KEŞŞÂF TEFSİRİ

Ra‘d Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ

Mekkî mi medenî mi olduğu ihtilâflıdır, 43 âyettir.Rahmân Rahîm Allah’ın Adıyla

1. Âyetin Tefsiri

כَ [1174] ْ ِ (Bunlar) ifadesi, surenin âyetlerine işaret etmektedir. –Ki-taptan kasıt suredir.- Yani, bu âyetler kendi alanında mükemmel ve hayran-lık uyandırıcı olan bu surenin âyetleridir. Allah sonra şöyle buyurdu: Sadece bu sure değil, tüm Kur’ân’dan sana indirilenler tam anlamıyla ve daha ötesi olmayan gerçeklerdir. Bu âyetin üslubunun bir benzeri, Enmarlı kadının söylediği şu sözdür:

İki ucu [yani nerede başlayıp nerede bittiği] anlaşılmayan, kalıba dökülmüş bilezik gibidirler.

Bununla tamamının1 mükemmel olduğunu kastediyor.2

Bu bölümü tek başına aç →

3. Âyetin Tefsiri

ي .mübtedadır ا [1175] َ .ise [sıla cümlesiyle beraber] onun haberidir ا ُ وَرْضَ َْ ا َ ى ِ -ifadesi böyle olduğunu göstermek (…O’dur Arz’ı uzatan) اtedir. Bununla birlikte, ي َאتِ nin sıfat olması ve’ا ٰ ْ ُ ا ِّ َ ُ َ ْ َ ْ ُ ا ِّ َ ُ (İşleri yönetiyor, âyetlerini açık seçik anlatıyor.) ifadelerinin de peş peşe iki haber olması da mümkündür. Haberin öncesinde kudret delillerinin zikredilmesi de bu yaklaşımı destekler. [Yani, Allah -ki bu icraatların sahibidir- işleri çekip çeviri-yor, âyetlerini açık seçik anlatıyor.]

1 Oğullarının özelliklerini anlatan Fâtıma el-Hurşubî’ye, “Oğullarından hangisi daha üstün?” diye so-rulması üzerine, birini birbirine tercih edememiş ve 4 oğlunun da mükemmel olduğunu söylemiştir. (Tıybî’den) / ed.

2 İşte, Kur’ân’ın da sadece bir suresi değil, tamamı haktır. / ed.

א [1176] َ َ وْ َ َ ٍ َ َ ِ ْ َ ِ اتِ َ ٰ َ ا َ א ifadesinde رَ َ َ وْ َ َ cümlesi müstakil bir

ifade olup, gökleri bu şekilde görmeleriyle delil getirilmektedir. (Yani gök-leri, direksiz olarak yükseltmiştir, işte görüyorsunuz). Bu cümlenin ‘amed (direk) kelimesinin sıfatı olduğu da söylenmiştir. Übeyy b. Kâ‘b’ın terav-nehû şeklindeki kıraati de bunu destekler. (Yani gökleri, gördüğünüz direk-ler olmaksızın yükseltmiştir.)

[1177] ٍ َ َ kelimesi, Ayın ve Mim’in zammesiyle ‘umudin şeklinde de okunmuştur.

[1178] “İşleri O yönetiyor” hâkimiyet ve rububiyete dair işleri O çekip çeviriyor, indirdiği kitaplarında âyetlerini açık seçik anlatıyor “ki Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak iman edesiniz.” Amellerin karşılığının verile-ceğine ve böylesi çekip çeviren ve âyetlerini açıkça sunan Zâtın huzuruna mutlaka dönüleceğine kesin kanaat getiresiniz.

[1179] ُ ِّ َ ُ fiilini Hasan-ı Basrî [v. 110/728] Nun ile nudebbiru (Biz yöne-tiyoruz.) şeklinde okumuştur.

[1180] “Orada her mahsülden ikişer eş meydana getiren.” Yeryüzünü ilkin yaydığında Allah orada bütün ürün çeşitlerinden çifter çifter yaratmış-tı. Bu çiftler daha sonra çoğalıp, çeşitlendi. -Zevceynden kastın, siya-beyaz, tatlı-ekşi, küçük-büyük vb. muhtelif cinsler olduğu da söylenmiştir.-

[1181] “Geceyi gündüze bürüyüp saran” yani geceyi gündüzün yerine ge-çirerek o yeri, daha önce beyaz ve aydınlık iken siyah ve karanlığa dönüştüren.

ِ ْ ُ fiili şeddeli olarak yuğaşşî (bürüyüp sardıkça saran) diye de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

4. Âyetin Tefsiri

çatallı-çatalsız hurma ağaçları vardır. Her biri aynı su ile sulanır, fakat onları tat bakımından birbirinden üstün kılmışızdır. Akleden bir top-lum için elbette bunda âyetler vardır.

[1182] “Birbirine komşu kara parçaları” muhtelif bölgeler demektir. Bunlar birbirine komşu ve bitişik olmalarına rağmen kimisi verimli kimisi çorak, kimisi değerli kimisi değersiz, kimisi sert kimisi yumuşak, kimisi ağaca elverişli olmayıp sadece ekine elverişli, kimisi de bunun tersinedir. Oysa hepsi de arazi cinsinden olmak bakımından aynıdır. Bu da O’nun, kudret ve irade sahibi olduğunu, fiillerini dilediği şekilde gerçekleştirdiğini göstermektedir. Aynı şekilde, bu kara parçaları tek bir suyla sulandığı halde, buralarda yetişen ekinler, üzüm bağları ve hurma bahçeleri de cins ve tür bakımından farklı farklıdır; ayrıca meyvelerinin şekil, renk, tat ve koku bakımından birbirinden farklı ve yekdiğerinden üstün olduğunu görüyorsun.

אوِرَاتٌ] [1183] َ َ ُ ٌ َ ِ ifadesi] bazı Mushaflarda ve ce‘ale takdiriyle kıta‘an mütecâvirâtin (Birbirine komşu kara parçaları var ettik.) şeklindedir. ٌאت َ وَkelimesi, (3. âyetteki) زو’e atfen mansup veya ِات َ َ ا ِ ّ -ifadesine at כُfen mecrur olarak ve cennâtin şeklinde de okunmuştur. ٌ ِ َ ifadesi وَزَرْعٌ وََאبٍ ْ veya cennâtin- kelimesine atfen ve zer‘in ve nahīlin şeklinde mecrur da- اَokunmuştur. es-Sınvân, sınvun kelimesinin çoğulu olup, kökü bir olmakla beraber iki gövdesi bulunan hurma ağacı demektir. ان kelimesi zamme ile de okunmuştur; kesreli okuyuş (sınvânun) Hicaz lehçesine göre, zamme-li okuyuş ise (sunvânun) Benî Temim ve Benî Kays kabilelerinin lehçesine göredir. ٰ ْ ُ fiili Yâ ve Tâ ile tuskā (sulanır) şeklinde; ُ ِّ َ ُ fiili Nun’lu ve Yâ’lı olarak (nufaddilu [Biz üstün kılmışızdır] yufaddilu [Allah üstün kılmış-tır]şeklinde); ayrıca (yufaddalu (üstün kılınmıştır) şeklinde) mechul olarak da okunmuştur. ِ כُ ْ ِ ا (tat bakımından) ifadesi de Kâfın zammesiyle ve sükûnuyla (fi’l-ükül i- fi’l-ükl) okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

5. Âyetin Tefsiri

[1184] Ey Muhammed! “Eğer şaşırıyorsan…” yani bunların öldükten son-ra dirilmeyi inkâr eden sözlerine şaşırıyorsan, onların sözleri gerçekten hayret edilmeye değer, tuhaf bir sözdür; çünkü sana saydığımız büyük sanat eserlerini varlık sahnesine çıkarmaya kadir olan, onları yaratmakla bıkıp yorulmayan Zat için bunları yeniden yaratmak çok daha basit ve kolaydır. Dolayısıyla, onların inkârları görülmemiş ve duyulmamış derecede tuhaf bir şeydir.

א [1185] -ifadesinden itibaren sözleri (…Biz …olduktan sonra mı) ءَاِذَا כُnin sonuna kadarki kısmın, ُ ُ ’dan bedel olarak mahallen merfû‘ olması veya kavl mastarıyla1 mansup olması mümkündür. İzâ zarfı ise ٍ ْ َ ِ َ א ءَاٍِ ِ َ (Yeniden mi yaratılacakmışız!?) ifadesinin delâlet ettiği fiille [yani ifade-nin sonunda varsayılan nub‘asu (diriltilecekmişiz) fiiliyle] mansuptur.

[1186] “Bunlardır işte Rablerini nankörce inkâr edenler!” Bunlardır inkârda zirve yapan ve bunda ısrar edenler! “Bunlardır işte boyunlarında ‘demir halka’lar bulunanlar!” Burada, kâfirler ısrarcılıkla nitelenmekte olup, “Biz onların boyunlarına ‘halka’lar geçirdik.” [YâSîn 36/8]) âyetine benze-mektedir.2 Şu söz de bu kullanıma örnektir:1 Yani kavlin makūlü olarak. / ed.2 Bu halkalar kişinin gerçeği kabul etmesini engelleyen kibir, haset, önyargı, taassup vb. manevî halkalar-

dır. / ed.

Bunların doğru yola gelmelerini engelleyen halkaları, prangaları vardır.Ya da bu ifade onlara yönelik tehdidin bir parçasıdır.1

Bu bölümü tek başına aç →

6. Âyetin Tefsiri

[1187] “İyilikten önce kötülüğü…” Âfiyetten ve kendilerine mühlet vererek iyilik edilmesinden önce cezayı “başlarına getirivermeni istiyorlar.” Zira uyarılarıyla alay etmek için Peygamber (s.a.)’den kendilerine azap ge-tirmesini istiyorlardı. “Oysa kendilerinden önce ibret olacak nice cezalar” yani kendilerinden önceki yalanlayıcıların cezaları “gelip geçmişti.” O hal-de, hâla bunlardan ibret almayıp alay etmeye nasıl cesaret edebiliyorlar!? el-Mesuletu, es-semuretu vezninde olup, ceza demektir. Buna el-mesuletu den-mesinin sebebi, cezayla cezalandırılan suç arasındaki benzerliktir. Nitekim א َ ُ ْ ِ ٌ َ ِّ َ

ٍ َ ِّ َ ؤُا ٓ ٰ َ (Kötülüğün cezası ona denk bir kötülüktür. [Şûrâ 42/40]) وَbuyrulmuştur. Ayrıca, emseltu’r-racule min sāhibihî ve aksastuhû minhu (Ar-kadaşından adamın hakkını aldım; onun için arkadaşına kısas uyguladım.) denilir. el-Misâlu da kısas demektir. Kelimenin ilk harfi orta harfine tâbi kı-lınmak suretiyle iki zammeyle el-musulâtu;Mim’in fethası ve peltek Se’nin sükûnuyla el-meslâtu şeklinde de okunmuştur. Tıpkı es-semratu denilmesi gibi… İki zammeli olan musulâtın hafifletilmiş şekli olarak, Mim’in zam-mesi ve peltek Se’nin sükûnuyla el-muslâtu diye de okunmuştur. el-Mu-sulâtu, el-musletu kelimesinin çoğuludur; tıpkı er-rukbetu - er-rukubâtu gibi.

[1188] “Zulmetmelerine” yani günah işleyerek nefislerine zulmetmele-rine “rağmen insanlara karşı gerçekten mağfiret sahibidir.” ْ ِ

ِ ْ ُ ifa-desi, “Nefislerine zulmettikleri halde” mânasında hal konumundadır. Bu

(mağfiret) birkaç şekilde anlaşılabilir: Büyük günahlardan sakınan kimse-nin küçük günahlarının bağışlanması, tövbe etmek şartıyla büyük günahla-rının silinmesi ya da “mağfiret” ile günahın örtülmesi ve süre tanınmasıdır. Rivayete göre bu âyet nâzil olunca Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Şayet Allah’ın bağışlaması olmasaydı, hayatta herkesin ağzının tadı kaçar-dı. Yine Allah’ın tehdidi ve cezalandırması olmasaydı, herkes (Allah’ın affı-na güvenerek) yan gelip yatardı.”

Bu bölümü tek başına aç →

7. Âyetin Tefsiri

1 Yani Cehennemde boyunlarına vurulacak ateşten prangalara atıftır. / ed.

[1189] “Ona Rabbinden bir mucize gelse ya!” Peygamber (s.a.)’e indiri-len âyetlere inatlarından dolayı itibar etmediler; Hazret-i Mûsâ ve Hazret-i Îsâ’ya verilen; asanın yılana dönüşmesi ve ölülerin diriltilmesi türünden mucizeler göstermesini istediler. Bunun üzerine bu âyetle Rasulullah’a şöyle buyruldu: Sen sadece bunları kötü akıbetlerine karşı korkutan bir uyarıcı ve tıpkı diğer peygamberler gibi onların salt iyiliğini düşünen bir öğüt verici olarak gönderildin. Sana, uyarıcı bir elçi olduğunu kanıtlayacak bir delil getirmekten başka bir şey düşmez. Bunun kanıtlanması ise, herhangi bir mucizenin meydana gelmesiyle de gerçekleşir. Tüm mucizeler peygamber-lik iddiasının doğruluğunu ortaya çıkarmak bakımından eşittirler ve arala-rında bir fark yoktur. İndinde her şeyin bir ölçüye bağlı bulunduğu Allah Teâlâ her peygambere, insanların maslahatına ilişkin bilgisinin ve buna dair takdirinin gereklerine uygun bir mucize verir.

[1190] “Ve her kavmin bir kılavuzu vardır.” Yani insanları farklı fark-lı rehberlik biçimleriyle ve kendilerine özgü mucizelerle dine yönlendirip Allah’a çağıran peygamberler. Allah bütün peygamberlere özel mucizeler içerisinde aynı tarz bir şeriat vermemiştir ki… Başka bir yoruma göre ise anlam şöyledir: Onlar, sana inzal edilenlerin mucize olduğunu bile bile, inatları yüzünden inkâr ediyorlar. Sakın bu seni kaygılandırmasın. Sen sa-dece bir uyarıcısın. Sana düşen, insanların kalbine imanı yerleştirmek değil, sadece uyarmaktır. Buna zaten gücün yetmez. ٍאد َ مٍ ْ َ ِ ّ ِכُ yani her topluluk وَiçin onları zorlayarak da olsa hidayete erdirmeye kadir bir tek Zat vardır; o da Allah Teâlâ’dır.

[1191] Allah Teâlâ, bu ifadenin peşinden getirdiği; ilmine ve varlıkları (eşyâ) hikmetinin gereğine göre takdir ettiğine ilişkin delillerle şunu göster-mektedir ki her uyarıcıya yekdiğerinden farklı mucizeler vermesi, O’nun her şeye nüfuz eden ilmiyle belirlenmiş, Rabbanî hikmetiyle takdir edilmiş bir durumdur. Şayet inkârcıların ( mucize) taleplerine olumlu yanıt ver-mesinde bir hayır ve yarar olduğunu bilseydi, bu taleplerini kabul ederdi. İkinci yoruma göre ise Allah şunu göstermektedir ki, onlara hidayet etmeye ancak kudreti ve ilmi böylesine engin olan bir Zat’ın gücü yeter; onları han-gi yolla hidayete erdireceğini ancak O bilebilir. Başka hiç kimse için böyle bir imkân söz konusu değildir.

Bu bölümü tek başına aç →

9. Âyetin Tefsiri

[1192] ُ َ ْ َ ُ ifadesi; Allāh lafzının gizli mübtedasıyla (Allah bilir) اَbirlikte müstakil yeni bir cümle olup, mânanın huva’llāhu şeklinde olması mümkündür ki bu durumda, huva’llāhu cümlesi (bir önceki âyette geçen) אدٍ (kılavuz) kelimesinin açıklaması olur (Yani, her kavmin bir kılavuzu vardır ve o, Allah’tır.) Sonra yeniden söze başlanarak “O, her bir dişinin neye gebe olduğunu bilir.” denilmiştir.

[1193] (i) Gerek ُ ِ ْ َ א َ (neye gebe olduğunu) ifadesindeki gerekse ُ ِ َ א َ دَادُ ve (eksilttiğini) وَ ْ َ א َ ifadelerindeki Mâ, ya ism-i (artırdığını) وَ

mevsūldür ya da masdariyedir. İsm-i mevsūl ise anlam şöyle olur: O, her gebenin karnında taşıdığı yavrusunun erkeklik-dişilik, tamlık-eksiklik, gü-zellik-çirkinlik, uzunluk-kısalık vb. açılardan şu an ne durumda olduğunu, ileride de ne durumda olacağını bilir. Rahimlerin neyi eksilttiğini de bilir. ُ ِ َ fiilinin geçişsiz ve geçişli kullanımıyla, ğâda’l-mâ’u ve ğudtuhûene (Su

azaldı; onu ben azalttım.) denilir. ُאء َ ْ َ ا ِ ifadesi (Su çekildi. [ Hûd 11/44]) وَgeçişli kullanıma örnektir. Rahimlerin arttırdığını (داد ) da bilir. Ehaztu minhu hakkī ve’zdedtu minhu kezâ (Ondan hakkımı aldım, hem de şu kadar fazlasıyla…) dersin. 9’) א ً ْ ِ daha eklediler. [ Kehf 18/25]) ifadesi de ’وَازْدَادُوا bu kullanıma örnektir. Zidtuhû fe-zâde bi-nefsihî ve’zdâde (Ben onu arttır-dım, o da kendiliğinden arttı ve ziyadeleşti.) denilir. Rahmin arttırdığı ve eksildiği şeylerden biri de çocuk sayısıdır. Rahimler (aynı doğumda olmak üzere) bir çocuğu içine alabildiği gibi, iki, üç, dört çocuk da alabilmektedir. Rivayete göre (Tâbi‘în âlimlerinden) Şerik annesinin rahminde dört ço-cuktan biriymiş. Yine, çocuğun vücudu da bu şeylerden biridir; vücut tam da, eksik de olabilmektedir. Bunlardan biri de doğum süresidir; süre, do-kuz aydan az da olabildiği gibi Ebû Hanife Rahmehu’llāh’a [v. 150/767] göre iki sene, Şâfi‘î Rahmehu’llāh’a [v. 204/820] göre dört sene, İmam Mâlik’e [v. 179/795] göre ise beş seneye kadar da uzayabilir. Söylendiğine göre Dahhâk iki sene sonunda doğmuş. Herim b. Hayyan [v. 70/690?] annesinin karnında 4 sene kalmış. Bu yüzden kendisine yaşlı anlamında herim denmiş. Bunun bir örneği de kandır; kan az da olabilmekte, çok da olabilmektedir. (ii) Mâmastariye ise o zaman mâna şöyle olur: Allah her dişinin hamile kalmasını bilir, rahimlerin azaltmasını ve arttırmasını da bilir. Bunlardan hiçbiri ve bunların vakit ve halleri O’na gizli kalmaz.

[1194] Bununla (yani ve داد fiileri ile bizzat rahimler değil de) rah-min içindekilerin azalıp çoğalması da kastedilmiş olabilir. Fiil gerçekte için-dekilere ait olduğu halde rahimlere isnat edilmiştir. Bu durumda her iki fiil de geçişsiz olur. Hasan-ı Basrî’nin [v. 110/728] şu sözü de bunu desteklemektedir:

Ğaydūda (azalma), annenin yavrusunu sekiz ay veya bundan daha kısa bir sürede dünyaya getirmesidir. İzdiyad (çoğalma) ise bu sürenin dokuz ayı aş-masıdır. Yine Hasan-ı Basrî’nin şöyle dediği nakledilmiştir: Ğayd, çocuğun gelişimini tamamlamadan düşmesi, izdiyad ise gelişimini tamamlayarak dünyaya gelmesidir.

ارٍ [1195] َ ْ ِ ِ (Ölçüyle…) Bir miktar ve sınırla olup onu ne aşar ne de eksiltir. Şu âyet de buna örnektir: ٍر َ َ ِ َאهُ ْ َ َ ءٍ ْ َ א כُ Şüphesiz, Biz her şeyi) اِbir ölçüyle yaratmışızdır. [Kamer 54/49])

[1196] “Büyüktür” Hiçbir şey O’na erişemez, şanı büyüktür; “aşkındır.” kudretiyle her şeyin üstündedir. Ya da sıfatları yaratılmışlarınkinden büyük, aşkın olan O’dur.

Bu bölümü tek başına aç →

11. Âyetin Tefsiri

אرِبٌ [1197] َ gündüzleyin kendi yolunda ve istikametinde giden de-mektir. Nitekim serabe fi’l-’ardi surûben (Yeryüzünde kendi yolunu tutup gitti.) denilir. Anlam şöyledir: Gecenin karanlığında gizlenmeye çalışanınız da gündüz herkesin göreceği şekilde meydanda yolunu tutup gideniniz de Allah katında birdir.

[1198] Şayet“İfadenin hakkı ve men huve mustahfin bi’l-leyli ve men huve sâribun bi’n-nehâri… (Geceleyin gizlenmeye çalışan da, gündüzün açıkta yürüyen de…) şeklinde gelmesiydi, “eşitlik” anlamı gizlenen kişiyi ve gündüzün yol alan kişiyi ancak bu şekilde kapsayabilirdi. Aksi halde, sa-dece birini kapsamış olacaktır ki o da ‘geceleyin gizlenip, gündüzün açıktan yol alan’ kişidir.” dersen şöyle derim: Bu konuda iki yorum vardır: Birin-cisi: ٌאرِب َ (gündüzün yol alan) kelimesinin, ٍ ْ َ ْ ُ kelimesine değil, َ ُ ْ َ ٍ ْ َ ْ ُ ifadesine atfedilmiş olduğudur. İkincisi: ٌאرِب َ kelimesinin ٍ ْ َ ْ ُ e atfedilmiş; َ ’in de ‘iki kişi’ anlamında olmasıdır. Tıpkı

Ey kurt! Seninle, ekmeğini bölüşen iki kişi gibi oluruz.1

sözünde olduğu gibi. Âyette şöyle denilmiş gibidir: Sizden şu iki kişi eşittir; geceleyin gizlenen ve gündüzün açıktan yol alan. 1 Nekun misle men yâ zi’bu yastahibâni / ed.

[1199] ’daki zamir (10. âyetteki) ’e râcidir. Adeta, “sözünü gizli söy-leyenin de, açık söyleyenin de, gece gizlenenin de, gündüz gidenin de…” buyrulmaktadır.

َאتٌ [1200]ِّ َ ُ yani grup grup melek; onları koruyup gözetmede birbir-

leriyle nöbetleşen melek grupları demektir. Kelimenin aslı َאتِ َ ْ ُ olup, Tâ

Kāf ’a idğam edilmiştir. Tıpkı َرُون ِّ َ ُ ْ אءَ ا َ Özür dileyenler geldiler. [ Tevbe) وَ9/90]) ifadesindeki gibi ki burada da kelime aslında َرُون ِ َ ْ ُ ’dir. ‘Ayın’ın kes-resiyle mu‘ikkıbâtun demek de mümkündür. Fakat böyle okuyan olmamış-tır. Veya biri, birisini adım adım izlediğinde söylenen akkabehû kalıbından mufa‘‘ilât veznindedir. Tıpkı aynı anlamda kaffâhu denilmesi gibi; çünkü söz konusu melekler birbiri ardınca gelmektedir. Ya da insanoğlunun ko-nuştuklarını izleyip yazmaları sebebiyle kendilerine bu isim verilmiştir.

[1201] ِ ِ ا ْ ْ اَ ِ ُ َ ُ َ ْ َ (Allah’ın emriyle onu kollamaktadırlar.) ifadesi-nin her iki kısmı ayrı ayrı sıfatlardır; yoksa ِ ِ ا ْ ْ اَ ِ hıfz fiilinin müteallıkı değildir.1 Adeta şöyle denilmiştir: Her birinin Allah’ın emriyle takipçile-ri vardır. Veya melekler onu Allah’ın emrinden dolayı, yani Allah onun korunmasına ilişkin emir verdiği için, korumaktadırlar. Hazret-i Ali [v. 40/661], İbn Abbâs [v. 68/688], Zeyd b. Ali [v. 122/740], Ca‘fer b. Muhammed [v. 301/913] ile İkrime’nin (105/723] yahfazûnehû bi-emrillâhi.” (Onu Al-lah’ın emriyle korurlar.) şeklindeki okuyuşları da buna delildir. Ya da günah işlediği zaman ona hayır dua ederek ve -tövbe edeceği ve dönüş yapacağı ümidiyle- Rablerinin ona süre tanımasını dileyerek, onu Allah’ın azabın-dan ve cezasından korumaya çalışırlar. “De ki: Geceleyin veya gündüzün gelecek tehlikelere karşı, Rahman’dan sizi kim koruyabilir!?” [Enbiyâ 21/42] âyetindeki gibi.

َאتٌ [1202]ِّ َ ُ ’dan kastın bir hükümdarın etrafındaki korumalar ve po-

lisler olduğu da söylenmiştir. Kulun zannınca ve kanaatine göre onu Al-lah’ın hüküm ve musibetinden (ِ ِ ا ْ ْ اَ ِ ) korurlar. Ya da bu, böyle düşünen kimseyle alay etmektir.

َאتٌ [1203]ِّ َ ُ kelimesi, mu‘akkıbun ve mu‘akkıbetun kelimelerinin ço-

ğulu olarak -kırık çoğul yaparken düşen iki Kāf ’dan birini temsilen de Yâ eklenerek- ٌ ِ א َ َ ُ َ şeklinde de okunmuştur.

[1204] “Şüphesiz, bir toplum kendindekini” yani -günahlarını çoğalta-rak- güzel hallerini “değiştirmedikçe Allah o toplumdaki” afiyet ve nimeti “değiştirecek değildir.”

1 Yani melekler insanı Allah’ın emrinden korumaktadırlar demek değildir. / ed.

[1205] “Sahip çıkacak…” yani işlerini üstlenecek ve kendilerini savu-nacak…

Bu bölümü tek başına aç →

13. Âyetin Tefsiri

א [1206] ً َ َ وَ ًא ْ َ (Korkarak ve umutla…) kelimelerinin mef‘ûlun leh olması doğru olmaz, çünkü korku ve ümit, gerekçelendirilen fiilin fâ‘ilinin (yani Allah’ın) fiili değildir.1 Bu, ancak bir muzāf varsayılırsa caiz olabilir, yaniirâdete havfin ve tama‘in (korku ve ümit muradıyla…) veya ihāfeten ve itmâ‘an (korkutmak ve ümitlendirmek için) mânasına binaen. َق ْ َ ْ (şimşek) اkelimesinin hali olmak üzere mansup kabul edilmeleri de mümkündür ki bu durumda şimşek korku ve ümidin kendisi olmaktadır. Yahut başında bir var sayılıp, zâ-havfin ve zâ-tama‘in (korkulu-umutlu; yani korku dolu ve ümit dolu olarak) anlamında mansupturlar. א ً َ َ ًא وَ ْ َ kelimeleri, hāifîne ve tāmi‘î-ne (sizler korkarak ve ümit ederek) şeklinde, muhatapların hali de olabilir.

[1207] Buradaki korkma ve ummanın anlamı şudur: Şimşek çakarken bir yandan yıldırımların düşmesinden korkulurken, bir yandan da yağmu-run yağacağı da ümit edilir. Ebû Tayyip [v. 354/965] şöyle demiştir:

Karabulut gibi bir delikanlı; endişe de edilir, ümit de beslenir.Tıpkı buluttan da; yağmur umulup, yıldırımlarından korkulduğu gibi…

[1208] Denilmiştir ki yağmurdan, zarar görmesi söz konusu olan kor-kar; yolcu olan, harmanında hurma ve üzümü bulunan ve evinin damı akan kimseler gibi. Öyle ülkeler vardır ki halkı yağmurdan bir fayda sağla-mamaktadır. Sözgelimi Mısırlılar… Yağmura, ondan bir çıkarı olan, yağ-mur sayesinde hayat bulacak olan kimseler tamah ederler.

אبَ [1209] َ אلَ .cins isim olup tekili sahâbetun gelir (Bulutlar) ا َ ِّ -yağ) اmur yüklü) kelimesi, sakīletun kelimesinin çoğuludur; sehâbetun sakīletun - sehâbun sikālun dersin. Tıpkı imra’etun kerîmetun ve nisâ’un kirâmun (asil bir kadın - asil kadınlar) dediğin gibi. Bulutların ağırlaşması da yağmur yüklü olmasındandır.

1 Bu gibi durumlarda, yani mef‘ûl sayılacak eylemi fâ‘il (Allah) değil de mef‘ûl (muhataplar / küm) yapar-ken, mef‘ûlun leh kavramı gerçekleşmez. / ed.

هِ [1210] ِ ْ َ ِ ُ ْ ا ُ ِّ َ ُ -Gök gürlemesi hamd ile O’nu takdis ve ten) وَzih eder), yani yağmur bekleyen insanlar, gök gürlemesini duyduklarında Allah’ı hamd ederek onu tenzih ederler. Dillerinden subhânallāh ve elham-dulillâh dökülür. Peygamber (s.a.)’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Her tür kusur ve eksiklikten münezzehtir o Zat ki gök gürlemesi, O’nu överek tesbih eder!” Hazret-i Ali’nin [v. 40/661] de [gök gürlemesini duyduğunda] “Se-nin tesbih ettiğin Zat ne yücedir!” dediği rivayet edilir. Gök gürlemesi şid-detlendiğinde Peygamber (s.a.) şöyle dua ederdi: “Ya Rabbi! Bizi gazabınla kahretme, azabınla helâk etme; bu duruma gelmeden bize affınla muamele eyle!” [ Tirmizî, “De‘avât”, 50]

[1211] İbn Abbâs’tan [v. 68/688] nakledildiğine göre Yahudiler Peygam-ber (s.a.)’e “Gök gürlemesi [Ra‘d] nedir?” diye sormuşlar. O da “Bulutlara nezaret eden ve elinde ateşten bir kamçıyla bulutları sevk eden bir ‘me-lek’tir.” buyurmuş [ Tirmizî, “Tefsir”, 13]. Hasan-ı Basrî [v. 110/728] ise “Ra‘d melek değil Allah’ın yarattıklarından bir yaratıktır” demiştir. “Gök gürültü-sü meleklerin haykırışları, yıldırım hıçkırıkları, yağmur ise ağlamalarıdır.” şeklindeki açıklama ise, Tasavvuf erbabının bid‘at yorumlarından biridir.

[1212] “Melekler de korkusundan” yani O’nun heybet ve azametinden dolayı tesbih ederler.

[1213] Yüce Allah, her şeyi kuşatan ilmini, açığın ve gizlinin kendi ka-tında eşit olduğunu ve apaçık kudret ve vahdaniyetine delâlet eden husus-ları belirttikten sonra şöyle buyurdu:

[1214] “Onlar” yani inkârcılar, Allah Resulünü yalanlayanlar ve O’nun kudret delillerini yok sayanlar “Allah hakkında tartışıyorlar.” Bu tartışma-ları, “Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek!?” [YâSîn 36/78] sözleriyle Pey-gamber (s.a.)’in Allah’ı öldükten sonra diriltmeye ve mahlûkatı yeniden yaratmaya kadir olmakla nitelemesini inkâr etmeleri; ortaklar ve rakipler varsayarak O’nun birliğini reddetmeleri ve “Melekler Allah’ın kızlarıdır.” diyerek, O’nu çoğalabilen bir cisim kabul etmeleridir. İşte bâtıl ile (yani mesnetsiz ve boş şeyleri öne sürerek) tartışmaları budur. Şu âyet de bu yap-tıklarına örnektir: “Hakkı bâtılla yok etmek için bâtıl (şüphe ve gerekçeler) yardımı ile cedelleşmişlerdi.” [Ğâfir 40/5

نَ [1215] ُ אدِ َ ُ ْ ُ -ifadesinin başındaki Vav’ın hâliye olduğu da söylen وَmiştir, yani “Onlar tartışma halindeyken O, dilediklerini çarpar.” Bunun bir örneği şudur: Lebid b. Rebî‘a el-‘Âmirî’nin kardeşi olan Erbed -‘ Âmir b. Tufeyl’le beraber Peygamber (s.a.)’i öldürmek amacıyla yanına geldiklerin-de, ki Allah ‘ Âmir’e deve taunu gibi bir hastalık vermiş ve [Münafıklarıyla ünlü] Selül’den bir kadının evinde ölmüştü; Allah üzerine bir yıldırım gönderip onu öldürmüştü, çünkü şöyle demişti: “Bize Rabbimizi anlat! Bakırdan mı-dır O, yoksa demirden mi?”

אلِ [1216] َ ِ ْ .mumâhale demektir, yani çetin oyun ve tuzaklar kurma اBiri tuzak kurmaya teşebbüs edip bunun için çalışınca temahhale li-kezâ denilmesi de bundan gelir. Yine, biri hakkında komplo yapıp onu hüküm-dara şikâyet edince mahale bi-fulânin denir. Ve lâ tec‘alhu ‘aleynâ mâhilen musaddakan (Kur’ân’ı hakkımızda sözü kabul edilen hasım1 kılma!) hadisi de buna örnektir. A‘şâ şöyle demiştir:

Öyle bir daldır ki o, şan şeref ağacının tepesinde salınır; meyveleri boldur; kavgada kullanıldığında da çetindir ‘oyun’u!

[1217] Şedîdu’l-mihâl “düşmanlarına karşı hile ve tuzağı çok çetin olup, hiç beklemedikleri yerden onların başına felaket getiren” demektir.

[1218] A‘rec ِאل َ ِ ْ -kelimesini Mim’in fethasıyla mef‘al vezninde el اmehâl diye okumuştur. Bu, kişi hile yaptığında söylenen hâle - yehûlu - mahâlen kullanımından alınmıştır. “Hilesi kurdunkinden daha çetin” anla-mına gelen ahvelu min zi’bin deyimi de bu kullanıma örnektir.

[1219] Bu terkibin, şedîdu’l-fakār (omurgası güçlü) anlamında olması da mümkün olup bu, kuvvet ve kudret ifade eden bir temsildir. Nitekim “Allah’ın bileği daha güçlü, usturası daha keskindir.” deyimi de kullanılır; çünkü bir hayvanın omurgası kuvvetli olunca o, güçlülükle ve başkasının taşıyamayacağı yükleri taşıyabilmekle nitelenir. Dikkat edilirse, Araplar fa-karethu’l-fevâkıru (Felaketler belini kırdı.) derler; çünkü el-fakāru sırtı ayak-ta ve kıvamda tutan kemiktir.

Bu bölümü tek başına aç →

14. Âyetin Tefsiri

miz yanlış tutum ve davranışlarımız yüzünden bizi Rabbımızın gözünden düşürecek bir hasım kılma” anlamı kastedilmektedir. / ed.

[1220] ِّ َ ْ ةُ ا َ ْ -ifadesi hakkında iki yorum vardır: Birin (gerçek dua) دَcisi: Da‘vetin bâtılın zıttı olan hakka izafe edilmesidir. Tıpkı, kelimenin hak-ka izafe edilerek kelimetu’l-hak denmesi gibi. Bu, söz konusu duanın hakla donatılmış ve hakka özgü olduğunun ifadesidir. Böylesi bir duanın bâtılla uzaktan yakından ilişkisi yoktur. Anlam şöyledir: Allah öyle bir zattır ki dua edildiğinde duaya cevap verir. Dua edenin dileğini –şayet yararınaysa- verir. Dolayısıyla böyle bir dua tamamen gerçekleşmiştir; çünkü kendisine dua yöneltilmeye lâyık olan, Allah’tır. Zira çağrılması fayda ve yarar sağlama-yan varlıkların aksine, O’na yapılan duada fayda ve yarar söz konusudur. İkincisi: Da‘vetin Allah Teâlâ anlamındaki hakka muzāf kılınmasıdır. Bu durumda ifade, her şeyi duyan ve cevap veren hak dua merciine yöneltilen dua anlamına gelir. Hasan-ı Basrî’nin [v. 110/728] “Hak Allah’tır. O’na yö-neltilen her dua da‘vetu’l-hak’tır.” dediği nakledilmiştir.

[1221] Şayet“Bu iki vasfın (yani “tuzağı çetin” ve “gerçek dua kendisine ait” olma vasıflarının), öncesiyle (“onlar tartışıyorlar” ifadesi ile) ilişkisi ne-dir?” dersen şöyle derim: Erbed’in (önceki âyetin tefsirinde geçen) hikâyesi göz önünde bulundurulduğunda ilişki açıktır; çünkü yıldırım çarpması -um-madığı yerden yakalamış olması sebebiyle- kendisine Allah tarafından gelmiş bir çeşit hile ve tuzaktır. Nitekim Peygamber (s.a.)1 buna ve arkadaşına şöyle beddua etmişti: “Allah’ım! Bu ikisini, dilediğin şekilde yerin dibine geçir!” Bu dua her ikisi hakkında da kabul edilmiş ve dua ‘gerçek dua’ olmuştur. İlk mânaya göre ise bu, Peygamber (s.a.)’le cedelleşmelerinden dolayı şiddetli azabın, beklemedikleri bir yerden kâfirlerin başına geleceğine ve onlara bed-dua ettiği takdirde mutlaka kabul edileceğine dair bir tehdit olmaktadır.

[1222] “O’ndan başka yalvardıkları” yani kâfirlerin Allah’tan başka dua ettikleri putlar, dilekleri konusunda “kendilerine hiçbir şekilde cevap ve-remez. Olsa olsa avuçlarını açan kimse gibi…” Yani ancak avuçlarını açan birine suyun verdiği cevap gibi..; yani suyun ağzına gelmesini isteyerek avuçlarını açıp uzatan birine su nasıl icabet etmiyorsa… Çünkü su, cansız olup ne kendisine avuçlarını uzattığının ne susuzluğunun ne de ihtiyacı-nın farkındadır. Ne duasına cevap verebilir ne de ağzına ulaşabilir. İşte dua ettikleri putlar da cansız olup çağrılarını hissetmez, dolayısıyla isteklerine olumlu cevap veremez ve kendilerine herhangi bir fayda sağlayamazlar. Ay-rıca, sahte tanrılarına ettikleri duanın faydasızlığı konusunda, ‘içmek için iki eliyle suyu avuçlamak isteyen ve bu amaçla parmaklarını açarak avuç-larını uzatan, fakat avuçları hiçbir şekilde suya değmediğinden, su içme amacına ulaşamayan birine’ benzetildikleri de söylenmiştir.1 Yani ‘ Âmir -güya- dine dair sorular sorarak Peygamber’i meşgul ederken, yoldaşı Erbed de Peygamber’in

arkasında durup, tam kılıcını çektiği sırada… / ed.

نَ [1223] ُ ْ َ fiili, Tâ ile ted‘ûne (yalvardıklarınız); ِ ْ ِ כَ ِ א َ de bâsıtın כَtenviniyle ke-bâsıtin keffeyhi şeklinde de okunmuştur.

[1224] “Tamamen boşunadır.” yani faydasızdır, boşa gitmiştir; çünkü Allah’a dua etseler O kabul etmez; putlara dua etseler, onların da cevap vermeye güçleri yetmez.

Bu bölümü tek başına aç →

15. Âyetin Tefsiri

[1225] “Allah’a secde etmektedir.” yani Allah’ın kendilerinde meydana getirmeyi dilediği fiillerine isteseler de istemeseler de boyun eğmektedir; O’na karşı direnecek güçleri yoktur. Onların gölgeleri de O’na aynı şekilde boyun eğmektedir; çünkü uzamada kısalmada, görünüp zâil olmada O’nun meşîeti üzere hareket ederler.

אلِ [1226] َ ٰ ْ وَا وِّ ُ ُ ْ א ِ (sabah-akşam) ifadesi, ikindi ve akşam arası an-lamına gelen asīl vaktine girildiğinde kullanılan âsalû fiilinden alınarak bi’l-ğuduvvi ve’l-îsāli ( ve akşama girerken) şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

16. Âyetin Tefsiri

[1227] “Allah’tır’ de.” Bu ifade, onların itiraflarının aktarımı ve aleyhle-rinde bir kez daha vurgulanmasıdır; çünkü onlara “Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” diye sorduğunda, Allah demekten başka çare bulamamaktadırlar. Nitekim “Yedi kat semanın ve o ulu Arş’ın sahibi kimdir?’ de... ‘Allah’tır’ diyecekler.” [Mü’minûn 23/86-87] ifadesinde de böyledir. Bu, tartışan taraflar-dan birinin diğerine şöyle demesine benzer: “Görüşün bu mu?” O da “Evet görüşüm bu.” dediğinde, “Tamam, görüşün bu.” der. Aleyhinde kullanmak üzere ve dediğinden emin olmak için bu itirafını tekrar eder. Sonra ona der ki: “İşte bu sözüne göre şunu şunu da kabul etmek zorundasın.” -Bu ifade, gerçeği akıllarına iyice yerleştirme amaçlı da olabilir. Şayet cevap veremez-lerse onlara sen öğret; bunu kabul etmek zorunda kalırlar; inkâr etmeye mecalleri kalmaz.-

[1228] “Yoksa O’ndan başka birtakım sahipler mi edindiniz?!” Yoksa göklerin ve yerin Rabbi olarak Allah’ı tanıdıktan sonra, O’ndan başka bir-takım sahipler edindiniz de tevhidi kabullenmenizi sağlayacak bu bilginizi O’na ortak koşma sebebi yaptınız!? Daha kendilerine fayda sağlamaya veya kendi başlarındaki belayı savmaya gücü yetmeyenler başkaları için ne yapa-bilir ki!? Oysa siz tutup bunları o yaratıcı, rızık verici, mükâfatlandırıcı ve cezalandırıcı Zat’a tercih ediyorsunuz! Ne kadar açık bir yanılgı içindesiniz!.

כَאءَ [1229] َ ُ ِِ ا ُ َ َ Yoksa Allah için birtakım ortaklar buldular) امَْ da…) ifadesi, ا ُ َ َ ْ أَ َ (Yoksa daha da ileri gidip, birtakım ortaklar mı bul-dular?) takdirinde olup, istifham Hemze’si yadırgama ifade eder.

ا [1230] ُ َ َ fiili, َכَאء َ ُ kelimesinin sıfatıdır, yani ( Müşrikler) Allah’a O’nun yarattığı gibi yaratmış olan yaratıcıları ortak koşmadılar ki Allah’ın yaratmasıyla onların yaratması ‘birbirine benzer’ görünüp; “Allah yaratabil-diği gibi bunlar da yaratabiliyor! Dolayısıyla, ibadeti hak ediyorlar! Bunları işbu sebeple Allah’a ortak tutuyoruz! O’na kulluk edildiği gibi bunlara da kulluk ediyoruz! Çünkü bir yaratıcıyla öbür yaratıcı arasında fark yok!..” diyebilsinler. Ne var ki bunlar, Yaratıcı’nın yapabildiklerine gücü yetmek şöyle dursun, yaratılmışların yapabildiği şeylere bile gücü yetmeyen âciz ortaklar edinmekteler!..

[1231] “De ki: Allah’tır her şeyin yaratıcısı.” Allah’tan başka yaratıcı yoktur. Yaratmada ortağı bulunmadığı gibi, ibadette de ortağı yoktur. “Yal-nızca O’dur ‘ezici güce sahip’, ‘tek.” Yani rububiyet O’nun tekelindedir; O’nunla boy ölçüşülmez; O’nun dışındaki her şey O’nun rububiyeti altın-da ve O’na boyun eğmiş vaziyettedir.

Bu bölümü tek başına aç →

17. Âyetin Tefsiri

[1232] Bu, Allah’ın hak ve taraftarları ile bâtıl ve yandaşları hakkında ge-tirdiği bir temsildir. Nitekim bunlar için ‘kör ve gören’ ile ‘karanlıklar ve aydın-lığı’ da misal olarak getirmişti.1 Burada hak ve taraftarlarını gökten yağdırdığı yağmura benzetmektedir. Yağmur ki, insanlar için dereler onunla sel olup akar. İnsanlar onunla hayat bulurlar ve kendilerine türlü türlü faydalar sağlarlar.1 Bkz. Fâtır 35/19-20. Ayrıca Ğâfir 40/58.

Ayrıca insanların sanatkârane ziynet eşyaları üretmede yararlandıkları, çe-şitli kap-kacak ve araç-gereçler imal ettikleri cevher madeniyle de örnek ge-tirmektedir. Bu madenlerden büyük bir sertlik ve sağlamlık taşıyan demir-den başkası olmasaydı bile yeterdi. Getirdiği bu misaller yeryüzünde daimi olup, herkesin görebildiği bir kalıcılığa sahiptir. Su, sağladığı faydalarıyla kalıcıdır; pınar, kuyu ve sarnıçlardaki tesirleriyle varlığını sürdürmektedir. Bu suyla yeşeren meyveleri insanlar depolayıp saklarlar. Aynı şekilde cev-herler de uzun zamanlar boyunca varlıklarını sürdürür. Bâtıl ise çarçabuk dağılıp gitmesi, süratle yok olması ve her türlü faydadan yoksun olması ile selin üzerindeki o atılan köpüğe ve madenler eritilince üzerinde biriken kabarcıklara benzetilmektedir.

[1233] Şayet“ ٌ َ ”?kelimesi neden nekre getirilmiştir (dere yatakları) اوَْدِdersen şöyle derim: Çünkü yağmur, bölgelere nöbetleşe yağar. Dolayısıyla, yeryüzünün bazı dereleri sel olup akarken diğer bir kısmı böyle değildir. “Peki, א َ رِ َ َ ِ ifadesinin anlamı nedir?” dersen şöyle derim: “Allah’ın ken-dilerine yağmur yağdırdığı kimselere zararlı değil faydalı olacağını bildiği bir ölçüyle” demektir. “İnsanlara yarar sağlayan ise…” ifadesi de bu mânayı desteklemektedir. Zira Allah, yağmuru hakka misal olsun diye getirmiştir. Dolayısıyla, bu yağmurun her türlü zarardan uzak, sırf fayda amaçlı olması gerekir. O halde bu, birtakım taşkın, yağmur ve seller gibi olamaz.

[1234] Şayet “ٍَאع َ ٍ اوَْ َ ِْ َאءَ ِ ْ (ziynet ya da bazı eşyalar yapmak için) ا

ifadesinin mânaya katkısı nedir?” dersen şöyle derim: Bunun katkısı, א َ رِ َ َ ِ ’nın katkısı gibidir, çünkü faydalı olmak bakımından su ile cevheri אسَ ُ ا َ ْ َ א َ א ;ifadesiyle birleştirmiştir (…insanlara yarar sağlayan şey ise) وَاَçünkü mâna, “insanlara yarar sağlayan su ve cevhere gelince…” şeklindedir; akabinde, ateşe konup eritilen şeyden nasıl istifade edildiğini de zikretmiş-tir ki, bu istifade yönü de cevherin süse ve diğer eşyalara dönüştürülmesidir.

[1235] “İnsanların ziynet veya bazı eşyalar yapmak için ateşte erittikleri madenlerin de buna benzer köpüğü olur.” Bu, bütün madenler için geçerli bir ifadedir. Ama bunu söylerken kibriyasını ızhar ederek söz konusu süs ve araç-gereçlerin, kralların tuğlaya verdiği kadar bile bir değeri olmadığı-nı göstermektedir. Tıpkı pişirilmiş tuğla konusunda Firavun’dan naklettiği ِ ِّ َ ا َ אنُ َ א َ َא ِ ْ ِ אوَْ َ (“Ey Haman! Haydi, benim için tuğla ocağını tu-tuştur.” [Kasas 28/38]) ifadesindeki gibi.

א) [1236] ِ ’daki) Minkendi ‘…den - …dan’ anlamını ifade eder, yani ondan suyun üzerindeki köpüğe benzer bir köpük doğar. Min ba‘ziyet/kısmîlik de ifade edebilir ki bu durumda mâna, “Bir kısmı selin üzerinde kabartı halinde yükselen bir köpük birikintisi olarak (kalır.)” şeklindedir.

אءً [1237] َ ُ yani sel bu köpüğü atar. İfade, cefe’et el-kıdru bi-zebedihâ (Tencere köpüğünü attı.) ve ecfe’e’s-seylu ve ecfele (Sel köpüğü attı.) ifade-lerinden gelmedir. Nitekim Ru’be b. el-’Accâc’ın [v. 145/762] kıraatinde, cufâlen şeklindedir. -Ancak Ebû Hâtim’in [v. 277/890], “Ru’be’nin kıraati ile Kur’ân okunmaz, çünkü o köstebek yerdi!” dediği nakledilmiştir.-

[1238] [“Ateşte erittiğiniz” mealindeki tûkıdûne ifadesi] َون ُ ِ ُ şeklinde Yâile de okunmuştur, yani insanların ateşte erittikleri…

Bu bölümü tek başına aç →

18. Âyetin Tefsiri

ا [1239] ُ א َ َ ْ َ ا ِ ِ (Rablerinin çağrısına icabet edenlere…) ifadesindeki Lâm, (bir önceki âyette geçen) ُب ِ ْ َ (misal getirir) fiiline bağlıdır: Allah, çağ-rısına uyan müminler ve çağrısına icabet etmeyen kâfirler için işte bu şekilde misaller getirir, anlamındadır; yani geçen iki misal her iki grubun da örneği-dir. ٰ ْ ُ ْ ا ise (en güzel) ا ُ א َ َ ْ -fiilinin mef‘ûl-i mutlakının sıfatı olup, iste اcâbû el-icâbete’l-husnâ (en güzel icabetle icabette bulunanlar) anlamındadır. ْ َ ْ ُ َ ifadesi Allah’ın, çağrısına olumlu cevap vermeyenler için (onların olsa) انَ hazırladığı şeyi belirtmek üzere yeni bir ifadedir. Ayrıca, (17. âyetteki) َِכ ٰ כََאلَ ْ َ ْ ُ ا بُ ا ِ ْ َ (Allah böyle misal getirir.) ifadesiyle sözün tamamlandığı ve onu izleyen ifadenin de yeni bir cümle olduğu da söylenmiştir. Buna göre ٰ ْ ُ ْ ُ ,mübteda ا ِ ِّ َ

ِ ا ُ א َ َ ْ َ ا ِ ِ onun haberi olur. mâna da “Rablerine icabet edenler için en güzel mükâfat vardır ki o da cennettir.” şeklindedir. ا ُ ِ َ ْ َ ْ َ َ

ِ -ifadesi de mübteda olup, habe (Olumlu cevap vermeyenler) وَاri şart ve cevabıyla birlikte levdir (yani “şayet…” cümlesi).

אبِ [1240] َ ِ ْ ءُ ا ُ hesap esnasında inceden inceye hesaba çekilmeleri-dir. İbrâhim en-Naha‘î’nin [v. 96/714] şöyle dediği rivayet edilir: “Bu, kişinin her bir günahından dolayı hesaba çekilmesi ve hiçbir günahının bağışlan-maması demektir.”

Bu bölümü tek başına aç →

19. Âyetin Tefsiri

[1241] ُ َ ْ َ ْ َ َ ifadesinde Fâ’nın başına (!?Bilen kişi… olur mu hiç) اَ inkâr (yadırgama) Hemze’si getirilerek, “Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu” bilerek O’nun çağrısına uyan kişinin haliyle, basiretsiz davranıp O’nun çağrısına uymayan cahilin durumunun ‘köpükle su, posayla som altın arasındaki muazzam fark’ kadar birbirinden uzak olduğu temsilen an-latıldığı halde, bu fark konusunda hâla şüphe duyulması yadırganmaktadır.

[1242] “Ancak akıl sahipleri düşünüp ders çıkartırlar.” Yani akıllarının verdiği hükümler üzerinde çalışıp iyice düşünen ve hakikati görenler…

Bu bölümü tek başına aç →

24. Âyetin Tefsiri

[1243] ِ ِ ا ْ َ ِ نَ ُ ُ َ ِ -Onlar ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirir) اَler;) cümlesi mübtedadır. ِار َ ا ْ ُ ْ ُ َ כَ

ِ ٰ İşte onlar içindir bu yurdun) اوُ[güzel] akıbeti.) cümlesi ise onun haberidir. Tıpkı ِ َ ا ْ َ نَ ُ ُ ْ َ َ ِ Ama) وَاAllah’a verdikleri sözü bozanlar;)… - ُ َ ْ ُ ا ُ َ כَ

ِ ٰ İşte onlara sadece lânet) اوُvardır.) [Ra‘d: 13/25] ifadelerinde olduğu gibi. ِ ِ ا ْ َ ِ نَ ُ ُ َ ِ ,cümlesinin اَ(önceki âyetin sonundaki) َِאب ْ َ ْ ا ا ُ nin sıfatı olması da(Akıl sahipleri) اوُmümkündür. Birinci görüş doğruya daha yakındır.

[1244] Allah’a verdikleri söz: “Onların kendileri hakkında şahitliklerini isteyerek ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ buyurunca, onlar da ‘Elbette!’ diye ikrar etmişlerdi.” [A‘râf 7/172] âyet-i kerimesinin işaret ettiği gibi, Al-lah’ın rububiyetine tanıklık etme adına kendilerini bağlayıcı biçimde ver-dikleri sözdür.

َאقَ [1245] ِ ْ نَ ا ُ ُ ْ َ َ yani kendilerini bağlayacak biçimde sağlamca وَsöz verip kabul ettikleri şeyi bozmayanlar ki bu, başta Allah’a iman olmak üzere, gerek kendileriyle Allah arasındaki gerekse kullar arasındaki sözleş-melerdir. Burada, tahsisten sonra ta‘mîm söz konusudur.1

[1246] َ َ ُ انَْ ِ ِ ُ ا َ َ اَ א َ (Allah’ın, gözetilmesini emrettiği şeyleri…) yani sıla-i rahim ve akrabalık ilişkilerini. Peygamber (s.a.)’in akrabalarıyla ve müminlerle iman vesilesiyle oluşan manevi yakınlığı sürdürmek de buna dâhildir; çünkü “ Müminler ancak kardeştirler.” [Hucurât 49/10] Bu manevi ilişki, onlara elden geldiğince iyilikte bulunmak, yardım etmek, onları sa-vunmak, onlara karşı şefkat beslemek, onların hayrını dilemek, kendisiyle onlar arasında tefrikanın oluşmasına meydan vermemek, onlara her vesi-leyle selâm vermek, hastalarını ziyaret etmek ve cenazelerinde bulunmak ile gerçekleşir. Hatta arkadaşın, hizmetçinin, komşunun, yol arkadaşının ve kedisine-tavuğuna varıncaya kadar ilişkili bulunduğu her canlının haklarını gözetmek de buna dâhildir. Rivayete göre, Mekkede iken Fudayl b. Iyaz’ın [v. 187/803] ziyaretine bir grup insan gelmiş. Fudayl onlara, “Nerelisiniz?” diye sorunca, “Horasanlıyız.” demişler. Bunun üzerine Fudayl şöyle demiş: “Nereli olursanız olun Allah’tan korkun ve bilin ki bir kul her konuda ihsan üzere hareket etse, fakat bir tavuğu bulunup ona kötü davransa ihsan üzere hareket edenlerden sayılmaz.”

[1247] “Rablerinden çekinirler” yani O’nun her türlü tehdidine hedef olmaktan endişe ederler. “Özellikle de kötü bir şekilde hesaba çekilmekten korkarlar” ve hesaba çekilmeden önce kendilerini hesaba çekerler.

[1248] “Sabrederler.” Bu, canlarına ve mallarına gelecek musibetlere ve tüm yükümlülüklerin zorluğuna karşı sabretmeyi içine alan genel bir ifadedir.

[1249] “Allah’ın rızasını gözeterek…” Yoksa şairin; Benim sarsılmaz duruşum musibetime sevinen düşmana karşıdır.[Böylece, zamanın felaketleri karşısında sarsılmadığımı gösteriyorum onlara!]

dediği gibi, ‘Ne sabırlı adam!’, ‘Musibetlere karşı ne kadar dayanıklı!’, ‘Sarsıcı olaylar karşısında ne kadar sarsılmaz biri!’ desinler diye değil. Veya ‘sızlanıyor diye ayıplanmamak için’, ‘düşmanlarını kendisine güldürmemek için’ de de-ğil… Yine şairin;

1 Yani önce Allah’a verdikleri sözü yerine getirdikleri, daha sonra da genel olarak yaptıkları anlaşmaları bozmadıkları ifade edilmiştir. / çev.

[Nice sâlih dostlarım var ki mezarını ellerimle hazırlamışımdır.]Sabırsızlık göstermeden ve sızlanmadan; çünkü ağlamak en ufak bir şeyi geri getirmez!

sözündeki gibi sırf, sızlanmanın faydasızlığından, elden çıkanı geri getireme-yeceği (bilinci)nden dolayı da değil. Her iş başka başka gerekçelerle yapılır. Mümine düşen ise, işini Allah katında onu güzelleştirecek bir niyetle yap-masıdır. Aksi halde, onunla sevabı hak edemez ve hiç yapmamış gibi olur.

[1250] “Verdiğimiz rızıktan” yani helalinden; çünkü haram ne rızık olur ne de Allah’a isnat edilir.

[1251] “Gizlice ve açıkça” ifadesi nafileleri de kapsar -Çünkü nafile sa-dakanın gizli verilmesi daha faziletlidir.- farzları da kapsar -Çünkü vermiyor ithamına maruz kalmamak için farz sadakaların açıktan verilmesi gerekir.-

[1252] “Kötülüğü iyilikle ortadan kaldırırlar.” Onu savarlar. İbn Ab-bâs’tan “Başkalarının kendilerine yönelen kötü sözlerini güzel sözle savar-lar.” yorumu nakledilmiştir. Hasan-ı Basrî’den [v. 110/728] de şöyle nakledil-miştir: “Kendilerine verilmezse verirler, zulmedilirse affederler, kendileriyle ilişki kesilirse güzel ilişkilerini sürdürürler.” İbn Keysan’dan [v. 320/932] da “Günah işlediklerinde tövbe ederler.” şeklinde nakledilmiştir. Ayrıca, “Bir kötülük gördüklerinde onun değiştirilmesini emrederler.” de denilmiştir.

ارِ [1253] َ ا ْ ُ (yurdun akıbeti) ifadesi dünya hayatının sonu demek-tir ki cennettir; çünkü Allah’ın dünya hayatının sonu ve dünyadakilerin varacağı yer olmasını murat ettiği yer, burasıdır. “ Adn cennetleri” ifadesi, ارِ َ ا ْ ُ (yurdun akıbeti) ifadesinden bedeldir.

[1254] َ ِْ َ kelimesi, fe-na‘me diye de okunmuş olup, aslı na‘imedir;

Nun’u kesreli (yani ni‘me) okuyanlar, Ayın’ın kesresini Nun’a aktararak okumaktadır; fethalı okuyanlar ise Ayın’ı sâkin okuyup (kesreyi Nun’a) ak-tarmamışlardır.

א [1255] َ َ ُ ُ ْ َ (Oraya girerler) fiili meçhul olarak yudhalûnehâ (oraya girdirilirler) diye de okunmuştur.

[1256] َ َ َ fiilini İbn Ebû Able [v. 151/768] Lâm’ın zammesiyle saluha okumuştur. Fethayla okunması daha fasihtir. Böylece Allah bildirmektedir ki sâlih amellerden yoksun olanlara akrabalıkları fayda vermez.

[1257] ْ ِِ َא -her birinin ebeveyni demek olup, “Babalarından ve anne اٰ

lerinden” denilmiş gibidir. ْ כُ ْ َ َ مٌ َ َ hal konumundadır, çünkü mâna, ya “‘ Selâm size’ diyerek…” ya da “ Selâm vererek” şeklindedir. Şayet“ ْ ُ ْ َ َ א َ ِ ifadesi nereye ma‘tūftur?” dersen şöyle derim: Gizli bir kelimeye ma‘tūftur. Açılımı da, hâzâ bi-mâ sabertum (Bu, sizin sabretmenize karşılıktır.) şeklin-dedir. Şöyle demek isterler: Hâze’s-sevâbu bi-sebebi sabrikum (Bu mükâfat, sabrınız sebebiyledir.) Veya katlandığınız sabır meşakkati ve zahmetinin karşılığı işbu lezzet ve nimetlerdir. Mâna şöyledir: Dünyada zahmet çektiy-seniz de şu an rahata kavuştunuz. Şairin şu sözünde olduğu gibi:

Orada daha evvel bakımlı kadınlar görmeme karşılık

[1258] Rivayete göre Peygamber (s.a.) her yıldönümünde şehitlerin mezarının başına varır ve şöyle dermiş: “ Selâm size! Bu mükâfat, sabrınız sebebiyledir.”

[1259] ْ ُ ْ َ َ א َ ِ ifadesinin selâmun kelimesine atfedilmiş olması da mümkündür, yani bu esenlik ve ikramı size sabrınız sebebiyle yapıyoruz.

Bu bölümü tek başına aç →

25. Âyetin Tefsiri

[1260] Allah’a verdikleri sözü “iyice pekiştirdikten” yani -itiraf ve kabul etme anlamında- iyice bağladıktan “sonra…”

[1261] “Yurdun kötüsü” ifadesiyle dünya yurdunun kötü akıbetinin kastedilmiş olması muhtemeldir; çünkü daha önce [22. ve 24. âyetlerde] geçen ار -ifadesi mukabilinde kullanılmış (dünya yurdunun güzel akıbeti) اtır. Ancak dâr (yurt) ile cehennem, ِار ءُ ا ُ (onun kötüsü) ile de cehenne-min azabı kastedilmiş de olabilir.

Bu bölümü tek başına aç →

26. Âyetin Tefsiri

[1262] “Allah rızkı genişletmektedir.” Yani rızkı genişleten ve daraltan yalnızca Allah’tır, başkası değil. Dolayısıyla, Mekkelilerin rızkını genişletip bollaştıran da O’dur.

[1263] “Şımarmaktalar.” Yani Allah’ın, onlara geniş geniş sunduğu dün-yalıklar sebebiyle –O’nun lütuf ve ihsanından dolayı mutluluk duyma şek-linde değil- baştan çıkıp şımaracak şekilde sevindiler. Dolayısıyla, ahiret nimetlerini hak etmek için onu şükürle karşılamadılar. Dünya nimetlerinin ahiret nimetleri yanında bir yolcunun azığı misali basit bir şey olduğu ger-çeğini fark edemediler. Yolcu azığı ise birkaç tane hurma, birkaç yudum un çorbası vb. şeylerdir.

Bu bölümü tek başına aç →

29. Âyetin Tefsiri

[1264] Şayet“Onların, ‘Rabbinden kendisine bir mucize indirilse ya!’ sözleri, ‘Allah dilediğini saptırıyor.’ sözüyle nasıl bağdaşır?” dersen şöyle derim: İlk cümle, onların sözlerinden duyulan hayret yerine geçen bir ifa-dedir. Şöyle ki, Allah’ın, Resulüne vermiş olduğu apaçık ve çok sayıdaki mucize, kendisinden önce hiçbir peygambere verilmemiştir. Her türlü mu-cizeden öte tek başına Kur’ân da yeterli idi. Onlar ise bunu bile bile inkâr edip, ona itibar etmeyip sanki ona hiçbir mucize indirilmemiş gibi kabul edince, bu tam hayretlik ve son derece yadırganacak bir durum oldu. Do-layısıyla, onlara sanki şöyle denildi: “Ne inatçısınız! İnkârda ne kadar ısrar-cısınız! Allah dilediklerini, yani sizin gibi son derece inat ve ısrarla inkâr etmeyi sürdürenleri saptırır; her tür mucize indirilse bile böylelerinin doğ-ru yolu bulmasına imkân yoktur. Sizin niteliğinizden farklı niteliğe sahip olanları ise “doğru yola getirir.”

َאبَ [1265] ْ اَ َ “Gerçeğe yönelenleri…” demektir. İnâbenin hakikat mâ-nası iyilik sürecine girmektir. “İman edenler(i)…” ifadesi gerçeğe yönelen-ler”den bedeldir.

[1266] “Kalpleri Allah’ı anmakla” yani, O’nun korkusundan dolayı hi-settikleri huzursuzluk ve tedirginlikten sonra rahmet ve bağışlamasını ha-tırlamakla “huzura kavuşmaktadır.” Şu âyet-i kerimede olduğu gibi: “… sonra, Allah’ın öğüdüne karşı derileri ve kalpleri yumuşar.” [Zümer 39/23] Ya da O’nun birliğini gösteren delilleri hatırlamakla veyahut Kur’ân’la kalpler huzura kavuşur; çünkü Kur’ân, kalpleri sükûnete erdiren ve kalplerde ima-nı kökleştiren apaçık bir mucizedir.

ا [1267] ُ َ اٰ َ ِ ْ ,mübteda اَ ُ َ ٰ ُ ise onun haberidir. Ellezînenin kulûbdan bedel olması da mümkün olup, bu durumda muzāfı gizli olur; yani tatma’innu’l-kulûbu kulûbu’llezîne âmenû (Kalpler mutmain olur, yani iman edenlerin kalpleri) şeklindedir. ٰ ُ tābeden mastardır. Büşrâ ve zül-fâ kelimelerinde olduğu gibi. Tūbâ le-kenin mânası “Hoşlanılacak büyük bir hayra nail oldun.” şeklindedir. Tūbâ le-hum, mahallen mansup veya merfû‘dur. Tayyiben le-ke - tayyibun le-ke ve selâmen le-ke - selâmun le-ke de-yimlerinde olduğu gibi. ٍאٰب َ ُ ْ ُ Hüsn (…Güzel bir nihâî dönüş yeri) وَmerfû‘ ve mansup okunmuş olup, bu iki okuyuş ٰ ُ ’nın (sözünü ettiği-miz) mahallî i‘raplarına delâlet etmektedir.

[1268] ’deki Lâm sukyen le-ke (Susuzluk çekmeyesin!) ifadesinde ol-duğu gibi beyan içindir.

[1269] ٰ ُ kelimesinin Vav’ı, Tā’nın zammeli olmasına bağlı olarak Yâ’dan dönüşmüştür. Tıpkı ٌ ِ ُ ve ٌ

ِ ُ gibi (aslı: muykınun ve muysirun). Nitekim Mekvezetü’l-A‘râbî, Ya’yı [Vav’a dönüşmekten] korumak için Tā’nın kesresiyle ْ ُ َ َ ْ

ِ şeklinde okumuştur. Tıpkı biydun ve ma‘îşetun gibi.

Bu bölümü tek başına aç →

30. Âyetin Tefsiri

[1270] “İşte, seni de böyle” -bu gönderme gibi- “gönderdik.” Yani, diğer gönderilişlerden daha önemli ve daha faziletli bir gönderişle seni de gönder-dik. Sonra Allah onu nasıl gönderdiğini açıklayarak şöyle buyurdu: “Kendi-lerinden önce nice ümmetlerin gelip geçtiği bir topluluğun arasında…” Yani kendilerinden önce çok sayıda ümmetlerin gelip geçtiği, dolayısıyla kendile-rinin son ümmet, senin de son peygamber olduğun bir topluluğun arasında gönderdik ki “sana vahyettiğimiz” bu yüce kitab“ı onlara okuyasın.”

[1271] “Nankörce inkâr eder haldeki…” Yani bunların hali şuydu; “ Rahman’ı” yani rahmeti her şeyi kuşatmış ve kendilerindeki her nimetin kendisinden geldiği rahmeti bol Zât’ı inkâr ediyorlar; kendilerine senin gibi birinin gönderilmesi ve gönderilmiş diğer kitapları tasdik eden Kur’ân-ı Mu‘ciz’in kendilerine indirilmesi nimetine nankörlük ediyorlardı.

[1272] “De ki: O benim” ortaklardan son derece münezzeh ve Biricik olan “Rabbimdir. Ben” size karşı beni muzaffer kılması konusunda “yalnızca O’na dayanıp güvendim. Dönüşüm de sadece O’nadır.” Sizinle mücadele ve verdiğiniz sıkıntılara sabretme konusunda beni O mükâfatlandıracaktır.

Bu bölümü tek başına aç →

31. Âyetin Tefsiri

ًא [1273] اٰ ْ ُ انَ ْ َ şartının cevabı mahzuftur. Tıpkı (Bir Kur’ân olsaydı) وَköleni tehdit ederek; lev ennî kumtu ileyke… (Bir kalkarsam ayağa!..) deyip gerisini söylememen gibi. Anlam şöyledir: Şayet “dağların yürütüldüğü” yani köklerinden sökülüp yerlerinden uzaklaştırıldığı veya “ Arz’ın” çatırdayıp kıta kıta dağılarak “paramparça edildiği ya da ölülerin konuşturulduğu” yani se-nin sözünü işitip cevap verecek şekilde dile getirildiği bir Kur’ân olsaydı, yine bu Kur’ân olurdu; çünkü Kur’ân, “ Biz bu Kur’ân’ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, Allah korkusundan kesinlikle ezilip parçalanmış olduğunu görür-dün.” [Haşr 59/21] âyetinde belirtildiği gibi, hatırlatmada zirve, uyarma ve kor-kutmada son noktadır. Bu, benim; “Sana vahyettiğimizi kendilerine okuyasın diye…” [Ra‘d 13/30] âyetinde Peygamber (s.a.)’e vahyedilen Kur’ân’ın yüceltil-mesinin kastedildiği şeklindeki yorumumu desteklemektedir.

[1274] Mânanın şöyle olduğu da söylenmiştir: Şayet dağların yürütül-mesi yerkürenin paramparça edilmesi, ölülerin diriltilip konuşturulması-nın kendisiyle gerçekleştiği bir Kur’ân olsa yine ona iman etmeyecek ve uyarılarına kulak asmayacaklardı. Şu âyette de söylendiği gibi: “Biz onlara melekleri indirseydik ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik de ölüler kendileriyle konuşsaydı, -Allah dilerse başka, ama- yine de iman etmezler-di. Fakat çoğu bunu bilmez.” [En‘âm 6/111]

[1275] Ebû Cehil b. Hişam’ın Peygamber’e (s.a.)’e şöyle dedi-ği söylenmiştir: “Tıpkı Davut (a.s)’ın emrine boyun eğdirildiği gibi bi-zim için de Mekke’den şu dağları Kur’ân’ınla yürüterek uzaklaştır da bize yer açılsın ve orada bağlar, bahçeler, çiftlikler edinelim. İddia ettiğin gibi gerçekten peygambersen, Allah katında Davut’tan daha değersiz değil-sindir. Yine, rüzgâr Süleyman’ın emrine verildiği gibi sen de onu bi-zim emrimize ver ki, binelim; ticaret yapmak üzere aynı gün Şam’a gi-dip geri dönelim. Bunca uzun mesafeyi kat etmek bize çok zor geliyor

Veya onunla atalarımızdan ölüp gitmiş iki-üç kişiyi dirilt; bunlardan biri de Kusayy b. Kilâb olsun.” Âyet işte bunun üzerine inmiştir. Bu yaklaşıma göre takī‘u’l-’ard (yerin paramparça edilmesi) ifadesinin mânası, yol alma ve aşma suretiyle Yer’in kat edilmesidir.

[1276] Ferrâ’dan [v. 207/822] şöyle nakledilmiştir: “Şayet kendisiyle dağ-ların yürütüldüğü bir Kur’ân olsa” ifadesi bir önceki âyette geçen “Onlar Rahman’ı nankörce inkâr ederler.” ifadesine müteallıktır. Bu durumda, an-lam “Kendisiyle dağların yürütüldüğü bir Kur’ân bile olsayine Rahman’ı inkâr ederler.” şeklinde olur. Diğerleri ise ara ifadedir. Bu, çok da uzak bir yaklaşım değildir.

رَْضُ [1277] ْ ِ ا ِ ْ َ ِّ ُ ifadesinin, “yer, çâk çâk yarılıp, dereler ve gözeler çıksa...” anlamında olduğu da söylenmiştir.

[1278] “Aksine bu işlerin tamamı Allah’a aittir.” Bunun iki mânası vardır: Birincisi: Aksine Allah’ın her şeye gücü yeter. O, kendilerinin önerdiği muci-zeleri getirmeye de kadirdir. Ne var ki o tür mucizeleri izhar etmesinin düzeni altüst edeceğini bilmesi bunu yapmasını engellemektedir. İkincisi: Bilakis Al-lah’ın onları iman etmeye zorlama yetkisi vardır. O, zorlamaya da kadirdir. Ne var ki, yükümlülük işini, insanların seçme özgürlüğü esasına dayandırmıştır. Âyetin devamı olan şu ifadeler de bunu desteklemektedir: “Hâlâ anlamadılar mı ki şayet Allah dileseydi,” yani zorlama ve mecbur bırakma şeklindeki bir dilemeyle dileseydi “bütün insanları doğru yola eriştirirdi.”

[1279] ِ َ ْ َ ْ َ َ Hâlâ öğrenemediler mi ki?” demektir. Bu kelimenin“ اَNaha‘ halkının lehçesi olduğu söylenmiştir. Mânasını içermesi sebebiyle ye’sin ilim anlamında kullanıldığı da söylenmiştir; çünkü bir şeyden ümi-dini kesen, onun olmayacağını bilir. Tıpkı mânalarını içermeleri sebebiyle ümidin korku anlamında, unutmanın da terk etme anlamında kullanılması gibi. Nitekim Suheym b. Vesîl er-Riyâhî şöyle demiştir:

Beni bir kumar kazancı gibi aralarında üleşirlerken, dağ geçidinde kendilerine diyordum ki; “Benim Zehdem’in binicisinin oğlu olduğumu bilmiyor musunuz!?”

[1280] Hazret-i Ali [v. 40/661] ile İbn Abbâs’ın [v. 68/688] ve sa-habe ile tâbi‘înden bir grubun e-fe-lem yetebeyyen (İyice anlamadı-lar mı?) şeklindeki okuyuşları da bunu desteklemektedir. Bu oku-yuş, ِ َ ْ َ ْ َ َ ifadesinin açıklamasıdır. Söylendiğine göre vahiy اَkâtibi uyuklarken kelimeyi öyle yazmış ki harfin iki dişi eşit olmuş.

Bu ve benzeri iddialar, bâtılın önünden ve ardından kendisine yaklaşama-dığı Allah Kitabı hakkında kabul edilemeyecek şeylerdendir! Böylesi bir yanlış, imam mushafın iki kapağı arasında hâlâ yer alacak kadar nasıl göz-den kaçmış olabilir!? Oysa bu Mushaf, Allah’ın dini konusunda son derece titiz ve dikkatli, onu korumak için ellerinden gelen yapan büyük sahabile-rin ellerinde dolaşıyordu. Ve onlar bu dinin küçük büyük hiçbir meselesi konusunda dikkatsiz davranmazlardı. Özellikle, tüm yasaların kaynağı ve dinin dayanağı olan kānûn (Kur’ân) hususunda. Vallāhi bu hiç kuşku gö-türmeyen bir iftiradır.

אءُ [1281] َ َ ْ َ ا ifadesinin (…Şayet Allah dileseydi) انَْ ُ َ ile (iman etiler) اٰbağlantılı olması da mümkündür. Bu durumda anlam şöyle olur: Allah’ın –dilerse- tüm insanlara hidayet edebileceğine, dolayısıyla bunları da doğru yola getirebileceğine iman edenler, bu kâfirlerin imanlarından hâla ümit kesmediler mi!? (âmenû bi-en lev yeşâ’allāhu…)

[1282] “İşlediklerinden” yani, inkârlarından ve kötü eylemlerinden “dolayı, bela” yani canları, evlatları ve malları konusunda Allah’ın, başla-rına türlü bela ve musibetler getirmesi sebebiyle kapılarını çalan felaketler “başlarından eksik olmayacaktır.” “Yahut” pek yakında bela “yanıbaşlarına konacak ve Allah’ın vaadi” -ölümleri veya kıyamet- gelinceye kadar” kor-kup ıstıraba düşecekler, bu belanın kıvılcımları üzerlerinde uçuşacak ve kötülükleri kendilerine dokunacaktır. Şöyle de denilmiştir: Mekke müşrik-lerinin Peygamber (s.a.)’e yaptıkları sebebiyle başlarına sürekli felaket gele-cektir; çünkü Allah Resulü üzerlerine sürekli askerî birlikler gönderir, (bu birlikler) Mekke civarında onlara baskın düzenleyip, mallarını ele geçirirdi. Yahut da “Ey Muhammed! Allah’ın vaadi -yani Allah’ın vaat ettiği Mekke fethi- gelinceye kadar, Hudeybiye’ye gittiğin gibi ordunla yurtlarının yakı-nına kadar sokulacaksın.

Bu bölümü tek başına aç →

32. Âyetin Tefsiri

[3821] ُ ْ َ ْ fiilinin mastarı olan el-imlâ’ zaman tanımak, onları bir süre اَemniyet ve refah içerisinde bırakmak demektir. Tıpkı merada otlamaya bı-rakılmış [fakat sonunda, kesilecek bir] hayvan gibi.

[1284] Bu âyet, inkârcılar için bir tehdit; Peygamber (s.a.)’den alaylı alaylı mucize istemelerine bir cevap ve Peygamber’e yönelik bir tesellidir.

Bu bölümü tek başına aç →

34. Âyetin Tefsiri

[1285] “O değil mi yegâne kayyım!?” Allah’a ortak koşmaları konusun-da karşılarına dikilen bir delildir, yani her şey üzerinde kayyım ve gözetle-yici, sâlih- fasit “her canlının” hayır ve şer adına “kazandıkları/yaptıkları” üzerinde murakıp; herkese kendi yaptıklarının karşılığını hazırlayan Allah, hiç böyle olmayan biri gibi olur mu?

[1286] Mübteda olan bu kısmın haberi olacak bir ifade varsayılıp, ا ُ َ َ -ifadesinin ona atfedilmesi de mümkündür. Şöy (kabul ediyorlar) وَle ki: Yoksa bu niteliğe sahip olan Zât’ı -yani yalnızca kendisine kulluk edilmesini hak eden Allah’ı- ‘bir’ kabul etmiyorlar da O’na ortak mı ihdas ediyorlar?! (e-fe-men bi-hâzihi’s-sıfeti lem yuvahhidûhu ve ce‘alû…)

[1287] “De ki, isimlerini verin…” Yani O’nun için ortaklar meydana ge-tirdiniz. Haydi, bunların isimlerini O’na söyleyin, kimmiş bunlar? Adlarını bildirin. Sonra şöyle buyurdu: “Yoksa O’na … haber mi veriyorsunuz?” َْام munkatı‘a olup, bel e takdirindedir. Tıpkı birine, kul lî men Zeydu? Em huve ekallu min en yu‘rafe? (De bakalım bana, kimmiş Zeyd? Yoksa o tanınma-yacak kadar basit biri mi?) demen gibi. Mâna şöyledir: Yoksa yeryüzünde O’nun bilmediği bazı ortaklar [var da onlar]ı O’na siz mi haber veriyorsunuz!? Oysa O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini bilir. O’nun ilmi bunlara taalluk etmediğine göre, onların bilinmeye konu olabilecek bir şey olmadıkları açık-tır. Kasıt, O’nun için ortak namına hiçbir şey bulunmadığını bildirmektir. Bunun bir örneği de şu âyettir: “De ki: Siz, göklerde ve yerde kendisinin bilmediği bir şeyi mi Allah’a bildiriyorsunuz?!” [Yûnus 10/18]

[1288] “Yoksa öylesine mi söylüyorsunuz?” Yani, hiçbir hakikati bulun-madığı halde içi boş laflarla mı bunlara ‘ortak’ diyorsunuz? Şu âyetlerde olduğu gibi: “Bu onların kendi ağızlarıyla söyledikleri [asılsız] sözlerden iba-rettir.” [ Tevbe 9/30]; “Siz, O’nu bırakıp ancak sizin ve atalarınızın taktığı birtakım (boş) isimlere tapıyorsunuz.” [Yûsuf 12/40]

[1289] Bu delillendirme ve sunulduğu hayranlık uyandırıcı yöntemler Kur’ân hakkında son derece açık ve güzel bir dille şu gerçeği haykırıyor: İşi bilen insaf sahibi biri için bu, bir beşer sözü olamaz. Ne zengin ve cömerttir sanatkârların en güzeli Allah!

[1290] ُ َ ُ ِّ َ ُ -ifadesi, şeddesiz olarak e tunbiûnehû şeklinde de okun امَْ muştur.

[1291] “Tuzakları” yani ortak koşarak İslâm’a karşı kurdukları komploları.وا [1292] ُ -kelimesi Sād’ın üç harekesi ile de okun (Uzaklaştırıldılar) وَ

muştur. İbn Ebî İshak [v. 117/735], tenvinle ve saddun diye okumuştur. [1293] “Allah’ın saptırdığı” yani doğru yola gelmeyeceğini bildiğinden

dolayı kendi haline bıraktığı “birini doğru yola getirecek yoktur;” hiç kimse onu doğru yola getiremez. “Onlar için dünya hayatında bir azap vardır.” Bu onların başlarına gelen öldürülme, esaret ve diğer musibetlerdir. Bunlar da başlarına, sırf nankörce inkâr etmelerine karşılık bir ceza olsun diye gelmekte-dir. Bu sebeple azâb diye adlandırılmışlardır.“Onları Allah’a karşı koruyacak kimse de yoktur.” O’nun azabından onları koruyacak yoktur. Yahut Allah tarafından onları -rahmet nâmına- koruyacak hiçbir şey yoktur.

Bu bölümü tek başına aç →

35. Âyetin Tefsiri

[1294] ِ َ ْ ا ُ َ َ yani Cennetin dillere destan olacak kadar ilginç olan niteliği… Meselu kelimesi mübteda olmak üzere merfû‘dur. Sîbeveyhi’ye [v. 180/796] göre haberi mahzuf olup, açılımı şöyledir: Fî-mâ kasasnâhu ‘aley-kum meselu’l-cenneti (Size anlattıklarımız arasında cennetin durumu da vardır). Başkaları ise şöyle demişlerdir: Haber, ى ِ ْ َ (akar) diye başlayan cümledir. Tıpkı sıfatu Zeydin esmeru (Zeydi’n sıfatı esmerdir.) demen gibi. Zeccâc’a [v. 311/923] göre ise anlam şöyledir: Meselu’l-cenneti cennetun tecrî min tahtihe’l-enhâru (Cennetin durumu altından ırmaklar akan bir hasbah-çedir.); bizim açımızdan gayb olan bir şeyin gördüğümüz bir örnekle an-latılması amaçlanarak, mevsūf gizlenmiştir. Hazret-i Ali [v. 40/661], çoğul olarak emsâlu’l-cenneti diye okumuştur, yani onun nitelikleri.

[1295] “Yiyecekleri de” haklarında “Ne tükenir ne de yasaktır.” [Vâkı‘a 56/33] buyrulduğu gibi, süreklidir, gölgesi de” süreklidir; dünyada güneşe bağlı olarak zâil olduğu gibi ortadan kalkmaz.

Bu bölümü tek başına aç →

36. Âyetin Tefsiri

[1296] “Kendilerine kitap verdiklerimiz” ifadesiyle Abdullah b. Selâm, Kâ‘bu’l-Ahbâr ve arkadaşları gibi Müslüman olan Yahudileri ve kırkı Nec-ranlı, otuz ikisi Habeşistanlı, sekizi de Yemenli toplam seksen kişi olmak üzere Müslüman olmuş Hıristiyanları kastetmektedir. Onlar “sana indiri-lenden memnun olurlar. Hiziplerin içinde” yani Ehl-i Kitap grupları arasın-da “onun bir kısmını yadırgayanlar da vardır.” ki bunlar Peygamber (s.a.)’e karşı düşmanlıkta hizipleşen Kâ‘b b. Eşref ve arkadaşları, Necranlı iki epis-kopos Seyyid ve ‘ Âkib ile yandaşları gibi kâfirlerdir; çünkü Kur’ân’daki bazı kıssaları ve tahrif edilmemiş olarak kitaplarında mevcut bir kısım hüküm ve mânaları yadırgamıyorlardı; İslâm’ın ve Rasulullah’ın özelliklerini ve kitap-larında tahrif edip değiştirdikleri daha nice şeyleri yadırgıyorlardı.

[1297] Şayet“‘Bana sadece Allah’a kulluk etmem emredildi.’ ifadesi ön-cesiyle nasıl ilişkilendirilebilir?” dersen şöyle derim: Bu, inkârcılara bir cevap olup anlamı şöyledir: Bana indirilende sadece Allah’a kulluk edip O’na hiç-bir şeyi ortak koşmamam emredilmiştir. Sizin bana indirileni yadırgamanız, Allah’a kulluğu ve O’nu bir kabul etmeyi yadırgadığınız anlamına gelir. Siz kendiniz Allah’a kulluk etmek ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamak gerek-tiğini iddia ederken neyi yadırgadığınıza bir bakın! “De ki: Ey Ehl-i Kitap! Haydi, sizinle bizim aramızda eşit olan bir ilkeye gelin de; Allah’dan başkasına kulluk etmeyelim; O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım; bir kısmımız bir kısmımı-zı Allah’dan başka Rab edinmesin... Yüz çevirirlerse, o vakit; ‘Şahit olun ki (asıl) Müslümanlar bizleriz’ deyin.”[Âl-iİmrân 3/64]

[1298] Ebû Huleyd rivayetinde Nâfi‘ [v. 169/785; َك ِ ْ اُ َ -ortak koşma) وَmam…) ifadesini] ref‘ ile ve yeni bir cümle olarak ve lâ uşriku şeklinde oku-muştur. O zaman ve ene lâ uşriku bi-hî (Ve ben O’na ortak koşmam.) demiş olur. Hal konumunda olarak mânanın şöyle olması da mümkündür: Bana, hiçbir şeyi ortak koşmamak üzere Allah’a kulluk etmem emredildi. “Ben, yalnızca O’na çağırıyorum” O’ndan başkasına değil özellikle O’na davet ediyorum “ve benim dönüşüm” başkasına değil sadece “O’nadır.” Siz de böyle dediğinize göre yadırgamanızın anlamı yok!

Bu bölümü tek başına aç →

37. Âyetin Tefsiri

َאهُ [1299] ْ َ ْ ِכَ اَ ٰ yani tıpkı o indirilişler gibi bunu da, içinde Allah’a وَכَkulluk, O’nu bir kabul etme, O’nun dinine davet ve ahiret yurduyla uyar-ma hususları emredilmiş olarak indirmiş olduk. “ Arapça bir hüküm olarak” yani Arap diline tercüme edilmiş Arapça bir hikmet olarak [indirdik]. Hük-men kelimesinin nasbedilmesi, hal olması dolayısıyladır.

[1300] ( Ehl-i Kitap) Peygamber (s.a.)’i kendileriyle uyuşacağı bazı hu-suslara davet ediyorlardı. Bunlardan biri de, Allah kıbleyi Mescid-i Haram’a çevirmişken kendi kıblelerine yönelerek namaz kılmasıydı. Bu âyetle Pey-gamber (s.a.)’e, “Şayet elindeki bilgi kesin delil ve gerekçelerle kanıtlandık-tan sonra birtakım arzu ve kuruntulardan ibaret bir din konusunda bunlara uyarsan, Allah seni yüzüstü bırakır, sana yardım edecek kimse de olmaz; seni helâk eder, O’ndan seni koruyacak kimse de olmaz.” denilmiş oldu. Bu, motivasyon ve heyecana getirme kabilinden olup, dinleyenleri dinde sebat ve kararlılığa sevk etme ve şüphe karşısında ayağı kayacak olanların -delile sarıldıktan sonra- ayaklarının kaymaması gerektiğini bildirmektedir. Yoksa Peygamber (s.a.) boyun eğmeme ve kararlılık yönünden zaten taviz-siz bir konumdaydı.

Bu bölümü tek başına aç →

39. Âyetin Tefsiri

[1301] İnkâr edenler, Peygamber (s.a.)’i evlenip çoluk çocuk sahibi ol-masından dolayı ayıplıyorlardı. Ayrıca şöyle diyorlardı: Bu ne biçim pey-gamber ki yemek yiyor!? Öte yandan, birtakım mucizeler getirmesini isti-yor; önceki bazı hükümleri kaldırmasını da yadırgıyorlardı. Onlara denildi ki: Bundan önceki peygamberler de tıpkı onun gibi eş ve çoluk çocuk sa-hibiydiler. Onların da kafalarına göre mucize getirme gücü yoktu, onlar da kendilerine dayatılan şeyleri getirmezlerdi. Dinî hükümler ise durumların ve dönemlerin değişmesiyle değişebilen maslahat esaslı yasalardır. Her dö-nemin, kullara farz kılınacak hükümleri vardır, yani onlara yararlarına olan şeyler farz kılınıyordu.

[1302] “Allah dilediğini siliyor.” Neshetmeyi doğru bulduklarını nes-hediyor; maslahatın, kendisini yerinde bırakmakta olduğunu gördüğü şeyi ise sabit kılıyor veya onu neshedilmemiş olarak bırakıyordu. (Bu ifadenin tefsirinde) “Kulu izleyen hafaza meleklerinin tuttuğu kayıtlardan iyilik ve kötülük sayılmayan şeyleri Allah siliyor, diğerlerini bırakıyordu, çünkü on-lar her tür söz ve davranışı yazmakla görevliydiler.” denildiği gibi, şöyle de denilmiştir: Tövbe edenlerin tövbesiyle inkâr ve isyanlarını siliyor; iman ve taatlerini ise bırakıyor. Yine denilmiştir ki, insanlardan, diğer hayvan bitki ve ağaçlardan, bazı mahlûkatı, bunların birtakım nitelik ve hallerini yok ediyor, bazılarını ise bırakıyor. Bu konuda daha çok şey söylenebilir. “Ana kitap” yani bütün kitapların kaynağı olan Levh-i Mahfuz “O’nun katında-dır.” Çünkü olacak her şey orada yazılıdır.

[1303] ُ ِ ْ ُ .fiili, ve yusebbitu şeklinde de okunmuştur (bırakıyor) وَ

Bu bölümü tek başına aç →

40. Âyetin Tefsiri

[1304] “Sana göstersek de…” İşler nasıl gelişirse gelişsin, yani çarpılıp düşecekleri yerleri ve azaba düçar olacaklarına dair ettiğimiz vaadi sana gös-tersek de, seni bundan önce vefat ettirsek de senin yapman gereken ilahi mesajı iletmektir, ötesi değil. Onları yaptıklarından dolayı hesaba çekmek ve karşılığını vermek sana değil, bize düşer! Dolayısıyla, yüz çevirmeleri seni üzmesin. Azaplarının hemen gelivermesini de bekleme.

Bu bölümü tek başına aç →

41. Âyetin Tefsiri

[1305] “Dört bir yanından eksilte eksilte” yani ülkelerini parça parça Müslümanlar eliyle fethedip, küfrün hâkim olduğu toprakları eksiltip İs-lâm yurduna ekleyerek “topraklarının üzerine” yani küfür diyarına “geldi-ğimizi görmüyorlar mı!?” Bu, ilahi yardımın ve imanın galip geleceğinin işaretlerindendir. Bunun başka örnekleri de şu âyet-i kerimelerdir: “Ama görmüyorlar mı ki; Biz çevresinden eksilte eksilte topraklarının üzerine yü-rüyoruz?! Böyleyken, onlar galip gelecek, öyle mi?” [Enbiyâ 21/44]; “[Kur’ân’ın gerçek olduğu kendilerince iyice anlaşılsın diye] yakında hem dış dünyadaki hem de bizzat kendi içlerindeki âyetlerimizi onlara göstereceğiz.” [Fussilet 41/53]

[1306] Mâna şudur: Sana düşen, üzerine yüklenmiş tebliğ vazifesini ifa etmendir. Bunun ötesini düşünme. Onlara karşı biz sana yeteriz. Sana vaat ettiğimiz zaferi gerçekleştireceğiz! Gecikmesi seni tedirgin etmesin. Bunun sebebi, senin bilmeyip, bizim bildiğimiz birtakım gerekçelerdir.

[1307] Allah, bundan sonra zaferin görünen bazı ilk ışıklarından söz ederek Rasulullah’ın gönlünü hoş etti ve kendisine soluk aldırdı:

א [1308] َ ُ ُ ْ َ (eksiltiyoruz) fiili şeddeli olarak nunakkısuhâ (adım adım eksiltiyoruz) diye de okunmuştur.

[1309] ِ ِ כْ ُ ِ َ ِّ َ ُ َ (O’nun hükmünü geri çevirecek yoktur.) yani hükmüne engel olacak yoktur. Mu‘akkıb, bir şeyin üzerine gidip onu iptal eden demektir. Gerçek anlamı ise, bir şeyi takip eden, yani geri çevirmek ve iptal etmek amacıyla izini sürendir. Alacaklıya mu‘akkıb denmesi bu kul-lanıma örnektir; çünkü hakkını aramak ve almak için borçlusunu takip etmektedir. Lebîd şöyle demiştir:

Israrla hakkını isteyen mazlumun isteyişi gibiMâna şöyledir: Allah İslâm için galibiyete ve parlak geleceğe; küfür için ise ka-

ranlık bir geleceğe ve gerilemeye hükmetmiştir. “Ve O’nun hesabı son derece hız-lıdır;” bunları da çok yakında, dünya azabından sonra ahirette hesaba çekecektir!

[1310] Şayet“ ِ ِ כْ ُ ِ َ ِّ َ ُ َ ifadesinin cümledeki konumu nedir?” der-sen şöyle derim: Hal olmak üzere mansup bir cümledir. Şöyle denilmiş gi-bidir: Allah, kararını mutlaka gerçekleştirici olarak hükmetmiştir. Tıpkı başı açık geldiğini kastederek, câ’enî Zeydun lâ ‘imâmete ‘alâ re’sihî ve lâ kalensüvete ( Zeyd bana başında ne sarık ne de takke bulunduğu halde geldi.) demen gibi.

Bu bölümü tek başına aç →

42. Âyetin Tefsiri

[1311] “Bunlardan öncekiler de tuzak kurmuşlardı...” Onları tuzak kurmakla nitelendirdi. Ardından onların tuzağının Allah’ınkinin yanın-da bir hiç olduğunu ifade ederek “Oysa bütün tuzaklar Allah’ındır.” bu-yurdu ve sonra bunu şu cümleyle açıkladı: “O, herkesin neler yaptığını bilmektedir! İnkâr edenler bu yurdun sonuçta kimin olacağını yakında öğrenecek!” Çünkü tam ‘tuzak’, herkesin yaptığını bilen ve bunların kar-şılığını hazırlayan Zât’tır, çünkü ummadıkları yerden ve haklarında ne düşünüldüğünden habersiz bir halde iken onların yakalarına yapışıverir!

אرُ כُ ْ -kelimesi el-kâfirûn, ellezîne keferû ve - küfür ehli anlamında- el-kufru şek اlinde de okunmuştur. Kâfirden kasıt cinstir.1 Cenah b. Hubeyş, ُ َ َ ْ dan ve’أْse-yu’lemu’l-kâfiru (kâfire bildirilecektir) şeklinde okumuştur, yani kendisine haber verilecektir.

Bu bölümü tek başına aç →

43. Âyetin Tefsiri

[1312] Benim peygamberliğime ilişkin gösterdiği delillerle “şahit olarak Allah yeter. Ve yanlarında kitap bilgisi bulunanlar,”2 yani yanında Kur’ân bilgisi bulunan ve Kur’ân’ın beşer takatini aşan harikulade söz dizimin-den haberdar olanlar [yeter]. Şöyle de denilmiştir: Bunlar, kendi kitapların-da Peygamber’in niteliklerini gördükleri için Müslüman olan Ehl-i Kitap âlimleridir. Bundan kastın Allah olduğu da söylenmiştir ki bu durumda kitâb Levh-i Mahfuz olur. Hasan-ı Basrî [v. 110/728] “Hayır vallāhi! Bu-nunla Allah’tan başkası kastedilmemiştir.” demiştir. Mâna şudur: Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter; yani kendisinden başkasının Levh-i Mahfuz bilgisine sahip olmadığı, kulluğu hak eden yegâne Zat... ’i harf-i cer kabul ederek vemin ‘indihî ‘ilmu’l-kitâbi yani “ki Kitap bilgisi de O’nun katından gelmiştir.” şeklinde okuyanların kıraati de bu görüşü destekle-mektedir; çünkü onu bilenin bilgisi Allah’ın ihsan ve lütfundandır. Yine,

harf-i cer kabul edilip, ‘ilm de ‘ulime şeklinde meçhul okunarak ve min ‘indihî ‘ulime’l-kitâbu (ki Kitap O’nun katından öğrenilmiştir.) biçiminde de okunmuştur. Ayrıca ve bi-men ‘indehû ‘ilmu’l-kitâbi (ve Kitap bilgisine sahip olan) şeklinde de okunmuştur.

1 Yani, herhangi özel biri değil inkârcı makūlesidir; nankörce inkâr eden herkestir. Dâr kelimesini dünya olarak aldığı anlaşılan müfessire göre anlam böyle ise de bağlama göre, hâkimiyet alanlarını adım adım kaybeden Mekke kâfirlerinin kastedildiği zahirdir. / ed.

2 Ra‘d 13/43’teki ِمَنْ عِنْدَهُ عِلْمُ الْكِتَاب (elinde kitaba dair bilgi bulunan/lar) ve Ahkāf 46/10’daki ِوَشَهِدَ شَاهِدٌ مِنْ بَني .ifadelerinden bunun İsrailoğulları âlimleri olduğu anlaşılmaktadır (ve İsrailoğullarından bir şahit) إسْراَءِيلَ Kur’ân’ın gerçekliği ve vahyin imkânı hususundaki tartışmalarda Şu‘arâ 26/197 gibi Mekkî ayetlerde İsrailoğulları âlimlerinin tanıklığına başvurulurken, Nahl 16/43 ve Enbiya 21/7’de ehl-i zikr denilen kutsal kitap uzmanları Müşriklere karşı imdada çağrılırken, zamanla mezkûr din mensuplarıyla ihtilâf ve düşmanlıkların ortaya çıkması sebebiyle bu terkedilmiş; Fetih 48/28 vb. ayetlerde “Allah’ın şahitliği yeter” buyrulmuştur; çünkü Nisa 4/51’e göre emaneti ehline teslim etmesi gereken bu “âlim”ler, Müş-riklere kendilerinin müminlerden daha doğru yolda olduklarını söylemeye -yani yalancı şahitlik etme-ye- başlamışlardı. Âl-i ‘ İmrân 3/19’da Allah’ın şahitliğini yanında ilim sahiplerinin şahitliğine vurgu yapılırken, “gerçeği söyleyenler” esas alınmış; diğerlerinin şahitliği reddedilmiştir. / ed.

[1313] Şayet “َِאب כِ ْ ُ ا ِْ ne ile merfû‘ olmuştur?” dersen şöyle derim:

ه ifadesinin sıla cümlesi olduğu kıraatte, ُ ِْ kelimesi zarftaki fiil mâna-

sının fâ‘ili olarak merfû‘dur, çünkü zarf, sıla cümlesi olunca ism-i mevsū-le dayandığından dolayı fiile fazlaca benzemiş olur; dolayısıyla da fiil gibi amel eder. Tıpkı merartu bi’llezî fî’d-dâri ahūhu (Kardeşi evde olan kişiye uğradım.) sözünde olduğu gibi. Burada ahūhu kelimesi fî’d-dârinin fâ‘ili olup adeta bi’llezî istekarra fi’d-dâri ahūhu (Kardeşi evde bulunan…) demiş oluyorsun. ه kelimesinin sıla olarak yer almadığı (harf-i cerli) kıraatte ise, el-’ilmu mübteda olmak üzere merfû‘dur.

[1314] Peygamber (s.a.)’den şöyle rivayet edilmiştir: “Her kim Ra‘d su-resini okursa, kıyamete kadar geçen ve gelecek olan her bulut ağırlığınca kendisine on sevap yazılır. Kıyamet günü de Allah’a verdiği sözü tastamam yerine getirmiş biri olarak diriltilir.”

Bu bölümü tek başına aç →