50. Âyetin Tefsiri
Veya onlara erkekler ve dişiler olarak her ikisinden de verir. Dilediğini de kısır bırakır. Muhakkak O, çok iyi bilendir, herşeye gücü yetendir.
"Veya onlara erkekler ve dişiler olarak her ikisinden de verir" âyeti hakkında Mücahid dedi ki: Bu bir hanımın önce erkek, sonra kız çocuk doğurması, sonra erkek, sonra da kız çocuk doğurmasıdır. Muhammed b. el-Hanefiyye de; bu kadının biri erkek biri kız olmak üzere ikiz doğurması demektir, demiştir.
"Veya onlara erkekler ve dişiler olarak her ikisinden de verir" âyeti ile ilgili olarak el-Kutebî şöyle demiştir: Burada her ikisinden de vermek, erkek ve kız çocukları bir arada vermesi demektir. Araplar -aynı kökten olmak üzere-: "Küçük ve büyük develerimi bir araya topladım" derler.
"Dilediğini de kısır bırakır." Yani onun çocuğu olmaz.
"Kısır erkek" ile; "Kısır kadın" denilir.
"Kadın kısır oldu, kısırlaşır, kısırlaşmak" denilir. Bu fiilin kullanımı; "Hamdetti, hamdeder" fiiline benzemektedir. Aynı şekilde: şeklinde; " İrileşti, irileşir, büyük oldu, büyük olur" fiili gibi de kullanılır. Asıl anlamı (ardı arkası) kesmek'tir. Mesela: "Arkası kesilmiş mülk" ifadesi de buradan gelmiştir. Bu da mülke zarar gelir korkusu ile öldürmek ve haklara riayet etmemek suretiyle akrabalık bağının kesilmesi demektir. "Kısır rüzgar" bulut ve ağacı aşılamayan rüzgar demektir. Kıyâmet günü de: " Kısır bir gün"dür, çünkü o günden sonra bir gün yoktur. (Çoğul olarak): "Kısır kadınlar" denilir. Şair şöyle demiştir:
"Kısırlaştı kadınlar, artık benzerini doğuramazlar,
Çünkü kadınlar benzerini doğurmaktan yana kısırdırlar."
en-Nekkaş'ın naklettiğine göre bu âyet-i kerîme -hükmü umumi olmakla birlikte- özellikle peygamberler hakkında inmiştir. Yüce Allah Lut'a erkek evlat vermeksizin sadece kız evlat vermişti. İbrahim'e de sırf erkek evlat vermiş ve kız çocuk vermemişti. İsmail ve İshak'a hem erkek, hem kız evlat vermişti. Îsa ve Yahya ise kısır idiler.
Benzeri bir açıklama İbn Abbâs ile İshak b. Bişr'den de nakledilmiştir. İshak dedi ki: Ayet-i kerîme (özellikle) peygamberler hakkında inmiş olup umumidir.
"Dilediğine kızlar ihsan eder" âyeti ile Lut (aleyhisselâm)'ı kastetmektedir. Onun erkek çocuğu olmamıştı, sadece iki kızı olmuştu.
"Dilediğine de erkek evlat bağışlar" âyeti ile de İbrahim (aleyhisselâm)'ı kastetmektedir. Onun kız çocuğu olmamış, sekiz oğlu olmuştu.
"Veya onlara erkekler ve dişiler olarak her ikisinden de verir." Bununla da Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı kastetmektedir. Onun dört oğlu ve dört kızı olmuştu.
"Dilediğini de kısır bırakır" âyeti ile de Zekeriya oğlu Yahya'yı -ikisine de selam olsun- kastetmektedir.
(İshak) Îsa'dan sözetmemektedir.
İbnu'l-Arabî dedi ki: İlim adamlarımız dedi ki:
"Dilediğine kızlar ihsan eder" âyeti ile Lut (aleyhisselâm)'ı kastetmektedir. Onun kız çocukları vardı, fakat oğlu olmamıştı.
"Dilediğine de erkek evlat bağışlar" âyeti ile İbrahim (aleyhisselâm)'ı kastetmektedir. Onun oğulları vardı, fakat kız çocuğu yoktu. "Veya onlara erkekler ve dişiler olarak her ikisinden de verir" âyeti ile de Âdem (aleyhisselâm)'ı kastetmektedir. Havva her seferinde biri erkek ve biri dişi olmak üzere ikiz doğururdu. Bir batındaki dişiyi bir diğer batındaki erkekle evlendirirdi. Nihayet yüce Allah Nûh (aleyhisselâm)'ın şeriatında bu husustaki haram kılıcı hükmü indirinceye kadar bu böylece devam etti. Aynı şekilde Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın da hem erkek, hem kız çocukları vardı: Kasım, Tayyib, Tahir, Abdullah, Zeyneb, Um Külsum, Rukayye ve Fatıma. Hepsi de Hatice (radıyallahü anh)'dan doğmuştu. İbrahim ise Mariye el-Kıbtî'den olmuştur.
İşte yüce Allah Âdem (aleyhisselâm)’dan günümüze kadar ve kıyâmete kadar insanları bu şekilde taksim etmiştir. Onun sonsuz hikmeti ve yerini bulan meşieti dolayısı ile bu sınırlı şekilde nesil devam eder. Bu yolla nesilin kalıcılığı sağlanmakta ve insanın soyu devam etmekte, yüce Allah'ın vaadi gerçekleşmekte, emir hak olmakta, dünya da mamur olmaktadır. Cennet ve cehennemin herbirisi de kendilerini dolduracak olanı alır ve geriye de (bir miktar) kalır. Nitekim Hadîs-i şerîfte şöyle buyurulmaktadır: "Şüphesiz (cehennem) ateş Cebbar olan Allah ayağını oraya koyuncaya kadar dolmayacaktır. O vakit de: Artık yeter, artık yeter, diyecektir. Cennete gelince, onda geriye bir boşluk kalacaktır. Yüce Allah orası için başka bir takım yaratıklar var edecektir." Müslim, IV, 2187, 2188; Buhârî, IV, 1836; Müsned, II, 31'i, III, 141, 234.
2- Yüce Allah'ın İnsanları Bu Yolla Yaratmasındaki Hikmet:
İbnu'l-Arabî dedi ki: Yüce Allah kudretinin genelliği, gücünün çetinliği dolayısı ile yaratıkları ilk olarak yokluktan yaratır. Lutfunun büyüklüğü, hikmetinin sonsuzluğu ile de -buna ihtiyacı olduğundan dolayı değil- bir şeyi bir başka şeyden yaratır. Çünkü O, ihtiyaç duymaktan uzak ve noksanlıklardan arınmış Kuddustur. Kendisinin de buyurduğu gibi o el-Kuddus ve es-Selamdır. Âdem'i yerden yarattı, Havva'yı da Âdem'den yarattı. Sonraki insanları ise onların arasındaki ilişkiye bağlı olarak hamilelik yolu ile meydana gelerek ve ceninin de doğurulması sureti ile yaratmasını sürdürmüştür. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Erkeğin suyu kadının suyundan önce gelirse, o ikisinden erkek doğar. Kadının suyu erkeğinkinden önce gelirse, o ikisinden dişi doğar." Müslim, I, 252. Yine Sahih(-i Müslim)'de de böyledir: "Erkeğin suyu kadının suyuna baskın gelirse, erkek amcalarına benzer. Kadının suyu erkeğin suyundan baskın olursa, çocuk dayılarına benzer."' Müslim, I, 251; Müsned, I, 274, VI, 92.
Derim ki: Bu Âişe (radıyallahü anha)'nın rivâyet ettiği hadisin manasıdır. Lâfzı bu şekilde değildir. Müslim'in rivâyet ettiği şekliyle Urve b. ez-Zübeyr'in Âişe'den yaptığı rivâyete göre; bir kadın Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a sordu: Kadın ihtilam olup da (kendinden gelen) suyu görürse, gusletmesi gerekir mi? Peygamber: "Evet" diye buyurdu. Âişe (radıyallahü anha) ona: Hay elin toprakla dolasıca dedi ve inledi. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Onu bırak, zaten benzerlik bundan başka sebepten dolayı mı olur ki? Kadının suyu erkeğin suyuna baskın gelirse, çocuk dayılarına benzer. Erkeğin suyu kadınınkine baskın gelirse, amcalarına benzer." ' Müslim, I, 251; Buhârî, I, 108, Müsned, VI, 92
İlim adamlarımız dedi ki: Bu hadise göre suyun baskın gelmesi benzerliği gerektirir. Yine Müslim'in rivâyet ettiği Sevban tarafından rivâyet edilen hadise göre de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), (bu hususta soru soran) yahudiye şöyle demiştir: "Erkeğin suyu beyaz, kadının suyu sarıdır. Bunlar bir araya gelip de erkeğin menisi, kadının menisine baskın gelirse, Allah'ın izni ile çocukları erkek olur. Eğer kadının menisi, erkeğin menisine baskın gelirse, Allah'ın izniyle çocukları kız olur..." ' Müslim, I, 252
Böylelikle bu hadiste baskın gelmenin erkeklik ve dişiliği etkilediğini göstermektedir. Her iki hadis gereğince eğer erkeğin suyu baskın gelirse, çocuğun amcalara benzemesi ve erkek olması gerekmektedir. Aynı şekilde kadının suyu baskın gelecek olursa, çocuk dayılara benzer ve dişi olması gerekir. Çünkü her ikisinin illeti aynıdır. Fakat durum böyle değildir, görülen bundan farklıdır. Zira bizler erkek olmakla birlikte bir kimsenin dayılarına benzediğini, dişi olmakla birlikte amcalara benzediğini görüyoruz. O halde bu iki hadisin tevil edilmesi gerekmektedir. Sevban'ın rivâyet ettiği hadisin tevili şu şekilde yapılır: Bu "baskın geliş"in anlamı suyun rahime erken ulaşmasıdır. Bu da şöyle açıklanır: Baskın gelmek (el-uluvv) Arapların: "Filan kişi benimle yarıştı ve ben de onu yendim" ifadelerinden anlaşıldığı gibi "galib gelmek" anlamında olduğuna göre, yüce Allah'ın:
"Ve kimse bizi geçemez" (el-Vakıa, 56/60) âyetinde de kimse bizi yenemez anlamındaki tabir de buradan geldiğinden ötürü bunun hakkında: "Üstün geldi, baskın geldi" tabiri kullanılmıştır. Bu tevili Hadîs-i şerîfte geçen: "Erkeğin suyu eğer kadınınkinden önce gelirse, çocukları erkek olur. Eğer kadının suyu erkeğin suyundan önce gelirse, çocuk dişi olur" ifadesi de desteklemektedir. Kadı Ebû Bekr İbnu'l-Arabî bu hadislere dayanarak şunları söylemektedir:
Her iki suyun dört hali vardır.
1- Erkeğin suyunun önce çıkması,
2- Kadının suyunun önce çıkması,
3- Erkeğin suyunun önce çıkmakla birlikte daha da çok olması,
4- Kadının suyunun önce çıkmakla birlikte daha çok olması.
Bu kısımlara ayırma, erkek suyunun önce fakat kadının suyunun ondan sonra çıkması ve çok olması ile bunun aksi ile tamamlanmaktadır. Şayet erkeğin suyu ilk çıkıp da daha çok olursa, o vakit çocuk erken çıkma hükmü ile erkek olup, çokluk gereğince de amcalarına benzer. Şayet kadının suyu ilk olarak çıkıp da daha çok olursa, çocuk erkenlik gereği dişi olur, çokluk gereği de dayılarına benzer. Eğer erkeğin suyu ilk çıkmakla birlikte kadının suyu ondan sonra çıkıp daha fazla olursa o takdirde çocuk erkenliğin gereği olarak erkek olur, kadının suyunun daha fazla olması gereğince de dayılarına benzer. Şayet kadının suyu erken gelmekle birlikte erkeğin suyu kadınınkinden daha fazla olursa, o vakit çocuk kadın suyunun erken olması dolayısıyla dişi olur, erkeğin suyunun çokluğu gereğince de amcalarına benzer. (İbnu'l-Arabî devamla) dedi ki: İşte bu kısımların bu şekilde düzenlenmesi ile ifade kesinlik kazanmakta, hadislerdeki (görünürdeki) çelişki ortadan kalkmaktadır. Her şeyi yaratan ve herşeyi çok iyi bilenin şanı ne yücedir!
3- Erkek de, Dişi de Olmayan (Hünsa) Çocuklar:
İlim adamlarımız der ki: İlk cahiliye döneminde (erkek de olmayan, dişi de olmayan) hünsa görülünceye kadar hilkat erkek ve dişi olarak devam edebildi. Hünsa ortaya çıkınca, Arapların feraiz (miras hukuku) bilgini ve oldukça uzun ömürlü olan Amir b. ez-Zarib'e geldiler. Bu hususta ne söyleyeceğini bilemedi. Onlardan bir süre mühlet istedi. Gece bastırınca yatağında rahat edemedi ve gözlerini uyku tutmadı. Yatağında kıvranıp dönüp durdu. Kafasına çeşitli düşünceler gelip gidiyordu. Nihayet hizmetçisi onun durumunda bir farklılık olduğunu anlayınca, neyin var? dedi. Ona: Bana durumu öğrenilmek üzere gelinen bir iş dolayısıyla gözüme uyku girmiyor. Bu hususta ne diyeceğimi bilemiyorum. Hizmetçisi: Nedir diye sordu? Ona: Hem erkeklik, hem dişilik organı olan bir kişinin mirastaki hali ne olacak? dedi. Cariyesi (hizmetçisi) ona: Küçük abdestini nereden bozuyorsa, ona göre miras ver, dedi. Onun bu dediği kafasına yattı ve belledi, sabah olunca durumu meseleyi soranlara arzetti, onlar da gönül hoşluğu ile ayrılıp gittiler.
İslâm bu durum böyle iken geldi. Böyle bir olaya Ali (radıyallahü anh)'ın halifeliği dönemine kadar rastlanılmadı. Ali (radıyallahü anh) bu durum hakkında (böylece) hüküm verdi. Feraiz âlimlerinin el-Kelbîden, onun Ebû Salih'ten, onun İbn Abbâs'tan, onun Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan rivâyetine göre Peygambere hem dişilik, hem erkeklik organı olarak doğmuş bir çocuğa neye göre miras verileceği sorulmuş, o da: "küçük abdestini bozduğu yerden" diye cevab vermiştir. Beyhaki, Sünenu'l-Kübra, VI, 261.
Yine rivâyet edildiğine göre ona ensardan bir hünsa getirilmiş, o da: "İlk olarak küçük abdestini nereden bozarsa, ona göre ona miras veriniz" diye buyurmuştur. İbn Adiyy, el-Kamil, VI, 119.
Muhammed b. el-Hanefiyye de Ali'den böylece rivâyet ettiği gibi, buna yakın bir açıklama İbn Abbâs'dan da rivâyet edilmiştir. İbnu'l-Müseyyeb, Ebû Hanife, Ebû Yusuf ve Muhammed de bu görüştedirler. Bu görüşü el-Müzenî de Şâfiî'den rivâyet etmiştir.
Bir kesim de; küçük abdestin bozulduğu yerin delil olacak bir tarafı yoktur, demişlerdir. Eğer küçük abdest aynı anda iki yerden de çıkacak olursa, Ebû Yusuf: Çoğunluğu nerden yapıyorsa, ona göre hüküm verilir demiş, ancak Ebû Hanife bunu kabul etmeyerek: Sen bunu neyle ölçeceksin, diye sormuştur. Şâfiî mezhebine mensub ilim adamları da çoğunluğun bir hüküm ifade etmeyeceğini kabul etmişlerdir.
Ali ve el-Hasen'den nakledildiğine göre onlar kaburga kemikleri sayılır, demişlerdir. Çünkü kadının kaburga kemiği erkekten bir fazladır. Bu hususta ilim adamlarının farklı görüşleri en-Nisa Sûresi'nde yer alan miras âyetinde (4/11-14. âyetler, 12. başlıkta) etraflı ve güzel açıklamalarıyla geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah'a hamdolsun.
4- Hünsanın Varlığını Kabul Etmeyenlere Cevab:
Kadı Ebû Bekr İbnu'l-Arabî dedi ki: Avamın ileri gelenlerinden bazıları hünsa diye bir türün varlığını kabul etmemişlerdir. Çünkü yüce Allah insanları erkek ve dişi olmak üzere iki kısma ayırmıştır. Biz deriz ki: Bu, dili bilmemek ve fasahatın açıklamaları hakkında bilgisiz olmak, ilahi kudretin genişliğini yeterince anlayamamaktan kaynaklanan bir iddiadır. Şanı yüce Allah'ın kudretini ele alalım. O vasi' (kudreti pek geniş) olandır ve alimdir (herşeyi çok iyi bilendir). Kur'ân-ı Kerîm'in ifadelerinin zahiri ise hünsa diye bir türün var olmadığını ortaya koymamaktadır. Çünkü yüce Allah:
"Göklerle yerin mülkü yalnız Allah'ındır" diye buyurmaktadır. Bu genel bir övgü ifadesi olup bunun tahsis edilmesi câiz değildir. Çünkü ilahi kudret bunu gerektirmektedir. Yüce Allah'ın:
"Dilediğine kızlar ihsan eder, dilediğine de erkek evlat bağışlar veya onlara erkekler ve dişiler olarak her ikisinden de verir. Dilediğini de kısır bırakır" âyetine gelince, bu varlık aleminde çoğunlukla görülenler hakkında verilen bir haberdir. İlk ifadenin genel kapsamı çerçevesine girdiğinden ötürü de nadir olarak görülen ayrıca sözkonusu edilmemiştir. Diğer taraftan varlık aleminde gözle görülenler bu türün var olduğuna tanıklık etmekte ve bu türün varlığını inkar edenleri yalanlamaktadır. Ebû Said Rihat'ında Mağrib ülkelerinden olan bir hünsa, İmâm eş-Şehid'den bizimle birlikte ders okurdu. Bunun sakalı olmadığı gibi, memeleri çıkmış ve hem cariyesi de vardı. Durumunun ne olduğunu Rabbin en iyi bilir. Uzun arkadaşlık dönemimizde utancımdan onun durumuna dair soru soramadım. Bugün ise; keşke durumunu bana açıklaması için ona soru sormuş olsaydım, diye üzülüyorum.
51. Âyetin Tefsiri
Allah bir insanla ancak (ya) vahiy yolu ile konuşur, ya bir perde arkasından yahut bir elçi (melek) gönderip İzniyle dilediğini vahyeder. Şüphesiz O, çok yücedir, hikmeti sonsuz olandır.
Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:
1- Yüce Allah'ın İnsanla Konuşma Yolu:
"Allah bir insanla ancak (ya) vahiy yolu ile konuşur..." âyetinin nüzul sebebi şudur: Yahudiler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a: Mûsa Allah ile nasıl konuşup O'na nasıl baktı ise, sen de eğer gerçek bir peygamber isen O'nunla böyle konuşmalı ve O'na böyle bakmalısın. Bunu yapmadığın sürece biz sana îman etmeyeceğiz, dediler. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Şüphesiz ki Mûsa yüce Allah'a bakmadı. (O'nu görmedi.)" Bunun üzerine yüce Allah'ın:
"Allah bir insanla ancak (ya) vahiy yolu ile konuşur..." âyeti indi. Bu rivâyeti en-Nekkaş, el-Vahidî ve es-Sa'lebî zikretmişlerdir.
"Vahiy yolu ile" âyeti hakkında Mücahid şöyle demektedir: Yani kalbinde üfleyeceği bir nefes ile konuşur, bu da ilham olur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "Şüphesiz ki Ruhu'l-Kudüs benim kalbime şunu üfledi: Hiçbir nefis rızkını ve ecelini tamamlamadıkça asla ölmez." O bakımdan Allah'tan korkun ve rızkınızı güzelce taleb edin. Helal olanı alın, haram olanı bırakın" Aynı manada yakın lâfızlarla: İbn Ebi Şeybe, Mûsannaf, VII, 79; Ma'mer b. Raşid, el-Cami, XI, 125; Beyhaki, Şuabu'l-lman, VII, 299; ayrıca: İbn Kesîr, Tefsir, I, 124 ve 122’de: İbn Hibban bunu Sahih'inde zikrettiğini belirtmektedir. âyeti da bu kabildendir.
"Ya" Mûsa ile konuştuğu gibi
"bir perde arkasından yahut" Cibril (aleyhisselâm)'ı göndermesi gibi
"bir elçi gönderip..."
"Vahiy yoluyla" rüyasında göreceği bir rüya diye de açıklanmıştır. Bu açıklama Muhammed b. Züheyr'e aittir.
"Ya bir perde arkasından" Mûsa ile konuştuğu gibi;
"yahut bir elçi gönderip" Züheyr dedi ki: Bu elçi Cibril (aleyhisselâm)'dır.
"İzniyle dilediğini vahyeder" âyetinde sözü geçen bu vahiy, gönderilen elçilerin peygamberlere hitapları olup onlar bu vahyi söz olarak işitirler ve (meleği) açık açık görürler. Cibril (aleyhisselâm) peygamberimize vahiy indirdiğinde durum bu şekilde idi.
İbn Abbâs dedi ki: Cibril (aleyhisselâm) her peygambere inmiştir. Ancak aralarından onu görenler sadece Muhammed, Îsa, Mûsa ve Zekeriyya (aleyhimu's-selam)'dır. Diğerlerine gelince, onların aldıkları vahiy rüyadaki bir ilham idi.
Bir başka açıklama da şöyledir: "(Ya) vahiy yolu ile" Cebrâîl'i göndermek suretiyle
"konuşur ya da" Mûsa ile konuştuğu gibi "perde arkasından yahut" bütün insanlara
"bir elçi gönderip izniyle dilediğini vahyeder."
ez-Zührî, Şeybe ve Nafî':
“Yahut... gönderip" âyetini: şeklinde;
"Vahyeder" âyetini da; şeklinde her iki fiili merfu olarak okumuşlardır. Diğerleri ise bu iki fiili nasb ile okumuşlardır.
Merfu okuyuş yeni bir cümle başlangıcı (istinaf)e göredir. Yani: "Ve o... gönderir" takdirinde olur. " Gönderip" âyetinin ref ile okunmasının hal konumunda olduğundan ötürüdür de denilmiştir. İfade ise; "Vahyedici olarak ya da elçi göndererek" takdirinde olur. Nasb ile okuyanlar ise "vahiy yolu" kelimesini mahalline atf ile okumuşlardır. Çünkü o: "Allah bir insanla ancak ona vahyetmesi yahut... göndermesi... yoluyla konuşur" anlamındadır. Bununla birlikte gizli bulunan: "...me"den önceki cer harfinin hazfeclildiği kabul edilerek de nasbedilmesi mümkündür. Bu durumda da hal konumunda olup ifade: "Yahut bir elçi göndermek sureti ile..." takdirindedir.
Ayrıca
" Yahut... gönderip" âyeti nasb ile okunduğu takdirde; " Bir insanla konuşur" âyetine atfedilmesi câiz değildir, çünkü mana bozulur. Zira o takdirde anlam; " Allah'ın bir insanı elçi olarak göndermesi ya da ona elçi göndermesi olacak şey değildir" şeklinde olur. Halbuki yüce Allah hem insanlardan elçi göndermiştir, hem de onlara elçi göndermiştir.
2- Konuşmamaya Yemin Ettiği Kimseye Elçi Göndermek Suretiyle Konuşmanın Hükmü:
Bir kimse ile konuşmayacağına dair yemin edip ona elci gönderen kimsenin yeminini bozmuş olacağı görüşünü benimseyenler, bu âyeti delil gösterirler. Çünkü (âyet-i kerimede) elçi gönderen kimse, kendisine elçi gönderilen ile konuşan diye söz konusu edilmiştir. Ancak yemin eden kimse yüzyüze konuşmayı niyet etmişse (yemini bozulmuş olmaz).
İbnu'l-Münzir dedi ki: Filan ile konuşmamaya dair yemin edip de ona bir mektup yazan yahut bir elçi gönderen kimsenin durumu hakkında ilim adamları farklı görüşlere sahiptir. es-Sevrî, elçi söz değildir derken, Şâfiî: Böyle birisinin yeminini bozmuş olacağı açıkça söylenemez demiştir. en-Nehaî mektub göndermesi ile ilgili hüküm yemininin bozulacağı şeklindedir derken, Malik de: Hem mektub göndermekle, hem elçi göndermekle yeminini bozmuş olur, demiştir. Bir seferinde de: Elçi göndermenin durumumektubdandaha hafiftir demiştir. Ebû Ubeyd de: Söz. yazı ve işaretin dışında bir şeydir. Ebû Sevr de: Mektub yazmakla yemini bozulmaz demiştir. İbnu'l-Münzir dedi ki: Mektub göndermekle de, elçi göndermekle de yemini bozulmaz.
Derim ki: Bu Malik'in de görüşüdür. Ebû Ömer (b. Abdi'l-Berr) dedi ki: Bir kimse bir adamla konuşmayacağına yemin etse, kasten ya da yanılarak ona selam verse yahut o kimsenin aralarında bulunduğu bir topluluğa selam verse, Malik'e göre bütün bu hallerde yeminini bozmuş olur. Eğer ona bir elçi gönderir yahut namazda iken ona selam verirse, yeminini bozmuş olmaz.
Derim ki: Ayet-i kerîme gereğince yemininde yüzyüze konuşmayı niyet etmesi hali müstesna, elçi gönderecek olursa, yeminini bozmuş olur. Malik ve İbnu'l-Macişun'un görüşü de budur. Meryem Sûresi'nin baş taraflarında (19/1-15- âyetler, 4. başlıkta) bu hususa dair ilim adamlarımızın açıklamaları yeterince sözkonusu edilmişti. Yüce Allah'a hamdolsun.
52. Âyetin Tefsiri
Sana da böylece emrimizden bir ruh vahyettik. Kitabın da, imanın da ne olduğunu bilmezdin. Fakat Biz onu kendisiyle kullarımızdan dilediğimizi hidayete ilettiğimiz bir nûr kıldık ve muhakkak ki sen dosdoğru yola iletirsin;
Bu âyetlere dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:
1- Vahiy ve Ruh:
"Sana da böylece emrimizden bir ruh vahyettik." Senden önceki peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da bir ruh vahyettik. İbn Abbâs'a göre nübüvvet verdik. el-Hasen ve Katade, tarafımızdan bir rahmet verdik diye açıklamışlardır. es-Süddî vahiy, el-Kelbî kitab diye açıklamışlardır, er-Rabî, o Cebrâîl'dir demiştir. ed-Dahhak o Kur'ân'dır demiştir, Malik b. Dinar da bu görüştedir.
Yüce Allah'ın ona
"ruh" ismini vermesi cehalet ölümünden diriltici hayatı ihtiva etmesi dolayısıyladır. Yüce Allah bunu
"kendi emri"nden diye kılmış olması, onu dilediği şekilde, dilediği kimse üzerine mucizevi bir anlatım düzeni ile akıllara hayret veren bir söz dizisi halinde indirmiş olması demektir. Diğer taraftan yüce Allah'ın:
"Birde sana ruh hakkında soru soruyorlar" (el-İsra, 17/85) âyetindeki
"ruh"un da Kur'ân hakkında yorumlanması mümkündür. "De ki: Ruh Rabbimin emrindendir." Yani onlar sana bu Kur'ân nereden geliyor, diye sorarlar, de ki: O Allah'ın emrindendir, o bu kitabı benim üzerime mucize olarak indirmiştir. Bunu el-Kuşeyrî zikretmiştir.
Malik b. Dinar şöyle dermiş: Ey Kur'ân ehli! Kur'ân sizin kalbinize neler ekti? Şüphesiz yağmur yeryüzünün baharı olduğu gibi, Kur'ân da kalplerin baharıdır.
2- Vahiy Gelmeden Önce Peygamberlerin İnanç Bakımından Durumları:
"Kitabın da, imanın da ne olduğunu bilmezdin." Yani îmana götüren yolu biliniyordun. Bunun zahiri, kendisine vahiy gelmeden önce îman vasfına sahih olmadığını göstermektedir.
el-Kuşeyrî dedi ki: Bu akıl tarafından câiz (mümkün) kabul edilen şeylerdendir. Ancak çoğunluğun kabul ettiği kanaate göre yüce Allah ne kadar peygamber gönderdi ise mutlaka ona peygamberlik verilmeden önce mü’min idi. Şu kadar var ki bu kanaat bu husus kesin bir haber ile sabit olmadıkça, bir parça tehakküm (dayanaksız bir iddia) ihtiva eder.
Kadı Ebû’l-Fadl Iyad dedi ki: Peygamberlikten önce bu kabilden masum oluşlarına gelince, bu hususta insanlar farklı kanaatlere sahihtir. Doğrusu, peygamberlerin peygamberlikten önce Allah'ı, sıfatlarını tanımamak ve bu hususlardan herhangi birisi hakkında şüpheye düşmekten masum olduklarıdır. Peygamberlerin doğduklarından itibaren bu eksikliklerinden münezzeh olduklarına ve tevhid ve îman üzere yetiştiklerine dair haber ve rivâyetler birbirini desteklemektedir. Hatta onlar marifet nurlarının parıltıları ve mutluluk ve bahtiyarlığın ince esintilerine sahih idiler. Küçüklüklerinden itibaren peygamber olarak gönderildikleri zamana kadar onların sîretlerini tetkik eden bir kimse, bunun bir gerçek olduğunu görecektir. Nitekim Mûsa, Îsa, Yahya, Süleyman ve diğer peygamberlerin hallerinden bilinen budur. Yüce Allah:
"Biz ona hikmeti daha çocuk iken verdik" (Meryem, 19/12) diye buyurmaktadır. Müfessirler şöyle demişlerdir: Yahya (aleyhisselâm)'a Allah'ın kitabına dair bilgi çocukluk halinde iken verilmişti. Ma'mer dedi ki: Yahya iki ya da üç yaşında iken çocuklar kendisine: Ne diye oynamıyorsun? diye sormuşlar. O da: Ben oyun için mi yaratıldım diye cevab vermiştir.
Yüce Allah'ın:
"Allah'tan bir kelimeyi doğrulayıcı" (Al-i İmrân, 3/39) âyeti hakkında denildiğine göre; Yahya üç yaşında iken Îsa (aleyhisselâm)'ı tasdik etmişti. Onun Allah'ın kelimesi ve ruhu olduğuna şahitlikte bulunmuştu. Bir diğer görüşe göre o daha annesinin karnında iken Îsa (aleyhisselâm)'ı tasdik etmişti. Yahya'nın annesi Meryem'e şöyle diyordu: Ben karnımda bulunan yavrumun, senin karnında bulunana selamlamak üzere secde ettiğini hissediyorum.
Yüce Allah'ın:
"Altından" anlamındaki âyeti:
"Altında bulunan kimse" (Meryem, 19/24) diye okuyanların kıraati ile nida eden kişi Îsa'dır, diyenlerin kanaatlerine göre Îsa (aleyhisselâm)'ın doğumu esnasında annesine
"Üzülme" (Meryem, 19/24) diye seslenerek konuştuğunu açıkça ifade etmektedir. Yine yüce Allah Îsa (aleyhisselâm)'ın henüz beşikte iken konuşmuş olduğunu ve:
"Muhakkak ben Allah'ın kuluyum. Bana kitabı verdi ve beni peygamber kıldı" (Meryem, 19/30) dediğini bildirmektedir. Bir başka yerde de yüce Allah:
"Biz onu hemen Süleyman'a kavratmıştık. Bununla beraber herbirine hikmet ve ilim verdik" (el-Enbiya, 21/79) diye buyurmuştur. Süleyman (aleyhisselâm)'ın henüz oyun çağında bir çocuk iken taşa tutulan kadın ve küçük çocuk ile ilgili olayda hüküm verdiği ve onun bu hükmüne babası Davud (aleyhisselâm)'ın uyduğu nakledilmiş bulunmaktadır. Taberî'nin naklettiğine göre Süleyman (aleyhisselâm)'a mülk (krallık) verildiğinde oniki yaşında idi.
Mûsa (aleyhisselâm)'ın Fir'avun ile başından geçen olay ve küçük çocukken onun sakalını yakalaması da bu türdendir. Müfessirler yüce Allah'ın:
"Yemin olsun ki Biz İbrahim'e daha önceden doğru yolu bulma imkanı verdik" (el-Enbiya,21/51) âyeti hakkında: Küçükken ona hidayet verdik, demişlerdir. Bu açıklamayı Mücahid ve başkaları yapmışlardır. İbn Atâ şöyle demektedir: Yüce Allah onu daha yaratmadan önce seçmiş idi. Kimisi de şöyle demiştir: İbrahim dünyaya geldiğinde yüce Allah ona Allah'ı kalbi ile tanıması, dili ile zikretmesini emretmek üzere bir melek göndermiş, o da: Ben bu işi yaptım, diye cevab vermiş, yaparım dememişti. İşte onun doğru yolu bulması bu idi.
Bir diğer açıklamaya göre; İbrahim (aleyhisselâm)'ın ateşe atılması ve imtihan edilmesi onaltı yaşında iken olmuştu. İshak'ın kurban edilmekle sınanması İlgili yerlerde geçtiği üzere, merhum müfessirimiz. kurban edilmekle imtihan edilenin, İsmail değil İshak olduğu görüşündedir.. ise yedi yaşında iken olmuştu. İbrahim (aleyhisselâm)'ın yıldızı, ayı ve güneşi Allah'ın varlığına delil görmesi ise onbeş yaşında iken olmuştu. Yine denildiğine göre Yusuf (aleyhisselâm)'a kardeşleri tarafından kendisi kuyuya atılmak istendiği sırada henüz küçük bir çocuk iken vahyedilmiş idi. Çünkü yüce Allah:
"Yemin olsun ki bu yaptıklarını kendilerine haber vereceksin diye vahyettik" (Yusuf, 12/15) diye buyurmaktadır ve daha buna benzer peygamberlerin haberlerine dair âyetler...
Siyer âlimlerinin naklettiklerine göre (Peygamber efendimizin annesi) Vehb kızı Amine şunu haber vermiştir: Peygamberimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) doğduğu sırada ellerini yere doğru açmış, başını da semaya doğru kaldırmış olarak doğdu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da hadisinde şöyle buyurmuştur: "Yetişkinlik çağına erişince, içime putların nefreti yerleştirildiği gibi şairlere karşı da nefret uyanmıştı. Cahiliye dönemi insanlarının yaptıkları işlerden bir şeyler işlemek iki defa dışında içimden geçmedi. İkisinden de Allah beni korudu, tekrar böyle bir işi yapmaya kalkışmadım."
Daha sonra peygamberlerin işi sapasağlam yerine oturur ve yüce Allah'ın onlar üzerindeki inayeti ardı arkasına gelir. Marifet nurları kalblerinde parlamaya başlar, nihayet en ileri dereceye ulaşır, yüce Allah'ın peygamber olarak onları seçmek sureti ile şerefli hasletleri elde etmek bakımından -bu hususla herhangi bir eğitim ya da uygulama sözkonusu olmaksızın- en ileri noktaya ulaşırlar. Yüce Allah:
"Tam erginlik çağına varınca kendisine hüküm ve ilim verdik" (Yusuf, 12/22) diye buyurmaktadır.
Kadı Iyad dedi ki: (Peygamberlere dair) haber nakillerini bilenlerden hiçbir kimse daha önceden kâfir ya da müşrik olduğu bilinenler arasından herhangi bir kimsenin seçilerek ve peygamberlik verildiğini nakletmiş değillerdir. Zaten bu bahsin dayanağını nakil teşkil eder. Bazıları da kalblerin bu yolu izleyen kimselerden nefret ettiğini delil diye göstermişlerdir. Kadı Iyad (devamla) dedi ki: Ben de diyorum ki: Kureyşliler Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı her türlü iftiraya maruz bıraktılar. Ümmetlerin kâfirleri de kendi peygamberlerini ellerindeki bütün imkan ve uydurmalarla ayıpladılar. Yüce Allah bunları nasslarıyla bize bildirmiş ya da raviler bizlere bunları nakledegelmişlerdir. Fakat bütün bunlar arasında onlardan herhangi bir peygamberin kendi ilahlarını reddedip daha önce onlarla birlikte yapmış olduğu bir işi terkettiğinden ötürü yerilmek sureti ile azarlandığına dair herhangi bir rivâyet bulunmamaktadır. Böyle bir şey olmuş olsaydı, hiç gecikmeden bu tenkidlerini yaparlar, çeşitli mabudlara ibadet etmiş olmasını delil diye ileri sürerlerdi. Bu daha önceden tapınmış olduğu varlıklardan onları uzak tutuyor diye, o peygamberleri azarlamalarından, kendi ilahlarını ve daha önce atalarının tapındıklarını terketmekten vazgeçmelerini söyleyerek onlara karşı çıkmalarından daha ağır ve delil olarak daha katı bir delil olurdu. Peygamberlere muhaliflerin tamamının böyle bir delil getirmemiş olmaları onların böyle bir delil getirme imkanı bulamamış olduklarını göstermektedir. Çünkü böyle bir şey olmuş olsaydı, onların böyle bir delil getirdikleri nakledilir ve yüce Allah'ın naklettiği:
"Onları daha önce yöneldikleri kıblelerinden döndüren nedir?" (el-Bakara, 2/142) sözlerini söyleyerek kıblenin değiştirilmesi hakkında susmadıkları gibi, bu konuda da susmazlardı.
3- Peygamberimiz Kendisine Vahiy Gelmeden Önce Herhangi Bir Dine Göre İbadet Ediyor muydu?:
İlim adamları Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın vahiyden önce herhangi bir dine göre ibadet edip etmediği hususu hakkında açıklamalarda bulunmuşlardır.
Kimisi mutlak olarak böyle bir şeyin olmadığını ve aklen de bunun imkansız olduğunu belirtmiştir. Bunlar derler ki: Çünkü başkasına tabi olduğu bilinen bir kimsenin sonradan metbu (kendisine uyulan bir kimse) olması uzak bir ihtimaldir. Onlar bunu talisin ve takbih (eşya ve olayların güzel ve çirkin görülmesi) ilkesine bina ederek söylemişlerdir.
Bir başka kesim de şöyle demektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın durumu hakkında bir şey söylenemez ve bu hususta onun hakkında katı bir hüküm vermeyi terketmek gerekir. Zira akıl bu ikisinden herhangi birisini imkansız kabul etmediği gibi, nakil yolu ile bunlardan herhangi birisi de açıklık kazanmış değildir. Ebû'l-Mealî'nin kabul ettiği görüş budur.
Üçüncü bir kesim de şöyle demektedir: O kendisinden öncekilerin şeriatine göre ibadet ediyor ve ona göre amelde bulunuyordu. Ancak bu kanaati benimseyenler muayyen olarak hangi şeriat olduğunu tayin etmekte farklı görüşlere sahibtirler. Bir kesimin kanaatine göre o Îsa'nın dini üzere idi. Çünkü Îsa'nın dini kendisinden önceki bütün din ve şeriatleri neshetmiştir. Dolayısıyla bir peygamberin neshedilmiş bir din üzere olması mümkün değildir. Bir diğer kesim ise onun İbrahim (aleyhisselâm)'ın dini üzere olduğunu kabul etmiştir. Çünkü o İbrahim'in soyundandı ve o peygamberlerin babasıdır. Bir diğer kesim ise onun Mûsa'nın dini üzere olduğu kanaatindedir. Çünkü onun dini dinlerin en eskisidir.
Mutezile'nin kanaatine göre ise; belli bir din üzere olması kaçınılmaz bir şeydir. Aneak muayyen olarak hangi din üzere olduğu bizim tarafımızdan bilinen bir husus değildir.
Şu kadar var ki, bizim İmâmlarımız (mezhebimizin önde gelen ilim adamları) bu görüşlerin hepsini çürütmüşlerdir. Zira -her ne kadar akıl bunların hepsinin mümkün olduğunu kabul ediyor ise de- bunlar çelişkili görüşlerdir ve bunlarda katı bir delalet bulunmamaktadır.
Katî olarak söylenebilecek şu ki Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem); ümmetinden bir fert ve bütün şeriatine muhatab birisi olmasını gerektirecek şekilde herhangi bir peygambere müntesib değildi. Aksine onun şeriati kendi başına bağımsız bir şeriat olup hüküm koyucu yüce Allah tarafından ayrıca ona verilmiş bir şeriattir. Peygamberimiz (salat ve selam ona) yüce Allah'a îman eden bir mü’min idi, hiçbir puta secde etmedi, Allah'a ortak koşmadı, zina etmedi, içki içmedi. Gece eğlencelerine katılmadı, el-Matar diye bilinen hilfte de el-Muttayyib'in Hilfinde de bulunmadı.
Aksine yüce Allah onu bu hususlardan uzak tutmuş ve korumuştur. Denilse ki: Osman b. Ebi Şeybe senedini kaydederek Cabir'den rivâyet ettiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) müşrikler ile birlikte onların birtakım merasimlerinde bulunuyordu. Biri diğerine şöyle diyen iki meleğin seslerini arkasında duydu: Git, bunun arkasında dur. Öteki ise: Henüz putları daha yeni selamlamış iken nasıl gider onun arkasında dururum? demişti. Bundan sonra bir daha putların selamlama töreninde bulunmadı.
Buna cevab şudur: Bu hadisi İmâm Ahmed b. Hanbel oldukça münker kabul etmiş ve: Bu uydurma yahutta uydurmaya benzer bir hadistir, demiştir.
Darakutnî de şöyle demiştir: Osman bu hadisin isnadında yanılmıştır. Hadis genel olarak münkerdir, senedi üzerinde ittifak yoktur, ona iltifat edilmez. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın bilinen hali ilim ehlince bunun aksinedir. Çünkü o: "Putlara nefret içime yerleştirildi" diye buyurmuştur. Ayrıca Bahira kıssasında Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a amcası Ebû Talib ile birlikte henüz küçük bir çocukken Şam'a yaptığı yolculuk sırasında onunla karşılaştığında, Lat ve Uzza adına yemin verdirip onda peygamberlik alametlerini görüp bu konuda onu sınamak isteyince, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine şöyle demişti: "Onlar adıyla bana hiçbir şey sorma. Allah'a yemin ederim onlara buğzettiğim gibi hiçbir şeye buğzetmiyorum." Bunun üzerine Bahira ona şöyle demişti: O halde Allah adına sana soracağım sorulara cevap vermeni istiyorum. Peygamber: "İstediğini sor" demişti. Aynı şekilde onun sîretinden ve yüce Allah'ın kendisine verdiği ilahi tevfikten de bilinen şu ki: O nübüvvetinden önce hac esnasında Müzdelife'de vakfe yapmak hususunda müşriklere muhalefet ediyor, kendisi Arafe'de vakfe yapıyordu. Çünkü Arafe İbrahim (aleyhisselâm)'ın vakfe yaptığı yer idi.
Denilse ki: Şanı yüce Allah:
"De ki: Hayır, (biz) hanif olarak İbrahim'in dinine (uyarız)" (el-Bakara, 2/135);
"Hanif olarak İbrahim'in dinine uy... diye vahyettik" (en-Nahl, 16/123);
"O... diye dinden... size şeriat yaptı." (eş-Şura, 42/13) diye buyurmaktadır. Bütün bunlar ise onun belli bir şeriate göre ibadet etmesini gerektirmektedir. Buna cevab şudur: Burada sözü edilen hususlar şeriatler arasında ayrılığın sözkonusu olmadığı, tevhid ve dinin dimdik ayakta tutulması hususları ile ilgilidir. Nitekim daha önce bu birkaç yerde açıklandığı gibi bu sûrenin:
"...dinden... size de şeriat yaptı." (eş-Şura, 42/13) âyeti açıklanırken de ifade edilmişti. Yüce Allah'a hamdolsun.
4- Bu Âyet-i Kerîme'de Sözkonusu Edilen "Kitab" ve "Îman'ın Mahiyeti:
Bu husus böylece açıklandığına göre şunu belirtelim ki; ilim adamları yüce Allah'ın:
"Kitabın da, imanın da ne olduğunu bilmezdin." âyetinin tevili hususunda farklı görüşlere sahibtirler. Bir kesim bu âyet-i kerimede îman , imanın şerail ve alametleridir, demişlerdir. Bu görüşü es-Sa'lebî nakletmektedir. Bunun bu şeriatın tafsili hükümleri olduğu da söylenmiştir. Yani sen bu tafsilatı bilmeyen birisi idin. Çünkü îman lâfzının şeriatın tafsili hükümleri hakkında kullanılması mümkündür. Bu görüşü de el-Kuşeyrî zikretmiştir.
Bir diğer görüşe göre: Sen vahiyden önce Kur'ân-ı Kerîmi okuyacağını bilemediğin gibi, insanları îmana nasıl davet edeceğini de bilemiyordun. Benzeri bir görüş de Ebû'l-Aliye'den nakledilmiştir.
Kadı Ebû Bekr de şöyle demektedir: Buradaki imandan kasıt farzlar ve hükümlerdir. Çünkü o daha önceden yüce Allah'ı tevhid ile mü’min idi. Sonraları önceden bilmediği farzlar nazil oldu. Gelen yeni mükellefiyetlerle imanı artmış oldu.
Bu dört görüş de birbirine yakındır. İbn Huzeyme de şöyle demektedir: Îman ile namazı kastetmiştir. Çünkü yüce Allah:
"Allah imanınızı boşa çıkaracak değildir" (el-Bakara, 2/143) diye buyurmaktadır. Buradaki imandan kasıt ise, Beytu'l-Makdis'e yönelerek kıldığınız namazdır. O halde lâfız umumi olmakla birlikte maksat hususidir.
el-Huseyn b. el-Fadl şöyle demektedir: Yani sen bundan önce kitab nedir bilmediğin gibi, îman ehli kimdir de biliniyordun. Bu da muzafın hazfedilmesi kabilinden bir ifadedir. Yani kimler îman edecektir? Ebû Talib mi? Abbas mı? Yoksa başkaları mı?
Sen beşikte iken ve ergenlik yaşından önce hiçbir şey biliniyordun, diye de açıklanmıştır.
el-Maverdî buna yakın bir açıklamayı Ali b. Îsa'dan nakletmektedir. Dedi ki: Sen eğer risalet olmasaydı kitabın ne olduğunu, eğer ergenlik yaşına gelmeseydin imanın ne olduğunu bilmeyecektin. Bir diğer açıklama da şöyledir: Eğer bizim sana nimetimiz olmasaydı kitabın ne olduğunu, bizim sana hidayetimiz olmasaydı imanın ne olduğunu bilmeyecektin. Bu açıklama da ihtimal dahilindedir.
Bu imanın ne olduğu konusunda da iki açıklama sözkonusudur. Birincisine göre Allah'a imandır. Bunu buluğdan sonra ve peygamberlikten önce biliyordu. İkincisi ise İslâm dinidir, bunu ise ancak nübüvvetten sonra bilebilmiştir.
Derim ki: Sahih olan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yetişme çağından ergenlik çağına kadar -önceden geçtiği üzere- Allah'a îman eden bir kişi olduğudur. Yine denildiğine göre: "Kitabın da, imanın da ne olduğunu bilmezdin" âyeti şu demektir: Sen kitabı tanımayan, imanı bilmeyen, ümmi bir kavimdendin. Dolayısıyla onlara getirmiş olduğunu, aralarından bunu bilenlerden bir kimseden almış olamazsın. Bu da yüce Allah'ın:
"Sen bundan önce hiçbir kitab okumuş değildin ve sağ elinle de onu yazmamıştın. O zaman batıl söyleyenler elbette şüphe ederlerdi" (el-Ankebut, 29/48) âyetine enzemektedir. Bu anlamdaki bir açıklama İbn Abbâs (radıyallahü anh)'dan rivâyet edilmiştir.
"Fakat Biz onu" İbn Abbâs ve ed-Dahhak'ın dediğine göre imanı, es-Süddî'ye göre Kur'ân'ı, bir görüşe göre vahyi
"kendisiyle" yani bu vahiy ile
"kullarımızdan dilediğimizi" yani peygamberlik için seçtiğimizi
"hidayete ilettiğimiz bir nûr kıldık." Bu âyet yüce Allah'ın:
"O rahmetini dilediğine has kılar" (Al-i İmrân, 3/74) âyetini andırmaktadır.
"Kendisiyle" âyetindeki zamirin tekil gelmesi şundan dolayıdır: Bir fiilin birçok isimlerinin bulunması aynı fiilin tek isminin bulunması gibidir. Nitekim: Senin gelişin ve gidişin hoşuma gider, denildiği vakit (hoşa giden şey) iki husus olduğu halde tek zamir kullanılır.
"Muhakkak ki sen dosdoğru yola" hiçbir eğriliği bulunmayan bir dine
"iletirsin." Davet eder ve o yolu gösterirsin.
Ali: Dosdoğru kitaba iletirsin diye açıklamıştır. Âsım, el-Cahderî ve Havşeb meçhul bir fiil olarak: " Muhakkak ki sen... iletilirsin" yani o yola çağırılırsın, diye okumuşlardır. Diğerleri ise faili malum bir fiil olarak: " İletirsin" diye okumuşlardır. Ubeyy'in kıraatinde ise: " Ve muhakkak ki sen... davet edersin" şeklindedir.
en-Nehhâs dedi ki: Bu şekilde okunmaz. Çünkü bu ümmetin büyük çoğunlukla kabul ettiği şekle muhaliftir. Benzeri okuyuşlar okuyan kimsenin bir çeşit tefsiri olarak yorumlanır.
"Ve muhakkak ki sen... iletirsin" âyetinin, davet edersin şeklinde açıklanması gibi.
Ma'mer, Katade'den yüce Allah'ın:
"Ve muhakkak ki sen dosdoğru yola iletirsin" âyeti ile ilgili olarak:
"Esasen herbir topluluğun bir yol göstericisi olmuştur" (er-Ra'd, 13/17) âyetini okuduğunu rivâyet etmektedir.
53. Âyetin Tefsiri
Göklerde ne var, yerde ne varsa kendisinin olan Allah'ın yoluna. Şunu bilin ki, bütün işler Allah'a döner.
"Allah'ın yoluna..." âyeti daha önce
"...dosdoğru yola" ifadesinden marifenin nekreden bedel olması şeklinde bir bedeldir. Ali, o Kur'ân-ı Kerîm'dir, demiştir. İslâm'dır, diye de açıklanmıştır. en-Nevvas b. Sem'an bunu "Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan..." diye de rivâyet etmiştir.
"Göklerde ne var, yerde ne varsa" mülkiyetleri, kullukları ve yaratılışları itibariyle
"kendisinin olan Allah'ın yoluna. Şunu bilin ki, bütün işler Allah'a döner." Bu âyet öldükten sonra diriliş ve amellerin karşılığının görüleceğine dair bir tehdittir. Sehl b. Ebi’l-Ca'd dedi ki: Bir mushaf yandı, ondan sadece yüce Allah'ın:
"Şunu bilin ki bütün işler Allah'a döner" âyeti yanmadan kaldı. Yine bir mushaf suya düştü ve yüce Allah'ın:
"Şunu bilin ki bütün işler Allah'a döner" âyeti dışında tamamen silindi.
Hamd, sadece Allah'adır.
Şûra Sûresi burada sona ermektedir.