KURTUBÎ TEFSÎRİ

Yûsuf Sûresi — KURTUBÎ TEFSÎRİ — Sayfa 4

70. Âyetin Tefsiri

Onların yüklerini hazırlatıldığında su kabını kardeşinin yükü arasına koy(dur)du. Sonra bir münadi: "Ey kafile! Siz gerçekten hırsızlık yaptınız!" diye bağırdı.

"Onların yüklerini hazırlandığında su kabını kardeşinin yükü arasına koy(dur)du." Bünyamin Hazret-i Yûsuf'u tanıyıp: Beni onlara geri teslim etme deyince, o da şöyle dedi: Ya'kub (aleyhisselâm)ın benden dolayı ne kadar kederlendiğini biliyorsun. Bu sefer onun gamı, kederi daha da artar. Ancak Bünyamin onlarla birlikte çıkıp gitmek istemeyince, Hazret-i Yûsuf şöyle dedi: Seni yanımda alıkoymam, senin İçin hoş olmayacak bir şeyi sana nisbet etmedikçe mümkün olmayacaktır. Bünyamin: Aldırmam deyince, su kabını gizlice Bünyamin'in yükünün arasına yerleştirdi.

Hazret-i Yûsuf bunu ya hiçbir kimsenin kendisine muttali olmayacağı bir şekilde bizzat koydu, yahut da çok yakınlarından birisine böyle bir işi yapmasını emretti.

Tecbjfe; bir işin serbest bırakılması ve bitirilmesi demektir. ise yaralının işini bitirdi, yani öldürdü tabiri de buradan gelmektedir.

Bu âyet-i kerîmede geçen

"sikâye; su kabı" ile (72. âyet-i kerîmede gelecek olan) aynı şeylerdir. Bu, orta tarafında kulpu bulunan ve iki yönlü bir kaptır. Hükümdar bunun bir tarafından içerdi. Yiyecekler (buğday) ise öbür tarafı ile ölçülürdü. Bu açıklamayı en-Nekkaş, İbn Abbâs'tan nakletmektedir. Esasen kendisi ile içilen herbir kaba; denilir. en-Nekkaş şu mısraı nakleder:

"Biz açıktan açığa büyük kaplarla şarab içeriz."

Bu su kabının neden yapıldığı hususunda görüş ayrılığı vardır. Şu'be, Ebû Bişr'den, o Saîd b. Cübeyr'den, o İbn Abbâs'tan şöyle dediğini rivâyet eder: Hükümdarın su kabı gümüşten olup mekkûk (denilen büyükçe su kabın)a benzer idi. Gümüşten olan bu kap, mücevherat kakmalı idi. Bu, başın üzerinde konurdu. Hazret-i Abbas'ın da cahiliye döneminde böyle bir kabı vardı. Narî b. el-Ezrak da ona Suvâ'ın ne olduğunu sorunca, o suvâ', kap demektir dedi. el-A'şâ'da bu hususta şöyle demektedir:

"Onun başında beyaz unu var ve içilecek kapları

Ve tencereleri, bir de aşçısı var ve büyükçe kaplar ile gümüşten masaları."

İkrime der ki: Yûsuf’un bu su kabı gümüşten idi. Ancak Abdurrahman b. Zeyd, altındı der. Onlara verdiği yiyeceklerini de onlara gösterdiği aşın iltifatı açığa vurmak kastıyla o kapla ölçmüştü. Yine denildiğine göre su kabıyla ölçülmesinin sebebi, yiyeceğin (buğday'ın) az bulunması idi.

"Sâ'B kelimesi hem müzekker, hem müennes gelir. Onu müennes olarak kabul eden kimse, çoğul olarak; yapar. "Evler" kelimesi gibi.

Onu müzekker kabul edenler ise; şeklinde çoğul yapar. "Elbiseler" kelimesi gibi.

Mücahid ve Ebû Salih derler ki: Sâ' denilen şey Himyerlilerin şivesinde "tırcihâle (fincan, bardak)" denilen şeydir.

Bu kelime değişik şekillerde okunmaktadır. Genel olarak kıraat; seklindedir. Gayn ile ise, Yahya b. Ya'mer'in kıraatidir. (Yahya bu kıraatini açıklayarak) der ki: Bu kap gümüşten işlenmiş bir kap idi. (Ondan dolayı kuyumcu işlemeciliği kökünden gelen kelimeyi kullanmıştır).

Ebû Recâ'; diye okumuştur. Ötreli bir "sad" sakin "vav" ve "ayn" ile; şeklindeki okuyuş ise Ubeyy'in kıraatidir. Said b. Cubeyr de şeklinde "sâd" ile "elir arasında "ya" harfi ile okumuştur. "Sad" ile "ayn" arasında "elif ile; şeklindeki kıraat ise Ebû Hüreyre'nin kıraatidir.

"Sonra bir münadî: Ey kafile! Siz gerçekten hırsızlık yaptınız diye bağırdı." Yani bir münadi bu şekilde seslendi ve durumu bildirdi.

"Bağırdı" vezni çokluk içindir. Münâdî âdeta

"ey kafile" ifadesini bir kaç defa yüksek sesle tekrarlamış gibidir.

"Kafile" ise üzerinde yiyecek yükletilmiş bulunan deve, eşek ve katır kafilesine denilir.

Mücahid der ki: Onların kafilelerinde eşekten başka hayvan yoktu. Ebû Ubeyde der ki: Bu kelime üzerlerinde yük de konulan ve binilen develere denilir.

Âyet; ey bu kafile sahipleri! anlamındadır. Yüce Allah'ın:

"O şehre sor" (Yûsuf, 12/82) âyetine ve "ey Allah'ın at(lı)ları bininiz" yani ey Allah'ın atlarının süvarileri bininiz demeye benzer ki, buna dair açıklamalar ileride gelecektir.

Burada iki itiraz söz konusudur:

1- Denilse ki: Bünyamin isteyerek nasıl Hazret-i Yûsuf’un yanında kalmaya razı oldu? Halbuki bu babasına bir itaatsizlikti. Çünkü babasının kederinin artacağını biliyordu ve Yûsuf bu konuda nasıl Bünyamin'e muvafakat etti? Diğer taraftan:

2- Suçsuz oldukları halde Hazret-i Yûsuf kardeşlerinin hırsız olduğunu nasıl söyledi. İkinci itiraz da budur.

Birinci itirazın cevabı: Keder zaten Hazret-i Ya'kub'u dört bir yandan kuşatmış bulunuyordu. Öyle ki Bünyamin'i yitirmesi bile artık büsbütün ona etki etmezdi. Nitekim o Bünyamin'i de yitirdiğini gördüğünde bile:

"Vah Yûsuf’a keder ve üzüntüm!" (Yûsuf, 12/84) demiş, Bünyamin'i ağzına almamıştı. Diğer taraftan Hazret-i Yûsuf’un, Bünyamin'in yanında kalmasına vahye bağlı olarak muvafakat göstermiş de olabilir. O takdirde hiçbir itiraz söz konusu olmaz.

Hazret-i Yûsuf’un kardeşlerinin hırsızlık ettiğini söylemesine gelince, buna verilecek cevap da şudur: O kardeşleri zaten Hazret-i Yûsuf’u babalarından çalıp kuyuya atmışlar, sonra da satmışlardı. İşte bu davranıştan dolayısıyla bu ismi almaya lâyıktılar. O bakımdan onlara hırsız demek doğru bir niteleme idi. Bir diğer cevab: O bu ifadeleriyle: Ey kafile sahipleri, sizin haliniz hırsızların haline benzedi, yani başkasına ait bir şey, hükümdarın rızası ve bilgisi olmaksızın sizin yanınızda bulunuyor demektir.

Bir diğer cevab da şöyledir: Bu kardeşiyle birlikte bir arada olmak için ve kardeşini onlardan ayırıp yanında bırakabilmek için başvurduğu bir çare idi. Bu da, Bünyamin'in hükümdarın su kabının kendi eşyaları arasına konulduğunu bilmemesi ve Hazret-i Yûsuf’un da bunu bizzat ona haber vermemesi esasına binaen böyle kabul edilebilir.

Şöyle de açıklanmıştır: İfade soru sormak anlamındadır. Yani siz hırsızlık mı yaptınız? Nitekim yüce Allah'ın:

"Ve bu... bir nimettir." (eş-Şuarâ, 26/23) âyeti da böyledir. Yani senin, benim başıma nimet diye kaktığın şey bu mudur? demektir.

Bu açıklamalardan maksat, Yûsuf (aleyhisselâm)a herhangi bir şekilde yalan nisbet etmemektir.

Bu bölümü tek başına aç →

71. Âyetin Tefsiri

Onlara dönerek: "Ne kaybettiniz (ne arıyorsunuz?)” dediler.

Bu bölümü tek başına aç →

72. Âyetin Tefsiri

Dediler ki: "Hükümdarın su kabını kaybettik. Onu getirene bir deve yükü var. Ben buna kefilim."

Bu âyete dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:

1- "Kefil (Zaîm)" Kelimesinin Anlamı:

"Onu getirene bir deve yükü var. Ben de buna kefilim" anlamındaki âyette geçen; lâfzı, burada müfessirlerin çoğunun görüşüne göre deve demektir. Eşek anlamında olduğu da söylenmiştir. Bazı Arapların şivesi de böyledir. Bu açıklamayı Mücahid yapmış ve tercih etmiştir.

Mücahid der ki: Zaîm (kefil) "ey kafile" diye seslenen münadinin kendisidir. Zaîm kelimesi kefil demektir. Hamîl, damîn ve kabîl aynı şeylerdir. Zaîm, aynı zamanda reis, başkan anlamına da gelir. Şair (İmruu’l-Kays) der ki:

"Ben öyle bir başkanım ki eğer (Bizans Kayseri tarafından) hükümdarlığa getirilmiş olarak şiddetli ve hızlıca dönecek olursam,

Bu dönüşümden dolayı bir tarafta uluyarak aralanın gelişini haber veren bir uyarıcı gibiyim."

Leylâ el-Ahyeliyye de kardeşi için söylediği mersiyesinde şöyle demektedir:

"Üzerindeki gömleği yırtılmış görürsün,

Düşmanla karşılaşma gününde ve utancından onu hasta sanırsın.

Nihayet sancağı kaldırdığında onu

Sancak altında, ordu başında kumandan görürsün."

2- Meçhul Şeye Kefalet:

Eğer: Deve yükünün ne olduğu bilinmediği (meçhul olduğu) ve meçhulün kefaleti sahih olmadığı halde, bir deve yükü vermeye nasıl kefil olmuştur? denilecek olursa, ona şöyle cevap verilir: Onlar tarafından deve yükü muayyendi ve belirli idi, vesk gibi. O bakımdan böyle bir şeye kefil olmak, sahih olmuştur. Şu kadar var ki, su kabını çalan kimseye verilecek bir mal bedeli idi. Ancak hırsıza böyle bir şeyin verilmesi helal olmazdı. Onların şeriatlerinde böyle bir şeyin sahih olma ihtimali de vardır. Yahut da bu yükleri araştıran ve su kabını ariyan kimseye karşılıksız verilen bir mal ve ci'âle (armağan) da olabilir.

3- Ödül Vaadi (Ci'âle):

Kimi ilim adamı şöyle demektedir: Bu âyet-i kerîmede iki hususa delil vardır: Birincisi ci'âle'nin câiz oluşudur. Ci'âle zaruret dolayısıyla câiz görülmüştür. Ci'âle'de başka hususlarda câiz olmayacak şekilde cehalet (ödülün mahiyetine dair bilgisizlik) caizdir. Bir kimse: Kim bunu yaparsa ona şu vardır diyecek olursa, bu sahihtir.

Ci'âle'de iki taraftan birisi malumdur, diğer taraf ise zaruret dolayısıyla meçhuldür, bilinmemektedir -ve bu yönüyle icareden farklıdır.- Çünkü icarede her iki taraftan da karşılıklı ivazlar (bedellerim miktarı tesbit edilir. Ci'âle, taraflardan birisi için feshin câiz olduğu akidlerdendir. Şu kadar var ki kendisine ci'âle vaadolunan kimsenin işe başladıktan sonra da, başlamadan da feshetmesi -hakkından vazgeçmeye razı olduğu takdirde- caizdir. Ancak câil (ödül vaadinde bulunan) kendisine ödül vaadolunan (mec'ûlun leh) işe başladığı takdirde bu akdi feshetmek hakkına sahip değildir. Ci'âle akdinde diğer akitlerde olduğu gibi iki akit tarafının da hazır bulunmaları şart değildir. Çünkü bu âyette

"onu getirene bir deve yükü var" diye buyurulmuştur.

Şâfiî de bütün bu hususlarda aynı görüştedir.

4- Ödül Taahhüdü Olmaksızın Yapılan İşlerin Ücretini İstemek:

Bir kimse: Benim kaçmış kölemi getirene bir dinar vaadediyorum, diyecek olsa, kölesini getiren kimeseye vaadettiği bu miktarı ödemesi gerekir. Şayet böyle bir taahlıüd olmaksızın kölesini getirecek olur ise, ücret talebi şartı ile onu getirirse, bu ücreti ödemesi gerekir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Kim kaçmış bir köleyi getirirse, ona kırk dirhem vardır (verilecektir). "Amr b. Dinar'dan dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle dedi: 'Kaçan kölenin (âbikin, bulunup getirilmesine karşılık) ödülü kırk dirhemdir." (İbn Mevdûd, el-lhtiyâr, IV, 46). Ayrıca bk. ez-Zeylaî, Nasbu'r-Râye, III, 470-471. Ayrıca Hazret-i Peygamber bu konuda bir taahhüt akdi gereğince köleyi getiren ile öyle bir akit olmaksızın getiren arasında bir fark gözetmemiştir.

İbn Huveyzimendad der ki: Bundan dolayı mezhebimize mensub ilim adamları şöyle demişlerdir: Bir kimse, birisine kendisinin yapması gereken ve maslahatından olan işleri yapacak olursa, ve eğer bu gibi işleri ücretle yapan kimselerden ise kendisi için bu işleri yaptığı kimsenin ona ücretini vermesi gerekir. Bu ücret miktarı da ecr-i misildir. Derim ki: Bütün bu hususlarda bizim görüşümüz Şâfiî'nin görüşünden farklıdır.

5- Kefaletin Hükmü:

Âyet-i kerîmedeki ikinci delil bir kimsenin üzerine kefalet almasının câiz olduğuna dairdir. Çünkü burada kefil olduğunu belirten münadi Yûsuf (aleyhisselâm)dan başka birisidir.

İlim adamlarımız derler ki; Bir kimse ben bunu yükleniyorum, yahut ben buna kefilim veya ben buna dair teminat veriyorum, yahut bu hususta ben sana karşı kefilim, zaîmim; bu konuda benim teminatım var veya ben bunu kabul ediyorum diyecek olsa, yahut senin bende alacağın olsun, üzerimde benden alacağın olsun, diyecek olsa bütün bu ifadeler bağlayıcı, yerine getirilmesi gereken kefaletlerdir.

Fukahâ bir kimsenin canına kefil olursa (canlı olarak getirilmesi taahhüd edilse) buna bağlı olarak malî tazminat ödenmesi gerekir mi gerekmez mi hususunda farklı görüşlere sahiptirler.

Kûfeli ilim adamları derler ki: Bir kimse, bir başkasını canlı olarak getirmeyi tekeffül etse, eğer bu kişi ölecek olursa, o getirilmesi İstenen kişinin üzerindeki hakkı kefil kişi ödemekle yükümlü değildir. Şâfiî'den meşhur olarak nakledilen iki görüşünden birisi budur.

Malik, el-Leys ve el-Evzaî derler ki: Bir kimse, birisini canlı olarak getirmeyi tekeffül etse ve o kişi üzerinde de mal borcu bulunuyor ise, o kişiyi getiremeyecek olursa, malı tazmin eder ve o aranan kişiden rücu’ ile ödediğini alır. Şayet kişinin kendisini taahhüd edip de: Ben malı taahhüd etmiyorum diyecek olursa, herhangi bir malî sorumluluğu olmaz,

Malî tazminat ödemekle yükümlü olduğunu kabul edenlerin delili şudur: Kefil, kefil olduğu kimsenin kan (kısas gibi bir) sebebiyle aranmadığını bilmektedir. Onun aranmasının sebebi ancak mali bir yükümlülüktür. Dolayısıyla bu sebepten ötürü o kimseye kefil olsa ve onu getirmeyecek olursa, bu durumda kefil olduğu kişiyi alacaklısının elinden kaçırmış, uzaklaştırmış gibi olur. İşte bundan dolayı o malı ödemekle yükümlüdür.

Tahavî ise Kûfeliler lehine delil getirerek şöyle demektedir: Kendisine kefil olunanın ölümü sebebiyle (kefil olanın) mal tazminatı ödemesinin bir anlamı yoktur. Çünkü o kişiyi canlı olarak getirmeyi tekeffül etmiştir, malını tekeffül etmemiştir. O bakımdan tekeffül etmediği şeyi ödemek zorunda bırakılması İmkânsız bir şeydir.

6- Malî Kefalet:

Bir kimse, bir diğerinin belli bir mala kefil olması halinde ilim adamlarının hak taleb eden kimsenin bu malını, bu ikisinden dilediği herhangi birisinden alıp alamayacağı hususunda farklı görüşleri vardır. es-Sevrî, Kûfeliler, el-Evzaî, Şâfiî, Ahmed ve İshak derler ki: Hakkını tamamıyla alıncaya kadar dilediği kimseden alır.

Malik'in de önceleri görüşü bu olmakla birlikte daha sonra bu görüşünden vazgeçerek şöyle demiştir: Borçlu kişi iflas etmedikçe yahut kayıplara karışmadıkça alacaklı kefilden bir şey alamaz. Çünkü asıl borçludan başlamak daha uygundur. Ancak borçlu ödeyemeyecek durumda ise o takdirde kefilden alır. Çünkü böyle bir durumda ondan alacağını alamamakta mazurdur. Bu güzel bir görüştür.

Kıyasa göre ise alacaklı kişi bu ikisinden dilediği herhangi birisinden hakkını isteyebilir. İbn Ebi Leylâ der ki: Kişi bir diğerinin adına bir miktar malı taahhüd etse (kefil olsa), bu alacak kefile geçer ve asıl borçlu ibra olur. Ancak, lehine kefil olunan kişinin ikisinden dilediği şahıstan hakkını alabilme hakkına sahiptir, diye şart koşması hali müstesnadır. İbn Ebi Leylâ bu görüşüne şu delili göstermektedir: Ölen şahıs Ebû Katâde'nin kefaleti ile borçtan ibra olmuştur. Câbir b. Abdullah'tan rivâyete göre, namazı kılınmak üzere olan bir cenazenin, Hazret-i Peygamber: "Borcu var mı?" diye sormuş. Vardır, cevabım alınca; "arkadaşınızın namazını kılın!" diye buyurmuş. Ebû Katâde, borcunu ben üzerime alıyorum, deyince, namazını kılmış. Müsned, III, 296; Buhârî, Havâlât 3 -Seleme b. el-Ekvâ'dan-; Tirmizî, Cenâiz 69 -Ebû Katâde'nin oğlu Abdullah'tan-. Ebû Sevr'in görüşü de buna yakındır.

7- Kefaletin Sahih Olduğu Yerler:

Kefalet ancak zimmette taalluk eden, sabit, karar kılmış ve vekâletin sahih olduğu haklarda olur. Buna göre kitabet akdinde kefalet sahih olamaz. Çünkü kitabet borcu sabit ve karar kılmış bir borç değildir. Zira köle eğer kitabet borcunu ödemekten acze düşecek olursa, bu hak karar kılan bir hak olmaktan çıkar ve kitabet akdî de münfesih olur.

Kimsenin, kimsenin yerine ifa edemediği -had gibi- haklara gelince, bunlarda da kefalet olmaz. Ancak durumu gözden geçirilip tesbit edilinceye kadar aleyhinde had İddiası bulunan kişi hapiste tutulur.

Ebû Yûsuf ve Muhammed istisna teşkil ederek had ve kısaslarda kefaleti câiz kabul eder ve şöyle derler: Kendisine iftira edilen yahutta kısas iddiasında bulunan kişi: Benim beyyinem hazır bulunuyor, diyecek olsa üç gün süreyle ona kefil olur. (Yani beyyinesini getirinceye kadar aleyhinde İddiada bulunduğu şahıs üç gün süreyle alıkonulur). Tahavî onların görüşlerine Hamza b. Amr, Ömer, İbn Mes'ûd, Cerir b. Abdullah ve el-Eş'as'in Ashab-ı kiram'ın huzurunda nefs ile kefaleti kabul ederek hüküm vermelerini'delil gösterir.

Bu bölümü tek başına aç →

73. Âyetin Tefsiri

"Allah'a yemin olsun ki -sizin de bildiğiniz gibi- biz bu yere fesad çıkarmak için gelmedik. Hırsız kimseler de değiliz" dediler.

Yüce Allah'ın:

"Allah'a yemin olsun ki -sizin de bildiğiniz gibi- biz bu yere fesad çıkarmak için gelmedik" âyeti ile ilgili olarak rivâyet edildiğine göre; onlar hiçbir kimseye haksızlık etmezler, kimsenin ekininde otlatmazlardı. Hatta develerinin ağızlarına kimsenin ekinine zarar vermesin diye torbalar geçirdikleri dahi nakledilmektedir. Daha sonra yüce Allah:

"Hırsız kimseler de değiliz" dediklerini bize nakletmektedir. Yine rivâyet edildiğine göre onlar yüklerinde bulduktan bedelleri geri getirmişlerdi. Yani bulduğu şeyi geri getiren bir kimse nasıl hırsız olabilir?

Bu bölümü tek başına aç →

74. Âyetin Tefsiri

"Eğer yalancılar İseniz cezası nedir?" dediler.

"Eğer yalancılar iseniz cezası nedir? dediler" âyetinin anlamı şudur: Sizin yalan söylediğiniz ortaya çıkarsa bu işi yapanın cezası nedir? Yûsuf’un kardeşleri şu cevabı verdiler: "Bunun cezası yükünde bulunan kimsenin kendisinin karşılık olarak alınmasıdır." Yani o kişi köl el eştirilir demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

75. Âyetin Tefsiri

"Bunun cezası yükünde bulunan kimsenin kendisinin karşılık olarak alınmasıdır. Biz zâlimleri böylece cezalandırırız" dediler

"Bunun cezası" âyeti mübtedâdır.

"Yükünde bulunan kimse" de onun haberidir. İfadenin takdiri de şöyledir: Bunun cezası (kayıp eşyanın) yükleri arasında bulunduğu kişinin köleleştirilmesidir. O halde bu ifade köleleştirmeden kinayedir.

Cümlede te'kid manası da vardır. Nitekim: Hırsızlık yapanın cezası elinin kesilmesidir; işte onun cezası budur, demeye benzer.

"Biz zâlimleri böylece cezalandırırız." Yani hırsızlık yaptıkları vakit zâlimlere uygulamamız budur, onlar köleleştirilirler.

Bu hüküm Hazret-i Ya'kub'un dininin hükmü idi. Onların bu söyledikleri sözler ise kendisinden yana güven içerisinde olan, şüphe etmeyen bir kimsenin sözleridir. Çünkü onlar yükleri arasında eşyanın bulunacağı kimsenin köleleştirilmesini kabul etmişlerdi.

Mısırlılara göre ise hırsızın hükmü, aldığının iki katını tazminat olarak Ödemesi şeklinde idi. Bunu da el-Hasen, es-Süddî ve başkaları söylemişlerdir.

İslâm Şeriatının Getirdiği Hükümler ve Önceki Şeriatların Hükümleri:

Daha önce Mâide Sûresi'nde (5/38. âyetin tefsirinde) hırsızlıkta el kesme cezasının bundan önceki şeriatlerdeki hükümleri neshedici olduğuna dair açıklamalar yahut Hazret-i Ya'kub'un şeriafındaki hırsızın köleleştirilmesi hükmünü neshettiğine dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Bu bölümü tek başına aç →

76. Âyetin Tefsiri

Bunun üzerine kardeşinin yükünden önce onların yüklerin(i aratmaya) başladı. Sonra kabı kardeşinin yükü arasından çıkardı. İşte biz Yûsuf’un lehine böyle bir takdirde bulunduk. Yoksa, o hükümdarın dinine göre kardeşini alıkoyabilecek değildi. Allah'ın dilemesi müstesna. Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Her ilim sahibi üstünde daha iyi bir bilen vardır.

"Bunun üzerine kardeşinin yükünden önce onların yüklerin(i aratmaya) başladı" âyetinde söz edildiği şekilde; Hazret-i Yûsuf kalplerine gelebilecek zan ve şüpheyi bertaraf etmek için diğer kardeşlerinin yükünü aratmakla işe başladı,

"Yük" kelimesinin "vav" harfi ötreli de okunur, esreli de okunur. Bunlar İki söyleyiştir. Bu kelime, İçinde eşyanın-korunduğu ve eşyayı himaye eden kaplar hakkında kullanılır.

"Sonra kabı kardeşinin yükü arasından çıkardı." Bünyamin'in yükü arasından hükümdarın su kabını çıkardı, demektir.

" Kabı... çıkardı”daki zamir müennes zamirdir ve bu su kabını müennes kabul edenlere göre böyle kullanılmıştır. Bununla birlikte; " Onu getirene..." İfadesinde ise su kabına ait zamir, müzekker kullanılmıştur,

Hazret-i Yûsuf'un kardeşleri bu durumu görünce başlarını Önlerine eğdiler ve her tüdü zannı beslediler. Bünyamin'e dönerek: Yazıklar olsun sana ey Bünyamin hiç bugün gibisini görmedik, Senin anan Râhîl iki hırsız kardeş doğurmuş, dediler. Kardeşleri kendilerine şöyle cevap verdi: Allah'a yemin ederim, ben bu su kabını çalmadım. Onu eşyamın arasına kimin koyduğunu da bilmiyorum.

Yine rivâyet edildiğine göre ona: Ey Bünyamin çaldın mı? dediler. O, Allah'a yemin ederim ki hayır deyince, bu sefer; Peki su kabını senin eşyan arasına kim koydu, diye sordular. Bu sefer o: Sizin eşyanız arasına aldığınız yiyeceklerin bedelini kim koyduysa o, dedi.

Yine denildiğine göre; kabı araştırmaya koyulan kişi her bir kişinin eşyasını araştırmayı bitirdikten sonra yaptığı bu işten dolayı yüce Allah'a tevbe ederek istiğfar ediyordu.

Katâde ve diğerlerinin ifadelerinin zahirinden anlaşıldığına göre; bu şekilde istiğfar eden kişi Hazret-i Yûsuf idi. Çünkü o, su kabının nerede olduğunu bildiği halde yüklerini araştırıyordu. Nihayet onların yüklerini araştırmayı bitirdi ve Bünyamin'in yüküne sıra gelince şöyle dedi: Ben bu gencin böyle bir işi yaptığını, herhangi bir şey aldığım zannetmiyorum. Bu sefer kardeşleri ona:

Allah'a yemin ederiz ki, onun yüklerini de araştırmadan buradan ayrılmayacağız. Böylesi senin gönlünü de hoş eder, bizim gönlümüzü de. Bunun üzerine Bünyamin’in yükünü araştırıp arasından su kabını çıkardı.

Hazret-i Yûsuf tarafından yapılan bu araştırma, kabın çalındığını yüksek sesle ilan eden kişinin kendi görüşüne istinaden hırsızlık yaptıklarını söylemiş olmasını gerektirmektedir. Denildiğine göre: Bütün bunlar yüce Allah'ın bir emri gereği idi. Nitekim şanı yüce Allah'ın:

"İşte Biz Yûsuf’un lehine böyle bir takdirde bulunduk" âyeti da bunu pekiştirmektedir. Yüce Allah'ın:

"İşte biz Yûsuf'un lehine böyle bir takdirde bulunduk" âyetine dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- İlahi Takdir Ve Hileyi Şer'iyye:

Bu âyetteki; " Takdirde bulunduk" ibaresi böyle yaptık, demek olup bu açıklama İbn Abbâs'tan nakledilmiştir. el-Kutebî der ki: Biz böyle düzenledik, İbnu'l-Enbarî de: Biz böyle diledik diye açıklamıştır. Şair de der ki:

"O da istedi, ben de istedim ve bu isteklerin en hayırlısıdır:

O gençlik dönemlerinden geçmiş alanlar, ah bir geri gelse."

Bu âyetten, eğer şeriate muhalif değil ve herhangi bir aslı da çiğnemiyor ise birtakım hilelerle (meşru çare ve yollarla) maksatlara ulaşmanın câiz olduğu anlaşılmaktadır. Ancak Ebû Hanîfe usule muhalif olsa ve helâl sınırlarını çiğnese dahi, hileleri câiz gördüğünden bu hususa muhalefet "... Hanefilerin hileleri kabul ettikleri görüşü yaygınlık kazanmıştnr. Çünkü Ebû Yûsuf bu hususta bir kitap telif etmiştir. Ancak gerek ondan, gerek Hanefî mezhebine mensup ilim adamlarının bir çoğundan meşhur olarak geten görüş ancak "hakkı elde etmek kaşdını gütmek" kaydı ile yapılabileceği şeklindedir... Hilenin (Hanefilere göre) câiz olmasının ilkesi şudur: Eğer haramdan kaçış ve günahtnn uzak kalmak için yapılırsa güzeldir. Şayet bir müslümanın hakkını iptal için yapılırsa güzel olamaz. Hatta günah ve haksızlıktır." (İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, XII, 342) "el-Muhit'te "Hileler ve Meşruiyeti" diye bir bölüm dahi vardır... Hile, mekruh şeylerden kaçıktır. Haramdan kaçmak ve günahlara düşmekten uzak kalmak için hilelere başvurmakta bir sakınca yoktur. Hatta bu, menduptur. Bir müslümanın hakkını ortadan kaldırmak için hileye başvurmak ise günah ve haksızlıktır. Nesefi, "el-Kâfi'de diyor ki: Muhammed b. el-Hasen'den şöyle dediği nakledilmiştir: Hakkı ortadan kaldırmaya götüren hilelerle Allah'ın hükümlerinden kaçmak, mü’minlerin ahlâkından değildir " (Aynî, Umdetu'l-Kari, XXIV, 108-109) etmektedir.

2- Zekâta Tabi Olan Mallarda Yıl Geçme Şartı (Havelân-ı Havi) İle İlgili Çeşitli Hükümler:

İlim adamlarının icma ile kabul ettiklerine göre kişi eğer zekâttan kaçma niyetini taşımıyor ise, sene dolmadan önce malında satış ve hibe gibi yollarla tasarrufta bulunma hakkına sahiptir. Yine icma ile kabul ettiklerine göre; eğer yıl bitip de zekât toplayıcısının gelme vakti yaklaşmış ise, artık ne hile yollarına başvurması helâl olur, ne de malını eksiltmesi. Bir arada bulunan mallarını ayırması da helâl değildir, ayrı olanları bir araya getirip toplaması da helâl değildir.

Malilf der ki: Şayet senenin dolmasından bir ay ve buna yakın bir zaman önce zekâttan kaçmak niyetiyle malından herhangi bir bölümü elinden çıkaracak olursa sene dolduğunda zekât ödeme mükellefiyeti vardır. Bu da Hazret-i Peygamber'in Hadîs-i şerîfteki: "... zekât mükellefiyeti korkusuyla." Buhâri, Zekât 34, Hiyel 3; Ebû Dâvûd, Zekât 5 (hadis no: 1580) Tirmizî, Zekât 4, Nesâi, Zekât 5, 10; İbn Mâce, Zekât 11,13; Dârimî, Zekât 8; Muvatta’, Zekât 23; Müsned, I, 12, II. 15. âyetinden alınmış bir hükümdür.

Ebû Hanîfe ise şöyle demektedir: Eğer sene dolmasından bir gün önce dahi zekâttan kaçmak niyetiyle zekâta tabi mallarını birbirinden ayıracak olur ise bunun kendisine zararı olmaz. Çünkü sene tamam olmadıkça zekât mükellefiyeti olmaz ve Hazret-i Peygamber'in: "... zekât mükellefiyeti korkusuyla..."âyetinin ifade ettiği anlam böyle birisine ancak o vakit yöneltilmiş olur.

İbnu'l-Arabî der ki: Ben Ebû Bekir, Muhammed b. el-Velid el-Fihrî'yi ve başkalarını şöyle derken dinlemişimdir: Hocamız baş kadı Ebû Abdullah Muhammed b. Ali ed-Dâmeğânî onbinlerce dinarlık mal sahibi kişi idi. Bu hocamız sene sonu yaklaştı mı çocuklarını çağırır ve onlara: Ben yaşlandım, gücüm takatim kalmadı, bu mala da ihtiyacım yok, o sizindir der, sonra da bu malı evinden çıkartırdı. Hammallar gelir onu sırtlarında çocuklarının evine taşıyıp götürürlerdi. Bir sonraki yılın sonu yaklaştı mı ve herhangi bir iş için çocuklarını çağırdığında bu sefer çocukları: Sabamız biz hayatta kalacağını ümit ediyoruz. Mala gelince, sen hayatta olduğun sürece bizim mala ne gibi bir isteğimiz olabilir ki? Sen de, malın da zaten bizimsin. Haydi bu mah yanına al, derler ve yine hammallar o raalı alır, getirir, Önüne koyardı. O da mah eski yerine geri götürürdü. Bu şekilde mülkiyeti değiştirmek ile Ebû Hanîfe'nin görüşüne göre toplu olan bir malı birbirinden ayırmayı, sonra da ayrı olan bir malı bir araya getirip, toplamayı kastediyordu. Şüphesiz ki bu çok büyük bir İştir. Buhârî -Allah ondan razı olsun- Camî'inde belli bir maksat gözerek "Kitabu'l-Hiyel" adlı bir bölüm açmıştır. Buhârînin 90 no'lu bölümünü teşkil etmektedir.

Derim ki: Yine Buhârî aynı bölümde "zekât ve zekât düşer korkusuyla bir arada bulunan malın dağıtılamayacağı ve dağınık olan malların da bir araya toplanamayacağına dair bir bab" Buhârî, Hiyel 3- bâb. diye bir başlık açmış ve bu başlığın altında da Enes b. Malikin rivâyet ettiği Hazret-i Ebû Bekir'in ona zekât farizasını yazdığına dair hadisi de kaydetmiştir. Buhârî, Hiyel 3. Ayrıca; az önce geçen ve "... zekât mükellefiyeti korkusuyla..." ibaresi için gösterilen kaynaklara bakınız.

Yine bu başlık altında Talha b. Ubeydullah'ın rivâyet ettiği hadisi zikretmektedir ki bu hadise göre "bedevi bir Arap, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın huzuruna saçı, sakalı birbirine karışmış halde geldi" diye başlayan hadisini kaydetmektedir. Bu hadisin sonlarında ise "eğer doğru söylemişse kurtuluşa erer" veya "doğru söylemişse cennete girecektir" dediğini zikretmektedir. Buhâri, Hiyel 3. (Buhârî devamla) kimisi de şöyle demiştir: Yüzyirmi devede, dört yaşına basmış iki dişi deve zekât düşer. Şayet kasti olarak bu develeri tüketir yahut hibe eder veya zekâttan kaçmak kastı ile bu hususta bir hile yoluna saparsa, ona herhangi bir şey düşmez. (Buhârî) daha sonra da Ebû Hüreyre'nin şu hadisini nakletmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Sizden herhangi birinizin hazinesi, kıyâmet gününde başı tüysüz, gözleri üzerinde iki kara nokta bulunan bir ejderha haline gelir ve o ben senin hazinenim... der." Aynı yer

el-Mühelleb der ki: Buhârînin bu bab ile: Bir kimsenin zekâtı düşürmek için başvurduğu bütün hileli yolların o kimse aleyhine bir vebal olduğunu sana öğretmek istemektedir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zekât düşer korkusuyla koyunların bir araya toplanmasını veya dağıtılmasını yasaklamasından bu husus anlaşılmaktadır. Yine Hazret-i Peygamberin: "Doğru söylediyse kurtulur"âyetinden da herhangi bir kimse, herhangi bir hileli yola başvurmak suretiyle Allah'ın farzlarından bir şeyi nakzetmek isterse, asla kurtuluşa eremez ve böyle yapmakla da Allah'a karşı mazereti bulunamaz. Fukahânın mal sahibi olan kimsenin sene dolmasına yakın malında tasarrufta bulunmasını câiz görmeleri, bu tasarrufu ile zekâttan kaçma kastını gütmemesi şartına bağlıdır. Ancak bununla zekâttan kaçmayı niyet eden kimseden günah hiçbir şekilde düşmez ve Allah onun hesabını en iyi bilendir. Böyle bir kimse de ramazan hilalinin görülmesinden bir gün önce ramazan orucundan kaçarak ihtiyacı bulunmayan bir yolculuğa çıkan ve bununla da Allah'ın mü’minlere farz kılmış olduğu bir ibadetten yüz çeviren kimsenin durumuna benzer. Böyle bir kimse hakkında da tehdit söz konusudur. Nitekim kıyâmet gününde herhangi bir yolla zekât vermeyen bir kimsenin develer tarafından çiğnenip ona (zehirinin şiddetinden) başı tüysüz bir ejderha halinde müşahhaslaştırılacağı bilinen bir husustur. Bu da zekâttan kaçmanın helâl olmadığının ve âhirette bundan sorumlu tutulacağının Gerek el-Mühelleb'în bu sözleri, gerekse bu husustaki başka görüşler ile bunlara dair gerekçeler için bk. İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, XII, 347 vd. delilidir.

3- Mübah Olan Hileler:

İbnu'l-Arabî der ki: Şâfiî ilim adamlarından kimisi şöyle der: Yüce Allah'ın:

"İşte Biz Yûsuf’un lehine böyle bir takdirde bulunduk. Yoksa o... kardeşini alıkoyabilecek değildi" İbnu'l-Arâbî, Ahkâmu'l-Kur'ân, III, 1100'de buradaki 76. âyet-i kerîme yerine, biraz sonra da geleceği üzere 56. âyet-i kerimeyi zikretmektedir. âyetinde mubaha ulaşmak ve hakları ele geçirebilmek için hilenin ne şekilde yapılabileceğine bir delil vardır. Ancak bu, büyük bir yanılmadır. Çünkü yüce Allah'ın:

"İşte böylece o yerde Yûsuf’a iktidar verdik" (56. âyet) âyeti hakkında şöyle denilmektedir: Biz Yûsuf’a Aziz'in karısına karşı kendisine hakim olma güç ve iktidarını verdiğimiz gibi, yine Aziz'in yerine yeryüzüne sahib olma iktidarını vermiştik. Yahut da onun verdiği bu örnek, söylemek istediği şeye benzememektedir. eş-Şefavî der ki: Yüce Allah'ın:

"Eline bir demet sap al. Onunla vur ve yeminini bozma" (Sâd, 38/44) âyeti da buna benzemektedir. Ancak bu bir hile değildir. Bu ancak yeminin lâfızlara yahut maksatlara göre yorumlanması demektir, Yine eş-Şefavî der ki: Ebû Said el-Hudrî'nin, Hayber âmili ile ilgili olarak rivâyet ettiği hadis de bu kabildendir. Hayber'e zekât toplamak üzere giden kişi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e cenîb diye bilinen kaliteli bir hurma getirmişti... 56-57. âyetlerin tefsirinin baş taraflarında da bu hadise işaret edilmişti. Kaynakları için oraya bakılabilir. Şâfiî ilim adamlarının açıklamasına göre bu Hadîs-i şerîfin maksadı şudur; Hazret-i Peygamber o kimseye çeşitli türlerde bir araya toplanmış hurma çeşitlerini satıp bunların yerine de satın aldığı cenib veya başka türden hurmayı almasını istemiştir. Maliki'ler ise derler ki: Bu hadisin anlamı, o türden başka tür hurma almasıdır. Böylelikle cenib türü hurma çeşitli türlerdeki bayağı hurma karşılığında alınmış, ayrıca alınan paralar (dirhemler) da faiz olmasın diye bu yola başvurmasını emretmiştir. Nitekim İbn Abbâs da şöyle demiştir: Bir şeye karşılık, bir şey; fazladan alınan dirhemler ise faiz olur.

Yüce Allah'ın:

”Hükümdarın dinine göre" âyetindeki "din" kelimesi İbn 'Abbas'tan nakledildiğine göre onun egemenlik hükümlerine göre demektir. İbn Îsa'ya göre ise adetlerine göre demektir, yani o delil otraaksızın da zulmederdi. Mücahid, hükümdarın hükmüne göre diye açıklamıştır ki, hükümdarın hükmünde olmayan şey ise hırsızlık yapanların kökleştirilmesi hükmüdür.

"Allah'ın dilemesi müstesna." Yani ancak yüce Allah su kabı gerekçe olsun ve bu uygulamada ona mazeret olsun diye, Bünyamin'in yükü arasına koymasını dilemesi suretiyle olmuştur.

Katâde der ki: Hükümdarın hükmü (kanunu) hırsızlık yapanın dövülmesi ve iki kat tazminatının ödenmesi şeklindeydi. Ancak yüce Allah -Önceden de geçtiği üzere- onlar tarafından İsrailoğulları arasındaki hükmün söylenmesini murSd etmişti.

"Biz dilediğimizi derecelerle" ilim ve îman ile

"yükseltiriz." Bu âyet; şeklinde de okunmuştur ki; dilediğimizin derecelerini yükseltiriz, yani dilediğimiz kimseleri pek çok derecelere kadar yükseltiriz, anlamındadır. el-En'âm Sûresi'nde (6/83. âyetin tefsirinde) de bu anlamdaki âyet geçmiş bulunmaktadır.

"Her ilim sahibi üstünde daha iyi bir bilen vardır." İsrail'in, Simak'tan onun İkrime'den, onun da İbn Abbâs'tan rivâyetine göre İbn Abbâs şöyle demiştir: Bu ötekinden daha âlim, diğeri de berikinden daha âlimdir. Allah ise bütün âlimlerin üstündedir.

Süfyan'ın, Abdu’l-A'lâ'dan onun Saîd b. Cübeyr'den rivâyetine göre Saîd b. Cübeyr şöyle demiştir İbn Abbâs -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- ın yanında bulunuyor idik. Bir hadis nakletti, bir adam bundan hayrete düştü ve: Subhanallah dedi, Herbir bilenin (âlim'in) üstünde daha iyi bir bilen vardır. İbn Abbâs ona şöyle dedi: Ne kadar kötü söyledin. el-Alîm olan Allah'tır ve O herbir âlimin de üstündedir.

Bu bölümü tek başına aç →

77. Âyetin Tefsiri

"Eğer o çalmış bulunuyorsa, onun daha evvel bir kardeşi de çalmıştı" dediler. O vakit Yûsuf bunu içinde gizleyip bunu onlara açıklamadı ve dedi ki: "Sizin durumunuz daha da kötüdür. Allah sizin söylemekte olduğunuzun mahiyetini en iyi bilendir."

Yüce Allah'ın:

"Eğer o çalmış bulunuyorsa onun daha evvel bîr kardeşi de çalmıştı, dediler" âyetinin anlamı şudur: Yani bu da diğer kardeşine uymuştur, eğer bize uymuş olsaydı hırsızlık yapmazdı. Bunu söylemekle kardeşlerinin fiilinden uzak olduklarını ifade etmek istediler. Çünkü onunla anaları bir değildi. O eğer çalmış ise, bu herhalde çalan öbür abisine çekmiştir, çünkü neseblerde ortaklık ahlâkî benzerliklere sebeptir.

İlim adamları Hazret-i Yûsuf’a nisbet ettikleri hırsızlığın ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahibtirler. Mücahid ve başkalarından rivâyet edildiğine göre; Hazret-i İshak'ın kızı olan Hazret-i Yûsufun halası yaşça Hazret-i Ya'kub'dan büyüktü. Daha yaşlı olmasından ötürü Hazret-i İshak'ın kemeri ona geçmişti, çünkü yaş büyüklüğüne göre mirasçı oluyorlardı. Bu ise şeriatımızda hükmü nesh olunmuş şeylerdendir. Yine onların şeriatına göre hırsızlık yapan köleleştirilirdi. Hazret-i Yûsufun halası ise (annesinin vefatından sonra) onu alıp büyütmüş ve onu aşırı derecede sevmişti. Hazret-i Yûsuf büyüyüp gelişince Hazret-i Ya'kub halasına; Bana Yûsuf’u teslim et, gözümün önünden bir an dahi kaybolmasına tahammül edemiyorum, dediyse de halası da ondan ayrılmak istemedi. Kardeşi Ya'kub'ar Yanımda bir kaç gün daha onu bırak, onu göreyim. Hazret-i Ya'kub yanından çıkıp gidince, Hazret-i İshak'ın kemerini alıp onu Hazret-i Yûsuf’a elbiselerinin altından bağladı. Sonra da: Ben İshak'ın kemerini kaybettim, onu kimin aldığına, kimin ele geçirdiğine bir bakınız dedi. Bu kemer araştırıldı, sonra da: Evde bulunanların üzerini açın, dedi. Herkesin üzeri açılınca, kemerin Hazret-i Yûsuf ile birlikte olduğu görüldü; bu sefer şöyle dedi: Allah'a yemin ederim, o artık benim kölemdir. Ben ona dilediğimi yapacağım. Daha sonra Hazret-i Ya'kub ona geldi, ona durumu bildirince, Hazret-i Ya'kub da şöyle dedi: Sen bilirsin, eğer böyle bir şey yaptıysa o senin kölen olarak sana teslim edilecektir. Halası, vefat edinceye kadar Hazret-i Yûsuf’u yanında tuttu. İşte kardeşleri: "Eğer o çalmış bulunuyorsa onun daha evvel bir kardeşi de çalmıştı" sözleri ile bu hususa işaret ederek ayıpladılar. İşte Hazret-i Yûsuf da buradan su kabını -halasının yaptığı şekilde- kardeşinin yükü arasına koymayı öğrenmişti.

Saîd b. Cübeyr der ki: Hayır, halası ona anne tarafından dedesine ait bir putu çalmasını emretmişti. O da sözü geçen o putu çalıp, kırmış ve yola atmıştı. Onların bu tutumları bir münkeri değiştirmek idi. Kardeşleri ise onu hırsızlık yapmakla nitelediler ve bu işten dolayı onu ayıpladılar. Katâde de böyle demiştir.

ez-Zeccâc'ın, kitabında nakledildiğine göre çaldığı bu put altından idi.

Atiyye el-Avfî der ki: Hazret-i Yûsuf kardeşleriyle birlikte yemekte bulunduğu bir sırada bir parça et gördü ve onu sakladı. Bundan dolayı onu ayıpladılar.

Şöyle de açıklanmıştır: Hazret-i Yûsuf sofradaki yemeklerden yoksullara vermek üzere bir şeyler alırdı. Bunu da İbn Îsa nakletmektedir. Bir diğer açıklamaya göre kardeşleri Hazret-i Yûsuf’a nisbet ettikleri şeyde yalan söylemişlerdi. Bu açıklamayı da el-Hasen yapmıştır.

"O vakit Yûsuf bunu içinde gizleyip onlara açıklamadı." Yani Hazret-i Yûsuf onların:

"Eğer o çalmış bulunuyorsa onun daha evvel bir kardeşi de çalmıştı" sözlerini içinde gizledi. Bu açıklamayı da İbn Şecere ve İbn Îsa yapmıştır.

Bir diğer açıklamaya göre Hazret-i Yûsuf: "Sizin durumunuz daha da kötüdür" sözünü içinden gizli söyledi. Sonra da yüksek sesle "Allah sizin söylemekte olduğunuzun mahiyetini en iyi bilendir" dedi.

Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır. Yani sizler Yûsuf'a nisbet etmiş olduğunuz hırsızlıktan daha kötü bir durumdasınız. Yüce Allah'ın:

"Allah sizin söylemekte olduğunuzun mahiyetini en iyi bilendir" âyeti ise Allah sizin bu söylediğinizin yalan olduğunu en iyi bilendir. Zaten o iş, Allah rızası için yapılmıştı.

Denildiğine göre Hazret-i Yûsuf'un kardeşleri o sırada henüz peygamber olmamışlardı.

Bu bölümü tek başına aç →

78. Âyetin Tefsiri

Dediler ki: "Ey Aziz! Onun çok ihtiyar bir babası vardır. Bunun için onun yerine birimizi alıkoy. Biz seni gerçekten iyilik edenlerden görüyoruz."

"Dediler ki: Ey Aziz! Onun çok ihtiyar bir babası var. Bunun için onun yerine birimizi alıkoy." Onlar Hazret-i Yûsuf’a

"Aziz" lakabı ile hitab ettiler. Çünkü o sırada önceki Aziz -Kıtfîr azledilmiş yahut ölmüş olduğundan- onun yerine geçmiş idi.

"Onun çok İhtiyar bir babası var" sözleri ise kadr-u kıymeti çok büyük anlamındadır. Yaşça çok büyük olduğunu kastetmemişlerdir. Çünkü ihtiyar bir kimsenin yaşlı olduğu zaten bilinen bir husustur.

"Bunun için onun yerine birimizi alıkoy." Onun yerine birimiz köle olsun, demektir. Şöyle de açıklanmıştır: Bu ifade mecazdır. Çünkü onlar hür olan bir kimsenin, uygulama gereği köleleştirilmesine hüküm verilmiş birisinin yerine köleleştirilmesinin sahih olmayacağını biliyorlardı. Onların bu sözleri, yaptığı işten hoşlanmadığın bir kimseye -seni öldürmesini istemediğin halde bu işten vazgeçmesi hususunda mübalağa ifadesi kullanmak üzere-: Beni öldür de şu şu işi yapma, demeye benzer.

Bununla birlikte onların:

"Onun yerine birimizi alıkoy" sözlerinin hakikat anlamında söylenmiş olma ihtimali de vardır. Eğer peygamber idiyseler, hür bir kimsenin köleleştirilmesi kanaatini izhar etmiş olmaları uzak bir ihtimaldir. O halde geriye ancak kefalet yolu ile böyle bir talebte bulunmaları İhtimalinden başkası kalmıyor, Yani senin köleleştirmen gereken kişi, sana gelinceye kadar, birimizi yanında alıkoy. Bununla da Bünyamin'in babasının yanına ulaşması, Hazret-i Ya'kub'un da durumu açıkça görmesi ve bilmesini kastetmişlerdi. (Ondan sonra gelip Hazret-i Yûsuf'a köleliğe başlayacaktı).

Ancak Hazret-i Yûsuf böyle bir şeyi kabul etmedi. Zira hadlerde ve benzeri suçlarda yalnızca kendisine kefil olunanın huzura getirilmesi anlamında karşılıklı rıza ile kefalet câiz olur. Bu kişiyi eline geçirmek isteyen eğer böyle bir kefaleti kabul etmezse, bağlayıcı bir tarafı olmaz. Bu gibi hallerde ise kefil olan kimsenin kefil olunana uygulanması gereken cezayı yüklenmesi ise icma ile câiz değildir.

el-Vadıha'da şöyle denilmektedir: Kişinin zatına kefil olmak -nefs ile kefalet müstesna- bütün hadlerde caizdir. Fukahanın Cumhûru da cana kefaletin cevazını kabul etmektedir. Ancak bu konuda Şâfiî'den gelen rivâyet farklıdır. Bir defasında bunu zayıf kabul ederken, bir diğer sefer bunu câiz görmüştür.

"Biz seni gerçekten iyilik edenlerden görüyoruz" âyetindeki sözleri ile Hazret-i Yûsuf’u onunla bütün muamelelerinde gördükleri iyiliği ve ihsanını vasfermiş istemeleri muhtemel olduğu gibi, bu sözleriyle: Görüşümüze göre, eğer bunu bizden esirgemeyecek olursan, bize lütfetmiş ve iyilikte bulunacaksın. Bu son açıklama İbn İshak'ın açıklamasıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

79. Âyetin Tefsiri

Dedi ki: "Eşyamızı yanında bulduğumuz kimseden başkasını alıkoymamızdan Allah'a sığınırız. O takdirde biz elbette zâlimleriz demektir."

"Dedi ki: Eşyamızı yanında bulduğumuz kimseden başkasını alıkoymamızdan Allah'a sığınırız" âyetinde yer alan;

"Allah'a sığınırız"

İfadesi mastardır.

" Alıkoymamız" ise nasb mahallinde olup; Alıkoymamızdan" anlamındadır.

"Bulduğumuz kimseden başkası" ifadesi de;

"Almamız" fiili ile nasb mahallindedir. Yani biz suçsuz bir kimseyi, suç işlemiş bir kimseye karşılık alıkoymaktan ve böylelikle yaptığımız akde muhalefet etmekten Allah'a sığınırız.

"O takdirde biz" başkasını almamız halinde

"elbette zâlimleriz demektir."

Bu bölümü tek başına aç →

80. Âyetin Tefsiri

Artık ondan ümidlerini kesince, fısıldanarak bir kenara çekildiler. Büyükleri dedi ki: "Babanızın sizden Allah adına teminat almış olduğunu, daha evvel de Yûsuf hakkında işlediğiniz kusuru bilmez misiniz? Artık ya babam İzin verinceye yahut benim İçin Allah hükmedinceye kadar katiyyen bu yerden ayrılmam. O, hükmedicilerin en hayırlısıdır."

Allah'ın:

"Artık ondan ümidlerini kesince" âyetindeki; " Ümidlerini kestiler" ifadesi, ile aynı anlamdadır. Nitekim ile "Hayret etti" anlamında; in: Alay etti, eğlendi anlamına gelmeleri gibi.

"Fısıldanarak bir kenara çekildiler." Bir kenara çekilip kendi aralarında fısıldaştılar, demektir.

"Fısıldanarak" kelimesi İse; " Kenara çekildiler" ifadesindeki zamirden haldir. Bu kelime (hal olan kelime) tekil olmakta birlikte, -âyette de olduğu gibi- çoğul için de kullanılır. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi

"Onunla özel olarak konuşmak üzere onu yaklaştırdık" (Meryem, 19/52) âyetinde olduğu gibi, tekil için de kullanılır. Çoğulu ise; "Özel olarak kendi aralarında fısıldaşarak konuşanlar," anlamındadır. Şair de şöyle demektedir:

"Ben öyle bir kimseyim ki, diğerleri başbaşa fısıldaştıklarında,

Ve yine onlar kuyuya sarkıtılan ip gibi sallanıp durduklarında,

İşte orada sen bana tavsiyede bulun, fakat benim hakkımda kimseye tavsiyede bulunma!"

İbn Kesîr buradaki

"ümitlerini kestiler..." anlamındaki âyeti şeklinde; 87. âyetteki

"Ümid kesmeyin" âyetini şeklinde; yine aynı âyetteki

"çünkü... ümid kesmez" anlamındaki âyeti; şeklinde; (er-Ra'd, 13/31) "Şu gerçeği bilmediler mi ki" anlamındaki âyeti da; şeklinde kalbetmek suretiyle hemzesiz ve "elif ile okumuştur. Bu okuyuşa göre hemze öne alınmış, "ye" harfi sonraya bırakılmıştır. Daha sonra ise hemze "elife kalbedilmiştir. Çünkü elif de öncesi fetha olan sakin bir eliftir.

Ancak aslolan cemaatin okuyuş şeklidir. Çünkü bu kelimenin mastarı ancak "ya" harfinin başa alınması suretiyle; "Ümid kesmek" şeklinde gelmiştir. kelimesi ise "ümid kesti" anlamındaki; mastarı değildir. Aksine bu: Ona verdim anlamındaki; nun mastarıdır ki bu kelimenin mastarı; " Vermek" şekillerinde gelir.

Bazıları da şöyle demiştir: ile aynı kelimenin iki ayrı söyleyişidir. Buna göre; onlar kardeşlerinin kendilerine geri verileceğinden ümitlerini kestiklerinde kendi aralarında başka hiçbir kimse de bulunmaksızın danıştılar ve karşı karşıya kaldıkları bu durum ile İlgili olarak birbirleriyle fısıltı halinde konuştular, "Fısıldaşan" kelimesi ise; ism-i faili anlamında "faîl" veznindedir.

"Büyükleri dedi ki" Katide'nin dediğine göre; bu Rûbîl idi, yaşça en büyükleriydi. Mücahid ise, bu kişi Şem'ûn idî, görüş itibariyle en ileri derecede olanları oydu. el-Kelbî ise bu kişi Yehudâ idi, o aralarında en akıllı kişi idi, demektedir. Muhammed b. Ka'b ile İbn İshak İse; o Lavı idi ve Lavî (İsrailoğullarından gelen) peygamberlerin babasıdır.

"Babanızın sizden Allah adına" oğlunu koruyup onu kendisine geri götürmenize dair

"teminat almış" Allah adına söz almış

"olduğunu daha evvel de Yûsuf hakkında işlediğiniz kusuru bilmez misiniz?" Yani siz babanızın sizden Allah adına bir söz almış olduğunu bilmiyor musunuz? Yûsuf hakkındaki kusurunuzu da bilmektesiniz. Bu açıklamayı en-Nehhâs ve başkaları nakletmektedir. Daha evvel, Önceden" âyetindeki; "...den, dan" edatı; " Bilme...nize" taalluk etmektedir. ın fazladan gelmiş olması mümkündür. O takdirde; " Daha evvel, önceden" âyeti ile; " Yûsuf hakkında" ibarelerindeki iki zarf da;"İşlediğiniz kusur" fiiline taalluk etmektedir. Bununla birlikte; mastar buna karşılık; Daha evvel" ibaresinin de hazfedilmiş bir fiile müteallak olması da mümkündür. İfadenin takdiri de şöyle olur: Yûsuf hakkındaki kusurunuz ise önceden olmuş bir işti. Buna göre bu edat ile fiil, mübtedâ olarak ref mahallinde (yeni bir cümle başı) olur. Haberi ise; "Daha evvel" ifadesinin kendisine taalluk ettiği (ye olmuş anlamı verilen) hazfedilmiş fiildir.

"Artık, ya babam" dönüşüm İçin

"izin verinceye" çünkü ben ondan utanıyorum

"yahut benim için Allah" kardeşim ile birlikte gidişim hususunda

"hükmedinceye" ve böylelikle onunla beraber babamın yanına gidinceye kadar

"katiyyen bu yerden ayrılmam." Burada kalmaya devam edeceğim ve burada ikametimi sürdüreceğim.

" Ayrıldı, ayrılmak" ifadesi zail olmak, göçmek demektir. Bunun başına nefy edatı gelecek olursa müsbet (olumlu anlam) ifade eder.

Âyetin anlamının şu olduğu da söylenmiştir: Ya Allah benim lehime kılıç kullanıcağıma dair hüküm verir, ben de Savaşarak kardeşimi alırım yahut bu konuda acze düşerek mazereti olan birisi suretiyle geri dönerim. Çünkü Hazret-i Ya'kub:

"Etrafınız kuşatılmadıkça onu bana kesin olarak getireceğinize dair Allah'tan sağlam bir taahhüd vermediğiniz sürece..." (Yûsuf, 12/66) demişti. Savaşıp acze düşen bir kimsenin ise etrafı kuşatılmış demektir.

İbn Abbâs der ki; Yehudâ gazablandığı ve kılıcı aldığı vakit, yüzbin kişi onu geri çeviremezdi. Göğsündeki kılları çuvaldız gibi dikilir, elbisesinden dışarı fırlardı.

Haberde nakledildiğine göre Bu haberin sağlıklı ve güvenilir bir kaynağa dayalı olmadığı, merhum Kurtubî'nin bu ifadesinden de anlaşılmaktadır. Yehudâ -aralarında en ileri derecede kızan ve öfkelenen birisi idi- kardeşlerine şöyle demişti; Ya hükümdar ve beraberindekilere siz karşı koyarsınız, ben de bütün Mısır halkına karşı koyarım. Yahut da siz Mısır halkına karşı koyarsınız, ben de hükümdara ve Mısır halkına karşı koyarım. Kardeşleri şu cevabı verdiler: Sen hükümdara ve onunla birlikte olanlara karşı koy, biz de Mısır halkına karşı koyarız. Bunun üzerine kardeşlerinden birisini gönderdi. Mısır'ın çarşılarını saydılar, dokuz çarşı bulunduğunu gördüler. Onlardan herbirisi bir çarşıyı üstlendi. Daha sonra Yehudâ, Yûsuf (aleyhisselâm)in yanına girip şöyle dedi: Ey Hükümdar! Şayet kardeşimizi bizimle beraber bırakmayacak olursan, öyle bir feryat ederim ki, senin bu şehrinde karnındaki bebeği düşürmedik hiçbir gebe kadın kalmayacaktır.

Bu, kızmaları esnasında onların bir özelliği idi. Hazret-i Yûsuf onu kızdırdı ve hoşuna gitmeyecek bir söz söyledi. Yehudâ kızdı ve gittikçe kızgınlığı arttı. Tüyleri kabardı, diken diken oldu. Ya'kuboğullarının herbirîsi böyle oluyordu. Kızıp, köpürdü mü tüyleri diken diken olur, cesedi şişer, sırtındaki kıllar elbisenin altından görülür. Hatta herbir kıldan bir damla kan damlardı. Ayağını yere vuracak oldu mu yer sarsılır ve binalar yıkılırdı. Feryat edip bağıracak olursa, kadın olsun, hayvan olsun, uçan kuş olsun mutlaka karnında ne varsa onu ya hilkati tam veya eksik olarak bırakıverirdi. Kan dökmedikçe yahut Ya'kub neslinden bir el onu yakalamadıkça gazabı dinmezdi. Hazret-i Yûsuf kardeşi Yehudâ'nın gazabının son noktasına vardığını görünce, küçük bir çocuğuna Kıptice konuşarak elini görmeyeceği bir yerden Yahudâ'nın omuzları arasına koymasını emretti. Bu çocuk Hazret-i Yûsuf’un dediğini yapınca, gazabı dindi, elindeki kılıcı bıraktı. Kardeşlerinden kimseyi görür ihtimaliyle sağına soluna baktı fakat kimseyi göremedi. Çabucak kardeşlerinin yanına çıkarak dedi ki: Sizden kimse benimle beraber bulundu mu? Onlar: Hayır deyince, peki Şem'ûn nereye gitti? diye sordu. Dağa gitti dediler, o da arkasından çıkıp onunla karşılaştığında büyükçe bir kaya yüklenmiş olduğunu gördü. Bunu ne yapacaksın? diye sordu. O da payıma düşen çarşıya gideceğim ve o çarşıda kim varsa bu kaya parçasıyla kafasını yaracağım. Bu sefer Yehudâ ona: Dön kayayı geri götür yahut denize at dedi, hiçbir iş yapma. İbrahim'i dostu edinen hakkı için yemin ederim, Ya'kub neslinden bir el bana dokundu, dedi.

Sonra da Hazret-i Yûsuf'un huzuruna girdi. Hazret-i Yûsuf da aralarında en güçlü ve yakalayışı en çetin olanları idi. Şöyle dedi: Ey İbraniler! Sizler, sizden daha çetin ve güçlü kimse olmadığını mı zannediyorsunuz? Sonra da büyükçe bir değirmen taşına ayağıyla bir tekme vurdu ve bu değirmen taşı duvarın arkasından yuvarlanıverdi. Sonra da tek eliyle Yehudâ'yı yakalayıp onu yanı üzere yıktı ve dedi ki: Haydi demirciler gelsin, bunların ellerini ayaklarını keseceğim, boyunlarını vuracağım, dedi. Daha sonra Hazret-i Yûsuf tahtına çıktı ve minderi üzerinde oturdu. Su kabının getirilmesini emretti, kabı getirilip önüne konuldu. Daha sonra ona bir vuruş vurdu, bu su kabından bir ses çıktı. Kardeşlerine dönerek şöyle dedi: Bu kabın ne dediğini biliyor musunuz? Onlar: Hayır dediler. Dedi ki: Bu kap şöyle diyor: Bu kimselerin babalarının kalbinde ne kadar gam, keder ve sıkıntı varsa hepsine bunlar sebeb olmuştur. Sonra su kabına bir daha vurdu ve dedi ki: Bunun bana haber verdiğine göre bunlar küçük bir kardeşlerini almışlardı, onu kıskandılar, babalarından uzaklaştılar, sonra da onu telef ettiler. Kardeşleri: Ey Aziz! Allah senin kusurlarını setretsin, sen bizim kusurlarımızı setret. Allah sana lütfetsin, sen de bize lütfet. Su kabına üçüncü bir defa daha vurdu ve dedi ki: Kab diyor ki: Bunlar küçük kardeşlerini kuyuya attılar, sonra onu köleler gibi değersiz bir fiyata sattılar, babalarına da kurdun onu yediğini söylediler. Dördüncü bir defa daha kaba vurdu ve dedi ki: Bana haber verdiğine göre sizler seksen sene öncesinden bir günah işlemişsiniz ve hala o günahınızdan ötürü Allah'tan mağfiret dilememişsiniz, tevbe de etmemişsiniz. Beşinci bir defa daha kaba vurdu ve dedi ki: Kab şöyle diyor: Öldüğünü zannettikleri kardeşleri zamanın sonu gelmeden mutlaka geri dönecek ve insanlara yaptıklarını haber verecektir. Altıncı bir defa daha kaba vurdu ve dedi ki: Kab diyor ki: Şayet sizler gerçekten peygamber olsaydınız, yahut peygamberlerin evlatları olsaydınız yalan söylemezdiniz, babanıza itaatsizlik etmez, kötü davranmazdınız. Yemin olsun sizleri bütün âlemlere ibret olacak şekilde cezalandıracağım. Bana demircileri çağırın, bunların el ve ayaklarını keseceğim.

Bu sefer yalvarıp, yakarmaya, ağlaşmaya kovuldular. Tevbe ettiklerini İzhar ederek şöyle dediler: Gerçekten hayatta ise Yûsuf kardeşimizi bulabilsek, onun elinin altında itaatkâr bir hizmetkâr oluruz. Ayağıyla bizi çiğneyecek toprağı oluruz.

Yûsuf kardeşlerinin bu durumunu görünce ağladı ve onlara: Haydi yanımdan çıkıp gidiniz, babanıza İhsan olmak üzere sizi serbest bırakıyorum, o olmasaydı gerçekten sizi ibretli bir şekilde cezalandıracaktım, dedi.

Bu bölümü tek başına aç →

81. Âyetin Tefsiri

Siz babanıza dönün ve deyin ki: "Ey Babamız! Gerçek şu ki oğlun hırsızlık etti. Biz ancak bildiğimize göre şahidlik ediyoruz, gaybın bekçileri de değiliz."

Yüce Allah'ın:

"Siz babanıza dönün" sözlerini: "Katiyyen bu yerden ayrılmam" diyen kişi söylemişti.

"Ve deyin ki: Ey Babamız! Gerçek şu ki oğlun hırsızlık etti."

İbn Abbâs, ed-Dahhâk ve Ebû Rezîn;" Gerçek şu ki oğlun hırsızlık etti" âyetini; "Gerçek şu ki oğlun hırsızlık yaptı diye itham edildi" diye okumuşlardır.

en-Nehhâs der ki: Bana Muhammed b. Ahmed b. Ömer anlattı, dedi ki: Bize İbn Şâzân anlattı, dedi ki: Bize Ahmed b. Ebî Sureye el-Bağdadî anlattı, dedi'ki: Ben el-Kisaî'yi: "Ey babamız! Gerçek şu ki oğlun hırsızlık etti, diye itham edildi" şeklinde "sin" harfini ötreli ve şeddeli, "ra"yi da esreli olarak meçhul bir fiil şeklinde okudu. Yani hırsızlığa nisbet edildi ve hırsızlık yaptığı İthamı altında tutuldu. Nitekim bir kimseyi hainlik, fasıklık veya tacirlik gibi hasletlere nisbet ettiğini anlatmak isteyen bir kimsenin; demesi de bunun gibidir.

ez-Zeccâc der ki: "Hırsızlık etti diye itham edildi" ifadesinin iki anlama gelme ihtimali vardır. Birincisi onun hırsızlık yaptığı bilindi şeklinde, diğeri ise hırsızlık yapmakla itham edildi şeklinde. el-Cevherî der ki: şeklinde “ra" harfinin esreli okunması, çalınan şeye addır. (Mazisinde üstün, muzâriinde esreli olan) ra harfinin mastarında esreli olarak, "Çalmak" şeklinde gelir.

Yüce Allah'ın:

"Biz ancak bildiğimize göre şahitlik ediyoruz" âyeti ile ilgili olarak açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Bilgiye Dayalı Şahitlik:

Yüce Allah'ın (söylediklerini bildirdiği):

"Biz ancak bildiğimize göre şahitlik ediyoruz" âyeti ile şunu anlatmak istemişlerdir: Biz hep bildiğimiz şeye şahitlik ettik. Şimdi ise zahire göre şahitlik ediyoruz, gaybı bilmiyoruz. Sanki onlar Bünyamin'in: Sizin yükleriniz arasına bedellerinizi gizlice kim koydu ise, bu su kabını da benim eşyam arasına o koymuştur, sözü dolayısıyla kendilerini itham altında hissetmişlerdi. Bu anlamdaki açıklama İbn İshak tarafından yapılmıştır. Anlamın şu olduğu da söylenmiştir: Biz Yûsuf’un nezdinde hırsızlık yapanın köleleştirileceğine dair şahitliğimizi ancak senin dinine dair bildiğimize göre yaptık. Bu açıklamayı da İbn Zeyd yapmıştır.

"Gaybın bekçileri de değiliz." Yani biz onu senden aldığımız sırada hırsızlık yapacağını bilmiyorduk, bilseydik almazdık.

Mücahid ve Katâde der ki: Biz senin oğlunun köleleştirileceğini ve işimizin bu noktaya geleceğini bilmiyorduk. Biz gücümüz yettiğince kardeşimizi koruyacağımızı söylemiştik.

İbn Abbâs der ki: Onlar bu sözleriyle; kendileri uykuda İken kardeşlerinin geceleyin hırsızlık yaptığını kastetmişlerdi. Çünkü gayb Himyerlilerin lehçesinde gece demektir. Yine ondan nakledildiğine göre biz gece, gündüz, giderken ve gelirken neter yaptığını bilmiyorduk. Şöyle de açıklanmıştır: Bizim gözümüzün önünde olduğu sürece tatsız hiçbir şey olmadı, fakat önümüzden kaybolup gittikten sonra durumları bize gizli kaldı.

Anlamın şu olduğu da söylenmiştir: Çalınan mal onun eşyası arasından çıkarılmıştı. Hatta bizim gözümüz önünde, biz ona bakar dururken, eşyası arasından biz çıkardık, ancak gaybı bilmiyoruz, belki de onlar kendisi hiç çalmamış olduğu halde çaldı diye itham etmiş olabilirler.

2- Bilgiye Dayanarak Yapılan Şahitlik:

Bu âyet-i kerîme hangi yolla bilinirse bilinsin, şahitlik yapmanın câiz olduğu hükmünü ihtiva etmektedir. Çünkü şahitlik aklen ve şer'an bilgi ile alakalıdır. Bilgisi olmayanların şahitliği dinlenmez ve ancak konuyu bilenlerden şahitlikleri dinlenir. Bütün şahitliklerde aslolan budur, bundan dolayı (mezhebimiz mensubu) ilim adamlarımız şöyle demişlerdin Amanın şahitliği caizdir, kulakları duyanın şahitliği caizdir, dilsizin şahitliği işaretiyle ne demek istediği anlaşıldığı takdirde caizdir. Aynı şekilde yazıya dair şahitlik de -o yazının kendisine ait olduğundan veya filana ait olduğundan kesinlikle emin olması şartıyla- sahih bir şahitliktir.

Buna göre herhangi bir şeye dair kendisinde bir bilgi husule gelen herkesin ona dair şahitlikte bulunması caizdir, isterse aleyhinde şahitlik yapılacak kişi (o işe dair) onu şahit tutmamış olsun. Nitekim yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

"Bilerek hak ile şahitlik edenler müstesna," (ez-Zuhruf, 43/86) Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmaktadır: "Size şahitlerin en hayırlılarını haber vereyim mi? Şahitlerin en hayırlıları kendisinden istenmeden önce şahitliğini yerine getiren kimsedir." Müslim, Akdiye 19; Ebû Dâvûd, Akdiye 13: Tirmizî, Şehâdat 1; İbn Mâce, Ahkâm 18; Afuvaifa, Akdiye 3, Müsned, IV, 115, 116, V, 193. Bu Hadîs-i şerîf daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/282. âyet, 41. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

3- Yoldan Geçerken Görülen Ve Duyulanlara Dair Şahitlik:

Geçiş halindeki şahitliğe dair İmâm Mâlik'in görüşleri farklı gelmiştir. Geçiş halindeki şahitlik bir kimsenin: Ben filanın yanından geçerken, onun şöyle dediğini duydum, diye yapılan şahitliktir.

Konuyla ilgili iki görüşünden birisine göre böyle bir kimse eğer söylenen sözü tamamıyle kavramış ise şahitlik edebilir. Bir diğer görüşüne göre şahitler; kendisini bu hususta şahit tutmadıkça şahitlik etmez.

Sahih olan ise konuyu iyice kavraması halinde şahitlik edebileceğidir. İlim adamlarından bir topluluk da bu görüştedir, doğrusu da budur. Çünkü bu şekilde istenen hasıl olmuş ve muayyen olarak konu ile ilgili bilgiyi elde etmiş bulunmaktadır. Dolayısı ile lehine şahitlik yapılan kimseye durumu bildirmesi halinde şahitlerin en hayırlısı olur, gizlemesi halinde de şahitlerin en kötüsü olur.

Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

4- Bir Kimsenin Muhtemel Olmayan Bir Hususa Dair Şahitliği:

Bir adam hiçbir şekilde olaya şahit tutulması ihtimali bulunmayan bir şeye şahit olduğunu iddia edecek olursa, o şahitliği reddolunur. Çünkü o batıl bir iddiada bulunmuştur ve görünen durum da açıktan açığa onun yalancı olduğunu ortaya koymaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

82. Âyetin Tefsiri

"İçinde bulunduğumuz şehire de, beraber geldiğimiz kafileye de sor. Biz gerçekten doğru söyleyenleriz."

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Doğru Söylediğinden Emin Olanın Tavrı:

"İçinde bulunduğumuz şehire de, beraber geldiğimiz kafileye de sor" sözleri ile Hazret-i Ya'kub'un huzurunda şahit oldukları hususun gerçek mahiyetini dile getirmek İstemişler ve babalarının da kendilerini itham etmemesi için haklarındaki zannı ortadan kaldırmak istemişlerdir. Onların: "Şehire de sor" demeleri, o şehir halkına sor demektir. Burada muzaf hazfedilmiştir. Şehir ile de Mısır'ı kastetmektedirler. Bir görüşe göre onlar konakladıkları ve oradan yiyecek aldıkları, Mısır kasabalarından bir kasabayı kastetmişlerdir.

Anlamın şu olduğu da söylenmiştir: Kasaba her ne kadar cansız ise de "şehre sor" demeleri, sen Allah'ın peygamberisin. Allah da sana cansızları dahi konuşturur, demektir. Bu açıklamaya göre ise ayrıca muzaf takdirine gerek yoktur. Sîbeveyh der ki: Bir kimsenin Hind'in kölesini kastederek "Hind ile konuş" demesi câiz değildir, çünkü böyle bir ifadenin anlamı kestirilemez. "Kafile" ile ilgili açıklamalar da kasaba ile ilgili açıklamaların aynısıdır.

"Biz" bu sözlerimizle

"gerçekten doğru söyleyenleriz."

2- Haklı Olan Kimselerin Haklarındaki Zanları Bertaraf Etmeleri:

Bu âyet-i kerîmedeki fıkhı inceliklerden birisi de şudur: Haklı olan ve gerçek durumundan farklı bir şekilde hakkında zan besleneceğini yahutta vehme kapılanlar bulunacağını bilen bir kimsenin, bu gibi ithamları ve kendisi ile ilgili her türlü şüpheyi ortadan kaldırması, gerçek durumunu açıklaması gerekir. Tâ ki herhangi bir kimsenin aleyhte söyleyecek bir sözü kalmasın. Nitekim Peygamberimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem), Hazret-i Safiyye ile bidikte mescidden çıkıp onu eve götürmek isterken yanından geçen iki kişiye: "Yavaş olun, yanımdaki Huyey kızı Safiyye'den başkası değildir" diyerek bunu yapmıştır. Onu görenler: Subhanallah demiş ve bu durum ağırlarına gitmişti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştu: "Şüphesiz şeytan insanın içinde kanın ulaştığı yerlere ulaşır. Ben de sizin kalplerinize herhangi bir şeyi bırakıvereceğinden korktum."Bu hadisi Buhârî ve Müslim rivâyet Buhârî, İ'tikaf;11 8, 11, 12, Fardu'l-Humus 4: Bed'u'l-Halk 11, Ahkâm 21; Müslim, Selâm 23, 24; Ebû Dâvûd, Savm 79, Edeb 81: İbn Mâce, Siyam 65; Müsned, III. 156. 285, VI. 337. etmişlerdir.”

Bu bölümü tek başına aç →

83. Âyetin Tefsiri

Dedi ki: "Hayır, nefisleriniz sizi aldatıp böyle bir işe sürüklemiş. Artık (bana düşen) güzel bir sabırdır. Allah'ın hep birlikte onları bana kavuşturacağını ümit ederim. Her şeyi bilen, yegâne hüküm sahibi olan şüphesiz ki O'dur,"

Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Nefsin Süslediği İş:

"Dedi ki: Hayır, nefisleriniz sizi aldatıp böyle bir işe sürüklemiş." Oğlum çalmadığı halde çaldığını söylemeyi süslü göstermiş. Şüphesiz ki bu Allah'ın murad ettiği bir iş dolayısıyla böyle oluyor.

"Artık (bana düşen) güzel bir sabırdır." Benim yapmam gereken iş güzel bir şekilde sabretmektir. Yahut sûrenin baş taraflarında geçtiği üzere, güzel bir şekilde sabretmek benim için daha uygundur, demektir.

2- Sabrın Gereği:

Nefsinde, evladında yahut malında hoşlanmadığı musibet ile karşı karşıya kalan herbir müslümanın, bu hoş olmayan olayı güzel bir sabırla karşılaması görevidir. Bu işi onun başına getirene rıza ve teslimiyet göstermelidir. Bu işi başına getiren ise herşeyi bilen ve hikmeti sonsuz olandır. Müslüman bu gibi durumlarda Allah'ın peygamberi Hazret-i Ya'kub ile diğer peygamberlere -Allah'ın salat ve selamı hepsine olsun- uymalıdır.

Said b. Ebû Arûbe, Katâde'den, o el-Hasen'den naklen dedi ki: Kulun yuttuğu iki tür yudum vardır ki, Allah için bunlardan daha sevimlileri yoktur. Bu yudumların birisi kulun güzel bir sabır ve güzel bir metanet ile yudumladığı musibet yudumudur. Diğeri ise kulun tahammülkârlık ve af ile yudumladığı öfke yudumudur.

İbn Cüreyc de, Mücahid'den naklen yüce Allah'ın:

"Güzel bir sabır" âyeti ile ilgili olarak şöyle dediğini nakletmektedir: Ben bundan dolayı hiçbir kimseye şekva etmeyeceğim (demektir).

Mukâtil b. Süleyman, Atâ b. Ebi Rebah'dan, o Ebû Hüreyre'den rivâyet ettiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "İçini açıp (musibetini) yayan kimse sabretmiş olmaz." Beyhakî, Şuabu'l-Îman, VII, 214, 215.

Bakara Sûresi'nde de (2/155. âyetin tefsirinde) sabrın ilk sadme esnasında gösterilmesi gerektiğine dair açıklamalar ile ne kadar eski olursa olsun, musibetini hatırladığında istircâ yapan (innâ lillah... diyen)in mükâfatına dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Cuveybir, ed-Dahhâk'tan, o İbn Abbâs'tan naklen dedi ki: Hazret-i Ya'kub'a, Hazret-i Yûsuf dolayısıyla yüz şehit ecri verilmiştir. İşte bu ümmetten olup da karşılaştığı musibetinin mükâfatını Allah'tan bekleyen kimseye de Ya'kub (aleyhisselâm)ın ecri gibi ecir verilecektir.

"Allah'ın hep birlikte onları bana kavuşturacağını ümid ederim." Çünkü Hazret-i Ya'kub, Hazret-i Yûsuf'un ölmediği kanaatinde idi. Ona göre sadece Yûsuf'tan haber alamıyordu.

Çünkü Yûsuf kendisi adına hiçbir şey yapamayacak bir köle olarak götürülmüştü. Sonra onu hükümdar satın almıştı. Hükümdarın evinde kalıyor ve kimselere görünemiyordu. Daha sonra zindana atıldı, yeryüzünde iktidara sahip olunca babasının durumundan haberdar olması için hile (çare)lere başvurdu. Herhangi bir haberci göndermedi. Çünkü kardeşlerinin bunu öğrenip elçinin babasına ulaşmasını engellemeye kalkışmalarını istememişti. Hazret-i Ya'kub: "onları" demesi ise üç kişi olmalarından dolayıdır. Hazret-i Yûsuf onun öz kardeşi ve kardeşi dolayısıyla geriye kalarak gelmeyen diğeri. Bu ise: "Katiyyen bu yerden ayrılmam" diyen kişi idi.

"Herşeyi" ve bu arada halimi de çok iyi

"bilen" verdiği hükümlerde

"yegane hüküm sahibi" ve hikmeti sonsuz

"olan şüphesiz ki O'dur."

Bu bölümü tek başına aç →

84. Âyetin Tefsiri

Onlardan yüz çevirip: "Ya esefâ alâ Yûsuf" dedi ve kederinden gözlerine ak düştü. Artık o hüznünü açıklamayıp içinde saklıyordu.

Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Kederden Ak Düşen Gözler:

"Onlardan yüz çevirip..." Çünkü Bünyamin'in de haberini alınca artık Hazret-i Ya'kub'un kederi doruk noktasına ulaştı ve bütün gücünü kaybetti. Yüce Allah, Yûsuf dolayısıyla uğradığı musibetini âdeta yeniledi. O bakımdan:

"Yâ esefâ alâ Yûsuf" dedi. Oğlu Bünyamin'i unuttu ve onu hatırlamaz oldu.

Bu şekildeki açıklama İbn Abbâs'tan nakledilmiştir. Saîd b. Cübeyr der ki: Ya'kub (aleyhisselâm) bizim Kitabımızda yer alan istircâ (innâ lillah...)ı bilmiyordu, eğer bu istircâyı bilseydi, hiçbir şekilde "yâ esefâ alâ Yûsuf demezdi.

Katâde ve el-Hasen derler ki: Bu ey benim kederim.., demektir. Mücahid ve ed-Dehhâk ise: Ey benim son haddine varan tahammülüm anlamındadır, demişlerdir. Şair Küseyyir der ki:

"Kalb nasıl yüz çevirdi ve nefis teselli edilince

Nasıl teselli buldu diye, her ikisine de esef (yazıklar) olsun."

Esef; elde edilemeyen ve geçen dolayısıyla aşın hüzün ve keder demektir. Başına getirilen nida "ya" da: Gel ey esef, çünkü artık bu senin geleceğin vakittir, anlamındadır. ez-Zeccâc der ki: Bu tabirin aslı "yâ esefi: Ey benim kederim" şeklindedir. Fetha hafif olduğundan dolayı sondaki "ya" elife ibdâl edilmiştir.

"Ve kederinden gözlerine ak düştü." Denildiğine göre altı yıl süreyle gözleriyle görmedi, kör olmuştu. Bunu Mukâtil söylemiştir. Yine denildiğine göre göze ak düştüğünde az da olsa bir görme olur. Hazret-i Ya'kub'un halini en iyi bilen ise Allah'tır. Gözlerine ağlamaktan dolayı ak düşmüştü, fakat ağlamasının sebebi kederiydi. Bundan dolayı yüce Allah: "Kederinden" diye buyurmaktadır.

Yine denildiğine göre Hazret-i Ya'kub namaz kılarken, Hazret-i Yûsuf önünde enine doğru yatıyordu. Uykusunda hafif horladı, Hazret-i Ya'kub ona doğru baktı. İkinci bir defa daha horladı, yine Hazret-i Ya'kub ona baktı. Sonra üçüncü bir defa horladı, yine Hazret-i Ya'kub hem ondan, hem horlamasından dolayı sevinç ile ona baktı. Yüce Allah meleklerine şunu vahyetti: "Şu benim seçkin kuluma ve halil’imin oğluna (torununa) bakınız. Bana münacatta iken benden başkasına İltifat edip bakıyor. İzzetim ve celalim hakkı için onlarla yönelip baktığı o iki gözbebeğini ondan alacağım. Kendisini dönüp baktığı kişiden onu seksen yıl süreyle ayıracağım. Tâ ki amel edenler Benim huzurumda ayağa kalkanların, Benim gözetimim altında olduğunu bilmeleri gerektiğini bilsinler."

2- Namazda Sağa Sola İltifat Etmek:

Bu olayda namazda (sağa sola bakarak) iltifat etmenin, namazı iptal etmese dahi bundan dolayı cezanın söz konusu olacağına ve namazın eksik kalacağına delil vardır.

Buhârî, Âişe (radıyallahü anha)dan şöyle dediğini rivâyet eder: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a namazda (sağa sola dönerek) iltifata dair soru sordum da şöyle buyurdu: "Bu şeytanın kulun namazından gizlice çaldığı bir şeydir. " Buhârî, Ezan 93, Ded'u’l-Halk 11; Ebû Dâvûd, Salât 161; Tirmizî, Cumua 59; Nesâi, Sehv 10; Müsned, VI, 106

İleride Mü’minun Sûresi'nin baş taraflarında bu hususa dair ilim adamlarının görüşleri -yüce Allah'ın İzniyle- kapsamlı bir şekilde gelecektir.

3- Hazret-i Ya'kub'un Kederinin Sebebi:

en-Nehhâs der ki: Bir grup kimse Hazret-i Ya'kub'un -Allah ona ve peygamberimize salât ve selâm eylesin- aşın kederinin sebebinin ne olduğuna dair soru sordular. Bu konuda ilim adamlarının üç türlü cevabı vardır. Bu cevaplardan birisi şöyledir: Hazret-i Ya'kub, Hazret-i Yûsuf'un hayatta olduğunu öğrenince dinine zarar geleceğinden korktu. İşte bundan dolayı oldukça kederlendi.

Bir diğer görüşe göre Hazret-i Ya'kub'un kederlenmesi oğlunu, kardeşlerine küçük yaşına rağmen teslim etmiş olmasıdır. Buna sonradan pişman olduğundan üzülmüştür.

Üçüncü bir açıklamaya göre -ki bu, bu cevapların en açık ve kuvvetli olanıdır- keder yasaklanmış bir şey değildir. Yasaklanmış olan yaygara basmak, elbiseleri yırtmak ve uygun olmayan sözler söylemektir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da: "Göz yaşanr, kalb kederlenir ama Rabbi gazablandıran bir şey de söylemeyiz." Buhârî, Cenâiz 44; Müslim, Fedâil 62, İbn Mâce, Cenaiz 53; Müsned, III, 194. diye buyurmuştur. Yüce Allah da:

"Artık o hüznünü açıklamayıp içinde saklıyordu" âyeti ile bunu açıklamaktadır. Yani Hazret-i Ya'kub gam ve kederle dolup taşmakla beraber, bunu içinde tutuyor, kimseye açmıyordu. Nitekim kederin saklanıp, gizlenmesi anlamında; ifadesi de buradan gelmektedir. Buna göre; ise keder yolu kendisine karşı tıkanmış kimse demektir. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

"Hani o gamla dolu dolu dua etmişi ." (el-Kalem, 68/48) İçi kederle dolup taşmıştı, demektir, Bu kelimenin, kederini yutan, gizleyen anlamına gelmesi de mümkündür. Bu da kederini örten ve kimseye açmayan kimse demektir. İbn Abbâs'dan: Kederini içinde saklayan ve üzüntülü bir kimse, diye açıkladığı nakledilmektedir. Şair de der ki:

"Eğer Şâs'ın musibeti dolayısıyla kederimi içime atıyor idiysem de,

Artık bugün ben dilimin bağını çözmüş bulunuyorum."

İbn Cüreyc, Mücahid'den, o İbn Abbâs'tan şöyle dediğini nakletmektedir: Hazret-i Ya'kub'un kederden gözleri görmez olmuştu. "Artık o hüznünü açıklamayıp içinde saklıyordu."

İbn Abbâs, o kederli idi diye açıklamıştır. Mukâtil b. Süleyman ise Atâ'dan, o İbn Abbâs'tan yüce Allah'ın:

"Artık o hüznünü açıklamayıp içinde saklıyordu" âyeti hakkında şöyle dediğini nakletmektedir: O aşırı derecedeki hüzün ve kederini gizliyor, açmıyordu. Demek istiyor ki: Hazret-i Yûsuf’un hayatta olduğunu bilmekle birlikte, nerede olduğunu bilmiyordu. İşte bundan dolayı oldukça kederli idi.

el-Cevherî der ki: (İbn Abbâs'ın açıklamada kullandığı): kelimesi, gizlenip saklanan keder demektir. İşte bu kelime ile aynı kökten olmak üzere; "Adam kederini gizleyip sakladı" denilir. İsm-i faili de; ...diye gelir.

en-Nehhâs der ki: "Filan kişi oldukça kederlidir ve kederinden şikayet etmemektedir" demektir. Şair de der ki:

"Kavmimi (Savaşa) teşvik ettim ve ben düşmanla Savaşmayı bir şeref saydım,

Onlar ise ölüm korkusundan dolayı kederlerini içlerinde saklamışlardı."

Bu bölümü tek başına aç →

85. Âyetin Tefsiri

Dedilerki: "Hâlâ Yûsuf’u anıp duruyorsun. Allah'a yemin olsun ki, sonunda ya kederinden hastalanıp eriyeceksin. Yahut ölüp gidenlerden olacaksın."

"Dediler ki: Halâ Yûsuf’u anıp, duruyorsun." Yani çocukları kendisine:

Hâlâ Yûsuf'u anıp duruyorsun,

"Allah'a yemin olsun ki..." dediler.

el-Kisaî der ki: "Bunu hâlâ yapıyorum, yaparım" demektir el-Ferrâ', ın takdiri olarak var olduğunu yani "Durmaksızın..." şeklinde olduğunu iddia eder ve şu beyiti nakleder:

"(Ona) dedim ki: Allah adına yemin olsun, burada oturup duracağım,

İsterse senin önünde başımı ve eklemlerimi koparsınlar."

Yani buradan ayrılmayacağım... demektir. en-Nehhâs der ki: Bu söylediği güzel ve doğrudur.

el-Halil ve Sîbeveyh ise; nın yemin halinde takdir edileceğini iddia etmişlerdir. Çünkü yemin halinde açıklanması zor bir taraf olmaz. Eğer böyle bir takdir vacib olsaydı, bu "lâ" yerine "len" olmalı idi.

Hazret-i Ya'kub'un oğullarının babalarına bunu söylemelerinin sebebi ise kesin olarak babalarının bu üzüntülü halini devam ettireceğini bilmelerinden dolayıdır. Mesela; "O bu işi yapmaya devam edip duruyor" denilir ve bunlar iki ayrı söyleyiştir. Bu iki şekil de ancak red ve inkâr ile birlikte kullanılırlar. Şair der ki:

"(Atlar) toz çıkarmaya devam edip durdu, öyle ki onların çıkardıkları tozlar

Oldukça rüzgarlı bir günde yukarı doğru yükselen bir suru andırıyordu."

İbn Abbâs da; devam edip duruyorsun diye açıklamışım

"Sonunda ya kederinden hastalanıp, eriyeceksin" telef olup gideceksin. İbn Abbâs ve Mücahid der ki: Hastalığından dolayı ölüme yakın bir hale geleceksin demektir. Şair de der ki:

"Kederim yayıldı, hasta etti beni

Çok eskiden beri de hastalığımı arttırmıştı.

İşte bugünden önce sevgi de böyledir,

Bu da helake götüren sebepler arasındadır."

Katâde bu kelimeyi yaşlanıp çökeceksin diye açıklarken, ed-Dahhâk çürüyüp gideceksin, Muhammed b. İshak aklın başından gidecek diye açıklamışlardır.

el-Ferrâ' der ki: Bedenî ve aklî dengesini kaybetmiş kimseye denilir, da aynı anlamdadır.

İbn Zeyd der ki: Bu tabir erzeli ömüre (yaşlılığın en perişan haline)döndürülmüş kişi hakkında kullanılır.

er-Rabî' b. Enes de bu, derisi kemiğine yapışmış (bir deri bir kemik kalmış) kişi demektir. el-Müerric ise kederinden erimiş kimse, el-Ahfeş yok olup gitmiş kimse, İbnu'l-Enbârî helâk olup gitmiş kimse diye açıklamışlardır. Bunların hepsinin anlamı birbirine yakındır.

Bu kelimenin asıl anlamı kederden, aşktan yahut yaşlılıktan bedenî ya da aklî dengesini kaybetmiş kimse demektir. Bu açıklamalar Ebû Ubeyde ve başkalarından nakledilmiştir. el-Arcî der ki:

"Ben bir sevginin istilasına uğramış birisiyim, bu sevgi benim aklî ve bedenî dengemi bozmuştur,

Nihayet çürüyüp gittim ve sonunda hastalık beni alabildiğine inceltti."

en-Nehhâs derki: Bir kimsenin hastalıktan âdeta çürüme halini anlatmak için; şeklindeki fiil kullanılır. İsm-i faili ise; şeklinde gelir. Şu kadar var ki, ikinci sekilin tesniyesi ve çoğulu yapılmaz. Tıpkı; "Layıktır, yaraşır" kelimelerinin de tesniye ve çoğullarının gelmeyişi gibi.

es-Sa'lebî der ki: Araplar arasında müzekker olarak İsm-i faili; şeklinde, müennes ism-i failini de; şeklinde söyleyenler de vardır. O bakımdan bu lâfız sıfat olarak kullanılacak olursa, hem tesniyesi, hem çoğulu, hem de müennesi kullanılabilir. Ayrıca; "Hastalanıp eridi, erir, hastalanıp eriyiş" diye de kullanılır. İsm-i faili de; şeklinde gelir. İsm-i mef'ûl olarak; şekli de kullanılır ve şöyle bir beyit nakledilir:

"Tam bir gün boyunca atlılar takib etti onu,

Onu yakalasaydılar şayet, hiç şüphesiz helâk oluvermişti."

İmruul-Kays da der ki:

"Develer sahibi kişinin ölmek noktasında hastalandığını görüyorum,

O diyardaki genç ve hasta bir devenin bitip tükenmesi gibi."

en-Nehhâs der ki: Dilbilginleri kederin hasta düşürdüğü kimse hakkında; "Keder onu hasta etti" diye kullanıldığını ve; ın da; ahmak bir adam anlamına geldiğini nakletmişlerdir.

Enes bu kelimeyi "ha" harfi ötreli, "ra" harfini de sakin olarak okumuştur. "Çöven çubuğu gibi" demektir. el-Hasen de "ha" ve "ra" harflerini ötreli oku'muştur.

el-Cevherî der ki: " Çöven (otu)" demektir.

"Yahut ölüp gidenlerden olacaksın." Bu, hepsinin söyledikleri bir sözdür. Bu sözden maksatları ise, bu işin sebebi kendileri olsalar dahi, Hazret-i Ya'kub'a şefkatleri dolayısıyla ağlayıp kederlenmesini engellemektir.

Bu bölümü tek başına aç →

86. Âyetin Tefsiri

Dedi ki: "Ben keder ve üzüntümü ancak Allah'a açarım. Ben Allah nezdinden sizin bilmeyeceğiniz şeyleri biliyorum."

"Dedi ki: Ben keder ve üzüntümü ancak Allah'a açarım."

Sözlükte; "Açmak" kelimesi aslında insanın saklamaya hazır olmadığı başına gelen helâk edici şeyler demektir. Bu kelime; " Onu saçıp dağıttı" ifadesinden gelmektedir. Mecazi olarak musibete de; denilmiştir. Şair Zu'r-Rimme der ki:

"Devemi Meyye'nin (harabesi kalmış) evinin yanıbaşında durdurdum,

Orada sürekli ağladım ve konuştum onunla,

Yağmur yağsın diye dua ettim orasına, öyle ki anıp durduğum musibetten

Dolayı, benimle konuşacaktı neredeyse taşları ve oyun alanları."

İbn Abbâs der ki: Bu kelime keder ve üzüntüm, demektir. el-Hasen, ihtiyacım diye açıklamıştır. Bunun, hüznün en ileri derecesi anlamına geldiği de söylenmiştir. Gerçek mahiyeti ise sözünü ettiğimiz şekildedir.

"Ve üzüntümü" lâfzı da bir öncekine atfedilmiştir. Aynı anlamda olmakla birlikte onu başka bir lafızla tekrarlamıştır.

"Ve üzüntümü ancak Allah'a açarım. Ben Allah nezdinden sizin bilmeyeceğiniz şeyleri biliyorum" Yani ben Yûsuf’un rüyasının doğru çıkacak bir rüya olduğunu, benim onun önünde secde edeceğimi biliyorum. İbn Abbâs bu açıklamayı yapmıştır. Katâde: Ben yüce Allah'ın bana ettiği İhsanlarından hakkında hüsn-ü zan beslemeyi gerektirecek şeyler biliyorum, diye açıklamıştır.

Denildiğine göre Hazret-i Ya'kub ölüm meleğine Yûsuf’un ruhunu kabzettin mi diye sormuş, o: Hayır diye cevap verince, onun ümitvar olmasını daha bir pekiştirmişti.

es-Süddî der ki: Ben Yûsuf’un hayatta olduğunu biliyorum, demektir. Çünkü oğulları kendisine bu hükümdarın davranışını, adaletini, ahlâkını ve sözlerini bildirince Hazret-i Ya'kub, bu kimsenin oğlu olduğunu hissetti, o bakımdan ümitlendi ve muhtemeldir ki bu Yûsuf tur dedi.

Yine şöyle dedi: Yeryüzünde doğru sözlü (siddîk) ancak peygamber bir kimse olabilir.

Şöyle de açıklanmıştır: Hazret-i Ya'kub, ben darda kalanların dualarının kabul edildiğine dair sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum, demek istemişti.

Bu bölümü tek başına aç →

87. Âyetin Tefsiri

"Oğullarım! Gidin, Yûsuf’u ve kardeşini arayın, araştırın. Allah'ın rahmetinden de ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez."

"Oğullarım! Gidin, Yûsuf’u ve kardeşini arayın, araştırın." İşte bu ifade Hazret-i Ya'kub'un, Hazret-i Yûsuf’un hayatta olduğundan kesinlikle emin olduğunun delilidir, Hazret-i Ya'kub bunu ya rüya ile ya -kıssanın baş tararlarında geçtiği gibi- yüce Allah'ın kurdu konuşturmasıyla ya ölüm meleğinin Hazret-i Ya'kub'a henüz Yûsuf’un ruhunu kabzetmediğini bildirmesi ile bilmişti. Daha kuvvetli görülen görüş de budur.

Tehaşsüs, aramak, araştırmak, bir şeyi duyu organlarıyla aramak demektir. O bakımdan bu kelime "his"den; "tefa'ül" veznindedir. Yani şu sizden kardeşinizi getirmenizi isteyen ve onu alıkoymakta size karşı bir hileye başvuran adamın yanına gidin, ona ve izlediği yola dair soru sorun.

Rivâyete göre ölüm meleği Hazret-i Ya'kub'a: Sen onu bu taraftan araştır diyerek, Mısır cihetini işaret etmiştir. Denildiğine göre de Hazret-i Ya'kub yiyecek maddelerinin bedelinin geri ödenmesi ve Hazret-i Yûsuf’un kardeşinin alıkonulması ile keramet izharı yollarıyla, Hazret-i Yûsuf’un farkına varmıştır. Bundan dolayı Hazret-i Ya'kub çocuklarını başka tarafa değil de yalnızca Mısır tarafına göndermişti.

"Allah'ın rahmetinden de ümit kesmeyin." Yani Allah'ın kurtarışından yana ümitsiz olmayın. Bu açıklamayı İbn Zeyd yapmıştır. Şunu söylemek istiyor: Mü’min Allah'tan kurtuluşu ümid eder, kâfir ise sıkıntılı halde iken ümitsizliğe düşer. Katâde,ve ed-Dahhâk derki: "Ravhullah", Rahmetullah (Allah'ın rahmeti) demektir.

"Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez" âyeti Allah'ın rahmetinden ümit kesmenin büyük günahlardan olduğuna delildir.

İleride yüce Allah'ın izniyle buna dair açıklamalar ez-Zümer Sûresi'nde (39/53. âyetin tefsirinde) gelecektir.

Bu bölümü tek başına aç →

88. Âyetin Tefsiri

Bunun üzerine huzuruna geldiklerinde dediler ki: "Ey Aziz! Bizi de, ailemizi de darlık sardı. Pek değerli olmayan bir bedel ile geldik. Bize yine tam Ölçek ver ve ayrıca bize tasadduk da et. Çünkü Allah sadaka verenleri mükâfatlandırır."

Yüce Allah'ın:

"Bunun üzerine huzuruna girdiklerinde dediler ki; Ey Aziz" Ey sağlam, korunmuş, kendisine zarar veremeyeceğimiz kişi

"bizi de, ailemizi de darlık sardı." Bu onların üçüncü defa Mısır'a dönüşleri idi, İfadede hazfedilmiş sözler de vardır. Yani nihayet Mısır'a çıkıp gittiler, Yûsuf'un huzuruna girdiklerinde

"Bizi de, ailemizi de darlık" yani açlık ve ihtiyaç

"sardı" isabet etti, dediler.

Bu âyette, darlık yani açlık esnasında şikayetin câiz olduğuna delil vardır. Hatta bir kimse fakirlik ve benzeri şeylerden ötürü kendisine darlık ve sıkıntı geleceğinden korkacak olursa, faydalı olacağını umduğu kimselere halini açıklaması vacibtir. Nitekim kendisini tedavi elmesi için, doktora duyduğu rahatsızlıklardan şikayet etmesinin vacib olması gibi. Böyle bir durum tevekküle aykırı değildir. Ancak bu gibi hallerde şikayetin bir çeşit kızgınlık ve gazablanmak suretiyle olmaması şartı vardır. Musibetlerde sabır ve metanet göstermek ise daha güzeldir.

Dilenmeyip afiflik göstermek daha faziletlidir. Şikayet halinde en güzel söz, Mevla'dan belânın sona ermesini dilemektir. Bu da Hazret-i Ya'kub'un:

"Ben keder ve üzüntümü ancak Allah'a açarım. Ben Allah nezdinden sizin bilmeyeceğiniz şeyleri biliyorum" (Yûsuf, 12/86) demesi ile olur. Yani ben O'nun güzel muamelesini, üstün lütfunu ve kullarına bağışlarını bilirim.

Şekva dinlemek makamında olmayanlara şekvada bulunmak ise -içini açmak ve teselli kastıyla olması hali müstesna- beyinsizliğin ta kendisidir. Nitekim İbn Dureyd şöyle demektedir:

"Sanma ey dehr! Boyun eğeceğimi beni bıçaklar gibi

Kesip doğrayan bir musibete;

Sen öyle bir kimseyle oturup kalktın ki eğer felekler üzerine yıkılacak olsa,

Göğün dört bir yanından; şikayet etmez.

Fakat ağzın etrafında balgamdan dolayı biriken köpükleri,

Kafasını sallayarak bir kenara bırakan,

göğsünden rahatsız bir kimsenin üflemesi gibi gelir, o belalar ona."

Yüce Allah'ın: "Pek değerli olmayan bir bedel ile geldik" âyetindeki Bedel" kelimesi bir şeyin satın alınması kastı ile verilen bir parça mal demektir. Mesela; "Bir şeyi ticaret mah ve bedeli kıldım" demektir. Darb-ı meselde de; " (Hurma bolluğu ile meşhur) Hecer'e hurma götürüp ticaret yapmak isteyen gibi" denilmektedir.

"Pek değerli olmayan" kelimesi

"bedel" kelimesinin sıfatıdır. Mastarı olan; ise iterek, sürmek ve sürüklemek anlamındadır. Yüce Allah'ın şu âyetinde de aynı kökten gelen fiil kullanılmaktadır:

"Görmez misin ki Allah bulutları sürüyor..." (en-Nûr, 24/43)

Buradaki anlamı, bu zorla itilen, sürülen bir bedeldir ve bunu herkes kabul etmez. Sa'leb der ki: Buradaki "pek değerli olmayan bedel"den kasıt tam olmayan, eksik bedel demektedir, Burada bu bedelin tayini hususunda farklı görüşler vardır. Bu bedelin kurutulmuş et, hurma, kavrulmuş un ve yağ karışımı bir yemek olduğu da söylenmiştir. Bunu el-Vakidî, Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)dan nakletmektedir.

Yine denildiğine göre onların götürdükleri bedel eskimiş çuvallar, heybeler ve iplerdi. Bu açıklama da İbn Abbâs'tan rivâyet edilmiştir.

Yine denildiğine göre Arapların eşyası yün ve sade yağdır. Bu açıklama Abdullah b. el-Hâris'e aittir.

Bir diğer görüşe göre götürdükleri bedel çitlenbik ile bitim diye bilinen Şam bölgesinde yetişen, yenen ve sabun yapmak için yağı çıkartılan bir çeşit taneli yiyecekti. Bu açıklamayı da es-Salih yapmıştır. Bunları yiyecek alımında geçerli kabul edilmeyen fakat insanlar arasında tedavülde kullanılan dirhemlere satmışlar ve: Sen bu dirhemleri bizden yiyecek alımında da kullanılabilen kaliteli dirhemler gibi hesab et, demişlerdi.

Bir diğer açıklamaya göre götürdükleri bedel kalitesiz dirhemlerden ibaretti. Bunu da İbn Abbâs söylemiştir. Yine denildiğine göre bu paralar üzerinde Hazret-i Yûsuf’un sureti yoktu. Çünkü Mısır dirhemleri üzerinde Hazret-i Yûsuf’un sureti vardı.

ed-Dahhâk der ki: Götürdükleri bedel ayakkabı ve deri idi. Yine ondan nakledildiğine göre elenmiş ve kavrulmuş un idi. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

"Bize yine tam ölçek ver ve ayrıca bize tasadduk da et" âyetine dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

1- Adalet ve Fazilet:

Yüce Allah'ın:

"Bize yine tam ölçek ver" ifadesi ile şunu kastetmişlerdi: Sağlam ve kaliteli dirhemlere karşılık verdiğin gibi ver ve bizim dirhemlerimizden dolayı bize eksik verme. Müfessirlerin çoğunluğunun görüşü budur.

İbn Cüreyc der ki:

"Bize yine tam ölçek ver" sözleriyle daha önce kardeşleri için Ölçmüş olduğu miktarı vermesini kastetmişlerdi.

"Ve ayrıca bize tasadduk da et." Yani kaliteli dirhemlerle, kalitesizler arasındaki farkı da sen bize lütfet. Bu açıklamayı Saîd b. Cübeyr, es-Süddî ve el-Hasen yapmışlardır. Çünkü mutlak manasıyla sadaka peygamberlere haramdır.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Hakkımızdan daha fazlasını bize tasadduk et, demektir. Bu açıklamayı da Süfyan b. Uyeyne yapmıştır. Mücahid der ki: Sadaka ancak Peygamberimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)a haram kılınmıştır. İbn Cüreyc der ki: Yani kardeşimizi bize geri vermek suretiyle

"bize tasadduk da et" demektir. İbn Şecere der ki:

"Bize tasadduk da et" yani bizi affet, bize müsamaha ile muamele et, demektir. Bu açıklamaya şairin şu beytini de delil göstermektedir:

"Bize tasadduk et (müsamaha göster) ey Affân'ın oğlu ve ecrini Allah'tan bekle,

Başımıza da günler boyunca el-Eş'arî'yi emir tayin et."

"Çünkü Allah sadaka verenleri mükâfatlandırır." Âhiretteki mükâfatı kastetmektedir. Denildiğine göre bu, sözlü ta'rizler arasında yer alır. Çünkü onların kanaatlerine göre Hazret-i Yûsuf kendi dinleri üzere değildi. Bundan dolayı onlar: Bu sadakan sebebiyle şüphesiz Allah seni mükâfatlandıracaktır demeyip kendisine böyle bir maksatla söz söyledikleri izlenimini verecek bir ifade kullandılar ve bu ifadeleri, yorumlanmak suretiyle doğru bir anlama gelebilirdi. Bu açıklamayı en-Nakkâş yapmıştır. Hadîs-i şerîfte de: "Şüphesiz ki ta'riz (üstü kapalı) ifadelerde yalandan bir kurtuluş yolu Beyhakî, es-Sünenu'l-Kübrâ, X, 336 vardır.”

2- Kile İle Ölçenin Ücretini Kim Öder:

Malik ve onun dışındaki ilim adamları (bu âyeti), kile ile ölçenin ücretini satıcının vermesi gerektiğine delil göstermişlerdir. İbnu'l-Kasım ve İbn Nât derler ki: Malik dedi ki: Kardeşleri Hazret-i Yûsuf'a:

"Bize yine tam ölçek ver" dediler. Kile ile ölçen bizzat Yûsuf'un kendisi idi. Tartı ile tartan, sayan ve diğerlerinin durumu da böyledir. Çünkü bir kimse yiyeceklerinden sayısı belli bir miktar satacak olur ise o miktar üzerinde akit vacib olur ve kendisinin de o miktarı açıkça ortaya çıkartıp müşterinin hakkını kendi hakkından ayırması gerekir. Şayet bir yığın yahut ta hakkının alınabileceği bir mal şeklinde muayyen bir bölümünü satacak olup da alıcıyı o malla serbest olarak başbaşa bırakırsa, satılan mal üzerinde cereyan eden işlemleri yapmak satın alana aittir. Kile ile ölçmek yahut tartmak suretiyle hakkın alınabileceği şeylerde durum böyle değildir. Çünkü satıcının bedeli hakedebilmesi ancak sattığının tamamen ödenmesi halinde söz konusudur. Tam olarak teslim söz konusu olmadan satılan maldan bir şey telef" olursa, bu satıcıdan gider.

3- Karşılıklı İlişkilerde İstenen Ek Hizmetlerin Ücretini Ödeyecek Taraf:

Nakit ödemenin kalitesinin tesbit ücretini ödemek de satıcıya aittir. Çünkü dirhemlerini ödeyen satın alıct, bu dirhemler sağlamdır, der. Kalitesiz olduklarını iddia eden sensin, o halde kendi işini kendin gör. Aynı şekilde bunun faydası satana ait olduğundan dolayı ücreti de onun ödemesi gerekir.

Kendisine kısas uygulanması gereken kimsenin de bu gibi bir sorumluluğu yoktur. Zira böyle bir kimsenin (mesela) kendi elini kesmesi icab etmez. Ancak böyle bir şeyi kendi iradesiyle yapması hali müstesnadır. Çünkü ona farz olan sadece elinin kesilmesini kabul etmesidir. Şayet kısas uygulanmasını isteyen kişi ondan bu işi (kendi elini kesmesini) isteyecek ve bu hususta onunla anlaşacak olursa, kesme ücretini kısas uygulanmasını isteyen kişinin Ödemesi gerekir.

Şâfiî de kendisinden nakledilen meşhur görüşünde: Bu tıpkı satıcıda olduğu gibi kendisine kısas uygulanacak olan kişi tarafından ödenmelidir.

4- Allah'ın Lütfundan Dilemek:

Kişinin duası esnasında: Allah'ım bana tasadduk eyle, diye dua etmesi mekruhtur. Çünkü sadaka, sevap elde etmek isteyen kimse tarafından verilir. Şanı yüce Allah ise bütün nimetler ile mükâfat vermek suretiyle lutufta bulunandır. O'ndan başka bir Rab yoktur.

el-Hasen bir adamın: Allah'ım bana tasadduk eyle dediğini İşitince, şöyle demiş: Be hey adam, şüphesiz Allah tasadduk etmez. Ancak mükâfat almayı uman kimse tasaddukta bulunur. Sen yüce Allah'ın:

"Çünkü Allah sadaka verenleri mükâfatlandırır" âyetini hiç duymadın mı? Bunun yerine: Allah'ım bana ver ve bana bol bol lütfedip, bağışla! diye dua et.

Bu bölümü tek başına aç →

89. Âyetin Tefsiri

Dedi ki: "Siz cahiller iken Yûsuf’a ve kardeşine neler yaptığınızı biliyor musunuz?"

"Dedi ki: Siz cahiller iken Yûsufa ve kardeşine neler yaptığınızı biliyor musunuz?" Bu hatırlatma ve azar anlamında bir sorudur. Kastedilen ise yüce Allah'ın:

"Yemin olsun ki bu yaptıklarını kendilerine haber vereceksin." (Yûsuf, 12/15) âyetinde sözü edilen husustur.

"Siz cahiller İken" ifadesi de onların Hazret-i Yûsuf'u aldıkları sırada henüz peygamber olmamış ve yaşlarının küçük olduğuna delildir. Zira ancak bu nitelikte olan bir kimse "cahillikle" nitelendirilir.

Bu âyet ayrıca o anda, onların hallerinin düzelmiş olduğuna delildir. Yani siz bu işi yaşça küçük ve cahil iken yapmış idiniz. Bu anlamdaki açıklamayı İbn Abbâs ve el-Hasen yapmıştır. Buna göre onların söyledikleri nakledilen: "Doğrusu biz hata işlemiştik" şeklindeki ifadeleri yaşlan ilerlemiş olduğu halde, utançlarından ve babalarından korkularından dolayı ona yaptıklarını haber vermedikleri anlamındadır. Bunun, sonucun nereye varacağını bilmeyenler anlamına geldiği de söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Bu bölümü tek başına aç →

90. Âyetin Tefsiri

"Aaa! Sen, evet sen Yûsuf sun öyle mi?" dediler. O dedi ki; "Ben Yûsuf’um, bu da kardeşimdir. Allah bize lütfetti, çünkü kim korkar ve sabrederse herhalde Allah İyilik edenlerin mükâfatlarını boşa çıkarmaz."

"Aaa! Sen, evet sen Yûsuf sun öyle mi?" dediler. Hazret-i Yûsuf'un huzuruna girib de:

"Bizi de, ailemizi de darlık sardı" (Yûsuf, 12/88) deyip ona itaat gösterip, alçak gönüllülüklerini arzedince, onlara karşı yumuşadı, kalbine rikkat geldi ve kendisini onlara tanıtarak:

"Yûsuf’a ve kardeşine neler yaptığınızı biliyor musunuz?" dedi. Bunun üzerine onlar da uyanıp:

"Aaa! Sen, evet sen Yûsuf’sun öyle mi? dediler."

Bu açıklamayı İbn İshak yapmıştır. Bir diğer açıklamaya göre Hazret-i Yûsuf gülümseyince, onu Yûsuf'a benzettiler ve bu konuda ona soru sordular.

İbn Abbâs der ki: Hazret-i Yûsuf kendilerine:

"Yûsufa ve kardeşine neler yaptığınızı biliyor musunuz?" âyetinde geçen sözleri söyleyince, daha sonra da Yûsuf gülümseyince -Yûsuf (aleyhisselâm) gülümsedi mi dişleri ipe dizili inci gibi görünürdü- onu Yûsuf’a benzettiler ve soru ile durumu anlamak maksadıyla:

"Aaa! Sen, evet sen Yûsuf’sun öyle mi?" dediler.

Yine İbn Abbâs'tan nakledildiğine göre kardeşleri tacını başından çıkartıncaya kadar onu tanıyamadılar. Alnının üst tarafında ona dair bir alamet vardı. Hazret-i Ya'kub'un da onun gibi bir alameti vardı ve bu bir beni andırıyordu. Hazret-i Yûsuf kendilerine:

"Yûsuf’a ve kardeşine neler yaptığınızı biliyor musunuz?" dediğinde, başındaki tacı kaldırdı ve onu tanıyarak:

"Aaa! Sen, evet sen Yûsuf’sun öyle mi?" dediler.

Yine İbn Abbâs Süyûtî, ed-Durru'l-Mensûr, IV, 579da biraz daha uzunca kaydettiği bu mektubu, Vehb b. Münebbib'ten diye kaydetmektedir. Böyle olması daha uygundur. Çünkü Hazret-i Ya'kub'un, boğazlanması emredilenin Hazret-i İshak olmadığını bilmemesi de mümkün değildir; İbn Abbâs'ın böyle bir mektubun yazılmış olduğunu bildirmesi de mümkün değildir. Mektup rivâyeti itibariyle sağlam olmadığı gibi; muhtevası da Isrâiliyât'tan olduğunu göstermektedir. der ki: Hazret-i Ya'kub ona oğlunu geri vermesi için bir mektup yazdı. Mektup'ta şöyle deniyordu: Allah'ın halili, İbrahim'in oğlu, Allah'ın kurbanlıkla fidye verip, boğazlanmaktan kurtardığı (zebîhullah) ishak'ın oğlu, Allah'ın seçkin kulu Ya'kub'dan, Mısır Aziz'ine! İmdi bizler belâ ve mihnetlere duçar bir aile halkıyız. Allah dedemi Nemrut ve ateşiyle imtihan etti, daha sonra babam İshak'ı da Allah için boğazlanmakla imtihan etti. Beni de çocuklarım arasında en çok sevdiğim oğlum ile imtihan etti. Sonunda ağlamaktan gözlerim görmez oldu. Ben hiçbir zaman çalmadım, benden çalan bir çocuk da dünyaya gelmedi. Vesselam."

Hazret-i Yûsuf bu mektubu okuyunca, eklemleri yerinden oynadı, titredi. Derisinin tüyleri diken diken oldu ve gözlerinden boşanırcasına yaş akıttı. Tahammülü ve sabrı kalmadı ve bilinmeyen sırrı açıkladı.

İbn Kesîr; "Sen...sin öyle mi?" âyetini haber anlamında; "Muhakkak ki sen... sun" diye okumuştur. Bu kıraatin bu haliyle de yüce Allah'ın:

"Nimet diye başıma bunu mu kakıyorsun?" (eş-Şuarâ, 26/22) âyeti gibi istifham olması da mümkündür,

"O da dedi ki: Ben Yûsuf'um." Evet, ben o zulme uğrayan, öldürülmek istenen Yûsuf'um. O; ben, oyum demeyerek olayın büyük bir olay olduğuna işaret etmek istemişti.

"Allah bize" kurtulmak ve hükümdarlık ihsan etmekle

"lutfetti, çünkü kim korkar ve sabrederse" kim Allah'tan korkar, musibetlere ve masiyetlere karşı sabredip, direnirse

"herhalde Allah iyilik edenlerin" yani Allah'ın verdiği belâ ve imtihanlarda sabrederek, O'na itaati devam ettirenlerin

"mükâfatlarını zayi etmez."

İbn Kesîr; "Çünkü kim korkar., .sa" âyetini; şeklinde ye harf-i meddi ile birlikte okumuştur. Bu şekildeki kıraat, "Kim" edatının "Kim ki" anlamında ism-i mevsul kabul edilmek suretiyle caizdir. Bu durumda da ism-i mevsulün sılası arasına girer ve bu durumda "ya" harfi de harf-i med olarak telaffuz edilir, başka türlüsü de olmaz. Buna bağlı olarak; Sabrederse" ref ile okunur. Ayrıca; "Sabrederse" lâfzını cezm ile okuyup; "Korkar" lâfzı da mahallen meczum kabul edilmek suretiyle okunması da mümkündür. Buna karşılık, da şart edatı olur, "ya" harfi de harf-i med olarak okunur. Cezm alameti ise aslında "ya" harfinin üzerinde bulunan ötrenin hazfedilmesi kabul edilir. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

"Sonra Dımeşk'a girdiğin vakit geslen

Ey Yezid b. Halid b. Yezid diye."

Bu anlaındnki fiil emir olduğu için sonundaki "ye" luırfinin hazfedilmesi gerekiyordu.

Bir başka şair de şöyle demektedir:

"Haberler Ziyadoğullarının süt veren sağmal develerinin başlarına

Neler geldiğini göstermekte iken, o sana gelmedi mi?

Burada fiilin başındaki cezm edatı dolayısıyla "ya" harfinin Imfedihnesi gerekirken, harf med olarak okunması muzni'i' aslındaki ötrenin hazfedîldiğini kabul etmek, cezın alameti olarak değerlendirilmektedir.

Cemaatin bu âyeti okuma şeklinin sebebi ise gayet açıktır. "Çünkü..." deki zamir, söylenen sözlere işarettir. Ondan sonraki cümle ise haberdir.

Bu bölümü tek başına aç →

91. Âyetin Tefsiri

Dediler ki: "Allah'a yemin ederiz ki Allah seni gerçekten bizden üstün kılmıştır. Doğrusu biz hata işlemiştik."

"Dediler ki: Allah'a yemin ederiz ki Allah seni gerçekten bizden üstün kılmıştır" âyetinde ki:

"Seni üstün kılmıştır" ifadesinde aslolan iki hemzeli oluşudur, ikincisi hafifletilerek harf-i med olmuştur. Tahkik ile okunması câiz değildir. Bu kelimenin ism-i faili; "Üstün tutan, tercih eden" şeklinde mastarı da; ...diye gelir. " saçtım, saçmak" ism-i faili de Saçıcı" şeklinde kullanılır. Aynı şekilde bu da; vezninde iken bilahare i'lâl yapılmıştır. Aslı ise şeklinde Ancak, -Arapça baskıyı hazırlayanın da dikkat çektiği gibi- burada aslının ikinci harfi "ya" değil "vav”dir. olup "ya"nın harekesi "se"ye nakledildikten sonra, "ya" elife kalb olunca, iki sakin bir araya geldiğinden iki sakinin yanyana gelmesi dolayısı ile bu elif hazfedildi. (Ve böylelikle âyetteki şekil ortaya çıktı).

" Sözü naklettim" demektir. Bunun da ism-i faili-, şeklinde gelir.

Buradaki sözlerinin anlamı da şöyledir: Yemin olsun ki Allah seni bizlere üstün kılmış. İlim, hilm (affedicilik, cahammülkârlık), hüküm, akıl ve hükümdarlık vererek seni seçmiştir.

"Doğrusu biz hata işlemiştik." Yani günah işlemiş kimselerden idik. Bir kimse günah işlediği takdirde; Hata (günah) işledi, işler" denilir. Bu ifadenin muhtevası içerisinde affedilme isteği de vardır.

İbn Abbâs'a şöyle soruldu: Kardeşleri nasıl:

"Doğrusu biz hata işlemiştik" dediler. Halbuki onlar bu işi kasti olarak işlemişlerdi. Şu cevabı verdi: Her ne kadar onlar bu işi kastı olarak işledi iseler de, hakka İsabeti kaçırdıktan sonra ancak bu kasta yöneldiler. İşte bir günah işleyen herkes aynı şekilde üzerinde bulunduğu hak yolu aşarak işler ve sonunda ya şüpheye veya masiyete düşer.

Bu bölümü tek başına aç →

92. Âyetin Tefsiri

Dedi ki: "Bugün başınıza bir şey kakılmayacaktır. Allah size mağfiret buyursun. O merhamet edenlerin en merhametlisidir.

Bu bölümü tek başına aç →

93. Âyetin Tefsiri

"Şu gömleğimi götürün de onu babamın yüzüne sürün, hemen görmeye başlayacaktır. Bütün ailenizi de alıp bana getirin."

"Bugün başınıza bir şey kakılmayacaktir." Yani Hazret-i Yûsuf -ki halîm ve bu konuda kendisine muvaffakiyet ihsan olunmuş bir kimseydi- dedi ki:

"Bugün başınıza bir şey kakılmayacaktır." Burada ifade bitmektedir.

"Bugün" şu anda anlamındadır.

"Başa kakmak" ise ayıplamak ve azarlamak anlamındadır. Yani bugün artık sizin ayıplanmanız, azarlanmanız, kınanmanız söz konusu değildir. Bu açıklamayı Süfyan es-Sevrî ve başkaları yapmıştır.

Hazret-i Peygamber'in: "Sizden herhangi birinizin cariyesi zina edecek olursa, ona had olan celdeleri vursun ve bundan dolayı onu azarlayıp ayıplamasın" Buhâri, Hudûd 36, Buyu 66, 110; Müslim, Hudud 30-32; Ebû Dâvûd, Hudud 32; Müsned, II, 249. 494. âyeti da buradan gelmektedir. Şair Bişr de der ki:

"Onları başa kakmayan bir kimsenin affedişi gibi affettim,

Ve ebedi bir günün cezasına havale ettim."

el-Esmaî der ki; "Onun yaptığı işi çirkin bulduğumu söyledim" anlamındadır. ez-Zeccâc der ki: Bu ifade, benimle sizin aranızdaki muhterem bağın kardeşlik hakkının bozulması söz konusu olmayacaktır. Benden yana göreceğiniz affetmek ve bağışlamak olacaktır, anlamındadır. asıl anlamı itibariyle ifsad etmek, bozmak demektir. Bu anlamıyla Hicazlıların şivesindendir.

İbn Abbâs'tan nakledildiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'nin fethedildiği günü (Ka'be'nin) kapısının iki kenarını yakalayıp insanlar da Beyt'e sığınmış bulundukları sırada şöyle dedi: "Vaadini doğru çıkartan, kulunu muzaffer kılan ve tek başına bütün ordulan yenik düşüren Allah'a hamdolsun." Daha sonra şöyle sordu: "Ey Kureyşliler topluluğu, şimdi (size) ne (yapacağımı) zannedersiniz?" Onlar, hayır dediler. (Çünkü sen) kerim bir kardeş ve kerim bir kardeşin oğlusun. Şu anda da istediğini yapma kudretine sahipsin. Hazret-i Peygamber de şöyle buyurdu: "Ben de bugün size kardeşim Yûsuf’un dediği gibi: "Bugün başınıza bir şey kakılmayacaktır" diyorum." İbn Hibbân es-Sîretu'n-Nebeviyye, Beyrut 1407/1987, s. 337. Ömer (radıyallahü anh) dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın bu sözlerinden dolayı utancımdan her tarafımdan ter boşandı. Çünkü ben onlara Mekke'ye girdiğimiz günü şöyle demiştim: Bugün sizden intikam alacağız ve yapacaklarımızı yaparız. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) o sözlerini söyleyince, ben de o söylediklerimden utandım.

"Allah size mağfiret buyursun," Fiil müstakbel (muzari) olup dua manasını taşımaktadır. Yüce Allah'tan günahlarını örtüp, kendilerine merhamet buyurmasını diledi.

el-Ahfeş, mealde; başınıza- üzerinde vakıf yapılmasını câiz görmüştür, Buna göre âyetlerin anlamı şöyle olur: Başımıza bir şey kakılmayacaktır. Bugün Allah size mağfiret buyursun" şeklinde olur. Birinci şekil ise kullanılan şekildir. Çünkü; Başınıza," lâfzı üzerinde vakıf yapıp "Bugün Allah size mağfiret buyursun" şeklinde bir ibtidâ (okumaya başlamak) mağfiretin bugün gerçekleşmesi konusunda kat'î bir dua olur. Böyle bir şey ise ancak vahye binaen söylenebilir. Bunun böyle olduğu açıktır.

Atâ el-Horasanî der ki: Gençlerden ihtiyaçların karşılanmasını taleb etmek, yaşlılardan taleb etmekten daha kolaydır. Nitekim Hazret-i Yûsuf:

"Bugün başınıza bir şey kakılmayacaktır. Allah size mağfiret buyursun" dediği halde Hazret-i Ya'kub da:

"Sizin için ileride Rabbimden mağfiret dileyeceğim" (Yûsuf, 12/98) demişti. Yüce Allah'ın:

"Şu gömleğimi götürün..." âyetindeki

"şu",

"gömlek" kelimesinin sıfatıdır.

"Gömlek" kelimesi müzekkerdir, şairin şu beyitine gelince:

"Hevazinliler çağırıyor, gömlek (zırh) ise bol ve geniştir.

Kemer üzerinde iliklerle bağlanıyor."

ifade; takdirinde olup; gömlek ise; "bol ve geniş bir zırhtır," demektir. Yani burdaki bol ve geniş sıftı müennes bir kelime olup gömleğin değil, semai müennes ve mahzuf olan zırh anlamındaki kelimenin sıfatıdır. Bu açıklamayı da en-Nehhâs yapmıştır.

İbn es-Süddî babasından, o Mücahid'den şöyle demektedir: Hazret-i Yûsuf onlara şöyle dedi:

"Şu gömleğimi götürün de onu babamın yüzüne sürün, hemen görmeye başlayacaktır." (Mücahid) dedi ki: Hazret-i Yûsuf kendi gömleğinin Hazret-i Ya'kub’a görmesini geri çevirmeyeceğini bilecek kadar Allah'ı bilen birisi idi. Ancak bu gömlek yüce Allah'ın Hazret-i İbrahim'e ateşe atıldığında cennet ipeğinden giydirdiği bir gömlek idi. Hazret-i İbrahim bunu Hazret-i İshak'a vermişti. Hazret-i İshak, Hazret-i Ya'kub'a vermişti. Hazret-i Ya'kub da bu gömleği gümüş bir muhafaza içerisine yerleştirmiş ve bunu Hazret-i Yûsuf’un boynuna asmış idi. Çünkü Hazret-i Yûsufa nazar değeceğinden korkuyordu. Hazret-i Cebrâîl de ona şunu bildirmişti: Gömleğini (babana) gönder. Çünkü onda cennetin kokusu vardır. Cennet kokusu ise bir hastaya veya bir belâya uğrayana değdi mi mutlaka afiyet bulur.

el-Hasen der ki: Eğer yüce Allah Hazret-i Yûsuf'a bunu bildirmemiş olsaydı, Hazret-i Yûsuf babasının tekrar görmeye başlayacağını bilemezdi. Hazret-i Yûsuf'un gömleğini götüren kişi Yehudâ idi. Yûsufa: Üzerinde yalancıktan kan bulunan gömleğini babana götüren ve onu üzen ben idim. Şimdi de onu sevindirmek ve tekrar görsün diye bu gömleğini de ona ben götüreyim, diyerek gömleği atıp gitti. Bunu da es-Süddî nakletmektedir.

"Bütün ailenizi de alıp bana getirin." Mısır'ı yurt edinmek üzere gelin. Mesrûk dedi ki: O sırada erkek-kadın olmak üzere doksanüç kişi idiler.

Şöyle de denilmiştir: Hazret-i Yûsuf'un gönderdiği gömlek, arkasından yırtılan gömleğidir. Böylelikle zinadan yana korunmuş olduğunu Hazret-i Ya'kub'un bilmesini İstemişti. Ancak birinci görüş daha sahihtir. Enes (radıyallahü anh) yoluyla gelen merfu bir hadiste Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan de rivâyet edilmiştir. Bunu el-Kuşeyrî nakletmiştir. Doğrusunu en iyi biten Allah'tır.

Bu bölümü tek başına aç →

94. Âyetin Tefsiri

Kafile ayrılınca babaları dedi ki: "Bana bunak demeyecekseniz, inanın ki Yûsuf’un kokusunu alıyorum."

" Kafile ayrılınca" Şam'a gitmek üzere Mısır'dan çıkıp yola koyulunca demektir. Bu anlamda olmak üzere; "Ayrıldı, ayrılmak" denildiği gibi; "Onu ayırdım, ayırmak" diye de kullanılır. O halde bu fiil hem lâzım (geçişsiz), hem müteaddî (geçişli)dir.

"Babaları" yani babaları huzurunda bulunan akrabaları arasından Mısır'a gitmemiş bulunan torunlarına:

"dedi ki: Bana bunak demeyecekseniz, inanın ki Yûsuf’un kokusunu alıyorum." Bu sözleri söylediğinde oğullarının bir kısmı Mısır'a çıkıp gitmiş, kendisi de çevresinde bulunanlara: "Bana bunak demeyecekseniz, inanın ki Yûsuf’un kokusunu alıyorum" demiş olma ihtimali de vardır.

İbn Abbâs der ki: Esen bir rüzgar Hazret-i Yûsuf'un gömleğinin kokusunu ona taşıyıp götürdü. Aralarında sekiz günlük bir uzaklık vardı. el-Hasen ise on günlük bir uzaklık demiştir. Yine ondan nakledildiğine göre, bir aylık uzaklık demiştir. Malik b. Enes (radıyallahü anh) der ki: Süleyman (aleyhisselâm) gözünü açıp kırpmadan önce yanına Belkıs’ın tahtını ulaştıran kimse, Hazret-i Yûsuf’un gömleğinin kokusunu ulaştıran odur.

Mücahid'de der ki: Esen bir rüzgar gömleği evirip çevirdi, dünyada cennet rayihaları saçıldı ve Hazret-i Ya'kub'a ulaştırıldı. Böylelikle o cennet kokusunu aldı, o dünya da cennet kokusunun ancak bu gömlekte bulunan koku olduğunu biliyordu. İşte bunun üzerine: "İnanın ki Yûsuf’un kokusunu alıyorum" yani kokluyorum, demişti. O halde buradaki kokuyu hissetmek ve almak, koku alma duyusuyla hissetmekten ibarettir.

"Bana bunak demeyecekseniz" ifadesini İbn Abbâs ve Mücahid: Bana akılsız, beyinsiz demeyecekseniz, diye açıklamışlardır. Nâbiğa'nın şu beyiti de bu kabildendir:

"(Onun) Süleyman müstesna benzeri yoktur. Hani o mutlak melik ona:

İnsanlar arasında dikil ve onları görüşlerindeki hatalardan alıkoy, demişti."

Burada da "görüşteki hatadan" kelimesi akılsızlıktan, beyinsizlikten alıkoy, anlamındadır. Saîd b. Cübeyr ve ed-Dehhâk ise: Eğer beni yalanlamayacaksanız, diye açıklamışlardır. Çünkü; " Yalan" demektir. " Yalan söyledi" anlamındadır. Şairin şu beyiti de bu türdendir:

"Soylu ve şerefli kimsenin övünmesinde hiç eğrilik olur mu?

Yahut çok doğru söz söyleyen kimsenin sözünde hiç yalan olur mu?"

Bu âyet, beni takbih etmeyecekseniz... diye de açıklanmıştır ki, bu açıklamayı Ebû Amr yapmıştır. Çünkü; Takbih etmek, demektir. Şair de der ki:

"Arkadaşlarım, vazgeçin beni kınayıp takbih, etmekten.

Benim geçmişte yaptıklarım reddolunacak şeyler değildir."

İbnu'l-A'râbî der ki:

"Bana bunak demeyecekseniz" ifadesi eğer görüşümün zayıf olduğunu ileri sürmeyecekseniz, demektir. İbn İshak da böyle açıklamıştır. Çünkü; Yaşlılıktan dolayı görüşün zayıflaması, anlamındadır. Dördüncü bir görüşe göre; eğer benim şaşkın olduğumu söylemeyecekseniz demektir. Bu açıklamayı da Ebû Ubeyd yapmıştır.

el-Ahfeş der ki: Eğer beni kınamayacaksanız, demektir. Çünkü; " Kınamak ve bir kimsenin görüşünün zayıf olduğunu ifade etmek" anlamındadır. el-Hasen, Katâde ve yine Mücahid der ki: Eğer benim çok yaşlandığımı (bundan dolayı da hezeyan ettiğimi) söylemeyecekseniz demektir.

Hepsinin de anlamı birbirine yakındır ve bütün bu açıklamaların ortak noktası, acizliğini ve zayıf görüşlülüğünü ifade etmektir. Nitekim bir kimse diğerinin âciz olduğunu ifade ettiği vakit; " Onun aciz olduğunu söyledi" fiili kullanılır. Şairin dediği gibi:

"Kınamakla ve acizliğimi söylemekle beni helâk etti."

Hatalı konuşmayı ifade etmek için de kullandır. Çünkü; "Söz ve görüşte hata edip, yanılmak" demektir. Nâbiğa'nın şu sözlerinde olduğu gibi:

"... Sen onları hata etmekten alıkoy,"

Yani akılda bozukluktan onları alıkoy. İşte buradan hareketle "kınamak" da akli bakımdan fesad olduğunu söylemek demektir, denilmiştir. Şair de der ki:

"Ey beni kmayan kişiler, bırakın kınamayı ve vazgeçin bu işten.

Benim aşkım uzayıp gitti. Siz de beni kınamayı uzatıp gidiyorsunuz."

Geçen uzun zaman, bir kimsenin halini bozup ifsad edecek olursa; denilir. İbn Mukbil'in şu beyiti de bu anlamdadır:

"Bırak zaman istediğini yapsın, çünkü o

İnsanların halini bozmakla yükümlü tutulursa, o da bozar, ifsad eder."

Bu bölümü tek başına aç →

95. Âyetin Tefsiri

"Allah'a yemin ederiz ki sen hâlâ eski yanlışlığındasın" dediler.

"Allah'a yemin ederiz ki sen hâlâ eski yanlışlığındasın, dediler." Yani sen yine hak yoldan uzakta gitmeye devam ediyorsun. İbn Abbâs ve İbn Zeyd dediler ki: Yûsuf’u sevmek şeklindeki geçmişten beri sürdüregeldiğin yanlışlığın içerisindesin, onu unutamıyorsun.

Saîd b. Cübeyr de: Eski deliliğin devam ediyor, diye açıklamıştır.

el-Hasen der ki: Böyle bir ifade anne babaya karşı iyi davranmamak kabilinden bir davranıştır. Katâde ve Süfyan: Elbetteki sen eski sevgini devam ettirmektesin, diye açıklamışlardır.

Şöyle de açıklanmıştır: Onların bu şekilde konuşmalarına sebep kendi kanaatlerine göre Hazret-i Yûsuf’un ölmüş olmasıdır. Bir diğer açıklamaya göre ona bu sözleri söyleyen kimseler çocuklarından yanında kalan kimselerdi, onlar durumu bilmiyorlardı.

Yine denildiğine göre bu sözleri Hazret-i Ya'kub'a onunla birlikte bulunan aile halkı ve yakın akrabaları söylemiştir. Bunu söyleyen kimselerin o sırada küçük yaşta bulunan oğullarının oğulları oldukları da söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Bu bölümü tek başına aç →

96. Âyetin Tefsiri

Müjdeci gelince, gömleğini yüzüne sürmesiyle birlikte derhal görmeye başladı ve dedi ki: "Ben sîze sizin bilmeyeceğiniz şeyleri Allah'tan muhakkak biliyorum dememiş miydim?"

"Müjdeci gelince gömleğini yüzüne" yani gözlerine

"sürmesiyle birlikte derhal görmeye başladı."

" Geldi" lâfzındaki: fazladan gelmiştir.

Müjdeyi getirenin Şem'ûn olduğu söylendiği gibi, Yehudâ olduğu da söylenmiştir. O: Nasıl ki senin gömleğini kana bulanmış haliyle babama götürdü isem, bugün de bu gömleğini ben götüreceğim, demişti. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır.

es-Süddî'den nakledildiğine göre o kardeşlerine şöyle demişti: Siz de biliyorsunuz ki musibetin gömleğini ona ben götürmüştüm, şimdi bırakın da sevinç gömleğini de ona ben götüreyim.

Yahya b. Yemân, Süfyan'dan şöyle dediğini nakletmektedir: Müjdeci Hazret-i Ya'kub'a geldiğinde ona şöyle sormuştu: Yûsuf'u hangi din üzere bıraktın? O: İslâm üzere demişti, Bunun üzerine Hazret-i Ya'kub, işte şimdi nimet tamam oldu, dedi.

el-Hasen de der ki: Müjdeci Hazret-i Ya'kub'un yanına geldiğinde Hazret-i Ya'kub yanında müjdeciye verecek bir şey bulamamıştı. Bu sefer Allah'a yemin ederim, yanımızda verecek bir şey bulamıyorum. Yedi gündür de hiç ekmek pişirmedim, fakat Allah sana ölüm sekeratını kolaylaştıran, diye dua etti.

Derim ki: Böyle bir dua verilebilecek en büyük mükâfatlardan, bağış ve ihsanların en değerlilerindendir.

Bu ayet-i kerîme müjdeler esnasında bağış ve bol ihsanlarda bulunmanın câiz olduğuna delil teşkil etmektedir. Bu hususta Ka'b b. Mâlik'in uzunca hadisi de delil teşkil etmektedir ki; o hadiste şöyle denilmektedir: "... Bana müjde vermek üzere yüksek sesle bağırdığını işittiğim kişi yanıma gelince, üzerimdeki elbiselerimi çıkardım ve bu müjdelemesine karşılık olmak üzere ona müjdelik olarak verdim,"diyerek hadisin geri kalan bölümünü zikretmiştir ki bu hadis bütünü ile Tebük gazvesinden geriye kalan üç kişinin kıssası (et-Tevbe, 9/118. âyetin tefsirinde) anlatılırken tamamiyle geçmiş bulunmaktadır. Hazret-i Ka'b'ın kendisine müjde veren kimseye elbiselerini çıkarıp giydirmesi -başka elbisesi olmamasına rağmen- böyle bir durumda kişinin kendisine müjdelenen şeyin gerçekleştiğini umuyor ise, bu gibi mükâfatları vermenin câiz olduğuna delildir, Ayrıca bu, keder ve üzüntünün zevalinden sonra sevinç izhar etmenin câiz olduğuna da delildir.

Küçük çocukların Kur'ân-ı Kerîm'i güzel bir şekilde öğrenmeleri üzerine verilen mükâfatlar ve bu gibi törenlerde yemek ziyafetleri de bu kabildendir. Nitekim Hazret-i Ömer de Bakara Sûresi'ni hıfzettikten sonra bir kaç deve kesmişti. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

"Ve dedi ki: Ben size, sizin bilmeyeceğiniz şeyleri Allah'tan muhakkak biliyorum, dememiş miydim?" Hazret-i Ya'kub böylelikle onlara:

"Ben keder ve üzüntümü ancak Allah'a açarım. Ben Allah nezdinden sizin bilmeyeceğiniz şeyleri biliyorum" (Yûsuf, 12/86) sözlerini hatırlattı.

Bu bölümü tek başına aç →

97. Âyetin Tefsiri

Dediler ki: "Ey Babamız! Günahlarımızın bağışlanmasını dile. Biz gerçekten günah işleyenler olduk."

"Dediler ki: Ey Babamız! Günahlarımızın bağışlanmasını dile. Biz gerçekten günah işleyenler olduk" anlamındaki âyette hazfedilmiş ifadeler vardır ki; takdiri şöyledir: Oğulları Mısır'dan geri döndüklerinde: Ey babamız dediler... İşte bu Hazret-i Ya'kub'a: "Allah'a yemin ederiz ki sen hâla eski yanuşlığındasın" diyen kimselerin ya torunları, yahut akraba ve ailesinden başkalarının olduğuna ve oğullarının bu sözleri ona söylemediğine delildir. Çünkü oğulları, yanında hazır bulunmuyorlardı. Eğer böyle söylemiş olsalardı, bu babalarına karşı hukuka riayet etmemekte ileri derecede bir davranış olurdu. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Hazret-i Ya'kub'tan kendileri için mağfiret dilemesini istemelerine sebep ancak onun hakkını helâl etmesi ile altından kalkabilecekleri bir günah yüklenmelerine sebep teşkil eden kederlerin acısını ona tattırmış olmalarıdır.

Derim ki: Bu hüküm, bir müslümana canında, malında veya başka bir hususta -ona zulüm ve haksızlık ederek- eziyet veren herkes hakkında da sabittir. Böyle bir kimsenin o müslümandan helâllik dilemesi, ona yaptığı zulmü ve bu zulmün miktarını bildirmesi gerekir. Acaba kayıtsız ve şartsız (mutlak) helâllik dilemenin faydası var mıdır, yok mudur? Bunda görüş ayrılığı vardır, doğrusu fayda vermeyeceğidir. Çünkü eğer o kimseye değeri ve hatırı sayılır bir haksızlıkta bulunduğunu haber verecek olursa, belki de mazlum böyle bir hakkı gönül hoşluğu ile helâl etmeyebilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Buhârî'nin, Sahih'inde ve başkasında Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)dan şöyle dediği kaydedilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Her kimin kardeşine ırzında (şeref ve haysiyetinde) yahut herhangi bir hususta yaptığı bir haksızlığı varsa, dinar ve dirhemin bulunmadığı bir gün gelmeden önce o haksızlıktan dolayı ondan helâllik dilesin. (Çünkü helâllik dilemese) eğer salih bir ameli varsa, yaptığı haksızlığı kadar o salih amelinden alınır. Eğer hasenatı yoksa bu sefer (haksızlık yaptığı) arkadaşının günahlarından alınır ona yükletilir." Buhârî, Mezâlim 10, Rikaak 48; Müsned, II, 506.

el-Mühelleb dedi ki: Hazret-i Peygamber'in: "Ondan yaptığı haksızlık kadarı alınır"âyeti; yapılan haksızlığın miktarının bilinmesi ve açık seçik bir şekilde ona işaret edilmesi (ye bu haliyle helâllik dilenmesi)ni gerektirmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Bu bölümü tek başına aç →

98. Âyetin Tefsiri

Dedi ki: "Sizin İçin ileride Rabbimden mağfiret dileyeceğim. O gerçekten mağfiret buyurandır, Rahîm'dir."

"Sîzin için ileride Rabbimden mağfiret dileyeceğim." İbn Abbâs der ki: Bu sözleriyle duasını seher vaktine ertelemişti.

el-Müsennâ b. es-Sabbah, Tavus'dan dedi ki: Cuma günü seher vaktine erteledi. O gün aşuraya denk gelmişti. Tirmizî'nin kitabında yer alan ezber (unutmaya karşı) duası ile ilgili İbn Abbâs'tan gelen hadiste şöyle dediği nakledilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın huzurunda bulunduğumuz bir sırada Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) çıkageldi ve dedi ki: Anam-babam sana feda olsun. Bu Kur'ân-ı Kerîm göğsümden sıyrılıp gidiyor, ona yetecek gücü kendimde bulamıyorum. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona: "Sana kendileriyle Allah'ın sana fayda vereceği ve sen de bunları başkalarına öğretecek olursan, onlara fayda sağlayacak ve böylelikle öğrendiğine kalbinde sebat verecek sözler öğreteyim mi?" deyince, Hazret-i Ali: Evet, ey Allah'ın Rasûlü bana bunları öğret deyince, Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Cuma gecesi oldu mu, eğer gecenin son üçte birinde kalkabilirsen -şüphesiz ki o şahit olunan bir andır ve o anda dua makbuldür, Kardeşin Ya'kub da oğullarına: "Sizin için ileride Rabbimden mağfiret dileyeceğim." demişti. Yani cuma gecesi gelinceye kadar demek istemişti." Tirmizî, Deavât 114. deyip hadisin geri kalan bölümünü zikretti.

Eyyub b. Ebi Temime es-Sahıiyanî, Saîd b. Cübeyr'den naklen dedi ki: "Sizin için ileride Rabbimden mağfiret dileyeceğim" yani aydınlık geceler diye bilinen (kamerî ayın) onüç, ondört ve onbeşinci gecelerinde mağfiret dileyeceğim, çünkü bu gecelerde yapılan dua kabul olunur. Âmir en-Nehaî'den şöyle dediği nakledilmiştir: "Sizin için ileride Rabbimden mağfiret dileyeceğim." Yani ben önce Yûsuf'a soracağım, eğer o sizi affedecek olursa, ben de sizin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim, demektir.

Süneyd b. Davud dedi ki: Bize Huşeym anlattı, dedi ki: Bize Abdu'r-rahman b. İshak anlattı, o Muharib b. Disar'dan, o amcasından naklen dedi ki: Seher vakti mescide gelir, İbn Mes'ûd'un evinin yanından geçerdim. Onun şöyle dediğini işitirdim: Allah'ım, Sen bana emrettin, ben de itaat ettim. Sen beni çağırdın, ben de çağrına uyarak geldim. İşte bu bir seher vaktidir, bana mağfiret buyur. İbn Mes'ûd ile karşılaştım ve ona şöyle dedim: Seher vaktinde söylediğini işittiğim bir takım sözler var. Şöyle cevap verdi: Gerçek şu ki Ya'kub:"Sizin için ileride Rabbimden mağfiret dileyeceğim" sözleriyle onlar için mağfiret dilemeyi seher vaktine ertelemişti.

Bu bölümü tek başına aç →

99. Âyetin Tefsiri

Onlar Yûsuf’un huzuruna girdiklerinde, o babasını ve annesini bağrına bastı, kucakladı ve: "Allah'ın iradesi ile hepiniz emin olarak Mısır'a girin" dedi.

"Onlar Yûsuf’un huzuruna" yani orada kendisine ait olan bir saraya

"girdiklerinde o, babasını ve annesini bağrına bastı." Denildiğine göre Hazret-i Yûsuf müjdeci ile birlikte ikiyüz deve ve gerekli yol hazırlığını da göndermişti. Hazret-i Ya'kub'dan da yanına aile halkıyla ve bütün çoluk-çocuğuyla gelmesini istemişti. Huzuruna girdiklerinde ana-babasını bağrına bastı, yani babasını ve teyzesini bağrına bastı. Çünkü annesi kardeşi Bünyamin'i doğururken vefat etmişti.

Şöyle de denilmiştir: Yüce Allah rüyasını tahkik için annesine hayat verip diriltti ve ona secde etti. Bu açıklamayı el-Hasen yapmıştır. Bakara Sûresi'nde daha önce yüce Allah'ın Hazret-i Peygamber'e de anne ve babasını dirilttiği ve ikisinin de ona îman ettiklerine dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

"Allah'ın iradesi ile hepiniz emin olarak Mısır'a girin." İbn Cüreyc dedi ki: Yani ben inşaallah Rabbimden sizin için mağfiret dileyeceğini, demektir, İbn Cüreyc dedi ki: Bu da Kur'ân-ı Kerîm’in takdim ve te'hirlerinden birisidir. en-Nehhâs der ki: İbn Cüreyc bu görüşü ile onların Mısır'a girdiklerini (ve ondan sonra Hazret-i Ya'kub'un onlara mağfiret dilediğini) anlatmak istemektedir. Peki nasıl olur da "Allah'ın İradesi ile (inşaallah) Mısır'a... girin." demiş olabilir?

Şöyle açıklanmıştır: Hazret-i Ya'kub"Allah'ın iradesi ile (ınşaallah) sözünü hem teberrüken söylemiştir, hem de kat'î bir istek olarak ifade etmiştir. "Emin olarak" ise kıtlık çekmekten yana yahut Fir'avun'dan yana emin olarak... demektir. Çünkü onlar Mısır'a ancak Fir'avun'un izin vermesine (vizesine) bağlı olarak oraya girebiliyorlardı.

Bu bölümü tek başına aç →

100. Âyetin Tefsiri

Babasını ve annesini tahtın üzerine çıkartıp oturttu. Hepsi onun için secde ettiler. O zaman dedi ki: "Babacığım! İşte bu, önceleri gördüğüm rüyanın tahakkukudur. Rabbim onu doğru çıkardı, bana da iyilikte bulundu. Çünkü beni zindandan çıkardı ve şeytan kardeşlerimle aramı bozmuşken sizi çölden getirdi Şüphesiz Rabbim dilediği şeyi lutfediddir. O hakkıyla bilendir, tam hikmet sahibi olandır."

"Babasını ve annesini tahtın üzerine çıkartıp, oturttu." Katâde dedi ki: Burada "Arş (taht)" kelimesi ile divanını kastetmektedir. Bunun anlamlarına dair açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır. Kimi zaman "arş" kelimesi ile hükümdarlık, kimi zaman da hükümdarın kendisi kast edilebilir. Nâbiğa ez-Zübyânî'nin şu mısraı da bu kabildendir:

"Nice tahtlar (hükümdarlar) güç ve güvenlik sonrası yok olup gittiler."

(Arş'a dair açıklamalar.) önceden (el-A'raf, 7/54) geçmiş bulunmaktadır.

"Hepsi onun için secde ettiler" âyetine dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1- Hazret-i Yûsuf’a Secde:

Yüce Allah'ın:

"Hepsi onun İçin secde ettiler" âyetindeki "o" anlamındaki "he" zamiri denildiğine göre yüce Allah'a aittir. Yani onlar yüce Allah'a şükür olmak üzere secdeye kapandılar. Hazret-i Yûsuf da rüyasının tahakkuku için kıble gibi idi. Bu açıklama el-Hasen'den rivâyet edilmiştir.

en-Nekkâş der ki: Bu bir hatadır, zamir Hazret-i Yûsuf'a racidir. Çünkü yüce Allah sûrenin baş taraflarında:

"Gördüm ki onlar bana secde ediyorlardı." (Yûsuf, 12/4) diye buyurmaktadır. Onların selamlaşmaları ise daha aşağı konumda olanın, daha üst konumda olana, küçüğün de büyüğe secde etmesi şeklinde idi. Hazret-i Ya'kub, Hazret-i Yûsuf’un teyzesi ve kardeşleri, Hazret-i Yûsuf'a secde ettiler. Bunun üzerine Hazret-i Yûsuf ürpererek:

"İşte bu, önceleri gördüğüm rüyanın tahakkukudur" demişti. Hazret-i Yûsuf'un rüyası ile tahakkuku arasında yirmiiki yıl süre geçmişti.

Selman el-Farisî ile Abdullah b. Şeddâd, kırk yıl geçtiğini söylemişlerdir. Abdullah b. Şeddâd dedi ki: Rüyanın tahakkukunun en fazla gecikeceği süre bu kadardır, Katâde ise otuzbeş sene demiştir, es-Süddî, Saîd b. Cübeyr ve İkrîme ise otuzaltı sene geçtiğini söylemişlerdir. el-Hasen, Cisr b. Ferkad ve Fudayl b. İyad ise seksen yıl demişlerdir.

Vehb b. Münebbih ise şöyle demektedir: Yûsuf kuyuya onyedi yaşında iken atıldı. Babası seksen yıl süreyle onu görmedi, babası ile karşılaştıktan sonra da yirmiüç yıl daha yaşadı ve yüzyirmi yaşında iken vefat etti. Tevrat'ta ise yüzyirmialtı yaşında vefat ettiği belirtilmektedir.

Hazret-i Yûsufun Aziz'in karısından İfraîm ve Menşâ' ile Eyyub'un hanımı Rahmet doğmuştur. Hazret-i Yûsuf ile Hazret-i Mûsa arasında ise dörtyüz yıllık bir süre vardır.

Denildiğine göre Hazret-i Ya'kub, Hazret-i Yûsuf'un yanında yirmi yıl kaldı. Daiıa sonra vefat etti. Bir diğer görüşe göre Hazret-i Ya'kub, Hazret-i Yûsufun yanında onsekiz yıl kalmıştır. Kimi hadis bilgini kırk küsur yıl kaldığını söylemişlerdir.

Hazret-i Ya'kub ile Hazret-i Yûsuf bir araya gelinceye kadar otuzüç yıl birbirlerinden ayrı kalmışlardı. İbn İshak ise onsekiz yıl diye ifade etmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

2- Secde Vb. Saygı İfadeleri İle Çeşitli Selamlaşmalar:

Saîd b. Cübeyr, Kalâde'den, o el-Hasen'den naklen, yüce Allah'ın:

"Hepsi onun İçin secde ettiler" âyeti hakkında dedi ki: Bu bir secde değildi, onlar arasında bir gelenekti. Başlarıyla işarette bulunurlardı, onların selamlaşmaları böyleydi.

es-Sevrî, ed-Dahhâk ve başkaları derler ki: Bu bizce bilinen ve alışa geldiğimiz secde gibi bir secde idi. Onların selamlaşmaları bu idi. Bir diğer görüşe göre bu rükû' gibi bir eğilme idi. Yere kapanmak şeklinde secde değildi. İşte onların selamlan öne doğru biraz ve normal eğilmek şeklinde idi. Yüce Allah bizim şeriatımızda bütün bunları neshetti ve sözle selam vermeyi, eğilmeye bedel kıldı.

Tefsir âlimleri ise ne şekilde olursa olsun bu secdenin ibadet değil, bir tahiyye (selamlaşma) secdesi olduğunu icma ile kabul etmişlerdir. Katâde der ki: Hükümdarlara verilen selam onlarca böyle idi. Yüce Allah bu ümmete ise; "es-selamu aleyküm" şeklindeki cennet ehlinin selamlaşmalarını ihsan etmiştir.

Derim ki: Bu şekilde bizim şeriatımızda neshedilen öne az veya çok eğilme artık Mısır diyarında ve Arap olmayanlarda bir adet halini almıştır. Birbirlerine ayağa kalkmaları da böyledir. O kadar ki herhangi bir kimse kendisi için ayağa kalkılmayacak olursa, içinde kendisine hiç ehemmiyet verilmiyor ve hiçbir kadri yokmuş gibi bir duygu dahi uyanabilir. Aynı şekilde birbirleriyle karşılaştıklarında da biri diğerinin önüne eğilir. Bu artık sürüp giden bir adet, yerleşmiş ve miras olarak devralınan bir gelenek haline gelmiştir. Özellikle de emir ve başkanların karşılaşmaları halinde bu böyledir. Bunlar bu şekilde davranmakla peygamberi sünnetten yan çizmiş ve sünneti seniyyeden yüz çevirmiş oluyorlar.

Enes b. Malik'in şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Ey Allah'ın Rasûlü! dedik, karşılaştığımız vakit birimiz ötekimizin önüne eğilsin mi? Hazret-i Peygamber: "Hayır" diye buyurdu. Bu sefer: Birbirimizin boynuna sarılalım mı? diye sorduk yine: "Hayır" diye buyurdu. Bu sefer birbirimizle musafahalaşalım mı? dedik. Hazret-i Peygamber: "Evet"diye buyurdu. Bu hadisi Ebû Ömer b. Abdi'l-Berr); "et-Temhid" adlı eserinde rivâyet etmiştir. Tirmizî, İsti'zan 31; İbn Mâce, Edeb 15: Müsned, III. 198.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) -Sa'd b. Muâz'ı kastederek-: "Elendiniz ve hayırlınız için ayağa kalkınız" diye buyurmuştur. Buhâri, Cihâd 168, Menâkıbul-Ensar 12; Müslim, Cihâd 64; Müsned, III, 71. (Buna ne dersiniz?) denilirse cevabımız şu olur: Bu belli bir durumun gerektirmesi dolayısıyla Sa'd'a has bir durumdur.

Ayrıca şöyle de açıklanmıştır: Onların ayağa kalkmaları Hazret-i Sa'd'ı eşekten indirmek için idi. Diğer taraftan eğer kişinin nefsinde olumsuz etki bırakmayacak olursa, yaşça büyük bir adama kalkmak caizdir. Şayet nefsine etki edecek, bundan dolayı kendisini beğenecek ve ayrıca nefsinin bundan pay sahibi olduğunu görecek olursa, bu konuda (onun için ayağa kalkmak suretiyle) bu olumsuz duygularına destek vermek câiz olmaz. Çünkü Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur; "Her kim insanların önünde ayağa kalkmaları kendisini memnun ediyor ise cehennemdeki yerine hazırlansın." Ebû Davûd, Edeb 151: Tirmizî, Edeb 13; Müsned, IV, 91. 93. 100

Ashab-ı Kiram'dan -Allah hepsinden razı olsun- nakledildiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın zatından daha çok kendileri için değerli hiçbir kimse yoktu. Bununla birlikte Hazret-i Peygamber'in bu işten hoşlanmadığını bildiklerinden dolayı onu gördüklerinde onun için ayağa Tirmizî, Edeb 13. kalkmazlardı.

3- İşaret Vb. Şekillerle Selamlaşma, Tokalaşma, Kucaklaşma:

Parmakla işaret hakkındaki kanaatin nedir? diye sorana şöyle cevap verilir: Bu eğer işaretleştiğin kişi senden uzak ise caizdir. Çünkü selamlaşma halinde yapılacak budur. Eğer sana doğru yaklaşıyor ise işaretle selam câiz olmaz. Yakın da olsa uzak da olsa olmayacağı da söylenmiştir. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şöyle buyurduğu nakledilmektedir: "Bizden başkasına benzemeye çalışan bizden değildir." Ebû Dâvûd, Libas 4; Tirmizî, İsti'zân 7; Müsned, II, 50, 92. Yine Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Yahudilerle, hristiyanların selam verdikleri şekilde selamlaşmayın. Çünkü yahudilerin selamlaşması el ayalarının içi iledir, hristiyanların selamlaşmaları da işaret iledir." Tirmizî, İsti'zân 7

Selam verdiği takdirde de eğilmez, selamla birlikte elini öpmez. Çünkü tevazu anlamında eğilmek ancak Allah'ın huzurunda olur. El öpmek ise müslüman olmayan kavimlerin uygulamalarındandır. Onların kendi büyüklerini tazim kastı ile icad ettikleri fiillerinde ise onlara uyulmaz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmaktadır: "Acemlerin Kisra'larının başı ucunda ayakta dikildikleri gibi, siz de benim başı ucumda ayakta dikilmeyin."Aynı anlamda olmak üzere: Ebû Dâvûd, Edeb 151; İbn Mâce, Dua 2; Müsned, III, 395, V, 253; ayrıca bk. Müslim, Salât 84. İşte bu da ona benzemektedir.

Bununla birlikte musafaha (tokalaşmamda mahzur yoktur. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Habeşistan'dan geldiği sırada Cafer b. Ebi Talib ile musafahalaşmış. Mûsafahalaşmayı emredip, teşvik etmiş ve şöyle buyurmuştur: "Mûsafahalaşın bu kalplerdeki kini giderir. " Muvatta’, Husnu'l-Huluk 16.

Galib et-Temmar, en-Nehaî'den rivâyet ettiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)İn ashabı birbirleriyle karşılaştıklarında musafaha yaparlardı. Yolculuktan geldiklerinde ise birbirlerinin boyunlarına sarılırlardı.

İmâm Mâlik musafahalaşmayı mekruh görmüştür denilecek olursa, deriz ki: İbn Vehb, Malik'ten hem musafahalaşmayı, hem de boyuna sarılmayı (muânaka) mekruh gördüğünü rivâyet etmektedir. Mezhebimiz mensublarından Suhnûn ve başkaları da bu kanaattedir. Ancak Malik'ten bundan farklı olarak musafahanın câiz olduğuna dair rivâyet de gelmiştir. Muvatta’'da bulunan ifadelerin mana olarak delalet ettiği de budur. Aynı şekilde seleften olsun, haleften olsun ilim adamlarından önemli bir topluluk musafahayı câiz görmüşlerdir.

İbnu'l-Arabî der ki: Malik'in musafahayı mekruh görmesinin sebebi, dinde umumi bir emir olmadığını ve selamlaşma gibi nakledilmiş bir adet olmadığını tabul etmesindendir. Eğer selam kabilinden olsaydı (nakil ile gelmesi açısından) selam ile aynı seviyede olması gerekirdi.

Derim ki: Mûsafahaya dair ve onu teşvik eden, adet haline getirip onu korumayı teşvike delalet eden Hadîs-i şerîf de gelmiştir. Bu hadisi el-Berâ b. Âzib rivâyet etmiştir. el-Berâ dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile karşılaştım, elimi tuttu. Ben: Ey Allah'ın Rasûlü dedim. Ben musafahanın Acemlere ait bir şey olduğunu zannediyordum. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Mûsafahalaşmak onlardan çok bizlere yakışır. İki müslüman karşılaşır da aralarında bir sevgi (nişanesi) ve nasihat olmak üzere biri diğerinin elini tutarsa, mutlaka ikisinin de arasına günahları bırakılır, " Aradaki soru-cevap olmaksızın, tokalaşmanın günahların bağışlanacağını ifade eden ve el-Berâ b. Âzib (radıyallahü anh.) yoluyla gelen hadisler için bk. Ebû Dâvud, Edeb 141; Tirmizî, İsti'zan 31; İbn Mâce, Edeb 15; Müsned, IV, 289, 293, 303

"Bana da İyilikte bulundu. Çünkü beni zindandan çıkardı." Bu konuda lütufkârlığı elden bırakmayarak, "kuyudan" demedi. Böylelikle kardeşlerine onları: "Bugün başınıza bir şey kakılmayacaktır" sözleriyle affettikten sonra yaptıklarını hatırlatmak istemedi. Derim ki: İşte sufi şeyhlerin kabul ettikleri asıl da budur: Safa vaktinde cefanın anılması cefadır. Bu, Kitabın da doğruluğuna delil olduğu sahih bir sözdür.

Şöyle de denilmiştir: Çünkü Hazret-i Yûsuf'un hapse girişi kendi tercihiyle olmuştu ve:

"Rabbim, ben zindanı bu kadınların beni kendisine davet edegeldikleri şeye tercih ederim" (Yûsuf, 12/33) demişti. Halbuki kuyuya atılması yüce Allah'ın kendisi için özel bir iradesi ile olmuştu.

Şöyle de açıklanmıştır: Hazret-i Yûsuf hapiste hırsızlarla, isyankârlarla beraberdi. Kuyuda ise yüce Allah'la beraberdi. Aynı şekilde hapisten kurtulmasındaki ilahi lütuf daha büyüktü. Çünkü o hapse kendisinin de meylettiği bir iş sebebiyle girmişti. Yine hapse kendi tercihi ile girdiği bilinmektedir. Zira: "Rabbim ben zindanı... tercih ederim" demişti. O bakımdan zindandaki sıkıntı daha çoktu. Yine o zindanda:

"Beni efendinin yanında an" (Yûsuf, 12/42) demişti ve bundan dolayı orada (zindanda daha uzun süre kalarak) cezalandırılmış idi.

"Şeytan kardeşlerimle aramı bozmuşken, sizi çölden getirdi." Rivâyet edildiğine göre Hazret-i Ya'kub un kaldığı yer Ken'ân diyarı idi. Orada da davarları vardı ve çölde yaşıyorlardı. Yine denildiğine göre Hazret-i Ya'kub bir çöle taşınmış ve orada yerleşmiş idi. Çünkü yüce Allah hiçbir zaman çöl ahalisinden bir peygamber göndermiş değildir. Bir diğer açıklamaya göre Hazret-i Ya'kub "Bedâ" denilen bir yere çıkmıştı. Burası da belli bir yerin adıdır. Bu açıklamaya göre âyetteki "el-Bedvi" kelimesi çöl anlamında olmaz, sizi Bedâ'dan getirdi, demek olur. Şair Cemil de şu beyitinde burayı kastetmektedir:

"Şağb denilen yerden Bedâ'ya kadar olan. yerleri bana sevdiren sensin

Benim vatanım ise bu ikisi dışında kalan bir yerdir."

Hazret-i Ya'kub'un burada dağın altında bir mescidi de vardır. Nitekim bir topluluk "Bedâ" denilen bu yere gittiklerinde; " Bedâ'ya gittiler" denilir. Tıpkı "el-öavr" denilen yere gittiklerinde; demeleri gibi. Yani: O sizi Bedâ denilen yerden getirdi. Bunu el-Kuşeyrî zikretmiş, el-Maverdî de bunu ed-Dahhâk yoluyla İbn Abbâs'tan nakletmiştir.

"Şeytan kardeşlerimle aramı" İbn Abbâs'ın açıklamasına göre kıskançlık sokmak suretiyle

"bozmuşken..." bir diğer açıklamaya göre; şeytan benimle kardeşlerimin arasındaki ilişkileri bozmuşken; demektir. Böylelikle Hazret-i Yûsuf lutufkâr bir ifade ile onların işledikleri suçu şeytana havale etmiştir.

"Şüphesiz Rabbim dilediği şeyi lutfedicidîr." Yani kullarına lutufkârdır. el-Hattabî der ki: Latif kullarına iyi davranan ve bilmedikleri yerlerden onlara lütuf ile muamelede bulunan, ummadıkları bir yerden onların maslahatına olan şeylere sebebler yaratan demektir. Yüce Allah'ın:

"Allah kullarına lütufkârdır, dilediğine rızık verir"(eş-Şura, 42/19) âyeti gibi. Bir diğer açıklamaya göre Latif işlerin inceliklerini çok iyi bilendir. Burada maksat ise çokça ikramda bulunan ve rıfk ile muamele eden demektir.

Katâde der ki; Yüce Allah, Hazret-i Yûsuf'u kuyudan çıkartmakla, çölden aile halkının gelmesini sağlamakla, kalbinden şeytanın duygularını söküp çıkartmakla lütfetmiştir.

Rivâyet edildiğine göre; Hazret-i Ya'kub yakınları ve çocukları ile birlikte Mısır'a yaklaşıp da bunun haberi de Hazret-i Yûsuf’a ulaştığında er-Reyyân adındaki- Fir'avun'dan babası Ya'kub'u karşılaması için izin vermesini istedi ve gelmekte olduğunu söyledi. Fir'avun da ona izin verdi. Ayrıca arkadaşlarından yakın olan adamlarına da onunla birlikte binip gitmelerini emretti. Bunun üzerine Hazret-i Yûsuf beraberinde dörtbin emir ile birlikte, hükümdar da bulunduğu halde, Mısır'ın dışına çıktılar. Herbir emir ile birlikte ise ancak Allah'ın bilebildiği kadar kimseler vardı. Mısır ahalisi de onlarla birlikte bineklerine binip Hazret-i Ya'kub'u karşılamaya çıktılar Hazret-i Ya'kub da Yehudâ'nın eline dayanarak yürüyor idi. Hazret-i Ya'kub atlara, insanlara ve askerlere bakıp dedi ki: Ey Yehudâ! Bu Mısır Fir'avunu mudur? Yehudâ: Hayır, bu senin oğlun Yûsuf tur dedi.

Onların biri diğerine yaklaşınca, Hazret-i Yûsuf önce babasına selam vermek istedi ise de bu hususta ona engel olundu. Çünkü Hazret-i Ya'kub oğlundan daha faziletli ve buna daha lâyıktı. O bakımdan Hazret-i Ya'kub selama başlayarak: Selam sana ey kederleri gideren, deyip ağladı. Beraberinde Hazret-i Yûsuf da ağladı. Hazret-i Ya'kub sevincinden ağlamıştı. Hazret-i Yûsuf ise babasının kederini gördüğü için ağlamıştı.

İbn Abbâs der ki: Ağlamak dört türlüdür: Korkudan ağlamak, tahammülsüzlükten ağlamak, sevinçten ağlamak ve riyakârlıktan dolayı ağlamak.

Daha sonra Hazret-i Ya'kub: Bunca üzüntü ve kederden sonra gözümü aydınlatan Allah'a hamdolsun, diyerek Mısır'a aile halkından sekseniki kişi ile birlikte girdi. Mısır'dan çıktıklarında ise altıyüzbin küsur kişi idiler. Hazret-i Mûsa ile birlikte de böylelikle denizi geçtiler. Bunu da İkrîme, İbn Abbâs'tan rivâyet etmiştir.

İbn Mes'ûd'dan nakledildiğine göre Mısır'a erkek, kadın doksanüç kişi girdiler. Hazret-i Mûsa ile birlikte altıyüzyetmişbin kişi çıktılar..

er-Rabî' b. Haysem der ki: Mısır'a yetmişikibin kişi olarak girdiler. Mûsa ile birlikte altıyüzbin kişi olarak çıktılar.

Vehb b. Münebbih der ki: Hazret-i Ya'kub ve çocukları Mısır'a girdiklerinde erkek, kadın, küçük, büyük doksan kişi idiler. Mısır'dan Mûsa ile birlikte Fir'avun'dan kaçarak çıktıklarında ise, altıyüzbeşbiny etmiş küsur Savaşçı adam olarak çıktılar. Çocuklar, kadınlar, yaşlılar ve kötürümler bu sayıya dahil değildir. Savaşçıların dışındaki çocukların sayısı birmilyonikiyüzbin kişi idi.

Tarihçiler de derler ki: Hazret-i Ya'kub Mısır'da en gıbta edilecek bir halde ve nimet içerisinde yirmidört yıl kaldı. Mısır'da vefat etti. Oğlu Yûsuf’a da cesedini babası İshak'ın yanında Şam topraklarında defnetmek üzere götürmesini vasiyet etti, Yûsuf da bunu yaptı. Sonra da Mısır'a geri döndü.

Saîd b. Cübeyr der ki: Ya'kub (aleyhisselâm) sacdan (tik ağacından) bir tabut içinde Beytu'l-Makdis'e nakledildi. Bu da İso'nun vefatı gününe tesadüf etmişti. Her ikisi aynı kabirde defnedildiler. İşte yahudilerden bu uygulamada bulunanlar buna dayanarak ölülerini Beytu'l-Makdis'e taşırlar. Hazret-i Ya'kub ile İso ikiz idiler. Aynı mezarda defnedildiler. Her ikisi de yüzkırkyedi yaşında vefat etti.

Bu bölümü tek başına aç →

101. Âyetin Tefsiri

"Rabbim! Sen bana mülk verdin ve bana sözlerin tevilinden öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen dünyada da âhirette de benim velimsln. Benim canımı müslüman olarak al ve beni salihlere kat!"

Yüce Allah'ın:

"Rabbim! Sen bana mülk verdin ve bana sözlerin tevilinden öğrettin" âyeti ile ilgili olarak Katâde der ki: Yûsuf (aleyhisselâm) dışında peygamber olsun, olmasın hiçbir kimse ölümü temenni etmiş değildir. Hazret-i Yûsufun üzerindeki nimetler kemal derecesine ulaşıp da dağınıklıkları bir araya getirilip toplanınca aziz ve celil Rabbi ile kavuşmaya özlem duydu.

Bir diğer açıklamaya göre Hazret-i Yûsuf ölümü temenni etmiş değildir. Sadece müslüman olarak vefat etmeyi temenni etmiştir, yani ecelim geldiği vakit müslüman olarak canımı al, demek istemiştir. Cumhûr'un kabul ettiği görüş de budur.

Sehl b. Abdullah et-Tüsterî der ki: Ancak üç türlü kimse ölümü temenni eder: Ölümden sonrasını bilmeyen bir kimse, yüce Allah'ın hakkındaki takdirlerinden kaçmak isteyen bir kimse yahut yüce Allah'a kavuşmayı seven ve bu kavuşmayı özleyen kimse.

Sahih hadiste Enes (radıyallahü anh)dan şöyle dediği sabit olmuştur: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Sizden herhangi bir kimse başına inen bir musibetten dolayı asla ölümü temenni etmesin. Eğer mutlaka Ölümü temenni edecekse, o vakit: "Allah'ım, hayat benim için hayırlı olduğu sürece beni yaşat, eğer ölüm benim için daha hayırlı ise o takdirde de canımı al!" desin." Bu hadisi Müslim rivâyet etmiştir. Buhârî, Merdâ 19, Deavât 30; Müslim, Zikr 10, Ebû Dâvud, Cenâiz 9; Nesâî, Cenâiz 1; İbn Mâce, Zühd 31; Müsned, III, 101, 104, 171, 195, 208, 247, 281.

Yine Müslim'de, Ebû Hüreyre'den şöyle dediği kaydedilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Sizden herhangi bir kimse ölüm kendisine gelmeden önce ölümü temenni etmesin ve gelsin diye dua etmesin. Çünkü sizden herhangi bir kişi öldü mü ameli artık kesilir, mü’min olan kimsenin ömrü ise hayırdan başka bir şeyini arttırmaz." Müslim, Zikr 13; Müsned, II, 350; yakın ifadelerle aynı anlamda: Nesâî, Cenaiz 1; Dârimi, Rikaak 45; Müsned, II, 263, 309, 316, 514

Bu husus böylece sabit olduğuna göre, Hazret-i Yûsuf ölümü ve dünyadan gitmeyi temenni etti ve amelinin de kesilmesini istedi, nasıl denilebilir? Böyle bir şey söylemek uzak bir ihtimaldir. Ancak; böyle bir temennide bulunmak onun şeriatında câiz idi, denilebilir

Bununla birlikte fitnelerin ortaya çıkıp galib ve baskın gelmeleri esnasında dinin kaybedilmesi korkusu dolayısıyla "et-Tezkire" adlı kitabımızda da açıkladığımız gibi- ölümün temenni edilmesi caizdir.

Hazret-i Yûsuf’un duası olarak nakledilen

"bana mülk verdin" anlamındaki âyette-, teb'îz (yani mülkten bir parçayı ifade etmek içindir. Aynı şekilde "ve bana sözlerin te'vilinden öğrettin" âyetindeki; da teb'îz içindir. Çünkü Mısır'ın mülkü bütün mülkü ifade etmiyordu, Sözlerin ve rüyaların te'vili ve yorumlanması bilgisi de bütün bilgileri ifade etmiyordu. Burada bu edatın cins için kullanıldığı da söylenmiştir. Yüce Allah'ın: " halde pisliğin tâ kendisi olan putlardan uzak durun. " (el-Hac, 22/30) âyetinde olduğu gibi. Bunun te'kid için getirildiği de söylenmiştir Rabbim Sen bana mülk de verdin, sözlerin te'vilini de öğrettin, demek olur.

"Ey gökleri ve yeri yaratan" âyeti nidanın sıfatı olarak (yaratan anlamındaki fâtır kelimesi) nasb ile gelmiştir ki, burada münâdâ

"Rabbim" kelimesidir ve bu da muzaf bir nidadır. İfadenin takdiri ise

"Ey Rabbim" şeklindedir.

"Ey gökleri..." âyetinin ikinci bir nida olması da mümkündür.

"el-Fâtır" yaratan demektir. Şanı yüce Allah bütün varlıkların fâtır'ı (yaratanı)dır. Yani önceden belirlenmiş bir örnek ve bir başka varlıktan yaratması, söz konusu olmaksızın kayıtsız ve şartsız olarak bütün varlıkları yaratan, başlatan, meydana getiren ve icad eden demektir. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde yüce Allah'ın:

"Göklerin ve yerin yaratıcısı O'dur." (2/117. âyet, 1. başlıkta) âyetinde yeteri kadar geçmiş bulunmaktadır. Ayrıca "el-Kitabu'l Esna fi Şerhi Esmai'llaki'l-Hüsnâ" adlı eserimizde daha da geniş açıklamalarda bulunduk.

"Dünyada da, âhirette de benim velimsin." Yani dünyada olsun,âhiretteolsun benim yardımcım ve benim işlerimin gerçek sahibi Sen'sin.

"Benim canımı müslüman olarak al ve beni sahlere kat." Bununla üç atası Hazret-i İbrahim, Hazret-i İshak ve Hazret-i Ya'kub'u kastetmektedir.

Şanı yüce Allah, Mısır'da onun canını tertemiz ve pak olarak aldı. Nü'de mermerden bir sanduka içerisinde defnedildi. Çünkü Hazret-i Yûsuf vefat ettiğinde herkes -ondan bereket umduklarından dolayı- kendi mahallesinde defnedilmesini istemişti. Bu maksatla bir araya gelip toplandılar, hatta birbirleriyle çarpışmak bile istediler. Bu sefer Mısır'da suyun ayrılma yerinde Nil'de defnetme görüşüne sahip oldular. Böylelikle su onun üzerinden geçecek sonra da bütün Mısır'a dağılmış olacaktı. Bu durumda da hepsi birbirine eşit olacaklardı. Bu görüşü benimseyip uyguladılar. Hazret-i Mûsa, İsrailoğulları ile birlikte çıktığında, onu da Nil'den çıkartarak tabutunu dörtyüz yıl sonra Beytu'l-Makdis'e nakletti. Orada,

"ve beni salihlere kat" duası dolayısıyla ataları ile birlikte onu da defnettiler.

Hazret-i Yûsuf vefat ettiğinde yüzyedi yaşında idi.

el-Hasen'den nakledildiğine göre; Hazret-i Yûsuf yedi yaşında iken kuyuya atıldı. Köleliği, hapiste kaldığı süre ve hükümdarlığı da seksen yıl sürdü. Daha sonra akrabaları ile bir araya geldi ve bundan sonra da yirmiüç yıl daha yaşadı. Çocukları îfrâim, Menşâ ve İbn Lehiâ'nın görüşüne göre- Hazret-i Eyyub'un hanımı olan Rahmet adında çocukları vardı.

ez-Zührî der ki: Hazret-i Yûsuf'un oğlu Efrâim'in Nün adında bir oğlu olmuştu. Nûn'un da Yûşa adında bir oğlu olmuştu. İşte Nün oğlu Yûşa budur ve Hazret-i Mûsa ile birlikteki delikanlı ve onun işlerini gören kişi oydu. Şanı yüce Allah Yûşa'a, Mûsa (aleyhisselâm) döneminde peygamberlik vermişti. Hazret-i Mûsa'dan sonra da peygamber idi. Eriha'yı fetheden ve orada bulunan zorbaları öldüren odur. Daha önce Mâide Sûresi'nde (5/26. âyetin tefsirinde) geçtiği üzere güneşin batışı, isteği üzere durdurulmuş idi. Hazret-i Yûsuf'un oğlu Menşa'nın Mûsa adında bir oğlu olmuştu ki, bu da İmrân oğlu Mûsa'dan önce idi.

Ancak Tevrat'a inananlar, bir şeyler öğrenmek üzere alim kişinin arkasına düşen ve sonunda yetişen kişinin bu Mûsa olduğunu iddia ederler. Sözü geçen alim kişi ise gemiyi delen, çocuğu öldüren ve duvarı inşa eden kişidir. Menşa'nın oğlu Mûsa da onunla beraber idi ve bu beraberlikleri nihayet belli bir yere kadar devam etti. İbn Abbâs ise bunu kabul etmezdi. Gerçek ise İbn Abbâs'ın dediğidir, Kur'ân-ı Kerîm'de olan da budur. Diğer taraftan Hazret-i Yûsuf ile İmrân oğlu Hazret-i Mûsa arasında bir çok ümmetler ve nesiller geçmiştir. Hazret-i Şuayb da onlar arasında geçen peygamberlerden birisidir. Allah'ın salat ve selamı hepsine olsun.

Bu bölümü tek başına aç →

102. Âyetin Tefsiri

İşte bu sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Yoksa onlar hile yaparak işlerini kararlaştırdıkları zaman sen yanlarında değildin.

"İşte bu sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir" âyetindeki

"işte bu gayb haberlerindendir" anlamındaki bölüm, mübtedâ ve haber

"sana vahyettiğimiz" anlamındaki bölüm de İkinci haberdir.

ez-Zeccâc der ki: Bununla birlikte; " İşte bu"nun; anlamında buna karşılık, ise onun haberi de olabilir. Gayb haberlerinden olan bu hususları Biz sana vahyediyoruz, demek olur. Bununla da şu kastedilmektedir: Ey Muhammed! Yûsuf'un durumuna dair sana anlattıklarımız gaybın haberlerindendir.

"Sana vahyettiğimiz" bunu sana vahyetmek suretiyle sana "bunları" öğretiyoruz, demektir.

"Yoksa onlar" Hazret-i Yûsuf’u kuyuya atmak hususunda

"hile yaparak" bu maksatla da

"islerini kararlaştırdıkları zaman sen yanlarında" Yûsufun kardeşleriyle birlikte

"değildin."

Buradaki

"hile yaparak" ifadesinin, Hazret-i Ya'kub'un yanına kana bulanmış gömlek ile geldiklerinde... anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani sen bu hallerin hiçbirisine şahit olmamıştın. Ancak bunları sana Allah bildirdi.

Bu bölümü tek başına aç →

103. Âyetin Tefsiri

Sen ne kadar hırs göstersen de İnsanların çoğu îman etmezler.

"Sen ne kadar hırs göstersen de insanların çoğu îman etmezler." Hazret-i Peygamber Araplar kendisine bu kıssaya dair soru sorup o da bunu kendilerine bildirdiğinde îman edeceklerini sanmıştı. Ancak îman etmediler. İşte bu âyet-i kerîme Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e teselli olmak üzere İndi. Yani sen hidayet bulmasını dilediğin kimseyi hidayete ulaştıramazsın.

"Hırs gösterdi, gösterir" şeklinde kullanılan fiil; " Vurdu, vurur" gibi kullanılır (aynı babtandır). Pek kuvvetli olmayan bir söyleyişe göre de; şeklinde; gibi de kullanılır. Hırs ise herhangi bir şeyi ihtiyarı ile (şiddetle) taleb etmek, istemek demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

104. Âyetin Tefsiri

Halbuki sen buna karşı onlardan hiçbir ücret de istemiyorsun. O, âlemlere ancak bir öğüttür.

"Halbuki sen buna karşı onlardan hiçbir ücret de istemiyorsun" âyetindeki; sıladır. Yani sen onlardan herhangi bir mükâfat istememektesin.

"O" yani Kur'ân-ı Kerîm ve vahiy

"âlemlere ancak bir öğüttür." Bir öğüt ve hatırlatmadır, başka bir şey değildir.

Bu bölümü tek başına aç →

105. Âyetin Tefsiri

Göklerde ve yerde nice âyetler vardır ki onlar, bunlardan yüz Çevirerek üzerlerinden geçer, giderler.

"Göklerde ve yerde nice âyetler vardır ki" âyetindeki;

"Nice" kelimesiyle ilgili olarak el-Halil ve Sîbeveyh şu açıklamayı yapmışlardır: Bu başına benzetme edatı olan "kef'ın da getirildiği ve onunla birlikte mebni bir edat haline gelmişdir. Bu durumda ifadede;

"Nice" anlamı ortaya çıkmaktadır, Âl-i İmrân Sûresi'nde (3/146. âyetin tefsirinde) buna dair yeterli açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

"Gökler ve yer"deki âyetlere dair açıklamalar da el-Bakara Sûresi'nde (2/164. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Buradaki

"âyetler"in geçmiş ümmetlerin ilâhî cezalarının etkileri anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani bunlar, bu kalan izler ve eserler üzerinde gereği gibi düşünüp ibret almaktan yana gaflet içerisindedirler.

İkrime ile Amr b. Fâid; "Yer" kelimesini mübtedâ olarak merfu okumuş, haberini de, "Üzerinden geçerler" diye kabul etmiştir. Buna göre anlam şöyle olur: Göklerde nice âyetler vardır. Yerin (âyetleri) üzerinden ise yüz çevirerek geçerler. es-Süddî ise bir fiil takdiri ile; şeklinde nasb ile okumuştur. Buna göre de anlam şöyle olur: Göklerde nice âyetler vardır. Yeri de (yarattı.) Onun üzerinde yüz çevirerek geeçer,giderler. Bu iki kıraate göre de vakıf; " Gökler" kelimesi üzerinde yapılır. İbn Mes'ûd ise;

“Üzerinden yürür geçerler" diye okumuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

106. Âyetin Tefsiri

Onların çoğu şirk koşmaksızın Allah'a îman etmezler.

"Onların çoğu şirk koşmaksızın Allah'a Îman etmezler." Bu âyet-i kerîme yüce Allah'ın kendilerinin ve bütün herşeyin yaratıcısı olduğunu kabul eden ve bununla birlikte putlara ibadet eden bir topluluk hakkında inmiştir. Bu açıklamayı el-Hasen, Mücahid, Âmir, en-Nehaî ve müfessirlerin bir çoğu yapmıştır. İkrime de der ki: Bununla kastedilen yüce Allah'ın:

"Yemin olsun ki sen onlara kendilerini kimin yarattığını sorarsan, elbette: Allah diyeceklerdir." (ez-Zuhruf, 43/87) âyetinde sözü edilenlerdir. Böyle demekle birlikte diğer taraftan yüce Allah'ı asıl sıfatlarından başkaları ile nitelendirir ve O'na ortaklar koşarlar.

Yine el-Hasen'den nakledildiğine göre bunlar hem şirk koşan yanlan, hem de îman eden yanları bulunan kitap ehli kimselerdir, Bir taraftan Allah'a îman etmekle birlikte Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ı da inkâr etmişlerdir, bunların îmanları sahih olamaz. Bunu İbnu'l-Enbarî nakletmektedir.

İbn Abbâs da der ki: Bu âyet-i kerîme Arap müşriklerinin şu şekildeki telbiyeleri hakkında nazil olmuştur; Buyur! Senin hiçbir ortağın yoktur, ancak kendisi de senin olan kendisine de, malik olduğu şeylere de malik olduğun bir tek ortağın vardır, diye telbiye getiriyorlardı.

Yine İbn Abbâs'tan nakledildiğine göre bununla kastedilenler hristiyanlardır. Ondan nakledilen bir başka rivâyete göre bunlar müşebbihedir. İcrhalî olarak îman etmekle birlikte, tafsili olarak şirk koşmuşlardır.

Ayet-i kerîmenin münafıklar hakkında indiği de söylenmiştir. Buna göre anlam şöyle olur: "Onların çoğu” kalbiyle kâfir olup "şirk koşmaksızın" diliyle "Allah'a îman etmezler." Bu açıklamayı da el-Maverdî yine el-Hasen'den nakletmiştîr.

Atâ der ki: Bu, dua ile ilgilidir. Çünkü kâfirler bolluk ve rahatlık zamanlarında Rabblerini unuturlar. Onlara belâ ve musibet gelip çattığında ise yalnız O'na ihlasla dua ederler. Bunu açıklayan:

"Her taraftan da şiddetli dalgalar onlara hücum etmeye başlayıp kendilerinin çepeçevre kuşatıldıklarını sandıkları bir sırada..." (Yûnus, 10/22);

"İnsana bir sıkıntı gelip çattığında yanı üzereyken... Bize dua eder." (Yûnus, 10/12) âyetinde sözü edilen hallerdir. Bir başka âyet-i kerîmede de şöyle buyurulmaktadır:

"... Eğer ona kötülük isabet ederse, bu sefer de uzun uzadıya dua eder." (Fussilet, 41/51)

Bir diğer açıklamaya göre âyet-i kerîmenin anlamı şöyledir: Onlar yüce Allah'a bu helâk edici musibetten kendilerini kurtarması için dua ederler. Onları kurtardığı vakit onlardan herhangi birisi: Filan kişi olmasaydı, biz kurtulamazdık. Köpek olmasaydı, hırsız evimize girerdi ve buna benzer sözler söyleyerek Allah'ın nimetini filan kişiye nisbet ederler. Allah'ın koruyup himaye etmesini de köpeğe nisbet ederler.

Derim ki; Müslümanların avamından pek çoğu bu duruma da, bundan önce söz edilen duruma da düşmektedir. Lâ havle ve lâ kuvvete İllâ billahi'l-aliyyi’l-azîm.

Yine denildiğine göre bu âyet-i kerîme ed-Duhan (Duman) kıssası hakkında inmiştir. Şöyle ki Mekkelileri kıtlık yıllarında duman sarınca:

"Rabbimiz! Bizden bu azâbı kaldır. Çünkü biz îman edeceğiz" (ed-Duhan, 44/12) demişlerdi. İşte onların îmanları da budur. Şirk koşmaları ise azâbın kaldırılmasından sonra küfre geri dönmeleridir. Bunu açıklayan da yüce Allah'ın:

"Biz o azâbı az bir zaman açıp kaldıracağız. Fakat şüphesiz siz yine geri dönenlersiniz" (ed-Duhan, 44/15) âyetidir. Geri dönmek ise ancak bir şeye başladıktan sonra mümkün olur. Buna göre yüce Allah'ın:

"Şirk koşmaksızın" âyeti onlar şirke geri dönmeksizin... takdirinde olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Bu bölümü tek başına aç →

107. Âyetin Tefsiri

Onlar Allah'ın azabından bir kaplayıcının kendilerine gelip çatmasından veya onlar farkında olmadan kıyâmetin ansızın başlarına kopuvermesinden kendilerini emin mi gördüler?

"Onlar Allah'ın azabından bir kaplayıcının kendilerine gelip çatmasından..." İbn Abbâs der ki:

"Kaplayıcı"dan kasıt örtüp bürüyen demektir. Mücahid de onları kuşatacak, bürüyecek bir azâb demektir, der.

"O günde azâb onları hem üstlerinden, hem ayakları altında bürüyecek..." (el-Ankebut, 29/55) âyetinde de benzeri bir durumdan söz edilmektedir. Katâde ise başlarına gelecek bir musibet diye açıklamıştır. ed-Dahhâk da yıldırımlar ve kapılan çalan azaplarla şiddetli musibetler demektir, der.

"Veya onlar farkında olmadan kıyâmetin ansızın başlarına kopuvermesinden kendilerini emin mi gördüler?"

"Ansızın" kelimesi hal olarak nasbedilmistir. Aslında bu kelime mastardır. el-Müberred der ki: Araplardan nekreden sonra hal olarak bir kelimenin gelip kullanıldığı nakledilmiş bir şeydir. Onların; "Bir iş ansızın meydana geldi" şeklindeki sözleridir. en-Nehhâs der ki: Bu kelime umulmadık bir yerden gelen musibet demektir.

"Onlar farkında olmadan" anlamındaki ifade de te'kid içindir.

"Ansızın" âyeti ile ilgili olarak İbn Abbâs şöyle demiştir: Kıyâmetin koptuğunu belirtecek olan sayha, (çığlık) onlar çarşı pazarlarında ve yerlerinde bulundukları bir sırada kopacaktır. Nitekim ileride de gelecek olan yüce Allah'ın:

"Onlar birbirleri ile çekişirlerken kendilerini alacak bir tek çığlıktan başkasını gözlemiyorlar" (Yâsîn, 36/49) âyetinde olduğu gibi.

Bu bölümü tek başına aç →

108. Âyetin Tefsiri

De ki: "İşte bu benim yolumdur. Ben Allah'a bir basiret üzere davet ediyorum; Ben de, bana uyanlar da, Allah'ı tenzih ederiz. Ben müşriklerden değilim."

"De ki: İşte bu benim yolumdur" âyeti mübtedâ ve haberdir. Yani de ki ey Muhammed, bu benim yolum, sünnetim ve yöntemimdir. Bu açıklamayı İbn Zeyd yapmıştır. er-Rabî' der ki: Bu benim davetimdir. Mukâtil dinimdir, diye açıklamıştır. Anlam aynîdir. Yani benim üzerinde bulunduğum ve kendisine davet ettiğim yol cennete götürür.

"Bir basiret üzere" kesin kanaat ve hak üzere demektir. Filan kişi bu işi basiretle bilir (mustabsir) tabiri de buradan gelmektedir.

"Bende" te'kid içindir.

"Bana uyanlar da" önceki zamire atfedilmiştir.

"Allah'ı tenzih ederim." Yani ey Muhammed,

"ve Allah'ı tenzih ederim" de, demektir.

"Ben" Allah'tan başka O'na eşler koşan

"müşriklerden değilim."

Bu bölümü tek başına aç →

109. Âyetin Tefsiri

Senden önce gönderdiklerimiz de kendilerine vahyettiğimiz şehirli erkeklerden başkaları değildi. Kendilerinden öncekilerin nasıl bir akıbete uğradıklarını görmeleri için hiç de yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı? Âhiret yurdu sakınanlar için elbette daha hayırlıdır. Siz hâlâ akıllanmayacak mısınız?

“Senden önce gönderdiklerimiz de kendilerine vahyettiğimiz şehirli ilerden başkaları değildi" âyeti;

"Ona bir melek indirilmeli değil miydi?" (el-En'âm, 6/8) diyenlerin görüşlerini reddetmektedir. Yani biz senden önce -aralarında kadın, cin ya da melek bulunmayan- erkeklere risalet ve peygamberlik vermişizdir. İşte bu, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den hadis olarak gelen şu rivâyeti(n hadis oluşunu) reddetmektedir: "Kadınlar arasında dört peygamber vardır. Havva, Âsiye, Mûsa'nın annesi ve Meryem" buna dair kısmen açıklamalar önceden Al-i İmrân Sûresi'nde (3/42. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

"Şehirlilerden" lâfzı, şehir halkından demektir. Bedevilerin çoğunlukla sert ve katı olduklarından dolayı yüce Allah çölde yaşayanlardan peygamber göndermemiştir. Diğer taraftan şehir ahalisi daha makul, daha tahammülkâr, daha faziletli ve daha bilgilidirler.

el-Hasen der ki: Yüce Allah ne çölde yaşayan bedevilerden, ne kadınlardan, ne de cinlerden hiçbir peygamber göndermiş değildir.

Katâde der ki:

"Şehirli erkeklerden" ifadesi büyük şehir ahalisinden, anlamındadır. Çünkü onlar daha bilgili ve daha tahammülkârdırlar.

İlim adamları derler ki: Rasûl'ün şartlarından birisi de erkek, İnsan evladı ve şehirde yaşayan birisi olmasıdır. "İnsan evladı" demelerinden kasıt ise yüce Allah'ın:

"İnsanlardan bazı kimseler, cinlerden bazı kimselere sığınırlardı" (el-Cin, 72/6) âyetine istinaden aksi iddia edilmesin diyedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

" ... Nasıl bir akıbete uğradıklarını görmeleri için hiç de yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı?" Peygamberlerini yalanlayan ümmetlerin azâb ile yıkıldıkları yerleri görüp ibret almadılar mı?

"Âhiret yurdu... daha hayırlıdır" anlamındaki âyet, mübtedâ ve haberdir. el-Ferrâ' ise buradaki "yurt"un âhiret ile aynı şey olduğunu ve lâfız farklı olduğundan dolayı bir şeyin bizzat kendisine izafe edildiğini iddia etmiştir. "Perşembe günü" ve; "Dün" tabirlerinde olduğu gibi. Şair de der ki:

"Şayet Abslılar diyarı senin aleyhine olmak üzere kıtlıkla karşı karşıya kalırsa,

Sen de zilleti kesin bir tanıyış ile tanırsın.”

Buradaki "kesin tanıyış" anlamındaki ifade; gibidir. el-Kisaî ise Arapların; " Birinci namaz" ifadelerini el-Ahfeş ise; "Cami' mescid" tabirlerini delil göstermiştir.

en-Nehhâs der ki: Bir şeyin kendisine izafe edilmesi imkansızdır. Çünkü bir şey ancak onun vasıtası ile bilinen bir şey olsun diye başkasına izafe edilebilir. O bakımdan daha güzel olan; "İlk namaz" denilmesidir. Bununla birlikte; diyenin bu ifadesi; "Farz ilk namazın vaktinde" anlamındadır. Buna "ilk" niteliğinin verilmesi ise namazın farz kılındığı esnada ilk kılınan namaz o olduğundan dolayıdır. Ancak birinci görüş daha kuvvetli görünmektedir. Bundan dolayı o namaza aynı zamanda "zuhr" (öğlen) namazı da denilmiştir. Âyetteki ifadenin takdiri şöyledir: "Âhiret halinin yurdu elbette daha hayırlıdır," Basralıların görüşü budur. Bu yurttan kasıt cennettir. Yani orası takva sahipleri için daha hayırlıdır. Bununla birlikte bu âyet; şeklinde tarifli (belirtili) de okunmuştur.

Nafî, Âsım, Ya'kub ve başkaları ise; "Siz hâlâ akıllanmayacak mısınız?" şeklinde muhatab kipi olarak "te" ile okumuşlardır. Diğerleri ise (akıllanmayacaklar mı anlamında) "ya" ile okumuşlardır.

Bu bölümü tek başına aç →

110. Âyetin Tefsiri

Nihayet o peygamberler ümitlerini kesip de (kâfirler de) yalan söylediklerinin ortaya çıktığını sandıkları bir sırada onlara yardımımız gelmiş de, dilediğimiz kurtuluşa erdirilmişti. Ama kâfirler güruhundan azabımız asla geri çevirilemez.

"Nihayet o peygamberler... ümitlerini kesip de..." âyetindeki;

"ümit kesti" kelimesinin kıraati ve anlamı ile ilgili açıklamalar daha önceden (12/80. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

"(Kâfirler de) yalan söylediklerinin ortaya çıktığını sandıkları bir sırada" âyetinde yer aldığı bu âyet-i kerîmede peygamberlerin tenzihi ve onlara yakışmayan şeylerden masumiyetleri söz konusudur. Bu oldukça büyük ve son derece önemli bir husustur. İnsanın ayağı kaymasın ve bunun sonucunda cehennemin ortasına düşmesin diye bu konu üzerinde durmak gerekmektedir. Âyetin anlamı şöyledir: Ey Muhammed! Biz senden önce ancak erkek bir takım kimseleri peygamber olarak göndermiştik. Sonra da onların ümmetlerini "o peygamberler... ümitlerini kesinceye kadar" yani kavimlerinin îman edeceklerinden yana ümitlerini kesinceye ve "Kendilerinin yalanlandıklarını kesinlikle bilinceye kadar" (şeklinde zel harfi şeddeli olarak) yani kavimlerinin kendilerini yalanladıklarına kesin olarak inanıncaya kadar, o peygamberlerin ümmetlerini azap ile cezalandırmadık.

Anlamın şu şekilde olduğu da söylenmiştir: Peygamberler kavimlerinden kendilerine îman etmiş kimselerin kendilerini yalanladıklarını sandılar. Peygamberler kendi kavimlerinin değil de kendilerine îman eden kimselerin, kendilerini yalanladıklarını sandılar. Bu da kendilerine uyanların kalplerine şüphe gireceğinden korktular, demektir. Buna göre; " Sandılar" ifadesi bu açıklamaya göre asıl anlamında kullanılmış demektir. İbn Abbâs, İbn Mes'ûd, Ebû Abdu'r-Rahmân es-Sülemî, Ebû Ca'fer b. el-Ka'kâ, el-Hasen, Katâde, Ebû Recâ el-Utaridî, Âsım, Hamza, el-Kisaî, Yahya b. Vessâb, el-A'meş ve Halef şeddesiz olarak; diye okumuşlardır. Yani peygamberlerin kavimleri, peygamberlerin kendilerine haber verdikleri azâb konusunda yalan söylediklerini, doğru söylemediklerini sandılar.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Ümmetler peygamberlerin vaadolundukları ilahi yardım konusunda yalan söylediklerini zannettiler. İbn Abbâs'tan gelen bir rivâyette de; peygamberler, Allah'ın kendilerine vaadettiğini gerçekleştirmeyeceğini sandılar, diye açıklamıştır. Bu rivâyetin sahih olmadığı da söylenmiştir. Çünkü peygamberler hakkında böyle bir şey düşünülemez. Esasen böyle bir zanna sahip olan kimsenin ilâhî yardıma hakkı da olmaz. Diğer taraftan nasıl olur da; "onlara yardımımız gelmiş de..." denilebilir?

el-Kuşeyrî Ebû Nasr der ki: Eğer bu rivâyet sahih olarak sabit ise; maksadın peygamberlerin içlerinden bunu gerçekten inanmaları söz konusu olmaksızın geçiverdiği ihtimali uzak değildir, Hadîs-i şerîfte de şöyle dediği kaydedilmiştir: "Yüce Allah ümmetime içinden geçirdiklerini dil ile onu söylemedikçe yahut gereğince amel etmedikçe- bağışlamıştır." Buhârî, Eyman 15, Talâk 11; Müslim, Îman 201, 202; Ebû Dâvud, Talâk 15; Tirmizî, Talâk 8; İbn Mâce, Talâk 14; Müsned, II, 255, 393, 425. 474, 481, 491.

Şöyle de denilebilir: Bunu zannedecek noktaya geldiler. Bu da: Eve yaklaştın, anlamında eve ulaştın demeye benzer.

es-Sa'lebî ve en-Nehhâs, İbn Abbâs'tan şöyle dediğini nakletmektedir: Bunlar da insandılar, belâ ve musibetlerin uzayıp gitmesinden dolayı zaafa düştüler, unuttular ve kendilerine verilen sözün gerçekleştirilmeyeceğîni sandılar. Daha sonra da yüce Allah'ın:

"Hatta peygamber kendisine îman edenlerle birlikte Allah'ın yardımı ne zaman gelecek? derlerdi." (el-Bakara, 2/214) âyetini okudu.

Tirmizî el-Hakîm der ki: Bize göre açıklaması şöyledir: Peygamberler Allah'ın yardım vaadinden sonra korkuyorlardı. Bu, Allah'ın vaadinin gerçekleşmeyeceğinden ötürü değildi. Aksine nefislerin, bu şartı ve Allah'ın kendilerine vermiş olduğu sözü bozacak türden bir vebal işlemiş olacakları kanaatinden ötürüydü. O bakımdan aradan geçen süre kendilerine göre uzun gelmeye başladığında bu yönüyle ümitsizliğe kapıldılar ve bir takımzanlaradüştüler. el-Mehdevî de, İbn Abbâs'tan şöyle dediğini nakletmektedir: Peygamberler insanların karşı karşıya kalabilecekleri şekliyle kendilerine verilen sözün yerine getirilmeyeceğini zannettiler. Buna da Hazret-i İbrahim'in:

"Rabbim ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster?" (el-Bakara, 2/260) âyetini delil göstermiştir. Bk. Buhârî, Tefsir 2. süre 38.

Birinci kıraat (yalanlandılar anlamındaki "zel" harfinin şeddeli okunuşu) daha uygundur. Mücâhid ve Humeyd ise "kef" harfi üstün, "zel" harfişeddesizolarak; şeklinde ve şu anlamda okumuşlardır: Peygamberlerin kavimleri -aziz ve celil olan Allah'ın azâbı lütfedip te'hir ettiğini gördüklerinde- peygamberlerin yalan söylediklerini zannettiler.

Anlam şöyle de olabilir: Peygamberler kavimlerinin küfre sapmak suretiyle Allah'a yalan söylediklerini kesinlikle görünce; işte o zaman peygamberlere bizim yardımımız geldi.

Buhârî'deki rivâyete göre Urve, Hazret-i Âişe'ye yüce Allah'ın:

"Nihayet o peygamberler ümitlerini kesip de..." âyeti ile ilgli olarak burada; " Onlara yalan söylendi" şeklinde mi; "Yalanlandılar" şeklinde mi? (okunacak) dedim. Âişe (radıyallahü anha): Yalanlandılar, (şeklinde okumalısın)" diye cevap verdi. Bu sefer ben şöyle sordum: Buna göre kavimlerinin kendilerini yalanladıklarına kesin kanaat getirdiler. Buna İse "sanmak" denilmez. O şöyle dedi: Hayır, yemin ederim ki onlar buna kesin olarak İnanmışlardı. Bu sefer ben ona: "Kendilerine yalan söylendiğini sandıklan..." diyecek oldum, o: Allah'a sığınırız dedi. Hiçbir zaman peygamberler Rabbleri hakkında böyle bir zanda bulunmamışlardır. Bu sefer: Peki bu âyet ne oluyor? deyince, şu cevabı verdi: Orada kastedilenler, Rabblerine îman eden ve peygamberleri tasdik eden, peygamberlere tabi olanlardır. Bunların karşılaştıkları belâ ve musibetler onlara uzun geldi, onlara gelen yardım da gecikti. Nihayet peygamberler kavimlerinden kendilerini yalanlayan kimselerden de ümit kestiler ve ayrıca peygamberler kendilerine tabi olanların, kendilerini yalanladıklarını sandıkları bir sırada bizim yardımsınız onlara geldi. Buhârî, Enbiyâ 19, Tefsir 12. sûre 6, Ayrıca bk. Tefsir 2. sûre, 38.

Yüce Allah'ın:

"Onlara yardımımız gelmiş" âyeti ile ilgili olarak iki görüş vardır. Birincisine göre peygamberlere Allah'ın yardımı geldi, şeklindedir ve bu açıklamayı Mücâhid yapmıştır. İkincisine göre ise; peygamberlerin kavimlerine Allah'ın azâbı geldi, anlamındadır. Bu açıklamayı da İbn Abbâs yapmıştır.

" O vakit dilediğimizi kurtarırız" (şeklindeki okuyuş), Peygamberler ve onlarla birlikte îman edenleri kurtarırız, diye açıklanmıştır. Bu âyeti'Âsım'ın; "Dilediğimiz kurtuluşa erdirilmişti" şeklinde tek bir "nun" ve "ya" harfi üstün olarak okuduğu rivâyet edilmiştir. "Kimse" anlamındaki edat da ref mahallinde, fiili de meçhul bir fiil olarak okuduğu rivâyet edilmiştir. Ebû Ubeyd bu kıraati tercih etmiştir. Çünkü Hazret-i Osman'ın Mushaf'ında böyledir. Sair beldelerin Mushaf'ları da tek "nun" iledir. Ancak İbn Muhaysın mazi bir fiil olarak; "Kurtulmuştu" diye okumuştur. Kimseler" ise fail olduğundan dolayı ref mahallindedir. Diğerlerin kıraatlerine göre ise mef'ûl olarak nasb mahallindedir.

"Ama kâfirler" şirk koşan kâfirler

"güruhundan azabımız asla geri çevirilemez."

Bu bölümü tek başına aç →

111. Âyetin Tefsiri

Yemin olsun ki onların kıssalarında olgun akıl sahipleri için bir ibret vardır. O uydurulan bir söz değildir. Fakat kendisinden önce olanları doğrulayıcı, gerekli herşeyin açıklayıcısı, îman edecek bir topluluk için de hidayet ve rahmettir.

"Yemin olsun ki onların kıssalarında" yani Yûsuf, kardeşleri ve babasının kıssasında yahut geçmiş ümmetlerin kıssalarında

"bir ibret" düşünülecek öğüt alınıp hatırlanacak bir husus

"vardır." Muhammed b. İshak, ez-Zührî'den, o Muhammed b. İbrahim b. el-Haris et-Teymî'den naklen der ki: Hazret-i Ya'kub yüzkırkyedi yıl yaşadı. Kardeşi Iys da onunla birlikte aynı günde vefat etti ve ikisi de aynı kabir konuldu. İşte yüce Allah'ın:

"Yemin olsun ki onların kıssalarında olgun akıl sahipleri için bir İbret vardır" âyetinden itibaren sonuna kadarki bölümde kastedilen budur.

"O uydurulan bir söz değildir." Yani Kur'ân-ı Kerîm uydurulan bir söz değildir, yaiıut bu kıssa uydurulan bir söz değildir.

"Fakat kendisinden önce olanları doğrulayıcı" yani kendisinden önce indirilmiş bulunan Tevrat, İncil ve yüce Allah'ın sair kitaplarını doğrulayıcıdır. Bu şeküdeki yorum, burada "söz"den kastın Kur'ân-ı Kerîm olduğunu söyleyenlerin yorumudur.

"Gerekli herşeyin açıklayıcısı" kulların gerek duyacakları helâl, haram, şeriatler ve ahkâm açıklayıcısı,

"îman edecek bir topluluk İçin de hidayet ve rahmettir."

Bu bölümü tek başına aç →