KURTUBÎ TEFSÎRİ
Kasas Sûresi — KURTUBÎ TEFSÎRİ — Sayfa 2
34. Âyetin Tefsiri
"Kardeşim Harun'un ise onun dili benden fasihtir. Onu bana yardımcı olarak gönder ki; beni tasdik etsin. Çünkü ben, beni yalanlamalarından korkuyorum."
"Onu bana yardımcı olarak gönder" âyetindeki
"Yardımcı olarak" lâfzı "Ona yardım ettim"den türemektedir. da "yardım" demektir. Şair der ki;
"Asam'ın benim yardımcım olduğunu görmedin mi;
Ve malım azken de, varken de insanların en hayırlısı olduğunu."
en-Nehhâs dedi ki: "Ona yardım etti" anlamındadır. (İkinci şekilde) hemzenin terkedilmesi hafif olsun diyedir. Nâfî' de böyle okumuştur. Hemzeli ile aynı anlamdadır.
el-Mehdevî dedi ki: Hemzesiz okuyuşun Arapların;Yaşı yüzü geçti" tabirinden gelmesi de mümkündür. Sanki anlam şöyle olur: Onu da beni daha çok tasdik olsun diye benimle birlikte gönder. Bu açıklamayı Müslim b. Cündeb yapmış olup, şairin şu beyitini de zikretmiştir
"(Bahreyn'de yapılan) Hattı bir mızrak ki; boğumları sert, ağızda eriyen hurmanın çekirdeklerini andırır;
Ve âdeta onun boyu on zira'dan da fazladır."
el-Maverdî bu beyiti, bu şekilde; "Daha fazladır" diye zikretmiş, el-Ğaznevî ve es-Sıhah'ta el-Cevherî ise; diye zikretmiştir. Bu da aynı anlamdadır. Bundan sonra merhum Kurtubî beyitte geçen bazı kelimelerin izahına dair bir satırlık bir açıklamada bulunmaktadır. Bu açıklama beyitin tercümesinde yer aldığı için ayrıca tercüme edilmeye gerek görülmemiştir.
el-Cevherî dedi ki: "Bir şey bozuldu, buzulur, bozuk olmak" demektir. Bozuk demektir. Onu bozdum, aynı şekilde; Ona yardım ettim, anlamındadır. Mesela; Ben ona yardımcı idim, demektir. Yüce Allah da: "Onu bana yardımcı olarak gönder" diye buyurmaktadır.
en-Nehhâs dedi ki: "Ona yardım ettim, yardım etmek" şeklinde nakledilmiştir. Yardımcının çoğulu; diye gelmektedir.
Âsım ile Hamza "beni tasdik etsin" anlamındaki; âyetini ref ile okumuşlardır, diğerleri ise cezm ile okumuşlardır. Ebû Hatim'in tercih ettiği okuyuş da -duanın cevabı olmak üzere- budur. Ebû Ubeyd ise ref ile okuyuşu tercih etmiştir. Bu okuyuşa göre bu "onu... gönder" âyetindeki "o" zamirinden haldir. Tasdik halinde sen onu doğrulayıcı bir yardımcı olarak gönder, demektir. Yüce Allah'ın:
"Bize gökten bir sofra indir ki... olsun" (el-Mâide, 5/114) fiilin müzari anlamında kabul edilmesi halinde "olmak üzere" anlamındadır. Bununla birlikte ("beni tasdik etsin" anlamındaki fiil) yüce Allah'ın:
"yardımcı olarak" âyetinin sıfatı da olabilir.
"Çünkü ben" herhangi bir yardımcı ve destekleyicimin olmaması halinde
"beni yalanlamalarından korkuyorum." Çünkü onların benim söyleyeceklerimi anlamaları oldukça güçtür.
35. Âyetin Tefsiri
Buyurdu ki: "Gücünü kardeşinle pekiştireceğiz ve size öyle bir güç vereceğiz ki; âyetlerimiz sayesinde size ulaşamayacaklar. Siz ve size uyanlar galiplersiniz,"
Bunun üzerine yüce Allah
"buyurdu ki: gücünü kardeşinle pekiştireceğiz" onunla seni güçlendireceğiz. Bu ifade bir temsildir. Güç manası verilen kelimenin asıl anlamı aslında pazu demek olup, mecazi anlamı güçtür. Çünkü elin gücü pazu iledir. Şair Tarafe de şöyle demiştir:
"Ey Lübeynâ oğulları, siz bir el değilsiniz,
Olsa olsa pazusu olmayan bir elsiniz."
Hayır dua edilirken de: "Allah senin pazunu (gücünü) pekiştirsin" denilir. Bunun zıttında (yani bedduada): "Allah senin pazunu darmadağın etsin (güçsüz bıraksın), denilir.
"Ve size öyle bir güç" yani delil ve belge
"vereceğiz ki; âyetlerimiz sayesinde sîze" eziyet vermek maksadıyla
"ulaşamayacaklar." Yani siz "âyetlerimizle" onlara karşı korunacaksınız. Burada "Size" üzerinde vakıf yapılabilir, bu durumda ifadede takdim ve te'hir söz konusu olur. İfadenin takdirinin şöyle olacağı söylenmiştir: Sizler ve size tabi olanlar, âyetlerimiz sayesinde galip gelecek kimseler olacaksınız. Bu açıklamayı el-Ahfeş ve el-Taberî yapmıştır. el-Mehdevî dedi ki: Bu şekilde olursa sılanın mevsûle takdim edilmesi söz konusudur. Ancak; "Âyetlerimiz sayesinde galip gelecekler sizlersiniz. Sizler ve size tabi olanlar galiplerdir" diye takdirde bulunulması hali müstesnadır. Burada "âyetler"den kasıt, diğer mucizeleridir.
36. Âyetin Tefsiri
Mûsa onlara apaçık âyetlerimizle gelince dediler ki: "Bu ancak düzmece bir büyüdür. Biz önceki atalarımız arasında da böylesini işitmemişiz."
"Mûsa onlara apaçık" açık seçik
"âyetlerimizle gelince dediler ki: Bu, ancak düzmece" yalandan uydurulmuş
"bir büyüdür. Biz önceki atalarımız arasında da böylesini işitmemişiz."
Denildiğine göre bu âyetler, Mûsa (aleyhisselâm)'ın tevhidi ispatlamak için ortaya koymuş olduğu aklî delillerdir. Buradaki âyetlerin onun gösterdiği mucizeler olduğu da söylenmiştir.
37. Âyetin Tefsiri
Mûsa dedi ki: "Rabbim, kimin nezdinden hidayet getirdiğini ve yurdun (güzel) akıbetinin de kimin olacağını bilir. Doğrusu zulmedenler kurtulamazlar."
"Mûsa dedi ki" âyeti genel olarak başında "vav" ile okunmuştur. Mücahid, İbn Kesîr ve İbn Muhaysın ise başında "vav" harfi olmaksızın okumuşlardır. Mekkelilerin Mushaf'ında da böyledir.
"Rabbim kimin nezdinden hidayet" doğru yola irşadı
"getirdiğini ve yurdun güzel akıbetinin de kimin olacağını bilir." Burada
"olacağı" âyetini Âsım dışında Kûfeliler; şeklinde "ye" ile diğerleri ise "te" ile okumuşlardır. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.
"Yurdun akıbeti", amellerin karşılığının verileceği yurt demektir.
"Doğrusu" âyetindeki "he" zamiri sen zamiridir.
"Zulmedenler kurtulamazlar."
38. Âyetin Tefsiri
Fir'avun dedi ki: "Ey ileri gelenler, sizin benden başka ilâhınız olduğunu bilmiyorum. Artık ey Hâmân, benim İçin çamura ateş yak. Bana yüksek bir kule yap! Olur ki Mûsa'nın ilâhının yanına çıkarım. Hem ben onu kesinlikle yalancılardan sanıyorum."
"Fir'avun dedi ki; Ey ileri gelenler, sizin benden başka ilâhınız olduğunu bilmiyorum." İbn Abbâs dedi ki: Bu sözü ile onun;
"Ben sizin en yüce rabbinizim." (en-Nâziât, 79/24) sözleri arasında kırk yıllık bir süre geçmiştir. Lanet olasıca Allah düşmanı yalan söylüyordu. Aksine o, bir Rabbinin olduğunu ve bu Rabbin kendisinin ve kavminin yaratıcısı olduğunu biliyordu:
"Yemin olsun sen onlara kendilerim kimin yarattığını sorarsan, elbette: 'Allah' diyeceklerdir." (ez-Zuhruf, 43/87)
"Fir'avun (devamla) dedi ki: Artık ey Haman, benîm İçin çamura ateş yak!" Yani sen benim için tuğla yap. Bu açıklama İbn Abbâs (radıyallahü anh)'dan nakledilmiştir. Katade dedi ki: O tuğla yapıp onunla bina yapan ilk kişidir.
Fir'avun veziri Haman'a bu şekilde bir kule yapmasını emredince Haman işçileri topladı. -Denildiğine göre bunlar, çeşitli hizmetlerde çalıştırılan işçiler ile ücretliler dışında, ellibin inşaat ustası idi.- Tuğlaların ve kirecin pişirilmesini, kerestelerin yayılmasını, çivilerin çakılmasını emretti. Onlar da binayı yapıp yükselttiler, Yüce Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günden o zamana kadar bu şekilde yüksek bir bina yapılmamıştı. Öyle ki binayı yapan kişi, binanın tepesinde ayakta dikilemiyordu. Nihayet yüce Allah bu bina sebebiyle onları fitneye düşürmek istedi. es-Süddînin naklettiğine göre Fir'avun damına çıktı ve semaya doğru bir ok attı. Attığı bu ok kendisine kanlara bulanmış olarak geri döndü. Bunun üzerine: Mûsa'nın İlahını öldürdüm, dedi. Rivâyet olunduğuna göre Fir'avun bu sözleri söyleyince, yüce Allah da Cebrâîl (aleyhisselâm)'i gönderdi ve o kuleye kanadıyla bir darbe indirdi, üç parçaya bölündü. Bir parçası Fir'avun'un askerleri üzerine düştü ve onlardan bir milyon kişi öldü. Bir parçası denize düştü, bir parçası da batı tarafına düştü. Bu kulenin yapımında herhangi bir iş yapmış olan herkes helâk oldu. Bunun ne kadar sahih olduğunu ancak Allah bilir.
"Hem ben onu kesinlikle yalancılardan sanıyorum." Burada "zan (sanmak)" şüphe etmek anlamındadır. Böylelikle o şüphe üzere küfre girmiş oluyordu. Çünkü o, sağlam fıtrat sahibi İçin herhangi bir kapalı nokta bırakmayan apaçık belgeler görmüş idi.
39. Âyetin Tefsiri
O da, orduları da arzda haksız yere büyüklendiler ve Bize dondürülmeyeceklerini sandılar.
"O da orduları da o arzda haksız yere" Mûsa'ya îman etmeyerek
"büyüklendiler" büyüklük tasladılar. Bunda da haklı değillerdi. Yani Mûsa'nın getirdiklerini çürütecek herhangi bir delilleri yoktu.
"Ve Bize döndürülmeyeceklerini sandılar." Öldükten sonra diriliş olmadığı vehmine kapıldılar.
Nafi, İbn Muhaysın, Şeybe, Humeyd, Ya'kub, Hanıza ve el-Kisaî "döndürülmeyeceklerini" âyetini "ya" harfi üstün, "cim" harfini de esreli olarak fail-i ma'hım bir fiil olmak üzere; "Dönmeyeceklerini" diye okumuşlardır, diğerleri ise meçhul bir fiil olarak ("Döndürülmeyeceklerini" anlamında) okumuşlardır. Ebû Ubeyd'in tercih ettiği şekil budur. Birincisi ise Ebû Hatim'in tercih ettiği okumadır.
40. Âyetin Tefsiri
Bunun üzerine onu ve ordularını yakalayıp denize attık. Zâlimlerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bir bak!
"Bunun üzerine onu ve ordularını" -ki ikimilyonaltıyüzbin kişi idiler-
"yakalayıp, denize attık." Onları tuzlu denize bıraktık. Katade dedi ki: Bu Mısır'in ötesinde İsaf denilen bir denizdir. Yüce Allah onları bu denizde boğdu.
Vehb ile es-Süddî de şöyle demişlerdir: Yüce Allah'ın kendilerini boğduğu deniz Batn-ı Mureyre diye bilinen Kızıl Deniz taraflarında bir yerdir. Burası bugüne kadar çok dalgalı bir yerdir. Mukâtil dedi ki; Kastettiği Nil nehridir. Ancak bu görüş zayıftır, meşhur olan birinci görüştür.
"Zâlimlerin akıbetlerînin" işlerinin sonlarının
"nasıl olduğuna bir bak" ey Muhammed!
41. Âyetin Tefsiri
Biz onları ateşe çağıran önderler kıldık. Kıyâmet gününde ise onlara yardım olunmaz.
42. Âyetin Tefsiri
Bu dünyada da arkalarına bir lanet taktık. Kıyâmet gününde de onlar çirkinleştirilmiş kimselerden olacaklardır.
"Biz, onları ateşe çağıran" yani cehennemliklerin amelleri ile amel etmeye davet eden
"önderler kıldık." Biz, onları küfür üzere kendilerine uyulan liderler yaptık. Böylelikle onlar hem kendi veballerini yüklenecekler, hem de kendilerine tabi olanların günahlarını yüklenecekler ki; cezaları daha büyük olsun.
Şöyle de denilmiştir: Yüce Allah, onun kavminin mele'ini (ileri gelenlerini) böyle olmayan aşağı tabakadakilerin başkanları kıldı. İşte onlar da (alt tabakadakileri) cehenneme çağırıyorlardı.
Bir diğer açıklamaya göre de; onları ibret alanların kendilerine uyup, basiret sahiplerinin de kendilerinden öğütler çıkartacağı önderler kıldık, demektir.
"Kıyâmet gününde ise onlara yardım olunmaz. Biz dünyada da arkalarına bir lanet taktık." Yani kullara onlara lanet okumalarını emrettik. Onları anan onlara lanet okur. Laneti yani hayırdan uzak kalmayı peşlerine taktık, diye de açıklanmıştır.
"Kıyâmet gününde de onlar çirkinleştirilmiş" yani helâk edilmiş ve kendilerine gazab olunmuş
"kimselerden olacaklardır." Bu şekildeki açıklamayı İbn Keysan ve Ebû Ubeyde yapmıştır. İbn Abbâs ise şöyle açıklamıştır: Yüzlerinin siyahlığı, gözlerinin maviliği (morluğu) ile yaratılışları çirkinleştirilecektir. Uzaklaştırılmışlardan olacaklardır, diye de açıklanmıştır. Mesela dafzi manasıyla: Allah onu çirkin etsin, denilir). Allah her türlü hayırdan uzaklaştırsın anlamındadır. Onu çirkin yaptı" demektir. Ebû Amr dedi ki: Şeddesiz olarak; şekli, şeddeli olarak; ….ile aynı anlamda; "Yüzü çirkin oldu" demektir. Şair de şöyle demiştir;
"Çirkinleştirsin (kahretsin) Allah bütün Berâcimeyi,
Ve kahretsin. Yerbû'u ve kahretsin Dârimîi."
"Gününde" anlamındaki lâfız ise "bu dünyada da" anlamındaki âyetin mahalli i'rabına hamledilerek nasb ile gelmiştir, Ayrıca "çirkinleştirumiş kimselerden" anlamındaki âyetin başına atıf harfi getirmeye,
"Sayıları üçtür, dördüncüleri köpekleridir, diyeceklerdir" (el-Kehf, 18/22) âyetinde olduğu gibi gerek görülmemiştir.
"Gününde" lâfzının âmilinin "onlar çirkinleştirilmiş kimselerden" âyetinin delâlet ettiği gizli bir fiil olması da mümkündür. O takdirde yüce Allah'ın:
"Melekleri görecekleri gün, işte o günde günahkârlara müjde yoktur." (el-Furkan, 25/22) âyetine benzer. "Gününde" âyetindeki âmilin -zarf önceden geçmiş olsa dahi- yüce Allah'ın:
"Onlar çirkinleştirilmiş kimselerden" olması da mümkündür, ayrıca bunun mef'ûl olarak kabul edilmesi de mümkündür. Sanki; "Biz, bu dünyada da onların peşlerine bir lanet taktık, kıyâmet gününde de bir lanet (taktık)" denilmiş gibidir.
43. Âyetin Tefsiri
Yemin olsun önceki nesilleri helâk ettikten sonra Mûsa'ya kitabı; İnsanlara basiretler, hidâyet ve rahmet olmak üzere verdik. Olur ki öğüt alırlar.
"Yemin olsun ki... Mûsa'ya kitabı" Katade'nin açıklamasına göre Tevrat'ı
"...verdik." Yahya b. Sellam dedi ki; Tevrat farzların, hududun ve ahkâmın nazil olduğu ilk kitaptır. Burada sözü edilen kitabın yüce Allah'ın rasûlü Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a indirmiş olduğu es-Seb'u’l-Mesânî (diye bilinen yedi uzun sûrenin) altısı olduğu da söylenmiştir ki; bunu İbn Abbâs söylemiş ve (peygambere atfen) merfu olarak da rivâyet etmiştir.
"Önceki nesilleri helâk ettikten sonra" âyetine gelince, Ebû Said el-Hudrî dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Allah, Mûsa'ya Tevrat'ı indirdiğinden beri semadan olsun, arzdan olsun gönderdiği azâb ile herhangi bir kavmi, bir nesli, bir ümmeti ya da bir kasaba ahalisini -maymunlara dönüştürülen kasaba ahalisi dışında- kimseyi helâk etmiş değildir. Yüce Allah'ın;
"Yemin olsun önceki nesilleri helâk ettikten sonra Mûsa'ya kitabı... verdik" âyetini hiç düşünmez misin?" el-Hakim, el-Müstedrek, II, 442. Yani Nûh, Âd ve Semud kavminden sonra böyle bir helâk olmamıştır. Fir'avun ve kavmini suda boğup, Karun'u da yerin dibine geçirişimizden sonra diye de açıklanmıştır.
"İnsanlara basiretler" yani Biz, ona kitabı basiretleri açılsın diye verdik.
"Hidayet" gereğince amel eden kimseler için sapıklıktan hidayete ileten bir kitaptır,
"ve" ona îman eden kimseler için de
"rahmet olmak üzere verdik. Olur ki öğüt alırlar." Bu nimeti hatırlasınlar da dünya hayatında îmanları üzere kalmaya devam etsinler, âhirette bunun mükâfatını alacaklarına da güvensinler, emin olsunlar.
44. Âyetin Tefsiri
Biz Mûsa'ya o âyeti vahyettiğimizde sen batı tarafında değildin, sen hazır bulunanlardan da değildin.
"Biz Mûsa'ya o âyeti vahyettiğimizde" onu emir ve yasaklarımızla mükellef kılıp ona verdiğimiz ahitleri yerine getirmekle yükümlü kıldığımızda
"sen" ey Muhammed,
"batı tarafında" yani dağın batı tarafında
"değildin."
Şair şöyle demiştir;
"Sana hidayeti veren ey peygamber,
Batı tarafındaki minberi süsleyen nuru da verdi."
"Biz Mûsa'ya o âyeti vahyettiğimizde" âyeti şöyle de açıklanmıştır: Yani Biz, Mûsa'ya senin durumunu vahyedip seni en hayırlı bir şekilde andığımızda.., (sen batı tarafında değildin), demektir. İbn Abbâs dedi ki:
"Vahyettiğimizde" Muhammed ümmetinin ümmetlerin en hayırlısı olduğunu bildirdiğimizde, anlamındadır...
"Sen hazır bulunanlardan da değildin." Bütün bunlara şahit olmamıştın.
45. Âyetin Tefsiri
Fakat Biz, çeşitli nesiller yarattık da onların ömürleri uzadıkça uzadı. Hem sen Medyenliler arasında kalan değildin ki, âyetlerimizi onlara okuyasın. Fakat gönderenler gerçekten Bizleriz.
"Fakat Biz" Mûsa'dan sonra
"çeşitli nesiller yarattık da onların ömürleri uzadıkça uzadı." Öyle ki onlar Allah'ın zikrini yani ahdini ve emrini unuttular. Bunun bir benzeri de yüce Allah'ın:
"Üzerlerinden uzun bir zaman geçti diye kalpleri katılaşmış bulunanlar..." (el-Hadid, 57/16) âyetidir.
Bu âyetin zahiri şunu gerektirmektedir: O dönemde de bizim peygamberimizden söz edilmiş, yüce Allah'ın onu peygamber olarak göndereceği belirtilmiştir. Fakat aradan uzun bir süre geçip kalplerin katılaşması yaygın bir hal alınca onlar bu hususu unuttular.
Şöyle de açıklanmıştır: Biz Mûsa'ya kitabı verdik ve onun kavmi hakkında ahitler aldık. Sonra aradan geçen bu süre uzayınca küfre saptılar. Nihayet Muhammed'i dinî yenileyici ve insanları ona davet edici olarak gönderdik.
"Ve sen Medyenliler arasında kalan" Mûsa ile Şuayb'in aralarında ikamet ettiği gibi ikamet eden
"değildin ki..."
el-Accâc ("kalan, ikamet eden" anlamındaki lâfzı kullanarak) şöyle demiştir:
"Kalan kimsenin girdiği yerde geceyi geceledi."
İkamet eden misafirin... demektir.
"Âyetlerimizi onlara okuyasın" Allah'ın mükâfat vaİsmi ile azâb tehdidini onlara hatırlatasın.
"Fakat gönderenler gerçekten Bizleriz." Yani Biz de seni Mekkeliler arasında peygamber gönderdik ve sana içinde bu haberlerin bulunduğu bir kitap verdik. Eğer bu olmasaydı senin bunları bilmene imkân olmazdı.
46. Âyetin Tefsiri
Biz, seslendiğimizde sen Tûr tarafında değildin. Fakat senden önce kendilerine hiçbir korkutucu gelmemiş bir kavmi korkutasın diye, Rabbinden bir rahmet olmak üzere (gönderildin). Umulur ki öğüt alırlar.
"Biz, seslendiğimizde sen Tûr tarafında değildin." Yani yüce Allah Mûsa'yı Fir'avun'a rasûl olarak gönderdiği vakit batı tarafında bulunmadığın gibi, yetmiş kişi ile birlikte Mîkat'a geldiğinde Mûsa'ya seslendiğimiz vakit de Tûr'un yakınında değildin.
Amr b. Dinar, merfu olarak yapağı rivâyetinde şöyle demektedir: "Ey Muhammed ümmeti, Ben siz bana dua etmeden önce duanızı kabul ettim Benden istekte bulunmadan önce size verdim." İşte yüce Allah'ın:
"Biz, seslendiğimizde sen batı tarafında değildin" âyetinde anlatılan (sesleniş) budur.
Ebû Hüreyre -bir rivâyete göre de İbn Abbâs- dedi ki: Yüce Allah şöyle buyurmaktadır; "Ey Muhammed ümmeti, Bana dua etmeden önce Ben duanızı kabul ettim. Benden istemeden önce Ben size verdim. Benden mağfiret istemeden önce, size mağfiret ettim. Benden merhamet istemeden önce size merhamet ettim." İbn Kesîr, Tefsir, III, 392, Taherî'den naklen.
Vehb dedi ki; Bu da şöyle olmuştu: Mûsa (sallallahü aleyhi ve sellem)'a yüce Allah Muhammed'in ve ümmetinin faziletini zikredince, Rabbim onları bana göster, dedi. Yüce Allah:
"Sen onlara yetişemeyeceksîn, fakat arzu edersen Ben onlara seslenirim ve sana seslerini işittiririm" dedi. Mûsa: Peki Rabbim, dedi. Yüce Allah:
"Ey Muhammed ümmeti" diye seslendi. Atalarının sulblerinden ona cevap verdiler. Şöyle buyurdu: "Siz Bana dua etmeden önce, Ben sizin duanızı kabul buyurdum."
Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: Biz Mûsa ile konuşup senin ümmetine seslendiğimiz ve senin ve ümmetin için dünyanın nihayetine kadar takdir etmiş olduğumuz rahmeti ona haber verdiğimizde Tûr tarafında değildin.
"Fakat" Biz bunu
"senden önce kendilerine" yani Araplara
"hiçbir korkutucu gelmemiş bir kavmi korkutasın diye" bunu yaptık. Yani sen bu haberlere şahit olmadın. Fakat Bizim bu haberleri sana vahy edişimiz, kendilerine peygamber olarak gönderilmiş olduğun kimseleri bunlarla uyarıp korkutasın diyedir ve Bizden size
"bir rahmet olmak üzere" böyle yaptık.
el-Ahfeş dedi ki:
"Bir rahmet olmak üzere" âyeti mastar olarak nasbedilmiştir. Biz sana bir rahmette bulunduk anlamındadır. ez-Zeccâc ise şöyle demiştir: Bu mef'ûlün lehtir. Yani yüce Allah bunu sana rahmet olması için yapmıştır. (Meal de buna göredir.) en-Nehhâs dedi ki: Yani sen peygamberlerin kıssalarına şahit olmadın, bunlar sana önceden de okunmuş değildir. Ancak Diz, seni rahmet olmak için peygamber olarak gönderdik ve sana vahiyde bulunduk,
el-Kisaî de: Bu (........)'in haberi olarak nasbedilmistir. İfadenin takdiri de: "Fakat Bizden bir rahmettir" şeklindedir. O şöyle demiştir: Bununla birlikte; "O bir rahmettir" anlamında merfu olması da caizdir. ez-Zeccâc dedi ki; Merfu olması; Fakat bunu yapış(ımız) bir rahmettir" takdirine göredir.
"Umulur ki öğüt alırlar."
47. Âyetin Tefsiri
Eğer ellerinin önden gönderdikleri sebebi ile kendilerine bir musibet gelip çattığında: "Rabbimiz, Sen bize bir peygamber göndermeli değil miydin? O takdirde biz de Şenin âyetlerine uyar ve mü’minlerden olurduk" demeyecek olsalardı (Biz onlara peygamber göndermezdik).
"Eğer ellerinin önden gönderdikleri" küfür ve isyanlar -özellikle "ellerin söz konusu edilmesi ise yapılan işlerin çoğunlukla ellerle yapılması dolay ısıyladır-
"sebebi ile kendilerine" Kureyşlileri kastetmektedir, yahudiler diye de söylenmiştir
"bir musibet" yani bir ceza ve intikam
"gelip, çattığında... demeyecek olsalardı..."
"...meyecek olsaydı" edatının cevabı hazf edilmiştir, Yani eğer daha önceden işledikleri masiyetler sebebiyle kendilerine bir azâb
"gelip çattığında Rabbimiz, sen bize bir peygamber göndermeli değil miydin?... demeyecek olsalardı" Biz de peygamber göndermezdik, takdirindedir. Bunun... mutlaka onları âcîlen cezalandırırdık, takdirinde olduğu da söylenmiştir. Peygamberlerin gönderilmesi daha önceden de el-îsra (17/16. âyet, 1. başlık) ile Tâ-Hâ Sûresi (20/133. âyet ve devamının tefsirinde)'nin sonlarında geçtiği üzere kâfirlerin ileri sürebilecekleri mazeretleri ortadan kaldırmak içindir.
"Biz de senin âyetlerine uyar" âyetindeki "Uyardık" lâfzı tahdid (teşvik)in cevabı olmak üzere nasb mahallindedir. "Mü’minlerden" tasdik edicilerden
"olurduk" anlamındaki âyet da ona atfedilmiştir.
Akıl, îman ve şükür etmeyi gerektirir diyenler bu âyeti delil gösterirler. Çünkü yüce Allah:
"Ellerinin önden gönderdikleri sebebi ile" diye buyurmaktadır. Bu da ceza görmeyi gerektirir. Zira rasûllerin gönderilmesinden önce vücubun kesinleşmiş olması söz konusudur. Bu da ancak akıl ile olur.
el-Kuşeyrî dedi ki: Sahih olan hazfedilen İfadelerin; Eğer şu olmasaydı, peygamberlerin tekrar tekrar yeniden gönderilmesine gerek duyulmazdı, takdirinde olduğudur. Yani şu kâfirler artık mazur değillerdir, çünkü daha önce gönderilmiş olan şeriatler ve tevhide çağrı onlara ulaşmış bulunmaktadır. Fakat aradan uzun bir zaman geçmiştir. Eğer onları azablandıracak olursak, aralarından: Uzun zamandan beri peygamber gönderilmemiştir, diyen çıkabilir ve bunun özür olabileceğini sanabilir. Halbuki rasûllerin haberi kendilerine ulaştıktan sonra ileri sürebilecekleri bir mazeretleri kalmaz. Fakat Bizler hiçbir şekilde mazeret bırakmadık ve beyanı eksiksiz yaptık. O bakımdan ey Muhammed, seni onlara peygamber gönderdik. Şanı yüce Allah da beyanı ve delil göstermeyi tamamlayıp peygamberleri göndermedikçe de hiçbir kulu cezalandırmayacağım hükme bağlamıştır.
48. Âyetin Tefsiri
Ama onlara nezdimizden hak gelince dediler ki: "Mûsa'ya verilenler gibi ona da verilmeli değil miydi?" Acaba onlar önceden Mûsa'ya verilenleri inkâr etmemişler miydi? "İki sihir birbirine yardım etti" dediler ve yine dediler ki: "Biz onların hepsini inkâr edenleriz."
"Ama onlara nezdimizden hak" yani Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) gelince Mekke kâfirleri
"dediler ki: Mûsa'ya verilenler" asa ve beyaz el
"gibi ona da verilmeli değil miydi?" Ona da Kur'ân-ı Kerîm -Tevrat gibi- bir defada indirilmeli değil miydi? Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan önce Mûsa (aleyhisselâm)'ın bu durumu kendilerine ulaşmış bulunuyordu. Şanı yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır:
"Acaba onlar Önceden Mûsa'ya verilenleri inkâr etmemişler miydi? İki sihir birbirlerine yardım etti, dediler." Yani Mûsa ile Muhammed sihir Üzere birbirleriyle yardımlaştı, dediler.
el-Kelbî dedi ki: Kureyşliler yahudilere adam göndererek, onlara Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın peygamber olarak gönderilmesi ve durumu hakkında soru sordular. Yahudiler; Biz onu vasıflarıyla, nitelikleriyle Tevrat'ta görüyoruz. Bu şekilde onlara cevap gelince, "İki sihir birbirine yardım etti, dediler."
Kimileri de şöyle demiştir: Yahudiler müşriklere öğrettiler ve onlara Muhammed'e şöyle deyin dediler: Sana da Mûsa'ya verilenin bir benzeri verilmeli değil miydi? Ona Tevrat bir defada verilmişti.
Bu durumda bu delil getirme yahudilere karşıdır. Yani bu yahudiler, Mûsa ile Harun hakkında bunlar iki sihirbazdır dediklerinde ve "biz onların hepsini inkâr edenleriz" yani biz onların herbirisini ayrı ayrı inkâr ediyoruz diye karşı çıktıklarında, Mûsa'ya verilenleri de inkâr etmemişler miydi?
Kûfeliler "İki sihir" diye "elif"siz olarak okumuşlardır ki; bu İncil ve Kur'ân demektir. Tevrat ile Furkan diye de açıklanmıştır ki; bu da el-Ferrâ'ya aittir. Tevrat ve İncil diye de açıklanmıştır. Bu açıklamayı da Ebû Rezîn yapmıştır. Diğerleri ise "İki sihirbaz" diye elif ile okumuşlardır (ki, az önceki açıklamalar bu okuyuşa binaen yapılmıştır.) Bu hususta da üç türlü görüş vardır: Birincisine göre bu iki sihirbaz Mûsa ile Muhammed (ikisine de selam olsun)'dır. Bu Arap müşriklerinin sözüdür, İbn Abbâs ve el-Hasen böyle demiştir.
İkinci görüş, Mûsa ile Harun'dur, bu da risaletlerinin başlangıçları döneminde yahudilerin onlara söyledikleridir, Saîd b. Cübeyr, Mücahid ve İbn Zeyd de bu görüştedirler. Bu durumda bu âyet, onlara karşı getirilen bir delil olmaktadır. Bu da yüce Allah'ın:
"Kendilerine bir musibet gelip çatmayacak olsaydı" âyetinde mahzuf ifadenin: Ardı arkasına peygamberleri göndermezdik şeklinde olduğunu göstermektedir. Çünkü yahudiler peygamberlikleri itiraf" etmişler, ancak hem tahrif etmişler, hem değiştirmişler. O bakımdan ilahi cezayı hak etmişlerdir. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: "Biz de Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)' göndermekle onların mazeretlerini eksiksiz bir şekilde bertaraf etmiş olmaktayız"
Üçüncü görüşe göre sözü edilen iki sihirbaz Îsa ve Muhammed (ikisine de salat ve selam olsun)'dır. Bu da günümüz yahudilerinin görüşüdür, Katade de böyle demiştir. Şöyle de denilmiştir: Bütün yahudiler Mûsa'ya Tevrat'ta bildirilen Mesih'in, İncil'in ve Kur'ân-ı Kerîm'in söz konusu edilmesini red ve inkâr etmediler mi? Böylelikle Mûsa'yı ve Muhammed'i iki sihirbaz, iki kitabı da iki sihir olarak görmediler mi?
49. Âyetin Tefsiri
De ki: "Eğer siz doğru söyleyenler iseniz, o halde Allah katından ikisinden daha doğru yol gösterici bir kitap getirin ki, ben de ona uyayım."
"De ki: Eğer siz" ikisinin sihirbaz oldukları hususunda
"doğru söyleyenler İseniz, o halde Allah katından ikisinden daha doğru yol gösterici bir kitap getirin ki, ben de ona uyayım." Yani ey Muhammed de ki: Siz müşrikler topluluğu madem bu iki kitabı inkâr ediyorsunuz "o halde Allah katında ikisinden daha doğru yol gösterici bir kitap getirin ki, ben de ona uyayım," Böylelikle bu sizin kâfir olmanıza bir mazeret teşkil etsin. Yahutta Mûsa ile Muhammed (ikisine de selam olsun)'a verilen kitaplardan daha çok doğru yolu gösteren bir kitap getirin. Bu da Kûfelilerin "iki sihir" şeklindeki kıraatlerini pekiştirmektedir.
"ona uyayım" âyetini el-Ferrâ'' ref ile okumuştur. Çünkü bu "Kitab'in sıfatıdır ve o da nekredir. el-Ferrâ'' dedi ki: Eğer (ona uyayım anlamındaki âyeti) meczum okursan -ki güzel olan budur- şart(ın cevabı) olarak meczum olmuştur.
50. Âyetin Tefsiri
Eğer sana cevap vermezlerse, bil ki onlar ancak hevalarına uymaktadırlar. Allah'tan bir hidayet olmaksızın hevasına uyandan daha sapık kim olabilir ki? Muhakkak Allah zâlimler topluluğunu doğruya iletmez.
"Eğer" ey Muhammed, Allah'tan bir kitap getirmek suretiyle
"sana cevap vermezlerse, bil ki onlar ancak hevâlarına uymaktadırlar" yani kendi arzularına, güzel gördüklerine, şeytanın kendilerine sevdirdiği şeylere uymaktadırlar. Bu ise onlar lehine bir delil teşkil edemez.
"Allah'tan bir hidayet olmaksızın hevâsına uyandan daha sapık kim olabilir ki?" Hiç kimse böylesinden daha sapık olamaz.
"Muhakkak Allah zâlimler topluluğunu hidayete iletmez."
51. Âyetin Tefsiri
Yemin olsun ki Biz, belki öğüt alırlar diye sözü onlara birbiri ardınca ulaştırdık.
"Yemin olsun ki Biz... sözü onlara birbiri ardınca ulaştırdık." Birini diğerinin izinden gönderdik. Bir peygamberin arkasından bir diğer peygamber gönderdik.
el-Hasen "(tüy)! Birbiri ardınca ulaştırdık" âyetini şeddesiz olarak; Birini diğerine ekledik" diye okumuştur. Ebû Ubeyde ve el-Ahfeş şöyle demektedirler: Bu, tamamladık, eksik bırakmadık demektir. Birşeyi birbirine eklemek gibi. İbn Uyeyne ve es-Süddî ise; beyan ettik diye açıklamışlardır. İbn Abbâs da böyle demiştir. Mücahid ise Biz bunu geniş geniş açıkladık, diye açıklamıştır, O bu lâfzı böylece okurdu. İbn Zeyd dedi ki: Biz dünyaya ait haberi onlar için, âhirete ait habere iliştirdik. Öyle ki onlar dünyada iken âhirette gibidirler.
Meânî âlimleri de şöyle demişlerdir: Bizler peşi peşine, ardı arkasına sözü ulaştırdık ve Kur'ân-ı Kerîm'i va'd, vaid, tehdit" kıssalar, ibretler, nasihatler ve öğütler olmak üzere, bir kısmı diğer bir kısmının ardından indirdik. Bundan maksadımız ise onların öğüt alarak kurtuluşa ermeleridir. Bu okuyuşun aslı; "İplerin birini diğerine ekledi" ifadesinden gelmektedir. Şair dedi ki:
"De ki Mervanoğullarına: Nedir hali öyle bir himayenin
Ve sürekli birbirine eklenen (eskimiş, çürümüş) güçsüz bir ipin (himayenin)"
Îmruu’l-Kays da şöyle demiştir:
"(Benim atımın) hızlı koşusu çocuğun birbirine eklenmiş
İpe bağlı bir fırfırı elinde döndürmesi gibi hızlıdır."
"Onlara" lâfzındaki zamir Mücahid'den gelen rivâyete göre Kureyş'e aittir. Yahudilere ait olduğu da söylenmiştir. Bir görüşe göre her ikisine de aittir.
Âyet-i kerîme Kur'ân-ı Kerîm Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a bir defada verilmedi, diyenlerin bu itirazlarını reddetmektedir.
"Belki öğüt alırlar diye," İbn Abbâs dedi ki: Muhammed'in tebliğinden öğüt alırlar da ona îman ederler.
Şöyle de açıklanmıştır: Öğüt alırlar da kendilerinden öncekilere inen azâbın benzeri bir azâb üzerlerine iner diye korkarlar. Bu açıklamayı da Ali b. Îsa yapmıştır. Bir diğer açıklama da şöyledir: Belki Kur'ân ile öğüt alıp putlara ibadetten vazgeçerler. Bu açıklamayı da en-Nekkaş nakletmiştir.
52. Âyetin Tefsiri
Ondan önce kendilerine kitap verdiğimiz kimseler ona inanıyorlar.
"Ondan önce kendilerine kitap verdiğimiz kimseler ona inanıyorlar."
Yüce Allah İsrail oğulları arasında kendilerine Kur'ân'dan önce kitap verilmiş olanlardan bir kesimin -Abdullah b. Selam ve Set man gibi- Kur'ân-ı Kerîm'e îman ettiklerini haber vermektedir. Hristiyan İlim adamlarından İslâm'a girmiş kimseler de bunun kapsamına dahildir. Bunlar da kırk kişidirler. Cafer b. Ebi Talib ile birlikte Medine'ye gelmişlerdi. Bunların otuziki kişisi Habeşistan'dan idiler. Sekiz kişi de Şam tarafından gelmişlerdi ki, bunlar da hristiyanların ileri gelenleri idi. Bunlar rahib Bahira, Ebrehe, el-Eşref, Âmir, Eymen, İdris ve Nafî adında idiler. el-Maverdî isimlerini böylece vermektedir.
Yüce Allah onlar hakkında bu âyet-i kerîme ile bundan sonraki:
"İşte bunlara sabrettikleri için ecirleri iki kere verilir" (el-Kasas, 28/54) âyeti nazil olmuştur. Bunu Katade söylemiştir. Yine ondan nakledildiğine göre bu âyet-i kerîme Abdullah b. Selam, Temim ed-Dârî, el-Cârûd el-Abdî ve Selman el-Farisî hakkında inmiştir. Hepsi de İslâm'a girdiler, bu âyet-i kerîme de onlar hakkında nazil olmuştur.
Rifâa el-Kurazî de der ki: Bu âyet-i kerîme on kişi hakkında nazil olmuştur, onlardan birisi de benim.
Urve b. ez-Zübeyr dedi ki: Bu âyet-i kerîme Necaşi ve arkadaşları hakkında inmiştir. O oniki kişi göndermişti. Bunlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte oturdular. Ebû Cehil ve ashabı da onlara yakın idi. Bunlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a îman ettiler. Yanından kalkıp gittiklerinde Ebû Cehil ve beraberindekiler onların peşlerinden gitti ve şöyle dedi: Allah sizin gibi bir kafileye hayır yüzü göstertmesin. Siz ne kadar körü bir heyetsiniz, hemen onu tasdik ediverdiniz. Sizden daha ahmak, sizden daha cahil bir kafile görmüş değiliz. Bunun üzerine: "Selam olsun sizlere" biz kendimiz için hayrı arayıp bulmakta hiç kusur göstermedik.
"Bizim amellerimiz bizim, sizin amelleriniz sizin olsun." (el-Kasas, 28/55) Bu hususa dair yeterli açıklamalar daha önceden el-Mâide Sûresi'nde yüce Allah'ın: "Peygambere indirileni işittiklerinde..." (el-Mâide, 5/83) âyeti açıklanırken geçmiş bulunmaktadır.
Ebû'l-Aliye dedi ki: Bunlar Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) peygamber olarak gönderilmeden önce ona îman eden bir topluluktur. Bazıları da ona yetişmişlerdir.
"Ondan önce" Kur'ân'dan önce demektir. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan önce, diye de açıklanmıştır.
"...Kimseler ona" yani Kur'ân-ı Kerîm'e ya da Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a
"inanıyorlar."
53. Âyetin Tefsiri
Onlara okunduğunda da dediler ki: "Biz ona îman ettik. Çünkü o Rabbimiz tarafından (indirilmiş) haktır. Muhakkak biz ondan önce de müslümanlardan idik."
"Onlara okunduğunda da dediler ki; Biz ona îman ettik. Çünkü o Rabbimiz tarafından haktır." Yani onlara Kur'ân-ı Kerîm okunduğunda; biz onun içindeki buyrukları tasdik ettik.
"Muhakkak biz ondan önce" indirilmesinden önce ya da Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in peygamber olarak gönderilmesinden önce
"de müslümanlardan" muvahhidlerden yahutta Muhammed'in peygamber olarak gönderileceğine ve kendisine Kur'ân-ı Kerîm'in indirileceğine inananlardan
54. Âyetin Tefsiri
İşte bunlara sabrettikleri İçin ecirleri iki kere verilir. Hem onlar kötülüğü iyilikle Savarlar ve kendilerine yerdiğimiz rızıktan İnfak ederler.
55. Âyetin Tefsiri
Boş söz işittiklerinde de ondan yüz çevirirler ve derler ki: "Bizim amellerimiz bizim, sizin amelleriniz sizin olsun. Selâm olsun sizlere! Bizim cahillerle işimiz yok."
Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:
1- İki Defa Ecir Alanlar:
Yüce Allah'ın:
"İşte bunlara sabrettikleri için ecirleri iki kere verilir" âyeti ile ilgili olarak Müslim'in Sahih'inde sabit olduğuna göre Ebû Mûsa, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir: "Üç kişiye ecirleri iki defa verilir: Kitap ehlinden olup peygamberine îman eden, sonra da peygambere (sallallahü aleyhi ve sellem) yetişip ona da îman eden, ona tabi olup onu tasdik eden kimseye iki ecir vardır. Köle bir kul olup hem yüce Allah'ın üzerindeki hakkını eksiksiz yerine getiren, hem de efendisinin hakkını yerine getirene de iki ecir vardır. Bir kişinin, bir cariyesi bulunup da onu besler, hem de güzel şekilde besler. Sonra güzel bir şekilde te'dib eder, sonra onu azad edip onunla da evlenirse onun için de iki ecir vardır." Buhârî, 1, 48, III, 1096, V, 1995; Müslim, I, 134; Nesâî, VI, 115; Müsned, IV, 405.
en-Nehaî, el-Horasanî'ye dedi ki: Sen bu hadisi hiçbir karşılık vermeden al. Çünkü eskiden bir adam bundan daha azı için bile ta Medine'ye kadar yolculuk yapardı. Bu hadisi Buhârî de rivâyet etmiştir Buhârî, III, 1096, V, 1995.
Bizim (mezhebimize mensub) âlimlerimiz dediler ki: Bunların herbirisi iki açıdan iki ayrı emre muhatab olduklarından ötürü, herbirisi iki ayrı eciri hak kazanmıştır. Kitab ehline mensub kişi kendi peygamberi cihetinden muhatab idi. Daha sonra da bizim peygamberimiz cihetinden muhatab oldu, onun çağrısını kabul edip ona uydu. O bakımdan ona her iki hak dinin de ecri verilir. Köle de hem yüce Allah'ın emrine muhatabtır, hem de efendisinin emirlerine uymalıdır. Cariyenin sahibi de onu terbiye etmek ve te'dib etmek yönüyle muhatab olduğu hususları yerine getirdiği için o cariyesine terbiye yoluyla hayat vermiş demektir. Daha sonra da onu hürriyetine kavuşturup onunla evlenince bu sefer o cariyesini kendi konumuna yükseltmiş olduğu hürriyeti ile de diriltmiş olur. Böylelikle o cariye hakkında emrolunduğu her iki hususu da yerine gelirmiş olur. O bakımdan bunların herbirisı iki ecir alır. Diğer taraftan bu iki ecrin herbirisi de kendi özü itibariyle kat kat mükâfatı gerektirir. Herbir iyilik on misli ile karşılık görecektir. Böylelikle ecirler de katlanmış olur. Bundan dolayı şöyle denilmiştir: Hem efendisinin hakkını, hem de yüce Allah'ın hakkını yerine getiren bir köle, hür bir kimseden daha faziletlidir. İşte Ebû Ömer b. Abdi'l-Berr'in ve başkalarının beğendiği açıklama budur.
Sahih'de, Ebû Hüreyre'den şöyle dediği kaydedilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Mülkiyet altında bulunan ve ıslah edici köle İçin iki ecir vardır."Ebû Hüreyre'nin nefsi elinde olana yemin ederim ki şayet Allah yolunda cihad, haccetmek ve anneme karşı iyi davranmak yükümlülükleri olmasaydı, köle olarak ölmeyi arzu edecektim Müslim, III, 1284; Mümtd, III, 330, 402.
Said b. el-Müseyyeb dedi ki: Bize ulaştığına göre Ebû Hüreyre annesi ile birlikte bulunmak için vefat edinceye kadar hacca gitmedi Müslim, III, 1284.
Yine Sahih'te kaydedildiğine göre Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Hem Allah'a ibadetini güzel yapmış, hem de efendisine güzel bir şekilde arkadaşlık etmiş olan köleye ne mutlu! Ne mutlu o kimseye!" Müslim, 111, 12K5; Müsned, II, 390.
2- Sabrın Karşılığı:
Yüce Allah'ın:
"Sabrettikleri İçin" âyeti onların kendi dinleri üzerinde sabırları hususunda umumidir. Diğer taraftan hem kendi dinleri üzerinde vaktiyle sabrettiklerinden, hem de kâfirlerden gördükleri eziyetlerine karşı sabırları ve başka hususlar sebebiyle de gösterdikleri bütün sabırlar hakkında umumidir.
3- İyilikle Kötülüğü Uzaklaştırmak:
"Hem onlar kötülüğü iyilikle Savarlar" uzaklaştırırlar, geriye iterler. "Geriye ittim" demektir, "İtmek" anlamındadır. Hadîs-i şerîfte de " Hadleri şüphelerle uzaklaştırınız, bertaraf ediniz" Tirmizî, IV, 33. denilmektedir.
Denildi ki: Onlar kötülüklere tahammül ederek ve güzel sözlerle eziyeti defederler. Tevbe itinalıları için mağfiret dilemekle de günahları Savarlar, diye de açıklanmıştır.
Birinci açıklamaya göre bu ahlâkın üstün değerlerinin bir özelliğidir.
Yani bir kimse onlara kötü bir söz söyleyecek olursa, ona karşı yumuşak davranırlar ve onu önleyecek türden güzel sözlerle karşılık verirler.
Bu âyet-i kerîme bir antlaşmadır. İslâmın ilk dönemleri ile ilgilidir. Bu âyet-i kerîme de (cihadı emreden) kılıç âyetinin neshettiği âyetlerdendir. Bununla birlikte Muhammed ümmetinin küfrün dışında yapacağı bütün işler hakkında, hükmü kıyâmete kadar bakidir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın, Muaz (radıyallahü anh)'a söylediği: "Ve kötülüğün arkasında iyiliği yetiştir ki, onu silsin. İnsanlarla da güzel bir ahlâk ile geçin" TaherânI, el-Mu'cemu'l-Evsat. IV, 126; el-Mu'cemu'l-Kebir, XX, 145; Beyhaki, Şu'abu'l-îman, VI, 244. âyeti da bu kabildendir. Hoşlanılmayan şeyleri ve eziyet verici hususları önlemek de güzel ahlâkın bir parçasıdır. Katı muamelelere karşı sabır, böyle davranandan yüz çevirmek ve yumuşak söz söylemekle olur.
4- Rızıklarından İnfak Edenler:
Yüce Allah:
"Ve kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler" âyeti ile mallarından itaat yolunda ve şeriatın çizdiği sınırlar çerçevesinde harcamakta olduklarını belirterek onları övmektedir. Bu âyetle sadaka vermek teşvik edilmektedir. İnfak kimi zaman oruç ve namaz gibi bedenlerden olur. Diğer taraftan yüce Allah onları boş sözlerden yüz çevirdikleri için de övmektedir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:
"Lağve (boş ve bâtıl şeylere) rastladıklarında da şereflice yüz çevirip geçerler." (el-Furkan, 25/72) Yani müşriklerin kendilerine söyledikleri rahatsız edici sözleri, sövüp saymaları işittiklerinde, o sözlerden yüz çevirirler, yani onlarla uğraşmazlar.
"Ve derler ki: Bizim amellerimiz bizim, sizin amelleriniz sizin olsun."
Bu onları (kendi kendilerine) terketmektir. Bu da yüce Allah'ın: "Cahiller onlara hitab ettiklerinde onlar: Selam der, geçerler." (el-Furkan, 25/62) Yani bizim dinimiz bizim, sizin dininiz sizin derler, âyetine benzemektedir.
"Selam olsun sizlere." Yani bizden yana size eman var, biz sizinle Savaşmayız. Size karşılık vererek sövmeyiz. Yoksa bunun selamlaşmak ile bir ilgisi yoktur. ez-Zeccâc dedi ki: Bu Savaşma emrinden önce idi.
"Bizim cahillerle İşimiz yok." Yani tartışmakla, karşılıklı sözler söylemek ya da sövmek maksadıyla biz onları aramayız.
56. Âyetin Tefsiri
Muhakkak ki sen sevdiğini hidâyete erdiremezsin. Fakat Allah dilediğine hidayet verir ve O, hidayet bulanları daha iyi bilir.
Allah'ın:
"Muhakkak ki sen sevdiğini hidâyete erdiremezsin" âyeti ile ilgili olarak ez-Zeccâc şöyle demektedir: Bu âyet-i kerimenin Ebû Talib hakkında nazil olduğunu bütün müslümanlar icma' ile kabul etmişlerdir.
Derim ki: Doğrusu, müfessirlerin büyük çoğunluğunun bu âyet-i kerimenin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in amcası Ebû Talib hakkında indiğini ittifakla kabul etmiş olduklarıdır. Buhârî ve Müslim'in hadisinin açıkça söyledikleri budur. Buhârî, Tefsir 28 sûre 1; Müslim, Îman, 42; Tirmizî, Tefsir, 2H. sûre.
Bu hususa dair açıklamalar daha önceden et-Tevbe Sûresi'nde (9/113. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
Ebû Ravk dedi ki: Yüce Allah'ın:
"Fakat Allah dilediğine hidayet verir" âyeti el-Abbas'a bir işarettir. Katade de böyle demiştir.
"Ve o hidayet bulanları" Mücahid dedi ki: Hidayet bulacağı takdir edilmiş kimseleri demektir,
"daha iyi bilir."
"Sen sevdiğini" âyetinin hidayete ermesini sevdiğini anlamında olduğu söylenmiştir. Cübeyr b. Mut'im dedi ki: Ebubekir es-Sıddîk dışında vahyin peygambere indirilmekte olduğunu kimse işitmiş değildir. O, Cebrâîl'i: Ey Muhammed oku: "Muhakkak ki sen sevdiğini hidayete erdiremezsin. Fakat Allah dilediğine hidayet verir" derken duymuştur.
57. Âyetin Tefsiri
Dediler ki: "Seninle birlikte hidayete uyarsak, hemen yerimizden çıkarılırız." Biz onları tarafımızdan bir rızık olmak üzere herşeyin mahsûllerinin toplandığı güven dolu bir Haremde yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu bilmezler.
"Dediler ki: Seninle birlikte hidayete uyarsak, hemen yerimizden çıkarılırız." Bu Mekke müşriklerinin söylediği sözdür. İbn Abbâs dedi ki: Kureyş arasından bu sözü söyleyen kişi el-Hâris b. Osman b. Nevfel b. Abdi Menaf el-Kureşî'dir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a dedi ki: Bizler gerçekten senin söylediklerinin hak olduğunu biliyoruz, ancak seninle birlikte hidayete tabi olmamızı ve sana îman etmemizi engelleyen husus Arapların bizleri bu topraklarımızdan -yani Mekke'den- çıkartacaklarından korkmamızdır. Zira onlar bize muhalefet konusunda söz birliği edeceklerdir ve bizim onlara gücümüz yetmez.
Bu onların ileri sürdükleri gerekçelerdendi. Yüce Allah el-Haris'in gösterdiği bu gerekçeye: "Biz onları... güven dolu bir Haremde" güvenliği olan bir Haremde "yerleştirmedik mi?" diye cevap vermektedir. Şöyle ki: Araplar cahiliye döneminde birbirlerine baskın düzenler ve birbirlerini öldürürlerdi. Mekkelîler ise Haremin hürmeti sayesinde güvenlik içinde idiler. Yüce Allah böylece Beyt'in saygınlığı sayesinde, onları güvenliğe kavuşturmuş, düşmanlarının kendilerine saldırmalarını engellemiş olduğunu bildirmektedir. O halde; Arapların kendileriyle Savaşmayı helal görerek bu saygınlığı ihlal edeceklerinden korkmasınlar.
"Yerinden çıkarılmak" (aslında) süratle sökülüp alınmak demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/20. ayetin tefsirinde) geçmişti.
Yahya b. Selam dedi ki: Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Siz, Benim rızkımı yemekle birlikte, benden başkasına ibadet ediyordunuz ve yine de güvenlik İçinde idiniz, korkmuyordunuz. Peki, Bana ibadet etmek ve îman etmek halinde mi korkacaksınız?
"Biz onları tarafımızdan bir rızık" Bizim kendilerine verdiğimiz bir rızık "olmak üzere herşeyin mahsullerinin toplandığı... yerleştirmedik miî" Yani her yerin, her beldenin meyveleri toplanarak oraya getirilmektedir. İbn Abbâs ve başkalarından rivâyet edilmiştir.
Suyu havuzda topladı" denilir. "Büyük havuz" anlamındadır. Nâfî "toplandığı" anlamındaki âyeti "te" ile; diye okumuştur. Buna sebeb ise "mahsuller" kelimesi(nin çoğul olması ve bu lür çoğulun da müennes hükmünde olması)dır. Diğerleri ise "ya" ile okumuşlardır, buna sebeb ise "herşeyin" âyetidir. Ebû Ubeyd de bunu tercih etmiş ve şöyle demiştir: Çünkü bu müennes isim ile onun fiili arasına bir başka lâfız girmiştir. Diğer taraftan "mahsuller" çoğuldur, hakiki müennes değildir.
"Fakat onların çoğu bilmezler." Yani akıllarını kullanmazlar. Bu da istidlalde bulunmaktan yana gaflet içindedirler, demektir. Kâfir oldukları geçmiş zamanda onlara rızık verip onları güvenlik altında tutan kimse, müslüman oldukları takdirde yine onları rızıklandıracak ve o halde de kâfirlerin onlara zarar vermelerini engelleyecek olan O'dur..
"Rızık olmak üzere" âyeti mef'ûlün leh olarak nasbedilmiştir. Mana yoluyla mastar olmak üzere nasbedilmiş olması da caizdir. Çünkü "toplandığı" âyeti "rızık olarak geldiği" anlamındadır. "Toplandığı" anlamındaki lâfız; "Toplandığı" diye de okunmuştur ki; bu da; "Mahsûl toplamak"tan gelmektedir. Bu âyetin harfi ile teaddi etmesi (geçişi) de; Ağzına toplayıp götürmekte, heybesine toplamakta" demeye benzer.
58. Âyetin Tefsiri
Biz geçimlerinde şımarmış nice ülkeleri helâk ettik. İşte onlardan sonra -çok kısa bir müddet dışında- kimsenin oturmadığı meskenleri! Vâris olanlar Biz olduk Biz.
"Biz geçimlerinde şımarmış nice ülkeleri helâk ettik." Bu âyetle eğer îman edecek olurlarsa Arapların kendileriyle Savaşacaklarını zanneden kimselere imanı terketmek halinde korkunun daha ileri derecede olacağını beyan etmektedir. Çünkü kâfir olmuş nice topluluk vardır ki; sonra da helâk olup gitmişlerdir.
"Şımarmak" ni'met dolayısıyla azgınlaşmak demektir. Bu açıklamayı ez-Zeccâc yapmıştır.
"Geçimlerinde" anlamındaki âyette; hazfedilmiştir. Bu hazf edildiğinden dolayı fiil doğrudan ona teaddi etmiştir. Bu açıklamayı da el-Mâzinî yapmıştır. ez-Zeccâc dedi ki: Bu da yüce Allah'ın:
"Mûsa tayin ettiğimiz vakit için kavminden yetmiş adam seçti" (el-A'raf, 7/155) âyeti gibidir. Bu âyette da "kavminden" anlamındaki lâfızdan önce "min: ...den, dan" harf-i cerri hazf edilmiştir. O bakımdan fiil, bu harf olmadan mef'ûl almış (geçiş yapmış) olmaktadır.
el-Ferrâ' ise tefsir (temyiz) olmak üzere nasbedilmiştir demektedir. Bu da; "Malından dolayı şımardın" demeye benzer: Bunun benzeri de ona göre yüce Allah'ın şu âyetidir:
"Kendini bilmezden başka kim..." (el-Bakara, 2/130)
Aynı şekilde:
"Gönül hoşluğu ile size onun bir kısmını bağışlarlarsa..." (en-Nisa, 4/4) âyeti da böyledir.
Basralılara göre ise marifelerin tefsir (temyiz) olarak nasbedilmeleri imkansızdır. Çünkü tefsir ve temyizin anlamı bir şeyin nekre olup cinse delalet etmesidir.
Bir diğer görüşe göre bu ("geçimlerinde" lâfzı) "şımarmış" anlamındaki âyet ile nasbedilmiştir. "Şımarmış" da cahillik etmiş demektir. Buna göre "geçiminin şükrünü bilmemiş, bilmeyen" anlamında olur.
"İşte onlardan sonra -çok kısa bir müddet dışında- kimsenin oturmadığı meskenleri." Yani bu meskenlerde yaşayanların ahalisi helâk edildikten sonra ancak çok az meskenlerde kalınabtlmiştir. Çoğunluğu ise harabtır. Burada istisna "meskenler"e aittir. Yani bu meskenlerin bir bölümünde kalınabilmektedir. Bu açıklamayı ez-Zeccâc yapmıştır. Ancak ona itiraz edilerek şöyle denilmiştir: Şayet istisna meskenlere ait olsaydı; "Çok az" demek gerekirdi, Çünkü sen; "Çok az dışında topluluğa vurmadın" dediğin zaman eğer vurulanlar az ise (müstesna) merfu gelir. Şayet nasb ile okunacak olursa, o takdirde "az" vurmanın sıfatı olur, Yani sen çok az vurma dışında vurmadin demek olur. Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: İşte onların meskenleri! Onların meskenlerinde ancak yolcular ve oralardan geçenler, bir gün yahutta bir günün bir kısmı kalırlar. Yani meskenlerinde onlardan sonra ancak az bir süre kalınmıştır. İbn Abbâs da böyle demiştir: O meskenlerde ancak yolcular yahut yoldan geçenler bir gün veya bir saat kalırlar.
Onlar helâk olup geride bırakacaklarını bıraktıktan sonra
"vâris olanlar Biz olduk Biz."
59. Âyetin Tefsiri
Rabbin ana şehirlerine, onlara âyetlerimizi okuyan bir peygamber göndermedikçe ülkeleri helâk edici değildir ve Biz ahalisi zâlimler olmadıkça ülkeleri helâk edenler değiliz.
"Rabbin ana şehirlerine onlara âyetlerimizi okuyan bir peygamber" yani Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı
"göndermedikçe ülkeleri" yanı ahalisi kâfir olan ülkeleri
"helâk edici değildir." Âyette geçen "s Ana..." âyeti hemze ötreli olarak okunduğu gibi (önceki kelimenin son harekesi) cerre itbâ' ile (uydurarak) hemze esreli olarak da okunmuştur. Kasıt Mekke'dir.
"Ana şehirleri"nin en büyükleri anlamında olduğu da söylenmiştir. Gönderilecek
"bir peygamber" de o şehrin ahalisini uyarıp korkutmak içindir. el-Hasen ise
"ana şehirleri" ile ilklerinin kastedildiğini söylemiştir.
Derim ki: Mekke saygınlığı dolayısıyla şehirlerin en büyüğü ve ilkidir. Çünkü yüce Allah:
"Şüphesiz insanlar için ilk kurulan ev, Mekke'de bulunan... evdir." (Âl-i İmrân, 3/96) diye buyurmaktadır. Bu şehrin en büyük olma özelliği ise Allah Rasûlünün orada peygamber olarak gönderilmesidir. Zirarasûlleren şereflilere gönderilir. Bunlar ise şehirlerde otururlar. Mekke ise etrafındaki şehirlerin anasıdır. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce Yusuf Sûresi'nin sonlarında (12/109-âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
"Onlara âyetlerimizi okuyan" âyetindeki
"okuyan" sıfat mahallindedir. Îman etmedikleri takdirde başlarına inecek azâbı kendilerine haber veren... demektir.
"Biz ahalisi zâlimler olmadıkça ülkeleri helâk edenler değiliz" âyetinde geçen
"Helâk edenler"den "nün"un düşme sebebi izafettir.
"Nefislerinin zâlimleri..."(en-Nisa, 4/97) âyetinde olduğu gibi. Âyetin anlamına gelince: Ben o ahaliyi onların ileri sürebilecekleri bir mazeret bırakmadıktan sonra ve küfürleri üzere ısrarları sebebiyle helâk edilmeyi haketmedikleri sürece helâk etmedim. Bu âyet, onun adaletini ve zulümden münezzeh olduğunu açıklamaktadır. Şanı yüce Allah zulümleri sebebiyle helâk edilmeyi haketmedikleri sürece onları helâk etmemiş olduğunu haber vermektedir. Onlar zalim olmakla beraber onlara karşı getirilen deliller pekiştirilmedikçe, peygamberlerin gönderilmesiyle de onlar için bağlayıcı hükümler ortaya konulmadıkça onları helâk etmez. Hallerine dair bilgisini onlara karşı bir delil kılmaz. O kendi zatını, onlar zulmetmeyenler oldukları halde onları helâk etmekten münezzeh kılmıştır. Nitekim şanı yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
"Rabbin o ülkeleri ahalisi ıslah edip dururlarken, zulümle onları helâk edecek değildi," (Hud, 11/117) Âyetinde yüce Allah'ın "zulümle" kaydı açıkça şunu göstermektedir: Eğer o, ıslah ediciler oldukları halde kendilerini helâk edecek olsaydı, bu onun onlara bir zulmü olurdu. O'nun böyle bir şeye muhtaç olmaması, yani mutlak olarak gani olması ve hikmeti, zulmetmesine aykırıdır. Buna da nefy harfiyle birlikte nefy lamını kullanması delalet etmektedir ki; yüce Allah'ın şu (mealdeki) âyetinde de böyledir:
"Allah imanınızı boşa çıkaracak değildir." (el-Bakara, 2/143)
60. Âyetin Tefsiri
Size verilen herşey dünya hayatının bir geçimliği ve bir süsüdür. Allah'ın yanında olan ise daha hayırlı ve kalıcıdır. Hâlâ düşünmez misiniz?
"Sîze verilen herşey" ey Mekkeliler
"dünya hayatının bir geçimliği ve bir süsüdür." Bunlarla hayatınız süresince faydalanırsınız, yahutta hayatınız içerisinde bir süre faydalanırsınız. Daha sonra ya siz bu nimetleri bırakır gidersiniz yahut o nimetler elinizden gider.
"Allah'ın yanında olan ise daha hayırlı ve kalıcıdır." Daha üstün ve süreklidir. Bununla âhiret yurdunu yani cenneti kastetmektedir.
"Hâlâ" kalıcı olanın fani olandan daha üstün olduğunu
"düşünmez misiniz?"
Ebû Amr;
"düşünmez misiniz?" anlamındaki âyeti "ya" ile; "(.......): Düşünmezler" diye okumuştur. Diğerleri ise muhatap "te"si ile (düşünmez misiniz) okumuşlardır. Yüce Allah'ın:
"Size verilen herşey" âyeti dolayısıyla tercih edilen okuyuş da budur.
61. Âyetin Tefsiri
Acaba kendisine güzel bir vaadde bulunduğumuz -ki o elbette onunla karşılaşacaktır- bir kimse dünya hayatında kendisine geçimlik verdiğimiz, bundan sonra da kıyâmet gününde huzura getirilecek olan kimse gibi midir?
"Acaba kendisine güzel bir vaadde bulunduğumuz" yani cenneti ve içindeki mükâfatları vaadettiğimiz "-ki o elbette onunla karşılaşacaktır- bir kimse, dünya hayatında kendisine geçimlik verdiğimiz" dünyadan istediklerinin bir bolümü kendisine verilmiş olan
"bundan sonra da kıyâmet gününde" cehennem ateşinde
"huzura getirilecek olan kimse gibi midir?" Bu âyetin bir benzeri de şu âyet-i kerimedir:
"Eğer Rabbimin nimeti olmasaydı ben de (cehennemde) hazır edilenlerden olurdum." (es-Sâffât, 37/57)
İbn Abbâs dedi ki; Bu âyet-i kerîme Hamza b. Abdu'l-Muttalib ile Ebû Cehil b. Hişam hakkında inmiştir. Mücahid de dedi ki: Bu âyet-i kerîme Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Ebû Cehil hakkında inmiştir. Muhammed b. Ka'b da bu âyet-i kerîme Hamza ve Ali ile Ebû Cehil ve Umâre b. el-Velid hakkında inmiştir, demiştir. Âyetin Ammâr ile el-Velid b. el-Muğîre hakkında indiği de söylenmiştir. Bunu da es-Süddt demiştir.
el-Kuşeyrî dedi ki: Sahih olan ise bu âyet-i kerimenin genel olarak mü’minler ve kâfirler hakkında nazil olduğudur.
es-Sa'lebî dedi ki: Özetle bu âyet-i kerîme, dünya hayatında afiyet, sağlık ve zenginlik gibi nimetlerle faydalandırılmış, âhirette de cehennem ateşine atılacak herbir kâfir ile yüce Allah'ın vaadine güvenerek dünya hayatında belâya sabreden ve âhirette kendisine cennet verilecek olan her mü’min hakkında inmiştir.
62. Âyetin Tefsiri
Onlara sesleneceği o gün şöyle diyecektir: "İddia ettiğiniz ortaklarım hani nerede?"
"Onlara sesleneceği o gün" yani yüce Allah'ın şu müşriklere sesleneceği o kıyâmet gününde
"şöyle diyecektir:" Kendi iddianıza göre size yardım edeceklerini, size şefaat edeceklerini kabul ettiğiniz
"iddia ettiğiniz ortaklarım hani nerede?"
63. Âyetin Tefsiri
Aleyhlerine söz hak olanlar diyecekler ki: "Rabbimiz, işte azdırdığımız kimseler bunlardır. Biz azdığımız gibi, onları da azdırdık. Biz, Sana onlardan uzak olduğumuzu bildiriyoruz. Onlar bize ibadet etmiyorlardı."
"Aleyhlerine söz hak olanlar" -el-Kelbî'ye göre- haklarında azâb sözü hak olmuş olan ileri gelenler; Katade'ye göre de şeytanlar
"diyecekler ki: Rabbimiz işte azdırdığımız" yani kendilerini azgınlığa davet ettiğimiz
"kimseler bunlardır." Onlara: Siz gerçekten bunları azdırdınız mı? diye sorulacak, onlar da:
"Biz azdığımız gibi onları da azdırdık." Yani biz nasıl sapık idiysek onları da öylece saptırdık.
"Biz sana onlardan uzak olduğumuzu bildiriyoruz." Yani kimisi kimisinden uzaklığını ilan edecek. Şeytanlar kendilerine itaat edenlerden uzaklıklarını bildirecek; başkanlar kendilerinin söylediklerini kabul edenlerden uzak olduklarını bildirecek. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"O gün dostlar birbirlerine düşmandır, takva sahipleri müstesna." (ez-Zuhruf, 43/67)
64. Âyetin Tefsiri
Ve onlara: "Ortaklarınızı çağırın" denilecek. Bunun üzerine onları çağıranlar da kendilerine cevap vermezler. Üstelik azâbı da görürler. Keşke hidâyet bulmuş olsalardı...
"Ve onlara" kâfirlere
": ortaklarınızı çağırın" yani dünyada iken kendilerine ibadet ettiğiniz ilâhlarınızı size yardım etsinler ve sizden azâbı uzaklaştırsınlar diye yardımınıza gelmelerini isteyin
"denilecek. Bunun üzerine onları çağırırlar" yardımlarını isterler
"da kendilerine cevap vermezler." Onlardan cevap almayacaklar ve onların faydalarını göremeyecekler.
"Üstelik azâbı da görürler, keşke hidayet bulmuş olsalardı." ez-Zeccâc dedi ki:
"Keşke"nin cevabı hazfedilmiştir, yani eğer onlar hidayet bulmuş olsalardı, elbetteki hidayet onları kurtarırdı ve sonunda azaba duçar olmazlardı. Şöyle de açıklanmıştır: Yani eğer onlar hidayet bulmuş olsalardı, onları çağırmazlardı. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Azâbı göreceklerinde,-kıyâmet günündeki azâbı görecekleri vakit keşke dünyada iken hidayet bulsalardı, diye arzu edeceklerdir.
65. Âyetin Tefsiri
O gün onları çağırıp buyuracak ki: "Peygamberlere ne cevap verdiniz?"
"O gün onları çağırıp buyuracak ki: Peygamberlere ne şekilde cevap verdiniz?" Yani yüce Allah onlara: Size gönderilmiş olan peygamberlere benim mesajlarımı tebliğ ettiklerinde cevabınız ne oldu? diyecektir.
66. Âyetin Tefsiri
O günde onlara haberler kapanacak. Birbirlerine soru da sormayacaklar.
"O günde onlara haberler kapanacak." Yani ne gibi bir delil getireceklerini bilemeyecekler. Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır. Çünkü yüce Allah dünya hayatında iken onların ileri sürebilecekleri bir mazeretlerini bırakmamıştır. Dolayısıyla kıyâmet gününde de onların ileri sürebilecekleri bir mazeret ve bir delilleri de olmayacaktır.
"Haberler" demektir. Onların getirecekleri delillere bu şekilde
"haberler" denilmesi, onların bunları haber diye bildireceklerinden dolayıdır.
"Birbirlerine soru da sormayacaklar." Biri diğerine deliller ile İlgili bir şey soramayacak. Çünkü yüce Allah onların delillerini çürütmüş bulunmaktadır. Bu açıklamayı ed-Dahhak yapmıştır. İbn Abbâs da şöyle demektedir:
"Birbirlerine soru soramayacaklar" yani onlar hiçbir delil ileri sürüp konuşamayacaklardır. O saatte, o vakitte "birbirlerine soru soramayacaklar" ve o anın dehşetinden dolayı ne cevap vereceklerini bilemeyeceklerdir.
Daha sonra ise yüce Allah'ın onların:
"Rabbimiz olan Allah hakkı için biz müşriklerden olmadık." (el-En'âm, 6/23) diyeceklerini haber verdiği üzere cevap vereceklerdir, diye de açıklanmıştır.
Mücahid de dedi ki: Nesebleri ileri sürerek biribirlerinden bir şey işleyemeyeceklerdir. Biri diğerinden günahlarının bir bölümünü taşımasını isteyemeyecektir diye de açıklanmıştır ki, bu açıklamayı İbn Îsa nakletmiştir.
67. Âyetin Tefsiri
Ama kim tevbe edip îmana gelir ve salih amel işlerse, onun felâh bulanlardan olması umulur.
"Ama kim" şirkten
"teybe edip îmana gelir" tasdik eder
"ve salih amel İşlerse" farzları eda edip çokça da nafile işlerse
"onun felâh bulanlardan" yani bahtiyarlığa erenlerden
"olması umulur."
Yüce Allah'ın kendi zatı hakkında kullandığı; "Umulur" lâfzı vücub ifade eder. (Yani böyleleri kurtuluşa ereceklerdir).
68. Âyetin Tefsiri
Rabbin dilediğini yaratır ve seçer. Onların seçme yetkileri yoktur. Allah, şirk koştukları şeylerden yüce ve münezzehtir.
"Rabbin dilediğini yaratır ve seçer" âyeti müşriklerin tapındıkları ve şefaat için seçtikleri, ortak koştukları varlıklar ile alakalıdır. Yani şefaatte bulunacakları belirleme ve seçme hakkı Allah'a aittir, müşriklere ait değildir. Bu âyetin el-Velid b. el-Muğire'nin:
"Bu Kur'ân iki kasabanın birindeki büyük bir adama indirilmeli değil miydi?" (ez-Zuhruf, 43/31) demesine bir cevap olarak indiği söylenmiştir. el-Velid bununla kendisini ve bir de Taif ten, Urve b. Mes'ûd es-Sakafî'yi kastediyordu.
Bu âyet-i kerimenin yahudilere bir cevap olduğu da söylenmiştir. Çünkü onlar şöyle demişlerdi: Eğer Muhammed'e gönderilen elçi melek Cebrâîl'den başkası olsaydı, biz de Muhammed'e îman ederdik.
İbn Abbâs dedi ki: Âyet şu demektir: Rabbim yarattıklarından dilediğini yaratır ve onlar arasından dilediği kimseleri de kendisine itaat için seçer.
Yahya b. Sellâm da şöyle açıklamıştır: Yani Rabbim yarattıklarından dilediğini yaratır ve dilediği kimseyi de kendisine peygamber olmak üzere seçer,
en-Nekkaş'ın naklettiğine göre de anlam şöyledir: Rabbim yarattıklarından dilediğini yaratır. Bundan kasıt Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'dır. Ensarı da dini için seçendir.
Derim ki: el-Bezzâr'ın Kîtab'ında merfu ve sahih bir rivâyet olarak Hazret-i Cabir'den şöyle dediği kaydedilmektedir: (Peygamber -sallallahü aleyhi ve sellem- buyurdu ki): "Yüce Allah peygamberler ve rasûller dışında ashabını bütün âlemler arasından seçmiş (ve üstün kılmış)tir. Ashabım arasından da benim için dört kişiyi seçmiştir. -Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali'yi kastetmektedir.- Onları benim ashabım kılmıştır. Bununla birlikte bütün ashabımda da hayır vardır. Ümmetimi de diğer ümmetler arasından seçmiş (ve üstün kılmış)tır. Ümmetimden de benim için dört nesil seçmiştir." el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, X, 16. Ravileri güvenilir (sika) olmakla birlikte bazıları hakkında görüş ayrılıkları bulunduğu kaydıyla.
Süfyan b. Uyeyne, Amr b. Dinar'dan, o Vehb b. Münebbih'den, o babasından naklen yüce Allah'ın:
"Rabbim dilediğini yaratır ve seçer" âyeti hakkında, şöyle dediğini kaydetmektedir: Yani davarlar arasından koyun türünü, kuşlar arasından da güvercinleri (seçmiştir.)
Burada: "Ve seçer" âyeti üzerinde tam bir vakıf vardır. Ali b. Süleyman dedi ki: Bu tam bir vakıftır. (Ve hemen bu kelimeden sonra gelen): "Yoktur" lâfzının "seçer" âyeti ile nasb mahallinde olması mümkün değildir. Çünkü nasb mahallinde olsaydı, ona ait herhangi bir şey olmazdı. İşte bu ifadede de Kaderiyye'nin kanaatleri reddedilmektedir, en-Nehhâs dedi ki:
"Ve seçer" âyetinde mana tamam olmaktadır "ve rasülleri o seçer" demektir.
"Onların seçme yetkileri yoktur." Yani onların bizzat seçtikleri kimseleri o, peygamber olarak göndermez. Ebû İshak dedi ki: "Ve seçer" âyetinde tam bir vakıf vardır ve tercih edilen budur. Bununla birlikte; "Yoktur" âyetinin "seçer" âyeti ile nasb mahallinde olması da caizdir. Buna göre de anlam şöyle olur: Kendilerinin seçme imkanına sahip oldukları şeyleri kendileri için seçer. el-Kuşeyrî dedi ki: Ancak sahih olan birinci görüştür. Çünkü (ilim adamları) yüce Allah'ın:
"ve seçer" âyeti üzerinde vakıf yapılacağını ittifakla kabul etmişlerdir. el-Mehdevî der ki: Ehl-i sünnet mezhebine daha uygun olan da budur. Yüce Allah'ın:
"Onların seçme yetkileri yoktur" âyetindeki: "Yoktur" herbir şeyi kapsayan umumi bir nefiydir. Yani kulun yüce Allah'ın kudreti ile kazandığı şeyler dışında seçebileceği hiçbir şey yoktur.
ez-Zemahşerî der ki: "Onların seçme yetkileri yoktur" âyeti, yüce Allah'ın "ve seçer" âyetini açıklamaktadır. Çünkü bu, o dilediğini seçer, demektir. İşte bundan dolayı araya da atıf edatı girmemiştir. Mana da şöyle olur: Fiillerinde seçme yüce Allah'a aittir. O bu fiilleri seçmekteki hikmet yönlerini en iyi bilendir. O'nun mahlukatından hiçbir kimsenin, O'nun yerine bir tercihte bulunması mümkün değildir.
ez-Zeccâc ve başkaları ise buradaki;
"Yoktur" lâfzının "seçer" âyeti ile nasbedilmiş olacağını mümkün görmektedirler. et-Taberî de: Onların geçmişte bir seçme yetkileri yoktu, fakat gelecekte böyle bir yetkileri vardır, diye bir anlamın ortaya çıkmaması için, diğer taraftan nefy ile bir söz geçmediğinden dolayı buradaki; 'nın nefy edatı olmasını kabul etmez.
el-Mehdevî dedi ki: Ancak böyle bir şey olması gerekmemektedir. Çünkü; hem hali, hem istikbali nefyeder. Tıpkı; gibidir, bundan dolayı bu edatın ameli gibi amel etmiştir. Diğer taraftan âyetler, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in üzerine, hakkında soru sorulan hususlara ve onların üzerinde ısrar ettikleri amellere dair -bu hususta doğrudan bir nass olmasa dahi- nazil oluyordu.
Taberî'ye göre âyetin takdiri şöyledir; O kendisine veli olmaları için yarattıklarından hayırlı olan kimseleri seçer, çünkü müşrikler mallarının hayırlılarını seçer ve bunu kendi ilâhlarına ayırırlardı. Yüce Allah da:
"Rabbin dilediğini yaratır ve seçer" diye buyurmaktadır. Yani kendi ilminde bahtiyar olacaklarını bildiği kimseleri mahlukatı arasından hidayet için seçer. Tıpkı müşriklerin mallarının iyilerini ilâhları için seçtikleri gibi.
Buna göre; aklı eren varlıklar hakkında kullanılmış olup; anlamında bir mevsul isimdir, "Seçme"de mübteda olarak merfu olur, ): Onların" da haberdir. Cümle de bütünüyle; nın haberidir. Bunun bir benzeri de bizim; " Zeyd'in babası gidiyor idi" ifadesidir. Ancak bu açıklamada bir parça zaaf vardır. Zira sözde; 'nin ismine bir aid yoktur. Ancak bu hazfedilmiş aid takdiri halinde olabilir. Bu da uzak bir ihtimal olarak câiz olur.
et-Taberî'nin sözlerinin anlamına gelecek bir rivâyet İbn Abbâs'tan da gelmiştir. es-Sa'lebî dedi ki: "Yoktur", lâfzı bir nefy edatıdır, yani onların Allah'a karşı bir seçme yetkileri bulunmamaktadır. Bu daha doğrudur. Bu yönüyle Yüce Allah'ın:
"Allah ve Rasûlü bir işi hükme bağladığında hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadına o işlerinde istediklerini yapmak hakları yoktur" (el-Ahzab, 33/36) âyetine benzemektedir. Mahmud el-Verrak dedi ki:
"istediğin her türlü ihtiyacında Rahmân'a tevekkül et,
Muhakkak Allah hükmeder ve takdir eder.
Arş'ın sahibi kulu hakkında bir şeyi murad etti mi,
Onu gelip bulur, kulun ise seçebilme yetkisi yoktur.
Bazen insan sakındığı taraftan (gelen tehlike ile) helâk olur gider,
Yüce Allah'a hamdolsun, (kimi zaman) sakındığı cihetten de kurtuluşa erer."
Bir başka şair şöyle demektedir:
"Kul usanır durur, Rab ise takdir eder,
Zaman döner dolaşır, rızık paylaştırılmıştır.
Bütün hayırlar yaratıcımızın seçtiğindedir,
O'ndan başkasının seçtiklerinde ise kınama vardır, uğursuzluk vardır."
İstihare Namazı:
Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Dünya işlerinden herhangi bir işi yapmak üzere Yüce Allah'a o husus için iki rekat istihare namazı kılmadıkça kimse o işe kalkışmamalıdır. Kılacağı bu namazın ilk rekatinde Fâtiha'dan sonra:
"De ki: Ey kâfirler" (el-Kâfirun, 109/1) Süresi'ni ikinci rekatte de:
"De ki; O Allah'tır, bir tektir." (el-İhlas, 112/1) Süresi'ni okur. Kimi ilim adamı ise birinci rekatte yüce Allah'ın:
"Rabbim dilediğini yaratır ve seçer. Onların seçme yetkileri yoktur..." âyetini ikinci rekatte ise:
"Allah ve Rasûlü bir işi hükme bağladığında hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadına o işlerinde istediklerini yapmak hakları yoktur" (el-Ahzab, 33/36) âyetini okur. Hepsi de güzeldir. Daha sonra selamın akabinde Buhârî'nin Sahih'inde, Cabir b. Abdullah'tan rivâyet ettiği duayı okur. Cabir dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bizlere bütün işlerde istihareyi -Kur'ân-ı Kerîm'den bir sûreyi öğretir gibi öğretiyor- ve şöyle diyordu: "Sizden herhangi bir kimse bir işi yapmak istedi mi, farzın dışında İki rekat kılıversin, sonra da şöyle dua etsin:
"Allah'ım, Senin İlmin ile Senden hayırlı olanı diliyorum. Kudretinle bana güç vermeni diliyor ve Senin büyük lütfundan istiyorum. Şüphesiz ki Sen kadirsin, benim gücüm yetmez. Sen bilirsin, ben bilmem. Sen bütün gizlilikleri bilensin. Allah'ım, eğer şu işimin dinimde, hayatımda ve işimin sonunda benim için hayırlı olduğunu biliyor isen -ya da: "dünya işimde ve âhiretimde" dedi- onu benim için mukadder kıl, benim için kolaylaştır. Sonra da onu benim için bereketli kıl. Allah'ım eğer Sen bu işin dinimde, dünyamda yaşayışımda ve işimin sonunda -ya da dünyamda ve âhiretimde dedi- kötü olduğunu biliyor isen onu benden, beni de ondan uzak tut. Hayır nerdeyse onu benim için takdir buyur, sonra da beni ona razı kıl." Dedi ki: "Bu arada ihtiyacının ne olduğunu da söyler." Buhârî, t, 391, V, 2345, VI, 2690; Tirmizî, II, 345; Ebû Dâvud, II, 89; Nesâî, VI, 80;İbn Mâce, I, 440; Müsned, III, 344.
Âişe (radıyallahü anha)'ın da, Ebubekir (radıyallahü anh)'dan rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir işi yapmak istedi mi: "Allah'ım benim için seç, benim için tercih et" Tirmizî, V, 535
Enes'in rivâyet ettiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Ey Enes, bir İşi yapmak istedin mi o hususta yedi defa Rabbinden hayırlı olanı takdir etmesini dile. Sonra da öncelikle neyin kalbinde geçtiğine bir bak. Şüphesiz ki hayır ordadır." el-Muttakî, Kenzu'l-Ummal, V, no: 21539- (Dâru'l-Hadîs baskısı)
İlim adamları dediler ki; Bu kimsenin kalbinden bütün düşünceleri uzaklaştırması gerekir ki, herhangi bir işe kalbi meyletmesin. İşte o vakit öncelikle kalbinde geçene bakar ve ona göre amel eder. Yüce Allah'ın izniyle hayır oradadır. Şayet bir yolculuğa çıkmayı kararlaştıracak olursa, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a uyarak perşembe ya da pazartesi gününe denk getirmeye çalışır.
Daha sonra yüce Allah şu hak âyeti ile kendi zatını tenzih ederek şöyle buyurmaktadır:
"Allah şirk koştukları şeylerden yüce ve münezzehtir." Şanı ve şerefi bundan pek yükseklerdedir.
69. Âyetin Tefsiri
Rabbin kalplerinin ne gizlediklerini ve neyi açığa vurduklarını bilir.
"Rabbin kalplerinin ne gizlediklerini ve neyi açığa vurduklarını bilir."
İbn Muhaysın ve Humeyd burada geçen:
"Gizlediklerini" âyetini "te" harfini üstün, "kef' harfini de ötreli okumuştur. Bu husus daha önceden en-Neml Sûresi'nde (27/74. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
70. Âyetin Tefsiri
O öyle Allah'tır ki, kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur. Hem dünyada hem âhirette hamd yalnız O'nundur, hüküm de yalnız O'nundur. Siz zaten O'na döndürüleceksiniz.
Yüce Allah gizli ve açık olan herşeyi bildiğini, hiçbir şeyin kendisine gizli kalmadığını belirterek zatını şöylece övmektedir:
"O, öyle Allah'tır ki kendisinden başka hiçbir İlâh yoktur. Hem dünya ve hem de âhirette hamd yalnız O'nundur, hüküm de yalnız O'nundur. Siz zaten O'na döndürüleceksiniz." Bu âyetlerin anlamı daha önceden geçmiş bulunmaktadır. O tek başına bir ve tektir. Bütün hamdler, övgüler ancak O'nun içindir. O'ndan başkasının hükmü yoktur. Kimse hüküm koyamaz, dönüş yalnız O'nadır,
71. Âyetin Tefsiri
De ki: "Ne dersiniz? Eğer Allah kıyâmet gününe dek üzerinize geceyi kesintisiz sürdürürse, Allah'tan başka size aydınlık getirecek kimdir? Hâlâ dinlemeyecek misiniz?"
"De ki: Ne dersiniz? Eğer Allah kıyâmet gününe dek üzerinize geceyi kesintisiz sürdürürse" daimi kılarsa, demektir. Şair Tarafe'nin şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:
"Yemin olsun, ki benim işim, benim için karanlık değildir,
Gecem de gündüzüm de benim için ebedi değildir."
Şanı yüce Allah, nimetlerine karşılık şükürlerini edâ etmeleri için, geçim sebeplerini hazırlamış olduğunu beyan etmektedir.
"Allah'tan başka size aydınlık getirecek kimdir?" Aydınlığında geçimi nizi arayacağınız bir ışığı kim getirir size? Şöyle de açıklanmıştır: Geçim yollarını ve sebeplerini görmenizi sağlayacak ve mahsûllerin ve bitkilerin yetişmesini gerçekleştirecek bir gündüzü kim getirir?
"Hâlâ" anlayacak ve kabul edecek şekilde
"dinlemeyecek misiniz?"
72. Âyetin Tefsiri
De ki: "Ne dersiniz? Eğer Allah kıyâmet gününe kadar üzerînize gündüzü kesintisiz sürdürürse Allah'tan başka sîze içinde rahat bulacağınız geceyi getirecek ilâh kimdir? Hâlâ görmeyecek misiniz?"
"De ki: Ne dersiniz? Eğer Allah kıyâmet gününe kadar üzerinize gündüzü kesintisiz sürdürürse Allah'tan başka size içinde rahat bulacağınız" yorgunluktan dinlenip sükûn bulacağınız
"geceyi getirecek ilâh kimdir? Hâlâ" başkasına ibadet etmekle işlediğiniz hatayı
"görmeyecek misiniz?" Eğer gece ve gündüzü O'ndan başka getirmeye kimsenin gücünün yetmediğini kabul ediyorsanız, ne diye O'na başkalarını ortak koşuyorsunuz?
73. Âyetin Tefsiri
Geceyi ve gündüzü sizin için sükûn bulasınız ve lütfundah arayasınız diye yaratmış olması, Onun rahmetindendir. Olur ki şükredersiniz.
"Geceyi ve gündüzü sizin için onda" yani her ikisinde, demektir. Zamirin zamana yani gece ve gündüze ait olduğu da söylenmiştir.
"Sükûn bulasınız ve lütfundan" o vakit O'nun rızkından -yani gündüz vaktinde demek olup hazfedilmiştir
"arayasınız diye yaratmış olması, O'nun rahmetindendir. Olur ki şükredersiniz."
74. Âyetin Tefsiri
O gün onlara: "İddia ettiğiniz ortaklarım nerede?" diye seslenecektir.
"O gün onlara: İddia ettiğiniz ortaklarım nerede? diye seslenecektir"
Yüce Allah'ın burada zamiri tekrarlaması iki durumun (62. âyet-i kerimede sözü edilen hal ile buradaki halin) farklı oluşundan dolayıdır. Bir defa onlara seslenilir ve: "İddia ettiğiniz ortaklarım nerede?" denilir. Onlar da putlara dua ederler, fakat onların dualarına cevap verilmez. Böylece onların şaşkınlıkları da ortaya çıkacaktır. Daha sonra bir defa daha onlara seslenilecek ve bu sefer de ses çıkarmayacaklardır. Bu ise hem bir azarlama, hem de horluklarının daha bir artması demektir. Buradaki sesleniş Allah tarafından değildir. Çünkü yüce Allah:
"Kıyâmet gününde Allah onlarla konuşmaz." (el-Bakara, 2/174) âyetinde açıklandığı gibi, kâfirlerle konuşmayacaktır. Ancak yüce Allah, onları azarlayacak ve yaptıklarını başlarına kakacak kimselere (böyle demelerini) emredecek ve hesap verme konumunda onlara karşı delilini ortaya koyacaktır.
Bu azarın yüce Allah tarafından yapılacağı ihtimali de vardır. Yüce Allah'ın:
"Allah onlarla konuşmayacaktır" âyeti:
"Yıkılın içerisine Bana da söz söylemeyin" (el-Mu'minun, 23/108) diye kendilerine söyleneceği vakit tecelli edecektir. Yüce Allah'ın burada: "Ortaklarım" diye buyurması, onların bu ortaklara kendi mallarından belli bir pay ayırmış olmalarından dolayıdır.
75. Âyetin Tefsiri
Her ümmetten birer şahit çıkarır ve deriz ki: "Haydi delilinizi getirin!" Böylece hakkın gerçekten Allah'ın olduğunu bilecekler ve iftira edegeldîkleri şeyler de önlerinden kaybolup gidecektir,
"Her ümmetten birer şahit çıkarırız." Mücâhid'den gelen rivâyete göre birer peygamber çıkarırız, demektir. Bunların âhiretteki adaletli şahsiyetler olduğu da söylenmiştir. Bunlar kullara karşı dünya hayatındaki amellerinin ne olduğunu belirterek kullara karşı şahitlik edeceklerdir. Ancak birinci görüş daha güçlüdür, çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Her ümmetten birer şahit getirip bunlara karşı da seni şahit göstereceğimiz zaman halleri nice olur?" (en-Nisa, 4/41) Her ümmetin şahidi de ona karşı şahidlik edecek rasûlüdür. (Ayetteki lâfzıyla): Şehid (sahid) hazır bulunan demektir. Yani Biz, onlara gönderilmiş olan rasûllerini de huzura getirmiş olacağız.
"Ve deriz ki: Haydi delilinizi" hüccetinizi, belgenizi
"getirin. Böylece hakkın gerçekten Allah'ın olduğunu bilecekler." Yani peygamberlerin getirdiklerinin doğru olduğunu bilecekler
"ve iftira edegeldîkleri şeyler de önlerinden kaybolup gideceklerdir." Yüce Allah'a yalan uydurarak, onun ile birlikte kendilerine ibadet olunan başka ilâhlar vardır, şeklindeki iftiraları ile uydurma ilâhlar önlerinden kaybolup gidecek; batıl oldukları ortaya çıkacaktır.
76. Âyetin Tefsiri
Gerçekte Karun Mûsa'nın kavminden idi. Fakat onlara karsı azgınlık etti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki onların anahtarları dahi güç sahibi bir topluluğa ağır gelirdi. Hani kavmi ona şöyle demişti: "Şımarma, çünkü Allah şımaranları sevmez."
"Gerçekte Karun, Mûsa'nın kavminden idi" âyetinden önce yüce Allah:
"Size verilen herşey dünya hayatının bir geçimliği ve bir süsüdür." (el-Kasas, 28/60) diye buyurmuştu. Şimdi de Karun'a bu geçimlik ve bu süsün verilmiş olduğu, onun bunlara aldandığı, bunların Fir'avun'u Allah'ın azabından korumadığı gibi Karun'u da korumadığını açıklamaktadır. Siz ey müşrikler, sayınız da, malınız da Karun ve Fir'avun'dan fazla değildir. Fir'avun'a askerlerinin ve mallarının faydası olmadı, Karun'a da Mûsa'ya akrabalığının da, hazinelerinin de bir faydası olmadı.
en-Nehaî, Katade ve başkaları dediler ki: Karun, Mûsa'nın öz amcasının oğlu idi. Karun'un geriye doğru nesebi şöyle idi; Karun b. Yeshur, b. Kahes, b. Lavî, b. Ya'kub. Mûsa da ibn İmrân b. Kahes idi.
İbn İshak dedi ki; O anne baba bir Mûsa'nın amcası idi. Teyzesinin oğlu olduğu da söylenmiştir. Karun ismi ucme (Arapça olmayan bir isim) ve marife olduğundan ötürü munsarıf değildir. Arapça olmayıp faul vezninde olan kelimelerin başına elif lâm gelmesi, güzel olmuyorsa, marife halinde munsarıf olmaz, nekre halinde munsarıf olur. Şayet başına elif lâm'ın gelmesi güzel olursa, eğer tavus ve râkûd gibi müzekker isim ise munsarıf olur. ez-Zeccâc dedi ki: Şayet, Karun "O şeyi ona eş kıldım" tabirinden geliyor olsaydı, munsarıf olması gerekirdi.
"Fakat onlara karşı azgınlık etti." Onun azgınlığı, elbisesini bir karış uzun yapması idi. Bu açıklamayı Şehr b. Havşeb yapmıştır. Hadiste de şöyle buyurulmaktadır: "Yüce Allah azgınlık ederek, elbisesini sürükleyene (radıyallahü anhhmet nazarı ile) bakmaz." Buhârî, V, 2181; Tirmizî, IV, 223; Ebû Dâvûd, IV, 59; İbn Mâce, II, 1181, 1182; Müsned, II, 42, 55, 60...
Bir diğer görüşe göre onun azgınlığı yüce Allah'ı inkâr ederek kâfir olmasıdır. Bu açıklamayı ed-Dahhâk yapmıştır. Azgınlığının mal ve evlâdının çokluğu sebebiyle onları hafife alıp küçümsemesi olduğu da söylenmiştir ki; bu da Katade'nin görüşüdür. Bir diğer görüşe göre onun azgınlığı, yüce Allah'ın kendisine vermiş olduğu hazineleri bilgi ve bu husustaki becerisi dolayısıyla kendi kendisine nisbet etmesi idi. Bunu da İbn Bahr söylemiştir.
Azgınlığının; "Eğer peygamberlik Mûsa'ya, kurban kesme yeri ve kurban da Harun'a ait ise, peki ya benîm neyim var?" demesi olduğu da söylenmiştir.
Rivâyet olunduğuna göre Mûsa, İsrailoğullarıyla birlikte denizi aşıp risalet Mûsa'ya, habr'lık (alimlik) Harun'a ait bir görev olunca, Harun kurbanı sunup onların arasında başkanlık konumuna yükselince -ki kurban Mûsa'ya ait bir görev idi, Mûsa onu kardeşine vermişti- Karun bu işten içten içe rahatsız oldu ve her ikisini de kıskandı. Mûsa'ya: Bütün isler sizin elinizde benim ise hiçbir şeyim yok. Ben ne zamana kadar sabredeceğim? dedi. Mûsa: Bu Allah'ın takdiridir deyince, Karun dedi ki; Allah'a yemin ederim bir mucize getirmediğin sürece seni tasdik etmeyeceğim. Bunun üzerine İsrailoğullarının başkanlarının herbirisine asasını getirmesini emretti. Bunları bir demet yapıp üzerinde vahyin nazil olduğu çadıra koydu. Bekçiler, geceleyin bu asaları koruyorlardı. Sabah olduğunda Harun'un asasının hareket edip yapraklarının yeşermiş olduğunu görüverdiler. Harun'a ait olan sopa badem ağacından idi. Karun: Bu iş, yapmış olduğun sihirden daha da şaşırtıcı bir şey değildir, dedi. Buna göre "onlara karşı azgınlık etti" âyetinde dile getirilen "bağy: azgınlık" zulmün kendisi demektir,
Yahya b. Sellam ile İbnu’l-Müseyyeb dedi ki: Karun zengin birisi idi. İsrailoğulları üzerinde Fir'avun adına memurluk yapıyordu. Onlara, onlardan birisi olduğu halde haksızlık etti ve zulmetti.
Yedinci bir görüş de şöyledir: İbn Abbâs'tan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Yüce Allah zina eden kimsenin recmedilmesini emredince, Karun fahişe bir kadına giderek ona bir miktar mal verdi ve Mûsa'nın kendisi ile zina ettiğine ve kendisini hamile bıraktığına dair iddiada bulunmasını sağladı. Bu iş Mûsa'ya çok ağır geldi ve İsrailoğulları için denizi yaran, Tevrat'ı Mûsa'ya indiren Allah adına mutlaka doğru söyleyeceğine dair ona yemin ettirdi. Yüce Allah kadının yardımına yetişerek: Şehadet ederim ki sen suçsuzsun. Karun bana bir miktar mal verdi ve bu iddiada bulunmak için beni zorladı. Şüphesiz doğru söyleyen sensin, yalan söyleyen de Karun'dur, dedi. Bunun üzerine yüce Allah Karun'un işini Mûsa'ya havale etti. Yeryüzüne de Mûsa'ya itaat etmesi İçin emir verdi. Karun, Mûsa'nın yanına geldiğinde o yeryüzüne; Ey arz onu al, ey arz onu al, diyordu. Arz da parça parça onu içine alıyor. Karun ise; Ey Mûsa! diye imdat istiyordu. Nihayet o, evi ve onun yolundan giden, onunla beraber oturup kalkanların hepsi yerin dibine geçti.
Yine rivâyete göre yüce Allah Mûsa'ya; Kullarım senden yardım istediler. Sen onlara merhamet etmedin. Ancak Bana dua etselerdi, şüphesiz Beni yakın ve duaları kabul edici olduğumu göreceklerdi, dedi.
İbn Cüreyc dedi ki: Bize ulaştığına göre onlar her gün bir adam boyu kadar yerin dibine geçiyorlar. Kıyâmet gününe kadar da yerin en aşağısına ulaşmayacaklardır. İbn Ebi'd-Dünya da "Kitabu'l-Faraç" adlı eserde şunu zikretmektedir: Bana İbrahim b. Râşid anlattı, dedi ki: Bize Dâvûd b. Mehran anlattı: Dâvûd, el-Velid b. Müslim'den, o Mervan b. Cünah'tan, o Yûnus b. Meysere b. Halbes'den dedi ki: Karun denizin karanlıklarında Yûnus ile karşılaştı. Bunun üzerine Karun, Yûnus'a şöyle seslendi: Ey Yûnus, Allah'a tevbe et. Şüphesiz ki atacağın ve böylelikle kendisine döneceğin İlk adımında O'nu bulacaksın. Bunun üzerine Yûnus ona: Peki seni tevbe etmekten alıkoyan ne oldu? dedi. Şu cevabı verdi: Benim tevbemin kabulü yetkisi amcamın oğluna havale edilmişti, o da benim tevbemi kabul etmedi. Haberde nakledildiğine göre Karun yedinci arzın dibine ulaşacak olursa, İsrafil de Sûr'a üfürecektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
es-Süddî dedi ki: Bu fahişe kadının ismi Seberka idi. Karun ona ikibin dir hem vermişti, Katade dedi ki: Karun, Mûsa ile birlikte denizi geçmişti. Tevrat'ta suretinin güzelliğinden dolayı "el-münevver" diye adlandırılıyordu. Fakat Samiri münafıklık ettiği gibi o Allah'ın düşmanı da münafıklık etti.
"Biz ona öyle hazineler vermiştik ki..." Atâ dedi ki: O, Yusuf (aleyhisselâm)'ın hazinelerinin bir çoğunu bulmuştu. el-Velid b. Mervan ise: O kimya ilmi ile uğraşırdı, demiştir.
"Onların anahtarları" âyetinde; onun ismi ve haberi; nın sılası içerisindedir. Bu da "vermiştik"in mef'ûlüdür. en-Nehhâs dedi ki: Ben Ali b. Süleyman'ı şöyle derken dinledim: Kûfelilerin sılalar ile ilgili söyledikleri ne kadar çirkindir. Çünkü; ile benzerlerinin sılası ile kendilerinde amel ettiklerinin olması câiz değildir. Kur'ân-ı Kerîm'de de "onların anahtarları" âyeti vardır. "Anahtarlar (anlamındaki mefâtîh)"in tekili esreli olarak; ...diye gelir. Bu da kendisi ile açılan, açma aleti (anahtar) demektir. Tekili diye kullanan, çoğulunu da; diye getirir. Bunların "hazineler" olduğunu söyleyenlerin görüşüne göre de tekili üstün olarak; ...diye gelir.
"...güç sahibi bir topluluğa ağır gelirdi." Bu hususta yapılmış en güzel açıklama şudur: Bu anahtarlar güçlü kuvvetli kimseleri bile ağır olduklarından dolayı -yana doğru meyi ettirirdi. Âyet; "Güçlü kuvvetlileri (ağırlığından ötürü) meyi ettirirdi" şeklinde olmakla birlikte, "te" harfi üstün okununca bu sefer (fiilin mef'ûlü olan "güçlü kuvvetli kimseler" anlamındaki) ismin başına "be" gelmiştir. Nitekim: "O meşakkati giderir" denildiği gibi (aynı anlamda); da denilebilir. Dolayısıyla burada âyet "Güç sahibi bir topluluğa ağır gelirdi" denilmiştir. Bu durumda güç sahibi olan topluluk, ağır olduklarından zorlanarak onları kaldırıyordu, denmiş olur. Bu da bizim; Bizimle kalk ya da: kalkalım" dememize benzer. Zorlukla kalktı, kalkar, zorlukla kalkmak" denilir. Şair şöyle demektedir:
"Arkası dolayısıyla (ağır geldiğinden) zor kalkar ve kalkışında yan yatar,
Yakınından yavaş yürüdü mü de şaşkına çevirir."
Bir başka şair de şöyle demektedir:
"Aldım, fakat malik olamadım; eğildim, fakat kalkamadım,
Sanki ben zaman uzayıp gittiğinden dolayı zincire vurulmuş gibiyim."
Bana ağır geldi" demektir. Açıklama İbn Zeyd'den nakledilmiştir. Ebû Ubeyde dedi ki: Allah'ın Güç sahibi bir topluluğa ağır gellrdî" âyeti kalbedilmiş bir ifadedir ve; "Güç sahibi topluluk onu zor kaldırırdı" anlamındadır. Ebû Zeyd dedi ki: "Yükü kaldırdım" denilir. Şair de şöyle demiştir:
"Biz, bizden sonra gelen birini (halef) bulduk, ne kötü bir haleftir ki;
O yükü kaldırdı mı duran bir köledir."
Birinci açıklama İbn Abbâs, Ebû Salih ve es-Süddî'nin görüşlerinin anlamını ifade eder. el-Ferrâ''nın görüşü de budur, en-Nehhâs da onu tercih etmiştir. Bu da; "onu götürdüm" anlamında; ile denilmesi, "onu getirdim" anlamında da; ile demeye benzer. İşte "onu kaldırdım" anlamında; demek de böyledir,
Arapların: Onun benim yanımda, onu üzecek ve ona ağır gelecek sözler vardır" ifadelerine gelince, bu ifadelerde itba' (sonraki kelimenin bir öncekine uydurulması) söz konusudur. Aslında; demek gerekirdi. Bunun bir benzeri de; Yemek bana afiyet verdi" ile; "İlgili ilgisiz herşey onu yakaladı (hatırına geldi)" demek gibidir. Bir görüşe göre bu kelime uzaklık anlamındaki; den alınmıştır. Şâirin şu beyitinde de bu anlamdadır:
"Onlar bizden uzaklaşıyorlar amma uzaklaşmıyor sevgileri bizden,
Nerede olurlarsa olsunlar kalb(imiz) onların tutsağıdır."
Budeyl b. Meysere bu lâfzı "ya" harfi İle; diye okumuştur. "O, güçlü kuvvetli topluluktan birisine ağır gelir" yahut da "anılan..." demek olur ki; bu da manaya hamledilerek böyle gelmiştir. Ebû Ubeyde dedî ki: Ru'be b. el-Accâc'a:
"Onda siyahlıktan ve siyah beyazlıktan çizgiler vardır,
Sanki o, derideki baras hastalığının beyazlığı gibidir."
diye söylediği beyiti hakkında şunları dedim: Eğer çizgileri kastetmişsen; eğer siyahlığı ve siyah ve beyaz çizgileri kastediyorsan; (.......) demen gerekirdi. O: Ben bunların hepsini kastetmiştim, diye cevap verdi.
"Biri diğerinin gücüne güç katan topluluk" demek olan "el - us be" hakkında onbir görüş vardır:
1- Üç adam demektir. Bu İbn Abbâs'ın görüşüdür.
2- Yine ondan gelen rivâyete göre üçten ona kadardır.
3- Mücahid dedi ki; Burada usbe yirmiden, yirmi beş kişiye kadardır.
4- Yine ondan gelen rivâyete göre ondan onbeşe kadardır.
5- Ondan gelen bir başka rivâyete göre beş ile on arasıdır. Birinci rivâyeti es-Sa'lebî, ikincisini el-Kuşeyrî ile el-Maverdî, üçüncüsünü el-Mehdevî zikretmiştir.
6- Ebû Salih, el-Hakem b. Uteybe, Katade ve ed-Dahhak kırk adamdır, demişlerdir.
7- es-Süddî'ye göre on ile kırk arasıdır. Yine Katade de böyle demiştir.
8- İkrime dedi ki: Kimisi kırk, kimisi yetmiş adamdır demiştir. Bu aynı zamanda Ebû Salih'in görüşüdür. O, usbe yetmiş adamdır demiştir. Bunu da el-Maverdî zikretmiştir. Birincisini de ondan es-Sa'lebî nakletmektedir,
9- Altmış adam da denilmiştir. Saîd b. Cübeyr de altı veya yedi kişidir, der.
10- Abdurrahman b. Zeyd: Üç ile dokuz arasıdır demiştir ki, nefer de bu demektir.
el-Kelbî dedi ki: Yûsuf’un kardeşlerinin;
"Biz güçlü bir topluluk (usbe) olduğumuz halde" (Yusuf, 12/8) sözleri dolayısıyla on kişidir. Mukâtil de böyle demiştir.
Hayseme dedi ki: Ben İncil'de şunu gördüm: Karun'un hazinelerinin anahtarları alınları ve ayakları beyaz akmış katır yükü idi. Ağır olduklarından dolayı bu bineklere ağır gelirdi. Bu anahtarların hiçbirisi de bir parmaktan daha büyük değildi. Bu anahtarların herbirisi bir hazine mal içindi. Eğer o hazine Basra ahalisine paylaştırılacak olsaydı, onlara yeterli gelirdi.
Mücahid dedi ki: Anahtarlar deve derisinden idi. Hafif olmaları için inek derisinden yapıldıkları da söylenmiştir. Bineğine binecek olursa, bu anahtarlar onunla birlikte -el-Kugeyrî'nin naklettiğine göre- yetmiş katıra yükletilirdi. Kırk katıra yükletildiği de söylenmiştir. Bu da ed-Dahhak'ın görüşüdür. Yine ondan gelen rivâyete göre anahtarlarından kasıt kaplarıdır. Ebû Salih de böyle demiştir: Anahtarlardan kasıt hazinelerdir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
"Hani kavmi" yani es-Süddî'nin dediğine göre İsrailoğullarından îman edenler
"ona şöyle demişti..." Yahya b. Sellâm dedi ki: Burada kavminden kasıt, Mûsa (aleyhisselâm)'dır. el-Ferrâ' da şöyle demiştir: Bu çoğul isim olmakla birlikte tek kişi kastedilmiştir. Yüce Allah'ın:
"Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar kendilerine... dediler" (Âl-i İmrân, 3/173) âyeti gibidir. Burada önceden de geçtiği gibi diyen kişi sadece Nuaym b. Mes'ûd'dur.
"Şımarma!" Azgınlaşma!
"Çünkü Allah şımaranları" azgınlaşanları
"sevmez." Bu açıklamayı Mücahid ve es-Süddî yapmıştır. Şair de şöyle demiştir:
"Zaman beni sevindirecek olursa, şımaran birisi değilim,
Zamanın dönüp duran musibetleri karşısında da zaafa düşen birisi değilim."
ez-Zeccâc dedi ki: Sen malın dolayısıyla şımarma! Çünkü mal dolayısıyla şımaran bir kimse o maldaki hakkı ödemez. Mübeşşir b. Abdullah da şöyle demiştir: Şımarma! Bozulursun. Şair de şöyle demiştir:
"Eğer sen hiç durmadan bir emaneti eda ederken
Diğerini yüklenirsen, (bu sefer) o emanetler seni şımartır."
İfsad eder, demektir,
Ebû Amr: (Bu kelime) "ağır borç altına girdi" demektir deyip az önce zikrettiğimiz beyiti zikretti. Yine; "Onu sevindirdi" anlamındadır. O halde bu fiil müşterek (birden çok anlam hakkında ortak olarak kullanılan) bir fiildir.
ez-Zeccâc dedi ki; "Şımaranlar, sevinenler" ile aynı anlama gelir. Ancak el-Ferrâ' bu ikisi arasında ayırım gözeterek şöyle demiştir: "Şımarıklık halinde olanlar" yani halen şımarıklık edenler demektir. ise "gelecekte şımaracaklar" anlamındadır, O ayrıca; "Tamah eden" ile "Tamah edecek olan" "Ölü" ile "Ölecek olan" lâfızlarının da bu kabilden olduğunu iddia etmiştir. Ancak yüce Allah'ın şu âyeti onun söylediğinin hilafına delil teşkil eder: "Muhakkak sen de öleceksin, hiç şüphesiz onlar da öleceklerdir." Burada görüldüğü gibi; diye buyurulmamıştır.
Mücahid de şöyle demiştir: "Şımarma" yanı azgınlaşma "çünkü Allah şımaranları sevmez." İbn Bahr dedi ki: Cimrilik etme, çünkü Allah cimrilik edenleri sevmez, demektir.
77. Âyetin Tefsiri
"Allah'ın sana verdiği ile âhiret yurdunu ara! Dünyadan da nasibini unutma! Allah sana ihsan ettiği gibi sen de İhsan et! Yeryüzünde de fesad isteme. Çünkü Allah fesad çıkaranları sevmez."
"Allah'ın sana verdiği ile âhiret yurdunu ara!” Allah'ın sana verdiği dünyalık ile âhiret yurdu olan cenneti ara! Çünkü mü’mine lâyık olan dünya hayatında iken âhirette kendisine faydalı olacak yollarda harcamalarda bulunmaktır, zorbalık ve azgınlık uğrunda değil.
"Dünyadan da nasibini unutma" âyetinin anlamı hakkında görüş ayrılığı vardır. İbn Abbâs ve büyük çoğunluk (Cumhûr) şöyle demiştir: Sen dünyanda salih amel işlememek suretiyle ömrünü boşuna geçirme. Zira ancak âhiret için amel edilir. Dolayısıyla insanın dünyadan nasibi, ömrü ve o dünyadaki salih amelidir. Bu açıklamaya göre ifade son derece büyük bir öğüt taşımaktadır.
el-Hasen ve Katade ise şöyle demişlerdir: Sen helâlden istifade etmek ve helali talep etmek ve dünyada akıbetini göz önünde bulundurmak suretiyle, dünyadan payını almayı unutma, elden çıkarma!
Bu te'vile göre de âyette ona bir parça yumuşak ifade vardır ve onun canının çektiği işin ıslah edilmesi söz konusudur. Bu da, sert ifadelerden ötürü uzaklaşılır korkusu ile, kendisine öğüt verilene karşı izlenmesi gereken bir yoldur. Bunu İbn Atiyye söylemiştir.
Derim ki: Bu iki te'vili İbn Ömer şu sözlerinde bir arada zikretmiş bulunmaktadır: "Ebediyyen yaşayacakmış gibi dünyan için ekin ek, yarın ölecekmiş gibi âhiretin için çalış!" el-Hasen'den şöyle dediği nakledilmiştir: İhtiyacından arta kalanı önden gönder (hayır yollarında harca) ve sana yetecek kadarın; da yanında alıkoy.
Malik dedi ki: Bu, israfa gitmeksizin yemek ve içmektir. "Nasib"inden kastın kefen olduğu söylenmiştir. İşte bu kesintisiz bir öğüttür. Sanki şöyle demiş gibidirler: Sen şu kefen diye bilinen nasibin dışında, malının tümünü terkedip gideceğini unutma!
Şairin şu beyiti de buna yakındır:
"Ömrün boyunca bütün topladıklarından payın,
içinde sarmalanacağın iki bez ve bir hanût (denilen kefen kokusu) dur."
Bir başka şair de şöyle demiştir:
"Önemli olan kanaattir. Hiçbir şeye değişme onu,
Büyük nimetler ondadır, beden rahatı ondadır.
Bütünüyle dünyaya malik olana bir bak,
Bir pamuk ile bir kefenden başka bir dünyalık beraberinde götürdü mü?"
İbnu'l-Arabî dedi ki: Bu hususta bana göre en güzel açıklama Katade'nin şu sözüdür: Sen helal olan nasibini unutma. İşte bu senin dünyadan alacağın nasibindir. Gerçekten, bundan da güzel ne vardır!
"Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsan et." Allah sana nasıl nimetler bağışlamış ise sen de O'na öylece itaat et ve ibadet et. Şu hadisteki bu ifade de ihsanı anlatmaktadır; "İhsan nedir? (Peygamber buyurdu ki): "Allah'a onu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. " Müslim, I, 37, 39, 40; Buhârî, IV, 1793; Tirmizî, V, 6; Ebû Dâvûd, IV, 223; İbn Mâce, I, 24, 25; Müsned, I, 27, 51, 52, 319, II, 107, 426, IV, 129, 164.
Bir görüşe göre burada yoksulları gözetme emri verilmiştir. İbnu'l-Arabî dedi ki: Bu hususta pek çok görüşler vardır. Hepsinin ortak noktası Allah'ın nimetlerini, Allah'a itaat yolunda kullanmaktır. Malik dedi ki: İsrafa gitmeksizin yemek ve içmektir. İbnu'l-Arabî dedi ki: Görüşüme göre Malik bu sözleriyle ibadette ve kıt kanaat geçinmekte aşırı giden kimselerin görüşlerini reddetmek istemiştir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) tatlıları sever, bal (şerbeti) içer. Közde kızartılmış şeyleri yer, soğuk su içerdi.
Bu anlamdaki açıklamalar daha önce bir kaç yerde geçmiş bulunmaktadır.
"Yeryüzünde de fesad isteme!" Masiyet işleme!
"Çünkü Allah fesâd çıkaranları sevmez."
78. Âyetin Tefsiri
Dedi ki: "Bu bana ancak bende olan bir ilim dolayısıyla verilmiştir." O bilmedi mi ki şüphesiz Allah, ondan önce kuvvetçe kendisinden daha güçlü, topladıkları mal daha çok nice nesilleri helâk etmiştir? Suçlulara günahları sorulmaz.
"Dedi ki: Bu bana ancak bende olan bir ilim dolayısıyla verilmiştir." Bununla Tevrat bilgisini kastetmektedir. Rivâyet olunduğuna göre insanlar arasında Tevrat'ı en çok okuyan ve Tevrat'ı en iyi bilen kimselerden idi. Mûsa (aleyhisselâm)'ın Mîykat'a gitmek üzere seçtiği yetmiş ilim adamından birisiydi.
İbn Zeyd dedi ki; Yani bu mal bana O'nun benim faziletimi bilmesi ve benden razı olması dolayısıyla verilmiştir. Buna göre "bende olan" âyetinin anlamı şu demek olur: Benim kanaatime göre yüce Allah bu hazineleri bana, bendeki bir fazilet dolayısıyla onları hakeltiğimi bildiğinden dolayı vermiştir.
Şöyle de açıklanmıştır: Bu mal benim çeşitli ticaret ve kazanç yollarına dair bilgim dolayısıyla bana verilmiştir. Bu açıklamayı Ali b. Îsa yapmıştır.
O, eğer yüce Allah ona bunca serveti kazanmayı kolaylaştırmamış olsaydı, bu malların toplanmayacağını bilmedi.
İbn Abbâs dedi ki: Ben altın yapmaya dair sahib olduğum bir bilgiye binaen bana bu servet verilmiştir. O bununla kimya ilmine işaret etmektedir.
en-Nekkaş'ın naklettiğine göre Mûsa (aleyhisselâm) ona kimya sanatının üçte birini, Yuşa'a üçte birini, Harun'a da üçte birini öğretmişti, Karun, Yuşa ile Harun'u -imanı üzere olmakla birlikte- aldattı ve nihayet onların bildikleri kimya ilmini öğrendi. Böylece malları çoğalmış oldu.
Şöyle de denilmiştir: Mûsa kimyayı üç kişiye öğretti. Yuşa b. Nun, Kâlib b. Yufennâ ve Karun. ez-Zeccâc ise birinci görüşü tercih etmiş ve onun kimya ile uğraştığını söyleyenlerin görüşlerini kabul etmemiştir. Çünkü kimya (yani basit ve değersiz madenleri altına çevirme bilgisi) batıldır, gerçeği yoktur. Yine denildiğine göre Mûsa kimyayı kızkardeşine öğretmişti. Kızkardeşi de Karun'un zevcesi idi. Mûsa'nın kızkardeşi de bu işi Karun'a öğretmişti. Doğrusunu. en iyi bilen Allah'tır,
"O bilmedi mi ki, şüphesiz Allah ondan önce kuvvetçe kendisinden güçlü, topladıkları mal da daha çok nice nesilleri" geçmişteki kâfir ümmetleri azâb ile
"helâk etmiştir?" Eğer ma) bir fazilete delâlet etseydi, bu nesilleri helâk etmezdi. Buradaki kuvvetten kastın araçlar, gereçler, destekleyici ve yardımcı kimselerin topluluğu olduğu da söylenmiştir. İfade şanı yüce Allah'ın Karun'u azarlaması sadedindedir. Yani Karun
"bilmedi mi ki, şüphesiz Allah ondan önce kuvvetçe kendisinden güçlü, topladıkları mal daha çok nice nesilleri helâk etmiştir?"
"Suçlulara günahları sorulmaz." Yani onlara mazeret belirtmelerini isteyen bir üslûpla soru sorulmaz. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Mazeret bildirerek (radıyallahü anhbblerini razı etmeleri) de istenmez." (er-Rum, 50/57);
"Onlardan razı olunmaz (mazeretleri kabul edilmez.)" (Fussilet, 41/24) Ama yüce Allah'ın:
"Rabbine yemin olsun ki, onların hepsine elbette soracağız." (el-Hicr, 15/92) âyeti dolayısıyla onlara azarlamak maksadıyla soru sorulacaktır. Bu açıklamaları el-Hasen yapmıştır.
Mücahid de şöyle demiştir: Melekler yarın günahkârları sormayacaklar, çünkü onlar simalarından tanınacaklardır. Günahkârlar yüzleri siyah, gözleri mavi haşredileceklerdir. Katade dedi ki: Günahkârlara, günahlarının açıkça ortada olması ve çokluğu dolayısıyla işledikleri günahlar hakkında soru sorulmayacaktır. Aksine onlar hesaplan görülmeden cehennem ateşine gireceklerdir. Bir başka açıklama da şöyledir: Bu ümmetin günahkarlarına dünyada azaba uğratılmış bulunan geçmiş ümmetlerin günahları sorulmayacaktır.
Denildiğine göre; helâk edilmiş olan nesiller yüce Allah'ın günahlarına dair bilgisi dolayısıyla helâk edilmişlerdir. Bundan ötürü onların günahlarının sorulrnasınaihtiyac olmayacaktır.
79. Âyetin Tefsiri
Derken ziyneti içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını İsteyenler dediler ki: "Keşke Karun'a verilen gibi, bize de verilseydi. Gerçekten de o büyük bir nasip sahibidir."
"Derken ziyneti içinde kavminin karşısına çıktı." İsrailoğullarının karşısına bir bayram günü ziynet olarak gördüğü dünya hayatının metaından sayılan elbise, binek, süs eşyaları ve benzer şeylerle çıktı, el-Gaznevî dedi ki: Bugün bir cumartesi günüydü.
"Ziyneti içinde" ziyneti ile anlamındadır. Şair dedi ki:
"İnsanların kalpleri Ölüm korkusuyla yerinden fırlayacak oldu mu,
Bu sefer canlarını öfkelendirecek yerlere dahi atarlar."
Burada "canlarıyla birlikte (atılırlar)" demektir.
O, üzerlerinde aspur ile boyanmış elbiseler bulunan, hizmetçilerinden yetmişbin kişi ile birlikte çıkmıştı. Elbiseleri aspura boyayan ilk kişi o olmuştur. es-Süddî ise bin tanesi beyaz kalırlar üzerinde akın eğerlerle ve arguvanlı kadifelerle, bin beyaz cariye ile birlikte tıktı, demektedir. İbn Abbâs dedi ki: O beyaz katırlar üzerinde çıkmıştı. Mücahid de: Üzerlerinde arguvan eğerler bulunan beyaz katanalar üzerinde çıkmıştı. Üzerlerinde aspurlu elbiseler vardıT Bu aspurlu elbiselerin ilk görüldüğü gündür.
Katade dedi ki: Üzerlerinde kırmızı örtüler bulunan dörtbin binek ile birlikte çıktı. Bu bineklerin bini beyaz katır olup üzerlerinde kırmızı kadifeler vardı. İbn Cüreyc dedi ki: Kendisi üzerinde arguvan bulunan beyaz bir katır üzerinde çıkmıştı. Beraberinde de yine kırmızı elbiseler giyinmiş ve beyaz katırlar üzerinde üçyüz cariye vardı, İbn Zeyd dedi ki: Üzerlerinde aspurlu elbiseler bulunan yetmişbın kişi ile birlikte çıktı, el-Kelbî dedi ki: O yüce Allah'ın Mûsa'ya cennetten İndirmiş olduğu yeşil bir elbiseyi giyinerek çıkmıştı. Karun bu elbiseyi Mûsa (aleyhisselâm)'dan çalmıştı. Cabir b. Abdullah (radıyallahü anh) dedi ki: Onun ziyneti kırmız idi.
Derim ki: Kırmız arguvan gibi kırmızı bir boyadır. Arguvan da sözlükte kırmızı boya demektir. Bunu da el-Kuşeyrî zikretmiştir.
"Dünya hayatını İsteyenler dediler ki: Keşke Karun'a verilen gibi bize de verilseydi. Gerçekten de o büyük bir nasib sahibidir." Ona dünyadan çok büyük bir pay verilmiştir.
Şöyle denilmiştir: Bu sözler o dönemin mü’minlerinin sözleridir. Onlar dünyayı arzulayarak serveti gibi mala sahip olmayı temenni etmişlerdi. Bir diğer görüşe göre bu, âhirete îman etmeyen, âhireti de arzulamayan kâfir olan bir topluluğun sözüdür.
80. Âyetin Tefsiri
Kendilerine ilim verilenler ise dediler ki: "Vah size! Îman edip salih amel işleyenler için Allah'ın sevabı daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşturulur."
"Kendilerine ilim verilenler ise" ki bunlar İsrailoğullarının hahamları idiler. Onun yerinde olmayı temenni eden kimselere
"dediler ki: Vah sîze! îman edip salih amel işleyenler için Allah'ın sevabı" yani cennet
"daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşturulur." Yani salih ameller ancak onlara verilir yahutta âhirette cennet ancak Allah'a itaat üzere sabredenlere verilir. Burada; "O" (tekil dişi) zamirinin kullanılabilmesi yüce Allah'ın;
"Allah'ın sevabı" âyeti ile âhiretin kastedilmiş olmasındandır. Yani âhiret müenneslik alameti taşıyan bir kelime olduğundan dolayı ona raci olan Zamirin de müennes gelmesi uygundur.
81. Âyetin Tefsiri
Sonra Biz, onu da evini de yere geçirdik. Allah'a karşı ona yardım edecek bir topluluğu yoktu. Kendisi de yardım edebileceklerden olmadı.
"Sonra Biz, onu da, evini de yere geçirdik" âyeti ile ilgili olarak Mukâtil dedi ki: Mûsa yere emredip de, yer onu yutunca İsrailoğulları: Mûsa'nın onu helâk etmesi, malına mirasçı olması içindir, dediler. Çünkü Karun onun amcasının oğlu idi. Bunun üzerine yüce Allah Karun'u, evini, bütün mallarını da üç gün sonra yerin dibine geçirdi. Yüce Allah, Mûsa'ya şunu vahyetti: Ben, senden sonra yeryüzüne kimseye itaat etmesi emrini ebediyyen bir daha vermeyeceğim.
"Yer, yerin dibine geçti, geçer, yerin dibine geçmek" denilir. Yerin içinde gitti, kayboldu demektir, "Allah onu yerin dibine geçirdi" denilir. Yani onun içinde kayboldu. Yüce Allah'ın:
"Biz onu da, evini de yere geçirdik" âyeti da bu şekilde kullanılmıştır. "O yerin dibine geçti" denildiği gibi, "yerin dibine geçirildi" de denilir. "Ay tutulması" demektir. Sa'leb dedi ki; "Güneş tutuldu"; Ay tutuldu" demektir. En güzel söyleyiş ve kullanım budur. "Noksanlık" demektir, mesela; "Filan kişi noksanlığa razı oldu" denilir.
"Allah'a karşı ona yardım edecek bir topluluğu" bir cemaati, bir takım kimseleri
"yoktu. Kendisi de yardım edilebileceklerden olmadı." Onun başına inen yerin dibine geçmek azabına karşı kendisini koruyabilenlerden olmadı. Rivâyet edildiğine göre Karun her gün bir adam boyu yerin dibine geçmektedir. Nihayet yerin en alt tabakasının dibine ulaşacağında İsrafil Sûr'a üfürmüş olacaktır. Bu daha önceden geçmişti. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
82. Âyetin Tefsiri
Dün onun yerinde olmayı temenni edenler, sabah şöyle diyorlardı: "Vay, demek ki Allah kullarından dilediğine rızkı genişletir ve daraltır! Eğer Allah bize lütfetmeseydi, bizi de elbette yere geçirirdi. Vay, demek ki kâfirler ıslah olmazlar!"
"Dün onun yerinde olmayı temenni edenler" böyle bir temennide bulunmaktan ötürü pişman olmaya başladılar ve sabah olunca şöyle demeye koyuldular:
"Vay demek ki Allah..." âyetindeki
"vay" pişmanlık ifade eden bir edattır. en-Nehhâs dedi ki: Bu hususta yapılmış en güzel açıklama el-Halil, Sîbeveyh, Yûnus ve el-Kisaî'nin su açıklamalarıdır: Bunlar ya kendileri uyandılar veya uyarıldılar. Bunun üzerine:
"Vay..." dediler. Pişmanlık duyan, Arapça konuşan bir kimse pişmanlığı esnasında "Vay" der,
el-Cevherî dedi ki: Vay, bir teaccüb lâfzıdır. Mesela; Vay sana ve vay Abdullah'a" denilir. Bazen "vay" şeddeli ya da şeddesiz; ın başına gelir ve; "Vay demek ki Allah..." denilir. el-Halil dedi ki: Burada "vay" ayrı bir lafızdır, önce "vay" denilir, sonra da yeni bir başlangıç yapılarak; denilir.
es-Sa'lebî dedi ki: el-Ferrâ'' dedi ki: Bu bir takrir (muhataba) sözü söyletme) ifadesidir. Bir kimsenin: "Allah'ın san'atını ve İhsanını görmez misin?" demeye benzer. Onun naklettiğine göre bedevi Arap bir kadın kocasına: "Nerde oğlun vay sana" deyince, kocası da Vay görmüyor musun? o evin arkasındadır" diye cevap vermiş.
İbn Abbâs ve el-Hasen derler ki: Vay sana!" kelimesi hem ibtîda hem de tahkik ifadesidir. Bunun (âyetteki ifadenin) takdiri de şöyledir: Muhakkak Allah rızkı yayar, Bir görüşe göre bu; " Dikkat et, bunu yapmayacak mısın?" sözlerindeki; uyarma (tenbih) edatı ile "İmdi" sözündeki gibidir. Şair şöyle demiştir:
"İkisi benden (kendilerini) boşamamı istedi, çünkü gördüler malımın azaldığını,
Siz ikiniz bana bu işi kabul etmeyerek geldiniz, Vay!
Demek ki malı olan sevilir. Fakir düşen de bir zaruret hayatı sürer."
Kutrub dedi ki: Bunun aslı; Vay sana" şeklindedir. Bunun "lâm" harfi düşürüldükten sonra hitab için gelen "kef" de "vay"a ilave edilmiştir. Amere dedi ki:
"Yemin olsun nefsime şifa oldu, hastalığımdan iyileştirdi,
Atlıların: Vay sana Anter! İleri atılsana demeleri."
Ancak en-Nehhâs ve başkaları bunu kabul etmeyerek şöyle demişlerdir; Böyle bir mana doğru olamaz, çünkü (bu âyette sözü edilen) topluluk kimseye hitab etmiyordu ki ona: "Vay sana" desinler. Hem böyle olsaydı, o takdirde 'in hemzesinin esreli olması gerekirdi. "Lâm'ın den hazfedilmesi de câiz olmaz.
Kimisi de şöyle demiştir: İfadenin takdiri: "Vay sana, sen şunu bil ki..." şeklinde olup "bil" emri takdir edilmiştir.
İbnu'l-A'râbî dedi ki: "Vay demek ki Allah" âyeti "şunu bil ki" demektir. Anlamının; "görmedin mi ki Allah..." şeklinde olduğu da söylenmiştir.
el-Kutebî dedi ki: Bunun anlamı Himyerlilerin şivesinde; "sana rahmet olsun"dur. el-Kisaî dedi ki: "Vay"da teactüb manası vardır. Yine ondan "vay" üzerinde vakıf yaptığı ve bu bir tefeccü' (karşı karşıya kalınan faciayı dile getirme) kelimesi olduğunu söylediği rivâyet edilmiştir.
Bu lâfzı diye kabul edip de "kef" üzerinde vakıf yapanların, bu okuyuşlarının anlamı şu olur: Hayret et! Çünkü yüce Allah rızkı yayar ve yine hayret et, çünkü kâfirler iflah olmaz. Bu durumda "kef"in isim değil bir hitab harfi olması gerekir. Çünkü "vay" izafe olarak kullanılan lâfızlardan değildir. Bunun muttasıl (kefe bitişik) olarak yazılması çokça kullanılması dolayısıyla kendisinden sonraki lafızla aynı şey kabul edilmesinden dolayıdır.
"Eğer Allah bize" îman ve rahmet ile
"lütfetmeseydi" ve bizleri Karun'un izlemiş olduğu azgınlık ve şımarıklıktan korumamış olsaydı
"bizi de elbette yere geçirirdi."
el-A'meş: "Eğer Allah bize lütfetmeseydi" anlamındaki âyeti "Eğer Allah'ın üzerimizdeki lutfu olmasaydı" şeklinde okumuştur. Hafs da: "Bizi de elbette yere geçirirdi" anlamındaki âyeti malum fiil olarak okumuş, diğerleri ise meçhul fiil olarak okumuşlardır. (Bizde yerin dibine geçirilmiş olurduk, anlamında.) Ebû Ubeyd'in tercih ettiği okuyuş budur. Abdullah'ın kıraatinde ise; "Elbette biz de yerin dibine geçirilirdik" şeklindedir, "Biz götürüldük" demek gibi. el-A'meş ve Talha b. Mûsarrif de böyle okumuşlardır.
Ebû Hatim cemaatin kıraatini şu iki sebeb dolayısıyla tercih etmiştir: Birincisi yüce Allah'ın:
"Sonra Biz onu da, evini de yere geçirdik" âyeti, ikincisi ise:
"Eğer Allah bize lütfetmeseydi" âyetidir. O halde burada
"bizi de elbette yere geçirirdi" fiilînin, ona en yakın ismin yüce Allah'ın ismi olması dolayısıyla Allah'a izafe edilmesi en uygunudur.
"Vay demek ki kâfirler" Allah nezdinde
"iflah olmazlar."
83. Âyetin Tefsiri
İşte âhiret yurdu) Biz onu yeryüzünde üstünlük sağlamak ve bozgunculuk yapmak istemeyenlere veririz. (Güzel) akıbet ise takva sahiplerinindir.
"İşte âhiret yurdu!" yani cennet. Yüce Allah'ın böyle buyurması cenneti ta'zim ve şanının büyüklüğünü ifade etmek içindir. Yani işte orası, senin anılışını işittiğin ve vasıfları sana ulaşmış olan yurttur.
"Biz onu yeryüzünde üstünlük sağlamak" îmana ve mü’minlere karşı üstünlük ve büyüklük taslamak
"ve bozgunculuk yapmak" masiyetlerle amel etmek
"istemeyenlere veririz."
Bozgunculuğun, masiyetlerle amel şeklindeki açıklaması İbn Cüreyc ve Mukâtil 'e aittir. İkrime ile Müslim el-Batîn ise fesad, haksız yere malı almaktır demişlerdir. el-Kelbî dedi ki: Fesad, Allah'tan başkasına ibadete davet etmektir. Yahya b. Sellam ise peygamberleri ve mü’minleri öldürmektir, demiştir,
"Güzel (akıbet) ise takva sahiplerinindir." ed-Dahhak: Cennet diye açıklamıştır. Ebû Muaviye de şöyle demiştir; Üstünlük sağlamak istemeyen kişi, dünyanın zilletinden korkmayan, dünya gücünde de başkalarıyla yarışmayan kimsedir. Allah nezdinde insanların en üstünü en çok mütevazi olanlarıdır ve yarın en güçlü ve aziz olacakları da bugün alçak gönüllülüğe en çok bağlı olan kimsedir.
Süfyan b. Uyeyne, İsmail b. Ebi Halid'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ali b. el-Huseyn bineğinin üzerinde giderken, ekmek parçalarını yiyen yoksulların yanından geçti. Onlara selam verdi, onlar da kendileriyle yemek yemeye onu davet ettiler, O da şu: "İşte âhiret yurdu! Biz onu yeryüzünde üstünlük sağlamak ve bozgunculuk yapmak istemeyenlere veririz." âyetini okudu. Sonra bineğinden inip onlarla beraber yedi ve: Ben sizin davetinizi kabul ettim, siz de benim davetimi kabul ediniz deyip onları evine götürdü. Onlara yemek yedirdi, onlara giyecek verdi ve gönderdi. Bunu Ebû Kasım et-Taberanî Süleyman b. Ahmed rivâyet etti ve dedi ki: Bize Abdullah b. Ahmed b. Hanbel anlattı, dedi ki: Bana babam anlattı, dedi ki: Bize Süfyan b. Uyeyne anlattı, deyip hadisi zikretti.
"Âhiret yurdu" lâfzının hem sevabı, hem de ikabı (cezayı) kapsadığı da söylenmiştir. Yani, bu âhiret yurdundan ancak takva sahibi olanlar istifade edebilir. Takvalı olmayanlara gelince, âhiret yurdu onların iyiliğine değil, zararlarına olacaktır. Çünkü böyle kimselere âhiret fayda sağlamayacak, zarar verecektir.
84. Âyetin Tefsiri
Kim iyilikle gelirse, onun İçin ondan hayırlısı vardır. Kim de kötülükle gelirse, kötülükleri işleyenlere ancak yaptıklarının karşılığı verilir.
"Kim iyilikle gelirse, onun için ondan hayırlısı vardır." Bu âyete dair açıklamalar daha önceden en-Neml Sûresi'nde (27/89-90. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. İlerime dedi ki: Lâ ilahe illallah'dan hayırlı hiçbir şey yoktur. Âyet; kim lâ ilahe illallah ile gelirse, onun için ondan bir hayır vardır, demektir.
"Kim de kötülükle" yani şirk ile
"gelirse, kötülükleri işleyenlere ancak yaptıklarının karşılığı verilir." Yani ameline uygun ceza ile cezalandırılır.
85. Âyetin Tefsiri
Sana Kur'ân'ı farz kılan (Allah) elbette seni bir dönüş yerine geri çeviricidir. De ki: "Rabbim, hidayette geleni ve apaçık sapıklıkta olanı daha İyi bilir."
"Sana Kur'ân'ı farz kılan (Allah) elbette seni bir dönüş yerine geri çeviricidir." âyeti ile yüce Allah bu sûreyi, Peygamberi Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a, düşmanlarını kahretmiş olarak tekrar onu Mekke'ye geri döndüreceği müjdesi ile bitirmektedir. Bu âyetle ona cennetlik olduğu müjdesi verilmektedrir, diye de söylenmiştir. Ancak birinci görüşü kabul edenler daha çoktur. Bu Cabir b. Abdullah, İbn Abbâs, Mücahid ve başkalarının görüşüdür.
el-Kutebî dedi ki: Kişinin
"dönüş yeri" onun beldesidir. Çünkü kişi oradan ayrılır, sonra tekrar geri döner.
Mukâtil dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) takib edilir korkusuyla mağaradan geceleyin Medine'ye muhacir olarak ve Medine'ye giden yoldan başka bir yolu izleyerek çıktı. Medine'ye giden yola dönüp de el-Cuhfe'ye ulaşınca Mekke'ye giden yolu tanıdı, ona özlem duydu. Bunun üzerine Cebrâîl ona dedi ki; Muhakkak Allah: "Sana Kur'ân'ı farz kılan, elbette seni bir dönüş yerine geri çeviricidir" diye buyuruyor. Mekke'ye -ona karşı üstünlük sağlamış olarak- seni geri çeviricidir, demektir.
İbn Abbâs dedi ki: Bu âyet-i kerîme el-Cuhre'de inmiştir. Ne Mekki'dir, ne de Medeni.
Saîd b. Cübeyr de İbn Abbâs'tan: "Bir dönüş yeri"nden kasıt ölümdür, dediğini rivâyet etmektedir.
Yine Mücahid'den, İkrime, ez-Zührî ve el-Hasen'den şöyle dedikleri rivâyet edilmiştir: Bu, şüphesiz seni kıyâmet gününe döndürecektir, demektir. ez-Zeccâc'ın tercih ettiği açıklama da budur. Mesela; "Benim ile senin aranda (hüküm) dönüş yerinde (mead'de) verilsin" denilir ki kıyâmet günü verilsin demektir. Çünkü insanlar o günde canlı olarak döneceklerdir.
"Farz kılan" İndiren anlamındadır. Yine Mücahid'den, Ebû Malik ve Ebû Salih'ten "dönüş yerine" âyetinin cennete diye açıkladıkları nakledilmiştir. Bu aynı zamanda Ebû Said el-Hudrî ve yine İbn Abbâs'ın da görüşüdür. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) İsra gecesi cennete girmişti.
Çünkü babası Âdem de oradan çıkartılmıştı diye de açıklanmıştır.
"De ki: Rabbim hidayetle geleni ve apaçık sapıklıkta olanı daha iyi bilir." Yani Mekke kâfirleri sana: Şüphesiz ki sen apaçık bir sapıklıktasın diyecek olurlarsa, sen de onlara; "Rabbim hidayetle geleni ve apaçık sapıklıkta olanı daha iyi bilir." O ben miyim yoksa siz misiniz? de.
86. Âyetin Tefsiri
Sen bu Kitabın sana verileceği ümidinde değildin. Ancak Rabbinden bir rahmet olarak... O halde sen asla kâfirlere yardımcı olma.
"Sen bu Kitabın sana verileceği ümidinde değildin." Bizim seni bütün insanlara bir peygamber olarak göndereceğimizi, üzerine Kur'ân-ı Kerîm'i indireceğimizi bilmiyordun,
"Ancak Rabbinden bir rahmet olarak..." el-Kisaî dedi ki: Bu istisna munkatı' bir istisnâ olup lâkin (radıyallahü anhbbinden bir rahmet olarak sana indirildi) demektir.
"O halde sen asla kâfirlere yardımcı" destek ve arka çıkan
"olma!" Bu âyet bu sûrede daha önce de geçmiş bulunmaktadır,
87. Âyetin Tefsiri
Allah'ın âyetleri sana indirildikten sonra, sakın seni onlardan alıkoymasınlar. Ve Rabbine davet et, asla müşriklerden olma!
"Allah'ın âyetleri sana indirildikten sonra seni sakın onlardan alıkoymasınlar." Kasıt onların sözleri, yalanları ve eziyetleridir. Sen bunlara iltifat Kıraatteki şekliyle seni alıkoymasınlar sakın demek olur. etme, sen işine bak, emrolunduğunu yerine getir.
Ya'kub
"Seni sakın alıkoymasınlar" anlamındaki âyetin fiilini; (........) şeklinde "nûn" harfini sükûn ile okumuştur. Bu fiil; diye den müzari fiil olarak da okunmuştur. Bu da; onu alıkoydu, anlamındadır. Bu Kelb oğullarının bir şivesidir. Şair de şöyle demektedir:
"Onlar öyle kimselerdir ki başkalarını kendilerine (ilişmekten) kılıçla engellemişlerdir,
Susamış hayvanların burunlarının su kanallarından alıkonulduğu gibi."
"Ve Rabbine" tevhide
"davet et!" Bu âyet Savaşmamayı ve ateşkesi ihtiva eder. Bütün bunlar (cihadı emreden) kılıç âyeti ile neshedilmiştir. Bu âyetin nüzul sebebi ise Kureyşlilerin Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı kendi putlarını ta'zim etmeye davet etmesidir. İşte o sırada şeytan daha önceden (el-Hac, 22/52. âyetin tefsirinde) geçtiği üzere Garanik ile ilgili sözleri katmaya çalışmıştı. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
88. Âyetin Tefsiri
Allah ile birlikte başka bir İlâha dua (ve ibadet) etme! O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O'nun vechinden başka herşey helâk olacaktır. Hüküm yalnız O'nundur ve yalnız O'na döndürüleceksiniz.
"Allah ile birlikte başka bir ilâha dua etme!" Onunla birlikte başkasına ibadet etme! Çünkü
"O'ndan başka hiçbir İlâh yoktur." Bu âyet, O'nun dışındaki her türlü ma'budun nefyedildiğini ve yalnızca yüce Allah'a ibadetin sabit olduğunu ihtiva etmektedir.
"O'nun Vechi'nden başka herşey helâk olacaktır." Mücahid dedi ki; Vech'inden başka; O'ndan başka anlamındadır, es-Sadık; dininden başka, diye açıklamıştır. Ebû’l-Aliye ve Süfyan da şöyle demişlerdir: Kendisi ile yalnızca O'nun Vechi dilenen şeyler... (kalıcıdır) demektir. Yani sadece O'na yakınlaşmak maksİsmi ile yapılan ameller kalıcıdır. Şair der ki:
"Sayamadığım kadar çok günahtan dolayı mağfiret dilerim Allah'tan,
O, ki kulların Rabbidir, yalnız O'nun Vechi (ona yakın olmak) kasdedilir ve amel yalnız O'nadır."
Muhammed b. Yezid dedi ki: Bana es-Sevrî anlattı, dedi ki: Ben Ebû Ubeyde'ye yüce Allah'ın:
"O'nun Vech'inden başka herşey helâk olacaktır" âyeti hakkında sordum da: Onun yüce zatı demektir, dedi. Mesela; "Filanın insanlar arasında bir vechi vardır" derken, bir makamı vardır, demektir.
Dünyada da, âhirette de
"hüküm yalnız O'nundur ve yalnız O'na döndürüleceksiniz."
ez-Zeccâc dedi ki: "Onun vechi" müstesna olarak nasbedilmiştir. Eğer Kur'ân'dan başka bir yerde olsaydı, merfu olarak okunacaktı ve anlamı şöyle olurdu: O'nun Vechi dışındaki herşey helâk olucudur. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:
"Herbir kardeşinden kardeşi ayrılır,
Yemin olsun ki el-Ferkadân (diye bilinen iki yaldız) dışında."
Yani el-Ferkadân dışında herbir kardeş, kardeşinden ayrılır,
"Yalnız O'na döndürüleceksiniz" yalnız O'na döneceksiniz, anlamındadır.
el-Kasas Sûresi burada bitmektedir. Hamd yüce Allah'a mahsustur.