KURTUBÎ TEFSÎRİ
Ra‘d Sûresi — KURTUBÎ TEFSÎRİ — Sayfa 2
38. Âyetin Tefsiri
Yemin olsun Biz senden önce peygamberler göndermiş, onlara da eşler ve evlâtlar vermişizdir. Allah'ın izni olmaksızın herhangi bir âyeti getirmek hiçbir peygamberin yapabileceği bir iş değildir. Herbir va'denin yazılmış bir hükmü vardır.
Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:
1 - Âyetin Nüzul Sebebi:
Denildiğine göre yahudiler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)i hanımları dolayısıyla ayıpladılar ve bundan dolayı ona dil uzatıp şöyle dediler: Bu adamın kadınlardan ve nikâhlanmaktan başka bir şey düşündüğünü görmüyoruz. Eğer peygamber olsaydı, peygamberlik onu kadınlarla uğraşmaktan alıkordu. Bunun üzerine yüce Allah bu âyeti kerîmeyi indirdi ve onlara Hazret-i Davud ile Hazret-i Süleyman'ın durumunu hatırlatarak:
"Yemin olsun ki Biz senden önce peygamberler göndermiş, onlara da eşler ve evlatlar vermişizdir" diye buyurmuştur. Yani Biz onları Allah'ın helal kılmış olduğu dünya arzularını, isteklerini gerçekleştiren insanlar kıldık. Peygamberin özelliği ise vahiy almaktan İbarettir.
2- Evliliğin Teşvik Edilmesi:
Bu âyet-i kerîme nikâhlanmanın ve evliliğin teşvik edildiğine ve kadınlardan uzak kalmanın yani nikâhlanmamanın da yasak olduğuna delil vardır. Çünkü bu âyet-i kerîmenin de açıkça belirttiği gibi, nikâhlanmak peygamberlerin sünnetidir, Sünnet-i seniyye'de de bu anlamda âyetler vârid olmuştur. Hazret-i Peygamberi "Evleniniz, çünkü ben sizin çokluğunuzla diğer ümmetlere karşı övüneceğim." Ebû Dâvûd, Nikâh 5; Nesâî, Nikâh 11; Müsned, III, 158, 245. diye buyurmuştur ki, bu Hadîs-i şerîf daha önceden Al-i İmrân Sûresi'nde (3/37. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Yine Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Evlenen kişi dinin yarısını tamamlamış olur. Öbür yarısında da Allah'tan korksun."
Bu, nikâhın kişiyi zinadan alıkoyduğu anlamındadır. Zinadan uzak durmak ve iffetini korumak ise Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın, yerine getirilmeleri halinde cenneti taahlıüd ettiği iki hususiyetten birisidir. Şöyle buyurmuştur: "Allah kimi iki şeyin kötülüğünden korursa, o kimse cennete girer. İki çenesi arasındaki ile iki bacağı arasındaki."Bunu Muvatta’' ve başkaları rivâyet etmiştir. Muvatta’, Kelam 11; yakın mana ve lâfızlarla: Buhâri, Rikaak 23.
Buhârînin, Sahihinde de Enes (radıyallahü anh)dan şöyle dediği nakledilmektedir: Üç kişi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in hanımlarının evlerine gelerek Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in ibadeti hakkında soru sordular. Onlara durum haber verilince, onun ibadetlerini azımsar gibi oldular ve şöyle dediler: Biz nerede, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) nerede? Allah onun geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamış bulunuyor. Onlardan birileri söyle dedi: Ben geceleyin devamlı namaz kılacağım. Diğeri: Ben de hiç oruç açmamak üzere yıl boyunca oruç tutacağım. Bir diğeri ise: Ben de evlenmemek üzere kadınlardan uzak duracağım dedi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onların yanına gelerek şöyle dedi: "Şöyle, şöyle diyenler sizler misiniz? Bana gelince Allah'a yemin ederim, aranızda Allah'tan en çok korkan kişi benim. O'ndan en çok sakınan kişi benim. Fakat ben hem oruç tutarım, hem yerim. Hem namaz kılarım, hem uyurum. Kadınlarla da evlenirim. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir." Buhârî, Nikâh 1; Müslim, Nikâh 5, Nesâi, Nikâh 4, Müsned, III, 241. Bu hadisi Müslim de bu manada rivâyet etmiştir. Bu daha açıktır.
Müslim’in, Sahih'inde de Sa'd b. Ebi Vakkas'tan şöyle dediği nakledilmektedir: Osman (b. Maz'un) kadınlardan uzak kalmak istedi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona bunu yasakladı. Şayet ona bunu câiz kılmış olsaydı, hiç şüphesiz biz de hayalarımızı burardık. Buhâri, Nikâh 8; Müslim, Nikâh 6-8: Tirmizî, Nikâh 2; Nesâi, Nikâh 4; İbn Mâce, Nikâh 2; Dârimî, Nikâh 3; Müsned, I, 176, 183.
Yine Al-i İmrân Sûresi'nde (3/37. âyetin tefsirinde) çocuk istemenin teşvik edildiğine ve bunu cahillik edip kabul etmeyenlerin kanaatlerinin reddedildiğine dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.
Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)ın şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Ben böyle bir şeye ihtiyacım olmadığı halde bir kadınla evlenirim. Arzu etmediğim halde iki ravi bulunduğu kaydıyla: el- Heysemî, kadınla ilişki kurarım. Ona: Peki ey mü’minlerin emiri, seni bu şekilde davranmaya iten nedir? diye sorulunca, şu cevabı vermiştir: Yüce Allah'ın, kıyâmet gününde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in diğer peygamberlere karşı ümmetinin çokluğu ile öğüneceği bir kimseyi de benim zürriyetimden çıkarma arzusudur. Çünkü ben onu şöyle derken dinledim: "Bakire kızlarla evlenmeye bakınız. Çünkü onların ağızları daha tatlı, huyları daha güzel, rahimleri daha doğurgandır. Kıyâmet gününde ben sizin çokluğunuzla diğer ümmetlere karşı öğüneceğim." İbn Mâce, Nikâh 7.
Hazret-i Peygamber'in: "Rahîmleri daha doğurgan"âyeti, çocuk doğurma imkânları daha çok anlamındadır. Çokça çocuk doğuran kadına da aynı kökten gelmek üzere; denilir. Çünkü böyle bir kadın âdeta çocukları atarcasına doğurur.
Ebû Dâvûd da Ma'kit b. Yesar'dan şöyle dediğini rivâyet eder: Bir adam Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’a gelerek şöyle buyurdu: Ben makam ve mevkisi yerinde ve güzellik sahibi bir kadın buldum. Ancak çocuk doğurmuyor, onunla evleneyim mi? Hazret-i Peygamber: "Hayır"diye buyurdu. İkinci bir defa daha ona geldi, Hazret-i Peygamber yine yapmamasını söyledi- Üçüncü bir defa daha geldiğinde, Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Candan seven ve çok doğurgan kadınlarla evleniniz, çünkü ben diğer ümmetlere karşı (kıyâmet gününde) sizin çokluğunuzla öğüneceğim." Ebû Dâvûd, Nikâh 3; Nesâî, Nikâh 11. Ebû Muhammed Abdu'l-Hakt el-Kettânî, er-Risâktu'l-Mustatrafe, s, 173'de onu tanıtırken şu ifadeleri de kullanmaktadır: "... fakîh, hadisi ve illetlerini bilen, ricali tanıyan... 581 ya da 582'de vefat eden..." bunun sahih olduğunu belirtmiştir ki, onun bu kanaati yeter.
"Allah'ın izni olmaksızın herhangi bir âyeti getirmek hiçbir peygamberin yapabileceği bir iş değildir." Bu sûrede Önceden sözü edilen gösterilmesini tektif ettikleri âyetler mucizelerle bir daha dönmektedir. Yüce Allah bu âyeti onlar hakkında indirmiştir. İfadenin zahiri yasaklamaktır ve fakat manası nefydir. Çünkü esasen bir kimsenin güç yetiremediği bir şeyi yasaklamak söz konusu olmaz.
"Herbir vadenin yazılmış bir hükmü vardır." Yani Allah'ın hükme bağladığı herbir işin Allah nezdinde yazılmış, yazı ile tesbit edilmiş bir hali vardır. Bunu el-Hasen ifade etmiştir.
Âyette takdim ve te'hir olduğu da söylenmiştir. Mana; "Herbir yazının bir va'desi vardır" şeklindedir. Bu açıklamayı el-Ferrâ' ve ed-Dahhâk yapmıştır ki yüce Allah'ın yazmış olduğu herbir işin bilinen bir vakti, belli bir süresi vardır, demektir. Bunun bir benzeri de yüce Allah'ın:
"Herbir haberin kararlaştırılmış bir zamanı vardır" (el-En'âm, 6/67) âyetidir.
Bununla yüce Allah, azâbın indirilmesinin ümmetlerin bu konudaki tekliflerine göre olmayıp aksine herbir va'denin yazılmış bir süresi olduğunu açıklamaktadır.
Anlamın herbir sürenin meleklerin kendisine vakıf olamadığı yazılmış bir vadesi ve takdir edilmiş bir durumu vardır, şeklinde olduğu da söylenmiştir ki bunu et-Tirmizî el-Hakîm, "Nevâdiru'l- Usul" adlı eserinde Şehr b. Havşeb'den, o da Ebû Hüreyre yoluyla rivâyet etmiştir. Ebû Hüreyre dedi ki: Mûsa -Allah'ın salat ve selamı üzerine olsun- Tur-u Sina'ya yükselince Cebbar (olan Allah) onun elinde bir yüzük bulunduğunu gördü ve -O, daha iyi bildiği halde-: Bu nedir, Ey Mûsa diye sordu. Hazret-i Mûsa da şöyle dedi: Bu erkeklerin bir süs eşyasıdır. Yüce Allah şöyle buyurdu: Peki onun üzerinde Benim isimlerimden yahut kelamımdan yazılı herhangi bir şey var mıdır? diye sorunca, hayır dedi. Bu sefer yüce Allah ona: Sen onun üzerine: "Herbir vadenin yazılmış bir hükmü vardır" yaz, diye buyurdu.
39. Âyetin Tefsiri
Allah dilediğini siler ve bırakır. Ana kitab ise O'nun nezdindedir.
"Allah dilediğini siler ve bırakır." Yani yüce Allah, o yazılı olandan ilgililerinin başına getirmek ve gerçekleştirmek İstediği şeyi o Kitaptan siler (yani gerçekleştirir.)
"Ve" dilediğini
"bırakır." Bu da onu vakti gelinceye kadar erteler demektir. Çünkü;" Kitabı (yazıyı) sildim" İfadesi onun izini giderdim manasınadır. Âyet-i kerimedeki "ve bırakır" âyeti "onu bırakır" anlamındadır. Yüce Allah'ın:
"Allah'ı çokça anan erkekler ve kadınlar" (el-Ahzab, 33/35) âyeti gibidir ki, Allah'ı çokça anan kadınlar, demektir.
İbn Kesîr, Ebû Amr ve Âsım; "Bırakır" âyetini şeddesiz okurlarken diğerleri şeddeli okumuşlardır. Bu da İbn Abbâs'ın kıraati olup Ebû Hatim ve Ebû Ubeyd'in tercih ettiği de budur. Çünkü bu şekilde okuyanlar hem sayıca çoktur, hem de bir başka yerde:
"Allah îman edenlere dünya hayatında da... sebat verir." (İbrahim, 14/25) âyetinde şeddeli kullanılmıştır.
İbn Ömer der ki: Ben Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)i şöyle buyururken dinledim: "Allah dilediğini siler, dilediğini de bırakır. Bahtiyarlık, bedbahtlık ve ölüm müstesna."
İbn Abbâs da şöyle demektedir: Allah bazı şeyler müstesna dilediğini siler ve bırakır. (Bu müstesna şeyler) yaratmak, ahlâk, ecel, rızk, bahtiyarlık ve bedbahtlıktır. Yine ondan nakledildiğine göre bunlar, Ümmül-Kitab'ın dışında iki kitabtır. Allah bunlardan dilediğini siler, dilediğini de bırakır.
"Ana kîtab ise O’nun nezdindedir," Kendisinden hiçbir şeyin değişikliğe uğramadığı kitap demektir. el-Kuşeyrî der ki: Denildiğine göre bahtiyarlık, bedbahtlık, yaratmak, ahlâk ve rızık değişikliğe uğramazlar. O halde âyet bunun dışındaki şeylere dairdir. Ancak böyle bir görüşte bir çeşit tehakküm vardır.
Derim ki: Bu gibi şeyler rey ve içtihad ile kavranamaz. Bunlar ancak tevkîfî olarak (sağlam rivâyetlerden) öğrenilebilir. Eğer bu konuda rivâyet sahih olursa, onu kabul etmek gerekir ve bu rivâyetin yanında durmak icab eder. Aksi takdirde âyet-i kerîme herşey hakkında umumî olur, daha zahir olan da budur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Bu anlamda Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)dan da İbn Mes'ûd, Ebû Vail, Ka'b el-Ahbar ve diğerlerinden de rivâyet gelmektedir. el-Kelbî'nin kabul ettiği görüş de budur.
Ebû Osman en-Nehdî'den nakledildiğine göre Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) ağlayarak Beyti tavaf ediyor ve şöyle diyordu: Allah'ım, eğer Sen beni bahtiyar kimseler arasında yazdı isen onlar arasında beni bırak. Şayet beni bedbaht ve günahkâr kimseler arasında yazdı isen, onlar arasından beni sil ve beni bahtiyar ve mağfirete nail olan kimseler arasında yaz. Çünkü Sen dilediğini siler, dilediğini bırakırsın ve Ana kitab da Senin nezdindedir.
İbn Mes'ûd da der ki: Allah'ım, eğer Sen beni bahtiyar kimseler arasında yazdı isen, beni aralarında bırak. Şayet benî bedbaht kimseler arasında yazdı isen, beni bedbahtlar arasından sil ve bahtiyar kimseler arasında yaz. Çünkü Sen dilediğini siler, dilediğini bırakırsın. Ana kitap da Senin nezdindedir.
Ebû Vail de çokça şöylece dua ederdi: Allah'ım, eğer bizleri bedbaht kimseler olarak yazdı isen sil ve bizleri bahtiyar kimseler olarak yaz. Eğer bizi bahtiyar kimseler olarak yazdı isen onlar arasında bırak. Çünkü Sen dilediğini silersin, dilediğini bırakırsın. Ana kitap da Senin nezdindedir.
Ka'b da Ömer b. el-Hattâb'a şöyle demiş: Eğer Allah'ın kitabındaki bir âyet olmasaydı, kıyâmet gününe kadar neler olacağını sana bildirebilirdim. Bu: "Allah dilediğini siler ve bırakır. Ana kitab ise O'nun nezdindedir." âyetidir.
Malik b. Dinar da kendisine dua ettiği bir kadın hakkında şöyle demiştir: Allah'ım, eğer onun karnındaki yavru kız İse Sen onu erkek olarak değiştir, çünkü Sen dilediğini silersin, dilediğini bırakırsın. Ana kitap da senin nezdindedir.
Buhârî ile Müslim'de Ebû Hüreyre'den şöyle dediğine dair nakledilen rivâyet önceden geçmiş bulunmaktadır: Ben Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)i şöyle buyururken dinledim: "Her kim rızkının genişletilmesini, ecelinin geciktirilmesini istiyor ve bundan memnun oluyorsa o halde akrabalık bağını gözetsin." Buhârî, Edeb 12 Bunun bir benzeri Enes b. Malik'ten de rivâyet edilmiştir. Buna göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Kim... severse"diyerek aynı lâfız ile bu hadisi rivâyet etmiştir. Buhârî, Buyu 13, Edeb 12; Müslim, Birr 20, 21; Ebû Davûd, Zekât 45
Bu hadis iki türlü yorumlanmıştır: Birisine göre bu geciktirme manevidir, bu da ondan sonra dünyada kendisi hakkında baki kalan güzel övgü, güzel bir anılış, tekrarlanıp duran ecir ve mükâfattır. Bu durumdaki bir kimse ölmemiş gibidir.
Diğer bir açıklamaya göre yüce Allah, Levh-i Mahfuz'da yazılı olan ecelini erteler. Allah'ın ilminde olan ise sabittir, onun herhangi bir değişikliğe uğraması söz konusu değildir. Nitekim yüce Allah:
"Allah dilediğini siler ve bırakır. Ana kitab İse O'nun nezdindedir" diye buyurmaktadır.
İbn Abbâs, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)dan: "Allah'ın Ömrünü ve ecelini uzatmasını, rızkını genişletmesini seven bir kimse Allah'tan korksun ve akrabalık bağını gözetsin" şeklindeki sahih hadisi rivâyet eniğinde İbn Abbâs'a: Ömür ve ecelde nasıl artış yapılır? diye sorulunca, o da şu cevabı vermiştir: Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"O sizi çamurdan yaratandır, sonra bir ecel takdir edendir. O'nun katında belirli bir ecel daha vardır." (el-En'âm, 6/2) Birinci ecel, kulun annesinin kendisini doğurduğu andan öleceği vakte kadardır. İkinci ecel -yani Allah'ın nezdindeki belirti ecel- ise kişinin vefatından itibaren Berzah'ta yüce Allah'ın huzuruna çıkacağı güne kadarki eceldir ve bunu Allah'tan başka kimse bilmez. İşte kul Rabbinden korkar ve akrabalık bağını gözetirse, yüce Allah Berzah'taki ecelinden birinci (dünyadaki) ömrünün eceline dilediği kadarını İlave eder. Bu kişi şayet isyan eder ve akrabalık bağını koparacak olursa, Allah da dünyadaki ömründen bunu dilediği kadarıyla eksiltir ve Berzah'taki eceline bunu ilave eder. Eğer yüce Allah'ın ezelî ilmindeki ecel kesinleşirse artık onda bir artış veya eksilme söz konusu değildir. Çünkü yüce Allah:
"Her ümmetin bir eceli vardır. O ecelleri gelince ne bir an geri bırakabilirler, ne de ileri alabilirler" (el-A'raf, 7/34) diye buyurmuştur. Böylelikle rivâyet ile âyet arasında bir uygunluk olduğu ortaya çıkmaktadır. Görüldüğü gibi bu ümmetin en büyük aliminin tercih ettiği görüşe göre bu artış, bizzat ömrün kendisinde ve ecelde -lâfzın zahirine göredır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Mücahid de der ki: Yüce Allah bir senenin işlerini Ramazan ayında muhkemleştirir. Dilediğini siler, dilediğini de bırakır. Bundan tek istisna hayat, ölüm, bedbahtlık ve mutluluktur. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.
ed-Dahhâk da der ki: Şanı yüce Allah hakkında sevap ve ikabın söz konusu olmadığı, Hafazaların sicillerinde bulunanlardan dilediğini siler, hakkında sevap ve cezanın söz konusu olduğu şeyleri de bırakır. Bu anlamdaki bir açıklamayı da Ebû Salih, İbn Abbâs'tan rivâyet etmiştir.
el-Kelbî ise der ki: Allah rızık türünden dilediğini siler ve dilediğini arttırır. Ecel türünden de dilediğini siler ve onda dilediği şeyleri arttırır. Yine bunu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan de rivâyet etmiştir. Daha sonra el-Kelbî'ye bu âyet-i kerîme hakkında sorulduğunda o şu cevabı vermiş: Yüce Allah bütün sözleri yazar. Nihayet perşembe günü geldi mi hakkında sevab ve İkabın bulunmadığı herbir şeyi bir kenara bırakır. Yedim, içtim, girdim, çıktım vb. şeyleri doğru olarak söylemesi gibi. Sevab ve cezanın hakkında söz konusu olduğu şeyleri de bırakır.
Katâde, İbn Zeyd ve Saîd b. Cübeyr ise der ki: Allah farz, ve nafilelerden dilediğini siler, nesh eder ve değiştirir. Dilediğini de olduğu gibi bırakır ve nesh etmez. Bütün nâsih de, mensûh da O'nun nezdinde Ümmü'l-Kitab'tadır. Buna benzer bir açıklamayı en-Nehhâs ve el-Melhdevî, İbn Abbâs'tan nakletmişlerdir, en-Nehhâs der ki: Bize Bekr b. Sehl anlattı dedi ki: Bize Ebû Salih anlattı, o Muaviye b. Salih'ten, o Ali b. Ebi Talha'dan, o İbn Abbâs'tan dedi ki: "Allah dilediğini siler." Yüce Allah buyuruyor ki; Allah Kur'ân-ı Kerîm'den dilediğini değiştirir, nesh eder; “ve bırakır”dilediğini de değiştirmeksizin bırakır. "Ana kitab ise O'nun nezdindedir." Yani bütün bunlar O'nun nezdinde Ümmü'l-Kitab'tadır. Nâsih'i ile de, mensûh'u ile de.
Saîd b. Cübeyr de der ki: O kullarının günahlarından dilediğini mağfiret eder, dilediğini de bırakır, mağfiret etmez.
İkrime der ki: Yüce Allah -tevbe ile- bütün günahları siler. Günahlar yerine de hasenatı bırakır (yazar.) Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Ancak tevbe eden, îman eden ve salih amel işleyenler müstesna."(el-Furkan, 25/70) Yine el-Hasen der ki; "Allah" eceli gelen kimselerden "dilediğini siler ve" eceli gelmemiş oları kîmseleri "bırakır." Yine el-Hasen der ki: Allah babaları siler, oğulları bırakır. Yine ondan nakledildiğine göre; O Hafaza meleklerine dilediği günahları unutturur. Kendisine ise asla unutturulmaz.
es-Süddî der ki: "Allah dilediğini" yani ayı "siler ve” güneşi "bırakır." Bunun açıklaması da yüce Allah'ın şu buyruğundadır:
"Gece âyetini sildik. Gündüz âyetini de gösterici kıldık." (el-İsrâ, 17/12)
er-Rabîl b. Enes te der ki: Bu husus uyku halinde ruhlar hakkındadır Uyku esnasında Allah ruhları kabzeder, sonra o kimsenin ani bir ölümünü murad ederse ruhunu tutar, bırakmaz. Hayatta kalmasını dilediği kimseye ise ruhunu geri iade eder. Bunun da açıklaması yüce Allah'ın şu âyetinde yer almaktadır:
"Allah ölümleri vaktinde ruhları alır..." (ez-Zümer, 59 42)
Ali b. Ebî Tâlib de der ki; Yüce Allah nesillerden dilediklerini siler. Yice Allah'ın:
"Kendilerinden önce nice nesiller kelâk ettiğimizi... görmezler mi?"(Yasin, 36/31) âyetinde olduğu gibi. Yine bu nesillerden dilediklerini de bırakır, Yüce Allah'ın:
"Bunlardan sonra başka bir nesil var ettik" (el-Mu'minun, 23/33 ) âyetinde olduğu gibi. Yüce Allah böylelikle bir nesli silerken, bir başka nesli bırakmaktadır.
Şöyle de açıklanmıştır: Burada yüce Allah'ın silmesinden kasıt, uzun bir zaman Allah'a İtaat gereğince amel eden, sonra da Allah'a masiyet ile amel edip sapıklığı üzere vefat eden kimsedir. İşte yüce Allah'ın sildiği kişi budur. Bıraktığı (sebat verdiği) kişi ise uzun bir süre Allah'a isyan ile amel ettikten sonra tevbe eden kimsedir. Allah da böyle bir kimseyi kötülükler işleyenlerin arasından siler, iyilik işleyen kimselerin arasına yazar. Bunu da es-Sa'lebî ve el-Maverdî, İbn Abbâs'tan nakletmişlerdir.
Bir diğer görüşe göre; yüce Allah dilediğini -yani dünyayı- siler ve âhiretide bırakır.
Kays b. Ubade de Receb ayının onuncu günü hakkında şöyle demektedir: Bu, Allah'ın kendisinde dilediğini sildiği ve dilediği şeyi de bıraktığı bir gündür. Mücahid'den ise bunun Ramazanda gerçekleştiğine dair rivâyet önceden geçmiş bulunmaktadır.
Yine İbn Abbâs der ki: Yüce Allah'ın beşyüz yıllık mesafe devam eden, kırmızı yakuttan iki kapağı bulunan, beyaz inciden bir Levh-i Mahfuz'u vardır. Hergün yüce Allah buna üçyüzaltmış defa nazar eder ve dilediğini bırakır, dilediğini siler.
Ebû'd-Derdâ da, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den şöyle dediğini rivâyet eder: "Şüphe yok ki şanı yüce Allah, gecenin geri kalan üç saatinde zikri açar. Kendisinden başka hiçbir kimsenin nazar etmediği kitaba bakar. Dilediğini bırakır, dilediğini siler. " Taberî, Câmiu'l-Beyân, XIII. 170.
Akide'de kabul edilen husus ise, Allah'ın kaza (ve kader)inin değişikliğe uğramadığı şeklindedir. Bu silmek ve bırakmak da, hakkında kazanın ezelden beri takdir edildiği şeyler arasındadır. Kazanın mutlaka meydana gelecek ve gerçekleşecek şeyler olduğuna dair açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır. İşte olduğu gibi kalan (sabit) budur. Kimi şeylerin de bazı sebeplere bağlı olarak da bertaraf edilmesi takdir edilmiştir. İşte silinen de bunlardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
el-Gaznevî der ki: Benim kanaatime göre Levh'de bulunan şey bazı meleklerin onu görebileceğinden dolayı gaybın kapsamından çıkmış olur. Bunun değişikliğe uğrama ihtimali vardır, çünkü yaratıkların yüce Allah'ın bütün ilmini kuşatmalarına imkân yoktur. O'nun özel bilgisinde bulunan eşyanın takdirine ait hususlar asla değişikliğe uğramaz.
"Ana kitap ise O'nun nezdindedir." Yani ecel vb. yazılan şeylerin aslı O'nun nezdindedir.
Ümmü'l-Kitab (ana kitabın) hiçbir şekilde değişmeyen, değişikliğe uğramayan Levh-i Mahfuz olduğu söylendiği gibi; onda bir takım değişikliklerin cereyan ettiği de söylenmiştir. Değişikliğin diğer sahifelerde meydana geldiği de söylenmiştir.
İbn Abbâs'a Ummü’l-Kitab hakkında sorulmuş ve şu cevabı vermiştir: Ummü’l-Kitab; Allah'ın yaratacağı şeyleri ile yarattıklarının yaptıklarını bilmesidir. O ilmine: Bir kitap ol, dedi (oldu.) Allah'ın ilminde hiçbir değişiklik olmaz. Yine İbn Abbâs'tan nakledildiğine göre Ummü'l-Kitab'tan kasıt "zikir"dir. Bunun delili de yüce Allah'ın:
"Yemin olsun ki Biz Zikir'den sonra Tevrat'ta... diye yazdık" (el-Enbiya, 21/105) âyetidir Bu da onun açıkladığı ilk anlama raci'dir, Ka'b'ın görüşünün anlamı da budur. Ka'b el-Ahbar der ki: Ana kitab şanı yüce Allah'ın yarattığı ve yaratacağı şeyleri bilmesi demektir.
40. Âyetin Tefsiri
Onlara va'dettiğimizin bir kısmını sana göstersek de yahut canını alsak da, sana düşen ancak tebliğ etmektir. Hesap görmek de yalnız Bize aittir.
"Onlara va'dettiğinüzîn bir kısmını sana göstersek de" anlamındaki âyette yer alan; fazladan gelmiştir. İfade onlara va'dettiğimizin yani azâbın bir kısmını sana göstersek de... takdirindedir. Burada gösterileceğinden söz edilen şeyin "azâb" olduğunun gerekçesi (yine bu sûrede yer alan) yüce Allah'ın:
"Onlar için dünya hayatında bir azâb vardır." (er-Râ'd, 13/34) âyeti ile:
"O kâfirlerin başına işledikleri yüzünden ya ansızın büyük bir musibet gelip, çatacak yahut..." (er-Râ'd, 13/31.) âyetleridir. Yani Biz onlara va'dettiğimiz azâbın bir kısmını sana gösterecek olursak
"yahut canını alsak da sana düşen ancak tebliğ etmektir." Senin üzerinde tebliğden başka bir görev yoktur.
"Hesab görmek" yani amellerinin karşılığını vermek ve cezalandırmak
"de yalnız Biz'e aittir."
41. Âyetin Tefsiri
Görmediler mi ki Biz arza geliyoruz da, onu etrafından eksiltip duruyoruz. Allah hükmeder. O'nun hükmünü koğuşturup bozacak yoktur. O, hesabı pek çabuk görendir.
"Görmediler mi ki?" âyetinde kastedilenler Mekkelilerdir.
"Biz arza geliyoruz da onu etrafından eksiltip duruyoruz." Bu hususta farklı görüşler vardır.
İbn Abbâs ile Mücahid
"onu etrafından eksiltip duruyoruz" oranın âlimlerinin ve salihlerinin vefatıyla eksiltip duruyoruz diye açıklamışlardır. el-Kuşeyrı der ki: Bu açıklamaya göre arzın etrafından kasıt, onun en şereflileridir.
İbnu'l-Arabî der ki: (Etrafın tekili olan): et-taraf ve et-tarf şerefli, üstün adam demektir. Ancak buna göre bir açıklama uzak bir ihtimaldir. Çünkü âyetten maksat şudur: Biz onlara işlerindeki eksiklikleri gösterdik ki, azaplarının ertelenmesinin Bizim acizliğimizden kaynaklanmadığını bilsinler diye. Ancak İbn Abbâs'ın görüşü yahudİ ve hristiyanların büyük ilim adamlarının ölümlerine yorumlanırsa, uygun bir açıklama olarak görülebilir. (Çünkü âyet-i kerîme kâfirlere tehdit mahiyetindedir).
Yine Mücahid, Katâde ve el-Hasen derler ki: Bunda kastedilenler müşriklerin ellerinde bulunup da müslümanların galip gelerek ellerine geçirdikleri şeylerdir. Bu açıklama, İbn Abbâs'tan da rivâyet edilmiştir. Yine ondan nakledildiğine göre, bundan kasıt, ümranın yeryüzünün yalnızca bir tarafında söz konusu olacağı noktaya kadar harab olması demektir. Mücahid'den nakledildiğine göre yeryüzünün etrafının eksilmesi, harab olması ve yeryüzü halkının ölmesi demektir.
Vekî b. el-Cerralı, Talha b. Umeyr'den, o Atâ b. Ebi Rebah'tan rivâyete göre o, yüce Allah'ın;
"Görmediler mi ki Biz arza geliyoruz da onu etrafından eksiltip, duruyoruz" âyeti hakkında dedi ki: Kasıt fukahâsının ve ahalisinin hayırlılarının gitmesidir.
Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr de der ki: Atâ'nın âyet-i kerîmenin te'vili ile ilgili açıklaması gerçekten güzeldir. İlim ehli bu açıklamayı kabul ile karşılamıştır.
Derim ki: el-Mehdevî de aynı açıklamayı Mücahid ve İbn Ömer'den nakletmektedir. Bu da birinci görüşün aynısıdır, Süfyan, Mansur'dan, o Mücahid'den: "Onu etrafından eksiltip duruyoruz" âyeti hakkında şöyle dediğini nakletmektedir: Kasıt fukaha ve ilim adamlarının vefat etmesidir. Dilde bilindiğine göre ise "ettaıf" herşeyin en değerli ve üstün olanıdır. Bu ise Ebû Nasr Abdu'r-Rahîm b. Abdü ‘l-Kerîm'in, İbn Abbâs'ın beğendiği görüşünden daha farklıdır.
İkrime ve en-Nehaî derler ki: Bundan kasıt noksanlık ve nefislerin kabzedilmesidir, Onlardan birisi de der ki: Eğer yeryüzü gerçek anlamda eksilmiş olsaydı, hiç şüphesiz kişinin defi hacette bulunacak yeri dahi kalmazdı. Bir diğeri de şöyle demektedir: Hiç şüphesiz def-i hacetini yapacağın daracık bir yer dahi bulamazdın, demiştir.
Yine denildiğine göre bu âyetle kastedilen Kureyşlilerden önceki ümmetlerden helâk olanların, helâk edilmesi, onlardan sonra da kaldıkları yerlerin, toprakların helâk edilmesidir. Yani Kureyşliler kendilerinden öncekilerin helâk edildiğini, onlardan sonra da arazilerinin harab olduğunu görmediler mi? Bunun gibi bir şeyin başlarına gelmesinden korkmuyorlar mı?
Bu görüş aynı şekilde İbn Abbâs, Mücahid ve İbn Cüreyc'den de rivâyet edilmiştir. Yine İbn Abbâs'tan nakledildiğine göre bundan kasıt, yeryüzünün bereketlerinin, mahsullerinin ve yaşayan insanların eksilmesidir. Bir diğer açıklamaya göre yeryüzünün eksilmesi, yöneticilerinin zulmü ile olur.
Derim ki: Bu, mana itibariyle doğrudur. Çünkü zulüm ve haksızlıklar ülkeleri, ora ahalisinin öldürülmesi ve halkının topraklarından sürülmesi sonucunda tahrib eder ve yeryüzünden bereketin kaldırılmasına sebeb olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
"Allah hükmeder, O'nun hükmünü kovuşturup, bozacak yoktur." Yani hükmünü eksiltmek veya değiştirmek suretiyle kimse O'nun hükmünü bozamaz.'
"O hesabı pek çabuk görendir." Kâfirlerden intikamı da çabucak alır, mü’minlerin mükâfatını da çabucak verir.
Şöyle de açıklanmıştır: Şanı yüce Allah'ın -bundan önce el-Bakara Sûresî'nde (2/202. âyet, 2. başlıkta) geçtiği üzere- hesaba çekmek İçin düşünmeye ve bu maksatla parmak ile saymaya (vb. tekniklere) ihtiyacı yoktur.
42. Âyetin Tefsiri
Onlardan öncekiler de tuzaklar kurmuştu. Fakat bütün bu tuzakları boşa çıkarmak, Allah'a aittir. Herkesin ne kazandığını O bilir. Kâfirler de pek yakında bu yurdun sonunun kimin olacağını bileceklerdir.
"Onlardan öncekiler" yani Mekke müşriklerinden öncekiler
"de tuzaklar kurmuştu." Peygamberlere karşı tuzaklar kurmuşlar, onlara karşı hileler düzenlemişler ve onları inkâr etmişlerdi.
"Fakat bütün bu tuzakları boşa çıkarmak, Allah'a aittir." Yani tuzak kuranların tuzaktan da Allah'ın bir yaratığıdır. Bu tuzakların Allah'ın İzni olmaksızın zararları olmaz. Bir diğer açıklamaya göre Allah tuzağın en hayırlısını kurandır. Yani O kurdukları tuzaklara karşılık verendir, cezalandırandır.
"Herkesin" hayır ve şer türünden
"ne kazandığını O bilir" ve ameline göre ona karşılık verir.
"Kâfirler de pek yakında bu yurdun sonunun" yani sevab, mükâfat ve ceza itibariyle dünya yurdunun sonunun, yahut âhiret yurdunda mükâfat ve cezanın
"kimin olacağını bileceklerdir." Bu âyet, bu şekliyle bir tehdittir. "Kâfirler" anlamındaki âyeti Nâfî', İbn Kesîr ve Ebû Amr; şeklinde: Kâfir diye tekil olarak okumuşlardır. Diğerleri ise çoğul okumuşlardır. Bununla Ebû Cehil'in kastedildiği de Merhum müfessiriıniz bir sonraki âyeti de bu âyet ile birlikte kayd etmiş ve tefsirlerini bir arada yapmıştır. Ancak bizler, bir arada verilmelerini zorunlu görmediğimizden ve sonuncu âyetin tefsirinin buna göre uzun olmasından ayrı ayrı kaydetmeyi uygun bulduk. söylenmiştir.
43. Âyetin Tefsiri
O kâfir olanlar: "Sen gönderilmiş bir peygamber değilsin" derler. De ki: "Benimle sizin aranızda bir şahit olarak Allah ve yanında kitabın bilgisi bulunanlar yeter."
"O kâfir olanlar, sen gönderilmiş bir peygamber değilsin, derler." Katâde der ki: Burada kasıt Arap müşriktendir, yani sen bir peygamber veya bir Rasûl değilsin. Sen ancak uydurma bir söz söyleyensin, Hazret-i Peygamber, onların teklif ettikleri mucizeleri göstermeyince onlar bu sözleri söylediler.
"De ki" yani ey Muhammed onlara de ki:
"Benimle sizin aranızda” benim doğru söylediğime, sizin de yalan söylediğinize dair
"bir şahit olarak Allah ve yanında kitabın bilgisi bulunanlar yeter." Bu, Arap müşriklerine karşı getirilen bir delildir. Çünkü onlar tefsirlerde belirtildiğine göre kitab ehlinden -aralarından îman eden kimselere- müracaat ediyorlardı.
Şöyle de açıklanmıştır: Kitab ehlinin şahitlikleri davalaşan tarafların arasında hükmü neticeye bağlayacak bir tanıklık idi. Bunlar ise Abdullah b. Selâm, Selman-ı Farisî, Temim ed-Dârî, Necaşî ve arkadaşları gibi, kitab ehlinin îman edenleridir. Bunu da Katâde ve Saîd b. Cübeyr ifade etmiştir.
Tirmizî, Abdullah b. Selâm’ın kardeşinin oğlundan naklen, şöyle dediğini rivâyet eder: Hazret-i Osman'ın öldürülmesi istenince Abdullah b. Selam geldi. Hazret-i Osman ona: Gelişine sebeb nedir? diye sorunca, O: Sana yardımcı olmaya geldim, dedi. Bunun üzerine Hazret-i Osman şöyle dedi: O halde insanların karşısına çık ve onların benden uzaklaşmalarını söyle, çünkü senin çıkışın benim için içeri girmenden daha hayırlıdır. Bunun üzerine Abdullah b. Selâm insanların karşısına çıkarak şöyle dedi: Ey insanlar! Şunu bilin ki benim cahiliye döneminde adım filan idi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana Abdullah ismini verdi. Benim hakkımda Allah'ın Kitabından bir takım âyet-i kerîmeler İndi. Benim hakkımda yüce Allah'ın:
"Eğer o Allah tarafından gönderilmiş iken siz onu inkâr etmiş iseniz ve İsrailoğullarından bir şahid de onun bir benzeri üzere şahitlik edip îman etmiş olduğu halde siz büyüklük taslamış iseniz, gerçek şu ki Allah zâlimler topluluğuna hidayet vermez" (el-Ahkaf, 46/10) âyetini İndirmiştir. Yine'benim hakkımda: "De ki; Benimle sizin aranızda bir şahit olarak Allah ve yanında kitabın bilgisi bulunanlar yeter." âyetini indirmiştir... Tirmizî, Tefsir 46. sûre 1, Menâkıb 36. Biz bu hadisi bütünüyle "et-Tezkire" adlı eserimizde nakletmiş bulunuyoruz. Ebû Îsa da bu hadis hakkında şöyle demektedir: Bu hasen, garib bir hadistir.
Abdullah b. Selam'ın cahiliye dönemindeki ismi Husayn idi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona Abdullah ismini vermiştir.
Ebû Bişr der ki: Saîd b. Cübeyr'e: "Ve yanında kitabın bilgisi bulunanlar" dan kasıt kimdir? diye sordum. O: O kişi Abdullah b. Selâm'dır, dedi.
Derim ki: Bu kişi nasıl Abdullah b. Selâm olabilir? Bu sûre Mekke'de inmiştir. Abdullah b. Selâm ise ancak Medine döneminde müslüman olmuştur.
Bunu es-Sa'lebî nakletmektedir, el-Kuşeyrî de der ki: İbn Cübeyr dedi ki: Sûre Mekke'de inmiştir. İbn Selam ise bu sureden sonra Medine'de İslâm'a girmiştir. O bakımdan bu âyet-i kerîmenin İbn Selâm hakkında yorumlanması câiz olamaz. "Yanında kitabın bilgisi bulunan" dan kasıt, Hazret-i Cebrâîl'dir, Aynı zamanda bu, İbn Abbâs'ın da görüşüdür.
el-Hasen, Mücahid ve ed-Dahhâk der ki: Bu yüce Allah'tır. Onlar bu âyeti; "Kitabın bilgisi O'nun nezdinden gelmiştir" diye okurlar ve: Burada kasıt Abdullah b. Selâm ile Selman'dır diyenlerin kanaatlerini reddediyorlardı. Çünkü onların görüşüne göre sûre Mekke'de inmiştir, bunlar ise Medine'de İslâm'a girmişlerdir.
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den de bu âyeti aynı şekilde okuduğu zayıf olmakla birlikte- da rivâyet edilmiştir. Yine bunu Süleyman b. Erkarn, ez-Zührî'den, o Salim'den, o da babasından, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den yoluyla rivâyet etmiştir. Mahbub da, İsmail b. Muhammed el-Yemanî'den naklettiğine göre, o da aynı şekilde; "Nezdinden" şeklinde mim, ayn ve dal harflerini esreli olarak; "Kitabın alameti, işareti" anlamında "ayn" harfini ötreli ve "kitab" kelimesini de merfu olarak okumuştur. Abdullah b. Atâ der ki: Ben Ebû Cafer b. Ali b. el-Hüseyn b. Ali b. Ebî Tâlib (r. anhum)a şöyle dedim: Yanında kitabın bilgisi bulunan kişinin Abdullah b. Selâm olduğunu iddia etmişlerdir. O şöyle dedi: Hayır, bu kişi Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)dır. Muhammed b. el-Hanefiye de böyle demiştir. Bütün mü’minlerdir, diye de açıklanmıştır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Kadı Ebû Bekir b. el-Arabî der ki: Bu kimsenin Hazret-i Ali olduğunu söyleyen iki esastan birisine dayanır: Ya o kimsenin kanaatine göre Hazret-i Ali mü’minlerin en bilginidir; ama gerçek öyle değildir. Çünkü Ebû Bekir, Ömer ve Osman (radıyallahü anhüm) ondan daha bilgilidirler. Diğer bir sebeb de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a atfedilen: "Ben ilmin şehriyim, Ali de kapısıdır", sözü dolayısıyladır, bu da batıl bir hadistir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) İlmin şehridir, ashab'ı da bu şehre açılan kapılardır. Bu kapıların kimisi oldukça geniştir, kimisi orta büyüklüktedir ve bu onların ilimlerdeki derecelerine göre değişir. Burada "kitabın bilgisi"ne sahib olanların bütün mü’minler olduğunu söyleyenlerde doğru söylemişlerdir. Çünkü herbir mü’min Kitab'ı bilir ve onun hangi yönden muciz olduğunu idrâk eder. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in doğru söylediğine de tanıklık eder.
Derim ki: Buna göre Kitab'tan kasıt Kur'ân-ı Kerîm'dir. Kitabın bilgisine sahip olan kimsenin Abdullah b. Selâm olduğunu söyleyenler ise Tirmizî'nin belirttiği hadise dayanmaktadır. Abdullah b. Selâm hakkında herhangi bir âyetin inmesine mani bir durum olmadığı gibi, kendisi de bütün mü’minleı lâfzının kapsamına girmektedir. Bunu, ifadeler anısında yer alan: "O kâfir olanlar" âyeti da desteklemektedir ki, bununla kastedilenler Kureyşlilerdır. O halde Kitab bilgisine sahip olanlar yahudilerden olsun, hristiyanlardan olsun îman eden kimselerdir. Çünkü bunlar nübüvveti ve Kitabı puta tapıcılara göre daha iyi bilirler.
en-Nehhâs der ki: Bu kimseden kasıt Abdullah b. Selam ve başkalarıdır, diyenlerin kanaatlerinin de doğru olma ihtimali vardır, çünkü deliller sahih olup da Kur'ân-ı Kerîm'den önce indirilmiş kitabı okuyan kimseler de bu dlilleri tanıyacak olurlarsa artık bu kesin bir husus olur. İşin hakikatini en iyi bilen Allah'tır.