KEŞŞÂF TEFSİRİ

Kasas Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ

Mekke’de nâzil olmuştur, 88 âyettir.

Rahmân Rahîm Allah’ın Adıyla

1. Âyetin Tefsiri

1. TāSînMîm.
Bu bölümü tek başına aç →

2. Âyetin Tefsiri

2. Bunlar, apaçık kitabın âyetleridir.
Bu bölümü tek başına aç →

3. Âyetin Tefsiri

bir toplum için sana doğru şekliyle anlatacağız.نَ [1] ْ َ ْ

ِ وَ َ ُ ِ َ َ ِْ ifadesi ا ُ ْ َ fiilinin mef‘ûlüdür; mâna şöyledir:

“Mûsâ ve Firavun’a dair önemli haberlerin bir kısmını iman edeceği ezelî ilmimizde daha evvel geçmiş bulunan bir toplum için” -zira bu tilâvet ve anlatım, başkalarına değil sadece bunlara fayda verir- “sana doğru şekliyle anlatacağız.” ِّ َ ْ א ِ ifadesi “gerçeği söyleyerek” anlamında olup, ِ ْ ُّ א ِ ُ ُ ْ َ (“yağıyla birlikte biter / yetişir.” [Mu’minûn 23/20]) ifadesi gibidir.1

Bu bölümü tek başına aç →

4. Âyetin Tefsiri

نَ [2] ْ َ ِْ .ifadesi mücmeli tefsir etme kabilinden isti’nâf cümlesidir إِنَّ

Sanki biri “Mûsâ ve Firavun’un önemli haberleri nasıldır?” diye sormakta, Allah Teâlâ da akla gelen bu soruyu َن ْ َ ْ

ِ .diyerek cevaplamaktadır ...إِنَّ “ Firavun”, arzda yani “ülkesi” olan Mısır topraklarında iyice zorbalaşmış; taşkınlık ederek zulüm ve haksızlıkta gerçekten haddini aşmıştı, halkını ta-mamen kendisini destekleyecek, o ne isterse yapacak taraftarlar [א ً َ

ِ ] haline getirmişti; hiçbiri Firavun’a karşı yan çizemiyordu. A‘şâ şöyle demiştir:

Nice beldeler vardır ki geceleyin buradan geçeninBu korkunç yolculukta kendisine eşlik edecek yoldaşlar aradığını görürsün.

Ya da kendisine itaat konusunda milleti birbirini cesaretlendiren gruplar hali-ne getirmişti. Veya istihdam konusunda halkı gruplara ayırmıştı; bir kısmını bina, inşaat ve bayındırlık hizmetlerinde, bir kısmını ziraat ve çiftçilikte, bir kısmını ise hafriyat, kazı benzeri işlerde çalıştırmaktaydı. Görev ve iş vermedik-lerine de vergi yükümlülüğü getirmişti. Yahut Firavun halkı gruplara bölerek

1 Zeytin ağacının muhtevasında yağ olduğu gibi Allah’ın anlatımı da daima hak ile beraberdir; doğrudur, gerçektir. / ed.

aralarına düşmanlık sokmuştu ki bunlar İsrâiloğulları ve Kıptîler idi. Köle-leştirilip ezilen grup da İsrâiloğulları idi.

[3] İsrâiloğullarının erkek çocuklarını boğazlamasının sebebi şu idi: Bir kâhin Firavun’a, “İsrâiloğullarından bir çocuk doğacak, senin mülk ve saltanatın bu çocuğun eliyle yok olup gidecek!” demişti. Bu, Firavun’un ne kadar kaba bir ahmak olduğunun açık delilidir; zira kâhin doğru söylemişse bu katliam, olacak olanı def ve bertaraf edemez; yalan söylemişse katliam yapmanın gerekçesi nedir?!

[4] ُ ِ ْ َ ْ َ fiili َ َ َ ’deki zamirden hal yahut א ً َِ kelimesinin sıfatı

veya yeni bir sözdür1; ُ ِّ َ ُ da ِ ْ َ ْ َ fiilinden bedeldir. “Gerçekten bozu-culardandı.” ifadesi, haksız olarak çocukları boğazlayıp öldürmenin sadece bozucuların işi olduğunu göstermektedir; zira kâhin doğru da söylese, yalan da söylese bu öldürme faydasız idi.

Bu bölümü tek başına aç →

5. Âyetin Tefsiri

[5] Şayet“ َّ ُ َ ُ أنَْ ِ ُ ا ifadesinin وَ ُ ْ َ ve ُ ِ ْ َ ْ َ kelimelerinin üzerine atfedilmesi doğru olmaz; öyleyse bu söz nereye atfedilmiştir?” dersen şöyle derim: Bu, ِرَْض ْ ِ ا َ َ نَ ْ َ ْ

ِ ifadesine ma‘tūftur; zira bu ifade Mûsâ ve إِنَّ Firavun’un haberlerini tefsir ve beyan sadedinde ِرَْض ْ ِ ا َ َ نَ ْ َ ْ

ِ -ifa إِنَّ desinin dengidir. ُ ِ ُ ُ ;ifadesi geçmiş hâlin hikâyesidir (istiyorduk) وَ ِ ْ َ ْ َ fiilinden hal de olabilir; yani “ Firavun onları köleleştirmek istiyor, Biz ise onlara iyilik etmek istiyorduk.” Şayet“Bunların paryalaştırılmak istenme-siyle Allah’ın onlara iyilik murad etmesi nasıl bir arada mütalaa edilebilir? Oysa Allah bir şeyi gerçekleştirmek istediği zaman başka bir vakte muh-taç olmaksızın o iş olmaktadır.” dersen şöyle derim: Allah Teâlâ’nın onları Firavun’dan kurtararak kendilerine yapacağı iyiliğin gerçekleşmesi yakın olunca, sanki Allah’ın onlara iyilik murad etmesi onların zavallılaştırılmala-rı ile berabermiş gibi kabul edilmiştir.

[6] Din ve dünya konusunda “önder” yapalım da diğer insanlar onların izini takip etsinler, artlarından yürüyüp gitsinler. İbn Abbas’tan (r.a.) hayırda kendilerine uyulan önderler ve öncüler, Mücahid’den [v. 103/721] hayra davet edenler, Katâde’den [v. 117/735] de -tıpkı “Allah sizi bağımsızlaştırmış…” [Mâi-de 5/20] âyetindeki gibi- valiler, yöneticiler mânaları rivayet edilmiştir. 1 (i) Firavun, içlerinden bir zümreyi parya haline getirerek ülke halkını gruplara bölmüştü. (ii) Firavun,

içlerinden bir zümreyi parya haline getirdiği ülke halkını gruplara bölmüştü. (iii) Firavun, ülke halkını gruplara bölmüştü. İçlerinden bir zümreyi parya haline getirmiş… / ed.

[7] Onları Firavun ve kavminin mülküne ve sahip oldukları her şeye vâris kılalım.

Bu bölümü tek başına aç →

6. Âyetin Tefsiri

[8] Mekkene le-hû ifadesi; kişi, birine oturacağı yahut uyuyacağı bir yer yapıp, bu yeri ona hazırladığında kullanılır. Benzeri َ ضَ Onun için yurt) أرََّkıldı.) ifadesidir. İsrâiloğullarının Mısır ve Suriye bölgesine egemen kılınması-nın mânası, -cebbarların1 nüfuz ve tasarrufu altındaki dönemde olduğu gibi- o bölgede kendilerine yönelik herhangi bir fesat ve bozuculuğun olmaması, artık tamamen hür ve serbest olarak bölgeye hâkim ve egemen kılınmış olmalarıdır.

يَ) [9] ِ ُ -ifadesi) ve yerâ… ( Firavun… görsün) şek [Firavun’a… gösterelim ] وlinde de okunmuştur; yani Firavun, Hâmân ve orduları İsrâiloğullarından yana çekinmekte oldukları şeyi, yani mülk ve saltanatlarının elden gidişini, İsrâiloğullarından doğacak bir çocuğun eliyle helâk oluşlarını görsünler…

Bu bölümü tek başına aç →

7. Âyetin Tefsiri

[10] ُّ َ ْ .deniz demektir; Mısır Nil’i2 olduğu söylenmiştir ا[11] Şayet“İki korkudan murad nedir; Allah Teâlâ bunlardan birini

gerekli görmüş, diğerini yasaklamıştır?” dersen şöyle derim:birinci korku, Mûsâ’nın öldürülmesi korkusudur; zira Mûsâ’nın annesi çocuk ağladığında komşuların işitip çocuğun başına üşüşeceğinden korkuyordu. İkinci korku ise Mûsâ’nın atılacağı Nil nehrinde boğulacağı korkusu, bir de İsrâiloğul-larına ait çocukları arama konusunda Firavun tarafından görevlendirilen, ülkenin her tarafına yayılmış olan casusların eline düşerek çocuğun zâyi olacağı korkusu vd. tehlike ve korkulardır.

[12] Şayet“Korku ile hüzün arasında ne fark vardır?” dersen şöyle derim: Korku, vukuu beklenen bir bela ve musibetten dolayı insana ârız olan bir gam ve kederdir. Üzüntü ise fiilen vâki olup gerçekleşen ve yaşanan bir olaydan dolayı insana ârız olan şeydir ki bu olay, annenin çocuğundan ayrılması ve onu tehlikeye atmasıdır. İşte, Mûsâ’nın annesi her iki halden (korku ve hüzün) de nehyedilmiş; kendisine vahiy ile güven verilmiştir. Ay-rıca, onu teselli edecek, kalbini, gönlünü yatıştıracak, sevinç ve mutlulukla dolduracak şey kendisine vaat edilmiştir ki bu da Mûsâ’yı annesine iâde etme ve onu peygamberlerden biri yapma sözüdür. 1 Mâide 5/22’de َ אرِ َّ َ א ً ْ َ (güçlü - kuvvetli, zorba kavim) olarak sözü edilen Filistîler / ed.2 Nil çeşitli bölgelerden gelip Mısır’da denize döküldüğünden, “ Mısır Nil’i” tabiri kullanılmış olabilir. / ed.

[13] Rivayete göre; Firavun, Mûsâ’yı arayıp bulma ve boğazlama operas-yonlarında 90 bin çocuk boğazlamış. Ve yine rivayete göre; Mûsâ’nın annesi-nin İsrâiloğullarından hamile kadınları takiple görevli bazı ebe ve hemşirelerle özel dostluğu varmış. Doğum vakti yaklaşıp sancı başlayınca dostluğu olan ebeye “Bugün sevgi ve dostluğun bana fayda versin.” demiş. Ebe doğumu gerçekleştirip bebek dünyaya gelince bebeğin alnından ebeye bir nur parıltısı aksetmiş. Ebenin bütün mafsal ve eklemleri bu nurdan titreyip ürpermiş ve bebeğin sevgisi ebenin kalbine girmiş. Ebe itiraf ederek şöyle demiş: “Ben sana bebeğin doğumunu gerçekleştirip Firavun’a haber vermek üzere geldim; fakat senin bebeğine eşine rastlamadığım bir sevgiyle bağlandım. Sen bebe-ğine mukayyet ol, onu koru!” Ebe hanım evden çıkınca hemen Firavun’un casusları eve gelmişler. Mûsâ’nın annesi büyük bir endişeye kapılarak bebeği kundaklayıp henüz yanmakta olan fırına atıvermiş; zira aklı başından uçtu-ğundan ne yaptığının farkında değilmiş… Casuslar arayıp taramışlar, bir şey bulamadan çıkıp gitmişler. Anne de bebeği nereye koyduğunu bilememiş. Bir zaman sonra yanmakta olan fırından bebeğin ağlama sesini işitmiş. Ve hemen o tarafa seğirtmiş. Bir de ne görsün; Allah ateşi Mûsâ’ya serinlik ve esenlik yapmamış mı!.. Firavun yenidoğanlara yönelik operasyonları artırıp bunda ısrarlı olunca Allah Teâlâ anneye ilham etmiş; o da Mûsâ’yı nehre atmıştır. Ri-vayete göre; Mûsâ’nın annesi bebeği üç ay emzirmiş, sonra papirüs ağacından yapılmış ve içeriden zift ile sırlanmış bir sandık içinde nehre atmıştır.

Bu bölümü tek başına aç →

8. Âyetin Tefsiri

[14] Burada َن َכُِ (olsun) ifadesindeki Lâm gerekçelendirme mâna-

sında olan keylâmı’dır. Bu ifade senin birebir ci’tuke li-tukrimenî (Senin yanına bana değer veresin diye geldim.) sözün gibidir; ancak âyetteki gerek-çelendirme mânası hakikat olmayıp mecazdır; zira onların Mûsâ’yı bulup almalarının gerçek sebebi onlara düşman ve tasa kaynağı olması değil, ona olan muhabbetleri ve onu evlat edinme arzularıdır. Ne var ki bu düşman-lık ve tasa onu bulup almalarının neticesi ve semeresi olunca, bu durum kişinin yaptığı işin gerekçe ve gayesine benzetilmiştir ki bu da misalimizde gelmenin sonucu olan değer verme, yani ikramdır. Yine senin darabtuhû li-yeteeddebe (Ona, uslansın diye vurdum.) sözündeki vurmanın semeresi uslanmaktır. Bunun daha açık izahı şudur: Esed lafzı, aslana benzeyen kim-se için isti‘âre edildiği gibi bu Lâm da gerekçelendirmeye benzeyen şeyde isti‘âre olarak kullanılmıştır. Bu Lâm’ın durumu ve hükmü zeydun ke’l-esedi (Zeyd aslan gibidir.) misalindeki esedin durumu ve hükmü gibidir.

ًא [15] َ َ ًא kelimesi وَ ْ ُ مُ .olarak da okunmuştur وَ َ َ مُ وا ْ ُ kelimeleri اgibi ki her iki okuyuş da aynı mânada iki ayrı sözcüktür.

[16] Onlar her konuda “yanlış yapmakta idiler;” kendi düşmanlarını besleyip büyütmeleri konusundaki hataları ilk ve yeni değildir. Yahut onlar günahkârdırlar, suçludurlar. Allah Teâlâ kendi düşmanlarını ve helâkleri-ne sebep olacak kişiyi kendi elleriyle besletip büyüttürerek onları cezalan-dırmıştır. Bu kelime hātīne şeklinde hātıîne ifadesinin hemzesizi olarak da okunmuştur. Ya da “doğrudan yanlışa yürüyorlardı” anlamındadır.1

Bu bölümü tek başına aç →

9. Âyetin Tefsiri

[17] Rivayete göre; Firavun ailesi, Mûsâ’nın konulduğu sandığı bul-duklarında onu açmak istemiş fakat açamamışlar. Bu sefer sandığı kırmak istemişler, bunu da başaramamışlar. Firavun’un eşi Âsiye sandığa yaklaşmış ve içinde bir nur görmüş. Müdahale ederek sandığı açıvermiş. Bir de ne gör-sünler, sandıktaki, alnında nur parlayan ve süt diye baş parmağını emen bir bebek değil mi! Bebeği sevmişler… Firavun’un alaca tenlilik hastalığına yaka-lanmış bir kızı varmış. Hekimler kızın iyileşmesinin Nil nehrinden olacağını, Nil’de bulunan insana benzer bir yaratığın tükürüğünün bu kızın hastalığına deva olacağını söylemişler imiş. Firavun’un kızı bebeğin tükürüğünü tenin-deki lekeli ve alaca olan yerlere sürünce iyileşivermiş. Hasta kızın bebeğin yüzüne baktığı ve böylece iyileştiği ve “Bu ne mübarek bir insandır.” dediği de söylenmiştir. Bu durum bebeği esirgeyip ona şefkat göstermelerinin sebep-lerinden biriymiş. Firavun’un kavminden bazı azgınlar, “Bu bebek bizim hep kendisinden endişe edip sakındığımız kişidir, izin ver de onu öldürelim!..” demişler. Firavun buna yeltenince Âsiye “Benim için de senin için de göz aydınlığı.” demiş; Firavun ise “Senin için göz aydınlığı, benim için değil!” diye tepki göstermiş. Bir hadis-i şerifte şöyle rivayet edilmiştir; “Şayet Firavun ‘Senin için olduğu gibi benim için de göz aydınlığıdır.’ deseydi Allah Teâlâ Âsiye’ye hidayet ettiği gibi Firavun’a da hidayet ederdi.” Bu farazî bir durum-dur; yani Âsiye gibi Firavun’un da inkâr ve küfür üzere kalbi mühürlenmemiş olsaydı, elbette o da Âsiye’nin dediği gibi der, Âsiye Müslüman olduğu gibi o da Müslüman olurdu. Şayet hadis sahih ise yorumu budur. Hadisin sıhhatini Allah bilir. Yine rivayete göre; Âsiye, Firavun’a “Belki de bu çocuk İsrâiloğul-larından değil, diğer milletlerdendir.” demiş.

1 Yani yanlış yapma anlamındaki hata’ kökünden değil, adım atmak anlamındaki hatv kökünden. / ed.

[18] ٍ ْ َ ةُ َّ ُ ifadesi mahzuf bir mübtedânın haberidir; bunun mübtedâ, هُ ُ ُ ْ َ َ ifadesinin ise haber yapılması pek kuvvetli değildir. Şayet ٍ ْ َ ةَ َّ ُ diye mansūb olsaydı daha kuvvetli olurdu. İbn Mes‘ûd’un (r.a.) okuyuşu bunun haber olduğuna delildir ki o, lâ taktulûhu kurrate ‘aynin lî ve le-ke diye, ُه ُ ُ ْ َ َ ifadesini öne alarak okumuştur.

[19] “Belki bize faydası dokunur.” Zira onda bereket görünümü ve ehli-ne faydalı olacağının delilleri mevcuttur. Âsiye’nin bu kanaate varmasının se-bebi çocukta gördüğü nur, çocuğun parmağından süt emmesi ve alaca tenlilik hastası olan kızın iyileşmesidir. Belki de Âsiye çocuğun simasında gelecekte faydalı birisi olacağını bildiren bir asalet ve fazilet müşahede etmişti. “Yahut onu evlat ediniriz, zira o evlat edinmeye ve yine prens olmaya da lâyıktır.”

[20] Şayet“ون ُ ُ ْ َ َ ْ ُ ifadesi haldir, bunun zi’l-hâli nedir?” dersen وَşöyle derim: bunun zi’l-hâli َن ْ َ ْ

ِ :ifadesidir. Kelâmın takdiri şöyledir آلُ Fe’ltakatahû âlu fir‘avne li-yekûne le-hum ‘aduvven ve hazenen ve kāleti’mra-etu fir’avne kezâ ve hum lâ yeş‘urûne ennehum ‘alâ hatain ‘azīmin fi’l-tikātıhî ve recâi’n-nef‘i minhu ve tebennîhi şeklindedir; yani Firavun hanedanı onu kendisine düşman ve üzüntü kaynağı olsun diye bulup aldı. Firavun’un hanımı böyle dedi; fakat onlar onu almakta, ondan fayda ummakta ve onu evlat edinmekte büyük bir yanılgı üzere olduklarının farkında değillerdi! َّإِن ن ْ َ ْ

ِ ifadesi sonuna kadar onların hatalı oluşlarının mânasını teyid eden ma‘tūf ile ma‘tūfun aleyh arasında bir ara cümledir. Nazım güzelliklerinden anlayan kişiye göre bu ifadenin dizilişi ne güzeldir!

Bu bölümü tek başına aç →

10. Âyetin Tefsiri

[21] Mâna şudur: Mûsâ’nın annesi oğlunun Firavun’un eline geçtiğini duyunca kendisine ansızın ârız olan korku ve dehşet karşısında aklı başın-dan gitti. Allah Teâlâ’nın ٌاء َ ْ ُ ُ َ ئِ ْ -gönülleri başka her türlü düşünce“) وَأَden uzak, bomboş bir vaziyette”) [İbrahim 14/43] ifadesi de bunun gibidir; yani boş ve akılsızdırlar. Şair Hassan b. Sâbit’in şu sözü de bu kabildendir ki bu beyitte henüz Müslüman olmamış olan Ebu Süfyan’ı hicvetmektedir:

Bak ey Ebû Süfyan! İşit ve bil ki sen kof birisin; yüreksizin, ödleğin tekisin!

Çünkü kalp aklın merkezidir. א َ ِ نَ ُ ِ ْ َ بٌ ُ ُ ْ ُ َ نَ َכُ َ (“… ki akledecek kalpleri olsun…”) [Hac 22/46] âyetine bakılabilir. Bunu fezi‘an (korku dolu olarak) şeklinde okuyanın okuyuşu da buna delâlet eder. Kelime kari‘an şeklinde de okunmuştur ki boş mânasındadır. Arapların şu sözlerinden alınmıştır:

e‘ûzu bi’llâhi min safri’l-inâi ve kar‘i’l-finâ’ (Kabın ve avlunun boş olmasın-dan Allah’a sığınırım!) Firğan da okunmuştur ki bu da Arapların dimâuhum beynehum firğun (Kanları aralarında hederdir.) sözlerinden alınmıştır; yani Mûsâ’nın annesinin kalbi iptâl olmuş, aklı gitmiş, başına gelen musibe-tin şiddetinden dolayı sanki kalpsiz kalmıştır. ِ ِ ي ِ ْ ُ َ ifadesi “onu meydana çıkaracaktı” anlamında olup zamir, Mûsâ’ya râcidir. Bundan maksat da Mûsâ’nın durumu, kıssası ve onun kendi çocuğu olduğudur. “İnananlardan” Allah’ın vaadini tasdik edenlerden “olsun diye” sabır ilham ederek kaçan bir şey yerleşip sükûnet bulması için bağlandığı gibi “kalbini pekiştirmiş olmasaydık, az daha onu”n durumunu, kıssasını ve kendi çocuğu olduğunu “açığa vuracaktı!..” Allah’ın vaadi ise “Onu sana geri döndüreceğiz.” sözüdür.

[22] Bu [א ً אرِ َ َ ُ ادُ أمُِّ َ ُ َ َ ْ -ifade[si], Mûsâ’nın annesi, Firavun’un be [وَأَbeğe şefkat ve merhamet edip onu evlat edindiğini işitince gönlü tasadan boş oldu; içinde tasa namına bir şey kalmadı” demek de olabilir. Bu du-rumda, işittiği bu güzel haberden duyduğu sevinç ve mutluluktan ötürü kendine sahip olamayıp, az kalsın çocuğun kendisine ait olduğunu açığa vuracaktı. Şayet yaşadığı bu sevinç ve mutluluğun şiddetinden meydana ge-len heyecan, sevinç ve kaygıdan dolayı biz, onun kalbine itminan ve sükû-net vermeseydik az kalsın durumu açığa vuracaktı. Böyle yaptık ki artık o, Firavun’un şefkat ve merhametine ve onu evlat edinmesine değil, Allah’ın vaadine inanıp güvenenlerden olsun.

[23] Hemze ile Mu’sâ şeklinde de okunmuştur. Zamme Vav’ın komşusu olan Mim’e verilmiş, sanki Hemze’deymiş gibi kabul edilmiştir; tıpkı ٌه ُ .kelimesi[ndeki Vav] Hemze kılındığı gibi وُ

Bu bölümü tek başına aç →

11. Âyetin Tefsiri

[24] “Onun izini sür, haberini araştır.” ْت َ ُ َ َ Sād’ın kesresiyle fe-ba-sırat diye de okunmuştur. Basurtu bi-hî ‘an cunubin ve ‘an cenâbetin denilir ki onu, uzaktan gördüm demektir. ٍ ُ ُ ifadesi, ‘an cânibin ve ‘an cenbin şeklinde de okunmuştur ki cenbcânib ile aynı mânadadır. Ka‘ade ilâ cen-bihî ve ilâ cânibihî denilir; yanına oturdu demektir; yani Mûsâ’nın ablası ona, gizlice, farkettirmeden ve hassasiyetle bakmıştır. Ancak onlar, bu kızın Mûsâ’nın ablası olduğunu anlamamışlardır. Adı Meryem’dir.

Bu bölümü tek başına aç →

12. Âyetin Tefsiri

[25] Haram kılma tabiri menetmeden isti‘âredir; çünkü birine bir şeyi haram eden onu o şeyden men etmiştir. Arapların ٌر ُ ْ َ ve ٌ ْ

ِ kelimele-rine bakılabilir. Burada tahrim men ve yasaklama demektir; çünkü Allah Teâlâ Mûsâ’yı herhangi bir memeyi emmekten menetmiştir. Artık Mûsâ emziren hiçbir kadının memesini kabul etmiyordu. Tabiî ki bu durum onları endişelendirdi. َ ِ ا َ َ ْ ‘kelimesi emziren kadın anlamındaki murdı اkelimesinin çoğuludur. Yahut marda‘ kelimesinin çoğuludur ki o da emme yeridir; bundan da maksat meme yahut emme işidir. “Biz de tâ baştan itiba-ren” ablası Mûsâ’nın izini takip etmeden önce “ona başka memeleri haram kılmıştık.” Rivayete göre; Mûsâ’nın ablası, onlara “onun iyiliğinden başka bir şey istemeyen” deyince Hâmân “Bu kadın çocuğu da çocuğun ailesini de tanıyor.” dedi. Ablası ise “Ben onlar kralın iyiliğini düşünürler demek istedim.” demiştir. ُ ْ ُ .nasihat, ameli fesad şâibesinden kurtarmaktır ا

Bu bölümü tek başına aç →

13. Âyetin Tefsiri

[26] Mûsâ’nın ablası onların emriyle annesine gitti ve onu getirdi. Ço-cuk emme isteğiyle ağlıyor, Firavun da onu şefkatle oyalıyordu. Annesinin kokusunu alınca hemen ünsiyet kurdu ve annesinin memesini alıverdi. Bu sefer Firavun “Bu çocuk hiçbir kadının memesini almadı, sadece senin me-meni aldı. Sen bunun nesi oluyorsun?” dedi. Annesi “Ben kokusu ve sütü hoş bir kadınım. Bana verilen her çocuk benim mememi alır.” dedi. Firavun ço-cuğu kadına verdi ve emzirmesine karşılık bir ücret tayin etti. Annesi Mûsâ’yı eve götürdü. Böylece Allah Teâlâ onu annesine iâde edeceğine dair vaadini yerine getirmiş oldu. Sonuçta, Mûsâ’nın ileride peygamber olacağı annesinin ilminde de yerleşmiş oldu. Bu, Allah Teâlâ’nın şu ifadesidir: “Ve Allah’ın vaa-dinin gerçek olduğunu bilsin.” Yani bu konudaki ilmi sabit ve yerleşmiş olsun demektir. Şayet“Kendi çocuğunu emzirmeye karşı ücret alması nasıl helal oldu?” dersen şöyle derim: bunu emzirme ücreti olarak değil harbînin (küfür ülkesindeki kâfir) malının Müslümana helal oluşu gerekçesiyle almıştır.

نَ [27] ُ َ ْ َ َ ْ ُ َ َ أכَْ َّ َכِ -ifadesi Mûsâ’nın annesinin bilgisi dâhilin وَdedir. Mâna şudur: (Annesi) Allah’ın vaadinin hak olduğunu bilsin diye Mûsâ’yı ona iâde ettik, ancak insanların çoğu onun hak olduğunu bilmez-ler de şüphe ederler. Bu ifade Mûsâ’nın haberini işittiği zaman kendisin-den [yani anneden] sādır olan kusura yönelik bir tarize de benzemektedir ki bu durumda anne feryad etmiş ve kalbi bütün düşüncelerden sıyrılmış-tı. Rivayete göre; Mûsâ’nın annesi, Mûsâ’yı koyduğu sandığı nehre atınca

şeytan gelip annesine “Ey Mûsâ’nın annesi! Firavun’un Mûsâ’yı öldürmesini hoş görmedin. Oysa bu senin için bir ecir ve sevap vesilesi olacaktı. Sonra gittin, öldürme işini bizzat kendin üstlendin.” dedi. Mûsâ’nın Firavun’un eline geçtiği haberi annesine gelince “Eyvah! Çocuğum düşman eline düş-tü!” dedi ve Allah’ın vaadini unuttu. َّ כِ َ َ ifadesi وَ َ ْ َ ِ .fiiline de bağlanabilir وَBu durumda mâna şöyle olur: Mûsâ’yı annesine iâde etmek işbu dinî maksat içindir ki o da Mûsâ’nın annesinin Allah’ın vaadinin gerçek olduğunu bil-mesidir; fakat insanların çoğu asıl maksadın bu olduğunu diğer göz aydınlığı ve hüznün gitmesi gibi hallerin ârızî şeyler olduğunu bilmezler.

Bu bölümü tek başına aç →

14. Âyetin Tefsiri

[28] “Gençlik çağına gelip olgunlaştığında” mutedil ve müstahkem olup gelişimde ulaşılabilecek son merhaleye ulaşınca “kendisine hikmet ve ilim vermiştik.” Lekīt şöyle demiştir:

Kararlı, sağlam birini başa geçirin; ihtiyarı, zayıfı değil.Bunu başarabilirseniz bravo size!..

Bu itidal yaşı kırktır. Rivayete göre; bütün peygamberler kırk yaşında gönde-rilmiştir. Mûsâ’ya (a.s) verilen ilim Tevrat, hüküm ise sünnettir. Peygamberle-rin hikmeti sünnetleridir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allah’ın -evinizde okunan- âyetlerini ve hikmeti (yani, eşiniz Peygamberin bunlara yönelik pra-tiklerini) yâd edin.” [Ahzab 33/34] Mânanın şöyle olduğu da söylenmiştir: Biz onu peygamber olarak göndermeden ona ilim ve hikmet sahiplerinin sîret, vakar ve sekînetini vermiştik; artık cahil görüleceği bir iş yapmıyordu.

Bu bölümü tek başına aç →

16. Âyetin Tefsiri

[29] Bu şehir Mısır’dır; ayrıca, [aşağı] Mısır’daki Memfis şehri olduğu da söylenmiştir. Halkın haberinin olmadığı zamanın, akşam yatsı arası yahut öğle uykusu ya da halkın eğlendiği bir bayram günü olduğu söylenmiştir.

Yine Mûsâ (a.s) gençlik çağına ulaşıp olayları idrak ettiğinde hakkı söyler ve onlara tepki gösterirdi, denilmiştir. Sonuçta Mûsâ’yı tehdit ettiler; artık gireceği yerleşim birimine halktan habersiz giriyordu.

[30] Sîbeveyhi ُ َ א َ َ ْ א َ (ondan kendisini kurtarmasını istedi) ifadesini fe’ste‘ânehû (ondan yardım istedi) şeklinde okumuştur.

[31] “Kendi tarafından” yani İsrâiloğullarından Mûsâ’nın dini üze-re “olan kişi” -bunun Sâmirî olduğu da söylenmiştir- “Mûsâ’dan kendisini düşmanından” yani Kıptilerden, Mûsâ’nın dinine muhalif olan kişiden -ki bu da Fatun’dur- “kurtarmasını istedi.” Bu Kıptî, İsrâilliyi Firavun’un mut-fağına ücretsiz odun taşımaya zorluyormuş.

[32] Vekz, şamar ya da tokat atmaktır. İbn Mes‘ûd bu ifadeyi Lam ile fe-lekezehû (göğsünden itti) şeklinde okumuştur. “Adamın işini bitirdi!” Yani adamı öldürdü. Şayet“Kâfiri öldürmek neden şeytanın işinden sayıldı ve Mûsâ bunu kendisine zulmetmek diye adlandırdı ve bundan dolayı af diledi?” dersen şöyle derim:Zira Mûsâ bu adamı bu konuda kendisine izin verilmeden öldürdü. Böylece bu iş af dilenecek bir suç ve günah oldu. İbn Cüreyc [v. 150/767] şöyle demiştir: Hiçbir peygamberin, bir kişiyi emir almadan öldürme hakkı yoktur.

Bu bölümü tek başına aç →

17. Âyetin Tefsiri

[33] “Ya Rabbi! Bana ihsân ettiğin nîmetlerin hakkı için!” Bu ifade ce-vabı mahzuf olan bir kasem olabilir. Kelâmın takdiri şöyledir: “Beni mağfiret ederek bana iyilikte bulunmana yemin olsun ki ben de mutlaka tevbe ede-ceğim! Bir daha asla mücrimlere destek olmayacağım!” dedi. Yine bu ifade Allah Teâlâ’dan lütuf ve merhamet dilemek de olabilir. Sanki şöyle demiştir: “Ya Rabbi! Bana ihsan ettiğin mağfiret nimeti hakkı için beni koru. Sen beni korursan, asla mücrimlere destek olmam!” Mücrimlere destek olmak-tan ya Firavun’la olan sohbet ve beraberliği, onun aile fertleri içinde olup adam sayısını çoğaltmayı -ki Mûsâ baba oğul misali Firavun’la aynı bineğe biniyordu ve halk arasında kendisine Firavun’un oğlu denirdi- ya da helal olmayan bir katle sebep olan ‘İsrâilliye arka çıkış’ gibi suç ve günaha götü-ren bir desteği murad etmiştir. İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre Mûsâ (a.s), “İnşâallah (Allah dilerse) mücrimlere destek olmayacağım!” demediği için, bir kere daha böyle bir duruma müptela olmuştur. Bu ifade Allah Teâlâ’nın “Zulmedenlere az da olsa meyletmeyin.” [Hûd 11/113] kavli gibidir.

Atā’dan [v. 114/732] rivayet edildiğine göre bir adam, Atā’ya “Benim kardeşim kâtiplik yapıyor; ancak dar gelirlilikten bir türlü kurtulamıyor.” dedi. Atā “Kime kâtiplik yapıyor?” deyince adam, “ Halid b. Abdullah el-Kasrî’ye.” dedi. Atā, “Tamam da Mûsâ’nın sözü nerede kaldı?” dedi ve bu âyeti oku-du.1 Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmaktadır: “ Kıyamet günü bir münadi ‘Zalimler ve zalimlere benzeyenler ve zalimlere yardım edenler, hatta onlara kalem ve mürekkep temin edenler nerede!?’ diye nida eder. Bunların hepsi demir bir sandıkta toplanır ve sandık cehenneme atılır!”

[34] Bu ifadenin “Allah’ım! Bana ihsan ettiğin kuvvet nimeti hakkı için ben artık bu kuvveti yalnız senin velilerine ve sana itaat edenlere ve ehl-i ima-na yardımda kullanacağım. Ve İsrâiloğullarına tahakküm eden hiçbir Kıptî’yi bırakmayacak, buna engel olacağım!” anlamında olduğu da söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

19. Âyetin Tefsiri

[35] “Şehirde korku içinde” kendisine kısas yapılması yahut hakkında söylenenler ve haberler konusunda “etrafı gözetleyerek sabahladı.” İsrâilli olan şahsı azgın diye nitelemesi aynı kişinin daha dün bir adamın ölümüne sebep olup şimdi de bir başkasıyla dövüşüyor olmasındandır.

[36] Bu ifade Tā’nın zammesiyle en yebtuşe şeklinde de okunmuştur. Her ikisinin de düşmanı olan kişi Kıptîdir; çünkü Kıptî onların dini üzere değildi. Kıptîler İsrâiloğullarına düşman idiler. Cebbar; zulmen ve sorum-suzca insanları döven, öldüren, işin sonunu düşünmeyen, kötülüğü en gü-zel metodla savmayan demektir. Cebbarın, Allah’ın emrine boyun eğmeyen, Allah’a ve insanlara karşı büyüklük taslayan demek olduğu da söylenmiştir. İsrâilli, Mûsâ’ya böyle deyince Mûsâ deşifre oldu ve haber şehirde yayıldı, Firavun’a ulaştı… Sonuçta Mûsâ’nın öldürülmesine karar verdiler.

1 126/743’te vefat eden el-Kasrî, Emevîlerin Irak ve Mekke valilerinden olup müfessir tarafından Firavun’a benzetilmektedir; yani “Bir daha asla mücrimlere destek olmayacağım!” diyen Mûsâ (a.s.) gibi, kardeşinin de bu zalimlere arka çıkmaması gerekiyordu; ona destek olmasaydı elbette eli bollaşırdı… / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

20. Âyetin Tefsiri

[37] Bu ‘adam’ın Firavun’un amcaoğlu olup “ Firavun hanedanının mümin”i1 olduğu söylenmiştir. َ ْ َ ifadesi ٌ ُ kelimesinin sıfatı olarak رَtakdiren merfû‘ olabilir. Ya da ِ َ ِ َ ْ َ ا ْ ْ أَ ِ kavli ile vasıflanarak tahsisleş-miş nekire olduğu için َ ْ َ fiili ٌ ُ den hal de olabilir. [Hal nekire, zilhal ise’رَyama‘rife ya da tahsisleşmiş nekire olur.] ِ َ ِ َ ْ َ ا ْ ْ أَ ِ ifadesi doğrudan َאء َ fiiline bağlanırsa bu durumda َ ْ َ fiili ancak sıfat olur, hal olamaz.

[38] İ’timâr nasıl hükmedileceği konusunda danışmak demektir. er-Raculâni yeteâmerâni ve ye’temirâni (iki kişi ne yapacakları konusunda birbirine danıştı) denir; zira müşavere eden iki kişiden her biri arkadaşına bir şey emretmekte ya da ona bir hususu işaret etmektedir. “Senin hakkında istişâre ediyorlar.” demektir.

َכَ [39] ifadesi َ ِ ِ َّא kelimesinin sılası değil beyanı durumundadır.2 ا

Bu bölümü tek başına aç →

21. Âyetin Tefsiri

[40] “O da korku içinde” yolda kendisine bir saldırı yapılması yahut kendisine yetişilmesi endişesiyle “etrafı gözetleyerek şehirden ayrıldı.”

Bu bölümü tek başına aç →

22. Âyetin Tefsiri

[41] Medyen, Şu‘ayb (a.s.)’ın memleketidir. İsmini Medyen b. İbrâ-him’den almıştır. Bu şehir Firavun’un egemenliği altında değildi. Medyen ile Mısır arasında sekiz günlük mesafe vardı ve Mûsâ, Medyen yolunu bil-miyordu. İbn Abbas şöyle demiştir: “Mûsâ yolu bilmediği halde Rabbine hüsn-i zan ederek yola çıkmıştır.”

[42] ِ ِ َّ اءَ ا َ َ yolun ortası ve ana güzergahı demektir. Mûsâ’nın yalın ayak yola çıktığı ve ağaç yapraklarıyla hayata tutunduğu da söylenmiştir. Medyen’e ulaştığında ayağının derisi soyulmuş ve tabanı düşmüştü. Bir meleğin, at üzerinde, elinde bir değnekle gelip Mûsâ’yı Medyen’e götürdü-ğü de söylenmiştir.1 Kur’ân’ın 40. sûresi Ğâfir adıyla anıldığı gibi bu zata izâfeten Mü’min sûresi diye de anılır; kıssası için

buraya bakılabilir. / ed.2 Yani ‘Ben senin iyiliğini düşünenlerdenim.’ vurgusunda özellikle sözün muhatabını tespit ve tayin mev-

kiindedir. / çev.

Bu bölümü tek başına aç →

24. Âyetin Tefsiri

[43] Su çektikleri “ Medyen suyuna.” ki rivayete göre bir kuyu idi. “Ora-ya varması” kuyunun yanına gelmesi, oraya ulaşmasıdır. Onun başında” üst kısmında, su çekilen yerde “hayvan sulayan”, kalabalık, farklı “bir insan top-luluğu gördü. Onlardan başka,” daha aşağıda “hayvanlarını sudan meneden iki kadın daha gördü ve onlara “Siz ne yapıyorsunuz böyle?” dedi.”

وْدُ [44] َّ kovmak, defetmek demektir. Suyun başında bu kadınlardan اَdaha kuvvetli birileri olduğu için bunlar sürülerini sulayamıyor, sudan uzak tutuyorlardı. Su başındaki izdihamdan hoşlanmadıkları da söylenmiştir. Yine koyunlarının başkalarının koyunlarıyla karışmaması için subaşından uzak tutuyorlardı, da denilmiştir. Bu kadınlar tesettürlü oldukları için yüz-lerinden bakanın bakışını def ve bertaraf ediyorlardı da denilmiştir.

[45] “Siz ne yapıyorsunuz böyle?” Sürünüzü sudan ulaştırmaktaki mah-tūbunuz (gayeniz) nedir? “dedi.” Mâ şe’nuke (Nasılsın, ne durumdasın?) sö-zünde meş’ûn yerine şe’n kelimesi kullanıldığı gibi burada da mahtūb yerine hatb denilmiştir. Şeentu şe’nehû denir ki kasadtu kasdehû (Ona yöneldim; onu kasdettim.) demektir. [ُאء َ ِّ رَ ا

ِ ْ ُ َّ َ ِ ْ َ ifadesi] Nûn, Yâ ve Râ’nın zammesiy-le lâ nuskī hattâ yusdira’r-ru‘âu şeklinde de okunmuştur. er-Ru‘âu tıpkı ruhāl (dişi kuzu) ve sunâ’ (deve yuları) kelimeleri gibi çoğul ismidir. Râ’nın kesresi ile ُאء َ ِّ .kelimesi sıyâm ve kıyâm kelimeleri gibi kurallı cemidir ا

.yani ileri yaşta ,(büyük) כ [46]

[47] “Bunun üzerine, onlar namına” koyunlarını “suvarıver-di.” Rivayete göre; diğer çobanlar, kuyunun ağzına ancak yedi, on, kırk ya da yüz kişinin kaldırabileceği büyük bir taş koyuyorlarmış. Mûsâ, bu taşı tek başına kaldırıp kuyunun ağzını açmış. Yine rivayete göre; Mûsâ, onlardan bir su kovası istemiş, onlar da kovalarını vermişler. Ve “Bu kovayla su çek.” demişler. Bu kovayı ancak kırk kişi çekebiliyor-muş. Mûsâ kovayla su çekip havuza boşaltmış ve bereket duası etmiş.

Bu kadınların koyunlarını suvararak onları geri göndermiş. Rivayete göre; Mûsâ, diğer çobanları sudan uzaklaştırıp kadınların sürüsünü suvarmış. Orada, üzerinde büyük bir kaya bulunan başka bir kuyu olduğu da söy-lenmiştir.

[48] Mûsâ bütün bunları iyiliğe rağbetinden ve düşküne yardım olsun diye yapmıştır. Mâna şudur: Mûsâ, Medyen suyuna varınca, suyun başında kalabalık farklı bir insan topluluğunun izdihama sebep olduğunu gördü. Ayrıca, onların öte yanında kuzularıyla onların suyun başından çekilmesini bekleyen iki biçare kadın gördü. Mûsâ, aç, yorgun ve yalınayak yapmış olduğu çileli, uzun yolculuktan dolayı ayağının derisi soyulmuş ve tabanı düşmüş olmasına rağmen Allah’ın dini konusundaki himmeti ona fırsatı kaçırtmadı; bu kadınlara merhamet ederek onlara yardım etti. O, kalbinin ve bileğinin kuvveti ve Yüce Allah’ın kendisine lutfettiği cibilliyetle, fıtra-tındaki metanet ve mukavemetle bunca izdihama rağmen onların sürüsü-nü suvardı. Mûsâ’nın kendi durumunu, kendisine verilen güç, kuvvet ve farkında olduğu diğer meziyetleri sergilemeyi istemesiyle beraber yapacağı işten sevap elde etme fırsatını değerlendirmiş olmasında hayra teşvik söz konusu olduğu gibi, bu konuda salihlere uymaya, onların örnek hayatlarını esas alarak onların yolunda gitmeye bir tavsiye vardır.

[49] Şayet “ن ، ودَانِ ُ َ ، ِ ْ َ َ fiillerinde mef‘ûl neden zikredil-meyip terkedilmiş?” dersen şöyle derim: Burada asıl maksat mef‘ûl değil fiildir. Dikkat edersen, diğer çobanlar su başında hayvanlarını suvarırken bu kadınlar koyunlarını oradan uzaklaştırdığı için Mûsâ onlara merhamet etmiştir. Bu, çobanların suvardıklarının deve, kadınların sürülerinin de ko-yun olmasından değildir. Yine kadınların “Önce çobanlar suvarıp çekilme-dikçe biz suvaramayız!” sözlerinden maksat suvarılanlar değil suvarmadır. Şayet“Bu kadınların cevabı Mûsâ’nın sorusuna nasıl mutabık oluyor ki?” dersen şöyle derim: Mûsâ onlara koyunlarını neden suyun başından uzak-laştırdıklarını sordu, onlar da “Bunun sebebi şudur; biz zayıf, narin, mestû-re kimseleriz. Erkeklerle kuyu başında su çekmek için kova yarıştırmaya ve bu izdihama muktedir değiliz, onlarla aşık atamayız. Onlar işlerini bitirip oradan uzaklaşıncaya kadar işimizi ertelemek zorundayız. Ailede bunu ya-pacak güçlü bir adam da yok. Babamız çok yaşlı, durumu bunu yapmaya müsait değil.” dediler. Kızlar koyunları gütme ve suvarma işini neden bizzat üstlendiklerini böylece izah ettiler.

[50] Şayet“Bir peygamber olarak Şu‘ayb (a.s.), koyunlarını kızlarının suvarmasına nasıl razı olmuş?” dersen şöyle derim: Haddizatında bu işte bir sakınca yoktur; din buna engel değildir. Hâ, bu adamlığa (takvaya) ya-kışır mı derseniz; insanlar bu konuda farklı farklıdır, gelenekler de birbirin-den ayrıdır. Hele, Arapların halleri bu konuda Arap olmayanlardan tama-men farklıdır. Yine çöl, sahra ve köyde yaşayanların hayat tarzları şehirde yerleşik hayat sürenlerin hayat tarzlarından farklıdır. Kaldı ki bu konuda bir zaruret ve zorunluluk da varsa ne denebilir ki?

[51] “Sonra da gölgeye çekilip Ya Rabbi! Bana indireceğin” az çok, değerli değersiz, “her tür hayra öylesine muhtacım ki!” dedi. ٌ

ِ َ kelime-si “isteyen, dileyen” mânasını tazammun ettiği için Lâm ile müte‘addî ol-muştur. Denildi ki Mûsâ, böyle niyazda bulundu, zira Mûsâ’nın Mısır’dan Medyen’e giderken yol boyu yediği ot, yaprak vesairenin yeşilliği açlık ve zayıflıktan karnında görünüyordu. Buna rağmen Allah’tan sadece bir öğün yemek istemiştir. Mûsâ şunu da kastetmiş olabilir: Allah’ım! Bana indirdi-ğindin hayrı1 sebebiyle dünyalık bir ihtiyacım ortaya çıktı ki o da zalimler-den kurtulmaktır. Zira Mûsâ, Firavun’un yanında mülk ve servet içindeydi. Yüksek bedele razı olarak bundan duyduğu sevinç ve mutlulukla, Allah’a şükrederek böyle demiştir. Ayetteki “gölge”, semure ağacının gölgesidir.

Bu bölümü tek başına aç →

25. Âyetin Tefsiri

אءٍ [52] َ ِْ ْ ا َ َ ifadesi hal mevkiindedir; utanarak, çekinerek geldi

demektir. Gömleğinin yenini sütre yaparak geldiği söylenmiştir. Rivayete göre; kızlar, koyunlarının karnı tok, memeleri süt dolu olarak diğer insan-lardan önce babalarının yanına döndüklerinde Şu‘ayb (a.s) kızlarına “Ne çabuk geldiniz! Bu nasıl oldu?” diye sordu. Onlar da “İyi bir insana rast-ladık, bize acıyıp koyunlarımızı suvarıverdi.” dediler. Şu‘ayb (a.s.) kızlar-dan birine, “Git, onu bana çağır.” dedi. Mûsâ, kızı takiben yola koyuldu. Rüzgâr kızın fistanını üzerine yapıştırıp vücudunun şeklini ortaya çıkarınca Mûsâ, [takva ve vera’ ile] kıza “Sen arkamdan gel ve yolu bana tarif et.” dedi. Nihayet Şu‘ayb (a.s)’ın yanına gelip başından geçenleri anlattı. Şu‘ayb (a.s) ona “Korkma, Firavun’un bizim ülkemizde egemenliği yoktur.” dedi. 1 Böylece müfessir nüzûl kökünü; dinin peygambere indirilişini ifade eden temel bir kelime olarak tefsir

etmektedir. Oysa bu kök, aslında o an var olmakla birlikte ilgili kimse tarafından bilinmeyen, -ona göre- ortada olmayan bir şeyin ilginç biçimde zuhur etmesini anlatmaktadır. Yani mutlaka dinî bir çerçeveye oturtulması gerekmez. / ed.

[53] Şayet“Mûsâ’nın tek bir kadının sözüyle amel etmesi ve yabancı bir kadınla beraber yürümesi nasıl caiz oluyor?” dersen şöyle derim:Bir kadının sözüyle amel etmek hür - köle, erkek - kadın birinin verdiği haberle amel et-mek gibidir. Burada da kadın, babasının ücret ödemek üzere kendisini davet ettiğini haber vermiştir. Yabancı bir kadınla beraber yürümesine gelince, bu denli ihtiyat ve takva ile bu gibi durumlarda bunda bir sakınca yoktur.

[54] Şayet“Yaptığı iyiliğe karşı ücret alması nasıl sahih olmuş?” der-sen şöyle derim: Mûsâ (a.s) bu işi Allah rızası için iyilik olsun diye yapmış olabilir. Yine Şu‘ayb’ın (a.s) Mûsâ’nın karnını doyurması, ona izzetüik-ramda bulunması ücret alma kabilinden değil, yapılan iyiliğe karşı ikram kabilindendir. Hem nasıl ikram olmasın ki, Mûsâ (a.s.) başından geçenle-ri anlatmış ve kendisinin peygamberlik hanesinden, Yakub’un oğulların-dan1 olduğunu da bildirmiştir. Böyle biri, özellikle Allah’ın peygamberle-rinden bir peygamberin evinde de misafir olunca ikram edilmeye elbette çok daha lâyık olacaktır. Kaldı ki fakirlik ve ihtiyaç zorunluluğundan do-layı bu işi ücret karşılığında yapmış olması da yadırganamaz. Bu konuda her iki sözü de teyit eden rivayetler vardır. Rivayete göre; Şu‘ayb (a.s)’ın kızı Mûsâ’ya “Babam sana ücretini ödemek istiyor.” deyince o bundan rahatsızlık duymuştur. Yine Şu‘ayb (a.s.) Mûsâ’ya yemeği takdim edin-ce Mûsâ, yemeği yemekten imtina etmiş ve “Biz ehl-i beytiz, peygamber ailesindeniz, dünya dolusu altın olsa dahi dinimizi satmayız, yaptığımız iyiliğin karşılığında para almayız!” demiş; Şu‘ayb (a.s) da “Bizim bütün misafirlerimize karşı âdetimiz budur.” demiştir. Atā b. Sâib’den rivayet edildiğine göre Mûsâ, “Ya Rabbi! Bana indireceğin her tür hayra öylesine muhtacım ki!” diye kızlara duyurmak için yüksek sesle dua etmişti. Kız da bundan dolayı “Suvarmanın ücretini sana ödemek için.” demiştir.

[55] ُ َ َ kelimesi el-’alel gibi mastardır. Burada maksūs (anlatılan) اkasas (anlatı) olarak isimlendirilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

26. Âyetin Tefsiri

[56] “İki kızdan biri” yani büyük olanı ki adı Safra2 idi; küçüğünün adı ise Sufeyra’dır. Mûsâ’yı çağırmaya giden, babasından Mûsâ’yı ücretle tutmasını isteyen ve Mûsâ’nın evlendiği kız Safra’dır. İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre

1 Hazret-i Mûsâ, Yâkub’un (a.s.) oğullarından Levi’nin sülalesinden gelmekte idi. / ed.2 Batı kültüründe “Tsippora”. / ed.

Şu‘ayb (a.s), kızını sahiplenme duygusuyla; “Onun kuvvetli ve güvenilir oldu-ğunu nereden biliyorsun sen!?” diye sormuş. Kız da Mûsâ’nın tek başına o ağır taşı kuyunun ağzından kaldırdığını, yine ağır kovayla tek başına su çektiğini, babasının davetini Mûsâ’ya arz ettiğinde başını yana çevirdiğini, yolda kendi-sine arkasından yürümesini emrettiğini söylemiş.

[57] “Çünkü ücret vererek tuttuklarının en iyisi, bu güçlü ve güvenilir kişidir.” Bu söz pek hikmetli, manidar ve kapsamlı bir sözdür ki artık bundan öte bir şey söylenemez; zira iş vereceğin kimsede yeterlilik ve güven nitelikleri bulununca gönlün rahat, işin tamam olur. Kız darbımesel konumunda olan bu sözü söylemekle artık başka bir söz söylemeye hâcet duymamıştır. Bunun hikmeti, “Kuvvetli ve güvenilir olduğu için onu ücretle tut.” demiş olmasıdır. Şayet “Burada nasıl َت ْ َ ْ َ ْ ِ ا َ َ ْ َ ifadesi İnne’nin ismi ve ُ ِ َ ْ يُّ ا ِ َ ْ ifadesi اİnne’nin haberi oldu?” dersen şöyle derim:Bu terkip Ebu’ş-Şağb el-Abesî’nin Sakīf kabilesinden YûsufYûsuf b. Amr’ın eline esir düşen Halid b. Abdullah el-Kasrî [v. 126/743] adına söylemiş olduğu şu şiir gibidir:

Bakın, insanların diri ya da ölü en hayırlısı Sakīf kabilesinin zincire vurulan esiridir.1

Âyette ve şiirde hayırlılık ve iyilik vurgusuna özen göstermek için haber makamında olmaya daha lâyık olan َ ْ َ kelimesi isim olarak takdim edil-miştir. İleride olacak olan ücretle tutma işinin mazi kipiyle ifade edilmesi, bu işin tecrübe ile bilinen bir durum olduğunu göstermek içindir. Arap-ların, ehvenu mâ a‘melte lisânun mumihhun (En kolay çalıştıracağın şey tatlı dildir.) sözü bu kabildendir. İbn Mes‘ûd’dan rivayet edildiğine göre insanların en ferasetlileri üçtür: Şu‘ayb (a.s.)’ın kızı ( Safra), YûsufYûsuf hakkında karısına “Ona iyi bak, ola ki bize faydası dokunur.” [YûsufYûsuf 12/21] diyen Yûsuf ’un efendisi ( Potifar), Ömer’in (r.a.) halife seçilmesi ko-nusunda Ebu Bekr (r.a.).

Rivayete göre; Şu‘ayb, Mûsâ’yı Safra ile evlendirmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

27. Âyetin Tefsiri

ma‘rife olandan daha kuvvetle ma‘lûm bulunan meşhur sakīf kelimesine muzāf olmuştur; yani İnne’nin haberi isminden daha ma‘rife durumdadır. / çev.

[58] Şu‘ayb’ın (a.s) “Şu iki kızımdan birini” demesi, bu ikisinden başka da kızları olduğuna delildir. ِ

َ ُ ْ َ ifadesi [i] ecertuhû kullanımından gelmek-tedir; kişiye işçi olduğun zaman böyle denilir. Bu ifade, birine baba olduğun zaman kullandığın ebevtuhû sözün gibidir. ٍ َ ِ َ

ِ א َ َ ifadesi َِ ُ ْ َ ’nin zarfıdır.

[ii] Ya da ecertuhû kezâ (Ücret/ecir olarak ona şunu verdim.) kullanımından alınmıştır. Peygamber’in (s.a.) ecerakumu’llāhu ve rahimekum (Allah ecrinizi versin ve size merhamet eylesin!) taziye ifadesi de bu kabildendir. Bu tahlilde ٍ َ ِ َ

ِ א َ َ mef‘ûlun bih olmaktadır; “Bana sekiz yıl çobanlık yapmak üzere [kızımı sana verdim].” demektir. Şayet“Kızlardan hangisi olduğunu tayin etmek-sizin nikâh nasıl sahih oldu?” dersen şöyle derim:Bu, nikâh akdi değildir; sadece bir sözleşme ve yapılacak işin niteliklerini beyan etmektir. Şayet nikâh akdi olsaydı “Sana nikâhlamak istiyorum.” demez; “Sana nikâhladım.” der-di. “Peki, Mûsâ’nın koyun çobanı olarak ücretle tutulması mehir olarak nasıl sahih oldu? Oysa mehrin, teslimi mümkün olan bir mal olması gerekir. İşte Ebû Hanîfe evleneceği kadına edeceği bir yıllık hizmeti mehir saymak üzere yapılacak evliliği onaylamamış, ancak evlenecek kişinin, kölesini, evleneceği kadına bir yıl hizmet ettirmesi ya da kadını bir yıl kocanın kendi evinde iskân etmesi şeklindeki mehirle olan evliliği onaylamıştır. zira birinci durumda kişi hizmet için kendini teslim etmektedir ve o mal değildir; ikinci durumda ise bir mal teslim etmektedir ki bu köle yahut evdir.” dersen şöyle derim: Ebû Hanîfe Rahimehullāh’a göre durum, dediğin gibidir. Şafi‘î’ye gelince o, yapı-lacak iş yahut hizmet edilecek husus malum olmak şartıyla kişinin evleneceği kadının mehrine mukabil bazı işlerini yapması yahut hizmetinde bulunması durumunda yapılan evliliği onaylamıştır. Belki de bu, Şu‘ayb (a.s.)’ın şeriatın-da caiz idi. Mehrin başka bir şey olması da mümkündür. Şu‘ayb (a.s.) sekiz ya da on yıl koyunlarına Mûsâ’nın çobanlık yapmasını, ayrıca bu iki kızdan birini de kendisine nikâhlamak istediğini murad etmiş; böylece Mûsâ’ya iki isteğini arz etmiştir. Nikâhı, yapacağı çobanlığa bağlamasının mânası ise “Sen şunu yaparsan ben de bunu yaparım.” tarzında bir ahitleşmedir, akitleşme değildir.1 Yine, Mûsâ’yı belli bir ücret karşılığında sekiz yıllığına çoban olarak tutmuş, ücretini ödemiş, kızı daha sonra nikâhlamış da olabilir. Bu durumda, ِ

َ ُ ْ َ أنَْ ٍ َ ِ َ

ِ א َ (sekiz yıl yanımda çalışmana karşılık) ifadesi aralarında geçen ko-nuşmadan ibarettir. “Bunu ona tamamlarsan, o da senin lütfun olur.” Yani ben seni buna zorlamam; fakat sen böyle yaparsan o senin lütuf ve ikramındır. Yapmazsan bir sorumluluğun yoktur. “Ama sana” iki süreden daha uzun olanı icbar etmekle “zorluk çıkarmak istemem.” 1 Ahit, öyle yapacağına dair söz vermek; akit ise anlaşma / sözleşme (imzalamak) demektir. / ed.

[59] Şayet“Arapların şakka ‘aleyhi’l-emru (iş ona zor geldi) ve şakaktu ‘aleyhi (ona zorluk çıkardım) sözlerinin hakikati nedir?” dersen şöyle derim: Bunun hakikati şudur: Bir iş senin gözünde büyüyüp zorlaştığı zaman, sanki bu iş senin aklını ikiye böler1; artık sen bazen “Buna gücüm yeter, yapa-bilirim.” bazen de “Yetmez, yapamam.” dersin. Yahut Şu‘ayb (a.s.) bu sö-züyle Mûsâ’ya müsamahakâr ve hoşgörülü davranacağını vaat etmiş, koyun çobanlığı konusundaki işinde ona zorluk çıkarmayacağını, sürü sahibi diğer ağalar gibi; (işçisinin) vakitlere titizlikle riayet etmesi ve işini eksiksiz yapması konusunda ısrarcı olmayacağını, anlaşma şartları dışında birtakım angarya-lar yüklemeyeceğini ifade etmiştir. İşte, bütün peygamberler insanlarla olan muamelelerinde toleranslı ve hoşgörülü olmuşlardır. Şu söz de bunu ifade eder: “ Peygamber (s.a.) benim ortağımdı, çok iyi bir ortaktı. Asla kimseyi al-datmaz, kimseye haksız muamelede bulunmaz, kimseyle gereksiz tartışmaya girmezdi.”2 [İbn Mâce, “Ticârât”, 63] “Allah’ın izniyle, benim salihlerden olduğu-mu göreceksin” ifadesi de buna delâlet etmektedir. Çünkü salihlik ile; güzel muamele, oturmuş derin bir ahlâk ve yumuşak huyluluğu kasdetmektedir. Gerçi, salihliğin genel anlamını da murad etmiş olabilir ki güzel muamele de buna dâhildir. Şu‘ayb (a.s.)’ın Mûsâ’ya vaad etmiş olduğu iyiliği “Allah’ın dilemesi” şartına bağlamasından maksat, bu konuda Allah’ın ona yardım ede-ceğine ve onu muvaffak kılacağına güven duymasıdır. Yoksa “Allah dilerse iyi davranırım ama dilemezse kötü davranırım!” gibi bir şey değildir.

Bu bölümü tek başına aç →

28. Âyetin Tefsiri

[60] “Bu, seninle benim aramdadır.” ifadesi Şu‘ayb (a.s.)’ın yapmış ol-duğu anlaşmaya işarettir; yani karşılıklı konuşup şartlarını belirleyerek anlaş-tığımız bu durum ikimizin arasında câridir ve bağlayıcıdır. Ne sen ne de ben hiçbirimiz şart ve taahhütlerimizin dışına çıkamayız. Sonra Mûsâ (a.s.) “Bu iki süreden” yani uzun olan on yıl yahut kısa olan sekiz yıldan “hangisini ta-mamlarsam tamamlayayım” fazla talepte bulunarak “bana düşmanlık etmek yok.”dedi. Şayet “Burada düşmanlık iki süreden yalnız kısa olanında, yani on yıla tamamlama isteğinde düşünülebilir. Düşmanlığı her iki süreye birden bağlamanın mânası nedir?” dersen şöyle derim: Bunun mânası şudur: Ben-den on yıldan fazla çalışmamın istenmesi tartışmasız haksızlık olduğu gibi, 1 Müfessir bu açıklamasıyla, şakk kelimesinin kök anlamını yansıtmaktadır; şakk ikiye bölmek, inşıkāk ise

ikiye ayrılmak demektir. Şüphe anlamındaki şekk (ّכ َّ ,de, zihnin herhangi bir konuda ikiye bölünmesi (اiki tarafa da tam ağırlık verememesi, kani olamaması durumudur. / ed.

2 İfadenin sahibi, es-Sâib b. Ebu’s-Sâib’dir (r.a.) (Tıybî’den). / ed.

aynı şekilde sekiz yıldan fazlası da haksızlıktır. Mûsâ bu sözüyle muhayyerlik durumunu beyan ve teyit etmek istemiş; bu hakkının sabit ve saklı olduğu-nu ifade etmiştir. Bu konuda iki süre de eşit olup artık bu iki süreden birini ya da diğerini tamamlama arasında fark yoktur. Süreyi on yıla tamamlama işi bana bağlıdır. İstersem yaparım; ama kimse beni buna zorlayamaz!

[61] Bu ifadenin “İki süreden hangisini tamamlarsam haddi aşmış ol-mam” anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu durumda, Mûsâ (a.s.) kendisi-nin düşmanlık yapmış olmayacağını ifade etmiş olur. Bu söz “Benim suçum günahım yok; sorumluluğum yok!” sözün gibidir. İbn Mes‘ûd’un kıraatinde ifade, eyye’l-eceleyni mâ kadaytu şeklindedir. Ya’nın sükûnu ile eymâ şeklinde de okunmuştur. Bu ifade Ferazdak’ın [v. 114/732] şu sözü gibidir:

İki simakdan1 hangisinin bulutları imdadıma gelip bana yağmur yağdıracak diye bekledim durdum

[62] İbn Kutayb’dan [v. 120/737]Ayın’ın kesresiyle ‘idvâne şeklinde riva-yet edilmiştir. Şayet“Her iki kıraatte zâit olarak getirilen Mâ’nın konumla-rı arasında ne fark vardır?” dersen şöyle derim: ِ ْ َ َ َ ْ א ا َ َّ -şeklindeki meş أَhur kıraatte א َ kelimesi ََّأي’nin müphemliğini tekid için getirilmiş ve ََّأي’nin yanına ziyade edilmiştir. Eyye’l-eceleyni mâ kadaytu şeklindeki şaz kıraatte ise işi yapmayı tekid için getirilmiştir; buna göre Mûsâ, adeta “İki süreden hangisini tamamlamaya karar verir, irademi hangisi yönünde kullanırsam, artık bana düşmanlık yok!” demektedir.

כِ [63] َ ,işin kendisine havale edildiği kişidir; ancak burada şahid اgören, gözeten, koruyan, işe mukayyet olan mânasında kullanıldığından َ َ ile müte‘addî olmuştur.

[64] Rivayete göre; Şu‘ayb (a.s.)’ın yanında peygamberlerin asâları var-dı. Geceleyin Mûsâ’ya “Asaların bulunduğu mahzene gir ve asâlardan birini al.” dedi. Mûsâ da Âdem(a.s.)’in cennetten getirdiği asâyı aldı. Bütün pey-gamberler veraset yoluyla bu asâya sahip olmuşlar; nihayet asâ Şu‘ayb’a (a.s.) intikal etmişti. Şu‘ayb (a.s.) âmâydı. Asâya şöyle bir dokundu, bu asâyı esir-geyip vermek istemedi. Ve Mûsâ’ya “Git başka bir asâ al.” dedi. Mûsâ, mah-zene yedi kere gidip geldi; her defasında kısmetine bu asâ düştü. Böylece Şu‘ayb (a.s.) Mûsâ’nın itibarlı, özel ve önemli biri olduğunu anladı. Bu asâyı Âdem(a.s.)’in vefatından sonra Cebrâil(a.s.)’in aldığı ve hep onun yanında olduğu, nihayet bir gece onu Mûsâ’ya ulaştırdığı da söylenmiştir. Bu asâyı Şu‘ayb’a (a.s.) insan suretinde bir meleğin emanet ettiği de söylenmiştir. 1 Bunlar evrenin 4. en parlak yıldızı olan es-simâku’r-râmih (Silahsız Simak; Arcturus) ile evrenin 15. en

parlak yıldızı olan es-simâku’l-a‘zeldir (Silahsız Simak; Azimech / Spica). / ed.

Şu‘ayb (a.s.) kızına Mûsâ’ya bir asâ getirmesini emretti; kız da bu asâyı ge-tirdi. Şu‘ayb (a.s.) bu asâyı yedi kere reddedip, başkasını talep ettiği halde kızın eline hep bu asâ geldi. Sonunda Şu‘ayb (a.s.) asâyı Mûsâ’ya verdi. Fa-kat bu bir emanet olduğu için pişman oldu. Hemen Mûsâ’yı takip edip asâ konusunda tartışmaya başladılar. İlk gelen kişinin hakemliğine razı oldular. Bir melek geldi; “İkiniz de asâyı yere atınız! Kim asâyı yerden alır kaldırır-sa asâ onundur.” dedi. Şu‘ayb (a.s.) kaldırmaya çalıştı; fakat kaldıramadı. Mûsâ asâyı kaldırdı ve aldı. Hasan Basri’den rivayet edildiğine göre bu asâ, Mûsâ’nın ağaçtan yaptığı sıradan bir asâdır. Kelbî’den Mûsâ’ya Tūr’da [yani Sînâ dağında] nida edilen ağacın Sincan dikeni ağacı olduğu ve Mûsâ’nın asâsının bu ağaçtan mâmul olduğu rivayet edilmiştir.

[65] Sabahleyin Şu‘ayb (a.s.) Mûsâ’ya “Yol ayrımına vardığında ot ve yeşillik çok da olsa sağ tarafa gitme; zira orada bir canavar var, sana ve koyunlara zarar vermesinden korkuyorum!” dedi. Ancak koyunlar sağ tara-fa gittiler, Mûsâ onları engelleyemedi, sürünün ardından gitti. Gerçekten, benzeri görülmemiş ot ve yeşillikler vardı. Mûsâ oracıkta uyuyakaldı. Bir-den canavar Mûsâ’ya yöneldi. Asâ canavarla savaşıp onu öldürdü ve kanlı olarak Mûsâ’nın yanına döndü. Mûsâ, asânın kanlı, canavarın da öldürül-müş olduğunu görünce rahatladı. Akşamleyin Şu‘ayb (a.s.)’ın yanına dö-nünce Şu‘ayb koyunlara dokunup karınlarının dolu, sütlerinin bol oldu-ğunu gördü. Mûsâ yaşananları ona haber verdi. Şu‘ayb (a.s.) bu duruma sevindi ve böylece Mûsâ’nın ve asânın önemini anladı. Ve Mûsâ’ya “Bu sene koyunlarımın yavrulayacağı erkek - dişi bütün alaca1 kuzuları sana hibe ettim.” dedi. Mûsâ’ya rüyasında asâsını koyunlarını suvardığı sulağa vur-ması ilham edildi. Mûsâ böyle yaptı ve koyunları suvardı. O sene koyunlar erkekli, dişili hep alaca yavruladı... Şu‘ayb (a.s.) da şartını yerine getirdi.

Bu bölümü tek başına aç →

29. Âyetin Tefsiri

[66] Peygamber’e (s.a.) Mûsâ’nın iki süreden hangisini tamamladığı so-rulmuş. Peygamber “En uzak ve en gecikmeli olanını.” buyurmuştur. Riva-yete göre; yine Peygamberimiz (s.a.) “En tamam olanını icra etti ve kızlardan küçüğü ile evlendi.” buyurmuş. Ancak bu, yukarıdaki rivayete aykırıdır.

[67] Cim’in üç harekesi ile de okunan ُوَة ْ َ ْ kelimesi, başında ateş اَolsun olmasın kalınca odun demektir. Kuseyyir [v. 105/723] şöyle demiştir:1 Başları siyah, diğer yerleri ise farklı renklerde. / ed.

Cariyeleri Leyla’ya ince, yaş ve yaramaz olmayan; kuru, kalın odunlar arayarak gecelediler.

Yine şöyle demiştir:Ateşteki korun üzerine, ateşin sıcaklık ve alevini artıracak kocaman bir odun attı.

Bu bölümü tek başına aç →

31. Âyetin Tefsiri

[68] Burada birinci Min de ikinci Min de ibtidâ-i gâye içindir; yani vadinin yamacındaki ağaçtan Mûsâ’ya bir nida geldi. ِة َ َ َّ ا َ ِ ifadesi ْ ِ ادِ َ ْ ِ ا ِ א َ ifadesinden bedel-i iştimaldir; zira ağaç o yamaçta bitmekteydi. Tıpkı ْ ِ

ُِ ُِ ِ َ ْ َّ א ِ ُ ُ َכْ ْ َ

ِ َא ْ َ َ َ (“… Rahman’ı nankörce inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını ve basıp çıktıkları merdivenleri gümüşten kılardık.” [Zuhruf 43/33]) âyetindeki gibi.

[69] ِ َ ْ ُ ْ .kelimesi zamme ile de fetha ile de okunmuştur (buk‘a / bik‘a) ا

Bu bölümü tek başına aç →

32. Âyetin Tefsiri

[70] ِ ّ -kelimesi; er-raheb, er-ruhub, er-rahb, er-ruhb şeklinde okun اmuş olup korku demektir. Şayetِ ْ َّ َ ا

ِ כَ َ َא َ כَ ْ َ ْ إِ ُ ْ ve korkudan) وَاaçılmış kolunu-kanadını da kendine çek) ifadesinin mânası nedir?” dersen şöyle derim: Bunun iki mânası olup birincisi şudur: [i]Allah Teâlâ asâyı yıla-na çevirince Mûsâ (a.s.) endişe ve korkuyla sıçradı; bir şeyden korkan kişinin yaptığı gibi eliyle yılandan korunmaya çalıştı. Kendisine “Elinle korunmaya çalışman düşmanların nezdinde seni alçaltır. Asâyı yere attığında yılana dönü-şür dönüşmez, elinle yılandan korunmaya çalışacağına elini pazunun altına sok, sonra da onu bembeyaz olarak çıkar! Böylelikle iki önemli iş birden hâsıl olur; hem senin için zillet olan bir durumdan kaçınmak ve hem de asâ dışın-da bir başka mu‘cize daha göstermek.” İmdi, burada ‘kanat’tan maksat eldir;

zira insanın elleri/kolları kuşun kanatları mesabesindedir. Kişi sağ elini sol pazusunun altına sokunca ‘kanadını kendinde toplamış’ olur. [ii] İkinci mâna ise kolunu kanadını kendine çekmesinden murad metanetli olması, kendini kontrol etmesi, asâ dönüştüğünde korkmaması ve panik yapmamasıdır; yani ifade kuşun yaptıklarından kinayedir; zira kuş korktuğunda kanatlarını ya-yar, salıverir. Yoksa kuşun kanatları toplu ve bir aradadır. Ömer b. Abdülaziz Rahimehullāh’dan [v. 101/720] aktarılan şu anekdot da bu kabildendir: Ömer b. Abdülaziz’in kâtibinden gayr-i ihtiyari bir yellenme sesi çıkmış, adamca-ğız kızarıp bozarmış ve kalkıp kalemini yere vurmuş… Ömer b. Abdülaziz “Kalemini al, kolunu kanadını kendine çek, sakin ol, rahatla; zira ben bu sesi hiç kimseden kendimden duyduğum kadar duymamışımdır!” demiş. َ ِ ِ ْ َّ korkudan dolayı” anlamına gelmektedir; “Yılanı gördüğünde içine“ ا

bir korku gelirse kolunu kanadını kendine çek.” demektir; ârız olan korku, ‘kolunu kanadını kendine çekme emrinin gerekçesi’ sayılmıştır. َْכ َ ْ إِ ُ ْ وَاכَ َ َא َ ifadesinin mânası ile -iki tefsirden birine göre- َِכ ْ َ ِ كَ َ َ ُכْ ْ -ifa اdesinin mânası aynıdır; ancak farklı iki ibare kulllanılmıştır. Aynı mânayı tekrarlamasının sebebi iki maksadın farklı olmasıdır; zira bu ifadelerden birinde maksat elin beyaz olarak çıkması, ikincisinde ise korkuyu gizlemek-tir. ŞayetKol/kanat bir yerde ‘kendisi çekilen’ diğer yerde ise ‘kendisine çekilen’ olarak ifade edilmiş olup bunlar َכ َ َא َ ْכَ َ ْ إِ ُ ْ ve وَا كَ إِ َ َ ْ ُ ْ وَاכَ ِ א َ [TāHâ 20/22] ibareleridir. Bu iki ifade nasıl uzlaştırılabilir?” dersen şöyle derim:Çekilen ‘kol/kanat’tan kasıt sağ el, kendisine çekilen kol/kanat ise sol eldir. Sağ ve sol elden her biri kol/kanattır.

[71] ُ ْ َّ kelimesinin Himyer dilinde yen mânasında olduğu bid‘at اtefsirlerdendir. Himyerîler a‘tınî mimmâ fî rahbike (Yeninde olanı bana ver.) derlermiş. Keşke bunun dil bakımından doğru olup olmadığını bileydim! Acaba bu, Arapçalarına güvenilecek fasih ve sağlam kimselerden hiç duyuldu mu? Keşke bunun âyetteki mevkiini ve Kur’ân’ın diğer kelimeleri gibi bunun da detaylı uygulamasını bileydim! Kaldı ki Mûsâ’nın (a.s.) Tanrı ile gizlice konuştuğu o gece, üzerinde yünden mamul zürmânika1 denen bir elbise vardı ki bunun yeni yoktur.

ِכَ [72] ا َ َ kelimesi şeddesiz ve şeddeli okunmuştur; şeddesiz olan, zâ-kenin, şeddeolan ise zâlikenin tesniyesidir. 1 Çobanların giydiği yünden/keçeden mamul koruyucu giysi, kepenek. / ed.

אن [73] א yani açık, parlak iki delil. Şayet “Hüccete neden burhân denilmiştir?” dersen şöyle derim: Hüccet beyaz ve parlak olduğu içindir; Arapların beyaz kadına -ikinci ve üçüncü harfleri tekrarlayarak- berahreha-tun demelerinden alınmıştır. Burhândaki Nûn’un zâit olduğunun delili ise kişi burhan getirdiğinde Arapların ebrahe’r-raculu demeleridir ki bir benze-ri, parlaklığından dolayı burhana -zeytinyağı demek olan es-suleyt kelime-sinden- sultānun demeleridir.

Bu bölümü tek başına aç →

34. Âyetin Tefsiri

[74] Rade’tuhû denir ki ona yardım ettim demektir. er-Rid’ kendisiyle yardım edilen şeyin adıdır. Burada fi‘lun kipi mef‘ûl mânasındadır. Aynı şekil-de ed-dif ’ de kendisiyle ısınılan şeyin adıdır. Selame b. Cendel şöyle demiştir:

Benim yardımcım, bütün o beyaz meşrefî kılıçlarıdır; çok keskin ve kesici olup da, savaşlardan dolayı ağızlarında kırıklar, körelmeler olan…

[Neml 27/25’deki ُء ْ َ -kelimesi] el-hıbu olarak okunduğu gibi, bu kelime de ri اden şeklinde Hemze’siz okunmuştur. [ ِ ّ َ ُ ِ [ifadesindeki رِدْءًا ِّ َ ُ fiili, muzari sıfat olarak merfû‘, emirden sonra gizlenen İn’in cevabı olarak da meczum olabilir. Tıpkı ِ ُ ِ َ ًّא ِ ifadesindeki gibi.1 [Meryem 19/5-6] وَ

[75] Şayet“Kardeşin tasdik etmesinin faydası nedir ki?” dersen şöyle derim:Maksat kardeşine, “doğru söyledin” yahut insanlara “Mûsâ doğru söylüyor.” demesi değildir; -etkili konuşan, ikna edici birinin yaptığı gibi- hakkı özlü bir şekilde anlatıp sonra genişçe açıklaması ve kâfirlerle mücade-le etmesidir. İşte bu, burhanla tasdik edilmiş bir söz gibi faydalı tasdik ye-rine geçer. Dikkat edilirse âyette “Hem, biraderim Hârun dil bakımından benden daha fasihtir; dolayısıyla, onu benimle birlikte yardımcı gönder.” buyrulmuştur. Üstün fesahat becerisine sözü tasdik için değil, bu maksat için ihtiyaç duyulur; zira söylenen sözü doğrulama konusunda fasih olanla olmayan eşittir. [ii] Yahut “sözünün yanına açıklama eklesin ki yalanlama-sından endişe edilenler onu tasdik etmiş olsunlar.” Mûsâ’nın (a.s) tasdikine Hârun sebep olduğu için bu tasdik mecazî olarak Hârun’a isnat edilmiştir.1 Yerisunî şeklinde merfû‘ okunduğunda, “Ya Rabbi! Bana vâris olacak bir velî/sahip hibe et.” anlamına ge-

lirken, diğer ihtimalde “Ya Rabbi! Bana bir velî/sahip hibe et de bana vâris olsun.” [Yani hibe edersen, bana ve değerlerime o sahip çıkar.] anlamındadır. / ed.

İsnâd-ı mecazî şu demektir: Tasdik, tasdiki gerçekleştiren kişide hakikat-tir, dolayısıyla tasdiki ona isnat etmek de hakikattir; sebepte ise tasdik söz konusu değildir; ancak tasdike sebep olan kişi -tıpkı fâ‘ilin işi bizzat ger-çekleştirmesindeki ilişki gibi- tasdike sebep olmakla o fiille bir birlikteliği olduğundan, tasdik mecazen, sebep olan kişiye isnat edilmiştir.1 َْאفُ أن َ ِّ أَ إِنِ ُ ِّ כَُ (beni yalanlamalarından korkuyorum) ifadesi de ِ ُ ِّ َ ُ -yar) رِدْءًا dımcı olarak gönder de beni tasdik etsinler2) kıraati de buna delildir ki bu okuyuş ِ ْ ِّ َ ُ fiilinin meczum okunuşunu takviye etmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

35. Âyetin Tefsiri

[76] َ ُ َ pazu, elin dayanağı anlamındadır. Pazunun kuvvetli olma-sıyla el kuvvetli olur. Tarafe şöyle demiştir:

Ey Lübeyna [adlı cariye]nin oğulları! Bir el (güç) ifade etmiyorsunuz siz!.. Olsa olsa pazusuz bir el...

Hayır duada şedda’llāhu ‘adudeke (Allah pazunu kuvvetlendirsin!), zıttında ise fetta’llāhu fî ‘adudike (Allah pazunu kırsın!) denilir. “Senin gücünü karde-şinle artıraca[k seni kuvvetlendirecek ve sana yardım edece]ğiz.” Yani bu, ya kollar pazunun kuvvetiyle kuvvetlendiği ve bedenin tamamı işleri kolların gücü sa-yesinde görebildiği içindir; ya da kişi, pazusunun kuvvetiyle kuvvet bulan kola benzetilmekte ve adeta kuvvetli pazuyla güçlenen bir kol kabul edilmektedir.

[77] Sultānen üstünlük ve egemenlik veya aşikâr bir delil demektir. َא ِ א َ ِآ ifadesi;

َאتٍ • ِ آ ْ ِ ِ [Neml 27/12] ifadesindeki nin müteallakı gibi bir müteal-laka bağlıdır; yani “Mu‘cizelerimizle gidin.”

• Yahut ًא א َ ْ ُ א َ כُ َ ُ َ ْ َ -ifadesine bağlı olup “Sizi mu‘cizelerimiz saye وَsinde egemen kılacağız.” demektir.

• Ya da َن ُ ِ َ َ ifadesine bağlıdır; yani “Kendinizi mu‘cizelerimiz sa-yesinde onlardan koruyacaksınız.”

نَ • ُ ِ א َ ْ yi açıklamaktadır, onun sılası değildir; zira sılanın mevsūlden’اönce gelmesi imkânsızdır. -Sonraya kalsa sadece sıla olurdu.-

َא • ِ א َ ِآ yemin olup kendisinden önceki َن ُ ِ َ َ َ ifadesi cevabı olabilir. • Yahut bu yemin lâfzen ya da takdiren cevabı olmayan bir yemindir.

1 Tasdik eden de tekzip eden de -sebep- Hârun’dan başkalarıdır. / ed.2 Yani Mısırlılar, Hârun’un güzel ve etkili konuşmaları sayesinde beni tasdik etsinler. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

36. Âyetin Tefsiri

[78] “Bu, uydurulmuş bir büyüden başka bir şey değil!” [i] Bunu sen yapıyor, sonra da Allah’a iftira ediyorsun. [ii] Ya da iftira olduğu aşikâr olan bir büyüdür. [iii] Yahut diğer büyü çeşitleri gibi bu da iftira niteliğindedir; Allah katından gelmiş bir mu‘cize değildir.

َא [79] َאئِ آ ِ (atalarımızda) ifadesi ا َ َ ’dan hal olup mansūbdur; yani atalarımız zamanında olan bir şey değildir. Allah “Bunun onlar zamanında olduğu bize söylenmedi.” dediklerini söylemek istiyor. Oysa ya bu konu-da yalancıdırlar -çünkü bunun benzerini işitmişlerdir, bilmektedirler- ya da bu sözleriyle büyüklük ve vahamette bunun benzerini işitmediklerini murad etmektedirler. Yahut da kâhinler Mûsâ’nın ortaya çıkacağını ve o getirdikleri ile geleceğini haber vermemişlerdir. Bu ifade onların mağlub ol-duklarının, apışıp kaldıklarının ve kendilerine gelen mu‘cizeler için “Bunlar benzerini işitmediğimiz birer sihir ve bid‘attir!” deyip başlarından savmak-tan başka çare bulamadıklarının delilidir.

Bu bölümü tek başına aç →

37. Âyetin Tefsiri

[80] “Benim Rabbim büyük kurtuluşa ehliyetli gördüğü kişinin halini sizden daha iyi bilir; zira onu peygamber kılmış ve hidayetle göndermiştir. Ve güzel sonu ona vaat etmiştir.” diyor ki bu zat kendisidir; bununla ken-disini kastetmektedir. Şayet sizin iddia ettiğiniz gibi yalancı, sihirbaz ve müfterî olsaydı Allah, onu bu vazifeye ehil kılmazdı; zira o, ganîdir ve hik-metli iş yapar. Yalancıları resul, sihirbazları nebî olarak göndermez. O’nun nezdinde zalimler iflâh olmaz!

ارِ [81] َّ ا ُ َِ א َ güzel akıbettir. “İşte bunlar içindir bu yurdun (güzel)

akıbeti! Yani, Adn Cennetleri...” [Ra‘d 13/22-23] âyeti ile “Nankörce inkâr edenler bu yurdun sonuçta kimin olacağını yakında öğrenecekler!” [Ra‘d 13/42] âyeti de buna delâlet etmektedir. ار -dan [yani yurttan] maksat dün’اyadır; dârın güzel akıbeti ise dünyanın insan için rahmet ve rıza ile sonlan-dırılması ve ölüm anında meleklerin onu müjde ile karşılamalarıdır. Şayet“İyi olsun kötü olsun her iki âkıbete de ‘yurdun sonu’ denilir; zira dünyanın sonu mutlaka ya hayırdır ya da şerdir. Niçin hayırla bitirilmesine ‘yurdun sonu’ denilmiştir de şerle bitirilmesine denilmemiştir?” dersen şöyle derim:

Elbette, Allah Teâlâ dünyayı ahirete geçiş yeri olarak planlamış, kullarının burada yalnız hayır ve iyilik yapmalarını murad etmiş ve onları sadece bu-nun için yaratmıştır. Böylece, kullar hayırlı ve sadakatli bir sonuç elde ede-ceklerdir. Her kim dünyada Allah Teâlâ’nın bu plan ve programı dışında iş yaparsa o kimse programı tahrif etmiş olur. Öyleyse dünyanın asıl sonu hayırlı sondur. Kötü sona itibar edilmez; çünkü bu, günahkârların tahrifat-larının sonucudur.

[82] İbn Kesîr [v. 120/738] bu âyeti Mekkelilerin mushaflarında olduğu gibi َ ُ אلَ şeklinde Vav’sız okumuştur. Bu güzel bir okuyuştur; çünkü getirilen bu açık mu‘cizelere onların ‘uydurulmuş sihir’ demelerine muka-bil, bu bağlam, Mûsâ’nın onlara ne cevap verdiğinin sorulup araştırıldığı yerdir.1 Vav’lı okuyuşun açıklaması ise “Onlar şöyle dediler, Mûsâ da böyle dedi.” şeklindedir; iyi gözlem yapan biri bu sözle diğer söz arasında bir mu-kayese yapar; birinin doğru, diğerinin yanlış olduğunu kavrar.

Zıtlarıyla anlaşılır zira, varlıklar.

نُ [83] َכُ ifadesi hem Yâ hem de Tâ’lı okunmuştur.2

Bu bölümü tek başına aç →

38. Âyetin Tefsiri

[84] Rivayete göre; Firavun, veziri Hâmân’a kule yapmasını emredince Hâmân amele ve işçi sınıfı dışında 50 bin mimar, mühendis vd. teknik ele-man topladı. Ocak kurularak tuğla, kiremit ve kireç üretmelerini emretti. Ahşabı ustaca işleyip sütun ve direkler yerleştirdi. Nihayet öyle bir kule inşa ettiler ki Allah’ın yarattıklarından hiçbirinin binasının ulaşamayacağı bir yapıya ulaştı. Artık usta, kulenin tepesinde binayı yükseltmek için dura-bileceği bir yer bulamıyordu. Allah Teâlâ günbatımında Cebrâil’i (a.s.) gön-derdi. Cebrâil (a.s.) kuleye bir kanat vurdu ve kuleyi üçe böldü. Bir parça Firavun’un askerî birliğine, kışla ve karargâha düştü ve bir milyon kişinin ölümüne sebep oldu. Bir parça denize düştü. Bir parça da batı tarafına düş-tü. Sonuçta, kulenin yapımına katkı sağlayan kimse kalmadı. Hepsi öldü.1 Bu tür merak ve istifham yerlerinde ise bağlaçsız istinaf cümleleri kullanılmaktadır. Bir başka deyişle,

istinaf cümlelerinde, önceki ibareden zihne takılan hususlar bağlaçsız olarak cevaplanır. / ed.2 Çünkü ismi olan ‘âkıbet kelimesi hakiki müennes değildir. / ed.

Bu kıssada şöyle bir rivayet daha vardır: Firavun kuleye çıkıp göğe doğru bir ok attı. Allah Teâlâ onları sınamak için oku kana bulanmış olarak geri dön-dürdü. Bu sefer Firavun “İşte Mûsâ’nın ilâhını öldürdüm!” dedi. Sonra Allah kuleyi yıkmak için Cebrâil’i (a.s.) gönderdi. Bunun doğruluğunu Allah bilir!

[85] Firavun ‘başka bir ilâh bilmediği’ni ifade etmekle, başka bir ilâhın varlığını reddetmek istemiş olup mâna, şudur: “Sizin benden başka ilâhınız yok!” [A‘râf 7/59] Tıpkı “De ki: Siz, göklerde ve yerde kendisinin bilmediği bir şeyi mi Allah’a bildiriyorsunuz?!” [Yûnus 10/18] âyetindeki gibi ki gökler-de ve yerde olmayan şeyleri mi [bildiriyorsunuz?!] demektir; zira ilim ma‘lûma tâbidir ve ‘varlık’a o her ne hal üzere ise o şekilde taalluk eder. O varlık ‘yok’ ise mevcut [ ilim] ona taalluk etmez. İşbu sebeple, ‘başka bir ilâhın varlığını bilmemesi’ o olmadığı içindir; onun olmaması, ‘varlığını bilmemek’ olarak ifade edilmiştir. Gerçi, Firavun’un bu ifadesi zâhir anlamı üzere de olabilir; yani başka bir ilâhın varlığı Firavun tarafından bilinmemektedir; ancak bu konuda bir zann mevcuttur; nitekim َ ِ כَאذِ ْ َ ا ِ ُ ُّ ُ َ َ ِّ -Şüphesiz, onun ya) وَإِlancılardan olduğu kanaatindeyim!) ifadesi de bunu göstermektedir. Firavun, Mûsâ’nın bir başka ilâhın varlığını iddia ederken yalancı olduğunu zannedip, Mûsâ’yı (a.s.) yalancı olarak nitelediğine göre, varlık âleminde kendisinden başka bir ilâh olduğunu da zannediyor demektir. Şayet bu alçak herif yakīnî bir zanna sahip olmasaydı, hatta Mûsâ’nın sözünün doğru olduğunu biliyor olmasaydı -zira Mûsâ (a.s.) ona, “Aslında, sen bunları göklerin ve yerin Rab-binin, gözlerinizi açacak birer gösterge olarak indirmiş olduğunu biliyorsun.” [İsra 17/102] demişti- böyle büyük kuleler yapma külfetine girmez, bu konu-da çektiği zahmet ve yorgunluğu çekmezdi. Güya bununla Mûsâ’nın ilâhına ulaşacak! Oysa Mûsâ’nın ilâhının zatı ve nitelikleri konusunda son derece cahildir; çünkü kendisi bir mekânda olduğu gibi ‘o’nun da mekânda olduğu-nu sanmaktadır. Tahtına oturduğunda kendisine ulaşıldığı gibi ‘o’na da ula-şılacağını, kendisi yerde sultan olduğu gibi ‘o’nun da gökte hakan olduğunu zannetmektedir. Firavun’un da kurmaylarının da ne kadar cahil ve anlayışı kıt olduklarını, kule yapmak suretiyle göklerin esbabına ulaşmak istemelerinden daha iyi ispat edecek bir delil göremezsin. [Yalnız] Firavun bunlarla ülke hal-kının kafasını karıştırıp algı operasyonu mu yapıyor yoksa anlayışı kıt, hay-vanlara benzeyen bu akılsız herif gerçekten bu kadar kavrayışsız mıdır merak ediyorum. Şayet “kuleden atılan okun kana bulanmış olarak geri döndüğü” hikâyesi doğru ise Kur’ân’daki; benzeri diğer kâfirlere yönelik sözlü alaylar gibi burada da fiilî bir alay söz konusu olmaktadır. Birinci görüşe [yani başka bir ilâhın varlığını bilmemekten kasıt onun varlığını reddetmektir şeklindeki mânaya] göre zann, kesin bilgi ile tefsir edilebilir. Şairin şu sözü gibi:

Ben de şöyle dedim kendilerine: Bilin ki, pürsilâh ikibin yiğit bekliyor sizi!”

Bununla birlikte, kule yapma işi kesin bilgi ve yakīne ulaşma iddiasıyla çe-lişmektedir. Fakat bu durum -kavrayışsız ve ahmak- kavmine gizli kalmıştır. Yahut gizli kalmamıştır da, herkes kendisi hakkında Firavun’un kırbacından ve kılıcından korkmaktadır!..

[86] Firavun, “Ey Hâmân! Bana tuğla, kerpiç pişir!” demedi de “be-nim için bir ocak yakıp balçığı pişir!” dedi; zira Firavun tuğla ve kerpiç ya-pan ilk kişidir; böylece bir zanaat öğretmiş oluyordu. Ayrıca bu, Kur’ân’ın fesahatine ve yüksek belâgatına uygunluk açısından daha güzeldir; zorba ve zalimlerin sözlerine de daha fazla benzerlik arz etmektedir. Hem veziri hem de vekili olan Hâmân’a sözün ortasında Yâ [Ey!] diyerek ve ismiyle ses-lenerek ocağı tutuşturmasını emretmesi, kibir ve zorbalığının delillerinden biridir. Hz. Ömer’den (r.a.) rivayet edildiğine göre kendisi Şam’a sefer tertip edip tuğla ve kerpiçten yapılmış kasırları görünce, “Ben Firavun’dan başka kimsenin tuğla ve kerpiçle bina yaptığını bilmiyordum.” demiştir.

[87] et-Tulû‘ ve el-ıttılâ‘ yükseğe çıkmak, tırmanmak demektir; ta-le‘a’l-cebele ve ıttale‘a denilir ki ikisi de aynı mânadadır.

Bu bölümü tek başına aç →

40. Âyetin Tefsiri

[88] Haklı kibirlenme sadece Allah’a aittir; çünkü gerçek mütekeb-bir -yani şanının yüceliğinde sınır olmayan tek varlık- O’dur. Peygamber (s.a.) Rabbinden aktararak şöyle buyurmuştur: “Büyüklük ve azamet Be-nim ridâ ve izârımdır1[Müslim, “Birr ve Sıla”, 136]; bunlardan birinde benim-le münakaşa edeni ateşe atarım!” Allah’tan başka kim kibirlenirse kibir-lensin haksızdır.

نَ [89] ُ َ ْ ُ ifadesi [“döndürülmeyeceklerini” / “dönmeyeceklerini” mealinde] zamme ve fetha ile okunmuştur.

[90] “Biz de onu ve ordusunu tutup deryaya atıverdik!” ifade-si Allah Teâlâ’nın şanının azametine, saltanatının büyüklüğüne delâ-let eden büyük sözlerdendir. Sayıca çok çok fazla, büyük kalabalık-lar halinde iseler de Allah Teâlâ onları küçümseyip azımsayarak bir kimsenin avucuna alıp deryaya attığı çakıl taşlarına benzetmektedir. 1 Sadece Bana ait alt ve üst giysilerdir; yani zamanımızdaki pantalon ve cekete benzetebileceğimiz bu giysi-

leri Allah’dan başkası giyemez, kuşanamaz. / ed.

“Oraya, çakılı uludağlar yerleştirip…” [Murselât 77/27], “Arz ve dağlar yer-lerinden kaldırılıp tek bir çarpma ile paramparça olduklarında…” [Hâkka 69/14], “Buna rağmen, Allah’ı hakkıyla takdir edememişlerdir. Oysa Kıyamet günü Arz’ın tamamı O’nun ‘avuc’unun içinde olacak, gökler de O’nun ‘sağ eli’nde dürülmüş olacaktır.” [Zümer 39/67] âyetleri de bunun gibidir. Bütün bunlar Allah Teâlâ’nın kudret ve iktidarına dair birtakım tasvir ve temsiller-dir. O’nun kudreti yanında her şey ne kadar ulu ve büyük olsa da küçüktür.

Bu bölümü tek başına aç →

42. Âyetin Tefsiri

[91] Şayet“Onları, ateşe davet eden önderler kılmıştık.’ ifadesinin mânası nedir?” dersen şöyle derim: Mâna, “Biz onları ‘cehennem davetçi-lerinin öncüleri’ olarak çağırarak [yani adlandırarak] ‘Bunlar cehenneme davet eden öncülerdir!’ dedik.” şeklindedir. Gerçek halifeler de cennet davetçileri olarak öncüdürler. Bu ifade, biri diğerini “cimri ve fâsık” diye çağırdığında kullanılan ce‘alehû bahīlen ve fâsıkan ifadesinden alınmıştır ki “onu cimri ve fasık saydı” demektir. Yine Dilciler fessakahû ve bahhhalehû ifadeleri-ni “Onu cimri ve fasık saydı.” şeklinde tefsir ederler.1 ا ئכ ا ا ُ َ َ وَא א إ ا אدُ َ

ِ ْ ُ (“Rahman’ın kulları olan melekleri dişi yapmaktalar!..” [Zuhruf 43/19]) âyeti de bu kabildendir. Bunların insanları cehenneme da-vet etmelerinin mânası ise onları insanı cehenneme götüren inkâr ve ması-yetlere çağırmalarıdır. “ Kıyamet günü de yardım alamazlar.” Oysa Cennet davetçilerinin öncülerine yardım edilecektir. Bu, “Onlara yardım etmedik, onlar da sonunda küfrün öncüleri oldular!” anlamında da olabilir. Yardım-sız bırakmanın [yani hızlânın] mânası, lütuf ve ihsanda bulunmamaktır. Ve Allah bunları ilahî lütfunun fayda vermeyeceğini bildiği kimselerden esir-gemektedir. Yani küfür ve inkârda ısrarlı ve kararlı olup da, âyet/mu‘cize ve uyarıların fayda vermediği kimselerden. Bu ifade kinaye makamındadır; çünkü ihsanın esirgenmesi inkârda kararlı olmanın ardından gelen bir şey-dir. Bundan maksat, inkâr kararlılığının ta kendisidir. Adeta, inkârcılıkta kararlı olmuşlar, hatta inkârcılıkta öncü olup inkârcılığa ve bunun kötü akıbetine davetçi olmuşlardır. 1 Tef‘îl babı, diğer mânalarının yanında, kişiyi ilgili fiile nispet etmeyi de anlatır; sözgelimi kefferahû “onu

inkârcılığa nispet etti; tekfir etti.” demektir. / ed.

[92] “Peki, merdûfu (öncüyü) bırakıp râdifi (artçıyı) zikretmenin an-lamı nedir?”1 dersen şöyle derim:Artçının zikredilmesi öncünün varlığına delâlet eder; varlığını gösteren delille birlikte, öncünün varlığı bilinmiş olur ve sonuçta bu durum, öncünün varlığını ispat etmekte onu bizzat zikret-mekten daha kuvvetli olur. Dikkat edersen, şöyle dersin: Şayet o inkâr-cılıkta kararlı olup hükmü kesinleşmiş olmasaydı Allah’ın lütuf ve ihsanı ondan sirgenmezdi. Allah’ın lütuf ve ihsanının engellendiğini zikretmekle onun inkârcılıkta kararlı olduğu bilgisi, hatta daha fazlası hâsıl olmaktadır ki bu da onun inkârcılıkta kararlı olduğuna hüccetin sabit oluşudur. “ Kı-yamet günü de yardım alamazlar.” ifadesi de bu yorumu teyit etmektedir; adeta şöyle denmektedir: “Biz onları dünyada yardımsız bıraktık, kıyamet günü de yardımsız kalacaklar!” Nitekim şöyle buyurmaktadır: “Peşlerine bu dünyada” huzurdan kovmak ve rahmetten uzaklaştırmakla “bir lânet taktık; ama asıl Kıyamet günü kabahatli görülenlerden” huzurdan kovulan ve rahmetten uzaklaştırılanlardan “olacaklar!..”

Bu bölümü tek başına aç →

43. Âyetin Tefsiri

[93] َ אئِ َ َ ifadesi hal olarak mansūbdur. Basīret, kişinin sayesinde basi-retli davranabildiği kalp nurudur. Nitekim basar da kişinin sayesinde göre-bildiği göz nurudur. Allah Teâlâ şunu murad etmektedir: Biz gönüllere nur olarak ona Tevrat’ı verdik; zira gönüller kördürler, basiretli değillerdir, hak-kı batıldan ayıramazlar. Ve doğru yolu göstermek için -zira sapıklıkta boca-layıp duruyorlardı- ve “rahmet vesilesi olarak verdik” -onunla amel ettikleri takdirde rahmete nail olabileceklerdi- “ki daha önce yaşadıklarından ibret alabilsinler.” Yani ibret almalarını irade ettiğimiz için... Burada irade um-maya benzetilmiş ve [le‘alledeki] umma, irade için isti‘âre edilmiştir. Mûsâ’nın (a.s.), kavminin ibret almasını umması şeklinde bir mâna da murad edilmiş olabilir; tıpkı “Belki düşünüp ders çıkarır.” [TāHâ 20/44] âyetindeki gibi.

Bu bölümü tek başına aç →

44. Âyetin Tefsiri

[94] ِّ ِ ْ َ ْ batı yakasında olan yer olup Sînâ dağında Mûsâ’nın (a.s.) اAllah ile olan mîkātının gerçekleştiği yerdir. Allah Teâlâ burada Tevrat levhalarını Mûsâ’ya (a.s.) yazılı olarak arz etmiştir. Mûsâ’ya (a.s.) bildiri-len buyruk kendisine yapılan vahiydir. Hitap Peygamberimiz’edir (s.a.).

1 Yani neden merdûfu (insanları, kişiyi cehenneme götüren inkârcılığa ve masıyete davet etmeyi) terketti de râdifeyi (insanları cehenneme davet etmeyi) zikretti? / ed.

Allah Teâlâ buyurmaktadır ki: Ey Muhammed! Sen bizim Mûsâ’ya vah-yettiğimiz mekânda hâzır değildin. Ona ettiğimiz vahye şahit olanlardan değildin; ya da ona ettiğimiz vahyin gözlemcilerinden değildin; bunlar Mûsâ’nın mîkāt için seçtiği temsilcilerdir. Evet, sen orada bulunmuyordun ki Mûsâ’nın mîkātında yaşananlara ve Mûsâ’ya Tevrat’ın yazılı olarak arz edilişine ve diğer hususlara müşahede yoluyla vâkıf olasın.

Bu bölümü tek başına aç →

45. Âyetin Tefsiri

[95] Şayet“ًא و ُ ُ َא ْ َ ْ َّא أَ َכِ ifadesi bir önceki ifadeye nasıl bağlanıyor ve وَhangi cihetten aksine[ve lâkin] buyruluyor?” dersen şöyle derim: Bunun bir önceki ifade ile bağlantısı ve ona istidrak olması bu ifadenin mânasının şu şekilde oluşudur: Aksine, Mûsâ’ya vahyetmemizden senin zamanına kadar nice nesiller meydana getirdik. [Getirdik] de onların ömürleri senin bulun-duğun asra kadar uzadı; -el-‘umur vahyin kesilme süresi demektir- ve ilimler silindi gitti. Artık onlara elçi olarak seni göndermemiz gerekli oldu. Nihayet biz de seni elçi olarak gönderdik ve seni peygamberlerin kıssalarına, özellikle Mûsâ’nın kıssasına dair bilgiyle donattık. Allah Teâlâ adeta şöyle buyurmak-tadır: Sen Mûsâ’ya ve onun yaşadıklarına şahit değildin. Fakat onu sana biz vahyettik. Böylece Allah, fetretin uzaması olan vahyin sebebini zikretti ve az ve öz anlatma âdeti üzere, bununla müsebbebe delâlet etti. O halde burada istidrak bundan sonraki iki istidrâkin benzeridir: “Medyenlilerin” yani Şu‘ayb ve ona inananların “arasında kalıp da âyetlerimizi onlardan” öğrenmek mak-sadıyla “okumuş da değildin...” Âyetler derken Şu‘ayb (a.s.) ve kavminin kıssa-sını beyan eden âyetleri murad etmektedir. Aksine, biz seni onlara göndererek bu kıssayı sana biz haber verdik ve onu sana biz öğrettik.

Bu bölümü tek başına aç →

46. Âyetin Tefsiri

[96] “Evet, Biz seslendiğimizde” münâcât ve Mûsâ (a.s.) ile konuşma gecesinde “ Tūr’un yanında değildin; fakat Rabbinin bir rahmeti olarak” sana öğrettik. [ ً َ ْ .ifadesi] rahmetun şeklinde merfû‘ olarak da okunmuştur رَ“... Ta ki senden önce” fetret zamanında seninle Îsâ (a.s.) arasında “kendi-lerine hiçbir uyarıcı gelmemiş bir kavmi uyarasın da onlar da düşünüp ders çıkarsınlar.” Bu süre beş yüz elli senedir. Tıpkı “Ataları uyarılmadığı için gafil kalmış bir kavmi uyarasın diye...” [YâSîn 36/6] âyetindeki gibi.

Bu bölümü tek başına aç →

47. Âyetin Tefsiri

[97] Birinci َ ْ َ imtinâ‘iyye olup cevabı, mahzuftur. İkinci َ ْ َ ise tahdī-dıyyedir. İki Fâ’dan biri atıf Fâ’sıdır. Emir fiilin yapılmasına sebep olduğundan, َ ْ َ da emir hükmünde olup ikinci Fâ َ ْ َ ’nın cevabıdır. İşin yapılmasına sebep

olanla işin yapılmasını teşvik eden aynı konumdadır. Mâna şöyledir: Şayet daha evvel gerçekleştirdikleri şirk ve günahlar sebebiyle cezalandırıldıklarında “Bize de peygamber gönderseydin!” diyerek bununla, aleyhimize delil getirecek olmasa-lardı, peygamber olarak seni onlara göndermezdik; yani onlara peygamber gön-dermemiz bizim onlar üzerinde bir hüccetimiz olsun, onların bizim üzerimizde bir hüccetleri olmasın, diyedir. Bu ifade “Elçilerden sonra insanların Allah’a karşı mazeretleri kalmasın.” [Nisâ 4/165] ve “Bize müjdeci ve uyarıcı gelmedi!”1 [Mâide 5/19] ifadeleri gibidir. Şayet“Bu mâna nasıl doğru oluyor? Oysa elçi gönderme-nin sebebi söz değil, cezalandırılacak olmalarıdır; zira imtinâ‘ harfi söz üzerine değil ceza üzerine dâhil olmuştur [ٌ َ

ِ ُ ْ ُ َِ ُ ْ أنَْ َ -dersen şöyle derim: Pey ”.[وَ

gamber göndermeye sebep olacak şeyden maksat sözdür; ancak ceza, bu söze sebep olup sözün varlığı da cezanın varlığına bağlı olunca, sanki söz vasıtasıyla peygamber göndermeye sebep olan şey, ceza imiş gibi kabul edilmiş ve imtinâ‘ harfi ceza üzerine getirilmiştir. Söz ise sebebiyet mânası veren Fâ ile cezaya ma‘tūf olarak getirilmiştir. Bu, “Kendilerine musibet geldiği zaman böyle diyecek olma-salardı, seni peygamber olarak göndermezdik.” demeye gelir. Ancak ifadede bu tarzın tercih edilmesinde şöyle bir nükte vardır: Şayet kendilerini yakīnî bilgiye ulaştıracak mücbir bir sebep görüp -sözgelimi- inkârlarından dolayı azaba dûçar olmasalardı “Bize bir peygamber gönderseydin!” demezlerdi. Bu sözü söyleme-lerinin tek sebebi cezalandırılmalarıdır, başka bir şey değildir; [meselâ] yaratıcıla-rına imanı kaçırmış olduklarından dolayı öfkelenip üzülmeleri değildir. Çünkü inkârcılıklarının iyice muhkemleştiği, içlerinde yerleşip derinleştiği konusunda açık şahit vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Geri döndürülselerdi, yine kendilerine yasaklanan şeylere dönerlerdi!” [En‘âm 6/28]

[98] Çoğu işler ellerle yapıldığı için, yapılan iş kalbî amellerden de olsa, her iş ellerin teşebbüs, takdim ve müdahalesi ile yapılmış olarak tabir edilmektedir. Bu, ‘söz’de genişlik, serbestliktir, mecazî bir anlatımdır; kezâ, azı çoğa tâbi kılma, çoğu aza egemen kılma kabîlindendir. 1 İfadenin tamamı şöyledir: “Ey Ehl-i Kitap! Evet, size Resûlümüz geldi... Peygamberlerin arasının kesildiği

bir dönemde gerçekleri size açıklıyor ki ‘Bize müjdeci ve uyarıcı gelmedi!’ demeyesiniz. Çünkü size gerçek bir müjdeci ve uyarıcı gelmiş bulunuyor. Allah her şeye kadirdir.” Burada, her ne kadar muhataplar Arap-lar değil ise de mazeret mekanizmaları aynıdır; bize peygamber gönderseydin, bu azaba duçar olmazdık!.. Aslında, En‘âm 6/155-157 makama daha uygun gözükmektedir. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

48. Âyetin Tefsiri

[99] “Ama bu gerçek” diğer mu‘cizelerle beraber mu‘ciz kitabı tasdik eden elçi “katımızdan kendilerine gelince,” mazeretleri kesilip hüccet yol-ları kapanınca, kitabın toptan indirilmesi, asânın yılana dönüşmesi, deni-zin yarılması ve “Mûsâ’ya verilen” diğer “(mu‘cize)ler gibi ona da verilse ya?!” demeye başladılar!“ Sonuçta; hakkı kabul etmeme ve inat üzerine bina edilen “Ona bir hazine indirilmeli veya beraberinde bir melek gelmeli de-ğil miydi?” [Hûd 11/12] gibi birtakım talep ve tekliflerde bulundular. “Peki, Mûsâ’ya verilenleri inkâr etmemişler miydi?!” Bunlar, Müşriklerin ebnâ-i cinsleridir; gidişat ve inatları onlar gibi olan Mûsâ döneminin kâfirleridir. Hasan-ı Basrî’den [v. 110/728] rivayet edildiğine göre Mûsâ (a.s) zamanın-da Arapların inkâr ve inat bakımından bir kökleri [yani inkârcı ataları] vardı. Buna göre mâna, “Bunların ataları da inkâr etmediler mi?” şeklinde olur.

[100] Mûsâ ve Hârûn (a.s.) hakkında “Bunlar birbirini destekleyen” yani aralarında yardımlaşan “sihir [sahibi] iki zâttır.” dediler. ا َ َ َא َ ifadesi, idğamlı olarak izzāherâ şeklinde de okunmuştur. ِان َ ْ

ِ okuyuşu, “büyü sahibi iki kişi” anlamındadır. Yahut onları büyü ile nitelemekte mübalağa için böyle demişlerdir. Ya da “iki çeşit büyü” murad etmişlerdir. ٍ ّ כ ifadesi, “ikisini de” anlamındadır. “Peki, bu tefsirde ُ ْ َ ْ

ِ ifadesini nereye bağlı-yorsun?” dersen şöyle derim: وا ُ ُ َכْ ْ َ َ ifadesine bağlıyorum; ancak أوََ

ِ أوُifadesine de bağlayabilirim. O zaman mâna şöyle olur: Bu sözü söyleyen Mekkeliler, Muhammed’i (a.s.) ve Kur’ân’ı inkâr ettikleri gibi Mûsâ’yı ve Tevrat’ı da inkâr etmişlerdir. Hazret-i Mûsâ ve Muhammed (a.s.) hakkında “Bunlar birbirini destekleyen iki büyücüdürler.” ya da iki kitap ( Tevrat ve Kur’ân) hakkında “Birbirini destekleyen iki büyüdür.” demişlerdir. Şöyle ki: Mekkeliler Medine’deki Yahudi reislerine bir heyet göndererek onlara, Muhammed hakkında birtakım sorular sordular. Yahudi reisleri onlara Mu-hammed’in nitelik ve özelliklerinin aynen kendi kitapları olan Tevrat’taki gibi olduğunu söylediler. Heyet Kureyş’e dönüp Yahudilerin sözünü onlara haber verince, “Bu ikisi, birbirini destekleyen iki büyücüdür.” dediler.11 İlk tefsire göre: “Birbirini destekleyen iki büyü! İkisini de inkâr ediyoruz!’ diyerek daha önce Mûsâ’ya verilenleri

inkâr etmemişler miydi?!” İkinci tefsire göre: “Daha önce, ‘Birbirini destekleyen iki büyücü! İkisini de inkâr ediyo-ruz!’ diyerek Mûsâ’ya verilenleri inkâr etmemişler miydi?!” Nüzul ortamına uygun olan, ikinci anlamdır. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

49. Âyetin Tefsiri

[101] “De ki: Doğru söylüyorsanız, Allah katından bu ikisinden” yani Mûsâ’ya (a.s) ve bana indirilenden “daha iyi kılavuzluk eden bir kitap getirin de ben ona uyayım!” [Şu‘arâ 26/51’in tefsirinde] zikrettiğim gibi, bu şart kesin olan bir iş ve hükmün sıhhatine delâlet eden bir şarttır; çünkü bu iki kitaptan daha iyi kılavuzluk eden bir kitap getirmelerinin mümkün olmadığı hiçbir şüpheye mahal vermeyen, kesin olarak bilinen bir şeydir. Burada şüphe ifade eden bir harf getirilerek onlarla alay etmek kastedilmiş de olabilir.

Bu bölümü tek başına aç →

50. Âyetin Tefsiri

[102] Şayet“Âyetteki isticâbet fiiliyle Kâ‘b b. Sa‘d el-Ğanevî’nin; Nice davetçiler cömertlik ve ikrama davet etti de bu davete icabet etmedi hiç kimse.

ifadesi arasında ne fark vardır? Zira aynı fiil burada Lâm’sız müte‘addî ol-muştur.” dersen şöyle derim:Bu fiil duaya doğrudan, dua eden kişiye ise Lâm ile müte‘addî olur. Ve dua edene müte‘addî olduğunda dua hazfedilir. Sözgelimi istecâba’llāhu du‘âehû (Allah onun duasını kabul etti.) ya da iste-câbe le-hû (Allah ona icabet etti.) denilir; neredeyse hiç istecâbe le-hû du‘âehû denmez. Mısranın mânası muzāfın hazfiyle, fe-lem yestecib du‘âehû (Onun çağrısına icabet etmedi.) şeklindedir. Şayetİsticâbet duayı gerektirir, oysa burada dua yok.” dersen şöyle derim: ٍَאب ِכِ ا ُ ْ َ [bir kitap getirin] ifadesi getir-me emridir. Emir ise bir işe sebep ve çağrıdır; Allah adeta şöyle demektedir: Senin daha iyi kılavuzluk edecek kitabı getirmeleri için yapmış olduğun çağ-rıya icabet etmezlerse, bil ki mağlup olmuşlardır; kendi ‘akıl’larına uymak-tan başka hüccetleri kalmamıştır. Sonra da şöyle buyurmaktadır: Dininde “Allah’tan gelen bir kılavuzluk olmaksızın” yaniilâhî lütuflardan mahrum kalmış, kalbi mühürlenmiş olarak, yalnızca ‘akl’ına uyandan “daha dalâlette olanı var mıdır!?” Kendilerine lütuf ve ihsanda bulunan birinin abesle iştigal etmiş sayılacağı, zulmü1 sabit ve daimî olan bir topluluğa Allah lütuf ve ih-sanda bulunmaz! ى ً ُ ِ ْ َ ِ ifadesi hal yerinde olup “yüzüstü bırakılmış olarak, kendisiyle ‘akl’ının arasına [lütufla] girilmeyerek” demektir.1 Hukukî mânadaki zulümden ziyade, hikmetin tersine “işleri yerli yerinde ve gerektiği gibi yapmamak”

anlamında bir zulüm, itikatta ve amelde zulüm. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

51. Âyetin Tefsiri

َא [103] ْ َّ -kelimesi şeddeli de şeddesiz de okunmuştur. Mâna şöyle وَdir; düşünmeleri, ibret ve öğüt alarak kurtulmaları için Kur’ân onlara vaat, tehdit, kıssa, ibretler, öğütler ve nasihatler olarak ardı ardına gelmiştir. Ya da Kur’ân onlara ardı ardına kesintisiz olarak gelmiştir. Tıpkı “Onlara Rah-man’dan ne zaman yeni bir öğüt gelse, ondan mutlaka yüz çevirmişlerdir!” [Şu‘arâ 26/5] âyetindeki gibi.

Bu bölümü tek başına aç →

52. Âyetin Tefsiri

52. Bundan evvel kitap verdiklerimiz buna [da] iman etmekteler.
Bu bölümü tek başına aç →

53. Âyetin Tefsiri

Rabbimizden gelen gerçektir o... Şüphesiz biz ondan önce [de aynı gerçe-ğe] teslimiyet gösteren kişiler idik.” demekteler.

Bu bölümü tek başına aç →

54. Âyetin Tefsiri

[104] Bu âyetler, Ehl-i Kitab’ın müminleri hakkında nâzil olmuştur. Rifâ‘a b. Karaza’nın “Âyet benim de içlerinde bulunduğum on kişi hakkın-da inmişti.” dediği rivayet edilmiştir. İncil ehli Müslümanlarından kırk kişi hakkında indiği de söylenmiştir ki bunlardan otuz iki tanesi Ca‘fer b. Ebu Tālib (r.a.) ile Habeşistan’dan, sekizi de Şam’dan gelmiştir. ِ ِ ْ َ ْ

ِ ifadesin-deki zamir Kur’ân’a râcidir.

[105] Şayet “Burada ُ َّ َّא ve إِ ”?ile yapılan iki isti’naf arasında ne fark var إِdersen şöyle derim:Birinci isti’naf Kur’ân’a iman etmenin gerekçesini bil-dirir; zira Kur’ân Allah tarafından hak bir kitap olduğu için inanılmaya lâyıktır. İkinci isti’naf ise ِ ِ َّא َ ifadesini beyan mâhiyetindedir; çünkü bu آimanın zamanı yakın veya uzak olabilir. Bu ifade ile onların Kur’ân’a inan-malarının eski olduğu haber verilmiş olmaktadır; zira onların ataları önceki kitaplarda Kur’ân bahsini okumuşlar; onlardan sonra oğulları da bunu oku-muştur. “Şüphesiz biz ondan” Kur’ân’ın varlığından ve inişinden “önce [de” İslâm dini üzere olup “aynı gerçeğe] teslimiyet gösteren kişiler idik demekteler.” Zira İslâm [yani Hakk’a teslimiyet], vahyi tasdik eden bütün muvahhitlerin özelliğidir.

[106] “İşbu kimselere ecirleri iki kez verilir; çünkü” Tevrat’a da Kur’ân’a da iman etmeye, ya da inmeden önce ve indikten sonra Kur’ân’a, yahut hem Müşriklerin hem de Ehl-i Kitab’ın ezasına “sabretmişlerdir; kötülüğü iyilikle” yani geçmiş mâsiyeti itaatle ya da eziyeti hoşgörü ile “savmakta ve kendilerine Bizim nasip ettiğimiz şeylerden infak etmektedirler.” Tıpkı “… size rahmetini iki kat versin.”1 [Hadid 57/28] âyetindeki gibi.

Bu bölümü tek başına aç →

55. Âyetin Tefsiri

[107] ْ כُ ْ َ َ مٌ َ َ (selâmetle) ifadesi, bir veda ve mütârekedir. Hasan-ı Bas-rî’den [v. 110/728] rivayet edildiğine göre bu ifade, müminlerden bir hoşgörü ifadesidir. “Bizim cahillerle işimiz yok!” Yani onlara karışmayı ve onlarla sohbet etmeyi istemeyiz. Şayet“Müslümanlar ْ כُُ א َ ْ ْ أَ َכُ (sizin amelleriniz size aittir) وَifadesiyle kime hitap etmektedirler?” dersen şöyle derim: “Boş söz işittiklerin-de” kavlinin delâlet ettiği boş söz ve lakırdı edenlere hitap etmektedirler.

Bu bölümü tek başına aç →

56. Âyetin Tefsiri

[108] “Şüphesiz, sen” gerek kendi kavminden gerekse başkalarından İs-lâm’a girmesini istediğin herkesi İslâm’a sokmaya muktedir değilsin; zira bir kul olarak sen, kalbi mühürlenmiş olanı ve olmayanı bilemezsin; “sevdikle-rini doğru yola getiremezsin; ama Allah”ın ilminde kalbi mühürlenmemiş olana O’nun lütuf ve ihsanları fayda verir. Allah da lütuf ve ihsanlarını ona yaklaştırır; bu lütuf ve ihsanlar onu İslâm’ı kabule sevk eder de “[o engin hikmeti ile] dilediklerini” İslâm’a sokarak “doğru yola getirir; doğru yolda gidenleri” İslâm’ı kabul edenleri ve etmeyenleri “en iyi bilen O’dur.”

[109] Zeccac [v. 311/923] şöyle demiştir: Müslümanlar bu âyetin Pey-gamber’in(s.a.)amcası Ebû Tālip hakkında indiği konusunda ittifak et-mişlerdir. Şöyle ki: Ebû Tālip vefat edeceği zaman, “Ey Hâşimoğulları! Mu-hammed’e itaat edin ve onu tasdik edin ki doğru yolu bulup kurtulasınız!” dedi. Bu sefer Peygamber (s.a.) “Amcacığım! İnsanlara nasihat ediyor, ken-dini terk ediyorsun.” dedi. Ebû Tālip; “Peki yeğenim, ne istiyorsun?” dedi.

1 İlgili âyette her ne kadar “Ey iman edenler!” hitabıyla başlıyorsa da muhataplar, Ehl-i Kitap Yahudilerdir; Mûsâ’ya (a.s.) iman ettiğiniz gibi Muhammed’e (a.s.) de iman edin ki Allah, ecrinize ecir katsın, buyrul-maktadır. / ed.

Peygamberimiz (s.a.)“Senden dünya günlerinin sonu olan şu günde tek bir kelime istiyorum; ّ de ki bu kelime ile (!Allah’dan başka tanrı yok) إ إ اAllah katında sana şahitlik edeyim!” dedi. Ebu Tālip, “Yeğenim! Elbet ben senin doğru olduğunu biliyorum; fakat ben “Ölüm ânında korktu, tırstı, bunadı!” demelerini istemem. Sana ve soyuna bir nakîsa ve benden sonra bir âr gelecek olmasaydı, elbette bu sözü söylerdim; şu ayrılık anında seni sevindirir, mutlu ederdim; zira senin bu işe çok arzulu - istekli olduğunu, bütün bunları benim iyiliğim için söylediğini biliyorum. Fakat ben atalarım Abdülmuttalip, Hâşim ve Abdümenaf ’ın dini üzere öleceğim.”

Bu bölümü tek başına aç →

57. Âyetin Tefsiri

[110] “… dediler.” Yani Kureyş kabilesi. Bunu söyleyenin, Hâris b. Os-man b. Nevfel b. Abdümenaf olduğu da söylenmiştir: “Tamam, senin hak üzere olduğunu biliyoruz; ancak biz“bir baş yiyenler”iz; yani genel Arap nü-fusuna oranla azınlık durumdayız. Sana tâbi olur, Araplara muhalefet eder-sek, bizi yerimizden - yurdumuzdan söküp atarlar!” İşte Allah Teâlâ, kendisini de sakinlerini de Beytullah’ın saygınlığı sayesinde güvenli kıldığı bu harem bölgesine onları kendisinin yerleştirdiğini belirterek bu sözlerini ağızlarına tı-kayıverdi. Oysa çevrelerinde cahiliye Arapları birbirlerini yağmalıyor, boğaz-lıyor; Kureyş ise haremlerinde gayet güvenli bir şekilde korkusuz yaşıyordu. Yine, ekinsiz çorak bir vadide Kâbe hürmetine ikamet edebiliyorlar; meyve-ler, sebzeler, bilumum erzak ve gıda ürünleri her taraftan toplanıp kendilerine geliyordu. Kâfir ve putperest oldukları halde, yalnız Kâbe hürmetine Allah onlara bu rızık ve güven nimetini ihsan etmişse Kâbe’nin saygınlığına bir de İslâm’ın saygınlığını kattıklarında yerlerinden yurtlarından sökülüp atılacak-ları ve bu güvenin kaybolacağı gerekçesi nasıl doğru olabilir!?

[111] ‘Güven’in Harem ehline isnadı hakikat, Harem’e isnadı ise mecazdır. [112] ْ َ إِ َ ْ ُ (derilip getirildiği) ifadesi Yâ ile de Tâ ile de okunmuş-

tur. Yine el-ceny kökünden tucnâ (kopartılıp getirildiği) şeklinde de okun-muştur. Fiilin İlâ ile müte‘addî oluşu, yecnî ileyye fî-hi (Orada bana meyve devşirir.) ve yecnî ile’l-hāfeti (Balı peteğinden çıkarıp sağar.) ifadeleri gibidir. اتُ َ َ َ kelimesi sümürât ve sümrât diye de okunmuştur. “Her şey”in derken, çokluk kastedilmektedir; tıpkı “her şeyden kendisine bir miktar verilmiş” [Neml 27/23] ifadesi gibi.

نَ [113] ُ َ ْ َ َ ْ ُ َ َ َّ أכَْ َכِ َّא ifadesi وَ ُ َ ْ ِ kavline mütealliktir1; ancak bu-nun Allah katından gelen bir nasip olduğunu çok azı ikrar eder; çoğu ca-hildir, bunu bilmez ve anlamazlar. Bu nasibin Allah tarafından olduğunu bilselerdi, korku ve güvenin de Allah’tan olduğunu bilirlerdi; Allah’a inanıp o ‘ortaklar’dan sıyrıldıklarında, yerlerinden - yurtlarından sökülüp atılmak-tan da korkmazlardı.

[114] Şayet“ًא :kelimesi ne ile mansūb oldu?” dersen şöyle derim رِزْMef‘ûl-i mutlak yaparsan öncesindeki fiilin mânasıyla mansūb olur; çünkü ءٍ ْ َ ِ ّ اتُ כُ َ َ َ

ِْ َ َ إِ ْ ُ (her şeyin mahsulünün derilip getirildiği [harem]) ile yur-

zeku semerâti külli şey’in (her şeyin mahsulü ile rızıklandırılan [harem]) ifadele-rinin mânası birdir. -Mef‘ûlun leh de olabilir.- ًא kelimesine merzūk mânası رِزْverirsen, bu sefer izâfetle özellik kazanan ُات َ َ َ kelimesinden hal olur. Sıfatla tahsisleşen nekire kelimeden hâl olduğunda mansūb olduğu gibi.

Bu bölümü tek başına aç →

58. Âyetin Tefsiri

[115] Burada Mekkeliler aynen kendileri gibi olan bir topluluğun kötü akıbetine düşmekten korkutulmaktadır. Allah Teâlâ, güven içinde uyuma-ları ve rahat bir hayat sürmeleri konusunda o topluluğa da ihsanda bulun-muştu; ancak bu nimete şirretlik ve şımarıklıkla mukabele ederek nankör-lük etmişler, Allah da onları helâk etmiş, ülkelerini yerle bir etmişti.

א [116] َ َ َ ِ َ ifadesi; • ya ُ َ ْ َ ُ אرَ ْ Mûsâ da kavminden [70 temsilci] seçti.” [A‘râf) وَا

7/155]) ifadesinde olduğu gibi hazf u îsāl kaidesiyle,2 • ya zeydun zannî mukīmun (Kanaatimce zeyd ayakta.) sözünde olduğu

gibi doğrudan zarf olarak, veya muzāf ve mahzuf olan zaman takdiri ile zarf olarak -ki ibarenin aslı, batırat eyyâme ma‘îşetihâ (yaşadıkları günlerde şı-marmışlar) şeklindedir; tıpkı [yıldızın kaybolma ve hacıların gelme zaman-larının anlatıldığı] hufûku’n-necm ve makdemu’l-hâcc tabirlerindeki gibi,

• ya da ْت َ ِ َ kelimesi, “inkâr etti” ve “nimeti görmedi” anlamındaki keferat ve ğammetat mânalarını tazmin etmiş olarak mansūptur.

1 Yani, bu Bizim tarafımızdandır, ancak bunu çok azı bilir! / ed. 2 Yani harf-i ceri hazfedip, müte‘allakın mânasını mecrûra ulaştırarak… Nasıl قومه [mot-a-mot: kavmini]

kelimesi, aslında min kavmihî (kavminden) anlamında ise, معيشتها kelimesi de min ma‘îşetihâ (geçimlerin-den dolayı) anlamındadır. / ed.

[117] Söylenmiştir ki betar (şımarıklık), zenginliği taşıyamamak de-mektir; bu da Allah’ın hakkının korunmaması suretiyle gerçekleşir.

[118] “Çok az” yani yerleşenlerden ‘çok azının oturabildiği…’ İbn Ab-bas demiştir ki: Orada misafir yahut transit yolcu gibi bir gün ya da bir saat oturmuşlardır. Mâna şöyle de olabilir: Helâk edilenlerin masıyetlerinin uğursuzluk izi o memleketlerde kalmış olup, onların ardından oraya yerle-şenler ‘çok az kalabilmişlerdir.’

[119] َ ِ ارِ َ ْ ُ ا ْ َ َّא -Biz vâris olmuşuzdur.” yani o diyarların sakinleri“ وَכُni bertaraf etmiş, oraları hiç kimsenin oturamayacağı bir halde bırakmışız-dır. Ya da orayı harap ederek yerle bir etmişizdir!

[Bina, ağaç vs.] eserler sahiplerinden sonra bir süre geride kalır;Ama sahiplerinin ardından yokluk gelip onları da bulur!

Bu bölümü tek başına aç →

59. Âyetin Tefsiri

[120] İman etmeyeceklerini bildiği halde mazeretlerini ortadan kaldır-mak ve delillerle susturmak için kentlerin “ana”sına -yani bağlı kasaba ve köylerin aslı/merkezi olan, ortalarındaki kente- elçi göndermeden şehirleri helâk etmek Allah Teâlâ’nın hiçbir zaman yapmadığı bir şeydir. Yahut Al-lah’ın hükmünde ve önceden almış olduğu kararda, şehirlerin anakenti olan Mekke’ye elçi göndermeden şehirleri helâk etmesi söz konusu değildir ki bu elçi peygamberlerin sonuncusu Muhammed’dir (s.a).

א [121] َ ِّ Hemze’nin zammesiyle okunduğu gibi, cerre tâbi olarak أُHemze’nin kesresiyle de okunmuştur.

[122] Bu ifade, Allah Teâlâ’nın adaletini ve zulümden münezzeh oldu-ğunu beyan etmektedir; zira şunu haber veriyor ki Allah insanları, ken-di zulümleri sebebiyle helâke müstahak olmaksızın helâk etmemektedir; zalim oldukları takdirde bile, peygamber göndererek aleyhlerine kanıt koyup bununla onları ilzâm etmeden yine helâk etmemektedir. Ayrıca, Allah Teâlâ zalim değillerken onları helâk etmekten de zatını tenzih et-miştir. Şöyle buyurur: “Yoksa [hem kendilerini hem de başkalarını] ıslah etme yönünde halkının çaba gösterdiği hiçbir memleketi senin Rabbinin hak-sız yere helâk etmesi söz konusu değildir.”[Hûd 11/117] ٍ ْ ُ ِ (zulmede-rek) ifadesinde şunu net biçimde belirtmiştir ki şayet ıslah edici olduk-ları halde onları helâk etmiş olsaydı, bu Allah’tan bir zulüm olacaktı!..

Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacının olmaması ve hikmeti, zulmetmesine aykırıdır. Olumsuzlama harfinin, َכ א إ َ ِ ُ ُ ا כאنَ א Allah, [eski kıbleye yönelik]“) وimanınızı da elbette zayi edecek değildir.” [Bakara 2/143]) âyetindeki gibi nefy Lâm’ı ile birlikte getirilmesi bu mânaya delâlet eder.

Bu bölümü tek başına aç →

60. Âyetin Tefsiri

[123] “Size verilmiş” olan dünya esbabından elde ettiğiniz “her şey” geçici “dünya hayatının” birkaç günlük “zevki ve süsüdür; Allah katındaki” sevap “ise” haddi zatında bundan “daha hayırlı ve daha kalıcıdır.” Çünkü o, daimî ve ebedîdir.

[124] Fiil, َن ُ ِ ْ َ şeklinde [“Hâlâ, akıllarını başlarına almayacaklar mı?” mealin-de] de okunmuş olup öğüt açısından daha etkilidir.

[125] İbn Abbas’tan şöyle rivayet edilmiştir: Allah Teâlâ dünyayı yarat-mış ve dünya halkını üç sınıf yapmıştır; müminler, münafıklar ve kâfirler. Mümin [son gün için] azık edinir, münafık süs ve ihtişam peşinde koşar, kâfir ise zevkusafa içindedir.

Bu bölümü tek başına aç →

61. Âyetin Tefsiri

[126] Bu âyet bir önceki âyetin açıklamasıdır. Güzel vaat sevaptır; çün-kü sevap, kişinin hak ettiği, onu yüceltecek daimi menfaatlerdir.1 Bu men-faatlerden daha ‘güzel’ ne olabilir ki? Nitekim Allah Teâlâ cenneti el-hüsnâ (en güzel) diye isimlendirmiştir.

[127] ِ ِ َ ifadesi “…ve yüzlerini ağartıp neşelendirecek şeylerle karşı-laştırdı onları.” [İnsan 76/11] ifadesi gibidir. “Ama yakında görecekler bu az-gınlıklarının karşılığını!” [Meryem 19/59] ifadesi ise bunun tersidir.

[128] “Yaka-paça huzura getirilecek” yani cehenneme götürülecek “biri…”. Tıpkı “Rabbimin nimeti olmasaydı, ben de yaka-paça derdest edi-lip oraya atılanlardan olacaktım!” [Sāffât 37/57] ve “Fakat onu yalanladılar... Bu sebeple, yaka-paça derdest edilip getirildiler! “ [Sāffât 37/127] ifadeleri gibi.

1 Bu kayıtla müfessir, kişiyi yüceltmeyecek -yani aşama aşama helâke götürecek- güzel dünyevî karşılıklar-dan (istidracları) hariç tutmak istemektedir. “Hak ettiği” diyerek de o güzel karşılıkları -yine Allah’ın ilgili vaatlerine dayalı olarak- aldığını belirtmektedir ki Allah’ın lütfen ihsan edeceklerini de kapsar. / ed.

[129] Söylendiğine göre bu âyet, Peygamber (s.a.) ve Ebû Cehil hakkın-da nâzil olmuştur. Hazret-i Ali (k.v.), Hamza (r.a.) ve Ebû Cehil hakkında indiği de Ammar b. Yâsir ile Velid b. Muğîre hakkında indiği de söylenmiştir.

[130] Şayet“[ ِ ِ َ ُ َ ًא َ َ ا ً ْ وَ َאهُ ْ َ وَ ْ َ َ ifadesindeki] iki Fâ’yı ve sümmeyi أَbana açıkla ve ibaredeki konumlarını bildir.” dersen şöyle derim: Allah Teâlâ bundan önceki âyette dünya hayatının metâ‘ı ile Allah katında olanı ve bu ikisi aralarındaki farkı zikretti. Ardından َُאه ْ َ ْ وَ َ َ ifadesini getirdi ki أَmâna şudur: Bu açık farka rağmen dünyacılar ile ahiretçiler eşit tutulabilir mi? Birinci Fâ’nın mânası ve farkı budur. İkinci Fâ ise sebebiyet içindir; zira vaat edilen şeye kavuşmak, bu hayrın garantörü olan ilahî vaadin so-nucudur. Sümmeye gelince, yaka-paça derdest edilme [ihdār] halinin dün-ya metâ‘ı verilme halinden sonra olduğunu belirtmek içindir, yoksa ihdārvaktinin dünya metâ‘ından faydalandırma vaktinden sonra olduğunu ifade etmek için değildir; çünkü bu zaten açıktır.

[131] ُ َّ ifadesi; tıpkı [Kehf 18/51’deki] ٌ ُ َ kelimesi ‘addun okunu-şunda olduğu gibi, [iki] ayrı kelime bitişik bir kelimeye benzetilerek Hâ’nın sükûnu ile sümme’hve okunmuştur. َ ْ َ ، َ ْ ، وَ َ ْ َ kelimelerinde Hâ’nın hare-kesiz okunması güzeldir; çünkü tek bir harf1 yalnız başına telaffuz edileme-yeceği için bitişik kelime gibi olmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

62. Âyetin Tefsiri

[132] َ כَאئِ َ ُ (Benim ortağım) ifadesi onların yanlış inancına mebnidir. Burada onlarla alay edilmektedir. Şayet“Şairin;

[Ey Ümmü Malik! Yaşayan ölür.]Bu hükümden senin azade olacağını da sanmıyorum!

sözünde olduğu gibi َ َ -fiili iki mef‘ûl alır. Peki, âyette bu mef‘ûller nere زَdedir?” dersen şöyle derim: Mef‘ûllerin ikisi de mahzuftur; ifadenin takdiri ellezîne küntüm tez‘umûnehum şürakâî (ortaklarım olduklarını iddia edip durduğunuz şeyler) şeklindedir. [Ef‘âl-i kulûb olarak bilinen] zanentu babında iki mef‘ûlun birden hazfi caizdir; yalnızca biri ile yetinmek doğru olmaz.

Bu bölümü tek başına aç →

63. Âyetin Tefsiri

[133] “Hükmün” muktezāsının “aleyhlerine gerçekleştiği” vacip ve sabit olduğu “kimseler” şeytanlar ya da küfrün öncüleri olup bunu gerektiren [muk-tazī] hüküm de “Şüphesiz Ben Cehennem’i insan ve cin ile dolduracağım!” [Hûd 12/119; Secde 32/13] kavlidir. ِء َ ُ َ mübtedâ, َא ْ َ ْ أَ َ ِ َّ onun sıfatıdır.1 اMevsūle râci olan râbıt hazfedilmiştir. ْ ُ َא ْ َ ْ -ifadesi haber, Kâf mahzuf mas أَdarın sıfatıdır. İfadenin takdiri şöyledir: Ağveynâhum fe-ğavev ğayyen misle mâ ğaveynâ; yani onları azdırdık, onlar da tıpkı bizim azdığımız gibi bir azgınlık ile azdılar! Bununla şunu kastetmektedirler: Bizler, üzerimizdeki azdırıcı güç-lerin baskı ve zorlamasıyla -yahut bu güçler bizi azgınlığa çağırarak, bunu bize cazip gösterdikleri için- değil, kendi tercihimizle azdık. İşte bunlar da böyle kendi tercihleriyle azdılar; çünkü bizim onları azdırmamız yalnız bir vesvese ve yaldızlamadan ibaretti; cebir ve zorlama değildi. Öyle ise onların azmasıyla bizim azmamız arasında bir fark yoktur. Her ne kadar bizim süsleyip yaldız-lamamız onları küfür ve inkâra çağırıcı olmuşsa da buna mukabil Allah da ortaya koyduğu aklî delillerle, gönderdiği peygamberlerle, vaat, tehdit, öğüt ve nasihatlerle, kötülüğü engelleyici hükümlerle dopdolu kitaplar indirerek onları imana çağırmıştır; bunlarla seni küfürden alıkoyup imana davet et-miştir. Allah’ın şeytanın ağzından aktararak açıkladığı şu gerçek sana yeter: “Nihaî karar verili[p de herkesin gideceği yer belli olu]nca, Şeytan şöyle der: Aslın-da, Allah size gerçek bir vaatte bulunmuştu; ben de size vaatte bulundum, fa-kat sizi kandırdım... Ama benim sizi zorlayacak bir gücüm yoktu; sizi sadece çağırdım, siz de geliverdiniz. O halde, beni kınamayın, kendinizi kınayın!” [İbrâhim 14/22]. Allah bu mânayı tâ önceden, her şeyin başında2 belirterek, İblis’e şöyle buyurmuştu: “Şüphesiz, Benim kullarımın üzerinde senin hiçbir otoriten olamaz! Sana uyan azgınlar hariç...” [Hicr 15/42]

[134] “Onlardan Sana teberrî ederiz.” Yani onlardan da bizim baskı, otori-te ve zorlamamız olmaksızın hakka kızarak batıla meyledip bizzat tercih etmiş oldukları inkârcılıktan da berîyiz, sana sığınıyoruz! “Onlar bize tapmıyorlar-dı;” ‘akıl’larına tapıyor, şehvetlerine itaat ediyorlardı. Her iki cümlenin de atıf-sız getirilmesi, birinci cümlenin mânasını takrir edici olmalarından dolayıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

65. Âyetin Tefsiri

ونَ [135] ُ َ ْ َ ا ُ ْ כَא ُ َّ ْ أَ َ Yani “Keşke bir yolunu bulup azabı savuşturabil-selerdi.” Veya “Hidayet üzere giden müminler olsaydılar, azabı görmezlerdi.” Yahut “Ah, keşke hidayet üzere olsaydık!’ diye temenni ederler.” Ya da “Azabı gördüklerinde dehşet ve şaşkınlık içinde kalakalırlar; gidecek yol bulamazlar.”

[136] Allah, ilkin kendisine ortak koşmalarından dolayı onları kınadığı-nı aktardı; sonra şeytanların -yahut önderlerinin- bunları kınayan sözlerini aktardı; çünkü bunlar birtakım ‘ilâh’lara kulluk etmeleri sebebiyle kınanın-ca, kendilerini şeytanların azgınlığa sevk ettiğini, ‘ilâh’lara kulluğu süsle-yip püsleyip cazip gösterdiklerini söyleyerek özür beyan etmişlerdi. Sonra ‘ilâh’lardan yardım istediklerini, putların ise bunları yüz üstü bıraktığını, yardım edemeyip âciz kaldıklarını şamata ederek anlattı.1 Sonra da aleyh-lerine kanıt olacak şekilde ‘onlara elçiler gönderip mazeretlerini ortadan kaldırdığı’ndan ibaret olan azarlamasını yaptı.

Bu bölümü tek başına aç →

66. Âyetin Tefsiri

[137] “Bütün haberler kendilerine körelmiş gibi oldu” yani onlara göre haberler bir kör gibiydi; hiçbir haber onlara ulaşmıyordu; -insanların müşkillerini birbirlerine sordukları gibi- birbirlerine bir şey soramıyorlardı; çünkü haberlerin kendilerine körelmesinde ve cevaptan âciz olmakta tama-mı eşitti. ْ َ

ِ َ َ fiili fe-‘ummiyet olarak da okunmuştur. Nebe’den maksat, kendilerine peygamber gönderilenlerin peygamberlere ne cevap verdikleri-ne dair haberdir.2 -Tıpkı“Allah peygamberleri topladığı gün ‘Size ne cevap verildi?’ dediğinde, ‘Bizim bir bilgimiz yok; doğrusu, bütün gaypları hak-kıyla bilen yalnızca Sensin’ derler.” [Mâide 5/109] ifadesindeki gibi, o günün dehşet ve şiddeti yüzünden, böyle bir sorunun cevabında peygamberler bile yalpalıyor ve işi Allah’ın ilmine havale ediyorlarsa, ümmetlerinin dalâlette olanlarının o gün halleri nice olacak varın siz düşünün!

Bu bölümü tek başına aç →

67. Âyetin Tefsiri

1 Türkçede “gürültü, patırtı” anlamında kullanılan şamata (şemâte) Arapçada, başkalarının / düşmanların başına gelenler sebebiyle sevinmek demektir. Burada; adeta, putların putperestleri yüzüstü bırakması sevi-nerek anlatılmış olmaktadır. / ed.

[138] Şirkten “dönüş yaparak iman edip salih amel işleyen” [Müşrik]“ler ise” Allah indinde “felâha erenlerden olacaklardır.” َ َ fiili büyüklerden sadır olduğunda kesinlik ifade eder.1 [“…muhtemelen …olacaklardır” ifadesin-de] dönüş yapanın ümit ve arzusu kastediliyor da olabilir; buna göre adeta Allah Teâlâ, “Dönüş yapan kurtulmayı arzulasın!” buyurmuş olmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

68. Âyetin Tefsiri

[139] et-Tıyara kelimesi tetayyurdan geldiği gibi el-hıyera kelimesi de ta-hayyurdan gelmektedir. Kelime, masdar -tahayyur- mânasında kullanıldığı gibi, Muhammedun hıyeratu’llāhi min halkıhî (Muhammed Allah’ın yarat-tıklarının en seçkinidir.) sözlerindeki gibi [ism-i mef‘ûl] mutehayyer mâna-sında da kullanılır. ُة َ َ

ِ ْ ا ُ ُ َ כَאنَ א َ (Seçim hakkı onlara ait değil!) ifadesi, َאرُ ْ َ fiilinin beyanıdır; çünkü “Allah dilediğini seçiyor.” anlamındadır; bu sebeple cümleye atıf harfi dâhil olmamıştır. Mâna şudur: Bütün işlerinde tercih hakkı Allah’a aittir; işlerindeki hikmet yönlerini en iyi kendisi bi-lir. Yarattıklarından hiç kimsenin Allah’ın üstünde bir seçim yapma hakkı yoktur. Söylendiğine göre âyetin inmesine sebep, Velid b. Muğîre’nin “Bu Kur’ân’ın, o iki şehirden (yani Mekke ve Tāif ’ten) büyük bir adama indi-rilmesi gerekmez miydi?” [Zuhruf 43/31] sözüdür. Demek istiyor ki Allah, kendisine peygamber gönderilen kimselerin tercihine göre peygamber gön-dermez. Mânanın “Allah onlar için hayırlı olanı seçer.” şeklinde olduğu da söylenmiştir; yani Allah kullarının hayrına ve maslahatına olan şeyi seçer; kullarının maslahatlarını onlardan daha iyi bilir. Bu ifade, Arapların iki iş konusunda söyledikleri leyse fî-himâ hıyeratunli-muhtârin sözünden alın-mış olup, tercih eden için bunların ikisinde de bir hayır ve tercih sebebi yoktur, demektir.

[140] Şayet“Burada Mâ’yı mevsūle yapıyorsan, sılada mevsūle râci ola-cak zamir ve râbıt nerededir?” dersen şöyle derim: Sözün aslı َאَ כאَن ةُ َ َ

ِ ْ اِ ِ ْ ُ َ şeklindedir; ر مِ ا ْ َ ْ ِ ِכَ Bunlar gerçekten kararlılık isteyen“) إِنَّ ذَşeylerdendir.” [ Lokman 31/17]) âyetinde minhu ifadesi hazfedildiği gibi bura-da da fî-hi râbıt zamiri hazfedilmiştir; çünkü zaten anlaşılmaktadır.

[141] “Allah onların ortak koşmasından”, Allah’a karşı böyle cür’etkâr, saygısız tavırlarından, Allah’ın seçmediğini Allah’a rağmen seçmelerinden “münezzehtir, yücedir!” 1 Nitekim Hasan-ı Basrî’ye göre Allah hakkında kullanılan عسى (muhtemelen) fiilleri, ihtimal ve beklenti

değil, gereklilik / kesinlik ifade eder (ٌعسى من االله واجب). / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

69. Âyetin Tefsiri

[142] “Bunların içlerinde gizlediklerini” Allah Resulüne düşmanlık ve çekememezliklerini “de açığa vurdukları” ayıplamaları ve ‘peygamber-liğe ondan başkası seçilmeli değil miydi’ diye konuşmalarını “da senin Rabbin bilmektedir!”

Bu bölümü tek başına aç →

70. Âyetin Tefsiri

[143] “Allah’tır O...” Bir tek Allah’tır O, ilâhlık yalnız O’na mahsustur; “O’ndan başka tanrı yoktur.” Bu ifade bir öncesini takrir ve beyan olup, el-Kâ‘betu el-kıbletu (Kıble yalnız Kâbe’dir, başka kıble yoktur.) sözün gi-bidir. Şayet“Dünyada hamd bellidir, peki ahiretteki hamd nedir?” dersen şöyle derim:Cennet ehlinin “Allah’a hamdolsun ki gamı-kederi bizden giderdi!..” [Fâtır 35/34], “Bize ettiği vaadi gerçekleştiren ve bizi bu toprak-lara mirasçı kılan Allah’a hamdolsun!” [Zümer 39/74] ve “Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun!”1 [Zümer 39/75] şeklindeki sözleridir. Tabiî, orada ham-detmek külfet değil lezzet tarzındadır. Hadiste “Kendilerine tesbih ve tak-dis ilham olunur.” buyrulmaktadır [Müslim, “el-Cennetu ve sıfetü ni‘amihâ”, 18].

[144] Kulları arasında “hüküm” vermek “de sadece O’na aittir.”

Bu bölümü tek başına aç →

73. Âyetin Tefsiri

[145] ْ ُ ْ kelimesi Hemze’nin hazfi ile eraytum şeklinde de أرََأَokunmuştur; ancak bu kurallı bir hazif değildir. Mânası, buna ki-min gücü yeter söyleyin, demektir. ٌ َ ْ َ kesintisiz, devamlı demek-tir. Bir şeyin art arda gelmesi mânasında serd kökünden alınmıştır.

1 Âyet, “Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun!’ denilmiştir.” şeklinde olmakla birlikte -ki metinde de bu şekildedir- ibarenin başındaki kavluhum ifadesine göre, “denilmiştir” kısmı ortada kalmaktadır. / ed.

Haram aylar hakkında Arapların, selâsetun serdun ve vâhidun ferdun (üçü bitişiktir, biri ayrı1) sözleri de bu mânadadır. ٌ َ ْ َ kelimesinin Mim’i zait olup kelime, fa‘melun veznindedir. ٌ ِ َ kelimesinin (berrak, parlak) دَُصٌ .dan gelişi de buna benzer’دِ

[146] Şayet “ ِ ِ نَ ُ כُ ْ َ ٍ ْ َ ِ (dinleneceğiniz bir gece) dendiği gibi ٍאر َ َ ِ ِ ِ نَ ُ َّ َ َ َ (çalışacağınız bir gündüz) de denmeli değil miydi?” dersen şöyle derim: Güneşin ışığıyla ilgili faydalar çok fazladır; yalnız maîşet için çalış-maktan ibaret değildir. Bu sebeple Allah Teâlâ güneşin ışığını zikretmiş-tir. Oysa karanlık böyle değildir. Bundan dolayı, ışıkla birlikte َن ُ َ ْ َ َ َ أَ(Hâla kulak vermeyecek misiniz?) ifadesini getirmiştir; çünkü gündüz ışığı-nın sağladığı menfaat ve faydaların beyan ve niteliklerine dair gözün idrak edemeyeceği şeyleri kulak idrak eder. Geceyle birlikte de َون ُ

ِْ ُ َ َ Hâla) أَ

görmeyecek misiniz?) ifadesini getirmiştir; çünkü gecenin menfaatlerini, sağladığı huzur vd. halleri sen gördüğün gibi başkası da görmektedir.

[147] Allah, gece ile gündüzü “rahmeti sayesinde” üç maksat için eşleştir-miştir; bu ikisinden birinde -yani geceleyin- dinlenmeniz için, diğerinde -yani gündüzün- Allah’ın fazlukeremini aramanız için, bir de Allah’a şükredesiniz diye.

Bu bölümü tek başına aç →

74. Âyetin Tefsiri

[148] Âyette leffuneşir metodu izlenmiş; Allah’a ortak koşmaları sebe-biyle tekrar tekrar kınanarak, ‘Allah rızasını elde etme konusunda O’nu ‘bir’lemekten daha etkili hiçbir şey olmadığı gibi, Allah’ın gazabına mâruz kalma konusunda da O’na ortak koşmaktan daha kötü bir şey olmadığı’ belirtilmiştir. Allah’ım! Bizi tevhid ehline2 dâhil kıldığın gibi tehdit ve aza-bından kurtulanlar zümresine de ilhâk eyle.

Bu bölümü tek başına aç →

75. Âyetin Tefsiri

[149] “Her ümmetten bir şahit çıkartarak” -ki bu şahit onların peygam-berleridir; zira peygamberler ümmetlerinin şahitleridir ve bulundukları hal üzere onlara şahitlik ederler- ümmete şirk üzere bulunmanız ve peygambere muhalefet etmeniz konusunda “Getirin kanıtınızı!’ deriz. İşte o zaman, ger-çeğin” kendilerine ve şeytanlarına değil “Allah’a” ve Resulüne “ait olduğunu

1 Haram aylardan üçü, yani 11. sıradaki Zilka‘de, 12. sıradaki Zilhicce ve 1. sıradaki Muharrem ayları art arda gelirken, 7. sıradaki Recep ayı sonraki bir zamana aittir. / ed.

2 Müfessir, burada tek kelime ile hem muvahhid bir Müslüman olduğunu hem de Ehl-i ‘Adl ve’t-Tevhid’e mensup olduğunu göstermektedir. / ed.

ve uydurup durdukları” yalan ve bâtıl “şeylerin” kaybolan şeyin yokluğu gibi “zihinlerinden kaybolup gittiğini anlarlar.”

Bu bölümü tek başına aç →

76. Âyetin Tefsiri

َאرُونَ [150] kelimesi Hârun gibi yabancı bir isimdir. Yabancı ve ma‘ri-fe bir kelime olduğu için gayr-i munsariftir. Şayet karane kökünden fâ‘ûl vezninde Arapça bir isim olsaydı munsarif olurdu. Kārûn’un Mûsâ’nın kav-minden oluşunun, ona iman etmesi anlamında olduğu söylenmiştir. Yine, İsrailî olup Mûsâ’nın amcaoğlu olduğu da söylenmiştir. Bu adam Kārûn b. Yesher b. Kāhes b. Lâvî b. Ya‘kūb’dur. Mûsâ ise Mûsâ b. ‘İmran b. Kāhes’tir. Mûsâ’nın Kārûn’un kardeşinin oğlu olduğu da söylenmiştir. Kārûn, parlak ve güzel yüzlü olduğu için kendisine aydın denirdi. İsrâiloğulları içinde Tevrat’ı en iyi okuyan kişiydi; fakat Sâmirî gibi o da münafık olmuş ve “Pey-gamberlik makamı Mûsâ’nın, mezbah ve kurban Hârun’a ait, peki bana ne düşüyor?!” demiştir. Rivayete göre; Mûsâ, onları denizden karşıya geçirince Hârun’a risalet ve hahamlık görevleri verildi. Kurban işlerini organize edi-yor ve yönetiyordu. Bu kurban işleri aslında Mûsâ’nın sorumluluğunda idi; ancak Mûsâ bu işi kardeşi Hârun’a devretmişti. Kārûn buna öfkelenip Mûsâ ve Hârun’a haset etti ve Mûsâ’ya “Bütün yetki ve tasarruf sizin ikinizde, be-nim hiçbir şeyim yok. Böyle nereye kadar sabredeceğim!?” dedi. Mûsâ “Bu Allah’ın işidir.” deyince Kārûn, “Vallahi, bu konuda bir mu‘cize getirmeden seni tasdik etmeyeceğim!” dedi. Mûsâ, İsrâiloğullarının kabile başkanlarına asâlarını getirmelerini emretti. Onları bir araya toplayıp kendisine vahyin indiği çadıra koydu. Burada geceleri asâlarını gözetliyorlardı. Sabahleyin bir de ne görsünler! Mûsâ’nın asâsı, üzerinde yeşil yaprak olduğu halde hareket etmiyor mu!.. Bu asâ badem ağacından yapılmıştı. Kārûn durumu görünce “Bu, yapmakta olduğun büyüden daha ilginç değildir.” dedi.

[151] ْ ِ ْ َ َ َ َ َ ifadesi zulmetmek anlamındaki bağy kökündendir. Söy-lendiğine göre, Firavun Kārûn’u İsrâiloğullarına kral olarak atamış; fakat Kārûn onlara zulmetmiş… Kelimenin kibirlenmek, böbürlenmek mâna-sında olan bağyden geldiği de söylenir. Nitekim Kārûn, mal ve evlâdının çokluğuyla onlara karşı büyüklenmekte idi; kibrinden dolayı elbisesini bir karış uzun tuttuğu da söylenmektedir.

[152] ُ ِ א َ َ -kelimesi, -kesre ile- miftahın çoğulu olup anahtar demek اtir. Hazineler anlamında olduğu da söylenmiştir. Müfredinin kuralı fethalı meftah şeklinde gelmesidir. Kişiye yük ağır gelip onun belini büktüğü za-man nâe bi-hi’l-himlu denir. ُ َ ْ ُ ُ ;kalabalık topluluk demektir ا َ א َ ِ de اonun gibidir. ا ُ َ ْ َ ْ .toplandılar anlamındadır اِ

[153] Hazinelerinin anahtarlarını altmış katırın taşıdığı söylenir. Her hazinenin bir anahtarı vardır. Anahtar da deriden ve parmak büyüklüğün-dedir. Ebu Rezîn1, “Bir anahtar Kûfe’ye yeter.” demiştir. Burada “hazine-ler”, “anahtarlar”, “zar zor taşıma”, “güçlü-kuvvetli” ve “topluluk” kelimele-rinin zikriyle mübalağa yapılmıştır.

[154] Büzeyl b. Meysere Yâ ile le-yenûu şeklinde okumuştur. Bunun açıklaması, mefâtihin (“anahtarlar”ın) hazâin (hazineler) diye tefsir edilmesi ve -bitişik ve birlikte olduklarından dolayı- ona muzāfun ileyhin hükmü-nün verilmesidir ki muzāf, muzāfun ileyh olan müzekker zamirden müzek-kerlik kazanmaktadır. Bu, senin zehebet ehlu’l-yemâme ( Yemameliler gitti.) sözün gibidir; burada da muzāf muzāfun ileyhten müenneslik kazanmıştır. ءُ kelimesinin mahalli إِذْ ُ َ fiili ile mansūbdur.

حْ [155] َ ْ َ َ ifadesi, “Tâ ki kaybettiklerinize üzülmeyesiniz ve size ver-dikleriyle şımarmayasınız... Övünen, kurumlanan hiç kimseyi Allah sev-mez.” [Hadid 57/23] âyetindeki gibidir. Şairin şu sözü de bu mânadadır:

Zaman beni sevindirdiğinde şımaran biri değilimdir!

Bunun izahı şudur: Dünya ile ancak dünya hayatına rıza gösterip onun-la tatmin olanlar sevinip şımarır. Kalbi ahirete yönelik olup sahip olduğu şeylerden çok yakın bir gelecekte ayrılacağını bilen kimseye gelince, onun içinden sevinip şımarmak geçmez. Şu sözü söyleyen ne güzel söylemiştir!

Bana göre en büyük tasa kaynağı, o mutluluktur ki;sahibi ondan ayrılacağını kesin olarak bilmektedir

Bu bölümü tek başına aç →

77. Âyetin Tefsiri

[156] “Tamam” sana yetecek ve seni ıslah edecek olan “dünyadaki na-sibîni unutma ama Allah’ın sana verdiği” zenginlik ve servet gibi “şeylerde” vacip ve mendup sınıfından hayır işleri yaparak ve bunu ahiret azığı edi-nerek “ Âhiret yurdunun da peşine düş; Allah sana ihsanda bulunduğu gibi sen de” Allah’ın kulları olan “[ihtiyaç sahiplerine] ihsanda bulun.” Ya da Allah sana iyilik ettiği gibi sen de Allah’a şükür ve itaatle iyilik et. “Yeryüzünde bozuculuk peşinde koşma; çünkü bozucuları Allah sevmez.” Kārûn’un için-de bulunduğu zulüm ve azgınlık, yeryüzünde fesat çıkarmasıdır. Bu sözün Mûsâ’ya (a.s.) ait olduğu da söylenmiştir. ِ َ ْ kelimesi (peşine düş, ara) وَاve’ttebi‘ (uy, tâbi ol) şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

78. Âyetin Tefsiri

[157] “Bu [zenginlik] bana tamamen bendeki” diğer insanlardan üstün ol-duğum “bir bilgiden ötürü” lâyık olduğum, bana verilmesi gerekli bir hak ola-rak “verildi!..”æ dedi. Zira [i] Kārûn İsrâiloğulları içerisinde Tevrat’ı en iyi bi-len kişiydi. [ii] Bu ilmin Kimya olduğu da söylenmiştir. Sa‘îd b. Müseyyeb’den [v. 94/713] rivayet edildiğine göre Mûsâ (a.s.), Kimya ilmini biliyordu. Bu il-min üçte birini Yûşa‘ b. Nûn’a, üçte birini Kâlep b. Yüfennâ’ya, üçte birini de Kārûn’a öğretmişti. Kārûn hile ile onların ilmini de kendi ilmine kattı; artık ka-lay ve bakırı işleyerek altın üretiyordu. Söylendiğine göre Allah, Kimya ilmini Mûsâ’ya öğretmiş; Mûsâ kızkardeşine, kızkardeşi de Kārûn’a öğretmişti. [iii] Bu ilmin, çeşitli ticaret yollarını, sanat ve zanaat bilgilerini ve mal-mülk ve servet edinme ve diğer kazanç yollarını görmesi ve bilmesi olduğu da söylenmiştir.

ifadesinin, “Benim zannıma göre böyledir.” anlamında olduğu عِنْدِي [158]söylenmiştir. Bu, senin el-emru ‘indî kezâ (Bana göre bu iş böyledir.) demen gi-bidir. Adeta, “Bu bana kendi bilgimden dolayı verilmiştir.” demektedir. -Tıpkı “Sonra, katımızdan ona bir nimet bahşettiğimizde; ‘Bu bana tamamen kendi bilgimden dolayı verilmiştir!’ der.” [Zümer 39/49] âyetindeki gibi.- عِنْدِي ifadesini daha sonra eklemiştir; yani bu, benim zan ve görüşüme göre böyledir.

[159] [Bilmiyor muydu ki…] Bu ifade, [i] önceki nesillerden kendisin-den daha güçlü, daha zengin nicelerini Allah’ın helâk ettiğini bildiğinin ispatı olabilir; çünkü Kārûn, bunu Tevrat’tan okumuş, Mûsâ da bunu ona haber vermiştir. Ayrıca kendisi de bunu tarihçilerden işitmiştir.

Sanki şöyle denmektedir: Bu kadar bilgisine rağmen bunu bilmiyor muydu ki malının çokluğuna ve gücüne - kuvvetine aldanmasın. [ii] Bu ifade, bu konuda ilminin olmadığını ispat etmiş de olabilir; çünkü o “Bendeki bir bilgiden ötürü verildi!..” diyerek, bilgisiyle kibirlenip büyüklük taslayınca ona şöyle denilmiştir: O iddia ettiği ilme sahip olup bu sayede kendisini her nimete müstahak görüyor da kendisini helâk olanların helâk oldukları noktalardan koruyacak bu faydalı ilmi bilmiyor!

א [160] ً َ ُ yani daha çok mal biriktirmiş… Ya da cemaat ve sayıca أכdaha fazla…

[161] Şayet “َن ُ ِ ْ ُ ْ ا ُ ِ ِ ُ ذُ ْ َ لَُ ْ ُ َ -Ki o zaman mücrimlere gü) وَnahları sorulmazdı.) ifadesinin, öncesi ile bağlantısı nedir?” dersen şöyle derim: Allah Teâlâ Kārûn’a önceki nesillerden kendisinden daha güçlü ve daha zengin nicelerinin helâk olduğunu hatırlatıp tehdit olarak şöyle bu-yurmuştur: Allah mücrimlerin günahlarından haberdardır! Onları sorup irdelemeye muhtaç değildir. Allah onları cezalandırmaya kâdirdir. Bu ifa-de, “Yaptıklarınızdan Allah haberdardır!” [Âl-i ‘İmrân 3/153], “Yaptıklarınızı Allah biliyor!” [Bakara 2/283], “Yaptıklarınızı bilmekteyim!” [Mu’minûn 23/51] vb. âyetler gibidir.

Bu bölümü tek başına aç →

79. Âyetin Tefsiri

[162] Hasan-ı Basrî, “Kırmızılı sarılı ziynetler içerisinde çıktı.” demiştir. Üzerinde erguvan bulunan altın eğerli simsiyah bir katır üzerinde, kendisi gibi ihtişamlı dört bin üniformalı adamıyla çıktığı da söylenmiştir. Yine, sa-ğında kendileri ve atları kırmızı ipekli üç yüz hizmetçi, solunda üzerlerinde ipek ve ziynetler olan üç yüz beyaz cariye ile çıktığı da söylenmiştir. Kızıla çalan giysiler giymiş doksan bin kişi ile çıktığı da söylenmiştir ki o gün, kızıla çalan bir kıyafetin görüldüğü ilk gün imiş.

[163] Böyle bir varlığa sahip olmayı temenni edenler Müslüman bir topluluk idi ve bunu beşerin âdeti olduğu üzere, zenginlik ve ihtiyaçsızlığa olan rağbetlerinden dolayı temenni etmişlerdi. Katâde’den [v. 117/735] riva-yet edildiğine göre bunu, Allah’a yaklaşmak ve hayır yolunda infak etmek üzere arzu etmişler imiş. Bunu temenni edenlerin kâfir bir topluluk olduğu da söylenmiştir.

[164] Gıpta eden, arkadaşının sahip olduğu nimetin benzerini -onun elinden çıkmaksızın- temenni eden kişidir. Hased eden ise arkadaşının sahip olduğu nimetin elinden çıkarak kendisine verilmesini isteyendir. “Keşke şu Kārûn’a verilenlerin bir benzeri de bizim olsaydı!” ifadesi gıpta kabilinden; “Allah’ın sizi birbirinizden üstün kıldığı şeyleri temenni etmeyin!” [Nisâ 4/32] ifadesi[ndeki temenni] ise haset cinsindendir. Peygamber’e(s.a.), “Gıptanın zararı var mıdır?” diye sorulunca, “Hayır; ancak değnekle dikenli ağaca vur-mak kadar bir zararı olur.” buyurmuşlardır.

[165] ٍّ َ kelimesi ّ ile aynıdır ki bu da baht ve devlet demektir. Kārûn’u çok nasipli, talihli biri olarak nitelediler. Fulânun zû-hazzin, hazī-zun ve mahzūzun denilir ki “Falanca nasipli biridir.” demektir. Zaten dünya haz, baht ve devlettir.

Bu bölümü tek başına aç →

81. Âyetin Tefsiri

َכ [166] ْ -ifadesinin aslı kişinin helâkı için edilen bed (!Yazıklar olsun) وَduadır. Sonra, rıza ve memnuniyetin olmadığı şeyleri terk etme, bunları engelleyip yasaklama anlamında kullanılır olmuştur. Tıpkı lâ eba lek ifade-sindeki gibi ki bu ifadenin aslı da işe teşvik konusunda kişiyi ayıplayarak ona beddua etmektir.1

א [167] א ّ َ ُ ifadesindeki zamir, âlimlerin anlattıkları şeye veya karşılığa و -ki uhrevî sevap ya da cennettir- yahut âlimlerin sîret ve tarikatlarına yani iman ve salih amele râcidir; “buna da ancak” taatler[deki meşakkat]e, şehevî arzu-lara ve Allah’ın kendisine az-çok taksim ettiklerine “sabredenler [kavuşturulur].”

[168] Kārûn her zaman Allah Resûlü Mûsâ’ya eziyet ederdi. Mûsâ ise akrabalık bağından dolayı ona müsamaha ederdi. Zekât âyeti nâzil olun-ca, bin dirhemde bir dirhem, bin dinarda bir dinar zekât vermek üzere anlaştılar. Kārûn zekât hesabını yaptı. Tabiî, toplamda belli bir yekûn tutunca Kārûn bunu çok buldu, cimrilik etti. İsrâiloğullarını topladı

1 Yani, muhataba “babasızlık” isnat etmek değildir. / ed.

ve onlara, “Mûsâ sizin her şeyinize kastetmekte! Şimdide mallarınızı almak istiyor!” dedi. Onlar da “Sen bizim büyüğümüzsün, efendimizsin; istediğini emret.” dediler. Kārûn “Falanca fahişeye rüşvet verelim; Mûsâ’ya kendisiyle zina yaptığı iftirası atsın, İsrâiloğulları da onu terketsinler!” dedi ve kadına bin altın tahsis etti. -Bu rüşvetin altın bir tas olduğu ya da içi altın dolu bir altın tas olduğu yahut da Kārûn’un, kadını kendi malı üzerinde yetkili kılıp ne isterse alabileceğini söylediği de rivayet edilmiştir.- Bayram günü Mûsâ halka hitaben, “Ey İsrâiloğulları! Hırsızlık yapanın elini keseriz. İftira edene had cezası vuru-ruz. Muhsan olmayan (bekâr) biri zina ederse ona da had vururuz. Muhsan biri zina ederse onu recm ederiz!” dedi. Bu sefer Kārûn, “Bu zina eden sen olsan da mı?” dedi. Mûsâ “Evet, ben de olsam muhsan olarak zina edenin cezası recm edilmektir!” dedi. Kārûn, “ İsrâiloğulları senin falan kadınla zina ettiğini iddia ediyorlar.” dedi ve kadın huzura getirildi. Mûsâ kadına Denizi yaran, Tevrat’ı indiren Allah adına yemin verdirerek doğru söylemesini emretti. Allah kadına son anda doğru konuşmayı ilham etti ve kadın, “Bunlar yalan söylüyorlar. Bilakis Kārûn sana iftira etmem için bana rüşvet verdi!” dedi. Mûsâ ağlayarak secdeye kapandı ve “Ya Rabbi! Şayet ben senin peygamberin isem benim için Kārûn’a gazab et!” dedi. Allah Teâlâ da Mûsâ’ya “Ne istersen, yere emret; sana itaat edecek.” diye vahyetti. Mûsâ “Ey İsrâiloğulları! Allah beni Firavun’a gön-derdiği gibi Kārûn’a da gönderdi. Kim Kārûn’dan yanaysa yerinde dursun. Kim de benimle beraberse ondan ayrılsın!” dedi. İki kişi dışında herkes Kārûn’un yanından ayrıldı. Sonra Mûsâ, “Ey yer bunları yut!” dedi. Yer onları dizlerine kadar yutuverdi. Sonra yine “Yut şunları!” dedi. Yer onları bellerine kadar yut-tu. Sonra tekrar “Yut şunları!” dedi. Yer onları boyunlarına kadar yuttu. Kārûn ve yandaşları Mûsâ’ya yalvarıyor, Allah ve akrabalık hukuku adına ona yemin veriyorlardı. Mûsâ çok öfkelendiği için onlara hiç iltifat etmiyordu. Sonra Mûsâ “Yut bunları!” dedi. Sonuçta yer onları tamamen yuttu ve üzerlerini kapattı. Allah Teâlâ, Mûsâ’ya “Ne kadar sertsin! Kaç kere senden yardım istediler, onla-ra hiç merhamet etmedin. İzzet ve celâlim hakkı için, şayet bana bir kere dua etselerdi elbette beni kendilerine yakın ve icabet edici bulurlardı.” buyurdu. Bu sefer İsrâiloğulları “Mûsâ, Kārûn’un saray ve hazinelerine el koymak için ona beddua etti.” demeye başladılar. Mûsâ da Allah’a dua etti ve sonunda Allah, Kārûn’un sarayını ve malını da yere batırdı.

[169] “O sırada Allah karşısında kendisine yardım edecek bir cemaati ol-madığı gibi, kendi gücüyle” Allah’ın azabından “kurtulabilecek” ya da Mûsâ (a.s.)’dan intikam alabilecek “gibi de değildi.” Nasarahû min ‘aduvvihî fe’ntesa-ra (O, düşmanına karşı ona yardım etti; o da zafere ulaştı.) denilir ki düşmanı-nın ona bir şey etmesini engelledi, o da ondan korunmuş oldu, anlamındadır.

Bu bölümü tek başına aç →

82. Âyetin Tefsiri

[170] “Daha dün…” Bazen ِ ْ َ ْ -ifadesi zikredilir; ancak bundan için اde bulunduğun günden bir önceki gün -yani dün- murat edilmez; isti‘âre yoluyla yakın bir zaman dilimi kastedilir. “… onun yerinde” dünyadaki mevki ve konumunda “olmayı isteyenler; ‘Vay be!.. Demek ki Allah, di-lediği kullarının rızkını genişletmekte ve daraltmaktaymış!’…” Keennesiz olarak vey lâfzı, kişinin hatasını fark edip pişmanlık duyduğunu anlatan bir kelimedir. Mâna şudur: Millet gerek bu temennilerinde gerekse “Keşke şu Kārûn’a verilenlerin bir benzeri de bizim olsaydı!” sözlerinde hata ettikleri-ni anlayıp pişman oldular ve daha sonra, “Vay be!.. Demek ki inkârcı nan-körler asla felâh bulamıyormuş!” dediler; yani Kārûn’un bu hali, ne kadar da kâfirlerin felâh bulamamaları haline benziyor! Bu, Halil [v. 175/791] ve Sîbeveyhi’nin görüşüdür. Şair şöyle demiştir:

Vay be!.. Meğer varlıklı kimseler seviliyormuş!..Yoksullar fakr u zaruret içinde yaşıyormuş!..

Ferrâ’nın [v. 227/822] aktardığına göre bedevî bir kadın, eşine “Oğlun nere-de?” diye sormuş. Adam “ ِ ْ َ ْ ُ وَرَاءَ ا َ َ .demiş (.Hâ, galiba evin arkasında) ”وَيْ כَKûfelilere göre veyke kelimesi veyleke anlamında olup, “Kâfirlerin asla felâh bulamadığını bilmiyor musun!” demektir. Kâf ’ın vey kelimesine katılmış hitap Kâf ’ı olması da mümkündür. Şair şöyle demiştir:

Haydi Antere! Atıl!..

Bu durumda ُ َّ َכَ .ifadesi li-ennehû mânasında olmaktadır أَ ْ deki Lâm bu’وَsözün kimin için söylendiğini beyan eder; zira ْوَي (vay be, vah) denilince, “Kime?” diye sorulmakta; muhatap da “Sana dedi.” demektedir. Ya da bu ifade “Kâfirler felâh bulamaz, bu böyledir; işte Kārûn yere batırılmış!..” de-mektir. [ Kisâî gibi] bazıları ْوَي üzerinde vakfedip ُ َّ َ dan başlarken, [ Ebû ‘Amr’כَgibi,] َْכ üzerinde vakfedenler de vardır. A‘meş [v. 148/765] levlâ mennu’llāhi وَ‘aleynâ (Allah’ın üzerimizdeki lütfu olmasaydı) şeklinde okumuştur. [Le-husife bi-nâ (kesin yerin dibine batırılırdık!) ifadesi]1 َא ِ َ َ َ َ şeklinde malum olarak da okunmuştur ki zamir, Allāh’a râcidir. İfade, le’nhasefe bi-nâ (kesin yerin di-bine batırılırdık!) şeklinde de okunmuştur ki unkutı‘a bi-hî demen gibidir.2 Yine le-tuhsefu bi-nâ (yer, bizimle birlikte çökerdi!) şeklinde de okunmuştur.1 Hafs ve Ya‘kūb dışındaki bütün kurrânın kıraati budur; müfessirin bu kıraati tercih ettiği anlaşılmaktadır. / ed.2 Yani harf-i cerli kelimenin nâib-i fâ‘il olması bakımından. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

83. Âyetin Tefsiri

כَ [171] ْ ِ (o) ifadesi ahireti ve onun şan ve itibarını yüceltmektedir. İşte o ahiret; bahsini işittiğin, vasıf ve niteliği sana ulaşmış olan şeydir. Allah Teâlâ, ahiret yurdunu böbürlenmeyi ve bozuculuğu terketmeye değil, bilakis bun-ları irade etmenin, kalbin bunlara meylinin terkedilmesine bağlamıştır. Şöyle buyuruyor: “Zulmedenlere az da olsa meyletmeyin; yoksa size de dokunur o ateş!” [Hûd 11/113] Burada da tehdidi az da olsa zulme meyletmeye bağ-lamıştır. Ali’nin (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: İnsan, kendi ayakkabı bağcığının arkadaşının ayakkabı bağcığından daha güzel olmasından hoşla-nır. Ve bu âyetin hükmü altına girer. Fudayl’den [v. 187/803] rivayet edildiğine göre o, bu âyeti okumuş, sonra da “Artık burada bütün emel ve kuruntular kaybolup gitti.” demiştir. Ömer b. Abdülaziz [v. 101/720] ile ilgili rivayete göre ise o, ölünceye kadar bu âyeti tekrarlayıp durmuştur. Tamahkârlardan1 biri, “ Firavun, ülkesinde iyice zorbalaşmıştı!” [Kasas 28/4] ve “Yeryüzünde bozucu-luk peşinde koşma!” [Kasas 28/77] ifadelerini hüccet kabul ederek zorbalaşmayı Firavun’a, bozuculuğu da Kārûn’a tahsis etmiş ve “Kim Firavun ve Kārûn gibi değilse, ona ahiret yurdu vardır.” demiştir. Bu adam, “Âkıbet muttakîle-rindir.” âyetini Hazret-i Ali’nin, Fudayl [v. 187/803] ve Ömer b. Abdulaziz’in düşündüğü gibi derin derin düşünmemektedir!..

Bu bölümü tek başına aç →

84. Âyetin Tefsiri

ئَאتِ [172] ِّ َّ ا ا ُ ِ َ َ ِ َّ ى ا َ ْ ُ َ (o kötülükleri işleyenler… karşılığını alırlar) ifadesi[nde zamir yeterli olup], ون (karşılığını alırlar) demektir; yani ِئَאت ِّ َّ ا ا ُ ِ َ َ ِ َّ ifadesi zamir yerine konulmuştur; çünkü kötülük اyapma işini tekraren onlara nispet etmekte, onların halini daha da çirkin göstermek ve dinleyenlerin kalplerinde kötülüğe karşı nefreti artırmak gibi bir durum söz konusudur.

[173] “Sadece kendi yaptıklarının…” Yani sadece kendi yaptıklarının dengi bir karşılık… Allah Teâlâ fazlukereminin büyüklük ve enginliğinden dolayı kötülüğe sadece misliyle mukabele ederken, iyiliğe on misliyle -veya yedi yüz misliyle- mukabele etmektedir. “Ona daha hayırlısı verilir.” ifade-sinin mânası budur. 1 Yani iman ile amelin bağımsız iki ayrı kategori olduğu, dolayısıyla ‘bütün’ iman sahiplerinin cennete gidece-

ği kanaatinde olanlardan… Oysa İmam Mâtürîdî’nin Te’vîlâtu’l-Kur’ân’da Kehf 18/2’nin tefsirinde belirttiği gibi, Kur’ân’da ilahî rıza ve cennet ancak “iman ile salih ameli birleştirenlere vaat edilmektedir. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

85. Âyetin Tefsiri

[174] “Kur’ân’ı” okumayı, tebliğ etmeyi ve muhtevasıyla amel etmeyi “sana farz kılan, seni elbet bir sonuca vardıracak!” Hem öyle bir sonuç ki… Öldükten sonra hiçbir beşere nasip olmayan muazzam ve mükemmel bir sonuç! ٍאد َ َ kelimesinin nekire yapılması işbu mâna içindir. Şu da söylenmiş-tir: [‘Varılacak sonuç’ anlamındaki] me‘âddan maksat Mekke’dir. Şöyle ki: Mekke fethedildiği gün, Allah Teâlâ onu Mekke’ye ulaştırmış olacaktır1;ٍאد َ َ keli-mesi nekire gelmiştir; çünkü o sırada Mekke varılacak anlamlı bir sonuç ve dönülecek önemli bir yer idi. Zira bu, Peygamber’in (s.a.)Mekke’ye ege-men olup ora halkını itaat altına aldığını, İslâm’ın ve Müslümanların izzete erdiğini, şirkin ve şirk birliğinin ise zillete düştüğünü gösteriyor olacaktı!.. Sûre hicretten önce Mekke’de nâzil olmuştur; Allah Teâlâ adeta Peygamber (s.a.) Mekke’de Mekkelilerin baskı ve işkencesi altında iken onu oradan hicret ettirip tekrar muzaffer ve egemen bir şekilde Mekke’ye döndürece-ğini vaat etmektedir. Bu âyetin, Peygamber(s.a.) hicret ederken Cuhfe’ye2 ulaştığı sırada nâzil olduğu da söylenmiştir. Peygamber (s.a.), kendisinin ve atalarının doğduğu memleketini ve İbrahim(a.s.)’in haremi olan Mekke’yi özlemeye başladı. Cebrâil (a.s.) gelip “ Mekke’yi mi özlüyorsun?” dedi. Pey-gamber (s.a.) “Evet” deyince, işbu âyeti vahyetti.

[175] Şayet“En iyi bilen benim Rabbimdir’ ifadesinin, öncesiyle bağlan-tısı nedir?” dersen şöyle derim: Allah Teâlâ, peygamberine onu varacağı iyi bir sonuca ulaştıracağını vaat edince “Ey Muhammed! Müşriklere de ki kimin doğru yolu gösteren kılavuzu getirdiğini en iyi bilen benim Rabbimdir.” bu-yurdu ki bununla bizzat Peygamber’i (s.a.) ve ulaşacağı sonuçta layık olduğu mükâfatı kastediyordu; “kimin de apaçık bir sapma içinde bulunduğunu” der-ken de onları ve varacakları sonuçta müstehak oldukları cezayı kastediyordu.

Bu bölümü tek başına aç →

86. Âyetin Tefsiri

rilmiş olsun; o zaman, ile’l-me‘âd denmesi gerekmez miydi?!” / ed. 2 Kızıldeniz sahiline 9 km. mesafede; Mağrip, Mısır ve Suriye’den karayoluyla hacca gelenlerin mîkāt yeri.

Mekke’ye yaklaşık 180 km. mesafede. / ed.

[176] Şayet “َِّכ ْ رَ ِ ً َ ْ َّ رَ ifadesinde istisnanın1 izahı nedir?” dersen إِşöyle derim: Bu söz, mânaya hamledilmiş olup adeta şöyle denmektedir: Sana kitap tamamen Rabbinden bir rahmet olarak verilmiştir. َّ aksine ve‘ إِama’ anlamı veren lâkinne mânasında da olabilir; yani [evet, sen ummuyordun] ama bu kitap sana Rabbinden bir rahmet olarak indirildi.

Bu bölümü tek başına aç →

87. Âyetin Tefsiri

َّכَ] [177] َّ ُ َ -ifadesi] saddehû mânasındaki esaddehûdan yusıddenne و ke şeklinde de okunmuştur ki Kelb kabilesi lügatine göredir. Şair şöyle demiştir:

Kılıçla bertaraf ettiler insanları üzerlerinden hayvan suvaran çobanlar yabancı develeri engelleyip kovduğu gibi…

כَ [178] ْ َ ْ إِ َ ِ َ إِذْ أُ ْ َ ifadesi, “âyetler indirildikten sonra” demektir; yani senin yevmeizin, hîneizin, leyleteizin sözlerinde olduğu gibi, إذ’e zaman isim-leri muzāf olmaktadır. Böyle kâfirlere arka çıkma vb. durumların yasaklan-ması, -yukarılarda geçtiği üzere- heyecan ve coşku vermek içindir.2

Bu bölümü tek başına aç →

88. Âyetin Tefsiri

ٌ ;ifadesi, “O3 hariç” demektir إ و [179] ْ kelimesiyle bizzat ilgili وَkişi ifade edilir.

[180] Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: Her kim TāSînMîm-i Kasas sûresini okursa ona Mûsâ’yı tasdik ve tekzip edenler sayısınca ecir ve sevap verilir. “Allah’ın zatı hariç her şeyin helâk olacağını, hükmün yalnızca O’na ait olduğunu ve herkesin sonunda O’na döndürüleceğini” tasdik ettiğine Kıyamet günüşahitlik etmeyen ne göklerde ne de yerde bir tek melek bile kalmaz.

1 Mot-a-mot; “Rabbinin rahmeti olarak verilmesi şıkkı hariç, sen de bu kitabın sana verileceğini ummuyor-dun.” Bu durumda, sanki Peygamber, “kendisine Allah’ın rahmetiyle kitap verilebileceğini umuyormuş” gibi -metinde olmayan- bir anlam ortaya çıkmaktadır. Müfessir bunu açıklamaya çalışıyor. / ed.

2 Yani Peygamber kâfirlere destek oluyormuş da bu, kendisine yasaklanıyormuş gibi anlaşılmamalıdır. / ed.3 Mot-a-mot; “O’nun yüzü hariç.” / ed.

Bu bölümü tek başına aç →