görüşün nedir?” dersen şöyle derim: Bu, bir bâtıl taraftarının hilesi ve hasmı karşısında haptolduğu hâlde hâlâ zeytinyağı gibi üste çıkmaya çalışan birinin çarpıtmasıdır! Bunun benzeri şu âyettir: “Müşrikler diyecekler ki ‘Allah dileseydi, biz de atalarımız da şirk koşmaz-dık; hiçbir şeyi de haram kılmazdık!’ Onlardan öncekiler de Bizim şiddetli azabımızı tadıncaya kadar böyle yalanlayıp durmuşlardı!” [En’âm 6/148]

Bu bölümü tek başına aç →

22. Âyetin Tefsiri

dediler.” âyetini … istihzâen minhum bi-hî… [bunu dalga geçerek söylüyorlardır] şeklinde tefsir etmiş olmasına işaret ediyor olabilir. / ed.

2 Çünkü böylece, muhaliflerin (Cebrîlerin) inandığı şeyi dile getirmiş oluyorlar. / ed.3 Mademki Allah bu -güya- doğru sözü yalanlamış, demek ki bâtıl bir inanıştır. / ed.

] 40[ ِ ِْ َ ْ

ِ (bundan önce) ifadesindeki zamir Kur’ân’a veya peygambere râci olup anlam şöyledir: Onlar Allah’tan başkasına kulluğu Allah’ın iradesiyle ilişkilendirdiler. Bunu hiçbir bilgiye dayanmaksızın söylediler! -Daha sonra şöyle buyurmuştur:- Yoksa biz onlara bu kitaptan önce bir kitap vermiştik de onda kendimize küfür ve çirkin sıfatlar mı nispet etmiştik ki bu konuda kendilerinde vahye dayalı bir bilgi oluşup o kitaba tutunarak onunla delil getiriyorlar!? Yoo! Tutundukları hiçbir delil yok! Sadece şöyle diyorlar: “Biz atalarımızı bir ümmet” yani din “üzerinde bulduk.” Hemze’nin esresiyle ‘alâ immetin şeklinde de okunmuştur. Her ikisi de “kastetmek, yönelmek” anla-mındaki el-emm kökünden gelmektedir; ümmet “yönelinen, hedeflenen yol” demektir; tıpkı irtihâl edilen yere rihlet (yolculuk) denmesi gibi. İmmet ise âmmın -yani hedefleyen kişinin- içinde bulunduğu durumudur. Şu da söy-lenmiştir: [Bir ümmet] yani konfor ve iyi bir durum [üzere bulduk].

] 41[ ونَ ُ َ ْ ُ ِْ َאرِ ۤ اٰ ٰ َ ifadesi, İnne’nin haberidir. Ya da zarf ون ُ َ ْ ُ ile bağ-

lantılıdır.1

Bu bölümü tek başına aç →

23. Âyetin Tefsiri

[42] “Oranın kodamanları”: nimetin itrâf ettikleri; yani şımarttıkları. Dinî sorumluluk ve meşakkatlerin işlerine gelmediği, sadece arzu ve eğlen-celerden hoşlananlar.2

Bu bölümü tek başına aç →

25. Âyetin Tefsiri

] 43[ َאلَ (dedi) ifadesi kul (de); ْ ُכُ ْ ِ (size getirdim) ifadesi de ci’nâkum (size getirdik) şeklinde de okunmuştur; yani size atalarınızın dininden daha doğru bir din getirmiş olsam da mı atalarınızın dinine uyacaksınız!? Onlar ise “Biz atalarımızın dininde sebat edeceğiz, sen bize ondan daha doğru, daha doğrusunu getirsen de ondan ayrılmayız!” demişlerdir.1 (i) “Onların izinde doğru yolda gitmekteyiz.” (ii) “Onların izinde [olduğumuz için] doğru yolda gitmek-

teyiz.” / ed.2 Mütref kolay, müreffeh bir hayat süren, elindeki nimetler yüzünden azan, ahlakî endişe taşımadan gününü

gün eden, şımarık, kibirli kimse. Mutarraf da böyle bir hayatın küstahlaştırdığı kişi. Haz ve keyif peşinde koşmanın yozlaştırdığı bu insanlar genelde, zulme eğilimlidirler ve haz peşinde günaha gömülüp giderler. Kur’an’a göre; peygamberlere karşı çıkanlar asıl bunlardır (Sebe’ 34/34; Zuhruf 43/23), insanlar ve me-deniyetler bunların hakka-hukuka aykırı tasarrufları yüzünden helak edilmiştir (İsrâ 17/16). Bu yüzden, âhirette feci bir şekilde cezalandırılacaklardır (Vâkı‘a 56/45); burunları sürtülecektir. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

27. Âyetin Tefsiri

] 44[ اء َ َ (uzak) kelimesi, Bâ’nın fethası ve zammesiyle berâ’ - burâ’ ve -ayrıca- berî’ şeklinde okunmuştur ki burâ’ - berî’ kelimeleri, kalıp bakımın-dan kerîm - kurâm (şerefli, cömert) kelimeleri gibidir. اء َ َ ise kalıp olarak אء َ َ (susuzluk) kelimesi gibi masdardır. Bu sebeple tekil, ikil, çoğul, eril ve dişille kullanılabilir; nahnu’l-berâ’u minke ve’l-halâu (Biz senden uzağız; alâkamız yok seninle!) denilebilir.

] 45[ َِ َ َ ي

ِ ifadesinde birden fazla ihtimal vardır. (i) (beni yaratan) اÖncesiyle bağlantısı olmayan bir istisna olarak mansūb olması. Buna göre âdeta; “Ancak beni yaratan başkadır; çünkü o bana doğru yolu gösterir.” denmektedir. (ii) [א ّ ’daki] ِ ile mecrûr olan kelimeden bedel olarak mec-rûr olması. Buna göre de âdeta; “Sizin taptığınız varlıklardan uzağım, ama beni yaratandan değil!” denmiş olmaktadır. Şayet “Allah Teâlâ iki sebeple onların taptığı varlıklar cinsinden değildir: (i) Allah’ın zatı bütün varlıkla-rın zatlarından farklıdır, dolayısıyla taptıkları varlıklardan da farklıdır. (ii) Onlara göre putlar ma‘bûd iken, Allah ma‘bûd değildir. O hâlde, bu ifade-yi nasıl bedel yapabiliyorsun!?” dersen şöyle derim: Âlimler, müşriklerin, putlarla birlikte Allah’a da taptıklarını söylüyorlar. Bir diğer ihtimal ise, ي ِ اَِ َ َ (beni yaratan) ifadesinden önce gelen إ’nın anlamında sıfat olma-

sıdır. Bu ihtimale göre; َون ُ ُ ْ َ א َ (taptığınız varlıklar) ifadesindeki א َ mevsū-fe olur; cümlenin takdiri de; “Ben, sizin taptığınız ‘beni yaratan dışındaki ilâhlar’dan uzağım!” şeklinde olur; tıpkı َא َ َ َ َ ُ ٌ اِ ا َ ِ א اٰ َ ِ ْ כَאنَ َ (“Gökte ve yerde Allah’tan başka tanrılar olsaydı, ikisi(nin düzeni) de kesinlikle bozulup gitmişti.” [Enbiyâ 21/22]) âyetindeki [ .gibi [إ

[46] Şayet “ ِ ِ ْ َ َ (O bana yakında doğru yolu gösterecektir.) fiilinin gelecek zaman kipiyle gelişinin sebebi nedir?” dersen şöyle derim: Bir defa geniş zaman kipiyle ِ ِ ْ َ َ ُ َ (“Bana doğru yolu gösterir.” [Şu‘arâ 26/78]) buyur-muş, bir defa da burada geçtiği şekilde gelecek zaman kipiyle “Bana doğru yolu gösterecektir.” buyurmuştur. O hâlde, ikisini bir arada düşünmelisin. Âdeta “O bana doğru yolu gösterir ve gösterecektir.” buyrulmaktadır. Böyle-ce, hidayetin şu anda ve gelecekte devam ettiğine işaret edilmiş olmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

28. Âyetin Tefsiri

[47] “Ve belki” şirke düşenler tevhide çağıranlarının çağrısıyla şirkten “dönerler diye” Hazret-i İbrâhim, “bunu” yani konuştuğu kelime-i tevhidi -ki “Beni yaratan müstesna, sizin taptıklarınızdan kesinlikle uzağım!” sözü-dür- “ardından gelenler” yani zürriyeti “için kalıcı bir ilke kılmıştı.” Onlar içinde Allah’ı bir bilip tevhide çağrı yapanlar hep olageldi. Tıpkı “ İbrâhim de bunu oğullarına emretti.” [Bakara 2/132] âyetindeki gibi. Bu ilkeyi Al-lah’ın kalıcı kıldığı da söylenmiştir.

[48] ( ِ dile kolay gelmesi için kilmeten şeklinde de okunmuştur ki aynı (כَdurum ve fî ‘akbihî (ardından gelenler için) kıraatinde de vardır. İfade ve fî ‘âkıbihî şeklinde de okunmuş olup “onun takipçi ve halefleri için” demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

29. Âyetin Tefsiri

[49] “Bunları yaşattım…” Yani - İbrâhim’in ardından gelen- Mekkeli-leri, ömür ve refahlarını uzatarak yaşattım da yaşattım; kendilerine tanınan bu mühlete aldandılar; refah, arzu ve heveslerin peşine düşmekle ve şeytana uymakla meşgul olup kelime-i tevhidden geri kaldılar. “Sonunda işbu gerçek” -yani Kur’ân- ve mesajı “net olan bir peygamber” beraberindeki apaçık âyet-lerle birlikte geldi. Fakat onu yalanladılar; onu sihirbaz, getirdiklerini de sihir olarak nitelediler. Dolayısıyla, İbrâhim’in onlara dair umudu gerçekleşmedi! İfade bel metta‘nâ (Aslında, biz yaşattık…) şeklinde de okunmuştur.

[50] Şayet “Metta‘te (sen yaşattın…) şeklinde okuyanın gerekçesi ne-dir?” dersen şöyle derim: “Belki dönerler diye, bunu (yani tevhidi) ardından gelenler için kalıcı bir ilke kılmıştı.” sözüyle ilgili olarak Allah Teâlâ âdeta kendi kendine itiraz etmekte ve “Yo yooo! Onları, uzun ömür ve bol rızık ve-rerek sen şımarttın böyle; bu nimetler de onları kelime-i tevhidden alıkoydu tabii!” demektedir. Sözü böyle uzatarak onları kınamak istemektedir; çünkü onlara nimetlerini artırarak lutufta bulunduğunda bunu daha fazla şükretme ve tevhid ve imanda sebat etme gerekçesi yapmaları gerekirdi; başka varlık-ları O’na ortak kılmaya ve tanrı edinmeye değil! Bunun örneği, iyilik yaptığı birinin kötülüğünden şikâyet eden kişinin kendi kendine şöyle demesidir: “İyilik ve ihsanınla buna sebep olan sensin, sen!” Bunu söylemekteki amacı kötülük eden kişiyi kınamaktır, kendi yaptığı iyiliği kötülemek değil!

Bu bölümü tek başına aç →

31. Âyetin Tefsiri

[51] Şayet “Gerçeğin ve peygamberin gelişini ‘refah içinde yaşatmanın ulaşıp sona erdiği sınır’ yaptı; sonra da onun peşinden “Kendilerine gerçek geldiğinde, ‘Bu bir büyüdür,’ dediler” cümlesini zikretti. Sözün bu şekilde dizilişinin sebep ve anlamı nedir?” dersen şöyle derim: Refah içinde yaşat-makla maksat onun sebep olduğu durumdur. O da nimetlerle meşgul ola-rak tevhidden ve onun gereklerinden geri kalmaktır. Dolayısıyla, “Gerçek ve apaçık peygamber gelene kadar tevhidden geri kaldılar!” buyurmuş ol-maktadır. Peygamberin gelişi sınır yapılmak suretiyle uyanışı gerektiren bu olay esnasında gafletten uyandıkları göz önüne getirilip canlandırılmaktadır. Sonra gerçeğin gelişi esnasındaki durumlarını anlatmaya başlamış ve şöyle buyurmuştur: Gerçek onlara gelince yüzmekte oldukları gafletten daha kötü bir iş yaptılar; o da o zaman mevcut olan şirklerine ilâve olarak gerçeğe karşı inat etmek, peygambere büyüklük taslamak ve düşmanlık etmek, Allah’ın ki-tap ve yasalarını hafife almak, kâfirlerin davranışlarını yapmakta ısrar etmek ve “Bu Kur’ân’ın, o iki şehirden (yani Mekke ve Tāif ’ten) büyük bir adama indirilmesi gerekmez miydi?!” diyerek çağdaşları arasından Muhammed’in peygamber olarak seçilmesi hakkında Allah’ın hikmetini sorgulamaktır. Bu, bulundukları durumunun çirkin olduğunu vurgulayan çok güçlü bir ifade-dir. İfade Cim’in sükûnuyla ‘alâ raclin şeklinde de okunmuştur.

] 52[ ِ ْ َ َ ْ َ ْ ا َِ “iki şehrin birinden” demektir. Tıpkı “İnci ve mercan

çıkar ikisinden de” [Rahmân 55/22] âyeti gibi ki ikisinden birinden demek-tir.1 İki şehirle kasıt Mekke ve Tāif ’tir. “İki şehrin iki adamından” anlamı-nın kastedildiği de söylenmiştir. Bunlar İbn Abbas’a göre, Velîd b. Muğîre el-Mahzûmî ile Habib b. Amr b. Umeyr es-Sekafî’dir. Mücâhid’e göre, Utbe b. Rebîa ve Kinâne b. Abdiyâleyl’dir. Katâde’ye göre ise Velîd b. Muğîre ve Urve b. Mes‘ûd es-Sekafî’dir. Velîd şöyle derdi: Muhammed’in söyledikleri gerçek olsaydı “Bu Kur’ân” ya bana ya da Ebû Mes‘ûd es-Sekafî’ye nâzil olurdu. Ebû Mes‘ûd Urve b. Mes‘ûd’un künyesidir.

[53] [Aslında] Allah’ın bir insanı elçi göndermeyeceğini ısrarla inkâr ediyorlardı. Ancak Allah Teâlâ’nın delilleri tekrar etmesiyle peygamberlerin yalnızca şehirlerde yaşayan insanlar arasından çıktığını öğrenince, bu kez başka bir yoldan inkâra kalkıştılar! O da söz konusu iki kişiden birinin pey-gamber olacağını hiçbir delil olmaksızın dayatmaya kalkışmalarıdır.

[54] “Bu Kur’ân” demeleri, onu hor görerek anmalarından dolayıdır. Adamların ‘büyük’ oluşuyla dünyada lider ve önder oluşlarını kastetmek-tedirler; ancak Allah katında büyük olan kişinin büyük’ olduğu akılla-rına gelmemiştir.1 İnci mercan tatlı ve tuzlu denizlerin sadece birinden, yani tuzlu olanından çıkmaktadır. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

32. Âyetin Tefsiri

[55] “Rabbinin rahmetini bunlar mı bölüştürüyorlar?!” Soru edatı ca-hilliklerini şiddetle yadırgamak içindir. Yine itirazlarına ve mesnetsiz dayat-malarda bulunmaya kalkışmalarına, peygamberlik ve ona lâyık olanı seçme işini düşünüp yapan, böylelikle Allah’ın rahmetini paylaştırmayı üstlenen kişiler olduklarına dair iddialarına yönelik şaşkınlık belirtmek içindir. Oysa rahmetini paylaştırmayı yalnızca Allah üstlenir ve onu yüce kudreti ve en-gin hikmetiyle yapar.

[56] Daha sonra Allah onlara bir örnek vererek şunu bildirdi: Onlar ken-di özel işlerini, dünyada faydalarına olanı bile düşünüp yapmaktan âcizdirler. Onların geçimlerini aralarında takdir edip paylaştıran, bilgi sahibi bir zatın şanına lâyık şekilde onların durumlarını düşünüp düzenleyen, ihtiyaçları ko-nusunda birbirlerine başvurmaları ve bir kısmı diğer kısmını değişik meslekler ve işlerde kullanıp çalıştırmaları, böylece bir arada yardımlaşarak yaşamaları, fayda ve menfaatlere ulaşıp onları elde edebilmeleri için geçim sebepleri konu-sunda onları eşit kılmayıp da birbirinden farklı ve değişik konumlarda yaratan, içlerinden güçlü, zayıf, zengin, fakir, sığıntı ve hizmetkârlar var eden yalnızca Allah Teâlâ’dır. Eğer onları kendilerine havale etse ve işlerini düzenlemeyi ken-dilerine yükleseydi kesin hüsrana uğrar ve helâk olurlardı. Dünya hayatındaki sıradan iş ve geçimlerini düzenlemekte bile bu durumda iken, Allah’ın en bü-yük rahmeti ve en engin şefkati olan din işlerini düzenlemekte nasıl olacakla-rını zannediyorsun!? O din ki âhiretteki nasiplerin elde edilmesi için tutulacak yol, selâmet yurduna konmak için çıkılacak merdivendir.

[57] Allah daha sonra “senin Rabbinin rahmeti…” buyurdu ki bu rah-met -yani Allah’ın dini ve onu takip eden âhiretteki kazanç- onların topla-dıkları dünyanın çer-çöpünden daha hayırlıdır demek istemektedir.

[58] Şayet “Geçimleri, hayatlarını sürdürdükleri nimetlerdir; ama kimi helâlle yaşar, kimi haramla. Demek ki Allah Teâlâ helâli paylaştırdığı gibi ha-ramı da paylaştırmaktadır.”1dersen şöyle derim: Allah Teâlâ her kulun geçi-mini takdir etmiştir. -Ki o yiyecek, içecek ve faydasına olan diğer şeylerdir.- 1 Yani Ehl-i Adl ve’t-Tevhid mezhebinin dediğinin aksine, demek ki haramlar da ilahi rızıktır. / ed.

Allah, kişinin bunları kullanmasına müsaade etmiştir; ancak kullanım anında belirlemiş olduğu yolu takip etmesini şart koşmuş ve onu bununla mükellef kılmıştır. Kişi o yolu takip ederse geçineceği kısmeti helâlinden almış olur ve ona “Allah’ın rızkı” diyebilir; ancak kişi o yolu takip etmezse kısmetini haramdan almış olur ve ona “Allah’ın rızkı” diyemez. Allah Teâlâ geçim ve faydaları takdir etmiştir; ancak yanlış yoldan temin ederek onlara haram sıfatını kazandıran kullardır. Yanlış yol ise, Allah’ın meşrû kuralların-dan gayr-i meşrû alanlara sapmalarıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

33–35. Âyetlerin Tefsiri

] 59[ ْ ُِِ ُِ (evlerinin) ifadesi, ُ ُ َכْ ْ َ

ِ (inkâr edenlerin) ifadesinden bedel-i iştimâldir. Her iki ifadedeki Lâm’lar, vehebtu le-hû sevben li-kamîsıhî (Ona göm-leği için [yani gömleklik] kumaş verdim.) cümlesindeki Lâm konumundadır.

] 60[ א ً ْ َ (çatı) kelimesi, Sin’in fethası ve Kāf ’ın sükûnuyla sakfen, çoğul olarak Sin’in ötresi ve Kāf ’ın sükûnuyla ve Kāf ’ın ötresiyle [sukfen - sukufen] de okunmuştur. Tıpkı rehnun - ruhnun - ruhunun kelimeleri gibi. Ferrâ’dan, [sukufun] sakīfetun kelimesinin çoğulu olduğu nakledilmiştir. Yine, iki fethayla sekafen ve -çoğul olarak- sukūfen şeklinde de okunmuştur; ama sekaf, sanki sakfın bir lehçedeki kullanımı gibidir. Keza, אرِج َ َ (merdivenler) ve ma‘ârîce şeklinde okunmuştur ki אرِج َ َ kelimesi, ج َ ْ

ِ ’ın çoğuludur; اج ’ın çoğul ismi oldu-ğu da söylenmiştir. “Yükseklere çıkılacak merdivenler” demektir. َون ُ َ ْ َ א َ ْ َ َ yani o merdivenler üzerine çıkarlar; satıhlarına çıkıp yükselirler. Bu kelime, وهُ ُ َ ْ َ ا انَْ ۤ ُ َא ْ א ا َ َ (“Onu aşamadılar.” [Kehf 18/97]) âyetinde de kullanılmıştır. رًا ُ ُ (kerevetler) kelimesi, aynı harfin tekrarı ve iki ötrenin peş peşe gelişi dile ağır geleceği için ilk Râ’nın fethasıyla süraran şeklinde de okunmuştur. َُאع َ א َ َ אةِ َ َ ْ -edatı إِنْ ifadesindeki Lâm, şeddesiz (.Gerçekten gelip geçici dünyalıktır) اnı olumsuzluk edatı olan ْإِن’den ayırmak içindir; ancak bu Lâm esreli olarak da okunmuştur; o zaman, li’llezî hüve metâ‘u’l-hayâti (gelip geçici dünyalıklar için) anlamına gelir ve ً َ ُ َ א َ ً َ َ (“sivrisinekten ibaret olan misal” [Bakara 2/26]) âyetindeki gibi olur. Şeddeli olarak א َ şeklinde de okunmuştur ki, ِإ anlamındadır. Bu takdirde, ْإِن olumsuzluk edatı olur. Nitekim א َ yerine illâ edatıyla da okunmuştur. Keza, ve mâ küllü zâlike illâ (Bunların hepsi gelip geçici dünyalıktan ibarettir.) şeklinde de okunmuştur.

[61] Allah Teâlâ, rahmetinin “onların biriktirdiklerinden daha hayır-lı” olduğunu belirtip, dünyanın durumunu değersiz ve küçük gösterince peşi sıra onun kendi katındaki değersizliğini vurgulayarak şöyle buyurdu: “İnsanların tek bir ümmete dönüşme ihtimali olmasaydı…” Yani insanla-rın küfür üzerinde birleşip toplanmaları kötü olmasaydı, katımızda dünya hayatının süsünün değersiz oluşu sebebiyle, kâfirler için altın ve gümüşten çatılar, merdivenler, kapılar ve kerevetler yapardık; onlar için her şeyden süs yapardık.” ف ُ ْ ف .süs ve altın demektir زُ ُ ْ ِ kelimesi زُ ْ ِ (gümüşten) kelimesinin mahalline atfedilerek, aslında âyet “altından ve gümüşten çatı-lar” takdirinde olup “bir kısmı gümüşten, bir kısmı altından” anlamında da olabilir. Peygamber’in (s.a.) “Dünya Allah katında bir sineğin kanadı kadar değerli olsaydı, kâfire ondan bir içimlik su içirmezdi!” (Tirmizî, “Zühd”, 13) ifadesi bu anlamdadır.

[62] Şayet “Bu zenginlik, insanların dünya sevgisi ve dünya için ya-nıp yakılmaları sebebiyle küfür üzerinde birleşmelerine yol açacak bir fit-ne olduğu için kâfirlere verilmediyse, insanların İslâm’da birleşmeleri için Müslümanlara verilseydi ya!” dersen şöyle derim: Onlara böyle bir genişlik verilmesi onlar için de iyi olmazdı; çünkü İslâm’a dünya için girmeye sebep olurdu. Dünyalık için dine girmek münafıkların din anlayışındandır. Hik-met Allah’ın kurduğu düzendedir; O her iki grupta da zenginler ve fakirler var etmiş ve fakirliği zenginliğe baskın kılmıştır.

Bu bölümü tek başına aç →

39. Âyetin Tefsiri

] 63[ ْ َ ْ َ ifadesinde Şın fetha ile de zamme ile (Kim gözünü kaparsa) وَde okunmuştur. Aralarındaki fark şudur: Kişinin gözünde bir hastalık olursa ‘aşiye denir; ancak gözünde hastalık olmadığı hâlde hastaymış gibi bakarsa o zaman ‘aşâ denir. Bu, topal için ‘arice, topal olmadığı hâlde topalmış gibi yürüyen kişi için ise ‘arace denmesi gibidir. Hutay’a da şöyle demiştir:

Ona; yaktığı ateşin ışığı karşısında gözünü kısarak ne zaman gelsen[en iyi ateşi, ateşin yanında da en iyi ateş yakan kişiyi bulursun].

Yani ateşinin büyüklüğü ve ışığının parlaklığından dolayı gözünü kısıp ona kör gibi bakarak. Bu anlam Hâtim’in şu beytinde daha açıktır:

Komşum olan kadın ortaya çıktığındaçadır onu örtüp kapatana kadar gözümü kaparım.

[64] Fiil [merfû‘ olarak] ُ ْ َ (gözünü kapar) şeklinde de okunmuştur. Bu takdirde, ْ َ şart anlamı içermeyen ism-i mevsūl olur. Böyle okuyan kişinin, ْ ِّ َ ُ (sardırırız) fiilini de merfû‘ okuması gerekir. Ya‘şe okuyuşunun anlamı “Kim Rahmân’ın öğüdüne” yani Kur’ân’a “karşı kör ise” şeklinde olur. Tıpkı “Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler” [Bakara 2/18] âyetindeki gibi. Fiilin merfû‘ okunması durumunda ise anlam “Kim Rahmân’ın öğüdüne karşı kör olursa, yani onun gerçek olduğunu bilir fakat cahilce ve aptalca davranırsa” şeklindedir. Tıpkı “Vicdanları bunlara yakînen inandığı hâlde, bunları bile bile reddettiler!” [Neml 27/14] âyetindeki gibi.

ًא [65] َא ْ َ ُ َ ْ ِّ َ ُ (Ona bir şeytan sardırırız) yani onunla şeytanları ara-sından çekilir, onu kendi hâline bırakırız! Tıpkı “Biz onların başına birta-kım (şeytanî) yoldaşlar sardık.” [Fussilet 41/25] ve “Bilmiyor musun ki, inkârcı nankörlere onları kışkırttıkça kışkırtan ‘şeytan’lar göndermekteyiz?” [Meryem 19/83] âyetlerindeki gibi. Fiil yukayyıd (o sardırır) şeklinde de okunmuştur ki ya “Rahmân ya da şeytan sardırır” anlamındadır.

[66] Şayet “ ْ ُ َ و ُ َ َ ْ ُ âyetinde (mutlaka bunları yoldan çıkarırlar) وَاِ[öncesindeki] ْ َ ism-i mevsūlüne ve َאن ْ َ kelimesine giden zamir neden çoğul yapılmış?” dersen şöyle derim: Çünkü ْ َ (kim) ifadesi, kör gibi davranan kişilerin cinsini gösteren müphem bir kelime idi. Ona şeytan cinsinden yine müphem bir şeytan arkadaş edilmişti. Bunlar müphem oldukları için birden fazla kişiyi kapsayabileceklerinden, bunları gösteren zamirin de ço-ğul gelmesi caiz olmuştur.

[67] “Nihayet” o kör gibi davranan kişi “bize geldiğinde.” [א אء ifadesi] “ikisi geldiklerinde” anlamında câânâ şeklinde de okunmuştur ki ikil zamir kör gibi davranan kişi ile başındaki şeytana râcidir. İşte, bu kişi o zaman şeytanına şöyle der: “Keşke benimle senin aranda iki doğu arasındaki kadar uzaklık olsaydı!” İki doğu ile doğuyu ve batıyı kastetmektedir; ancak bura-da genelleme yapılmıştır. Tıpkı Ebû Bekir ve Ömer’e Ömereyn (iki Ömer), güneşe ve aya kamereyn (iki ay) denmesi gibi. “Peki, ‘iki doğunun uzaklığı’ ne demektir?” dersen şöyle derim: O ikisinin birbirinden uzaklığı demek-tir. Aslında ifade “doğunun batıdan, batının doğudan uzaklığı” şeklinde idi; ancak tağlip yoluyla iki ayrı noktayı ikil sîga ile birleştirince “uzaklık” kelimesini her ikisiyle tamlama içine soktu.

[68] Enneküm1 (siz) ifadesi özne olarak ref‘ mahallindedir; yani “zor işlere girişen kimselere işin yükünü çekmekte yardımlaşmaları, sıkıntı ve çi-lesini paylaşmaları sebebiyle ortak oluşları fayda verir; ama hiç zannetmeyin ki azapta ortak oluşunuz size fayda verecektir! Çünkü her birinize gücünün yetmeyeceği ölçüde azap vardır.” Bunu “Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arasındaki kadar uzaklık olsaydı!” temennisine yönelik de düşüne-bilirsin; o zaman “Başınızdaki arkadaştan uzak olma temenniniz size asla fayda vermeyecektir!” anlamında olur. Bu takdirde “azapta ortaksınız” ifa-desi, sebep ve gerekçe bildirerek şu anlama gelir: “Sizin temenniniz size asla fayda vermeyecektir; çünkü sizin hakkınız sizin ve arkadaşlarınızın azapta ortak olmanızdır. Tıpkı o azabın sebebi olan küfürde ortak oluşunuz gibi!” Edatı إِن şeklinde kesreli okuyanın okuyuşu da bu anlamı desteklemektedir.

[69] Şöyle de denilmiştir: Başına bir felâket gelen kimse kendisi gibi felâkete uğramış birini gördüğünde rahatlar ve kederi bir parça azalır. Hansâ’nın;

Felâkete uğramış başka kimselere bakarak kendimi teselli ediyorum.derken bahsettiği teselli de budur. Ama dehşete ortak oluşları, içinde bu-lundukları dehşetli durumdan dolayı, müşrikleri ne teselli edecek ne de rahatlatacaktır!

[70] Şayet “ ْ ُ ْ َ َ -ifadesinin anlamı ne (zulmetmiş olduğunuz için) اِذْ dir?” dersen şöyle derim:Bu “Zalim olduğunuz gerçektir; apaçık ortaya çıkmıştır; zalim olduğunuz hakkında ne sizin ne de herhangi bir başkasının şüphesi vardır.” anlamındadır. Bu, kıyamet günü söz konusu olacaktır. ْإِذ edatı daha önce geçen َم ْ َ ْ :kelimesinden bedeldir. Bunun benzeri şudur (bugün) ا

Soyumuzu - sopumuzu sayıp dökersek beni bayağı bir kadının doğurmadığı ortaya çıkar!

Yani benim şerefli bir kadının çocuğu olduğum ortaya çıkar.

Bu bölümü tek başına aç →

40. Âyetin Tefsiri

bir sapma içinde bulunanları sen doğru yola getirebilir misin!? [71] Peygamber (s.a.) kavmini gerçeğe çağırma konusunda büyük

çaba ve gayret sarf ediyor, kendisini ruhen zorluyordu. Onlar ise onun bu çağrısına, inkârda direnç göstermek ve ısrarla azgınlık etmekten baş-ka bir karşılık vermiyordu. Bu sebeple Allah Teâlâ “Bu ‘sağır’lara sen söz dinletebilir misin?!” diye onu yadırgadı ki bu, onları Peygamber’in doğ-ru yola iletebilecek olmasını şaşkınlıkla karşılayan bir yadırgamadır. 1 Müfessirin כ .kıraatini esas almadığı anlaşılıyor. / ed إ

Böylece Allah onları doğru yola zor ve güç kullanarak yalnızca kendi gücü-nün yeteceği anlamını kastetmiştir; tıpkı “Allah elbette dilediklerine işittiriyor; (manen) kabirde olanlara tabii ki işittiremezsin.” [Fâtır 35/22] âyetindeki gibi.

Bu bölümü tek başına aç →

41–42. Âyetlerin Tefsiri

] 72[ ِכَ َ َ ْ َ א אِ َ (ya seni götürürüz) sözündeki א َ edatı, fiile girdiğinde be-raberinde pekiştirme Nûn’unun da girmesi bakımından yemin Lâm’ı gibidir. Anlam şöyledir: Seni onlara galip getirmeden ve müminlerin kalplerine serin-lik vermeden önce senin ruhunu alırsak, âhirette “bunların hak ettiği cezayı” en sert şekilde “mutlaka veririz!” Tıpkı “Seni (daha evvel) vefat ettirsek de sonunda nasılsa Bize dönecekler!” [Gâfir 40/77] âyetindeki gibi. Onlara inecek azaba ilişkin tehdidimizi sen hayattayken -yani Bedir günü- gerçekleştirmek istersek, onlar nasıl olsa bizim hükmümüz ve kudretimiz altındadırlar, kaça-mazlar. Onları önce küfür ve sapkınlıkta aşırı dirençli olarak nitelemiş; sonra ardından dünya ve âhiret azabıyla şiddetli bir tehditte bulunmuştur.

[73] İfade, nuriyenke (gösteririz) şeklinde hafif pekiştirme Nûn’uyla da okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

44. Âyetin Tefsiri

כ] [74] َ إِ ي أوُ א ifadesi] fâ‘ili Allah olmak üzere ma‘lûm olarak bi’llezî

evhâ ileyke (Allah’ın sana vahyettiklerine) şeklinde de okunmuştur. Mâna şöyledir: Zafer ve galibiyeti sana çabucak da versek, âhiret gününe de er-telesek, sana vahyettiğimize sımsıkı sarıl ve onu uygulamaya bak! Çünkü sapkın ve bahtsız kimselerden başkasının sapmayacağı dosdoğru yol odur! Allah’ın dinine tavizsiz bağlanmada her geçen gün salābetin artsın! Müş-riklerin tutumu sebebiyle sıkılıp bunalman seni işinde gevşekliğe, rehavete sevk etmesin! Aksine zaferin, ne çabuk gelişi kendisini canlandıran ne de gecikmesi gevşemesine yol açan sebatkâr kimse gibi ol!

] 75[ ُ -yani sana vahyedilen [Kur’ân], “hem senin için hem de kav (o) وَإِmin için bir şereftir.” Ve kıyamet günü; onun hakkını verip vermediğinizden, ona gereken saygıyı gösterip göstermediğinizden, insanlar içinde onun özel-likle size nasip edilmesine şükredip etmediğinizden “sorguya çekileceksiniz!”

Bu bölümü tek başına aç →

45. Âyetin Tefsiri

[76] ‘Peygamberlere sor’maktan maksat gerçekten sorma değildir; çün-kü bu muhaldir; ancak bu soru, onların dinleri üzerinde düşünüp şeriatleri-ni gözden geçirmektir. Peygamberlerin dinlerinden herhangi birinde putlara tapınmak var mıdır? Allah’ın önceki kitaplarını doğrulayan mu‘cize kitabına bakmak ve onda insanların, Allah’ın hiçbir delil indirmediği -kendisi dışında-ki- varlıklara taptıklarını bildirdiğini görmek bu düşünce ve araştırma için ye-terlidir. Hatta bu konuda bizzat bu âyet bile başkasına ihtiyaç bırakmaksızın yeterlidir! Sorunun, gerçek anlamda anlaşılmasının doğru olmadığı yerlerde ‘düşünüp araştırmak’ anlamında mecaz olarak kullanılması pek çoktur. Şair-lerin (ıssız) yurtlara, sevgiliden kalan iz ve nişanlara soru sorması bu kabilden-dir. Şöyle diyen kişinin ifadesi de bu kabildendir: “Toprağa sor! Irmaklarını kim kazdı, ağaçlarını kim dikti, meyvelerini kim derdi?” Toprak sana konuşa-rak cevap vermese de ibret almanı sağlayarak cevap vermiş olur.

[77] Şu da söylenmiştir: İsrâ gecesi Beyt-i Makdis’te peygamberler Hazret-i Peygamber için toplanmış ve o onlara namaz kıldırmıştır. O za-man ona “bu konuyu onlara sor” denilmiş; fakat o şüpheye düşmemiş ve sorma ihtiyacı hissetmemiştir.

[78] Şöyle de denilmiştir: Âyet; “Daha önce gönderdiğimiz peygam-berlerin iki kitabı yani Tevrat ve İncil’i ellerinde bulunduran [şu anki] üm-metlerine sor!” anlamındadır. Ferrâ’nın (v. 207) da şöyle dediği nakledilir: Onlar sana peygamberlerin kitaplarından haber verirler. Peygamber (s.a.) onlara sorduğunda, peygamberlere sormuş gibi olur.

Bu bölümü tek başına aç →

47. Âyetin Tefsiri

[79] “Şüphesiz ben, Âlemlerin Rabbi’nin elçisiyim.” sözüne karşı Haz-ret-i Mûsâ’ya verdikleri cevap hazfedilmiş olup “O Bizim mu‘cizelerimizle yanlarına gittiğinde” ifadesi bu mahzuf cevaba delâlet etmektedir ki o da, iddiasına delil getirmesini ve mu‘cize göstermesini istemeleridir.

] 80[ نَ כُ َ ْ َ א َ ْ ِ ْ ُ -yani “o âyet (bunlara gülmeye başladılar) اِذَا lerle alay edip onları maskara edindiler ve sihir diye isimlendirdiler!” beklenmedik bir olayı göstermek (müfâcee) içindir. “Peki, bu edat إِذَاnasıl א َ ’nın cevabı olarak gelebilmiş?” dersen şöyle derim:Çünkü

müfâcee edatıyla birlikte onu ifade eden fiilin varlığı da farz edilmektedir ve o fiil [fâceû], edatın yerine א َ ’yı nasb edici âmil olarak görev yapmaktadır. Dola-yısıyla, âdeta “ Mûsâ onlara âyetlerimizi getirip de bunlara gülüp alay ettikleri vakit hiç beklenmedik bir tavır ortaya koymuşlardı [fâceû].” denmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

48. Âyetin Tefsiri

[81] Şayet “Onlara dokuz mu‘cizeden biri geldiğinde, büyüklük bakı-mından üstün tutulduğu diğer mu‘cizeler içindeki benzeri hangisidir?” der-sen şöyle derim: Onların benzeri de onlar gibi bir mu‘cizedir. Bu, onlardan her birinin sıfatıdır. Maksat, o mu‘cizenin genel olarak ve tek tek gözden geçirildiğinde diğer mu‘cizelerden büyük oluşudur. Tıpkı “O, gördüğüm en üstün adamdır.” demen gibi ki bu sözünle o kişinin görüp tek tek gözden geçirdiğin kişilerden üstün olduğunu kastetmektesindir. “Ama bu [âyet], çe-lişkili bir ifadedir; çünkü ‘dokuz mu‘cizeden her biri diğerlerinden daha bü-yüktü’ anlamına gelmektedir ki onlardan her birinin aynı anda birbirinden hem üstün hem de düşük olmasını gerektirir.” dersen şöyle derim: Maksat, mu‘cizelerin büyüklükle nitelenmesi, bu konuda neredeyse birbirinden fark-sız olduklarının belirtilmesidir. Üstünlükte birbirine yakın olup bu konudaki konumları birbirinden az farkla ayrılan hususların nitelenmesinde takip edi-len yol böyledir. Onların üstünlüğü konusunda insanların görüşleri farklılık arz eder. Bir kısmı şunu, bir kısmı berikini üstün görür. İnsanlar da sözlerini buna göre söyler ve “Bir kısmı diğerinden üstün insanlar gördüm.” derler. Bir kişinin görüşü bile böyle durumlarda değişiklik arz edebilir. Bazen ötekini üstün bulur, bazen berikini. Hamâse’de yer alan şu beyit bu kabildendir:

Onlardan hangisiyle karşılaşsan ‘liderleriyle karşılaştım’ dersin. Gece yolcusunun, bakarak yürüdüğü yıldızlar gibidir her biri.

[82] O Enmârlı kadın da, oğulları arasında tercihte bulunmaya çalış-mış; fakat mertebelerinin birbirine yakın ve farklarının az olduğunu gö-rünce şöyle demiştir: Hay anası kaybedesiceler! Hangisi daha üstündür bir bilsem! Uçlarının nerede olduğu bilinmeyen bir halka gibiler [mübârekler]!1

[83] “Belki dönerler diye” yani küfürden imana dönmelerini iste-yerek. Şayet “Allah bunların dönmesini isteseydi, dönme mutlaka ger-çekleşirdi.” dersen şöyle derim: Allah’ın bir başkasının fiilini isteme-si, ona o fiili emretmesinden ve onu ondan talep etmesinden ibarettir. 1 Enmârlı kadın, Fâtıma bint Hurşub imiş; oğulları da “olgunlar” diye anılıyormuş. Bir keresinde, “Oğul-

larının en üstünü hangisi?” denilince, “Umâra… Hayır falanca… Yok yok falanca.” diye bir türlü karar verememiş. İşte yukarıdaki sözü bunun üzerine söylemiş. (Tıybî’den) / ed.

Dilemesi, onları zorla döndürmek olsaydı bu mutlaka gerçekleşirdi. Ger-çekleşmediğine göre, demek ki iş mükellefin seçimine göre olmak ya da ol-mamak arasında dönmektedir. Dönüş gerçekleşmemiştir ve bu sırf, Allah’ın iradesinin zorla döndürmek anlamında olmaması, kulların da dönüşü iste-memesi sebebiyledir.

[84] “Azap” kıtlık yılları, tufan, çekirge istilâsı ve benzerleridir.

Bu bölümü tek başına aç →

49. Âyetin Tefsiri

Bizim için O’na dua et. Kesinlikle yola geleceğiz!”

Bu bölümü tek başına aç →

50. Âyetin Tefsiri

ِ א ُ ا َא أَ şeklinde de okunmuştur. Bunun izahı daha önce1 geçmişti.

[86] Şayet “Kesinlikle, yola geleceğiz!’ demelerine rağmen onu nasıl büyücü olarak nitelemiş olabilirler?” dersen şöyle derim: “Kesinlikle yola geleceğiz!” şeklindeki sözleri caymak niyetiyle edilmiş bir vaat, bozmak ni-yetiyle yapılmış bir sözleşme olup azabın Hazret-i Mûsâ’nın onlar için dua etmesiyle kaldırılması şartına bağlanmıştır. Dikkat edersen “Üzerlerinden azabı kaldırınca, sözlerinden cayıveriyorlardı.” buyrulmuştur. Dolayısıyla, onu “büyücü” diye nitelemeleri “Kesinlikle yola geleceğiz!” şeklindeki söz-lerine aykırı değildir. Şöyle bir açıklama da yapılmıştır: Onlar büyüyü yü-celttikleri için maharet sahibi bilginlere “büyücü” diyorlardı.

[87] “Rabbinden aldığın ant aşkına” yani senin duana karşılık vere-ceğine dair Allah’ın sana verdiği söz aşkına veya Allah’ın sana verdiği söz -yani peygamberlik- aşkına veya Allah’ın sana emrettiği, senin de yerine getirdiğin iman ve itaat hakkı için veya Allah’ın, doğru yola girenlerden azabı kaldıracağına dair sana verdiği söz hakkı için.

Bu bölümü tek başına aç →

51. Âyetin Tefsiri

[88] “ Firavun kavmi içinde seslendi” ifadesinde, kavmi onun seslenişine bir mekân ve mahal yapıldı. Hâlbuki bu “O, münâdîlere kavminin toplan-dığı yerlerde ve meclislerde bu çağrıyı yapmalarını emretti.” anlamındadır; ancak seslenmek ona nispet edilmiştir. Bu, emîr hırsızın elinin kesilmesini emrettiğinde “Emîr hırsızın elini kesti.” denmesi gibidir. İleri gelen Kıptîle-rin, Firavun’un huzurunda bulunup, onların arasında bu şekilde hitap etmiş olması ve sonra bu sözün ondan aktarılarak topluluklar içinde yayılmış ol-ması da mümkündür. Sanki onlar arasında bu şekilde seslenip şöyle demiştir: 1 Nûr 24/31’deki ن ُ ا .kıraatinin tefsirinde. / ed أ

“Ey kavmim! Mısır mülkü ve altımdan akan şu ırmaklar benim değil mi?” Irmaklarla Nil nehirlerini kastediyor. Bunların en önemlileri dört tanedir: Melik nehri, Tulun nehri, Dimyat nehri, Tinnis nehri. Bu nehirlerin sara-yının altından aktığı söylenmiştir. Yine tahtı yüksek olduğu için tahtının al-tında olduğu da söylenmiştir. “Önümde, bahçe ve bostanlarım içinde akan nehirler” anlamında olduğu da söylenmiştir.

] 89[ אر َ ْ َ ْ هِ ا ِ ٰ -ifadesindeki Vav, “nehirler”i “ Mısır mül (Bu nehirler) وَkü”ne bağlayan ve gramer açısından onun hükmüne tâbi kılan atıf eda-tı olabilir; bu durumda, ي ِ ْ َ (akıyor) fiili nehirleri niteleyen hâl olarak mansūb olur. Ancak söz konusu Vav hâl için de olabilir; bu takdirde, ِه ِ َ (bu) işaret zamiri özne, onu takip eden אر َ ْ َ ْ ي ,onun sıfatı (nehirler) ا ِ ْ َ (akıyor) fiili ise yüklem olur.1

[90] Mısır hükümdarlığıyla böbürlenen bu adamın, milleti azameti-nin boyutları karşısında hayranlığa çağırması, şan ve şevketinin küçük-bü-yük kimseye gizli kalmayıp şeref ve saltanatı ayak takımının içine iyice kök salsın diye Mısır’ın çarşı ve sokaklarında ululuğuna dair dellallar bağırtması ve işi rablık iddiasına kadar vardırması nasıl mümkün olabilmiş bir anla-yabilsem! Hâlbuki Hârûnürreşîd’in (v. 809) bu âyeti okuduğunda “And olsun, orayı kölelerimin en hakirine vereceğim!” dediği ve ibrikçisi Hasīb [b. Humeyd]’i buraya vali atadığı nakledilir. Abdullah b. Tāhir’in de Mı-sır’ın yönetimini üstlenip oraya gittiği, yaklaşıp gözü o topraklara ilişince “ Firavun’un övünüp ‘Şu Mısır mülkü benim değil mi?’ dediği yer bu köy müymüş?! Allah’a and olsun, o benim nezdimde girmeye değmeyecek ka-dar değersizdir!” dediği ve atının dizginlerini çevirdiği nakledilir.

Bu bölümü tek başına aç →

53. Âyetin Tefsiri

[91] “Ben daha hayırlı değil miyim?” ifadesindeki َْأم muttasıladır (öncesiyle bağlantılıdır); çünkü mâna “ Mısır mülkü… benim değil mi? Görmüyor musunuz yoksa görüyor musunuz?” şeklindedir; ancak “Ben daha hayırlıyım” ifadesini “görüyor [mu]sunuz” fiilinin yerine koymuş-tur; çünkü hitap ettiği kişiler ona “Evet, sen daha hayırlısın.” dedikle-rinde ona göre gerçeği gören basiret sahibi kimseler olacaklardır. Bu üs-lûp, sebebin sonuç yerine indirgenmesi kabilindendir. Söz konusu َْأم’in munkatı‘a (öncesinden kopuk) olması da mümkündür. O takdirde ibare1 (i) “Ey kavmim! Mısır mülkü ve benimaltımdan akarken şu ırmaklar benim değil mi? (ii) Ey kavmim!

Şu ırmaklar benim altımdan aktıkları hâlde, Mısır mülkü benim değil mi? / ed.

ٌ ْ َ َא ْ أأََ َ (Yoo, hayır. Ben daha hayırlı değil miyim?) anlamında olup Hem-ze takrir içindir.1 Çünkü öncelikle Mısır hâkimiyeti, nehirlerin ayaklarının altından akması gibi üstünlük ve yücelik sebeplerini sayıp dökmüş, bunu ilân ettirmiş ve onların kulaklarını bununla doldurmuş; sonra da “Elbette ben daha hayırlıyım!” demiştir. Âdeta şöyle demektedir: Durumum ortada iken, benim daha hayırlı olduğum sizce de kesinleşip sabit bir hâl aldı mı?

[92] “Şu zavallıdan” yani şu zayıf ve hakir kimseden.[93] İfade, emâ ene hayrun (Bilesiniz ki ben daha hayırlıyım.) şeklinde

de okunmuştur.[94] “Neredeyse” sözü “açık seçik söyleyemeyen” yani dilindeki yabancı-

lıktan dolayı meramını anlatamayan. Firavun; “Bunda; destek ve güç bulacağı hükümdarlık ve siyaset donanımı yok. Üstelik, insanların nitelendiği açık-seçik ve edebî konuşma özelliklerinden bile yoksun!” demek istiyordu. Oysa bütün peygamberler açık-seçik ve etkileyici konuşma kabiliyetine sahipti.

[95] “Hazret-i Mûsâ’ya bilezik verilmesi” ile Firavun, ona hükümdar-lık hazinelerinin verilmesini kastetmektedir; çünkü bir adamı lider yapmak istediklerinde ona bilezik ve altın kolyeler takarlardı.

] 96[ َ ِ َ ْ ُ ifadesi, ya karantuhû fa’kterane (onu birleştirdim, birleşti) ifadesinden, “beraberinde gelme” anlamındadır veya tekāranû (ayrılmaz hâle geldiler) anlamındaki ikteranû fiilinden gelmektedir. Firavun kendi-sini hükümdarlık ve güç ile niteleyip, Mûsâ (a.s.) ile kıyaslayarak onu zaaf içinde ve desteksiz olmakla niteleyince, bir ara cümle olarak dedi ki: Eğer doğru söylüyorsa Rabbi onu hükümdar ve lider yapsaydı, ona bilezikler2 taksaydı, meleklerden yardımcı ve destekçiler verseydi ya!

رَة) [97] ِ ْ -kelimesi) esviranın çoğulu olarak esâvira formun [bilezik] أَda da; yine bilezik anlamındaki esvârın çoğulu olarak esâru şeklinde de okunmuştur. Esâviratun şeklinde de okunmuştur ki bu, kelimenin esâru formundaki Yâ’nın yerine Tâ getirilen şeklidir.

[98] Fiil, ma‘lûm sîga ile elkā ‘aleyhi esviraten ve … esâvîra ([Rabbi] ona bi-lezikler verseydi ya!) şeklinde de okunmuş olup bilezikleri verecek olan Allah’tır.

Bu bölümü tek başına aç →

54. Âyetin Tefsiri

[99] ُ َ ْ َ َ َ ْ א َ “kavminin direncini kırdı” demektir. İstihfâfın gerçek an-lamı şudur: Onları, kendisine ve isteklerine itaat etmeleri için hafifliğe sevketti. َ َ ْ ّ fiili de böyledir; bir ağırlığı olmayan önemsiz kişiye اِ َ denmesinden gelir.

1 “Tabii ki ben hayırlıyım… Yoksa şu şu eksikliklere sahip Mûsâ mı daha hayırlı diyorsunuz yani?!” / ed.2 Yani “güç ve izzetin simgesi saydığımız bilezikler.” / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

55–56. Âyetlerin Tefsiri

] 100[ َא ُ َ fiili, kişi çok kızdığı zaman kullanılan (bizi öfkelendirdiler) اٰesife esefen kullanımından gelmektedir. Âni ölümün rahmetun li’l-mu’min ve ahzetu esefin li’l-kâfir (Mümin için rahmet, kâfir için gazap yakalayışı. [ Ebû Dâvûd, “Cenâiz”, 14]) olduğuna dair hadis de buradan gelmektedir. Âyetin anlamı şudur: İsyanda ileri gittiler, hadlerini aştılar ve böylece, yumuşaklık göstermeden azap ve cezamızın başlarına çabucak gelmesini gerekli kıldılar.

] 101[ א ً َ َ (geçmiş/mazi) kelimesi, (hizmetkâr/lar anlamındaki) hādi-mun - hademun örneğindeki gibi, sâlifun (geçen) kelimesinin çoğulu olarak selefen okunmuştur. Yine, “geçmiş grup” anlamındaki selîfin çoğulu olarak sulufen şeklinde ve “geçmiş topluluk” anlamındaki sulfenin çoğulu olarak sulefen şeklinde de okunmuştur. Anlam şudur: Biz onları sonraki kâfirlere öncü kıldık; sonrakiler bunların işlediğine benzer fiiller işledikleri için onla-rın cezasının benzerini hak etme ve benzer belâlara uğrama hususunda on-lara uyarlar. Onları ayrıca, sonraki nesillerin konuşacağı; “Sizin durumunuz Firavun kavminin durumu gibidir!” diye örnek verilecek şaşırtıcı bir sohbet konusu, dillerde dolaşan bir atasözü hâline getirdik.

Bu bölümü tek başına aç →

57. Âyetin Tefsiri

[102] Peygamber (s.a.) “Şüphesiz, hem siz hem de Allah’tan başka tap-tıklarınız cehennem odunusunuz; oraya mutlaka gireceksiniz!” [Enbiyâ 21/98] âyetini Kureyş’e okuyunca küplere bindiler. Abdullah b. ez-Ziba‘râ dedi ki; “Ey Muhammed! Bu söz, yalnız biz ve bizim tanrılarımız hakkında mı geçerli, yoksa bütün toplumları kapsıyor mu?” Hazret-i Peygamber “Hem sizi ve tanrılarınızı, hem de bütün toplumları kapsıyor.” buyurunca şöyle dedi: “ Kâbe’nin rabbine yemin olsun ki işte şimdi senin açığını yakaladım ve tartışmada seni yendim! Meryem oğlu Îsâ’nın peygamber olduğunu id-dia edip onu ve annesini övmüyor musun sen? Hâlbuki Hıristiyanların her ikisine de taptıklarını biliyorsun! Ayrıca Üzeyir’e de meleklere de tapılıyor. Eğer bunlar ateşe girecekse, biz ve tanrılarımız onlarla birlikte olmaya razı-yız!” Bunun üzerine, müşrikler sevindirik oldular. Hazret-i Peygamber ise sustu. “Tabii (tanrı edinilmekle birlikte), haklarında daha evvel tarafımız-dan ‘en güzel’in takdir edildiği ( Îsâ Mesih, melekler vb.) kimseler buradan uzaklaştırılmış olacaktır.” [Enbiyâ 21/101] âyetini Allah işte bu olay üzerine indirmiştir. Bu âyet de bunun üzerine indi.

[103] Anlamı şudur: Abdullah b. ez-Ziba‘râ Meryem oğlu Îsâ’yı örnek verip Hıristiyanların ona tapındığı hususunda Allah Resulü (s.a.) ile tartı-şınca, “senin kavmin” olan Kureyş, “ondan” yani bu örnekten dolayı “se-vinçle bağrışmaya başladı!” Peygamber’in (s.a.) tartışmada susturulduğunu duyduklarından, sevinç ve neşeyle öyle büyük bir gürültü ve şamata çıkar-dılar; tıpkı [münazaralarda] delil getirmekten âciz kalıp, sonradan bir açılım sağlayan bir güruhun çıkardığı gürültü ve şamata gibi.

[104] Zamme ile yesuddûne okuyana göre ise fiil sudûd (dönmek) anla-mından gelmektedir; anlam şöyledir: Bu örnek yüzünden, hakikatten dö-nüp yüz çevirirler. Fiilin sadîd (gürültü) kelimesinden geldiği de söylenmiş-tir. Buna göre; ya‘kufu - ya‘kifu (bağlanıyor) ve benzerleri gibi aynı anlamı ifade eden farklı kalıpta iki kelime olmaktadırlar.

Bu bölümü tek başına aç →

60. Âyetin Tefsiri

[105] “Ve dediler ki: Bizim tanrılarımız mı hayırlı, yoksa o mu?” Şunu kastediyorlardı: Sana göre bizim tanrılarımız Îsâ’dan daha iyi değildir. Îsâ cehenneme kütük olacaksa, varsın bizim tanrılarımız da olsun!

[106] “Bunu, sırf seninle cedelleşmek için ortaya atıyorlardı.” Yani bu örneği, hak ile batılın ayrılması talebiyle değil, sırf tartışmayı kazanmak için veriyorlardı!

[107] “Doğrusu ağzı iyi laf yapan” işi gücü inatçılık olan tartışma-cı “bir kavimdir bunlar!” Tıpkı ا ُ א ً (“inatçı bir kavim” [Meryem 19/97]) âyetindeki gibi. Çünkü “Şüphesiz, hem siz hem de Allah’tan başka tap-tıklarınız cehennem odunusunuz!” [Enbiyâ 21/98] âyetinde yalnızca putlar kastedilmişti. Hazret-i Peygamber de “Hem sizi ve tanrılarınızı, hem de bütün toplumları kapsıyor.” sözüyle yalnızca putları kastetmişti. Peygam-ber ve meleklerin kastedilmesi muhaldi; ancak İbnü’z-Ziba‘râ -kastedilenin putlardan başkası olmadığını bildiği hâlde- Allah ve Resulünün sözünün genelleştirilmeye müsait olduğunu görerek, âdiliği, kurnazlığı ve içinin kötülüğü sebebiyle böyle bir hinliğe başvurdu ve galip gelme ve zeytinya-ğı gibi üste çıkma aşkıyla, sırf karşıdakini bastırmak amacıyla tartışarak, sözü; Allah’tan başka tapılan tüm varlıkları kapsayacak bir anlama çekti.

Ve edepsizlik etti… Hazret-i Peygamber ise vakarını korudu. Sonunda Rab-bi “Tabii (tanrı edinilmekle birlikte), haklarında daha evvel tarafımızdan ‘en güzel’in takdir edildiği ( Îsâ Mesih, melekler vb.) kimseler buradan uzaklaştı-rılmış olacaktır.” [Enbiyâ 21/101] buyurarak cevap verdi ve âyetin putlara has olduğunu gösterdi. Zaten o âyette putları karşılayan َون ُ ُ ْ َ א َ (taptıklarınız) وَifadesi akılsız varlıklar için kullanılır.

[108] Şöyle de denilmiştir: Müşrikler, “Allah katında Îsâ’nın durumu, şüphesiz Âdem’in durumu gibidir.” [Âl-i İmrân 3/59] âyetini işitince “Biz Hı-ristiyanlardan daha doğru yoldayız; çünkü onlar bir insana tapıyor, biz ise meleklere tapıyoruz!” demişlerdi; âyet işte bunun üzerine indi.1 Buna göre “Bizim tanrılarımız mı hayırlı, yoksa o mu?” şeklindeki sözleri, tanrılarını Hazret-i Îsâ’ya üstün tutmak içindir; çünkü onlarla melekleri kastetmek-tedirler. “Bunu, sırf seninle cedelleşmek için ortaya atıyorlardı.” sözünün anlamı ise şöyle olur: Onlar bu sözü, yani “Bizim tanrılarımız mı hayırlı, yoksa o mu?” sözünü yalnızca tartışmak için söylüyorlardı.

[109] ( ٌ ْ َ َא ُ َِ ifadesi) soru edatı olan Hemze ile de Hemze düşürülerek ءَاٰ

de okunmuştur; çünkü daha sonra denklik ifade etmek üzere gelen َْأم edatı Hemze’ye delâlet etmektedir.

[110] ( ifadesi) İbn Mes‘ûd kıraatinde em hâzâ (Yoksa [yoksa o mu] أم bu2 mu?) şeklindedir. (Mef‘ûlun leh olan) ً َ َ kelimesi cedilîne (tartışma-cı olarak) takdiriyle hâl de olabilir. Denilmiştir ki “Allah katında Îsâ’nın durumu, şüphesiz Âdem’in durumu gibidir” [Âl-i İmrân 3/59] âyeti inince müşrikler dediler ki: “Bu sözüyle Muhammed, kesin bizim ona tapmamızı istiyor, beşer olduğu hâlde tapılmaya lâyık olduğunu kastediyor! Tıpkı Hı-ristiyanların, beşer olduğu hâlde Mesih’e tapması gibi.” Bu durumda, ون ِ َ fiilinin anlamı “gürültü yapıyor ve sıkıntı duyuyorlar” olur; َ ُ yoksa o) أمَْ mu?) ifadesindeki zamir de Hazret-i Peygamber’i gösteriyor olur. Onunla tanrıları arasında böyle bir karşılaştırma yapmaktaki amaçları ise onu mas-karaya almak ve onunla alay etmektir.

[111] “Melekler Allah’ın kızlarıdır.” şeklindeki sözleri ve onlara tap-maları [Peygamber tarafından] yadırganınca şöyle demiş olmaları da müm-kündür: “Biz ilk defa ortaya atılmış bir söz söylemiyor; çirkin bir iş de yapmıyoruz! Hıristiyanlar da Mesih’in Allah’ın oğlu olduğunu ileri sü-rüyorlar, ona tapıyorlar. Biz hem söz hem de davranışça onlardan daha üstünüz; çünkü biz Allah’a melekleri nispet ettik, onlar ise insanları!”1 Bu âyetler Mekkî değildir; Medine devrinde Necran Hıristiyanlarının 9/631 yılında Medine’ye gelip

Peygamber (a.s.) ile İsa Mesih’in tabiatı üzerine tartışmaları bağlamındadır. / ed.2 “Bu”nunla Îsâ Mesih’i değil, Hazret-i Peygamber’i kastediyor olmalılar. / ed.

Bunun üzerine onlara şöyle denilmiş olmaktadır: Hıristiyanların yolu da şirk-tir, sizin yolunuz da şirktir. İçinde bulunduğunuz durumdan belirttiğiniz ma-zeretle kurtulmaya kalkışmanız, geçersiz bir hususu yine geçersiz olan başka bir hususa kıyas etmekten başka bir şey değildir! “ Îsâ” diğer kullar gibi “bir kuldan başka bir şey değildir!” Biz onu, bir sebep [baba] olmaksızın yaratmak suretiyle bir alâmet kılarak “ona nimet bahşettik.” Nitekim biz Âdem’i de yaratıp peygamberlikle şereflendirmiştik… Ve Îsâ’yı İsrâiloğulları için dönüp dolaşan bir misal gibi şaşırtıcı bir ibret kıldık. Şaşılacak işlere ve daha önce benzeri geçmemiş yaratışlara gücümüz yettiği için, “dileseydik” -ey insanlar- “sizden melekler getirirdik” de evlâtlarınızın size halef olması gibi yeryüzünde onlar sizin halefiniz olurdu. Nitekim Îsâ’nın -babasız- sadece bir dişiden dün-yaya gelmesini sağladık. Bunlar, bizim sonsuz gücümüzle temayüz ettiğimizi, meleklerin (doğmayıp) cisimlerden üreyen cisimler olduğunu, ezelî olan Al-lah’ın ise böyle bir şeyden münezzeh olduğunu bilmeniz içindir.

Bu bölümü tek başına aç →

62. Âyetin Tefsiri

] 112[ ُ ِ ,yani Hazret-i Îsâ (O) وَاِ َ א ِ ٌ ِْ َ (kıyamet saati için kesin bir bil-

gidir) kıyametin kendisiyle bilineceği şartlardan1 biridir. Şart âyette “bilgi” olarak isimlendirilmiştir; çünkü ilim,şart sayesinde oluşmaktadır. Nitekim İbn Abbas le-‘alemun okumuştur ki alâmet anlamındadır. Keza, Lâm-ı tarifli olarak le’l-‘alemu (alâmet) şeklinde de okunmuştur. Übeyy b. Kâ‘b ise le-zik-run (öğüt, hatırlatma) şeklinde okumuştur. Bu, kendisiyle hatırlatılan şeyin hatırlatma (zikir) diye isimlendirilmesi kabilindendir. Nitekim bir şeyin bilinmesini sağlayan şey de alâmet diye isimlendirilir.

[113] Hadiste şöyle geçer: Îsâ Arz-ı Mukaddes’te Efîk denilen bir tepeye iner. Üzerinde sarıya çalan iki hülle vardır. Saçına yağ sürülmüştür. Elinde, Deccal’i öldüreceği bir harbe vardır. İnsanlar sabah namazında iken Beyt-i Makdis’e gelir. İmam önlerindedir; geri çekilir, fakat Îsâ onu öne geçirir ve Hazret-i Muhammed’in şeriatine göre imamın arkasında namaz kılar. Sonra domuzu öldürür, haçı kırar; kilise ve manastırları yıkar, kendisine inananlar dışındaki Hıristiyanları öldürür.

[114] Hasan-ı Basrî’ye göre ise zamir Kur’ân’a râcidir; çünkü kıyamet Kur’ân’la bilinmektedir; zira kıyamet açıkça orada bildirilmektedir. 1 Türkçede “kıyamet alâmetleri” dediğimiz kavram, Arapçada ve Kur’ân’da eşrâtu’s-sâ‘ati (kıyamet saatinin

şartları) tabiriyle ifade edilmektedir. / ed.

] 115[ א َ ِ ن ُ َ ْ َ َ َ (O’ndan şüphe etmeyin) fiili şüphe anlamındaki mirye-dendir. “Ve bana” yani benim hidayet ve şeriatime “tâbi olun.” Veya benim elçime uyun. -Bunun, böyle söylemesi için Hazret-i Peygamber’e yönelik bir emir olduğu da söylenmiştir.- “Dosdoğru yol budur” yani sizi çağır-makta olduğum yol. Veya -“o”nun Kur’ân’ı gösterdiği söylenirse- [dosdoğru yol] bu Kur’ân’dır.

[116] “Apaçık bir düşman” yani size olan düşmanlığı ortada olan… Çün-kü atanızı cennetten çıkarmış ve onun üstündeki nur giysisini çekip almıştır.

Bu bölümü tek başına aç →

65. Âyetin Tefsiri

[117] “Açık deliller” yani mu‘cizeler veya İncil âyetleri ve açık-seçik şer‘î hükümler. “Hikmet”le İncil ve şeriatleri kastetmektedir.

[118] Şayet “İhtilâfa düştükleri her şeyi açıklasaydı ya. Neden bir kısmı-nı açıklamış?” dersen şöyle derim: Din ve sorumlulukla ilgili konularda ve bunların dışındaki -bilmekle ve sormakla mükellef olmadıkları- konularda ihtilâf ediyorlardı. Oysa o, yalnızca din konusunda kendilerini ilgilendiren hususlardaki ihtilâflarını açıklamak için gönderilmişti.

[119] “Hizipler” Hazret-i Îsâ’dan sonra değişik gruplara ayrılmış toplu-luklardır. Yahudi ve Hıristiyanlar olduğu da söylenmiştir. “Vay hâline bu zalimlerin!” ifadesi anlaşmazlığa düşmüş o hiziplere yönelik bir tehdittir.

[120] Şayet “ ْ ِِْ َ ْ

ِ (aralarında) ifadesindeki zamir kime râcidir?” der-sen şöyle derim: Hazret-i Îsâ’nın “Ben size hikmeti getirdim.” sözüyle hitap ettiği kimselere râcidir; yani peygamber olarak gönderildiği kavme.

Bu bölümü tek başına aç →

67. Âyetin Tefsiri

] 121[ ْ ُ َِ אْ َ َ ifadesi اَنْ َ א -kelimesinden bedel olup ityâne’s-sâ‘ati (O saa ا

tin gelip çatmasından başka bir şey beklemiyorlar!) anlamındadır.

[122] Şayet “Ansızın’ kelimesi ‘hiç farkında değillerken’ cümlesinin an-lamını ifade etmiyor mu; dolayısıyla onu kullanmasa olmaz mıydı?” der-sen şöyle derim: Hayır! Çünkü “hiç farkında değillerken” cümlesi; “Oysa (Resul ile) çekişip dururlarken, kendilerini ansızın yakalayıverecek (bir tek gümbürtüden başka bir şey beklemiyorlar!)” [Yâsîn 36/49] âyetindeki gibi, onlar dünya işleriyle uğraştıkları için gâfil iken, anlamındadır. Oysa kıya-met, onlar uyanık ve dikkatli iken de ansızın gelebilir.

] 123[ ٍ ِ َ ْ َ (o gün) zarfı, ّو ُ َ (düşman) kelimesiyle mansūbdur; anlam şöyledir: O gün Allah rızası dışında dostluk kurmuş olanlar arasındaki bü-tün dostluklar sona erer ve düşmanlığa, buğza dönüşür; ancak Allah için dostluk kurmuş olan kimselerin dostluğu hariç ki o, bu şekilde dostluk kuranların, birbirini Allah için sevip, Allah için buğzetmenin sevabını gör-düklerinde artacak olan kalıcı bir dostluktur. “Müttakîler hâriç” ifadesinin kötü arkadaşlardan uzak duranlar anlamında olduğu da söylenmiştir.

[124] Âyetin Übeyy b. Halef ve Ukbe b. Ebû Mu‘ayt hakkında indiği söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

69. Âyetin Tefsiri

69. -Onlar ki âyetlerimize iman etmiş, teslimiyet göstermişlerdir.-
Bu bölümü tek başına aç →

70. Âyetin Tefsiri

sevindirileceğiniz Cennet’e girin.”[125] “Ey Benim kullarım!” hitabı, birbirini Allah için seven müttakîlere

o gün söylenecek sözün nakledilmesidir. “İman etmiş olanlar” ifadesi “kulla-rım” kelimesinin sıfatı olarak mahallen mansūbdur; çünkü o, tamlama hâ-linde olan bir münâdâdır (ünlenen öge); yani “âyetlerimize iman etmiş, tesli-miyet göstermişler” özlerini yalnız bize hasredip kendilerini bize itaat etmeye yöneltmişlerdir. Denilmiştir ki Allah insanları dirilttiğinde herkes korkacak-tır. Bir münâdî “Ey kullarım!” diye bağırdığında, bütün insanlar bu nispet ile kendilerinin kastedilmiş olmasını umacaklardır; ancak sonra onu inananlar izleyecek, hakka teslimiyet gösterenler dışındaki insanlar ise ondan ümidini kesecektir. İfade, ِאد َ

ِ א (ey kullarım) şeklinde de okunmuştur.1 ] 126[ ونَ ُ َ ْ ُ “hibârı -yani etkisi- yüzlerinizde görülecek şekilde sevindi-

rileceğiniz” demektir. Tıpkı “Yüzlerinden anlarsın o nimetin güzelliğini.” [Mutaffifîn 83/24] âyetindeki gibi. Zeccâc (v. 311/923) “Onlara muazzam bir ikramda bulunulur.” demiştir. Bu fiilin kökü olan ة َ ْ َ -güzel diye nitele“ اnen şeylerdeki mübalağa/muazzamlık”tır.1 Müfessirin yâ ‘ibâdî kıraatini esas aldığı anlaşılmaktadır. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

73. Âyetin Tefsiri

demektir. א َ ِ (orada) kelimesindeki zamir cennete râcidir. ِ ِ َ ْ َ (canları-nın istediği) fiili sonunda zamir olmaksızın teştehî şeklinde de okunmuştur. İfade, bütün nimet çeşitlerini kapsamaktadır; çünkü nimetler ya insanın canının çektiği ya da gözüne hoş görünen şeylerdir.

] 128[ כَ ْ ِ َ ;cennet”e işaret olup mübtedâdır“ (bu) وَ ْ -ise ha (cennet) اberdir. “Mirasçı kılındığınız” ifadesi ise cennetin sıfatıdır. Veya َ ْ ,(cennet) اişaret zamirinden oluşan mübtedânın sıfatıdır; “mirasçı kılındığınız” ise ha-berdir. Veya “mirasçı kılındığınız” sıfattır, “kendi yaptıklarınıza karşılık” ha-berdir; Bâ da haber olarak kullanılan zarflarda olduğu üzere düşürülmüş bir fiile bağlıdır. Birinci izaha göre “mirasçı kılındığınız” fiiline bağlıdır.1

[129] Sahibine kalması konusunda cennet, kalıcı bir mirasın vârislere kalışına benzetilmiştir.

[130] Fiil vurristumûhâ (tek tek mirasçı kılındığınız) şeklinde de okun-muştur.

] 131[ نَ ُ כُ ْ َ א َ ْ ِ (ondan yersiniz) ifadesindeki ْ ِ kısmîlik bildirir; yani ancak bir kısmını yersiniz, gerisi ağaçlarında kalır. Cennet sürekli mey-velerle yüklü ve onlarla bezelidir. Dünyada olduğu gibi meyvelerinden soyutlanmış hiçbir ağaç görmezsin. Hazret-i Peygamber’in “Bir adam cennette bir meyve koparsa yerine mutlaka iki benzeri biter.” buyurduğu nakledilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

75. Âyetin Tefsiri

75. azaplarına ara verilmez... Orada tamamen ümitsizdirler.
Bu bölümü tek başına aç →

76. Âyetin Tefsiri

76. Ama onlara Biz zulmetmemişizdir; zalim olan kendileridir...
Bu bölümü tek başına aç →

77. Âyetin Tefsiri

o der ki: “Hep böyle kalacaksınız!”

Bu bölümü tek başına aç →

78. Âyetin Tefsiri

hoşlanmazdı...”1 (i) “Kendi yaptıklarınıza karşılık mirasçı kılındığınız cennet işte budur.” (ii) “Bu cennet, kendi yaptık-

larınıza karşılık mirasçı kılındığınız (makam)dır.” (iii) “Mirasçı kılındığınız bu Cennet, kendi yaptıkla-rınızın karşılığıdır.” / ed.

] 132[ ْ ُ ْ َ ُ َ ُ َ (azaplarına ara verilmez) ifadesi, azapları hafifletilmez ve eksiltilmez demektir. Bu fiil, hummâ biraz sakinleşip harareti azaldığında feterat ‘anhu’l-hummâ demelerinden gelmektedir. ِ

ْ ُ (ümitsiz), kurtuluş-tan ümidini kesmiş ye’s içindeki suskun kişidir. Dahhâk’in (v. 105/723) “Suçlu ateşten bir tabuta konup üzeri kapatılır ve orada kalır; ne o bir kim-seyi görür, ne de bir kimse onu görür.” dediği nakledilmiştir. ْ ُ (onlar) zamiri Basra ekolüne mensup dilcilerce zamir-i fasıl, Kûfe ekolüne mensup dilcilerce imâd zamiri olarak isimlendirilir. ( [onlar azapta] ifadesi) ْ ُ وَא َ ِ yani “onlar ateşte” şeklinde de okunmuştur. Yine, Hazret-i Ali ve İbn Mes‘ûd, terhīm için Kâf ’ı düşürerek ِאل َ َא (ey Mâli[k]1) şeklinde de okumuş-lardır. Tıpkı şâirin ifadesindeki gibi;

Gerçek senin dediğin gibi değil, ey Mâli[k]! İbn Abbas’a “ İbn Mes‘ûd ‘ِאل َ َא َאدَوْا -şeklin ’.(Ey Mâli[k] diye nidâ ettiler) وَde okuyor?” denilince; “Cehennemlikleri terhīm yapmaktan alıkoyacak çok meşguliyetleri olacak!” demiş. Müfessirlerden birinin “İçinde bulundukları şiddetli durumdan ve zaaflarından dolayı bazı isimleri keserek söylemeleri buradaki terhīmi güzel kılmıştır.” şeklinde açıklama yaptığı aktarılır. Ebü’s-Sirâr el-Ganevî de yâ Mâlu (Ey Mâl[ik]u) şeklinde merfû‘ okumuştur. Bu, yine terhīmle yâ Hâru (Ey Hâr[is]u) şeklinde seslenmek gibidir.

] 133[ כَ َא رَ ْ َ َ ِ ْ َِ (Rabbin işimizi bitirsin artık!) fiili, biri birinin işini

bitirdiğinde (öldürdüğünde) kullanılan kadâ ‘aleyhi ifadesinden gelmekte-dir; ِ ْ َ َ َ َ َ َ ُ هُ َ כَ َ َ (“ Mûsâ da öbürünü şiddetle itip adamın işini bitirdi!” [Kasas 28/15]) âyetinde de kullanılmıştır. Bu ifadenin anlamı şudur: “Rab-binden iste de bitirsin artık işimizi!” Şayet “Onları ümitsizlikle niteledik-ten sonra neden ‘Ey Mâlik! diye bağrışırlar’ dedi?” dersen şöyle derim: Bu (âhiret hengâmı), uzayan devirlerden oluşan uzun bir zamandır. Bu sebep-le, durumları değişiklik arz eder; bazen ümitsizlik hâkim olduğundan ve kurtuluş olmadığını bildikleri için susarlar bazen da içlerinde bulundukları şiddetli azaptan dolayı feryat ederler!

] 134[ نَ ُ אכِ َ (Kalacaksınız!) ifadesi lâbisûne (Bekleyeceksiniz!) anlamında olup burada bir alay vardır; çünkü kastedilen, orada kalıcı olmalarıdır. İbn Abbas’ın “Onlara ancak bin yıl sonra cevap verilecektir.” dediği nakledilir. Hazret-i Peygamber’den de şöyle nakledilmiştir: “Cehennemliklere açlık duygusu verilip, içinde bulundukları azap değiştirilince, ‘Yalvarın Mâlik’e!’ derler ve ‘Ey Mâlik! Rabbin bitirsin artık işimizi!’ diye bağrışırlar.” [Tirmizî, “Sıfatu Cehennem”, 5] 1 Türkçede Hasan’a Haso denmesi gibi. / ed.

[135] “Aslında biz size gerçeği getirmiştik” cümlesi, başkasından nakil olmayıp Allah’ın sözüdür. İfadeyi le-kad ci’tukum (Ben size gerçeği getirmiş-tim.) şeklinde okuyan kişinin kıraati de bunu göstermektedir. Buna göre ََאل (dedi) fiilindeki zamirin Allah’ı göstermesi gerekir; Allah’ın, işlerini bitirmesi-ni Mâlik’ten isteyince, Allah onlara bu şekilde cevap vermiş olmaktadır.

[136] “Hoşlanmazsınız” onu kabul etmez, ondan nefret edip tiksinirsi-niz; çünkü bâtılla birlikte boşvermişlik ve rahat, hakla beraber ise yorgun-luk vardır.

Bu bölümü tek başına aç →

80. Âyetin Tefsiri

[137] “Yoksa” Mekke müşrikleri Peygamber’e (s.a.) tuzak ve komplo kur-mak gibi “bir işe mi karar vermişler?!” Kurdukları tuzakta kararlıysalar “Biz de” tuzak kurmakta “kararlıyız!” Tıpkı “Yoksa tuzak mı kurmak istiyorlar?! Ama nankörce inkâr edenlerdir asıl tuzağa düşecekler!” [Tûr 52/42] ayetindeki gibi. Hazret-i Peygamber hakkında birbirlerine sesleniyorlar, fısıldaşıyorlardı.

[138] Şayet “Onların sırlarından ve fısıldaşmalarından maksat nedir?” dersen şöyle derim: Sır, kişinin kendi kendine konuştuğu ya da kimsenin bulunmadığı bir yerde başkasına söylediği sözlerdir. Fısıldaşma ise araların-daki konuşmalarıdır.

[139] “Elbette;” hem sırlarını hem de fısıldaşmalarını işitiyoruz, her iki-sine de vâkıfız. “Elçilerimiz” yani yanlarındaki kirâmen kâtibîn melekleri bu sır ve fısıltıları “yazıyorlar!”

[140] Yahyâ b. Mu‘âz er-Râzî’nin (v. 258/872) şöyle dediği nakledil-miştir: “Bir kimse günahlarını insanlardan gizleyip de göklerde hiçbir şeyin kendisine saklı kalmadığı Zat karşısında açıkça işlerse, O’nu kendisine ba-kanların en önemsizi olarak görmüş olur. Bu ise nifak alâmetlerindendir.”

Bu bölümü tek başına aç →

82. Âyetin Tefsiri

[141] “De ki: Rahmân’ın bir çocuğu olsaydı” bu doğru olsaydı; yani ileri süreceğiniz sağlam bir delil ve ortaya koyacağınız açık bir belgeyle sabit olsaydı, o çocuğu yüceltenlerin “ilki ben” olur, babasına olan saygısından dolayı hü-kümdarın oğlunu yücelten kişi gibi ona itaat edip boyun eğmekte sizi geçerdim.

[142] Bu, bir amaca yönelik olarak söylenmiş farazî ve temsilî bir sözdür. Burada gözetilen amaç ise Allah’ın çocuk sahibi olmasını reddetmekte son noktaya ulaşmak ve bu hususu uzun uzadıya vurgulayarak, böyle bir iddia-da bulunacak kişiye hiçbir şüphe bırakmayıp tamamını çürütmek, böylece tevhid konusunda ayağını sağlam basarak maksadı iyi ifade etmektir; çünkü kulluğu çocuğun olmasına bağlamıştır. Çocuğun olması ise özünde imkânsız-dır. Dolayısıyla, konunun bağlandığı ‘başkasına kulluk etme’ de aynı şekilde imkânsızdır. Bu söz, çocuğun varlığının ve ona tapılmasının kabulü suretinde onların her ikisini de reddetmekte en etkili ve en güçlü bir ifadedir. Bu, Ehl-i ‘Adl ve’t-Tevhid [yani Mu‘tezile]’ye mensup birinin bir Cebrî’ye şöyle demesi gibidir: “Allah hem kalpteki inkârı yaratıyor hem de bu yüzden inkârcıya ebediyen azap ediyor ise ‘Onun tanrı değil, şeytan olduğu’nu söyleyeceklerin ilki ben olurdum!” Bu sözün anlamı ve onun için seçilmiş olan üslûp ve söz-dizimi, Allah Teâlâ’nın küfrün yaratıcısı olmasını reddetmek, O’nu böyle bir şeyden arındırıp tenzih etmektir. Ancak bu arındırma zikrettiğimiz şekilde bir abartı yoluyla yapılmaktadır. Aynı zamanda Cebriyye mezhebinin yüzey-selliğini ve o görüşe yönelen kimsenin sapkınlığını göstermekte, [yukarıdaki cümleyi söylediği varsayılan kişinin, Cebriyye’nin bahsi geçen görüşünün] doğru olması-nın imkânsızlığına kesin bir şekilde şahitlik edip ondan uzak olduğunu açık-lamakta; böyle bir fikri benimsemeyi son derece nefret ve tiksintiyle karşıla-dığına işaret etmektedir. Sa‘îd b. Cübeyr’in (v. 94/713), kendisine “Bilmiş ol, Allah’a yemin olsun ki, dünyayı sana karşı tutuşmuş bir ateşe çevireceğim!” diyen Haccâc’a verdiği “Senin bunu yapabileceğini bilseydim, senden başka bir tanrıya tapmazdım!” şeklindeki cevap da bu tarzdadır.

[143] İnsanlar tevhidi en etkili şekilde ispatlamaya mâtuf, incelik ve fay-dalarla dolu olan bu güzel üslûptan zorlama ürünü savunmacı yorumlar çıkar-mışlardır. Meselâ şöyle denilmiştir: -Sizin iddianıza göre- Rahmân’ın çocuğu olsaydı, yine de ben sizin ona çocuk nispet etmenizi yalanlayıp Allah’ı birleyip sadece O’na tapanların ilki olurdum. Yine şöyle denilmiştir: -Sizin iddianıza göre- Rahmân’ın çocuğu olsaydı, onun çocuğu olmasını kabulden kaçınanla-rın ilki ben olurdum! Bu durumda “tapanlar” anlamındaki kelimenin [ א [اkökü, bir şeyden şiddetle kaçınıldığında kullanılan ‘abide - ya‘bedu fiilinden gelmiş olacaktır. Bu fiilin sıfat formu da ‘abidun ve ‘âbidun (kaçınan, uzak duran) şeklinde gelir. Nitekim bazı kārîler ِ ِ َ ْ .şeklinde okumuşlardır (kaçınanlar) ا

] 144[ in olumsuzluk edatı olduğu da söylenmiştir. Buna göre anlam’إِنْşöyle olur: “Rahmân’ın asla çocuğu olmamıştır! Bunu ilk söyleyen, ona kulluk eden ve onu bir tek bilenlerin ilki benim!” Rivayete göre; Nadr b. Abdüddâr b. Kusayy “Melekler Allah’ın kızlarıdır.” dermiş. Bu âyet inince “Görmüyor musunuz, o [Muhammed] da beni doğruluyor!” demiş; Velîd b. Muğîre ise şu açıklamayı yapmıştır: Seni doğrulamıyor; aksine şöyle diyor: Rahmân’ın asla çocuğu olmamıştır. Mekke halkı içerisinde O’nu bir kabul edip, çocuğu olmadığını belirtenlerin ilki de benim!

[145] ( َ kelimesi) zamme ile vuldun (çocuklar) şeklinde de [çocuk] وَokunmuştur.

[146] Daha sonra Allah Teâlâ, çocuk edinmenin cisimlerin niteliği ol-duğunu göstermek üzere göklerin, yerin ve arşın rabbi olarak nitelenen zâtını çocuk edinmekten tenzih edip arındırmıştır. Cisim olsaydı bu kâinatı yaratmaya ve işlerini yürütmeye güç yetiremezdi.

Bu bölümü tek başına aç →

83. Âyetin Tefsiri

[147] “Öyleyse, günleriyle karşı karşıya gelinceye kadar bırak onları” bâtıl inançlarına “dalıp oynasınlar;” dünyevî işlerle oyalansınlar! Bu, onla-rın söylediklerinin cehalet, bâtıla dalma ve oyalanma kabilinden olduğunu göstermekte; onları gerçeğe çağırmak için her tür zorluğa göğüs geren Pey-gamber’e (s.a.) onların gerçeğe asla dönmeyecek olan kalplerinin mühür-lendiğini bildirmektedir ki bu, onların yardımsız bırakılması, şeytanla baş başa bırakılıvermeleridir. Tıpkı “Dilediğinizi yapın!” [Fussilet 41/40] âyetin-deki gibi. Ve onları sonuçta bahtsızlığa düşmekle tehdit etmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

84. Âyetin Tefsiri

[148] Allah Teâlâ, [ ٌ ”ismine sıfat anlamı katmış; “gökte” ve “yerde [إzarflarını da ona bağlamıştır. Bu, Hâtim kelimesine, meşhur olduğu “cö-mert” anlamı katılmak suretiyle “O Tay kabilesinde de Hâtim’dir, Tağlip kabilesinde de Hâtim’dir” demen gibidir. Bu cümleyle sanki “O Tay ka-bilesinde de cömerttir, Tağlip kabilesinde de cömerttir.” demiş olursun. Nitekim ve huve’llezî fi’s-semâi Allāhu ve fi’l-ardi Allāhu (Göğün Allah’ı da O’dur, yerin Allah’ı da) şeklinde de okunmuştur. Tıpkı ِات َ ٰ ا ِ ُ ا َ ُ وَرَْضِ ْ ا ِ -âye (Göklerde de yerde de yegâne tanrı O’dur.” [En‘âm 6/3]“) وَti gibi burada da Allāh kelimesine ma‘bûd, mâlik vb. bir anlam katılmıştır.

Baştaki ism-i mevsūlü gösteren zamir sözün uzamasından dolayı düşürül-müştür. Bu, Arapların mâ ene bi’llezî kāilun le-ke şey’en (Ben sana bir şey söyleyecek kişi değilim) sözleri gibidir. Ma‘tūfun sıla içerisinde bulunuşu sözün uzamasını arttırmıştır.

] 149[ אءِ َ ا ِ (gökte) zarfının ي ِ ٌ ,ism-i mevsūlünün sılası olması ا إِ(tanrı) kelimesinin ise mahzuf bir mübtedânın haberi olması da mümkün-dür. Bu takdirde sonraki cümle sıla cümlesinin açıklaması olur; Allah’ın “gökte oluşu” ise1 mekân olarak orada bulunuş anlamında değil, ilâh ve rab oluş itibariyledir. Âyette, yeryüzünde tapılan tanrıların reddi söz konusudur.

Bu bölümü tek başına aç →

85. Âyetin Tefsiri

[150] İfade, َن ُ َ ْ ُ (döndürüleceksiniz) şeklinde Tâ’nın ötresiyle, terci‘û-ne (döneceksiniz) şeklinde fethasıyla, yurca‘ûne (döndürülecekler) şeklinde de zammeli Yâ ile okunmuştur; ayrıca tuhşerûne (toplanacaksınız) fiiliyle de okunmuştur.2

Bu bölümü tek başına aç →

87. Âyetin Tefsiri

[151] Allah’tan başka yalvardıkları tanrılar, -Allah katında şefaatçi ol-dukları iddiasının aksine- şefaate mâlik değillerdir. Ancak “gerçek neyse sadece ona şahitlik edenler” başkadır. Gerçek de Allah’ı birlemektir. Şahitlik edecek varlık, şahitlik ettiği konuyu basiretle, kesin ve samimi olarak biliyor olacaktır. Şefaate ancak o mâlik olabilir. Buradaki istisna munkatı‘dır; an-cak muttasıl da olabilir; çünkü Allah’tan başka yalvardıkları varlıklar içinde melekler de vardı. Fiil ted‘ûne (yalvardığınız) şeklinde de Tâ ve şeddeli Dâl ile tedde‘ûne (iddia ettiğiniz) şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

89. Âyetin Tefsiri

] 152[ ِ kelimesi mansūb, mecrur ve merfû‘ olarak her üç hareke ile de وokunmuştur. Mansūb okuyuş (le) ile ilgili olarak Ahfeş’in (v. 215/830) kelimeye “Sırlarını, fısıldaşmalarını ve Muhammed’in şöyle şöyle dediğini bilme-diğimizi mi sanıyorlar?!” anlamı verdiği1 nakledilmiştir. Ahfeş’in, kāle kīle ([Peygamber] söyleyeceğini söyledi.) şeklinde tahlil ettiği de aktarılır. Zeccâc (v. 311/923) ise kelimeyi [Zuhruf 43/85’teki] ِ َ א kelimesinin mahalline2 (kıyamet) اatfetmiştir. Tıpkı ‘acibtu min darbi Zeydin ve ‘Amran ( Zeyd’in ve Amr’ın dövül-mesine şaşırdım.) sözündeki gibi. Mecrur okuyuş ِ َ א kelimesinin (kıyamet) اlafzına hamledilmiştir. Zammeli okuyuş ise mübtedâ (özne) oluşuna itibarla-dır; haber daha sonra gelen ifadedir. [ ِ -nin] muzāfın düşürüldüğü varsayı’وlarak ِ َ א ُ ا ْ

ِ (kıyametin bilgisi) ifadesine atfı [ve kīlu] da caiz görülmüştür; buna göre anlam şöyle olur: ‘İndehû ‘ilmu’s-sâ‘ati ve ‘ilmu kīlihî (Kıyamete dair bilgi ve Peygamber’in [şu] sözüne dair bilgi sadece O’nun katındadır!). Bu-nunla birlikte, ma‘tūf ve ma‘tūf aleyhin birbirinden ayrılıp arada ‘ara cümle olarak girmesi güzel kaçmayacak’ birçok ifadenin yer alması ve sözün dizilişin-deki uyumsuzluklar dikkate alındığında bu söyledikleri görüş anlamca güçlü değildir. Bu söylenenlerden daha güçlü ve daha dikkate değer olanı, fethalı ve kesreli okuyuşun yemin edatının gizlenmesi ve düşürülmesine dayandırıl-masıdır. Merfû‘ okuyuş da Arapların eymunu’llāhi, emânetu’llāhi, yemînu’llāhi, le-‘amruke (Allah’ın güçlerine, emanına, gücüne yemin olsun! Senin hayatın üzerine ant içerim ki!) şeklindeki yeminlerine dayandırılabilir. “Bunlar iman etmiyorlar!” cümlesi de yeminin cevabıdır. Âdeta “Peygamber’in ‘Ya Rab!’ de-yişine yemin ederim ki” veya “Peygamber’in ‘Ya Rab!’ deyişine yemin olsun ki onlar inanmayan bir topluluktur!” buyrulmaktadır.

] 153[ “Dolayısıyla onlardan yüz çevir.” İnanacaklarından ümit keserek onları gerçeğe çağırmayı artık bırak; onlarla mütareke yap ve onlara “selâmet-le” yani sizden uzaklaşıyorum; bu bir mütarekedir “de.” “Ama yakında öğre-necekler!” Bu ifade, Allah’tan onlara bir tehdit ve peygamberine bir tesellidir.

] 154[ ِ ِ ِ -kelimesindeki zamir Peygamber’e (s.a.) râci olup Al (demesi) وlah’ın, peygamberinin sözüyle yemin etmesi onu yüceltmek, onun Kendisi-ne dua ve ilticada bulunmasının önemini göstermek içindir.

[155] Hazret-i Peygamber’in şöyle dediği nakledilmiştir: “Kim Zuhruf sû-resini okursa kıyamet gününde ‘Kullarım! Bugün size korku yoktur; üzülecek de değilsiniz. Hesaba çekilmeden girin cennete’ denilen kimselerden olur.”

1 Yani ْ ُ ٰ ْ َ ْ وَ ُِ ُ َ ْ َ َ א نَ اَ ُ َ ْ َ Yoksa sırlarını ve gizli konuşmalarını Bizim işitmediğimizi mi“) أمَْ

sanıyorlar?!” [Zuhruf 43/80]) âyetine hamlettiği… / çev.2 Yani ُ masdarının ma‘mûlü olarak mansūb olan mahalline. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →