KURTUBÎ TEFSÎRİ

Kehf Sûresi — KURTUBÎ TEFSÎRİ — Sayfa 4

79. Âyetin Tefsiri

"O gemi denizde çalışan yoksullarındı. Ben onu kusurlu yapmak istedim. Çünkü arkalarında her (sağlam) gemiyi zorla gasbeden bir hükümdar vardı.

"O gemi denizde çalışan yoksullarındı" âyetini: "Miskin (yoksul) fakirden daha iyi durumdadır" diyenler bu görüşlerine delil göstermişlerdir. Bu anlamdaki açıklamalar yeteri kadar et-Tevbe Sûresi'nde (9/60. âyet, 2. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

Şöyle de denilmiştir: Bunlar aslında ticaretle uğraşan kimselerdi. Fakat az bir malla denizin ortasında yolculuk yaptıkları ve belli bir duruma karşı kendilerini korumaktan yana zayıf düşmüş oldukları için, onlar hakkında "miskinler (yoksullar) tabiri kullanılmıştır. Zira içinde bulundukları bu hat sebebiyle onlar şefkate muhtaç kimselerdi, Bu açıklama senin dehşete yahut zor bir duruma düşmüş, zengin bir kimseye: Miskin (zavallı) demene benzer.

Ka'b ve başkaları derler ki: Bu gemi on tane yoksul kardeşe babalarından miras kalmıştı. Bunların beşi kötürüm, beşi de denizde çalışıyorlardı,

Şöyle de denilmiştir: Bunlar yedi kişi idiler. Bunların her birisinin ötekinden farklı bir kötürümlüğü vardı. en-Nekkâş bunların sakatlıklarının ismini da zikretmektedir. Bunlardan çalışanlardan birisi cüzzamlı, diğerinin bir gözü kör, üçüncüleri topal, dördüncülerinin hayaları şişkin, beşincileri ve aynı zamanda en küçükleri olanları hiçbir şekilde ateşi düşmeyen devamlı hummalı birisi idi. Çalışamayan beş kişiye gelince, bunların birisi kör, birisi sağır, birisi dilsiz, birisi yatalak, diğeri de deli idi. Çalıştıkları deniz de Fars ve Rum ülkeleri arasında bir denizdi. Bunları es-Sa'lebî nakletmiştir.

Bazıları 'Yoksullar" anlamına gelen "mesakin" kelimesini "sin" harfini şeddeli olarak; diye okumuşlardır. Bu hususta görüş ayrılığı vardır. Bunun gemi tayfaları anlamına geldiği söylenmiştir. Çünkü "messâk" geminin dümenini tutan kimseye denilir. Bütün gemi hizmetleri için elverişli ve uygundur. O bakımdan hepsine birden "messâkîn" ismi verilmiştir.

Bir başka kesim de şöyle demektedir: "Messâkîn" (deri demek olan) meşk tabaklayıcılığı işiyle uğraşanlar, demektir.

Ancak daha güçlü delile dayanan okuyuş şekli "miskin" kelimesinin çoğulu olarak "mesâkîn: yoksullar" okuyuşudur. Bunun da anlamı şudur: Gemi kendilerine şefkat duyulması gereken zayıf, güçsüz bir topluluğa ait idi. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. "Ben onu kusurlu yapmak istedim." Onu ayıplı kılmak istedim, "O şeyi ayıplı, kusurlu kıldım" demektir. Kusurlu olan şeye de; ile denilir.

"Çünkü arkalarında her (sağlam) gemiyi zorla gasbeden bir hükümdar vardı" (diye meali verilen) bu âyeti İbn Abbâs ve İbn Cübeyr "Sağlam" kelimesi ziyadesiyle okumuşlardır. Aynı şekilde İbn Abbâs ve Osman b. Affan'ın da; "Sağlam, kusursuz" ilavesiyle okudukları nakledilmiştir.

(.......) kelimesi asıl anlamı itibariyle: "Arkasında" demektir. Bazı müfessirler derler ki: Bu hükümdar onların arkalarında idi ve ona döneceklerdi. Çoğunluk ise bu kelimenin orada gidecekleri yerde, Önlerinde anlamında olduğunu kabul etmektedirler. İbn Abbâs ve İbn Cübeyr'in bunu:

"Onların önlerinde sağlam her bir gemiyi gasbederek alan bir hükümdar vardı" şeklindeki kıraatleri bunu desteklemektedir,

İbn Atiyye der ki:

"Arkalarında" kelimesi kanaatimce asıl manası üzeredir. Çünkü bu gibi lâfızlar zaman göz önünde bulundurularak kullanslır. Şöyle ki: Daha önceden meydana gelmiş, var olmuş olan bir olay, emam (ön, önce)dir. Ondan sonra gelen olay ise arkadır, o da geriye kalan demektir. Bu ise ilk anda anlaşılan manadan farklı bir manadır. Bundan dolayı bu gibi lâfızları geçtikleri yerde iyice düşünecek olursak bu kaidenin sürekli uygulama alanı bulduğunu görebiliriz. Buna göre bu âyet-i kerimenin manası şudur: Bunların yaptıkları bu işlerinden sonra zaman itibariyle bu hükümdarın gasb etmesi olayı gelir. "Önlerinde" diye okuyanlar ise bununla mekânı kastetmişlerdir. Yani sanki onlar belli bir yere gidiyorlarmış (ve orada bu gasb olayı cereyan edecekmiş) gibi bir manaya gelir, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: "Namaz önündedir (ileride kılınacaktır)" Hadis, Hazret-i Peygamber in hacda akşam ile yatsı namazlarını bir arada (cem ile) kılması ile ilgilidir. Buhârî, Hacc 95; Müslim, Hacc 276; Ebû Dâvûd, Hacc 63; İbn Mâce, Menâsik 59 v,s... hadisinde de mekân itibariyle önü kastetmektedir. Yoksa onların içinde bulundukları (ve bu sözün söylendiği) o vakit zaman itibariyle namazın önünde (öncesinde) idi, Bu açıklamayı iyice düşününüz. Böyle bir açıklama bu konudaki lâfız karışıklıklarından yana rahata kavuşturur, Taberî'nin Kitab'ında Katade'den

"arkalarında... bir hükümdar vardı" âyeti ile ilgili olarak şöyle dediği nakledilmektedir: Bu, önlerinde demektir. Nitekim yüce Allah'ın:

"Arkalarında cehennem vardır. "(el-Câsiye, 45/10) Halbuki cehennem onların önlerinde bulunmaktadır. Bu açıklama sağlıklı bir açıklama değildir. Esasen bu el-Hasen b. el-Hasen'in kızmasına sebeb teşkil eden Arapçanın fesahatine uygun olmayan açıklama şekilleridir. Bunu ez-Zeccâc söylemiştir.

Derim ki: Bu İmâmın tercih ettiği bu görüşü daha önceden İbn Arafe de ifade etmiştir, el-Herevî der ki: İbn Arafe dedi ki: Kişi soruyor: İleride önünde olduğu halde nasıl olur da "arkasından" demektedir? Ebû Ubeyd ile Ebû Ali Kutrub'un iddialarına göre bu kelime ezdad (zıd anlamlılardandır. Ve burada "verâ (arka)" "kuddâm (ön)" anlamındadır. Ancak bu bir sonuç vermez. Çünkü "emâm" kelimesinin "vera" kelimesinin zıddı olması zaman ile ilgili anlatımlarda uygun düşmektedir. Mesela bir adam Receb ayında, Ramazan ayında gerçekleştirmek üzere sana bir vaatte bulunacak olur da sonra da: "Daha senin arkanda -önünde olsa dahi- Şa'ban da vardır" diyecek olsa bu uygun bir ifadedir. Çünkü Şa'ban, Ramazan ayına yakınlaştırıcı ve Recebin yerine geçen bir zamandır. Bu görüşe aynı şekilde el-Kûşeyrî de işaret etmiş ve şöyle demiştir: Bu ifade vakitler, zamanlar ile ilgili bu şekilde kullanılabilir. Yoksa mekân itibariyle senin arkanda bulunan bir kişi hakkında; önündedir denilmez. el-Ferrâ' der ki: Ondan başkaları bunu câiz kabul etmişlerdir. Gerek el-Feırâ’nın Meânî'l-Kur'ân adlı eserine, gerekse Kurtubî'nin el-Ferrâ''nın kanaatlerini genellikle naklettiği kaynak olan en-Nehhâs'ın İ'râbu'l-Kur'ân'ına baktığımız halde, el-Ferrâ''nın: "o'- demekte kimi kastettiğini teshil edemedik. Gemide bulunanlar bu hükümdarın durumunu bitmiyorlardı. Yüce Allah bu durumu Hızır'a bildirince o da gemide böyle bir kusur meydana getirdi. Bunu ez-Zeccâc da nakletmektedir,

el-Maverdî der ki: "Verâ" kelimesinin "emam" kelimesi yerine kullanılması hususunda Arap dilbilginlerinin üç ayrı görüşü vardır:

1- Her durum ve her mekânda kullanılması mümkündür, zıt anlamlı kelimelerdendir. Nitekim Allah:

"Arkalarında (verâ) cehennem vardır." (el-Câsiye, 45/10) âyetinde: "Önlerinde" anlamındadır. Şair şöyle demektedir:

"Mervânoğulları benim dinleyip itaat edeceğimi mi umar?

Hem benim kavmim Temim'dir ve uçsuz bucaksız çöller de arkam (verâ)dadır."

Bununla: Önümde demek istemiştir.

2- Verâ kelimesi zaman ile ilgili anlatımlarda emam (ön) yerine kullanılır. Çünkü insan bu zamanları aşıp geçer ve onun arkasında kalmış olurlar. Başka yerde bu şekilde kullanımı mümkün değildir.

3- Karşılıklı ve biri diğerinin arkasında bulunan, yüzü arkası bulunmayan iki taşta olduğu gibi cisimlerde kullanılabilir, başkaları hakkında kullanılamaz. Bu Ali b. Îsa'nın görüşüdür.

Sözü edilen hükümdarın ismi hakkında farklı görüşler vardır. Adının Huded b. Buded olduğu söylendiği gibi el-Cdendî olduğu da söylenmiştir ki bunu da es-Süheyll ifade etmiştir. Buhârî gasb yoluyla herbir gemiyi alan bu hükümdarın ismini zikrederek bu kişi Huded b. Buded idi, demektedir. Buhârî, Tefsir 18. sûre 3 Öldürülen çocuğun ismi ise Ceysur'du. Biz ismini Yezid el-Mervezî'nin rivâyetinden el-Camî'de böylece kaydettik. Bundan başka bir rivâyette ise -ha harfi ile- Haysûr'dur. Bendeki kitabın haşiyesinde üçüncü bir rivâyet daha vardır ki o da Haysûn'dur. Uk. İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, VİN, 274 Bu hükümdar güzel ve iyi olan herbir gemiyi gasbedip müsadere ediyordu. İşte Hızır'ın bu gemiyi kusurlu kılıp, delmesinin sebebi budur.

Bu uygulamadan, maslahatın yönü muhakkak olarak bilindiği takdirde mesâlih ile amel edilebileceğine dair bir fıkhî hüküm anlaşılmaktadır. Aynı şekilde bir bölümünü ifsad etmek suretiyle malın tamamını ıslah etmenin câiz olduğu da anlaşılmaktadır ki; az önce geçmiş bulunmaktadır.

Müslim'in, Sahih'inde geminin delinmesindeki hikmet şu sözlerle açıklanmaktadır: Nihayet karşılıksız olarak gemileri gasb eden kişi gelince onun delinmiş olduğunu gördü ve ona ilişmeden geçip, gitti. Sonra da bir tahta parçasıyla onu düzelttiler... Müslim, Fetlâil 172

Bu kıssadan zorluk ve sıkıntılara sabretmenin teşvik edildiği anlaşılmaktadır. Böyle hoşlanılmayan bu gibi hallerin kapsamında nice faydalar vardır. Nitekim yüce Allah'ın:

"Bazen hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olur" (el-Bakara, 2/216) âyetinin anlamı da budur.

Bu bölümü tek başına aç →

80. Âyetin Tefsiri

"Erkek çocuğa gelince, annesi de, babası da mü’min kimselerdi. Bunun anne-babasına azgınlık ve nankörlük ederek onları sıkıntıya sokmasından endişe ettik.

"Erkek çocuğa gelince annesi, babası da mü’min kimselerdi" âyeti ile ilgili olarak sahih hadiste şöyle denilmektedir: "Bu çocuk hakkında mühür basıldığı zaman o kâfir olarak mühürlenmişti"denilmektedir Bu şekliyle: Müslim, Fedâil 172; Müsned. V, 119; Buhârî, Enbiyâ 27, Tefsir 18 sûre 2, 3, 4 ile Müsned, V, 120de: "Çocuğa gelince o kâfir idi" anlamında

Bu İfadenin zahiri onun baliğ olmadığı görüşünü desteklemektedir. Bununla birlikte baliğ olmakla beraber ona dair verilmiş bir haber olma ihtimali de vardır, daha önce geçmiş bulunmaktadır.

"Bunun anne-babasına azgınlık ve nankörlük ederek, onları sıkıntıya sokmasından endişe ettik" âyeti ile ilgili olarak; bu sözlerin Hızır (aleyhisselâm)ın sözleri olduğu söylenmiştir. İfadelerin akışı da buna tanıklık etmektedir. Pek çok müfessir de bu görüştedir. Yani bizler bu çocuğun azgınlık ve nankörlük ederek, -anne-babasını zorluğa ve sıkıntılara düşürmesinden korktuk. Yüce Allah bu gibi hal ve maksatlarla insanları öldürmek hususunda içtihatta bulunmayı ona mubah kılmıştı.

Bu âyetlerin yüce Allah'ın buyrukları olduğu ve Hızır'ın da onun âyetini ifadelendirmiş olduğu da söylenmiştir. Taberî der ki: Bu ("endişe ettik" ifadesi) "Bildik" demektir. İbn Abbâs da böyle demiş ve: Bildik demektir, diye açıklamıştır, Bu ise yüce Allah'ın:

"Allah'ın sınırlarını koruyamayacaklarından korkarlarsa" (el-Bakara, 2/229) âyetinde bilmeyi "havf (korkmak)" diye ifadelendirmesine benzemektedir,

Ubeyy'in: "Rabbin...bildi" diye okumuş olduğu rivâyet edilmiştir

Buradaki "endişe (haşyet)" in mekruh görmek, hoşlanmamak anlamına geldiği de söylenmiştir. Mesela birbirleriyle kavga ederler korkusuyla, onları birbirinden ayırdım derken, bu işten hoşlanmadığım, istemediğim için bunu yaptım, demek istenir.

İbn Atiyye der ki: Bu yorumun en güçlü açıklaması -lâfız buna uygun görülmemekle birlikte- ifadenin istiare olduğudur. Yani bu, yaratıkların ve muhatabların zannına göre böyledir: Eğer onlar o çocuğun halini bilmiş olsalardı anne ve babasını sıkıntıya sokacağından korkarlardı. İbn Mes'ûd da; " Rabbin korktu" diye okumuştur ki burada istiare olduğu apaçıktır. Bu da Kur'ân-ı Kerîm'de yüce Allah hakkında kullanılan "belki, olur ki, umulur ki" anlamındaki tabirlere benzemektedir. Yüce Allah’ın bu gibi umutlandıran âyetlerinin kesin vaad anlamında olduğuna işaret etmektedir. Bütün bunlardaki umutlandırıcı ifadeler, beklentiler, korku ve endişe ihtimalleri, ey muhataplar- sizin kendi durumunuza göredir.

"Onları sıkıntıya sokmasından" âyeti onlara zora koşmasından, ağır yükümlülüklerle karşı karşıya bırakmasından... endişe ettik, demektir. Yani onların çocuklarına karşı duydukları sevgi, arkasından gitmelerine sebeb teşkil edecek, ikisi de sapacak ve onun dininin yolunu tutacaklardı, demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

81. Âyetin Tefsiri

"Bu bakımdan, Rabbinin onlara bunun yerine daha temiz ve hayırlısını ve daha merhametlisini vermesini diledik.

"Bu bakımdan Rabbinin onlara bunun yerine daha temiz... vermesini diledik" âyetinde

"bunun yerine" anlamındaki lâfzını Cumhûr "be': harfini üstün, "dal" harfini de şeddeli okumuştur. Âsım ise "be" harfini sakin, "dal" harfini de şeddesiz okumuştur. Allah'ın onları bir evlat ihsan edip bağışlamasını diledik, demektir.

"Daha temiz ve hayırlısını" âyeti da daha temiz bir dine sahip ve salah sahibi birisini vermesini diledik, demektir. Burada: "Yerine vermek, değiştirmek" fiili; şeklindeki kullanımı ile aynı manayadır. (Cumhûrun okuyuşu birinci şekilden, Âsım'in okuyuşu da ikinci şekildendir.) Nitekim; " Mühlet verdi, indirdi"; fiillerinde ve benzerlerinde de durum böyledir.

"Ve daha merhametlisini" âyetini İbn Abbâs "ha" harfini (sakin değil) ötreli olarak okumuştur. Şair der ki:

"Kendisinden yumuşaklık ve merhamet görülen

Bir kıza nasıl zulmedilebilir!"

Diğerleri ise bu harfi sakin olarak okumuştur. Ru'be b. el-Accac'ın şu beyitinde de böyle kullanılmıştır;

"Ey rahmeti İdris'e indiren,

Ve ey laneti iblis'e indiren."

Ebû Amr'dan ise farklı rivâyetler gelmiştir.

"Merhamet" kelimesi,

"Temiz ve hayırlı" kelimesine atfedilmiştir. Sonundaki "elif" te'nis içindir. Müzekkeri "elif'siz olarak; şeklinde gelir.

Burada "ruhm"ın "rahim (akrabalık bağı)" anlamına geldiği de söylenmiştir. İbn Abbâs da bu âyeti; "Akrabalık bağını daha bir gözeten Ebû Dâvûd, Vesâyâ 9 diye okumuştur.

Aynı şekilde: "Daha temiz" yerine: şeklinde okumuştur.

İbn Cübeyr ve İbn Cüreyc'den nakledildiğine göre; o çocukları yerine o anne ve babaya bir kız çocuk verildi. el-Kelbî der ki: Bu kız çocukla peygamberlerden birisi evlendi ve o kızın da bir peygamber oğlu oldu. Yüce Allah onun vasıtası ile ümmetlerden birisine hidâyet verdi. Katade, oniki peygamber doğurdu, demiştir. Yine İbn Cüreyc'ten nakledildiğine göre çocuğun annesi çocuk öldürüldüğügünü müslüman olacak bir çocuğa hamile idi. Öldürülen ise kâfirdi.

İbn Abbâs'tan gelen rivâyete göre annesi bir kız çocuğu doğurdu. O da bir peygamber doğurdu.

Bir rivâyette de yüce Allah o anne ve babaya o çocuklarının yerine yetmiş peygamber doğuran bir kız çocuğu verdi. Ca'fer b. Muhammed de bunu babasından nakletmiştir.

İlim adamlarımız derler ki: Bu uzak bir ihtimaldir. İsrailoğulları dışındaki ümmetler arasında pek çok peygamber gönderildiği bilinmemektedir. Bu kadın da İsrailoğullarından değildi,

Bu âyet-i kerimeden şu anlaşılmaktadır: Çocuklar her ne kadar insan ciğerinin bir parçası ise de onları yitirmek musibeti böylelikle hafifletilmiş olur. Esasen kaza ve kadere teslim olan kimsenin akıbeti aydınlıktır.

Katade der ki: O çocukları doğduğunda anne-babası sevinmişti. Öldürüldüğünde de onun için üzülmüşlerdi. Ama hayatta kalmış olsaydı, onların helâk olmalarına sebeb olacaktı. O bakımdan herkese düşen yüce Allah'ın kazasına rıza göstermektir. Şüphesiz ki yüce Allah'ın, mü’minler hakkındaki hoşlarına gitmeyen takdiri, sevdikleri şekildeki takdirlerinden onlar için daha hayırlıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

82. Âyetin Tefsiri

"O duvara gelince; şehirdeki iki yetim erkek çocuğundu. Altında da onlara ait bir define vardı. Babaları salih bir kimseydi. Bu sebeble, Rabbin ikisinin de rüştlerine ermelerini ve -Rabbinden bir rahmet olmak üzere- definelerini çıkarmalarını diledi. Ben bunları kendiliğimden yapmadım. İşte senin tahammül gösteremediğin şeylerin İç yüzü budur."

"O duvara gelince şehirdeki İki yetim erkek çocuğundu." Bu iki çocuk yaşça küçük idiler. Bunu onları

"yetim" olmakla nitelendirmiş olması karinesinden anlamaktayız. Bu çocukların İsimleri Asram ve Surâym idi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da: "Baliğ olduktan sonra yetimlik söz konusu değildir"diye buyurmuştur. Kuvvetli (zahir) olan görüş budur. Eğer yetim idilerse, onlara şefkat duymak anlamıyla baliğ olduktan sonra da yetimlik vasfını taşımaya devam etmeleri ihtimali de vardır.

İnsanlar hakkında yetimliğin babayı kaybetmek ile, onların dışındaki canlılarda ise annenin kaybedilmesiyle söz konusu olacağına dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/83- âyet 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır,

"Şehirde (Medine)" âyeti da kasabaya (el-karyeye) medine denilebileceğine delil vardır. "Ben diğer kasabaları (el-kura) yiyen bir kasaba(ya hicret etmek) ile emrolundum." Buhâri Fedailu'l-Medine 2; Müslim, Hacc 488; Muvatta’, Medine 5; Müsned, II, 537. hadisinde de karye (kasaba) medîne (şehir) anlamında kullanılmıştır. Hicret hadisinde de: "Sen kimlere aitsin (kimlerdensin)" diye soruya muhatap olan adam, Mekke'yi kastederek: "Ben, medine ahalisindenim" demiştir.

"Altında da onlara ait bir define vardı." İnsanlar bu define hususunda farklı görüşlere sahiptirler. İkrime ve Katade derler ki: Bu pek çok miktarda bir mal idi. Define (kenz) adından anlaşılan budur. Çünkü kenz sözlükte bir araya toplanıp getirilmiş mal demektir. Buna dair açıklamalar da daha önceden (et-Tevbe, 9/34. âyet 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

İbn Abbâs der ki: Bu yerin altına gömülmüş bir sahifedeki bir bilgi idi. Yine ondan şöyle dediği nakledilmiştir: Bu üzerinde: Bismillahirrahmanirrahîm. Kadere îman eden kimsenin nasıl üzüldüğüne hayret ederim. Rızka îman eden kimsenin nasıl çalışıp didindiğine şaşarım. Ölüme inanan bir kimsenin nasıl sevindiğine şaşarım. Hesaba inanan bir kimsenin nasıl gaflete düştüğüne şaşarım. Dünyaya ve dünyanın, dünyada yaşayanların hallerinin değişip durmasına inanan kimsenin, yine dünyaya rahat ve huzur içerisinde meyledişine şaşarım. Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur, Muhammed Allah'ın Rasûludür, yazılı, altından bir levha idi.

Buna yakın bir rivâyet İkrime'den ve Ğufra'nın azatlı kölesi Ömer'den de rivâyet edilmiştir. Ayrıca Osman b. Affan bunu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan rivâyet etmiştir.

"Babaları salih bir kimse idi" lâfzının zahirinden ve ilk olarak hatıra gelen manadan anlaşıldığına göre bu onların Öz, en yakın babalarıdır. Yedinci babaları olduğu da söylenmiştir. Bu Ca'fer b. Muhammed'in görüşüdür. Onuncu göbekten babaları olduğu da söylenmiştir. Bu atalarının salihliğinden söz edilmiyor olmakla birlikte, onun salihliği sebebiyle bu çocukları korunmuş idi. Bunun ismi Kâşih'di. Bu açıklama Mukâtil 'e aittir. Annelerinin ismi da Dinyâ idi. Bunu da en-Nekkaş zikretmiştir.

Bu âyette yüce Allah'ın salih olan bir kimseyi bizzat koruduğu gibi, ondan neseb itibariyle uzaklarda bulunan çocuklarını, torunlarını dahi koruyacağına delil vardır. Yüce Allah'ın, salih bir kimse dolayısıyla soyundan yedi kişiyi muhafaza edeceğine dair rivâyet nakledilmiştir: Yüce Allah'ın:

"Benim velim o kitabı indiren Allah'tır ve o salihleri veli edinir." (el-A'raf, 7/196) âyeti da buna delildir.

Yüce Allah'ın:

"Ben bunları kendiliğimden yapmadım" âyeti Hızır'ın bir nebi olmasını gerektirmektedir. Bu konudaki görüş ayrılığı önceden geçmiştir.

"İşte senin tahammül gösteremediğin şeylerin iç yüzü" yani açıklaması

"budur."

"Tahammül gösteremediğin" âyetini bir kesini; şeklinde "sin"den sonra "te" ile okumuşlardır. Cumhûr ise "te"siz olarak; iye okumuştur. Ebû Hatim der ki: Mushaf ların hattında olduğu gibi biz de böyle okuruz.

Burada açıklığa kavuşturulması gereken beş husus vardır:

1- Mûsa'nın Beraberindeki Delikanlıdan Söz Edilmeme Sebebi:

Bu âyetlerin başında da sonunda da Mûsa'nın beraberindeki genç adamdan hiç söz edildiğini duymadık diye soran birisine şöyle cevap verilir: Bu hususta görüş ayrılığı vardır. İkrime, İbn Abbâs'a: Genç kişi Mûsa ile birlikte olduğu halde niçin ondan söz edildiğini görmüyoruz? diye sorunca, İbn Abbâs şöyle demiş: O genç kişi o sudan içti ve ebedileştirildi. O ilim adamı da onu aldı ve onu bir gemiye kapattıktan sonra onu denize saldı. Bu gemi kıyâmet gününe kadar deniz dalgaları üzerinde onu yüzdürecektir. Çünkü onun o sudan içmemesi gerekirdi, ama içti.

el-Kuşeyri der ki: Eğer bu sabit ise burada sözü edilen genç şahıs Yûşa b. Nûn değildir. Çünkü Yûşa b. Nûn, Mûsa (aleyhisselâm)dan sonra uzun bir süre yaşadı ve onun halifesi oldu. Daha kuvvetli görülen odur ki Mûsa, Hızır ile karşılaşınca beraberindeki genç delikanlıyı geri gönderdi.

Hocamız İmâm Ebû'l-Abbas der ki: Kendisine tabi olunanı (Mûsa'yı) söz konusu etmekle yetinilip tabi olanı zikretmeye gerek görmemiş olma ihtimali de vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

2- İncelikli İfadeler Kullanmak:

Hızır'ın, çocukların hazinelerini çıkartmayı yüce Allah'a izafe ederken gemiyi delme işini "onu kusurlu yapmak İstedim" diyerek kusurlu yapmayı kendisine izafe etmiş olması nasıl izah edilir? diye sorana şöyle cevap verilir:

Duvarın düzeltilmesinde iradenin yüce Allah'a isnad edilmesi, uzun bir zaman sonra ve gayblardan olan bir hususa dair oluşundan dolayıdır. Her ne kadar Hızır da bunu irade etmiş idiyse de böyle bir iradede bulunmayı ona öğreten Allah'tır.

Şöyle de açıklanmıştır: Bu tamamıyla hayır bir iş olduğundan dolayı yüce Allah'a izafe etmiştir. Geminin kusurlu kılınmasını da edebe riâyet ederek kendi nefsine izafe etti. Çünkü bu bir kusur lâfzı ile ifade edilmektedir. Bu hususta iradeyi yalnızca kendisine isnad etmek suretiyle edebini göstermiştir. Nitekim İbrahim (aleyhisselâm) da:

"Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur" (eş-Şuarâ, 26/80) sözlerinde daha önce geçen fiilde ve sonrasında fiili yüce Allah'a isnad edip, hastalanma fiilîni kendisine isnad ederken, aynı şekilde edebe riâyet etmiştir. Çünkü hastalanmak bir eksiklik ve bir musibet anlamını taşır. O halde yüce Allah'a ancak güzel görülen lâfızlar izafe olunur, çirkin görülen lâfızlar izafe edilmez. Bu da yüce Allah'ın:

"Hayır ancak senin elindedir" (Âl-i İmrân, 3/26) âyetine benzemektedir. Sadece hayır zikredilmiş olup, şerr O'na nisbet edilmemiştir. Her ne kadar hayır da, şerr de, zarar da, fayda da O'nun elinde olsa dahi. Çünkü, O herşeye kadir olandır ve O herşeyden haberdar olandır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın aziz ve celil olan Rabbinin kıyâmet gününde şöyle buyuracağına dair bize yaptığı nakli ileri sürerek itiraza kalkışmak, yerinde değildir: Kıyâmet gününde yüce Allah şöyle buyuracaktır; "Ey Âdemoğlu, Ben hastalandığım halde sen Beni ziyaret etmedin. Ben senden, Bana yemek yedirmeni istediğim halde sen Bana yemek yedirmedin. Senden, Bana su içirmeni istediğim halde sen Bana su içirmedin..," Müslim, Birr 43 Çünkü bu, hitapta bir tenezzüldür ve sitemde oldukça lutufkârane bir ifadedir. Bunun da manası, celal ve ikram sahibi olan Allah'ın lutuflarını, O'nun bu amellere vereceği mükâfatın ne kadar çok olduğunu anlatmaktır. Bu kabilden açıklamalar daha önceden de geçmiş bulunmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Kendi zatı hakkında dilediği İfadeyi kullanmak Allah'ın hakkıdır. Bizler ise ancak O'nun bize izin vermiş olduğu güzel vasıfları ve şerefli fiilleri O'nun hakkında kullanabiliriz. Her türlü eksiklikten, afetten çok yüce ve münezzehtir, alabildiğine yüksektir.

Çocuk hakkında da; "Diledik" ifadesini kullandığını görüyoruz. Burada öldürmeyi kendi nefsine, onun yerine daha hayırlı birisim vermeyi de yüce Allah'a izafe etmiş gibidir.

" Rüşt, reşittik" ise hem hilkatin hem de aklın kemâl derecesini anlatır. Buna dair açıklamalar daha önceden el-En'âm Sûresi'nde (6/151-153. âyetler 12. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah'a hamd olsun.

3- Hızır (aleyhisselâm)ın Tasarruflarını Şerf Hükümlerden Sıyrılmaya Delil Gösterenler:

Hocamız İmâm Ebû’l-Abbas der ki: Bâtıniye’nin zındıklarından bir kesim bir rakım şer'î hükümlerin (haklarında) uygulanmasını gerekli kılan bir yol izlemeye kalkışmışlar ve şöyle demişlerdir: Bu genel şer'î hükümler ile, peygamberler ve avam hakkında hüküm verilir. Veliler ile havasa gelince, onların bu gibi nasslara ihtiyaçları yoktur. Onlardan istenen, kalplerinde doğan şeylerden ibarettir. Kalplerinde etkin olarak geçen düşünceler ile onlar hakkında hüküm verilir. Yine bunlar derler ki: Buna sebep ise kalplerinin bulandırıcı konulardan arınmış, ağyardan uzak düşmüş olmasıdır. Bu sebepten ötürü onlara ilahi ilimler ve Rabbani hakikatler tecelli eder. Kâinatın sırlarına vakıf olurlar, cüz'iyyâtın ahkâmını bilirler. Böylelikle şeriatın külliyâtına dair hükümlere ihtiyaçları kalmaz. Nitekim Hızır da böyle davranmıştır. O kendisine tecelli eden ilimler vasıtası ile Mûsa'nın nezdinde bulunup Kitaptan anlaşılan hükümlere ihtiyaç duymamıştır.

Onların yaptıkları nakiller arasında şu da vardır: Müftüler sana fetva verecek olsa dahi sen fetvayı kalbine sor.

Hocamız -Allah ondan razı olsun- dedi ki: Böyle bir söz söylemek zındıklıktır ve küfürdür. Bu sözleri söyleyen öldürülür ve tevbe etmesi dahi istenmez. Çünkü bu sözler kat'î olarak bilinen şer'i hükümleri inkâr etmektir. Yüce Allah'ın sünneti, hükümlerinin ancak kendisiyle kulları arasında elçilik vazifesini yapan rasûlleri aracılığıyla bilinmesi şeklindedir ve hikmeti bunu gerektirmiştir. Rablerinin mesajlarını ve kelâmını alıp tebliğ edenler onlardır. Onun şeriat ve hükümlerini onlar açıklarlar. Yüce Allah bu görev için onları seçmiş ve bu önemli vazifeyi onlara vermekle, onları ayrıcalıklı kılmıştır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Allah, meleklerden ve insanlardan rasûller seçer. Muhakkak Allah herşeyi işitendir, herşeyi görendir" (el-Hacc, 22/75)

"Allah peygamberliğini kime vereceğini çok iyi bilendir." (el-En'âm, 6/24);

"İnsanlar tek bir ümmetti. Allah da peygamberleri müjdeleyici ve korkutucular olmak üzere gönderdi..." (el-Bakara, 2/213) ve buna benzer daha başka âyet-i kerimeler. Özetle söyleyecek olursak, Yüce Allah'ın emir ve nehiylerini ihtiva eden, hükümlerini bilmenin tek yolunun ancak peygamberler olduğu ve ancak onlar vasıtasıyla bunların öğrenileceği konusunda kat'î bir bilgi ve kesin bir yakîn vardır. Bu konuda ümmetin selefi de, halefi de icmâ’ halindedir. Her kim: Peygamberlerin dışında ve peygamberlere ihtiyaç bırakmayacak şekilde Allah'ın kendisi vasıtasıyla emir ve yasaklarının bilinebileceği başka bir yol bulunduğunu söyleyecek olursa bu kimse kâfirdir, öldürülür, tevbe etmesi de istenmez. Bu konuda onunla tartışıp, ona soru sorup cevap vermeye de gerek yoktur. Diğer taraftan böyle bir iddia Peygamberimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)dan sonra bir takım peygamberlerin varlığını da kabul etmek demektir. Oysa yüce Allah onu peygamberlerinin ve rasûllerinin sonuncusu kılmıştır. Ondan başka ne bir nebî ne de bir rasûl gelecektir.

Bunu şöyle açıklayabiliriz: Ben hükümleri kalbimden alırım, kalbimde geçen ne ise yüce Allah'ın hükmü odur ve gereğince amel ederim. Bu varken ayrıca Kitab ve sünnete ihtiyacım yoktur, diyen bir kimse özel olarak kendisinin nebî olduğunu iddia etmiş demektir. Böyle bir iddia, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın: "Ruhu'l-Kudüs (Cebrâîl) Benim kalbime şunu üfledi (telkin etti)"hadisinde Devamı: "... kimse rızkını tamamlamadan asla ölmeyecektir. Binâenaleyh Allah'tan korkun ve (rızkınızı) güzel bir şekilde arayın." (el-Aclanî, Keşfu'l-Hafa, I, 231, hn, 707de belirtildiğine göre hadisi İbn Ebi'd-Dünya, Ebû Nuaym, Taberâni, el-Bezzâr ve Hâkim rivâyet etmiş, Hakim sahih olduğuna söylemiştir). söylediklerini andırmaktadır.

4- Hızır Ölü Müdür? Diri Midir?:

İnsanların Cumhûru, Hızır (aleyhisselâm)ın ölmüş olduğu kanaatindedir. Bir kesim de şöyle demektedir: O hayat pınarından içtiğinden dolayı hayattadır, yeryüzündedir ve Beytullah'ı haccetmektedir.

İbn Atiyye der ki: en-Nekkaş bu hususta uzun uzadıya açıklamalarda bulunmuş, kitabında Ali b. Ebi Tâlib'ten ve başkalarından hiçbirisi de ayakları üstünde duramayacak şekilde pek çok şeyler zikredip nakletmiştir. Eğer, Hızır (aleyhisselâm) hayatta olup da haccetse idi, İslâm milleti arasında görülmesi gerekirdi. Eşyanın tafsilatını bütün incelikleriyle bilen yüce Allah'tır. O'ndan başka Rab yoktur. Elan, Hızır (aleyhisselâm)ın ölmüş, olmasını gerektiren hususlardan birisi de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şu Hadîs-i şerîfidir: "Şu gecenizi görüyor musunuz? (yüzyıl sonra) Bugün yeryüzünde bulunanlardan hiçbir kimse kalmayacaktır." Hadis biraz sonra tam olarak ve nisbeten farklı rivâyetleriyle zikredilecek ve kaynakları orada gösterileceklerdir.

Derim ki: Buhâri de bu görüştedir. Kadı Ebû Bekr İbnu'l-Arabî de bunu tercih etmiştir. Ancak sahih olan ikinci görüştür; yani ileride belirteceğimiz üzere o hayattadır.

Hadisi Müslim, Sahih'inde, Abdullah b. Ömer'den gelen rivâyet yoluyla kaydetmektedir. Abdullah b. Ömer dedi ki: "Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hayatının sonlarına doğru bir gece bize yatsı namazını kıldırdı. Sonra ayağa kalkıp dedi ki: Şu gecenizi görüyor musunuz? Bundan itibaren yüz seneye kadar yeryüzünde bulunanlardan hiçbir kimse kalmayacaktır." İbn Ömer dedi ki: İnsanlar Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın söylediği o sözler hakkında kendi aralarında yüz sene ile ilgili söyledikleri sözlerde yanıldılar. (Onların yüz sene sonra kıyâmetin kopacağına dair söyledikleri sözlerine işaret ediyor.) Oysa, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şunları söylemişti: "Bugün yeryüzünde bulunanlardan kimse kalmayacaktır. " O bu sözleriyle bu neslin (bu süre zarfında) ölmüş olacağını kastetmiştir. Müslim, FedâilıTs-Sahâbe 217; Buhârî, Mevâkitu's-Salât 40; Ebû Dâvûd, Melâhim 18; Tirmizî. Fiten 64

Bunu aynı şekilde Câbir b. Abdullah yoluyla da rivâyet etmektedir. (Cabir) dedi ki: Ben, Resûlüllah'ı vefat etmeden bir ay önce şöyle buyururken dinledim: "Siz kıyâmetin ne zaman kopacağı hakkında bana soru soruyorsunuz. Onun bilgisi ancak Allah'ın nezdindedir. Ben, Allah adına yemin ederim ki yeryüzünde doğmuş bulunan hiçbir nefis üzerinden (bu andan itibaren) yüzyıl geçmeyecektir." Müslim, Fedâilus-Sahâbe 218; Tirmizî, Fiten 64 Bir diğer rivâyette Sâlim'in şöyle dediği kaydedilmektedir: Biz kendi aramızda: "O gün yaratılmış bulunan" (nefislerden) diye konuştuk." Müslim, Fedâilu's-Sahâbe 220

Bir başka rivâyette de şöyle denilmektedir: "Bugün doğmuş bulunan hiçbir nefsin üzerinden yüzyıl geçtikten sonra hayatta kalacak yoktur." Müslim, Fedâilu's-Sahâbe 218

Sikâye (Hac mevsiminde hacılara su dağıtmak) ile görevli Abdu'r-Rahmân bunu tefsir ederek ömürlerin eksilmesidir, demiştir. Aynı yer Ebû Said el-Hûdrî'den de buna yakın bir hadis rivâyet edilmiştir Müslim, Fedâilu's-Sahâhe 219- Ayrıca bk. Buhârî, İlm 41, Mevâkîtu's-Salât 20; Müsned, 1,93, 140,11, 88, 121, 131

İlim adamlarımız derler ki; Bu hadisin muhtevası özetle şudur: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) vefatından bir ay önce Âdemoğullarından o esnada hayatta bulunan herhangi bir kimsenin ömrünün (o andan itibaren) yüzyılı aşmayacağını bildirmiştir. Çünkü, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem); "Doğmuş bulunan her bir nefis" diye buyurmuştur. Bu lâfız ise melekleri ve cinleri kapsamaz. Zira onlar hakkında bu ifadenin kullanılması doğru değildir. Akıl sahibi olmayan canlılar da bunun kapsamına girmez. Çünkü Hazret-i Peygamber: "Yeryüzünde bulunan canlılardan bir kimse" diye buyurmuştur. Burada da ifade aslı itibariyle akıl sahibi varlıklar hakkında kullanılan bir ifadedir. O kasıt Âdemoğullarından başkası olamaz. İbn Ömer de bu manayı açıklamış ve şöyle demiştir: O bu sözleriyle (bu zaman zarfında) bu neslin ölmüş olacağını kastetmiştir.

Hazret-i Peygamber'in: "Doğmuş bulunan hiçbir nefis"ifadesinin umûmî oluşu dolayısıyla Hızır hayattadır, diyenlerin görüşlerinin batıl olduğuna, bu hadisi delil gösterenlerin lehine delil olacak bir tarafı yoktur. Çünkü onun her ne kadar istiğrakı (bütünü kapsayıcılığı) pekiştirici ise de onun hakkında özel bir nass değildir. Aksine bu umûm İfadenin tahsis edilmesi mümkündür. Nitekim bu hadis Îsa (aleyhisselâm)ı da kapsamına almamaktadır. Îsa (aleyhisselâm) ötmediği gibi öldürülmedi de; o Kur'ân'ın nassı ve manası gereğince hayattadır. Aynı şekilde bu hadis -hayatta olmakla birlikte- Deccal'i de kapsamına almaz. Deccal'in hayatta oluşuna delil ise el-Cessâse hadisi diye bilinen hadistir Müsned, VI, 373, 413, 417, 418. Aynı şekilde bu hadis Hızır (aleyhisselâm)ı da kapsamaz ve Hızır İnsanlar tarafından da görülmez. Onlarla beraber oturup kalkanlardan da değildir ki; birbirleriyle konuştukları vakit Hızır mıdır? diye kimsenin hatırından geçmesin. İşte bu gibi umûmî ifadeler özel halleri kapsamaz.

Ashab-ı Kehf'in de hayatta oldukları, Îsa (aleyhisselâm) ile birlikte haccedecekleri -önceden geçtiği gibi- de söylenmiştir, Aynı şekilde daha önce belirttiğimiz gibi İbn Abbâs'ın görüşüne göre Mûsa'nın genç adamı da bu haldedir.

Ebû İshâk es-Sa'lebî "el-Arâis" adlı kitabında şunları söylemektedir. Sahih olan Hızır'ın uzun ömür verilmiş ve gözlerin görmesine karşı perdelenmiş bir peygamber olduğudur. Muhammed b. el-Mütevekkil, Damra b. Rabia'dan, o Abdullah b. Şevzeb'den şöyle dediğini nakletmektedir: Hızır (aleyhisselâm) Farisoğullarındandır. İlyas da İsrailoğullarındandır. Bunlar her sene hac mevsiminde bir araya gelirler. Amr b. Dinar'dan da şöyle dediği nakledilmektedir: Hızır da, İlyas da, Kur'ân yeryüzünde kaldığı sürece hayatta kalacaklardır. Kur'ân kaldırıldı mı onlar da ölecekler.

Hocamız İmâm Ebû Muhammed Abdu'l-Mû'ti b. Mahmud b. Abdi'l-Mû'ti el-Lahrnî, Kuşeyrî'ye ait "er-Risale" şerhinde salih pek çok erkek ve pek çok kadından bir takım hikâyeler nakletmektedir ki, bunlara göre bu kimseler Hızır (aleyhisselâm)ı görmüş ve onunla karşılaşmışlardır. Bunların toplamı, en-Nekkâş, es-Sa'lebî ve diğerlerinin de zikrettikleri ile birlikte onun hayatta olduğuna dair zannı oldukça kuvvetlendirmektedir.

Müslim'in, Sahih'inde yer alan hadiste şöyle buyurulmuştur: "Deccal, Medine yakınlarındaki verimsiz yerlerden birisine gelecektir. O gün insanların en hayırlıları olan bir adam -yahut- insanların en hayırlılarından bir adam onun karşısına çıkacaktır..." Hadisin sonlarında şu kaydedilmektedir; Ebû İshâk dedi ki; Denildiğine göre bu adam Hızır (aleyhisselâm)dır Müslim, Filen 112

İbn Ebi'd-Dünya "en-Nevâdir" adlı eserinde Ali b. Ebi Tâlib (radıyallahü anh)'a ulaşan mevkuf bir senet ile naklettiğine göre Ali (radıyallahü anh) Hızır ile karşılaşmış ve (Hızır) ona şu duayı öğretmiş ve bu duayı her namazın akabinde tekrarlayan kimseye pek büyük bir sevap, mağfiret ve rahmet olacağını da zikretmektedir. Dua şöyledir:

Cl) tik. Müslim, Fiten 119 vd; Ebû Dâvûd, Melâhim 15; Tirmizî, Fiten 66; İbn Mâce, Fiten

"Ey bir şeyi işitmek, başka bir şeyi işitmekten alıkoymayan! Ey isteklerin kendisini şaşırtmadığı! Ey ısrar edenlerin ısrarlarından ötürü kendisine usanç gelmeyen! Bana affının serinliğini, mağfiretinin tatlılığını tattır."

Yine Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)dan, Ali b. Ebi Tâlib (radıyallahü anh)ın Hızır'dan duyduğu belirtilen bu duaya yakın bir duayı işittiğini de zikretmektedir. İlyâs'ın, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile bir araya gelişini de zikretmiştir.

İlyâs (aleyhisselâm)ın, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın dönemine kadar kalışı mümkün olduğuna göre Hızır'ın hayatta kalışı da mümkündür. Senede bir defa Beyt'in yanında bir araya geldiklerini ve ayrıldıktan vakit şu sözleri söylediklerini de nakletmektedir: "Maşaallah, maşaallah! Kötülüğü Allah'tan başkası kimse önleyemez. Maşaallah, maşaallah! Ne kadar nimet varsa hepsi Allah'tandır. Maşaallah, maşaallah! Allah'a tevekkül ettim, güvenip, dayandım, Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!"

İlyâs'a dair bilgiler de yüce Allah'ın izniyle es-Sâffat Sûresi'nde (37/123. âyet-i kerîme'nin tefsirinde) gelecektir.

Ebû Ömer b. Abdî’l-Berr, "et-Temhid" adlı eserinde Ali (radıyallahü anh)dan şöyle dediğini zikretmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat edip de üzeri bir örtü ile örtülünce evin bir tarafından söyleyeni görülmeyen bir ses işitildi. Onlar bu sesi işitiyorlar fakat bu sesin sahibini görmüyorlardı. Şöyle diyordu: Allah'ın selamı, rahmet ve bereketleri üzerinize olsun. Ey bu hâne halkı, selam size. Her bir nefs ölümü tadacaktır. Şüphesiz Allah ölen herkesin halefidir. Yokolup giden herkesin yerine geçecek olan başkasını verir. Her bir musibete karşı teselli kaynağıdır. O bakımdan Allah'a güvenin, O'ndan ümit edin. Çünkü şüphesiz ki asıl musibetzede ilahi mükâfattan mahrum olandır. Onların kanaatlerine göre bu sözleri Hızır (aleyhisselâm) söylemişti. Kastettiği ise Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın ashabıdır.

Hazret-i Peygamber'in hadisindeki "yeryüzünde" ifadesindeki "elif-lâm" cins için değil ahd İçindir. Bu da Arap topraklarıdır. Buna delil ise onların bu topraklarda tasarruf etmeleri ve çoğunlukla orada bulunmalarıdır.

Bu ifadeyle Ye'cuc ve Me'cuc'un yaşadığı topraklar, Hint ve Sind taraflarında bulunan kulakların duymadığı, hakkında hiçbir şey bilinmeyen uzak adalar girmez.

Deccal'e dair (itiraz İle İlgili olarak) bir cevap vermek gerekmez.

Süheylî der ki: Hızır'ın ismi hususunda insanlar birbirinden oldukça farklı kanaatlere sahiptir. İbn Münebbih'ten şöyle dediği nakledilmektedir: O, Ebleyâ b. Melkân b. Fâliğ b. Şâlih b. Erfahşed b. Sâm b. Nûh'dur. Bir diğer görüşe göre o, İbn Âmîl b. Sümahikîn b. Erya b. Alkâmâ b. îysû b. İshâk'dır, Babası bir hükümdar imiş, annesi de Farslı olup ismi da Elma İmiş. O, mağarada kasabadaki adamlardan birisinin koyunları arasından kendisini her gün emziren bir koyun ile birlikte bulunmuş. Onu bulan bu adam alıp beslemiş. Gençlik yaşına gelip de -babası olan- hükümdar bir kâtip edinmek istemiş. İbrahim ile Şit üzerine indirilen sahifeleri yazmak üzere bu konuda bilgi ve maharet sahiplerini toplamış. Onun huzuruna gelen kâtiplerden birisi de oğlu Hızır imiş. Kendisi de oğlunu tanımıyormuş. Yazısının ve bilgisinin güzel olduğunu görmüş ve onun bu üstün özelliklerini ve durumunu araştırınca oğlu olduğunu öğrenmiş. Onu yanına alıp insanların işlerini görmek ve yönetmek üzere görevlendirmiş. Ancak daha sonra Hızır anlatılması uzun sürecek bir takım sebebler dolayısıyla hükümdarın yanından kaçmış. Nihayet Hayat Pınarı'nı bulmuş ve ondan içmiş. O, Deccal çıkıncaya kadar hayatta kalacaktır. Deccal'in öldüreceği, bölüp parçalayacağı sonra da yüce Allah'ın hayat vereceği adam işte odur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın dönemine yetişmediği de söylenmiştir. (Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır).

Ancak bu görüş sahih değildir.

Buhârî ve aralarında hocamız Ebû Bekr İbnu'l-Arabî -Allah'ın rahmeti üzerineolsunninde bulunduğu hadis ehlinden bir kesim şöyle demişlerdir: O, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın belirttiği: "Yüzyılın nihâyetinde bugün yeryüzünde bulunanlardan hiçbir kimse kalmayacaktır." Yüzyılın bitmesinden önce vefat etmiştir. Çünkü o bu sözleriyle, bu sözü söylediği zaman hayatta olanlardan kimse hayatta kalmayacaktır, demek istemiştir.

Derim ki: Biz bu hadisi ve bu hadis ile ilgili açıklamaları zikrettik ve Hızır'ın şu ana kadar hayatta olduğunu açıkladık. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

5- Hızır'ın, Mûsa (aleyhisselâm)a Vasiyeti:

Denildiğine göre Hızır, Mûsa (aleyhisselâm)dan ayrılmak isteyince Mûsa ona: Bana tavsiyede bulun, demiş. O da şunları söylemiş: Çokça tebessüm et, ama çok gülme. Israrı bırak. Gereksiz hiçbir işi yapma. Hata edenleri yaptıkları hatalar dolayısıyla ayıplama.

Ey İmrân'ın oğlu hatan dolayısıyla da ağla!

Bu bölümü tek başına aç →

83. Âyetin Tefsiri

Sana, Zülkarneyn'i de soruyorlar. De ki: Size ona dair haber okuyayım:

"Sana, Zülkarneyn'i de soruyorlar. De ki: Size ona dair bir haber okuyayım" âyeti ile ilgili olarak İbn İshak dedi ki: Zülkarneyn'e dair haberlerde belirtildiğine göre, ona başkalarına verilmemiş olan şeyler verilmişti. Sebebler onun için alabildiğine çoğaltılmış ve kolaylaştırılmıştı. Nihayet yeryüzünün doğularına da, batılarına da gitmişti. Ayağı nereye bastıysa ora halkına üstün kılındı. Nihayet doğuya, batıya, ötesinde hiçbir mahlûkun bulunmadığı yerlere kadar yolculuklarını bitirdi, İbn İshak der ki: Arap olmayanlardan bir takım haberler nakleden kimselerin bana anlatüklarına göre Zülkarneyn ile ilgili bilgilerden miras olarak ders aldıklarına göre o, Mısır ahalisinden olup ismi Yunanlı Merzubân b. Merdube imiş. Yunan b. Yâfes b. Nûh'un soyundanmış. İbn Hisam der ki: İsmi İskender olup, İskenderiye'yi kuran odur. Bundan dolayı şehir ona nisbet edilmiştir.

İbn İshak der ki: Bana, Sevr b. Yezîd, Halid b. Ma'dân el-Kelâîden -ki Hâlid pek çok kimseye yetişmiş bir kişi idi- anlattığına göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a Zülkarneyn'e dair soru sorulmuş. O da şu cevabı vermiş: "O yeryüzünü alt tarafından İzlediği yollarla tamamen dolaşmış bir hükümdardır."Hâlid dedi ki: Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) bir adamın birisine: Ey Zülkarneyn! diye seslendiğini işitince şöyle demiş: Allah'ım mağfiretini dilerim. Sizler peygamberlerin isimlerini kullanmakla yetinmeyerek şimdi de meleklerin isimlerini mi kullanmaya başladınız? İbn İshak der ki: Zülkarneyn'in bunların hangisi olduğunu en iyi bilen Allah'tır. Resûlüllah gerçekten bunu söyledi mi, söylemedi mi Allah bilir. Doğru onun söylediğidir.

Derim ki: Ali b. Ebi Tâlib (radıyallahü anh)dan da Ömer (radıyallahü anh)ın sözünün bir benzeri rivâyet edilmiştir. O birisinin diğerine: Ey Zülkarneyn! diye seslendiğini işitince şöyle demiş: Peygamberlerin isimlerini kullanmanız size yetmedi de meleklerin isimlerini mi kullanmaya başladınız?

Yine ondan gelen bir rivâyete göre Zülkarneyn salih, hükümdar bir kul idi. O, Allah'a samimiyetle bağlanmış, Allah da ona yardımcı olmuştu.

Allah tarafından gönderilmiş ve yüce Allah'ın ona yeryüzünü fethetmeyi nasib etmiş olduğu da söylenmiştir.

Dârakutnî, "Kitabu'l Ahbâr"da, Rabâkîl adındaki bir meleğin Zülkarneyn'e İndiğinden söz etmektedir. Kıyâmet gününde yeryüzünü katlayıp, dürecek olan melek de budur. O -kimi ilim adamının naklettiğine göre- yeryüzünü birbirinden çözüp ayıracak ve bütün mahtukatın ayakları (yüce Allah'ın yeniden yaratacağı yer olan) es-Sâhire'nin üzerine düşecektir.

es-Süheylî der ki: Bu, bu meleğin yeryüzünün doğu ve batısını kateden Zülkarneyn'in üzerine inmekle görevlendirilmiş olmasına benzemektedir. Nitekim Hâlid b. Sinan'a ateşin musahhar kılınması ile ilgili kıssa da ateş üzerinde görevli olan meleğin durumuna uygun düşmektedir. Bu görevli melek ise Malik'tir. Ona ve bütün meleklere selam olsun.

İbn Ebi Hayseme, "Kitabu'l SedA" adlı eserinde Hâlid b. Sinan el-Absî'yi söz konusu eder ve onun peygamber olduğunu bildirir. Bu peygambere meleklerden ateşin bekçisi Malik'in görevlendirilmiş olduğunu bildirir. Hâlid b. Sinan'ın peygamberliğinin alâmetlerinden (mucizelerinden) birisi de şu idi: Nâru'l-Hadesân diye adlandırılan bir ateş mağaradan insanlar üzerine çıkıyor ve onları yakıyordu. Onlarsa bu ateşi geri çeviremiyorlardı. Hâlid b. Sinan bu ateşi geri çevirdi ve bir daha da bu ateş oradan çıkmadı.

Zülkarneyn'in adının ne olduğu ve hangi sebepten ötürü kendisine bu ismin verildiği hususunda pek çok görüş ayrılıkları vardıf. Adının Yunan -Makedonyalı Kral İskender olduğu söylenmiştir. Adının Hermes olduğu söylendiği gibi Herdis olduğu da söylenmiştir. İbn Hişâm der ki: O, Vail b. Himyer'in oğullarından, Himyerlı es-Sa'b b. Zi Yezen ismini taşır. İbn İshak'ın görüşü de az önceden geçmiş bulunmaktadır.

Vehb b. Münebbih der ki: Zülkarneyn, Romalıdır.

Taberî de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan bir hadis zikrederek Zülkarneyn'in bir Romalı genç olduğunu bildirmektedir. Ancak bu, senedi oldukça gevşek (vâhî) bir hadistir. Bunu da İbn Atiyye ifade etmiştir.

es-Süheylî der ki: Haberler ilminden anlaşıldığına göre; bunlar iki kişi idiler. Bunlardan birisi İbrahim (aleyhisselâm) döneminde olup denildiğine göre; Şam'da bulunan Bi'ru's-Seb' hususunda onun hükmüne başvurduklarında, İbrahim (aleyhisselâm)ın lehine hüküm veren kişidir.

Diğeri ise Îsa (aleyhisselâm) dönemine yakın bir zamanda yaşamıştır.

Onun İbrahim (aleyhisselâm) döneminde yahut ondan az bir süre önce yaşamış azgın hükümdar olan ve Erendâseb oğlu Beyurâseb'i öldürmüş bulunan Efridun (Feridun) olduğu da söylenmiştir.

Ona bu ismin (Zülkarneyn) veriliş sebebi ile ilgili görüş ayrılıklarına gelince; Onun iki tane saç örüğünün bulunduğu ve bundan dolayı ona bu ismin verildiği söylenmiştir ki, bunu es-Sa'lebî ve başkaları nakletmektedir, Çünkü örükler de başın kamları (boynuzları -ki Zülkarneyn boynuzları olan, boynuz sahibi demektir-)dır. Şairin şu beyitinde de böyledir:

"Örüklerinden yakalayarak öptüm ağzını,

Su içmesi yasaklanmış sıtmalının, kaya çukurunda birikmiş soğuk suyu içmesi gibi."

Denildiğine göre; o krallığının ilk dönemlerinde rüyasında güneşin iki tarafını yakalıyormuş gibi görmüş, bunu anlatınca güneşin aydınlattığı her tarafa galip gelip hükmünün altına geçireceği şeklinde yorumlanmış, bundan dolayı da ona Zülkarneyn ismi verilmiş.

Bir diğer görüşe göre; bu ismin ona veriliş sebebi hem doğuya hem batıya ulaşmış olmasıdır. O böylelikle âdeta dünyanın iki boynuzunu eline geçirmiş gibi oldu.

Bir kesim de şöyle demektedir: Güneşin doğuş yerine varınca oradaki boynuzlan görmüş, yahutta onun etrafındaki şeytanın iki boynuzunu görmüş, o bakımdan ona Zülkarneyn ismi verilmiş.

Vehb b. Münebbih der ki: Sarığının altında iki tane boynuzu (örüğü) vardı.

İbnu'l-Kevvâ, Ali (radıyallahü anh)a, Zülkarneyn'e dair: O bir peygamber miydi, yoksa bir hükümdar mıydı? diye sormuş. Şu cevabı vermiş: Ne bu, ne o, O salih bir kul idi. Kavmini yüce Allah'a davet etti. Onun bir karn'ım (alnının bir tarafını) yaraladılar. Sonra yine onları davet etti, bu sefer diğerini yaraladılar. O bakımdan ona Zülkarneyn denildi.

Zülkarneyn'in çağı hakkında da görüş ayrılığı vardır. Kimisi Mûsa'dan sonra idi derken, kimisi Îsa'dan sonraki fetret döneminde yaşamıştır, der. İbrahim ve İsmail döneminde olduğu da söylenmiştir. Hızır (aleyhisselâm) onun en büyük bayrağını taşıyan idi. Biz bunu el-Bakara Sûresi'nin (el-Bakara, 2/259. âyetin) tefsirinde zikretmiş bulunuyoruz.

Hülasa; yüce Allah ona yeryüzünde iktidar vermiş, bütün hükümdarların itaatine girdiği bir hükümdardır.

Rivâyete göre bütün dünyaya hükmetmiş olan krallar dörttür, ikisi mü’min, ikisi kâfirdir. Mü’min olanlar Davud oğlu Süleyman (ikisine de selam olsun) ile İskender, kâfir olanlar ise Nemrut ve Buht Nassar'dır. Bu ümmet arasında da beşinci birisi daha bütün dünyaya hakim olacaktır. Çünkü yüce Allah:

"Onu bütün dinlerin üstüne hakim kılmak için..." (et-Tevbe, 9/33) diye buyurmuştur, bu da Mehdî'dir.

Şöyle de denilmiştir: Ona Zülkarneyn denilmesinin sebebi, her iki cihetten de oldukça asil bir soydan gelmiş olmasıdır. Hem baba tarafı, hem anne tarafı şerefli aile mensubu idiler.

Bir diğer görüşe göre; onun çağında kendisi hayatta olduğu halde insanlardan iki kam (nesil) helâk olmuştur. Yine denildiğine göre; bu ismin ona veriliş sebebi, Savaştığı vakit aynı anda hem İki eliyle hem de bineğinin iki yanından Savaşması idi. Ona zahir ve bâtın ilmi verildiği için bu ismin verildiği de söylenmiştir. Bir diğer görüşe göre o, karanlığa ve nura girdiğinden dolayı, bir başkasına göre de o hem Fars'lara hem de Rumlara hakim olduğundan dolayı bu ismi almıştır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Bu bölümü tek başına aç →

84. Âyetin Tefsiri

Gerçekten, Biz ona yeryüzünde büyük bir iktidar vermiş ve ona her şeyin yolunu göstermiştik.

"Gerçekten, Biz ona yeryüzünde büyük bir iktidar vermiş..." Ali (radıyallahü anh) dedi ki: Yüce Allah ona bulutları musahhar kılmış ve yollar önünde alabildiğine açılmış, önü hep aydınlatılmış idi. O bakımdan onun için gece de gündüz de birdi. Ukbe b. Âmir yoluyla gelen hadisçe, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine Zülkarneyn hakkında soru soran kitab ehlinden bir takım kimselere şöyle demiştir: "O önceleri Rumlardan bir delikanlı idi. Sonra kendisine hükümdarlık verildi. Mısır'a gelinceye kadar yeryüzünde yol aldı. Orada İskenderiye diye anılan bir şehir inşa etti. Bu işi bitirince ona bir melek geldi ve onu yükseltti. Kendisine altında bulunanlara bir bak, dedi, O da sadece yaptığım şehri görüyorum, ondan başka bir şey görmüyorum, dedi. Melek ona: İşte o yerin tamamıdır. Senin etrafını çevirdiğini gördüğün o siyahlık ise denizdir. Yüce Allah sana yeri göstermek murad etti. Sana orada bir saltanat verdi. Haydi yeryüzünde yürü, cahile öğret, ilim adamına da güç ve sebat ver."Suyûti, ed-Dürru’l-Mensur, V, 437. Zülkarneyn'e dair görüşlerin hepsi de, itibar edilebilecek sağlam bir delil niteliğinde değildir. Çünkü bunların hiçbirisi sahih sünnete dayalı görüş değildir.

"Ve ona herşeyin yolunu göstermiştik." İbn Abbâs der ki: Dilediğine ulaşmasına sebeb teşkil edecek her bir şeye dair bilgi vermiştik. el-Hasen der ki: Dilediği yere ulaşması imkanını vermiştik. Bir açıklamaya göre; mahlukatın gerek duyacağı herşeyden vermiştik. Bir diğer görüşe; göre hükümdarların şehirleri" fethetmek, düşmanları kahretmek için kendilerine yardımcı olacak herşeyden vermiştik, demektir.

"Sebeb (mealde; yol)" ise halat ve ip demektir. Kendisi vasıtası ile bir şeye ulaşılan her şey hakkında istiare yoluyla kullanılır olmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

85. Âyetin Tefsiri

O da bir yol tuttu.

"O da bir yol tuttu" âyetini İbn Âmir, Âsım, Hamza ve el-Kisaî "elif"i kat' ile (yani hemze şeklinde) okumuşlardır. Medineliler ve Ebû Amr ise; şeklinde vasl ile okumuşlardır. Kendisine verilmiş olan sebeblerden (yollardan) bir yolu izledi, demektir.

el-Ahfeş der ki: Bu iki ayrı okuyuşta fiilin kullanılmış iki şekli olan: aynı manadadır. Tıpkı; Onun terkisine bindim, fiili gibi. Yüce Allah'ın;

"Meğer ki hızlıca hırsızlayıp bir şey kapan olsun; hemen arkasından parlak, delici bir alev ona yetişir" (es-Sâffât, 37/10) âyetindeki fiil de bu türdendir, "Hasen-besen; kabîh-şakîh: güzel-müzel; çirkin-mirkin" gibi kelâmda itbâ' da bu köktendir,

en-Nahhâs der ki: Ebû Ubeyd, Kûfelilerin kıraatini tercih etmiş ve: Çünkü bu yol almaktan gelmektedir, diyerek açıklamıştır. O da, el-Asrnai de; yol alıp ona yetişmemesi halinde; şeklinin kullanılacağını yetişmesi halinde ise; şeklinin kullanıldığını nakletmişlerdir. Ebû Ubeyd der ki:

"Güneş doğarken onların ardından gittiler" (eş-Şuarâ, 26/60) âyetinde de bunun gibidir.

en-Nahhâs der ki: Böyle bir ayırımı el-Asmai nakletmiş olsa dahi bir gerekçe yahutta bir delil olmadıkça kabul edilmez. Yüce Allah'ın:

"Güneş doğarken onların ardından gittiler" âyetinde onlara yetiştiklerinden söz edilmemektedir. Söz edilen: Mûsa (aleyhisselâm) ve arkadaşları denizden çıktıktan sonra, Fir'avun ve arkadaşlarının onların geçtikleri yerden geçince deniz üzerlerine kapanmış olduğudur. Bu hususta doğru olan bu fiilin her üç şeklinin de aynı anlamda ayrı söyleyişler olduğudur ve üçü de yol almak manasınadır. Bu yol almakla birlikte yetişmenin olması da mümkündür. Sözkonusu olmaması da mümkündür.

Bu bölümü tek başına aç →

86. Âyetin Tefsiri

Nihayet güneşin battığı yere ulaşınca onu kara çamurlu bir pınarda batıyor gördü. Onun yanında bir kavim buldu. Dedik ki: "Ey Zülkarneyn onları istersen azaplandırabilirsin yahut onlara güzel muamelede de bulunabilirsin."

"Nihayet güneşin battığı yere ulaşınca onu kara çamurlu bir pınarda batıyor gördü" âyetinde geçen

"Kara çamurlu" kelimesini İbn Âsım, Âmir, Hamza ve el-Kisaî sıcak anlamında, diye okumuşlardır. Diğerleri ise "elif'siz ve hemzeli okumuşlardır. Yani dibe çöken kara çamuru bol demektir. "Kuyunun çamurunu çekip çıkardım" demektir. Buna karşılık; "ise kuyunun dibindeki kara çamur çoğaldı" demektir. Bununla birlikte Âsım ve diğerlerinin kıraatinin de hemzeli kıraatten gelmesi ve hemzenin tahfif edilerek "ya"ya kalb edilmiş olması da mümkündür. Bazen her iki kıraat bir arada açıklanarak: O pınar hem sıcak, hem de kara çamurlu idi, denilir.

Abdullah b. Amr dedi ki: "Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) battığı vakit güneşe baktı ve şöyle dedi: "İşte, Allah'ın kızgın ateşi. Eğer Allah'ın emri onu alıkoymasaydı, yeryüzünde ne varsa hepsini yakardı." Müsned, II, 207 (az farkla).

İbn Abbâs dedi ki: Bunu bana Ubeyy, Resûlüllah kendisine okuttuğu şekilde: (..............) diye okuttu.

Muâviye de: O "elif" iledir, deyince Abdullah b. Amr b. el-As: Ben mü’minlerin emiri ile aynı kanaatteyim, deyince aralarında Ka'b'ı hakem tayin ederek: Ey Ka'b, Tevrat'ta sen bunu nasıl olduğunu görüyorsun, diye sordular. O: Benim gördüğüm kara bir pınarda battığı şeklindedir, diyerek İbn Abbâs'a uygun kanaat belirtti.

Şair -ki o Yemenli hükümdar Tubba'dır- dedi ki:

"Zülkarneyn benden önce müslümandı,

Bir hükümdardı. Hükümdarlar ona itaat eder, secde ederdi,

Doğulara ve batılara kadar ulaştı. Hikmeti sonsuz ve yol

Göstericinin emrinin yollarını arayarak.

Gördü, güneşin battığı vakitte batış yerinin,

Siyah birikmiş bir çamurlu pınarda battığını."

el-Kaffâl der ki: Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Maksat güneşin kendisine ulaşıp temas edinceye kadar doğuş ve batış yerine ulaştığı değildir. Çünkü güneş yere yapışmaksızın arzın etrafında sema ile birlikte deveran eder ve yeryüzünde bilinmeyen bir yerdeki bir pınara sığmayacak kadar-, hatta güneş yeryüzünden kat kat daha büyüktür. Bundan maksat onun batı ve doğu taraflarından yeryüzünün ma'mur olduğu en uç noktalara kadar vardığıdır. İşte o vakit onun gözüne güneşin kara çamurlu bir suda battığı göründü. Nitekim bizler düzlük bir arazide güneşin yerin içine girdiğini görüyoruz. Bundan dolayı yüce Allah:

"Onu, güneşe karşı kendilerine hiçbir siper yapmadığımız bir kavmin üzerine doğduğunu gördü" diye buyurmaktadır. Bundan maksat ise güneşin doğuşu esnasında onlara çarptığını ve değdiğini anlatmak değildir. Aksine güneşin üzerine ilk doğduğu kimselerin durumunu anlatmak istemiştir.

el-Kutebî der ki: Bu pınarın denizin bir parçası olması da mümkündür. Güneşin bu pınarın arka tarafında yahut onunla beraber, ya da onun yakınında batması mümkündür. Böylelikle sıfat, o sıfata sahip olanın yerine ikame edilmiş olmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır,

"Onun yanında da bir kavim buldu." Yani o pınarın yanında yahut o pınarın bittiği yerin yakınında bir kavim buldu, Bunlar Cabers halkı idi. Süryanice'de buna Cercîsâ denilir. Burada, geriye kalanları Salih (aleyhisselâm)a îman etmiş, Semûd neslinden bir kavim yaşamaktaydı. Bunu es-Süheylî nakletmiştir.

Vehb b. Münebbih dedi ki: Zülkarneyn, Rumlardan birisi olup, Rum yaşlı kadınlarından birisinin oğlu idi. Bu kadının ondan başka da çocuğu yoktu. İsmi, İskender'di. Ergenlik yaşına geldiğinde -salih bir kul idi- Yüce Allah ona: Ey Zülkarneyn dedi. Ben seni yeryüzü ümmetlerine göndereceğim. Bunların dilleri birbirinden farklıdır. Bu ümmetler yeryüzündeki bütün ümmetlerdir. Bunlar sınıf sınıftır. İki ümmetin arasında yeryüzünün bütün boylamı yer alır. İkisi arasında da yeryüzünün bütün enlemi bulunmaktadır. Kimileri de yeryüzünün ortasındadırlar. Cinler, insanlar, Ye'cuc ile Me'cuc bunlardandır. Yeryüzü boylamının aralarında bulunduğu iki ümmete gelince, bunların birisi güneşin batı tarafında olup Nâsîk diye anılır. Diğeri ise güneşin doğu tarafındadır. Buna da Mensik denilir. Yeryüzü enleminin aralarında bulunduğu iki ümmete gelince; bunların birisi yeryüzünün sağ yarısındadır ve bunlara Hâvîl denilir. Diğeri ise sol bölümünde olup, bunlara da Tâvîl denilir.

Zülkarneyn dedi ki: Ey ilahım. Sen, beni boyutlarını senden başka hiçbir kimsenin bilemediği büyük bir iş için seçtin. Bana bu ümmetlerle hangi güçle baş edeceğimi, hangi sabırla bunlara katlanacağımı, hangi dille bunlarla konuşacağımı haber verir misin? Ben yanımda hiçbir güç yokken onların dillerini nasıl anlayacağım? Yüce Allah şöyle buyurdu: Sana yüklemiş olduğum bu görevi başarı ile yerine getirmeni sağlayacağım. Kalbine bir genişlik vereceğim ve herbir şeyi anlayabileceksin. Kavrayışını sağlamlaştıracağım, herşeyi kavrayabileceksin. Sana bir heybet vereceğim, hiçbir şeyden de korkmayacaksın. Aydınlığı ve karanlığı emrine vereceğim, ikisi senin askerlerinden bir asker olacak. Aydınlık senin önünde yol gösterecek, karanlık arkandan seni koruyacak.

Kendisine bu sözler söylenince, kendisine uyanlarla birlikte yola koyuldu. Güneşin battığı yerin yakınında bulunan ümmete doğru yürüdü. Çünkü ümmetler arasında ona en yakın o idi. Bu ümmetin de ismi Nâsik'di. Orada sayısını Allah'tan başka kimsenin bilmediği pek büyük kalabalıklar, Allah'tan başkasının güç yetiremeyeceği pek büyük çapta güç ve kuvvet buldu. Oldukça değişik diller ve değişik inanışlarla karşılaştı. O da onların çokluklarına karşı karanlıkla çıktı. Onların etraflarına her taraftan onları kuşatacak kadar karanlık askerlerinden üç askeri çevrelerine yerleştirdi, Nihayet bu karanlık onları tek bir yerde topladı. Daha sonra aydınlıkla onların üzerine girdi. Kendilerini yüce Allah'a ve O'na ibadete davet etti. Kimisi ona îman etti, kimisi kâfir oldu ve onun önünde engel teşkil etti. Yüz çevirenler üzerine karanlığı saldı, dört bir yandan onları kapladı. Bu karanlık ağızlarından, burunlarından, gözlerinden girdi. Evlerine girdi, herbir taraftan onları kuşattı. Şaşırıp kaldılar, dalgalar halinde birbirlerine girdiler. Helâk olmaktan korkmaya başladılar. Hep bir ağızdan: Biz îman ettik, diye bağrıştılar. Bu sefer üzerlerindeki karanlığı açtı ve kılıç zoruyla onları eline geçirdi, davetini kabul ettiler. Batıdaki bu insanlardan pek büyük toplulukları asker etti ve hepsini tek bir ordu haline getirdi. Sonra da onları kumandası altına alarak yola koyuldu. Arkalarından karanlık onları ileri doğru götürüyor ve arkasından (gelecek tehlikelere karşı) onu koruyordu. Aydınlık ise önlerinden gidip ona yol gösteriyordu.

Yeryüzünün sağ tarafında bulunan Havil denilen ümmete ulaşmak üzere yeryüzünün sağ tarafından yol alıyordu. Yüce Allah onun elini, kalbini, aklını ve görme duyusunu musahhar kıldı. Bir iş yaptı mı yanlışlık yapmıyordu. Büyükçe bir nehire yahut bir denize varacak olurlarsa ayakkabı parçaları gibi küçük tahta parçalarından gemiler yapar ve kısa bir süre içerisinde bunları bir araya getirirdi. Bu gemilerin bitiminden sonra beraberinde bulunan bütün ümmetleri bunlara doldururdu. Denizleri, nehirleri aştıktan sonra bu parçaları birbirinden çözer ve herbir kişiye bir tahta parçası verirdi. Böylelikle bunu taşımaktan yorulmazdı.

Nihayet, Havil denilen ümmetin butunduğu yere geldi. Bunlara da Nâsik denilen ümmete yaptığını yaptı. Onlar da îman ettiler. Onların işini bitirdikten ve askerlerini beraberine aldıktan sonra yeryüzünün diğer tarafına gitmek üzere yola koyuldu. Nihayet güneşin doğuş yeri yakınındaki Mensik'e ulaştı. Bunlara da aynı şeyleri yaptı ve ilkine yaptığı şekilde bunlardan da ordular aldı. Daha sonra Tâvil üzerine gitmek üzere yeryüzünün sol tarafına doğru yola koyuldu. Bu ümmet Hâvil'in karşı tarafında bulunan ümmetti ve bu iki ümmet arasında yeryüzünün enlemi bulunuyordu. Bunlara da öncekilere yaptığını yaptı. Daha sonra yeryüzünün ortalarında bulunan cinlerden, insanlardan, Ye'cuc ve Me'cuc'tan oluşan ümmetlerin üzerine yöneldi.

Doğu tarafında Türklerin diyarının sol noktasına bitişik yere kadar geldiğinde, insanlardan salih olan bir ümmet ona şöyle dedi: Ey Zülkarneyn şu iki dağın arasında sayılamayacak kadar pek çok Allah'ın yarattığı bir takım varlıklar vardır. Bunlar insanlara benzemezler, bunlar hayvanları andırıyorlar. Otları yerler, yırtıcı hayvanların yaptığı gibi çeşitli canlıları ve evcil olmayan hayvanları avlarlar, Yılan, akrep, kertenkele ve yüce Allah'ın yeryüzünde canlı olarak yaratmış olduğu her türlü haşeratı yerler. Bir yıl içerisinde yüce Allah'ın yarattığı hiçbir varlık onlar kadar artıp çoğalmaz. Eğer durum böylece devam edecek olursa, yeryüzünü dolduracaklar ve orada bulunanları sürecekler. Biz sana belli bir gelir vermenin karşılığında bizimle onlar arasında bir set yapar mısın? diye bu sözün geri kalan kısımlarını da nakletti. İleride Ye'cuc, Me'cuc ve onlardan bir tür olan Türklerin niteliklerine dair yeterli açıklamalar gelecektir.

"Dedik ki: Ey Zülkarneyn" el-Kuşeyrî Ebû Nâsr der ki: Eğer Zülkarneyn bir peygamber idiyse bu bir vahiydir, eğer peygamber değil ise o takdirde bu, yüce Allah tarafından ona gelmiş bir ilhamdır.

“Onları İstersen azaplandırabilirsin yahut onlara güzel muamelede bulunabilirsin." İbrahim b. es-Serrî der ki: Yüce Allah, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ı

"Eğer sana gelirlerse aralarında ister hükmet, ister anlardan yüz çevir" (el-Mâide, 5/42) vb. buyruklarda muhayyer bıraktığı gibi onu da bu iki husustan birisini işlemekte muhayyer bırakmıştır.

Ebû İshâk ez-Zeccâc der ki: Bu âyetin anlamı şu ki: Yüce Allah bu iki hükümden birisini seçmekte onu serbest bırakmıştır.

en-Nahhas der ki: Ancak Ali b. Süleyman onun bu görüşünü reddetmiştir. Çünkü, Zülkarneyn'in peygamber olduğu sahih olarak sabit değildir ki bu şekilde hitab etmesi söz konusu olsun. O yüce Rabbi hakkında:

Bu bölümü tek başına aç →

87. Âyetin Tefsiri

Dedi ki: "Kim zulmederse onu azaplandıracağız. Sonra o Rabbine döndürülecek, Rabbi de onu şiddetli bir azâb ile azablandiracak.

"Sonra o, Rabbine döndürülecek" nasıl desin ve nasıl:

"Onu azaplandıracağız" diyerek çoğul olarak hitab etsin? Buna göre ifadenin takdiri şöyledir: Biz Ey Muhammed dedik. Onlar da: Ey Zülkarneyn... dediler.

Ebû Ca'fer en-Nehhâs der ki: Ebû'l-Hasen'in söylediği bu sözün hiçbir manası yoktur. Çünkü yüce Allah'ın:

"Dedik ki: Ey Zülkarneyn..." âyetinde yüce Allah'ın ona çağında bulunan bir peygamber vasıtası ile böylece hitab etmiş olması mümkün olduğu gibi, Peygamberine:

"Bundan sonra ister karşılıksız bırakın, ister fidye alın." (Muhammed, 47/4) dediği gibi; ona da böyle bir şey söylemiş olması mümkündür.

Yüce Allah'ın:

"...Onu azaplandiracağız. Sonra o, Rabbine döndürülecek" âyetinde açıklanması zor görülen hususa gelince; bunun da takdiri şöyledir; yüce Allah:

"Onları İstersen azaplandırabilirsin..." âyetinde belirtildiği gibi onları öldürmek ile diğer taraftan: "Yahut onlara güzel muamelede bulunabilirsin" âyetinde de onları hayatta bırakmak arasında muhayyer bırakınca o da o kavme şunları söyledi:

"Kim zulmederse" yani aranızdan küfür üzere kalmaya devam ederse

"onu" öldürmek suretiyle

"azaplandıracağız. Sonra o" kıyâmet gününde

"Rabbine döndürülecek, Rabbi de onu" cehennemde oldukça çetin

"şiddetli bir azap ile azaplandıracak.”

Bu bölümü tek başına aç →

88. Âyetin Tefsiri

"Fakat kim îman edip de salih amel işlerse onun için en güzel bir mükâfat vardır. Ona emrimizden en kolay olanı söyleyeceğiz."

"Fakat kim" küfürden tevbe edip

"îman edip de salih amel işlerse..."

Ahmed b. Yahya dedi ki: "Onları istersen azaplandırabilirsin, yahut onlara güzel muamelede bulunabilirsin" âyetinde yer alan; nasb mahallindedir. Bununla birlikte merfu kabul edİ-lîrse; o da doğru olur ve; "Yahutta o (yapacağın iş)..," anlamında olur. Nitekim şair şöyle demiştir:

"Haydi yürümeye koyul, ya ihtiyacınız olan bir işi göreceksiniz

Yahutta güzel bir öğle uykusu ile bir arkadaş bulacaksınız."

" Onun için en güzel bir mükâfat vardır" âyetini Medineliler, Ebû Amr ve Âsımr şeklinde (tenvinli ve fethalı değil de) mübtedâ yahutta İstikrar İstikrar (yani hal) üzere ref ile değil, nasb ile okunması halinde sözkonusu olabilir. (Bk. Husayn b. Ebi’l-İzz el-Hemedinî, el-Ferîd fi İ'rûbi'l- Kur’âni'l-Mecîd, III, 367) üzere ref ile okumuşlardır. ise izafet ile cerr mahallindedir. İzafet dolayısıyla da tenvin hazfedilir. Onun için âhirette Allah nezdinde en güzel bir mükâfat -ki o da cennettir- vardır. Burada görüldüğü gibi mükâfat cennete izafe edilmiştir. Allah'ın:

"Hakku'l-Yakîn"; (el-Vakıa, 56/95);

"Ve şüphesiz âhiret yurdu..." (el-En'âm 5/32) âyetinde olduğu gibi. Bu açıklamayı el-Ferrâ' yapmıştır.

"En güzel bir mükâfat" -diye meali verilen- "el-Hüsnâ" ile salih amellerin kastedilme İhta mali de vardır.

Mükâfatın Zülkarneyn tarafından verilmesinin de kastedilmiş olması mümkündür. Yani ben ona bağışta bulunurum ve fazladan da ona lütfederim.

İki sakinin arka arkaya gelmesi dolayısı ile tenvinin hazfi câiz olduğu gibi "el-hüsnâ" kelimesinin Basralılara göre bedel olarak, Kûfelilere göre ise tercüme olarak ref mahallinde olabilir. İbn Ebi İshak'ın; şeklindeki kıraati buna göre açıklanır. Ancak burada tenvin hazfedilmez, hazfedilmemesi daha güzeldir. Sair Kûfeliler ise tenvinli ve nasb ile; diye okumuşlardır ki bu da; "ceza olarak ona el-Hüsnâ vardır" takdirinde demektir.

el-Ferrâ' der ki: "mükâfat olarak" kelimesi temyiz olarak nasb edilmiştir. Masdar (mef'ûl-ü mutlak) olarak nasb edildiği de söylenmiştir, ez-Zeccâc ise der ki: Bu hal konumunda bir mastardır; yani"Ona karşılık olarak bu verilecektir" demek olur.

İbn Abbâs ve Mesrûk ise mansub fakat tenvinsiz olarak; diye okumuşlardır. Bu okuyuş İbn Ebi Hatim'e göre iki sakinin yanyana gelmesi dolayısıyla tenvin hazfedilmiştir. Ötreli ve tenvinsiz okuyuşun iki izahından birisinde olduğu gibi.

en-Nehhâs der ki: Ancak bu ondan başkalarına göre bir yanlışlıktır. Çünkü burası, iki sakin dolayısıyla tenvinin hazfedileceği bir yer değildir ve buna göre ifade; "İyiliğinin mükâfatı olarak ona sevab vardır" takdirindedir.

Bu bölümü tek başına aç →

89. Âyetin Tefsiri

Sonra bir başka yol tuttu.

"Sonra bir başka yol tuttu." Bundan önce bu fiilin çeşitli kullanım şekillerinin aynı manada olduğuna dair açıklamalar geçmiştir. Başka bir yol izledi ve çeşitli konaklardan geçti, anlamındadır.

Bu bölümü tek başına aç →

90. Âyetin Tefsiri

Nihayet güneşin doğduğu yere vardığı zaman onun güneşe karşı kendilerine hiçbir siper yapmadığımız bir kavmin üzerine doğduğunu gördü.

Bu bölümü tek başına aç →

91. Âyetin Tefsiri

İşte böyle. Zaten Biz ellerinde ne bulunuyor idiyse, hepsini ilmimizle kuşatmıştık.

"Nihayet güneşin doğduğu yere vardığı zaman" âyetinde geçen;” "Doğduğu yer" kelimesini Mücahid ve İbn Muhaysin "mim" ile "lâm" harfini üstün ile okumuşlardır, "Güneş ve yıldızlar doğdu, doğmak, doğuş" denilir. "Lâm" harfinin üstün ve esreli okunuşu aynı zamanda güneşin doğuş yeri anlamına da gelir. Bu açıklamaları el-Cevherî yapmıştır.

Yani o, sonunda kendileri ile güneşin doğuş yeri arasında insan diye kimselerin bulunmadığı bir kavmin bulunduğu yere vardı. Güneş ise bunun ötesinde oldukça uzak bir yerde doğuyordu. İşte yüce Allah'ın:

"...Bir kavmin üzerine doğduğunu gördü" âyetinin anlamı budur.

Bunlar hakkında görüş ayrılıkları vardır. Bunların kim olduklarına dair Vehb b. Münebbih'in kanaati önceden geçmiş bulunmaktadır. Ona göre bunlar Mensik adında ve Nâsîk denilen ümmetin karşısında yer alan bir ümmet idi. Mukâtil de böyle demiştir. Katade ise her ikisine de Zinc denildiğini söylemiştir. el-Kelbî ise bunlar Tarîs, Hâvîl ve Mensik ismini taşıyan ümmetlerdi, demiştir. Bunlar çıplak ayaklı, elbisesiz ve hakka karşı kör kimselerdi. Köpekler gibi birbirlerine yaklaşır ve eşekler gibi birbirlerine karışırlardı.

Bunların Câbelk ahalisi olduğu da söylenmiştir. Bunlar da Hûd'a îman etmiş olan Âd kavminin mü’minlerinin soyundan geliyorlardı. Süryanice'de bunlara Markîsâ denilir.

Güneşin battığı yerde bulunanlar ise Cabers ahalisidir. Bu iki şehirden her birisinin onbin kapısı ve her bir kapısı arasında bir fersahlık mesafe vardır. Cabelk'in ötesinde başka ümmetler de vardır. Bunlar ise Tâfîl ve Târis'dirler. Ye'cuc ile Me'cuc'e komşudurlar. Cabers ve Cabelk ahalisi, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a îman etmişlerdir. İsrâ gecesi onların yanından geçmiş, onları davet etmiş, onlar da davetini kabul etmişlerdir. Diğer ümmetleri de davet ettiği halde onun çağrısını kabul etmediler. Bunu da es-Süheylî zikreder ve şöyle der:

Ben bütün bunları Mukâtil b. Hayyân'ın, İkrime'den, onun İbn Abbâs'tan, onun da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan rivâyet ettiği uzunca bir hadisten özetledim. Bunu Taberî de, Mukâtil ’e kadar senedi ile kayd ettikten sonra, Mukâtil tarafından Peygambere nisbet ederek naklettiği bir hadis olarak rivâyet etmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

"...Güneşe karşı kendilerine hiçbir siper yapmadığımız" yani güneşin doğuşu esnasında ona karşı kendilerini koruyabilecek bir engelleri bulunmayan "bir kavmin üzerine doğduğunu gördü."

Katade der ki: Bu kavim ile güneş arasında herhangi bir örtü yoktu. Çünkü onlar üzerinde bina yapılamayan bir yerde bulunuyorlardı. O bakımdan onlar bir takım tüneller içerisinde yaşıyorlardı. Güneş çekilip gitti mi mÂişetlerini kazandıkları yerlere ve tarlalarına geri dönerler. Yani içine girip, barınacakları ne dağdaki bir mağaraları, ne de güneşe karşı kendilerini koruyacak bir evleri vardı,

Umeyye dedi ki; Ben, Semerkant'ta insanlarla konuşan bir takım kişiler gördüm. Onlardan birisi dedi ki: Çin'i aşıp geçinceye kadar yola koyulup gittim. Ona: Seninle onlar arasında bir gün, bir gecelik kadar bir mesafe vardır. Bunun üzerine ben de onları bana gösterecek bir adamı ücretle tuttum. Nihayet sabahleyin onların yurduna vardım. Onlardan herhangi bir kimsenin kulağını altına yatak gibi yaydığını, diğerini de yorgan gibi üzerine örttüğünü gördüm. Benîm yol arkadaşım onların dilini biliyordu. Onlarla birlikte geceyi geçirdik. Ne dîye geldiniz, diye sordular. Biz güneşin nasıl doğduğunu görmek için geldik, dedik. Bu sırada bir çıngırak sesi gibi bir ses işit tik. Ben baygın düştüm, uyandığımda bana sürdükleri yağla vücudumu ovalıyorlardı. Güneş su üzerinde doğunca suyun üzerinde âdeta zeytinyağını andırıyordu. Semanın bir tarafı da bir çadır şeklinde idi. Güneş yükselince beni tünellerine soktular. Gün yükselip güneş tepelerinden yana doğru kayınca balık avlamak üzere çıktılar. Avladıkları bu batıkları güneşe bırakıyor ve pişiyordu.

İbn Cüreyc der ki: Bir gün onlara bir ordu geldi. Oranın ahalisi onlara: Siz burada iken güneş doğmasın. Onlarsa güneş doğmadıkça buradan gitmeyeceğiz, dediler. Daha sonra: Bu kemikler nedir? diye sordular. Onlara: Allah'a yemin olsun ki bu kemikler üzerlerine güneşin doğduğu bir ordunun kemikleridir, hemen buracıkta ölüverdiler, dediler. (İbn Cüreyc) dedi ki: Bunun üzerine hemen gerisin geri kaçmaya koyuldular.

el-Hasen der ki: Onların yaşadıkları yerde ne dağ ne de ağaç vardı. Orada bina yapılamıyordu. Üzerlerine güneş doğdu mu suya girerlerdi. Güneş yükseldi mi sudan çıkarlar ve hayvanların otladığı gibi otlarlardı.

Derim ki: Bu sözler orada hiçbir şehir bulunmadığını göstermektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Onların bir bölümünün suya girdiği, bir bölümünün de tünellere girdiği de söylenebilir. O takdirde el-Hasen ile Katade'nin sözleri arasında çelişki söz konusu olmaz. Zülkarneyn'e dair daha önce kayd ettiğimiz değerlendirmeye ek olarak şunu da belirtelim: Zülkarneyn kıssası ile ilgili olarak anlatılanlar da; diğer hususlara dair söylenen ya da ileri sürülen görüşlerin tabi tutuldukları aynı kıstaslara tabidir. Dolayısıyla Kur'ân'dan ya da sahih sünnetten bir delile dayanılarak yapılan açıklamalar dışındaki diğer açıklamaları her zaman için ihtiyatla karşılarız. Bu gibi rivâyet ve nakilleri aklın ve ilmin süzgecinden geçirmek zorundayız.

Bu bölümü tek başına aç →

92. Âyetin Tefsiri

Sonra bir yol tuttu.

"Sonra bir yol tuttu."

Bu bölümü tek başına aç →

93. Âyetin Tefsiri

Nihayet İki dağ arasına ulaştığı zaman önlerinde hemen hemen hiçbir söz anlamayan bir kavim buldu,

"Nihayet İki dağ arasına ulaştığı zaman..." bunlar Ermenistan ve Azerbaycan taraflarında iki dağdır. Atâ el-Horasanî, İbn Abbâs'tan:

"iki dağ arasına" âyetinden kasıt, Ermenistan ve Azerbaycan'daki iki dağdır, dediğini rivâyet etmektedir.

"Önlerinde" yani o dağların arka taraflarından

"hemen hemen hiçbir söz anlamayan bir kavim buldu." (Mealindeki âyette):

"Anla(ma)yan" kelimesini Hamza ve el-Kisaî "ya" harfini ötreli "kaf" harfini esreli olarak; şeklinde; fiilinden muzari diye okumuşlardır. Bu da kendileri konuşmakla birlikte konuştuklarına başkalarını anlatamayanlar anlamındadır. Diğerleri İse "ya" harfini de "kaf" harfini de üstün okumuşlardır ki; bu da anlamayanların kendileri olduğu manasınadır. Her iki kıraat te sahihtir. Bu; hem kendileri başkalarının sözlerini anlamıyorlar, hem de kendileri başkalarına söylediklerini anlatamıyorlar, demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

94. Âyetin Tefsiri

Dediler ki: "Ey Zülkarneyn! Gerçekten Ye'cûc ve Me'cûc bu yerde bozgunculuk yapanlardır. Sana bir vergi versek de buna karşılık bizimle onların arasında bir set yapıversen."

İnsanlardan salih bir ümmet ona:

"Dediler ki: Ey Zülkarneyn! Gerçekten Ye'cuc ve Me'cuc bu yerde bozgunculuk çıkaranlardır."

el-Ahfeş dedi ki: "Ye'cûc" kelimesini hemzeli okuyanlar "Me'cûc" kelimesindeki hemzeleri asıldan kabul eder ve "Ye'cûc"un vezni "yefûT, "Me'cûc"un vezni de "mef ûl" olur. Bu şekliyle-, "Ateşin alev alması, alevlenmesi"nden türemiş gibidir. Hernzesiz telaffuz edenler ve bunları fazladan "elif" olarak kabul edenler ise "Yâ'cûc" diye söylerler ki; bu; den "Mâ'cûc" de; den gelmiş olur. Bu iki özel isim de munsarıf değildir. Ru'be (bu söyleyişe uygun olarak) der ki:

"Şayet Yâcuc ve Macuc hep birlikte,

Âd kavmi de avdet edip, Tubba'ı galeyana getirecek olurlarsa..."

Bunu el-Cevherî zikretmektedir:

Şöyle de açıklanmıştır: Bunlar Arapça olmayan iki isim olduklarından dolayı munsarıf değildirler. Tıpkı Tâlût ve Câlût gibi. Ayrıca bunlar Arapça kökten de türemiş değildirler. Munsarıf olmalarını önleyen ise Arapça olmayışları, marife ve müennes oluşlarıdır.

Bir kesim de şöyle demiştir: Bu iki kelime; den gelmekte olup, Arapçalaştırılmışlardır. Munsarıf olmayışlarının illeti ise marife ve te'nis'dir.

Ebû Ali der ki: Bu iki kelimenin Arapça olmaları da mümkündür. Çünkü "Ye'cûc" kelimesini hemzeli okuyanlara göre bu kelime "Cerbua" kelimesinin fiili yef ûl veznindedir. Bu da; ateş aleviyle etrafı aydınlattı, demek olan; dan gelir. Alev almak anlamındaki; da; "Acı, tuzlu" ifadesi de buradan gelmektedir.

Hemzesiz telaffuz edenlerin ise bu kelimedeki hemzeyi hafifleterek "elif'e kalb etmiş olması mümkündür. (Baş anlamındaki); in hemzesiz okunuşu gibi. "Me'cûc" kelimesi de; den mef'ûl veznindedir. Her iki kelime iştikak bakımından aynı kökten gelirler. Bunu hemze'siz okuyanların da hemzeyi hafifletmiş olmaları mümkün olduğu gibi; bu kelimenin den "fâûl" vezninde olması da mümkündür. Her iki kelimenin munsartf olmayış sebebi ise müenneslik ve marife oluşlarıdır. Çünkü kabile ismini andırmaktadırlar.

Yeryüzünde fesad çıkarmalarına gelince, bu hususta farklı görüşler vardır. Said b. Abdulaziz der ki: Onların fesad çıkarmaları Âdemoğullarını yemeleridir. Bir kesim de şöyle demektedir: Onların fesad çıkarmaları beklenen bir şeydi. Yani fesad çıkaracaklar. O bakımdan onlardan korunmak maksadıyla böyle bir istekte bulundular.

Bir diğer kesim de şöyle demektedir: Fesad çıkarmaları zulüm, baskı, öldürmek ve insanların yaptığı bilinen diğer fesad şekilleridir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Onların nitelikleri, setlerinden çıkışları ve Yâfes’in çocukları olduklarına dair bir takım haberler de varid olmuştur. Ebû Hüreyre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Nûh (aleyhisselâm)ın, Sâm, Hâm ve Yâfes adında oğulları oldu. Araplar, Farslar ve Rumlar, Sâm'ın çocuklarıdırlar, hayır da bunlardadır.

Ye'cuc, Me'cuc, Türkler ve İskitler de Yâfes’in çocuklarıdır, bunlarda hayır yoktur. Kıptiler, Berberîler ve Sudan (yani siyahiler) Hâm'ın çocuklarıdırlar." Tirmizî, Tefsir 37. sûre 4, Menâkıb 69 "hasen bir hadistir" kaydıyla; Müsned, V, 9-10, U'de şöyle bir rivâyet yer almaktadır: Semûre'den, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den buyurdu ki: "Sâm, Arapların babası, Hâro, Haberlilerin babası, Yâfes, Rumların babasıdır,"

Ka'b el-Ahbar dedi ki: Âdem (aleyhisselâm) ihtilam oldu ve suyu (menisi) toprağa karıştı. Bundan dolayı üzüldü, o bakımdan (Ye'cuc ile Me'cuc) bu sudan yaratıldılar. Bundan dolayı onlar anne tarafından değil de, baba tarafından bize ulaşırlar.

Ancak bu haber su götürür bir haberdir. Çünkü peygamberler (Allah'ın salât ve selamı üzerlerine olsun) ihtilâm olmazlar. Onlar (Ye'cuc ile Me'cuc) Yâfes'in çocuklarıdırlar. Nitekim Mukâtil ve başkaları da böyle demişlerdir.

Ebû Said el-Hudrî, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Onlardan (yani Ye'cuc ile Me'cuc'den) herhangi bir kimsenin sulbünden bin adam doğmadıkça birisi ölmez."

Ebû Said (el-Hudrî) dedi ki: Bunlar Ye'cuc ile Me'cuc'un soyundan gelen yirmibeş kabiledirler. Gerek bunlardan, gerekse de Ye'cuc ile Me'cuc'den birisinin sulbünden bin kişi doğmadıkça bir kişi Ölmez. Bunu el-Kuşeyrî nakletmektedir.

Abdullah b. Mes'ûd dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a Ye'cuc ile Me'cuc hakkında soru sordum. O şöyle buyurdu: "Ye'cuc ile Me'cuc iki ümmettirler. Bu ümmetin herbirisi dörtyüzbin ümmettir. Bu ümmetin herbirisinin sayısını da Allah'tan başka hiç kimse bilmez. Onlardan birisinin sulbünden hepsi de silah taşıyacak yaşa gelen bin erkek çocuk doğmadıkça, kimse ölmez." Ey Allah'ın Rasûlü, bize onların niteliklerinden söz et denilince, şöyle buyurdu: "Bunlar üç sınıftırlar. Bir sınıf dağ selvisini -ki bu Şam topraklarında yetişen ve herbirisinin yüksekliği yirmi zira'ı bulan bir ağaçtır- gibidir. Bir diğer kesimin eni boyu yaklaşık bir zira' kadar aynıdır. Bir diğer kesim ise bir kulağını kendisine yatak yapar, öbür kulağını da yorgan yapar, Bunların karşısına fil, yanani hayvan, domuz ne çıkarsa mutlaka onu yerler. Aralarından öleni de yerler. Onların öncü kuvvetleri Şam topraklarında, ardçıları da Horasan'da olacaktır. Bunlar doğudaki nehirleri içecekler, Taberiye gölünü içecekler. Allah, Mekke, Medine ve Beytulmakdîs'e girmelerini de engelleyecektir."

Ali (radıyallahü anh) da şöyle demiştir: Onlardan bir kesimin boyu bir karıştır. Bunların yırtıcı hayvanlar gibi pençeleri ve parçalayıcı azı dişleri vardır. Güvercinler gibi birbirlerine seslenirler, Hayvanlar gibi çiftledirler, kurtlar gibi ulurlar. Sıcağa ve soğuğa karşı kendilerini koruyacak tüyleri vardır. Kulakları çok büyüktür. Bunlardan birisi kışı içinde geçirdikleri bir tüydür. Diğeri ise yazı içinde geçirdikleri bir deridir. Bunlar şeddi kazırlar, tam onu delip çıkacakları vakit yüce Allah onu eski haline geri çevirir. Yüce Allah'ın izniyle onu yarın deleriz, diyecekler. İşte o vakit onu delecek ve çıkacaklardır. İnsanlar kalelere sığınarak korunmaya çalışacaklar. Bunlar semaya doğru ok atacaklar, attıkları ok kana bulanmış olarak kendilerine geri dönecektir. Sonra yüce Allah onları boyunlarında çıkacak (ve develerin, koyunların burunlarında meydana gelen kurtçuklara benzer) kurtçuklarla helâk edecektir. Bunu el-Gaznevî zikretmektedir.

Ali (radıyallahü anh) da, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)dan şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir: "Ye'cuc dörtyüz tane kumandanları bulunan bir ümmettir. Me'cuc da böyle. Onlardan herhangi birisi ata binmiş bin tane çocuğunu görmedikçe ölmez." Elimizin altındaki hadis kaynaklarında cesbit edemedik.

Derim ki: Ebû Hüreyre yoluyla gelen merfu bir hadisi İbn Mâce, Sünen'inde rivâyet etmiş bulunmaktadır. Buna göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Ye'cuc ile Me'cuc her gün (seddi delmek maksadıyla) kazıyıp dururlar. Tam güneşin ışığını görmeye yaklaştıklarında başlarındaki (âmir) şöyle der: Haydi geri dönün, artık bunu yarın kazırsınız. Ancak yüce Allah öncekinden daha sağlam bir şekilde iade eder. Nihayet onların (sedde kalacakları) süre dolacağında ve yüce Allah onları insanların üzerine göndermeyi murad edeceğinde, yine seddi kazıyacaklar ve güneşin ışığını görmeye yakınlaştıkları bir noktada amirleri geri dönün, yüce Allah'ın izniyle yarın onu kazıyacaksınız (ve deleceksiniz) der. Böylelikle (inşaallah diyerek) istisna yapmış olacaklar. (Ertesi gün) tekrar oraya geleceklerinde onu bıraktıkları şekilde bulacaklar ve orayı da kazıyacaklar. İnsanların üzerine yürüyecekler, suyu içip kurutacaklar. İnsanlar kalelerine sığınarak onlara karşı korunmak isteyecekler. Oklarını yukarı doğru atacaklar, okları üzerlerinde kan izleri olduğu halde geri dönecek. -Ravi der ki: Hıfzettiğime göre böyle.- Bunun üzerine: Bizler yeryüzündeki insanları kahrettik. Semadakilerin de üzerine çıktık. Bunun üzerine yüce Allah, boyun bölgelerinde bir takım kurtçukları üzerlerine salacak ve bunlarla onları öldürecektir." Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Nefsim elinde olana yemin ederim ki yeryüzü hayvanları onların etlerinden dolayı semirecek ve memeleri süt ile dolacaktır." İbn Mâce, Fiten 33.

Vehb b. Münebbih dedi ki: Zülkarneyn bunları gördü. Onlardan birisinin boyu bizden orta boylu bir adamın boyunun yarısı kadardır. Tırnakların olduğu yerde onların hayvan pençelerini andıran tırnakları vardır. Yırtıcı hayvanlar gibi azı dişleri ve parçalayıcı dişleri vardır, Çeneleri deve çenelerini andırır. Kılları serttir. Bütün vücutlarını örtecek kadar kıllıdırlar. Herbirlerinin büyükçe iki kulağı vardır. Bunlardan birisini yorgan olarak kullanır, öbürünü de yatak olarak. Onların herbiri ecelinin ne zaman geleceğini de bilir. Eğer erkek ise sulbünden bin tane erkek çıkmadıkça ölmez. Dişi ise bin dişi doğurmadıkça ölmez.

es-Süddî ile ed-Dahhâk derler ki: Türkler Ye'cûc ile Me'cûc'den küçük bir bölümdür. Bunlar ortaya çıkıp değişiklikler yapmaya koyuldular. Zülkarneyn gelip şeddi yaptı ve şeddin bu tarafında kaldılar.

es-Süddî der ki: Sed yirmi bir kabile üzerine yapıldı. Onlardan tek bir kabile şeddin beri tarafında kaldı, bunlar da Türklerdir. Bunu da Katade demiştir.

Derim ki: Eğer bu böyle ise şunu bilelim ki Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Ye'cûc ile Me'cûc'u nitelendirdiği gibi; Türkleri de nitelendirmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Müslümanlar yüzleri kat kat kalkanı andıran, giydikleri, kıldan elbiseler olan kıl İçerisinde yürüyen" -bir başka rivâyette de; kıldan yapılmış ayakkabılar giyen- "bir kavim olan Türklerle Savaşmadıkça kıyâmet kopmayacaktır." Bu hadisi Müslim, Ebû Dâvûd ve başkaları rivâyet etmiştir. Buhârî, Cihâd 96; Müslim, Fiten 62-65; Ebû Dâvûd, Melâhim y; İbn Mâce, Fiten 36; Müsned, II, 239, 271, 475, 493.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sayılarını, çokluklarını ve ne kadar güçlü olduklarını bildiğinden dolayı: "Türkler size İlişmedikçe siz de onlara ilişmeyiniz"diye buyurmuştur. Ebû Dâvûd, Melâhim 11; el-Heysemî Mecmau'z-Zevâid, V, J04, "Ravilerinden Mervân b. Sâlim'in Metruk (yaptığı rivâyetler alınmayan bir ravi) olduğu" kaydıyla

Onlardan şu dönemde yüce Allah'tan başka hiçbir kimsenin sayılarını bilmediği ve yüce Allah'tan başka kimsenin müslümanlardan geriye püskürtemeyeceği pek çok ümmetler çıkmış bulunmaktadır. Bunlar sanki Ye'cûc ve Me'cûc yahutta bunların mukaddimeleri (öncü kuvvetleri)dirler.

Ebû Davûd'da, Ebû Bekre'den gelen bir rivâyete göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Ümmetimden bir takım kimseler Dicle ismi verilen bir nehrin yakınında Basra diye adlandırılan düz bir yerde konaklayacaklar. Bu nehrin üzerinde bir köprü olacaktır. Oranın ahalisi çoğalacak ve orası muhacirlerin -İbn Yahya dedi ki: Ebû Ya'mer dedi ki: Müslümanların -şehirlerinden bir şehir olacaktır.- Âhir zamanda ise yüzleri geniş, gözleri küçük, Kantûrâoğulları gelecek ve bu nehrin kıyısına konaklayacaklardır. O şehrin ahalisi üç gruba ayrılacak. Bir grup İneklerin kuyruklarının arkasına takılıp çöle gidecekler, bunlar helâk olacaklar. Bir grup kendileri için (bunlardan teminat) alacak ve böylece kâfir olacaklar. Bir grup da çoluk-çocuklarım arkalarına alacak ve Savaşa koyulacaklar. İşte şehidler bunlardır."Ebû Dâvûd, Melâhim 10.

"Basra" gevşek, yumuşak taş demektir. Basra şehrine bu isim bundan dolayı verilmiştir. "Kantûrâoğulları" Türklerdir. Denildiğine göre; Kantura İbrahim (sa)ın cariyelerinden birisinin adıdır. Bu cariyenin Hazret-i İbrahim'den çocukları oldu. Türkler de bunların soyundan geldi. (Allah en iyisini bilir).

"Sana bir vergi versek de buna karşılık bizimle onların arasında bir set yaptırıversen" âyeti ile ilgili açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Zülkarneyn'e Sed Yapma Teklifi:

"Sana bir vergi versek..." ifadesi güzel bir edeble sorulmuş bir sorudur.

" Vergi" belli bir miktarda mal, anlamındadır. Bu kelime "ra" harfinden sonra "elif" ile (harâc şeklinde) diye de okunmuştur. "Elif"siz söyleyiş, "elif"li söyleyişe göre daha özel bir anlam ifade eder. O bakımdan; " Kendi baş vergini ve şehrinin haracını öde" denilir.

el-Ezherî der ki: Harâc kelimesi vergi, fey malı, cizye ve gelir anlamlarında kullanılır. Aynı şekilde harâc mallarda verilmesi gereken farz hisselerin de adıdır. "Elif"siz "hare" ise mastardır.

"Buna karşılık bizimle onların arasında bir sed yapıversen" âyetindeki sed; "redm; yığılarak yapılan engel" demektir. Redm birbiri ile bitişik ve kaynaşmış şekilde üstüste yapılan yığma demektir, "Yamanmış elbise" demektir. Bu açıklamayı el-Herevî yapmıştır.

Mesela: "Yarığı (çatlağı, çukuru) kapattım" demektir. Redm aynı zamanda isim olup, sed demektir. Redm'in şedden daha beliğ bir anlam ifade ettiği de söylenmiştir. Çünkü sed kendisi ile bir boşluğun, açığın kapatıldığı herşey anlamındadır. Redm ise taş, toprak ve buna benzer şeyleri tam bir engel teşkil edecek şekilde üstüste koyup yerleştirmek demektir. Nitekim elbisesini kalın ve üstüste yamalarla yamayan bir kimsenin halini anlatmak üzere -bu kökten- denilir. Antere'nin şu mısra'ı da burdan gelmektedir.

"Acaba şairler yama yapılması gereken bir yeri, (yamamaksızın) terk ettiler mi?"

Üstüste terkib edilecek, söylenmesi gereken bir sözü söylemeksizin bırakmışlar mıdır, demektir.

"Sed" kelimesi "sin" harfi üstün olarak; diye okunmuştur, el-Halil, ile Sîbeveyh şöyle derler: "Sin" ötreli olursa isim olur, üstün olursa mastardır. el-Kisaî der ki: Üstün ve ötreli okuyuş aynı anlamdaki iki ayrı söyleyiştir. İkrime, Ebû Amr b. el-A'lâ ve Ebû Ubeyde de şöyle derler: Allah tarafından yaratılmış olup da insanların herhangi bir katkıda bulunmadıkları engeller için ötreli söyleyiş, insan tarafından yapılmış olanlar için de üstünlü söyleyiş kullanılır. Ancak bu görüşü kabul eden kimselerin "sin" harfini burada üstün ile okumaları, bundan önceki; "İki dağ arasına" lâfzını da ötreli okumaları gerekir.

Ebû Hatim ise İbn Abbâs ve İkrime'den, Ebû Ubeyde'nin söylediklerinin aksini nakletmektedir, İbn İshak da şöyle demektedir: Gözlerinle gördüklerini "sin" harfi ötreli olarak "süd" şeklinde, görmediklerini de üstün ile "sed" şeklinde zikredersin.

2- Fesad Ehli Olanları Hapsetmek İçin Hapishane Yapımı:

Bu âyet-i kerîmede hapishaneler yapıp, fesad ehli kimseleri burada hapsetmeye, onları diledikleri şekilde tasarrufta bulunmalarını engellemeye, fesİsimleri üzere bırakılmayacaklarına, aksine canlarını incitecek şekilde dövüleceklerine, hapsedileceklerine yahutta kefalet altında bırakılacaklarına -Ömer (radıyallahü anh)ın yaptığı gibi- delil vardır.

Bu bölümü tek başına aç →

95. Âyetin Tefsiri

Dedi ki: "Rabbimin bana verdiği imkânlar daha hayırlıdır. Siz bana (bedeni) güçle yardım edin ki, sizinle onların arasına sağlam bir set yapayım.

"Rabbimin bana verdiği İmkânlar daha hayırlıdır..." âyeti ile ilgili açıklamalarımızı da iki başlık halinde sunacağız:

1- Yüce Allah'ın Verdiği İmkânları Kullanmayı Tercih Etmek:

"Rabbimin bana verdiği imkânlar daha hayırlıdır" âyetinin anlamı şudur: Zülkarneyn onlara dedi ki: Yüce Allah'ın bana vermiş olduğu güç. ve hükümdarlık imkânları sizin vereceğiniz vergiden ve mallarınızdan daha hayırlıdır, ama beden gücüyle bana yardım ediniz. Yani aranızdan beden ile çalışacak kimseler ve adamlar ile şeddi yapmakta kullanacağım araçlar veriniz.

Bu da yüce Allah'ın aralarında cereyan eden bu konuşmada Zülkarneyn'i bir te'yididir. Çünkü orada bulunanlar eğer ona belli bir vergi vermek üzere aralarından mal toplayıp vermiş olsalardı, kimse ona yardım etmezdi. O şeddi bina etme işini ona bırakırlardı. Bizzat ona yardımcı olmaları ise onun için daha güzeldi ve bu işin daha çabuk bitmesini sağladı. Belki de bu şekilde çalışmaları onun kendisine vereceklerinden söz ettikleri vergiden daha da fazla miktara tekabül ediyordu.

Yalnız İbn Kesîr "bana verdiği imkânlar" (anlamındaki) lâfzı; şeklinde iki "nun" ile, diğerleri ise tek "nûn" ile; diye okumuşlardır.

2- Yöneticinin Yönettiklerine Karşı Görevleri ve İslâm Devleti'nde Mali Siyaset:

Bu âyet-i kerîmede hükümdar kimsenin yönettiklerinin ülkelerini korumakla yükümlü olduğuna, onların gediklerini kapatmak, serhadlerini düzeltip sağlamlaştırmak için çalışmasının farz olduğuna, bunları da faydalarını görecek olan yönetilenlerin mallarından ve kendi himayesi ve gözetimi altında hazinelerinde toplanan hak ettiklerinden karşılayacağına delil vardır. İsterse bu hakları yerine getirmek isterken bütün malları tükenmiş olsun ve bu yükümlülükler servetlerini tamamen bitirmiş olsun. Yönetilenler bütün bu açıklan, gedikleri kendi mallarından kapatmakla yükümlü oldukları gibi yöneticinin de onlara güzel bir şekilde bakması, koruması görevidir. Bu da üç şartla olur;

1- Hiçbir hususta kendisini onlara tercih etmeyecek.

2- Önce muhtaç olanların ihtiyaçlarını görmekle işe bağlayacak, onlara yardımcı olacak.

3- Vereceği atiyyelerde (devlet hazinesinden yapacağı bağışlarda) konumlarına uygun olarak aralarında eşitlik sağlayacak.

Bundan sonra bu hazine tamamıyla bitip boşalacak olursa, karşılaşılan olaylar görülmesi gereken bir işi ortaya çıkmasına sebeb olurlarsa, mallarından önce canlarını ortaya koyarlar. Bunun faydası olmazsa o takdirde belli bir değerlendirmeye göre mallarından alınır ve güzel bir tedbir ile bu mallar harcanır.

İşte, Zülkarneyn'e çekindikleri Ye'cûc ile Me'cûc saldırısını kendilerinden önlemesi maksİsmi ile ona mal vermelerini teklif ettiklerinde, O: Benim malınıza ihtiyacım yok, benim size ihtiyacım var. O bakımdan "siz bana (bedeni) güçle yardım edin" yani benimle birlikte bizzat hizmette bulunun, dedi. Çünkü benim yanımda mal var, sizin yanınızda da adam var. Onların verecekleri malın kendilerine ihtiyacı ortadan kaldırmayacağını, eğer bu malı bir ücret olarak alırsa bunun ihtiyaç duyduğu asıl gücü azaltmış olacağını, o bakımdan tekrar onlara ücretle çalıştırmak için müracaat edeceğini gördü. Dolayısıyla bedenen hizmetçe bulunmalarının daha uygun olduğunu tesbit etti.

Bu konuda ilke şudur: Hiçbir kimsenin malı karşı karşıya kalınacak bir zaruret olmadıkça helâl olmaz. Bu durumda da bu mal gizli değil açıkça alınır. Bir takım kimseleri tercih ederek, kayırarak değil, adaletle harcanır. Kişisel baskı ve dayatma usulüyle değil, cemaatin görüşüne göre harcanır. Doğruya muvaffak kılan yüce Allah'tır.

Bu bölümü tek başına aç →

96. Âyetin Tefsiri

"Bana büyük demir parçaları getirin." Nihayet dağların İki yanını tam denkleştirdiği vakit: "Üfleyin" dedi Nihayet onu bir ateş haline getirince: "Getirin bana üzerine erimiş bakır dökeyim" dedi.

"Bana büyük demir parçaları getirin" yani bana büyük demir parçalarını verin, elime teslim edin. Onlara araç taşımalarını emretmiş oldu. Bütün bunlar hibe anlamı taşımaksızın vermeye davettir. Bu ona gerekli araçları elleriyle vermeye bir çağrıdır. Çünkü o kendilerinden vergi almayacağını söylemişti. Geriye sadece gerekli araçları verme ve bedenen çalışmaya çağırmaktan başka bir şey kalmıyordu.

"Büyük demir parçaları" demir kesitleri demektir. kelimesinin aslı toplanıp, bir araya gelmek demektir. Aslanın boynunun çevresinde toplanan tüylere; " Arslan yelesi" denilmesi de buradan gelmektedir. "Kitabı yazdım ve harflerini bir araya getirip topladım" demektir.

Ebû Bekr ve el-Mufaddal; şeklinde gelmek fiilindenmiş gibi okumuşlardır. Bu da; "Bana demir kütleleri getirerek geliniz" anlamındadır. Cer harfi düşünce (kütle anlamındaki "zübar" kelimesi) fiil ile nasbedilmiştir. Şairin şu mısra ında olduğu gibi:

"Sana hayrı emrettim..."

Burada da cer edatı hazfedildiğinden fiil nasbetmiştir.

Cumhûr "züber" kelimesinin "be" harfini üstün olarak okumuştur. el-Hasen ise bunu ötreli okumuştur. Her iki şekilde de büyük parça demek olan "zübre'nin çoğuludur.

"Nihayet dağların iki yanını" yaptığı inşaat ile

"tam denkleştirdiği vakit" demektir. Asıl söz konusu olan inşaat olduğundan dolayı ayrıca zikredilmeyerek hazfedilmiştir.

" Dağların İki yanını" âyeti ile ilgili olarak Ebû Ubeyde der ki: Kasıt dağın iki yanıdır. Ona "sadefeyn" isminin veriliş sebebi iki yanın biribirlerine tesadüf etmesi yani birbirlerinin karşılarında bulunması, biri diğerine mülakî olmasıdır. Bu açıklamayı ez-Zühri el-Mâverdî, en-Nuket ve'l-Uyûn, III, 343'cle "ez-Zührî" yerine: "el-Ezherî" ve İbn Abbâs yapmıştır. Biri diğerinden sanki yüz çeviriyormuşçasına "sudûPdan gelen bu isim verilmiştir. Şair der ki:

"Onun aydınlığı dağın her iki yanını da aşıp geçiyor,

Karanlıktaki kandil gibi alev saçıyor."

Yüksekçe binaya da dağın kenarına (yar'ına) benzetilerek "sadef' denilir. Hadîs-i şerîfte de şöyle denilmektedir: "Meyletmek üzere olan bir sadefin yanından geçti mi hızlıca yürürdü," İbn Kesîr, en-Nihâye, III, 17de bu lafızla; Müsned, II, 356'cla: "Peygamber yan yatmış bir duvarın (cidar) ya da bir bahçe duvarının (hâit) yanından geçti de yürüyüşünü hızlandırdı..." şeklînde Ebû Ubeyd dedi ki: Sadef ve hedef yüksekçe ve büyük her yapıya verilen isimdir.

İbn Atiyye der ki: "İki sadeP karşılıklı iki dağa verilen isimdir. Yalnız birisine "sadef" denilmez. Ama ikisine "sadefân" denilir. Çünkü biri diğerine tesadüf etmektedir.

Nâfi', Hamza ve el-Kisaî; kelimesini "sad" harfi üstün ve şeddeli "dai" harfi de üstün olarak okumuştur. Aynı zamanda bu Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)ın ve Ömer b. Abdulaziz'in de kıraatidir. Bu, Ebû Ubeyde'nin de tercih ettiği kıraattir. Çünkü en meşhur olan lügat (söyleyiş) budur.

İbn Kesîr, İbn Âmir ve Ebû Amr ise "sad" ve "dal" harflerini ötreli okumuşlardır.

Ebû Bekr yoluyla gelen rivâyetinde Âsım ise "sad" harfini ötreli, "dal" harfini sakin okumuştur. "Curf" ve "cüruf gibi. Bu da bir tahfiftir.

İbnu'l-Macişûn "sad" harfini üstün, "dal" harfini ötreli okumuştur. Katade ise "sad" harfini üstün "dal" harfini sakin okumuştur. Bütün bu okuyuşların anlamı birdir ve karşılıklı iki dağ demektir.

"Üfleyin, dedi" âyetinden itibaren âyetin sonuna kadar âyetin anlamı şudur; Körüklerle, demir kütleleri üzerine üfleyin. Çünkü o bir kat demir kütlesi ve taş konulduktan sonra odun ve kömürü tutuşturup ateş bunları kızdırıncaya kadar körüklemelerini emrederdi. Demirin üzerine ateş yakıldı mı o da tıpkı ateş gibi olur. İşte yüce Allah'ın;

"Nihayet onu bir ateş haline getirince" âyetinin anlamı budur. Sonra da (âyet-i kerîmede geçen): "el-Kıtr" ile ilgili görüş ayrılıklarına göre: Eritilmiş bakır yahut kurşun veya demir getirilir, bunu da hazırlanmış olan bu tabakanın üzerine boşaltırdı. Bu şekilde birbirlerine kaynaşıp iyice birbirine geçip yapıştıktan sonra tekrar yeniden aynı şekilde bir tabaka daha koyardı. Bu da iş tamamlanıncaya kadar ve bu boşluk da son derece sağlam bir dağ haline gelinceye kadar devam etti.

Katade der ki: Bu dağ çizgili bir elbise gibidir. Bir yol siyah ve bir yol kırmızıdır.

Rivâyet edildiğine göre bir adam Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) gelmiş ve: Ey Allah'ın Rasûlu, ben Ye'cûc ile Me'cûc şeddini gördüm, demiş. Peygamber ona: "Onu nasıl gördün" deyince, şu cevabı vermiş: Ben onu çizgili bir elbise gibi gördüm, bir yol sarı, bir yol kırmızı, bir yol siyahtı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): "Sen onu gerçekten görmüşsün"diye buyurdu. İbn Kesîr, Tefsir, V, 192'de bu hadisi İbn Cerîrden naklettikten sonra; "Bu, mürsel bir hadistir" kaydını düşmektedir. "Nihayet onu bir ateş haline getirince" âyeti ateş gibi olunca demektir.

"Getirin bana üzerine erimiş bakır dökeyim" âyeti da şu demektir: Bana bakır getirin, onun üzerine dökeyim, anlamında takdim ve te'hir yapılmış bir ifadedir.

"Getirin bana" âyetini; şeklinde okuyanlara göre anlamı şu olur: Gelin onun üzerine bakır boşaltayım ki, müfessirlerin çoğuna göre "kıtr" eritilmiş bakır, demektir. Bunun da aslı; "Damlamak'tan gelmektedir. Çünkü eritilmesi halinde suyun damlaması gibi o da damlar. Bir başka kesim de "kıtr" eritilmiş demirdir derken, aralarında İbnu'l-Enbarî'nin de yer aldığı bir başka kesim, eritilmiş kurşun demektir, der. Bu kelime; "Damladı, damlar,.

"Biz ona erimiş bakır pınarını sel gibi akıttık" (Sebe’, 34/12) âyetinde ki "el-kıtr" kelimesi de buradan gelmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

97. Âyetin Tefsiri

Artık onu ne aşabildiler, ne de onu delmeye güç bulabildiler.

"Artık onu ne aşabildiler" Ye'cûc ile Me'cûc üzerine çıkamadılar, ona tırmanamadılar. Çünkü bu sed dağın seviyesine gelmiş dümdüz kaygan bir zemindi. Dağ da aşılamayacak kadar yüksekti. Seddin yüksekliği ikiyüzelli zira' idi. Rivâyete göre iki dağ arası uzunluğu ikiyuz fersah, eni de elli fersah idi. Bunu da Vehb b. Münebbih söylemiştir.

"Ne de onu delmeye güç bulabildiler." Buna sebeb ise hem eninin fazla oluşu, hem de çok sağlam bir yapı oluşudur. Sahih hadiste Ebû Hüreyre yoluyla gelen rivâyette Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: "Bugün Ye'cûc ile Me'cûc seddinden bu kadar bir gedik açıldı" dedi ve Vehb b. Münebbih parmaklarını doksan gibi birbirine getirdi. Bir rivâyette de: Baş parmak ile şehadet parmağını halka yaptı, diyerek hadisin geri kalan kısmını zikretmektedir. Buhârî, Enbiyâ 7; Müslim, Fiten 3; Müsned, II, 341, 530 (Ebû Hüreyre'den); Buhârî, Fiten 4, 28, Talâk 24; Müslim, Fiten 1, 2; Tirmisl, Fiten 23; İbn Mâce, Fiten 9; Müsned, VI, 428, 429 (Zeyneb hint Cahş'tan).

Yahya b. Sellâm, Sa'd b. Ebi Arûbe'den, o Katâde'den, o Ebû Rafî'den, o Ebû Hüreyre'den şöyle dediğini nakletmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Ye'cuc ile Me'cuc her gün seddi del(meye çalışırlar. Nihayet tam güneş ışığını gördüklerinde başlarındaki: Geri dönün, onu yarın deleceksiniz, der. Ama yüce Allah önceki gibi en sağlam şekline iade eder. Nihayet onların süreleri dolunca yüce Allah da insanların üzerine onları göndermeyi murad edeceği vakit kazımaya koyulurlar ve güneşin ışığını görecek noktaya yaklaştıklarında başlarında bulunan kişi: Haydi geri dönün, inşaallah onu kazıyacaksınız (deleceksiniz) der. Tekrar oraya geleceklerinde onu bıraktıkları şekilde bulacaklar, şeddi delecekler ve insanların üzerine çıkacaklar." İbn Mâce. Fiten 33. Hadîs az Önce geçmiş bulunmaktadır.

"Ne de... güç bulabildiler" âyetini Cumhûr "tı" harfini şeddesiz olarak okumuştur. Bunun; anlamında bir söyleyiş olduğu da söylenmiştir. Şöyle de denilmiştir: Hatta aynen budur. Çünkü Araplarca bu fiil çokça kullanıldığından dolayı kimileri "te" harfini tamamen hazfederek; …diye kullanmışlardır. Bazıları da "te harfini hazfederek; …diye kullanmışlardır. Bu da ….anlamındadır ve bu meşhur bir söyleyiştir.

Yalnız Hamza "tı" harfini şeddeli okumuştur ki o da bu okuyuşuyla fiilin; şeklinde olduğuna işaret etmek istemiş gibidir. Sonra da "te" harfini "tı harfine idğam edip, "tı" harfini şeddeli okumuştur. Bu da izah bakımından zayıf bir kıraattir. Ebû Ali ise câiz değildir, demiştir.

el-A'meş de "Artık onu ne aşabildiler, ne de onu delmeye güç bulabildiler" âyetinde her iki yerde de "te" harfi ile okumuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

98. Âyetin Tefsiri

"İşte bu, Rabbimden bir rahmettir. Rabbimin va'di gelince onu dümdüz eder. Rabbimin va'di haktır" dedi.

"İşte bu, Rabbinden bir rahmettir" sözlerini söyleyen Zülkarneyn'dir.

"Bu" ile de yaptığı şedde, buna güç yetirmeye, Ye'cûc ile Me'cûc'ten gelecek zararı önlemek suretiyle ondan yararlanmaya işaret etmiştir. İbn Ebi Abte; "Bu" zamirini müennes (ve rahmete işaret) olarak; diye okumuştur.

"Rabbimin vaadi" yani kıyâmet günü, bir diğer görüşe göre onların çıkacakları vakit

"gelince onu dümdüz eder" yerle bir olur, demektir.

“Dümdüz" kelimesi ile yüce Allah'ın:

"Yer parça parça ve dümdüz edildiğinde" (el-Fecr, 89/21) âyetinde de aynı kökten gelen kelime kullanılmıştır. İbn Arafe der ki: Yer, herhangi bir yüksekliği olmaksızın dümdüz edildiğinde, demektir. Yüce Allah'ın:

"Onu dümdüz eder" âyeti da bu kökten gelmektedir, el-Yezidî der ki: Bu da dümdüz etmesi demektir. Hörgücü gitmiş deveye de; denilir. el-Kutebî der ki; Onu yere yapışmış ve alçaltılmış kılar, demektir. el-Kelbî ise kırık, dökük parçalar haline getirir anlamındadır, demiştir. Şair der ki:

"Sabah yola çıkandan başkası bir mağarayı parça parça edip de yıkan var mıdır?"

el-Ezherî der ki: Bu fiil dövüp, ufalamak anlamındadır.

(.........) diye okuyan dağın küçük bir tepe haline getirilmiş olması anlamını kasteder. Çünkü bu kelime dağ seviyesine ulaşmayan küçük tepe hakkında kullanılır. Çoğulu da; …...diye gelir.

Hamza, Âsım ve el-Kisaî ise hörgücü olmayan deve demek olan "ed-Dekkâ'"ya benzeterek med ile; diye okumuşlardır.

Âyet şu takdirde olup, ondan hazfedilmiş bir ifade vardır: Onu bir tepecik gibi kılar. Böyle bir takdir kaçınılmazdır. Çünkü sed müzekkerdir ve sonu hemze ile biten bu kelime ile sıfatlandırılamaz.

Şeklinde okuyanlara gelince; bu da yıkılıp, ufalanmayı ifade eden; fiilinin mastarıdır.

Etti, kıldı fiilinin yarattı anlamında olma ihtimali de vardır, O takdirde; hâl olarak nasb edilir. Bunu med ile (yani sonu hemze ile) okuyanların kıraatinde de nasb ile okunması da aynı şekilde iki şekilde açıklanabilir.

Bu bölümü tek başına aç →

99. Âyetin Tefsiri

O gün onları birbiri içine dalgalanır bir halde bırakmışızdır. Sûr'a da üfürülmüş olacaktır. Bu suretle hepsini toplayacağız.

"O gün onları birbiri içine dalgalanır bir halde bırakmışızdır" âyetinde

"bırakmışızdır" daki zamir yüce Allah'a aittir. Yani Biz kıyâmet gününde cinleri ve insanları birbiri içine dalga dalga karışacak halde bırakırız.

Şöyle de açıklanmıştır: Biz o gün yani Şeddin (süresinin) tamamlanacağı vakitte Ye'cûc ile Me'cûc'u birbiri içine dalgalanır halde bırakacağız.

Burada "dalgalanma" tabiri, herhangi bir keder ya da korkudan dolayı aklı başından gitmiş, hayret içerisinde ve biri diğerinin içine karışmış olduğu halde gidip gelmelerini anlatmak maksadıyla kullanılan bir istiaredir. Bununla kendilerini birbirine karışan deniz dalgalarına benzetmektedir.

Bir başka açıklamaya göre; Bizler Şeddin açılacağı gün Ye'cûc ile Me'cûc'u dünyada çoklukları dolayısıyla birbirine karışmış halde bırakacağız.

Derim ki: Bunlar üç ayrı görüştür. En kuvvetlileri ortadaki görüştür. En uzak ihtimalde olanı sonuncusudur. Birinci görüş de güzel bir görüştür. Çünkü yüce Allah'ın:

"Rabbinin va'di gelince" âyetinin te'vilinde kıyâmetin söz konusu olduğuna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

"Sûr'a da üfürülmüş olacaktır" âyeti ile ilgili açıklamalar daha önceden el-En'âm Sûresi'nde (6/73. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

"Bu suretle hepsini" yani cinleri ve insanları kıyâmetin Arasat'ında

"toplayacağız.".

Bu bölümü tek başına aç →

100. Âyetin Tefsiri

O gün kâfirleri cehennemle yüzyüze getiririz.

"O gün kâfirleri cehennemle yüzyüze getiririz" yani onlara açıktan açığa gösteririz.

Bu bölümü tek başına aç →

101. Âyetin Tefsiri

Onlar ki, Benim öğüdüme karşı gözleri perdeli idi. Dinleyecek güçleri de yoktu,

"Onlar ki, Benim öğüdüme karşı gözleri perdeli idi," Onlar yüce Allah'ın kesin belgelerine bakmayan, gözü örtütü kimseler durumunda idiler. "Onlar ki anlamındaki; "kâfirler'e sıfat okrak cer mahallindedir.

"Dinleyecek güçleri de yoktu," Yani yüce Allah'ın kelâmını kulak verip dinleyecek takatleri yoktu, onlar sağır durumunda idiler.

Bu bölümü tek başına aç →

102. Âyetin Tefsiri

O kâfirler, Beni bırakıp kullarımı veliler edineceklerini mi sandılar? Biz, cehennemi o kâfirlere bir konak olarak hazırladık.

"O kâfirler, Beni bırakıp da kullarımı" Îsa'yı, melekleri ve Uzeyr'i

"veliler edineceklerini" ve Benim kendilerini cezalandırmayacağımı -buna göre ifadede bir hazf vardır-

"mi sandılar?"

ez-Zeccâc Bunun kendilerine fayda sağlayacağını mı sandılar? anlamındadır, demiştir.

Ali, İkrime, Mücahid ve İbn Muhaysın "...mı sandı(lar)" kelimesini "sin" harfini sakin ve "be" harfini ötreli olarak okumuşlardır. Bu da; bunun onlara yeterli geleceğini mi sandılar? anlamındadır. "Biz, cehennemi o kâfirlere bir konak olarak hazırladık."

Bu bölümü tek başına aç →

103. Âyetin Tefsiri

De ki: "Amelleri açısından en çok ziyana uğrayanları sîze haber verelim mi?

"De ki: Amelleri açısından en çok ziyana uğrayanları size haber verelim mi..." âyetinden itibaren: "... Biz, kıyâmet günü onlar için Ölçü tutmayacağız" âyetine kadarki âyetlere dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1- Amelleri İtibariyle Zararda Olanlar:

"De ki: Amelleri açısından en çok ziyana uğrayanları size haber verelim mi?" âyetinde şuna delâlet vardır: Kimi insanlar iyilik yaptığı zannı ile bir amelde bulunur. Ancak onun ameli boşa gitmiştir. Amelin boşa gitmesini gerektiren ya itıkad bozukluğudur ya da riyakârlıktır. Burada maksat ise küfürdür.

Buhârî kaydettiği bir rivâyette Mus'ab'ın şöyle dediğini rivâyet eder: Babama:

"De ki: Amelleri açısından en çok ziyana uğrayanları size haber verelim mi?" âyetinde kastedilenler Hârûrâlılar (Haricîler) mıdır? diye sordum. O: Hayır, dedi. Onlar yahudiler ve hristiyanlardır. Yahudiler, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ı yalanladılar. Hristiyanlar ise cenneti inkâr ettiler ve orada ne yiyecek var, ne de içecek, dediler. Hârûrâlılar ise iyice sağlamlaştirdıktan sonra Allah'ın ahdini bozan kimselerdir. Sa'd onları fasıklar diye adlandırıyordu Buhâri, Tefsir 18. sûre 5. Sözü geçen Mus'ah, Sa'd b. Ebi Vakkas'ın oğlu Mus'abdır, Buna göre Sa'd'dan kasıt da babası Sa'd b. Ebî Vakkas'tır. (İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, VIII, 278)

Bu bölümü tek başına aç →

104. Âyetin Tefsiri

"Onlar o kimselerdir ki, dünya hayatında yaptıkları boşa gitmiştir. Üstelik kendilerinin muhakkak İyi yaptıklarını zannederler.

Âyet-i kerîme azar manasını ihtiva etmektedir. Yani, Benden başkalarına ibadet eden şu kâfirlere de ki: Yarın onların bütün yaptıkları boşa çıkacak, bütün ümitlerinin boş olduğunu anlayacaklardır. O bakımdan onlar amelleri itibariyle en çok zarara uğrayacaklar olacaktır. Bunlar aynı zamanda

"o kimselerdir ki dünya hayatında yaptıkları boşa gitmiştir. Üstelik kendilerinin" Benden başkasına ibadet etmek suretiyle" muhakkak iyi yaptıklarını zannederler."

İbn Abbâs der ki: Bununla Mekke kâfirlerini kastetmektedir. Ali (radıyallahü anh) ise bunlar Hâricilerdir yani Hârûrâlılardır, Bir seferinde de: Bunlar manastırlarına çekilmiş rahiplerdir, demiştir.

Rivâyete göre İbn el-Kevvâ ona (Ali -ra.-e) amelleri açısından en çok ziyana uğramış olanlar hakkında soru sormuş, ona sen ve arkadaşların, diye cevap vermiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

105. Âyetin Tefsiri

"Onlar, Rabblerinin âyetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr edip amelleri boşa gitmiş olanlardır. Biz kıyâmet günü onlar için Ölçü tutmayacağız.

İbn Atiyye der ki: Ancak bundan sonra gelen yüce Allah'ın şu âyeti bütün bu görüşlerin zayıf olduğunu ortaya koymaktadır:

"Onlar, Rabblerinin ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr edip, amelleri boşa gitmiş olanlardır."

Bu taifeler arasında ise Allah'ı inkâr eden, O'na kavuşmayı, öldükten sonra dirilişi, amellerin karşılıklarının verilmesini inkar eden yoktur. Bunlar ancak putlara tapan Mekke müşriklerinin vasıflarıdır. Ali ile Sa'd (radıyallahü anh)ın sözünü eltikleri kimseler ise bu âyet-i kerîmeden paylarına düşeni almış bulunan kimselerdir.

"Amelleri açısından " âyeti temyiz olarak nasbedilmiştir.

"Boşa gitmiştir" âyetini, Cumhûr "be" harfini esreli olarak okumuştur. İbn Abbâs ise "be" harfini üstün olarak okumuştur.

2- Allah Nezdinde Değer Taşıyan Kişiler ve Ameller:

"Biz, kıyâmet günü onlar İçin ölçü tutmayacağız" âyetindeki "Tutmayacağız" âyetini Cumhûr azamet "nûn"u ile (yani yüce Allah'a raci' olan birinci çoğul zamiriyle) okumuşlardır. Mücahid ise gaib "ya"sı ile okumuştur ki; Allah onlar için ölçü tutmayacaktır, anlamında olur. Ebû Ubeyd b. Umeyr ise; diye okumuştur. O takdirde ölçü anlamındaki kelimenin sonunu "elif siz olarak şeklinde okumalıdır. Nitekim mücahid de aynı şekilde; "Kıyâmet gününde hiçbir ağırlıkları olmayacaktır" diye okumuştur.

Ubeyd b. Umeyr der ki: Kıyâmet gününde iriyarı, uzun boylu, çok yiyen -çok içen birisi getirilir de yüce Allah nezdinde sivrisinek kanadı kadar bir ağırlığı olmayacaktır.

Derim ki: Bu ve benzeri bir kanaat, kişisel görüşe dayanılarak söylenemez, Bu manada merfu bir hadis olarak Buhârî ve Müslim'in, Sahih'lerinde Ebû Hüreyre'den gelen bir hadis sabit olmuştur. Buna göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Kıyâmet gününde iriyarı, oldukça şişman adam gelecek de sivrisinek kanadı kadar bir ağırlığı olmayacaktır. Arzu ederseniz: "Biz kıyâmet günü onlar için ölçü tutmayacağız" âyetini okuyunuz." Buhârî, Tefsir 18. sûre 6; Müslim. Sıfatul-Münâfikîn 18.

Onların hiçbir mükâfatları olmayacaktır, demektir. Onların bütün amellerine azâb ile karşılık verilecektir. Çünkü onların kıyâmet günü kurulacak terazilerde tartılabilecek türden hiçbir iyilikleri bulunmayacaktır. İyiliği bulunmayan kimse ise cehennemdedir.

Ebû Said el-Hudri der ki: Tihâme dağlan gibi ameller getirilecek fakat bunların hiçbir ağırlığı olmayacaktır.

Şöyle de açıklanmıştır; Âyetin mecaz ve istiare kastı ile zikredilmiş olma ihtimali de vardır, O gün onların bizim yanımızda hiçbir kıymetleri olmayacaktır, denilmiş gibidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

(Zikrettiğimiz) Hadîs-i şerîfteki fıkhı incelikler arasında şunlar da vardır: Şişmanlamak için gayret gösterenlerin şişmanlığı yerilmektedir. Çünkü bu maksat ile yiyecekler için bir takım külfetlere girilir ve üstün ahlâkî değerler bırakılarak bunlarla meşgul olunur. Hatta lüks ve şişmanlamak maksİsmi ile yeteri miktardan fazla yemek yemenin haram olduğuna dahi delil de görülebilir. Nitekim peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz şanı yüce Allah tarafından en çok buğzedilen adamlar, şişman habr (ilim adam)dır."Bk. el-Aclânî, Keşfu'l-Hafâ, I. 248, h. no: 761.

İmrân b. Husayn tarafından rivâyet edilen hadiste Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: "Sizin en hayırlınız benim çağdaşlanmdır. Sonra onların arkasından gelenlerdir, -İmrân dedi ki: Kendi neslinden sonra iki mi yoksa üç nesil mi zikrettiğini bilemiyorum. Ondan sonra, sizden sonra öyle bir kavim gelecek ki şahidlik etmeleri istenmeksizin şahidlik edecekler. Hainlik edecekler, kendilerine güvenilmeyecek, adakta bulunacaklar, adaklarını yerine getirmeyecekler ve aralarında şişmanlık başgösterecektir." Bukûrl, Şehâdât 9, Fedâilu Ashâbin-Nebiyy 1, Rikaak 7, Eymân 27; Müslim, Fedâilul Sahâbe 214; Ebû Dâvûd, Sünne 9; Tirmizî, Fiten 45; Nesâi, Eymân 29; Müsned, IV, 426, 427, 440.

İşte bu, yerici bir ifadedir. Buna sebeb de şudur: Kişinin isteği ile (kesbiyle) meydana gelen şişmanlık çokça yemekten ve oburluktan; rahatlıktan, güvenlik duymaktan ve nefsin arzu ve isteklerini sınır tanımadan yerine getirmekten dolayıdır. Böyle bir kimse Rabbinin değil, nefsinin kuludur. Bu durumda olan bir kimse hiç şüphesiz harama düşer. Haramdan oluşan her bir ete ateş her şeyden çok yaraşır. Nitekim yüce Allah kâfirleri pek çok yediklerinden ötürü yererek şöyle buyurmaktadır:

"Kâfirler ise; onlar faydalanırlar ve davarların yediği gibi yerler. Kalacak yerleri ise ateştir onların," (Muhammed, 47/12)

Mü’min onlara benzemeye çalışacak ve bütün hal ve zamanlarında onların nimetlerden istifade ettiği gibi istifade etmeye kalkışacak olursa, imanın hakikati nerede kalır? İslâm'ın görevlerini yerine getirmek nerde kalır? Yemesi, içmesi çoğalan bir kimsenin oburluğu da artar. Yemeye, içmeye daha düşkün olur. Geceleyin tembelliği ve uykusu artar, gündüzü ise boş işlerle geçer, Geceleri uyur kalır, el-A'râf Sûresi'nde (7/31. âyet 4. başlıkta) bu anlamdaki açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Yine aynı sûrede (8 ve 9. âyetlerin tefsirinde) Mizan'dan söz edilmiş, o Mizan'ın, amel sahifelerinin kendilerinde tartılacağı iki kefesinin bulunduğu belirtilmiştir, tekrarlamanın anlamı yoktur.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da İbn Mes'ûd'un hurma ağacına tırmanırken ince bacakları dolayısıyla ashabın gülmesinden ötürü şöyle demişti; "Sizler yeryüzü ahalisinin amelleri ağırlığınca gelecek bir bacaktan dolayı mı gülüyorsunuz?"Müsned, î, 114, 420-42 İde: Ashabın bazılarının Abdullah b. Mesudun bacaklarının inceliğine gülmeleri üzerine; Hazret-i Peygamber: "Kıyâmet gününde bu bacakların Uhuddan daha ağır basacaklarını" bildiren bir rivâyet yer almaktadır. Bu şahısların da tartılacağına delildir. Bunu da el-Gaznevî zikretmiş bulunmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

106. Âyetin Tefsiri

"İşte böyle. Onların cezası kâfir oldukları, âyetlerimi ve peygamberlerimi alaya aldıkları için cehennemdir."

"İşte böyle" âyetiyle tartılmamaya, ölçü tutmamaya işaret edilmektedir. Mübtedâ olarak ref mahallindedir.

"Onların cezası" anlamındaki âyet da onun haberidir. "Cehennemdir" âyeti, "işte böyle" anlamındaki mübteda'dan yahut ta "kâfir oldukları...için" âyetindeki dan bedeldir. Bu "mâ" (mastar manasını veren) mastariyyedir.

Alaya almak (istihza) hafife almak ve alay etmek demektir. Buna dair açıklamalar da önceden geçmiş bulunmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

107. Âyetin Tefsiri

Gerçekten îman edip, salih ameller işleyenlerin ise konakları Firdevs cennetleridir.

"Gerçekten Îman edip, salih ameller işleyenlerin ise konakları Firdevs cennetleridir." Katade der ki: Firdevs, cennetin tepesi, en ortası, en yüksek yeri, en üstün ve en yüce yeridir. Ebû Umame el-Bâhilî der ki: Firdevs cennetin göbeğidir. Ka'b da der ki: Cennetler arasında Firdevs cennetinden daha yücesi yoktur. Orada iyiliği emredip münkerden alıkoyanlar vardır.

Buhârî'nin, Sahih'inde Ebû Hüreyre yoluyla gelen rivâyette şöyle dediği nakledilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Kim Allah'a ve Rasûlüne îman eder, namazı dosdoğru kılar, Ramazan orucunu tutarsa yüce Allah üzerinde onu cennete sokma hakkı olur. Allah yolunda ister cihad etsin, isterse de doğduğu toprakta otursun," Ey Allah'ın Rasûlü, dediler, insanlara müjdelemiyelim mi? Şöyle buyurdu: "Cennette yüz derece vardır. Yüce Allah bu dereceleri Allah yolunda cihad edenler için hazırlamıştır. Her iki derece arası gök ile yer arası kadardır. Bu sebebten yüce Allah'tan dileyeceğiniz vakit O'ndan Firdevs'i isteyiniz. Firdevs cennetin en ortası ve cennetin en yücesidir. -Zannederim şöyle de buyurdu-: Onun üstünde de Rahmân'ın Arşı vardır. Cennet ırmakları oradan kaynar." Buhârî, Cihâd 5, Tevhîd 22; Müsned, I, 335.

Mücahid dedi ki: Firdevs, Rumca'da bahçe demektir. el-Ferrâ': O Arapça bir kelimedir, der, Firdevs cennette bir bahçedir. Firdevs aynı şekilde Yemâme'den beride bir bahçe adıdır. Çoğulu, ferâdîs gelir Umeyye b. Ebi's-Salt es-Sakafî der ki:

"O sıralarda onların evleri yüksekçe idi.

Orda ferâdîs (Firdevsler) vardı, sarımsaklar ve soğan (vardı)."

el-Ferâdîs aynı zamanda Şam'da bir yerin adıdır. ise çardaklı üzüm asması demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

108. Âyetin Tefsiri

Onlar orada ebediyyen kalıcıdırlar. Oradan ayrılmak da istemezler.

"Onlar orada ebediyyen kalıcıdırlar." Devamlı orada kalacaklardır.

"Oradan ayrılmak da istemezler." Başka bir yere götürülsünler istemezler. Bu âyette geçen "el-hivel" tahvjl anlamındadır ki, Ebû Ali bunu böylece açıklamıştır. ez-Zeccâc der ki: "Yerini değiştirdi" de nilir. Vezin itibariyle; "Büyüdü, irileşti" gibidir. Bununla birlikte bu kelimenin "hile" kökünden gelmesi de mümkündür. Yani onlar oradan başka bir yere gitmek için çare aramazlar.

el-Cevherî der ki: Tehavvül, bir yerden bir başka yere taşınmak demektir. İsim "hivel" gelir. Yüce Allah'ın:

"Onlar orada ebediyyen kalıcıdırlar. Oradan ayrılmak (hivel) da İstemezler" âyeti da buradan gelmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

109. Âyetin Tefsiri

De ki: "Rabbimin sözleri için deniz(ler) mürekkep olsa, buna yardımcı olarak bir o kadar daha katsak, Rabbinin sözleri tükenmeden o deniz(ler) tükenir."

"De ki: Rabbimin sözleri İçin deniz(ler) mürekkep olsa buna yardımcı olarak bir o kadar daha katsak" yani o denizlere sayıca yahut ağırlık itibariyle o kadarını da eklesek

"Rabbimin sözleri tükenmeden o deniz(ler) tükenir." ifadesi bir şeyin bitip, boşalmasını anlatmak için kullanılır. Buna dair açıklamalar önceden (bk. en-Nahl, 16/96) geçmiş bulunmaktadır.

Ubeyy'in, Mushaf ında; "Yardımcı olarak" kelimesi; "şeklindedir. Mücahid, İbn Muhaysin ve Umeyd de böyle okumuşlardır. (Buna göre âyet meali: Bir o kadar daha mürekkep getirsek, demek olur).

Bu kelimenin mansub olarak gelmesi, temyiz ya da hal olduğundan dolayıdır.

İbn Abbâs dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yahudilere:

"Size ilimden ancak pek az bir şey verilmiştir." (el-İsrâ, 17/85) deyince ona şöyle dediler: Bize Tevrat verilmişken bu nasıl olabilir? Kendisine Tevrat verilmiş olanlara pek büyük bir hayır verilmiş demektir. Bunun üzerine: "De ki: Rabbimin sözleri için deniz(ler) mürekkep olsa...o deniz(ler) tükenir" âyeti nazil oldu. el-Vâhidî, Esbâbu Nüzûli'l-Kur'ân, s 307; Süyutî, ed-Durru'l Mensûr, V, 333 de ayru anlamdaki bir rivâyeti kaydetmektedir. Ancak orada bu sebeple indiği belirtilen bu değil; yakın manadaki Lukmân, 31/27-28, âyetleri olduğu zikredilmektedir,

Şöyle de denilmiştir: Yahudiler: Sana hikmet verilmiş bulunuyor. Her kime hikmet verilmiş ise ona pek büyük bir hayır da verilmiş demektir. Sonra da kalkmış sen ruh hakkında bir şey bilmediğini iddia ediyorsun, dediler. Bunun üzerine yüce Allah şöyle buyurdu: "De ki: Bana Kur'ân, size Tevrat verilmiş olsa bile bunların Allah'ın kelimelerine nisbeti pek azdır."

İbn Abbâs dedi ki: "Rabbimin sözleri" Rabbimin öğütleri anlamındadır. Şöyle de açıklanmıştır: "Kelimeler" ile sonu gelmez kadîm kelâmını kastetmiştir. Bu tek bir kelâm olsa dahi -tek tek kelimeler ihtiva ettiğinden ötürü-çoğul olarak ifade edilmesi mümkündür ve çünkü bu tek tek kelimeler onun yerini tutar. Dolayısıyla onun bir olan kelâmını anlamak için şanını yüceltmek kastıyla çoğul kipiyle ifade edilmesi mümkündür. el-A'şâ der ki:

"Bir yüz ki rengi tertemiz, arı durudur,

Süsler onu boynuyla birlikte; gerdanlar ve bilekler."

Görüldüğü gibi burada gerdan tek olmakla birlikte çoğul kullanılmıştır.

Kur'ân-ı Kerîm'de:

"Biz sizin velileriniziz." (Fussilet, 41/31);

"Şüphesiz Zikr'i Biz indirdik" (el-Hicr, 15/9);

"Şüphesiz hayat verenler ve öldürenler, Bizleriz" (el-Hicr, 15/23) diye buyurulmaktadır.

"Şüphesiz İbrahim tek başına bir ümmetti" (en-Nahl, 16/120) âyeti da böyledir; çünkü o tek başına bir ümmetin yerini tutuyordu.

Şöyle de denilmiştir: Kelâmından anlaşılan mefhumlara delâlet eden ibareler ve delil oluş şekilleri, yönleri bitip tükenmez. es-Süddî der ki: Eğer deniz Rabbimin kelimelerine mürekkep olsa, mükâfat yurdu olan cennetin sıfatları bitip tükenmeden önce deniz biter, tükenir.

İkrime de şöyle demiştir: Lâ ilahe illallah, diyenin sevabı tükenmeden deniz tükenir.

Bu âyetin bir benzeri de yüce Allah'ın:

"Eğer yerde olan bütün ağaçlar kalem olsa ve deniz de ardından yedi deniz daha ona katılsa yine de Allah'ın sözleri tükenmezdi." (Lukman, 31/27)

Hamza ve el-Kisâî de "tükenmeden" anlamındaki fiili "te" ile değilde "ye" ile okumuşlardır. Bu okuyuşa Sebeb (ayni kökten) fiilin önceden geçmiş olmasıdır; (Anlam aynıdır)

Bu bölümü tek başına aç →

110. Âyetin Tefsiri

De ki; "Ben de ancak sizin gibi bir beşerim. Yalnız bana ilâhınızın ancak tek bir İlâh olduğu vahyedillyor. Artık kim Rabbine kavuşmayı ümid ediyorsa; salih bir amel işlesin ve Rabbîne İbadetinde kimseyi ortak koşmasın."

"De ki: Ben ancak sîzin gibi bir beşerim. Yalnız bana...vahyediliyor."

Yani ben ancak yüce Allah'ın bana öğrettiklerini bilebilirim. Allah'ın ilminin ise sayımı-dökümü imkânsızdır. Ve ben sizlere ancak Allah'tan başka hiçbir ilâh olmadığını tebliğ etmekle emrolundum,

"Artık kim Rabbine kavuşmayı" O'nu görmeyi, O'nun mükâfatını almayı

"ümid ediyorsa" ve cezasından da korkuyorsa

"salih bir amel işlesin ve Rabbine ibadetinde kimseyi ortak koşmasın."

İhlas ve Riya:

İbn Abbâs dedi ki: Bu âyet-i kerîme Cündeb b. Züheyr el-Âmirî hakkında nazil olmuştur. O dedi ki: Ey Allah'ın Rasûlü, ben yüce Allah için bir amelde bulunuyorum. Sadece yüce Allah'ın rızasını diliyorum. Şu kadar var ki başkası tarafından da bilinecek olursa bu beni sevindirir, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Muhakkak Allah hoş ve temizdir. Ancak hoş ve temiz olanı kabul eder, O (ihlasla yapılması gerektiği halde) kendisinde ortak koşulan hiçbir şeyi kabul etmez."Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.

Tavus dedi ki: Bir adam, ey Allah'ın Rasûlu dedi. Ben Allah yolunda cihad etmeyi seviyorum. Bununla birlikte benim konumumun ne olduğunun görülmesini de seviyorum. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.

Mücahid dedi ki; Bir adam, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) gelerek dedi ki: Ey Allah'ın Rasûlü ben sadaka veririm, akrabalık bağını gözetirim. Bunları da ancak yüce Allah için yaparım. Benim bunları yaptığımdan sözedilir ve bundan dolayı övülecek olursam da bu beni sevindirir ve hoşuma gider. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) sustu, birşey demedi. Bunun üzerine yüce Allah:

"Artık kim Rabbine kavuşmayı ümid ediyorsa salih bir amel İşlesin ve Rabbine ibadetinde kimseyi ortak koşmasın" âyetini İndirdi.

Derim ki: Bunların hepsi kastedilmiş hususlardır. Âyet-i kerîme bütün bunları da, bunların dışındaki diğer amelleri de kapsar. Bundan önce Hûd Sûresi'nde (11/15- âyetin tefsirinde) bütün insanlar arasında ilk olarak haklarında hüküm verilecek olan üç kişi ile ilgili Ebû Hüreyre'den gelen sahih hadisi zikretmiş bulunuyoruz. en-Nisâ Sûresi'nde de, (4/36. âyet, 1. başlıkta) riyaya dair açıklamalar geçmiştir. Orada konu ile ilgili haberleri yeteri kadar zikrettik.

el-Maverdî der ki: Bütün tevil ehli âlimler şöyle demiştir; "Rabbine ibadetinde kimseyi ortak koşmasın" âyetinin anlamı, işlediği ameliyle kimseye karşı riyakârlık yapmasın şeklindedir.

et-Tirmizî el-Hakîm (yüce Allah'ın rahmeti üzerine olsun) de "Nevâdiru'l-Usûl" adlı eserinde şunu rivâyet etmektedir: Bize babam -yüce Allah'ın rahmeti üzerine olsun- anlattı, dedi ki: Bize Mekkî b. İbrahim anlattı, dedi ki:

Bize Abdu'l-Vâhid b. Zeyd, Ubâde b. Nüsey'den anlattı, dedi ki: Ben Şeddad b. Evs’in yanına, namaz kıldığı yerde iken gittim; ağlıyordu. Ona: Ey Abdu'r-Rahmân'ın babası seni ağlatan sebeb ne? dedim. Dedi ki: Bir gün Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)dan duyduğum bir hadistir. O sırada yüzünde hoşuma gitmeyen bir ifade görmüştüm. Şöyle dedim: Anam babam sana feda olsun, ey Allah'ın Rasûlü. Yüzünü bu şekilde görmeme sebeb nedir? O şöyle dedi: "Benden sonra ümmetim adına korktuğum bir iş" Ben: Bunun mahiyeti nedir? ey Allah'ın Rasûlü dedim. Şöyle buyurdu: "Şirk ve gizli şehvet." Ey Allah'ın Rasûlü dedim. Senden sonra ümmetin şirk koşacak mı? Şöyle buyurdu: "Ey Şeddâd onların güneşe, aya, taşa, puta tapmaları manasına hayır. Fakat amelleriyle insanlara karşı riyakarlık yapacaklar." Ben: Riya şirk midir? dedim. O; "Evet" diye buyurdu. Ben: Peki gizli şehvet nedir? diye sordum. Şöyle buyurdu: "Onlardan birisi oruçlu olarak sabah eder, dünya isteklerinden bir istek hatırına gelir ve bunun için orucunu açar." Bu manadaki rivâyetler için bk.: İbn Mâce, Ztthd 21; Müsned, IV, 124, 126. Abdu'l-Vahid dedi ki: el-Hasen'le karşılaştım. Ben ona: Ey Ebû Said dedim. Bana riyadan haber ver. O bir şirk midir? O, evet dedi. Sen yüce Allah'ın:

"Artık kim Rabbine kavuşmayı ümid ediyorsa, salih bir amel işlesin ve Rabbine ibadetinde kimseyi ortak koşmasın" âyetini okumuyor musun? Nevâdirul-Usûl, II, 585.

İsmail b. İshak rivâyetle dedi ki: Bize Muhammed b. Ebi Beki anlattı, dedi ki: Bize el-Mu'temir b. Süleyman, Leys'ten anlattı. Leys, Şehr b. Havşeb'den dedi ki: Ubâde b. es-Samit ile Şeddâd b. Evs oturuyorlardı. Şöyle dediler: Biz bu ümmet adına şirkten ve gizli şehvetten korkarız. Gizli şehvet kadınlar tarafından gelir. Yine dediler ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı şöyle buyururken dinledik: "Her kim riyakârlık yapmak maksadıyla bir namaz kılacak olursa şirk koşmuş olur. Kim riyakârlık maksadıyla oruç tutarsa şirk koşmuş olur." Sonra yüce Allah'ın:

"Artık kim Rabbine kavuşmayı ümid ediyorsa salih bir amel İşlesin ve Rabbine ibadetinde kimseyi ortak koşmasın" âyetini okudu. Müsned, IV, 126.

Derim ki: Gizli şehvetin mahiyetine dair bundan farklı açıklamalar da yapılmıştır. Biz bu açıklamayı en-Nisâ Sûresi'nde (4/36. âyet, 1. başlıkta) yapmış bulunuyoruz.

Sehl b. Abdullah dedi ki: el-Hasen'e ihlâs ve riya hakkında soru soruldu. Şu cevabı verdi: İyiliklerinin gizlenmesini, buna karşılık kötülüklerinin gizlenmemesini İstemek ihlâstandır. Şayet yüce Allah senin hasenatını açığa çıkartacak olursa: Bu senin lütfün ve senin ihsanındır, dersin. Bu benim yaptığım benim kendi işim değildir, desin ve yüce Allah'ın:

"Artık kim Rabbine kavuşmayı ümid ediyorsa salih bir amel islesin ve Rabbine ibadetinde kimseyl ortak koşmasın" âyetini ve:

"Verdiklerini verirlerken, Rabblerinin huzuruna dönecekler diye kalpleri ürperenler..." (el- Mu'minûn, 23/60) âyetlerini hatırlasın. Bunlar İhlâsla amel ettikleri halde amellerinin kabul olunmayacağından korkan kimselerdir. Riyakârlığa gelince; o da nefsin amelinin payını dünyada istemesi demektir. Ona: Bu nasıl olur diye soruldu. Şu cevabı verdi: Her kim kendisi ile yüce Allah arasında kalması gereken bir amel ile Allah'tan başkasının rızasını ve âhiret yurdundan başkasını arayacak olursa o riyadır.

İlim adamlarımız -yüce Allah onlardan razı olsun- derler ki: Riya kimi zaman kişiyi insanların kendisi ile alay edecekleri bir noktaya kadar götürebilir. Nakledildiğine göre Tahir b. el-Huseyn, Ebû Abdullah el-Mervezî'ye şöyle sormuş: Ey Abdullah'ın babası, ne zamandan beri Irak'a geldin? O da şu cevabı vermiş: Ben, Irak'a yirmi yıldan beri geldim ve otuz yıldan beri oruçluyum. Ona: Abdullah'ın babası, biz sana bir husus hakkında soru sorduk. Sen bize iki hususa dair cevap verdin.

el-Asmaî'nin naklettiğine göre; bir gün bir bedevi namaz kıldı ve namazını uzattıkça uzattı. Yanında da bazı kimseler vardı. Ona: Sen ne güzel namaz kıldın, dediler. O da: Bununla birlikte bir de oruçluyum, demiş.

Bu nerede çabucak kılan el-Eşâs b. Kays'a: Sen çabucak namaz kıldın, demeleri üzerine: O da: Ama ona riyakârlık karışmadı, deyip onların namaz kılışını önemsemeyişlerinden riyakâr olmadığını belirterek ve namazda yapmactklıktan kaçmış olduğunu bildirerek kurtulması nerededir?

Yine en-Nisâ Sûresi'nde (az önce belirtilen yerde) Lukman'ın riyakârlığın ilacına dair sözleri geçmiş ve bunun ameli gizleyip saklamak olduğu bildirilmiştir.

Yine et-Tirmizî el-Hakîm rivâyetle der ki: Babam -yüce Allah'ın rahmeti üzerine olsun- bize anlattı, dedi ki: Bize el-Himmâni haber verdi, dedi ki: Bize Cerir, Leys'ten haber verdi. O bir hadis hocasından, o Ma'kil b. Yesâr'dan dedi ki: Ebû Bekr bu hususta Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında şahidlikte bulunarak dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şirki söz konusu etti ve şöyle buyurdu: "O sizin içinizde karıncanın yürüyüşünden bile daha gizlidir. Ben sana kendisini yerine getirdiğin takdirde senden küçüğüyle büyüğüyle şirki uzaklaştıracak bir şeyi göstereyim mi?

Şöyle dersin: "Allah'ım bildiğim halde, Sana bir şey ortak koşmaktan Sana sığınırım, bilmediğim şeylerden ötürü de mağfiretini dilerim." Bu sözleri üç defa tekrarlıyacaksın." Nevâdiru'l Usûl, II, 583- Yakın bir rivâyet; Müsned, IV, 403.

Ömer b. Kays el-Kindî dedi ki: Muaviye'yi minber üzerinde iken şu: "Artık kim Rabbine kavuşmayı ümid ediyorsa..." âyetini okuduğunu dinledim. (Devamla) dedi ki: Bu semadan inmiş son âyettir.

Ömer (radıyallahü anh) dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Bana şu vahyolundu: Her kim: "Artık kim Rabbine kavuşmayı ümid ediyorsa salih bir amel işlesin" âyetini okursa, onun için Aden'den Mekke'ye kadar içerisini kendisine dua eden ve kendisi için mağfiret dileyen meleklerin dolduracağı bir nûr yükseltilir.” el-Hâkim, el-Müstedrek, II, 371.

Muâz b. Cebel dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Kim Kehf Sûresi'nin başını ve sonunu okuyacak olursa onun için tepeden tırnağa kadar bir nûr olur. Kim onun tamamını okursa, bu onun için yerden göğe kadar bir nûr olur." İbn Kesîr, V, 131de belirttiğine göre sadece İ, Ahmed Larafından rivâyet edilmiştir.

İbn Abbâs'tan gelen rivâyete göre adamın birisi ona şöyle demiş: Ben içimden geceleyin bir süre namaz kılmayı geçiriyorum. Ancak uyku beni bastırıyor. Ona şöyle dedi: Gecenin istediğin saatinde uyanmak istiyorsan yatağına çekildiğin vakit: "De ki: Rabbimin sözleri için..." âyetinden itibaren surenin sonuna kadar oku. Yüce Allah gecenin istediğin saatinde seni uyandıracaktır.

Bu faziletleri es-Sa'lebî -yüce Allah ondan razı olsun- zikretmiş bulunmaktadır.

Ebû Muhammed ed-Darimînin Müsned'inde de şöyle denilmektedir: Bize Muhammed b. Kesir, el-Evzaî'den haber verdi: O Abde'den, o Zir b. Hubeyş'ten dedi ki: Her kim Kehf Sûresi'nin sonlarını geceleyin uyanmak istediği bir vakit için okursa o vakit uyanır. Abde dedi ki: Biz bunu denedik ve böyle olduğunu gördük. Dârimî, Fedâilul-Kur'ân 18

İbnu'l-Arabî dedi ki: Hocamız et-Turtuşî el-Ekber şöyle derdi: Zamanınızı denk olan kimselerle karşılıklı hücumla ve kardeşlere gidip gelmekle geçirmeyin. Yüce Allah beyanını: "Artık kim Rabbine kavuşmayı ümid ediyorsa salih bir amel İşlesin ve Rabbine ibadetinde kimseyi ortak koşmasın" âyeti ile nihayete erdirmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →