KURTUBÎ TEFSÎRİ
İsrâ Sûresi — KURTUBÎ TEFSÎRİ — Sayfa 2
el-Mühelleb der ki: Batıla dair aletlerden kırılıp da kırıldıklarından sonra alıkonulmalarında eğer herhangi bir menfaat var ise onların sahiplerinin kırılmış halleriyle bunları alması öncelikli hakkıdır. Ancak İmâmın, malî cezayı ve işi sıkı tutmayı daha ağırlaştırmak kastıyla bunları ateşte yakma görüşüne sahip olması müstesnadır. İbn Ömer (radıyallahü anh)’ın bu gibi şeyleri yaktığına dair uygulaması, bundan önce geçmiş bulunmaktadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in, cemaat namazına gelmeyip geride kalanların evlerini yıkmak istediği de bilinen bir husustur. Buhârî, Ezan 29, Ahkâm 52: Müslim, Mesâcid 251: Tirmizî. Salât 48; Nesâî, İmânıe 49: Dârimî, Salât 54: Muvatta’', Salâtul-Cemâa 3: Müsned, I. 450.
İşte bu ve bununla birlikte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in, sahibesi tarafından lanetlenmiş dişi deve hakkında söylediği şu âyeti malî cezalarda aslî bir kaidedir: Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Haydi o deveyi bırakınız, çünkü o lanetlenmiştir." Müslim, Birr 80-81: Ebû Dâvûd, Cihâd 50: Dârimî, İsti'zân 45: Müsned, IV. 429, 43J. VI, 72 Böylelikle Hazret-i Peygamber, sahibesini te'clip etmek ve yaptığı beddua dolayısıyla onu cezalandırmak maksadıyla deve üzerindeki mülkiyetini izale etmiştir. Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) da sahibi tarafından su katılmış sütü dökmüştür.
3. Bu Hususta Tamamlayıcı Bilgiler:
Âyetin tefsiri ile ilgili yaptığımız bu açıklamalar, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şu hadisini de bize hatırlatmaktadır: "Allah'a yemin ederim ki, Meryem oğlu Îsa adaletli bir hakem olarak inecektir. Yemin olsun haçı kıracak, domuzları öldürecek, cizyeyi kaldıracak (İslâm veya kılıçtan başkasını kabul etmeyecek) ve yemin olsun genç dişi develer dahi -mal çokluğundan dolayı- terk edilecekler, onlar üzerinde yol alınmayacaktır."Bu hadisi Buhârî ve Müslim rivâyet etmişlerdir. Müslim, îman 243: Müsned, II. 494. Develer sözkonusu edilmeden: Buhârî, Buyu' 102; Müslim, Îman 242.
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in, üzerinde suret bulunan perdeyi yırtıp parçalaması da bu kabildendir. Aynı zamanda bu, sözünü ettiğimiz şekilde suret ve eğlence âletlerinin şeklini bozmaya da delildir. İşte bütün bunlar, bu gibi şeyleri edinmenin men edildiğini ve bunlara sahip olanın aleyhine olmak üzere bunların mahiyetlerinin değiştirilmesinin gerektiğini ortaya koymaktadır. Çünkü hiç şüphesiz bu gibi suretlere sahip olan kimseler kıyâmet gününde azap edilecekler ve onlara: Yarattıklarınızı diriltiniz, denilecektir. Bu da yeterlidir. İleride bu hususa dair açıklamalar, yüce Allah'ın izniyle en-Neml Sûresi'nde (27/37. âyetin tefsirinde) gelecektir.
"De ki: Hak" yani İslâm
"geldi." Mücahid'in açıklamasına göre Kur'ân geldi. Cihad. diye de açıklanmıştır.
"Bâtıl" bir görüşe göre şirk, Mücâhid'e göre şeytan
"da çekişe çekişe can verdi."
Ancak doğru olan lâfzın mümkün olduğu kadar umumî alınmasıdır. O takdirde tefsiri şöyle olur: Şeriat bütün muhtevasıyla geldi,
"batılda çekişe çekişe can verdi," çürük ve batıl olduğu ortaya çıktı. Canın çıkması (zühûk) da buradan gelmektedir ki, bu da nefsin batıl olması yani, yok olması demektir. "(........): Canı çıktı, çıkar" denilir. "(........): Onu (o cam) ben çıkardım" demektir.
"Çünkü bâtıl, can çekişe çekişe yok olucudur" yani kalıcılığı yoktur. Hak ise sapasağlam kalır, sebat bulur.
82
Kur'ân'dan, mü’minler için bir şifa ve rahmet olanı kısım kısım indiririz. Zâlimlerin ise ancak hüsranını artırır.
Bu âyete, dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:
1. Kur'ân'dan İndirilenler:
Yüce Allah'ın: "(........): İndiririz" âyetini Cumhûr, "nûn" ile okumuştur. Mücahid ise, "ze" harfi şeddesiz ve "ye" harfi ile; "(........): İndirir" diye okumuştur ki, el-Mervezî de bunu Hafs'dan rivâyet etmiştir.
(........): İbtidai gaye (başlangıç noktasını bildirmek) içindir. Cinsin beyanı için de olabilir. Yüce Allah şöyle buyurmuş gibidir: Biz, Kur'ân-ı Kerîm'den, şifa olma özelliğini bünyesinde taşıyan şeyleri indiririz. Haberde de şöyle denilmektedir: "Kur'ân ile şifa aramayan kimseye Allah şifa vermesin. İbn Mâce, Tıb 28.
Ancak, bazı tevil bilginleri buradaki "(........) ...dan" edatının teb'îz (kısmîlik bildirmek) için gelmiş olmasını kabul etmemektedir. Çünkü teb'îz için olursa, Kur'ân'ın bazı bölümlerinde şifa bulunmayacağı manası çıkar. İbn Atiyye ise şöyle demektedir: Öyle bir anlam çıkarmak sözkonusu olmaz. Aksine bu edatın kısım kısım indirilmiş olması açısından teb'îz için kullanılmış olması mümkündür. Ve şöyle buyurulmuş gibidir: Biz, Kur'ân-ı Kerîm'den, şifa olan bir miktar indiriyoruz ve esasen onun bütünü de bir şifadır.
2. Kur'ân-ı Kerîm'in Şifa Oluşu İle İlgili Görüşler:
İlim adamları, Kur'ân-ı Kerîmin şifa oluşu ile ilgili iki görüş ortaya koymuşlardır. Birinci görüşe göre Kur'ân-ı Kerîm kalplerden bilgisizliği ve şüpheleri izale etmek suretiyle bir şifadır. Ayrıca mucizelerin kavranması, yüce Allah'a delil teşkil eden hususların kavranılması hususunda kalplerdeki cahillik perdesini açıp gidermek cihetiyle de bir şifadır.
İkinci görüşe göre Kur'ân-ı Kerîm, rukye (okuyarak tedavi), teavvüz (Allah'a sığınmak) ve buna benzer yollarla zahiri hastalıklara bir şifadır.
Lâfız, Dârakutnî'nin olmak üzere hadis İmâmları Ebû Said el-Hudrî'den şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), otuz kişilik süvari birliğinden oluşan bir seriye halinde bizi gönderdi. Araplardan bir kavmin yanında konakladık. Onlardan, misafir olarak bizleri ağırlamalarını istedik, kabul etmediler. Kabilenin başkanı (bir akrep tarafından) sokuldu. Bunun üzerine yanımıza gelerek: Aranızdan akrebe karşı rukıye yapan bir kimse var mıdır diye sordular. -İbn Katte'nin rivâyetinde ise: Bizim hükümdarımız ölüyor (fazlalığı) vardır.- Ben de: Evet, ben bunu yapabilirim. Fakat bize (birşeyler) vermeden bu işi yapmam. Bunun üzerine: Size otuz tane koyun vereceğiz, dediler. Ben de ona, yedi defa Elhamdülillahi Rabbilâlemîn (Fâtiha Sûresi)ni okudum ve iyileşti. -Süleyman b. Katte'nin, Ebû Said'den rivâyetinde: Kendisine geldi ve iyileşti denilmektedir.- Bunun üzerine hem bizi ağırlayacak yiyecek şeyler gönderdi, hem de koyunları gönderdi. Ben ve arkadaşlarım gönderdiği yiyecekleri yedik. Ancak koyunlardan yemeyi kabul etmediler. Nihayet Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a vardık ve ben de ona durumu haber verince şöyle buyurdu: "Sen onun bir rukye olduğunu nerden biliyorsun?"Ey Allah'ın Rasulü, dedim. Bu, içime doğan birşey oldu. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Yeyiniz o koyunlardan bize de yediliniz." Bunu, "es-Sünen" adlı kitabında rivâyet etmiştir. Dârakutnî'ye ait bu eserin doğru ismi -Îmanı Kurtubî'nin hayatı ve tefsirine dair yaptığımız ve tercümemizin başına koyduğumuz çalışmada da görüldüğü gibi (s. 109) "el-Müdebbec"dir.
"el-Medîh" Dârakutnî, III, 64-65. Ayrıca: Buhârî, İcâre 16, Tıb 33, 39; Müslim, Selâm 66; Ebû Dâvûd, Buyu' 37. Tıb 19; Tirmizî, Tıb 20; İbn Mâce, Ticârât 7; Müsned, III. 2, 10, 44. adlı eserinde de es-Serrî b. Yahya yoluyla gelen hadiste şöyle demektedir: Bana el-Mu'temir b. Süleyman anlattı, o, Leys b. Ebi Süleym'den, o, el-Hasen'den, o, Ebû Umame'den; o, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan dedi ki: "Barasa, deliliğe, cüzzama, karın hastalığına, vereme, sıtmaya ve nefese (nazara.) karşı zaferan veya kırmızı kil ile şunları yazmanın, Allah'ın izniyle faydası olur:
(........) Özelin ve genelin şerrinden, kötülükle isabet eden nazardan, kıskandığı, zaman kıskanandan, Ebû Ferve'den (İblis'ten) ve onun doğurduklarından, Allah'ın eksiksiz kelimelerine ve genel olarak bütün isimlerine sığınırım. Tercüme, Kurtubinin hadisle geçen garip lâfızlara dair açıklamaları dikkate alınarak yapılmıştır.
"Otuzüç melek, aziz ve celil olan Rabblerinin huzuruna varıp bizim topraklarımızda hastalık vardır, dediler. Şöyle buyurdu: Kendi topraklarınızdan bir miktar toprak alınız ve onunla alınlarınızı mesh ediniz. Ya da şöyle dedi: Biz size, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın rukıyesini tavsiye ederiz. Onu gizleyen yahut da onun karşılığında bağış kabul eden bir kimse iflah olmasın.
Daha sonra Fâtihatü'l-Kitap ile el-Bakara Sûresi'nin baş tarafından dört âyet-i kerîme, kendisinde rüzgârların evirilip çevirilmesinden söz edilen âyet, (el-Bakara, 2/264) Âyete'l-Kürsî (el-Bakara, 2/255.) ile ondan sonraki iki âyet-i kerîme ve:
"Göklerde ne var, yerde ne varsa Allah'ındır..." (el-Bakara, 2/284.) âyetinden itibaren el-Bakara Sûresi'nin sonuna kadar, Ali İmrân Sûresi'nin başından on, sonundan on âyet, en-Nisa Sûresi'nin ilk âyeti, el-Mâide Sûresi'nin ilk âyeti, el-En'âm Sûresi'nin ilk âyeti, el-A’raf Sûresi'nin ilk âyeti ile yine el-A'raf'ta yer alan:
"Şüphesiz, Rabbiniz o Allah'tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı" (el-A'raf', 7/54) âyeti sonuna kadar, Yûnus Sûresi'nde yer alan:
"Mûsa dedi ki: Sizin bu yaptığınız sihirdir, şüphesiz Allah onu boşa çıkaracaktır. Elbette Allah o bozguncuların işini düzeltmez" (Yûnus, 10/81) âyeti ile, Tâ-Hâ Sûresi'nde yer alan:
"Sağ elindekini bırak. Onların yaptıklarını yutacak. Onların yaptıkları ancak bir büyücü hilesidir. Büyücü ise, nereye giderse iflah olmaz" (Tâ-Hâ, 20/69) ile, es-Saffât Sûresi'nin baş tarafından on âyet. ile Kulhuvallahu ehed (İhlas) Sûresi ve Muavizeteyn (helâk ve Nas) Sureleri temiz bir kaba yazılır. Sonra temiz bir su ile üç defa yıkanılır. Sonra, rahatsız olan kişi ondan üç avuç alır. Sonra ondan namaz için abdest alır gibi abdest alır. Ancak, bundan önce de namaz için abdest almalı ki, bu takdirde bu su ile abdest almadan önce taharet üzere olsun. Sonra başı, göğsü ve sırtı üzerine bu sudan döker. Ancak bu su ile istinca etmez. Sonra da iki rekât namaz kılar, sonra da yüce Allah'tan şifa diler. Bunu üç gün süre ile, her gün bir miktar yazı yazacak kadarı tekrarlar. Bir rivâyette ise: "Ebû Kıtre'nin şerrinden ve onun doğurduklarının şerrinden" ve: "Alınlarınızı da mesh ediniz" denilmekte ve ravi bu konuda herhangi bir şüphe ifadesi kullanmamaktadır.
Buhârî de, Âişe (radıyallahü anha) dan rivâyet ettiğine göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) vefatı ile sonuçlanan hastalığında, Muavvizeleri okur ve kendisine üflerdi. Hastalığı ağırlaşınca, onları ben okuyup ona üfler ve bereketleri dolayısıyla kendi elini vücuduna mesh ederdim. Ben, (haelisi ez-Zührî'den rivâyet eden Ma'mer) ez-Zühri'ye: Nasıl üflerdi diye sordum, o da şöyle dedi: Ellerine üfler, sonra da ellerini yüzüne sürerdi. Buhârî, Meğâzi 83, Tıb 32, Fedâilu'l-Kur'ân 14, Deavat 12: Müslim, Selâm 51: Ebû Dâvûd, Tıb 19; İbn Mâce, Tıb 38; Muvatta’ Ayn 10; Müsned, VI, 104, 124.
Malik de İbn Şihab'dan, o, Urve'den, o da Âişe'den rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) rahatsızlandı mı, kendisine Muavizeteyni okur ve bunları (elinin içine) tefleder veya nefs ederdi. Bk. İbn Mâce, Tıb 38: İbn Abdil-Berr. el-İstizkâr, XXVII, 28-30
Ebû Bekir el-Enbârî dedi ki: Dilciler, "nefs etmeyi" tükürüksüz olarak üflemek, "tefi etmeyi" de tükürüklü olarak üflemek diye açıklamışlardır. Şair şöyle demiştir:
"Eğer iyileşirse ben onun için nefs edip üflemem
Eğer o yitirilecek olursa, zaten yitirilmek onun hakkıdır."
Zu'r-Rimme de şöyle demektedir:
"Üstünde yosun tutmuş suyun içinden
Kavmin, kuyunun içinden su almak üzere inen kişisi, ne zaman su içmek
isterse, üfleyerek içer (tefi eder)."
Şair burada, tükürük saçarak üfler, demek istemiştir.
İleride yüce Allah'ın izniyle, el-Felâk Sûresi'nde nefse dair ilim adamlarının görüşleri açıklanacaktır.
3. Rukye'nin Hükmü İle İlgili Görüşler:
İbn Mes'ûd'un rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Muavizât (Felâk ve Nas sûreleri) okunarak yapılması müstesna, rukyeyi mekruh görürmüş.
Ancak Taberî der ki: Bu hadis ve benzeri rivâyetlerin dinde delil olarak gösterilmesi câiz değildir. Çünkü bu iradisi nakleden kimseler arasında bilinmeyen kimseler vardır. Faraza, sahih olsa dahi bu ya bir yanlışlık olurdu veya nesh edilmiş olurdu. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Fâtiha Sûresi hakkında: "Onun bir rukye olduğunu nereden bildin?" demiştir. Kur'ân-ı Kerîmin iki sûresi olan Muavizeteyn ile rukye yapmak câiz olduğuna göre, cevaz bakımından Kur'ân-ı Kerîmin diğer bölümleri ile de rukye yapmak aynı hükmü taşımalıdır, çünkü hepsi de Kur'ân-ı Kerîmdir. Yine, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: "Ümmetimin şifası, Allah'ın Kitabından üç âyet-i kerimede, yahut bir lokma balda, yahut da bir hacamat bıçağı ile açılacak bir yarıktadır." Buhârî, Tib 3. 4; İbn Mâce, Tıb 23: Müsned, I, 246, III, 343, IV, 146, VI, 401"de yer alan üç husus '"bir içim bal, hacamat bıçağıyla açılacak bir yarık ve -hoşuma gitmemekle birlikte- bir dağlamadır'' diye sayılmaktadır. "Okunacak üç âyet" ifadesini tesbit edemedik. Recâ' el-Ğanevî de şöyle demiştir: Kim Kur'ân-ı Kerîm ile şifa aramayacak olursa, onun için şifa sözkonusu değildir.
4. Allah'ın Bazı İsimlerinin, Yahut Kur'ân-ı Kerîm'in Bazı Ayetlerinin Bir Yere Yazılıp Su İle Yıkanması... (Nüşre):
İlim adamları nüşre hakkında farklı görüşlere sahiptirler. Nüşre Allah'ın bazı isimlerinin yahut Kur'ân-ı Kerîmin bazı bölümlerinin bir yere yazıldıktan sonra su ile yıkanması, sonra da hastaya o suyun sürülmesi veya içirilmesidir.
Said b. el-Müseyyeb bunu câiz kabul etmektedir. Ona şöyle sorulmuştur: Bir adamın hanımına yaklaşması alıkonulmuş ise, onun bu hali çözülüp nüşre yapılabilir mi? O, bunda bir mahzur yoktur, fayda veren şey de yasaklanmaz, diye cevap vermiştir.
Mücahid ise, Kur'ân-ı Kerîmin bazı âyetlerinin bir şeye yazıldıktan sonra yıkanılarak korkuya kapılan kimseye içirilmesi görüşünde değildi. Âişe (radıyallahü anha) ise bir kaba Muavizetyni okur, sonra da bu suyun hastaya dökülmesini emrederdi, el-Mazeri Ebû Abdullah der ki: Nüşre, rukye yapanlarca bilinen bir husustur. Ona bu ismin veriliş sebebi ise, nüşre yapılan kimseyi, neşretmesi (yani, halinin çözülmesi) den dolayıdır.
el-Hasen ile İbrahim en-Nehaî ise, nüşreyi uygun kabul etmezlerdi, en-Nehaî şöyle demiştir: Ben, bu işi yapana bir belâ isabet edeceğinden korkarım. O, bu kanaati ile Kur'ân-ı Kerîm'in sağlayacağı şeyden hemen sonra bir belâ gelmesi, onun herhangi bir şifa ile fayda sağlamasından daha yakın bir ihtimal olduğu kanaatinde gibidir. el-Hasen de der ki: Ben, Enes'e sordum, o şöyle dedi: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan, bunun şeytandan olduğunu zikredenler vardır.
Ebû Dâvûd da, Ca bir b. Abdullah yoluyla şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a nüşre hakkında sorulmuş, o da: "Şeytanın amelindendir" diye cevap vermiştir. Ebû Dâvûd, Tıb 9; Müsned, III. 294.
İbn Abdiİ-Berr dedi ki: Bu rivâyetler, nisbeten gevşek (leyyin) rivâyetlerdir ve bunun başka anlamlara gelme ihtimali de vardır. Şöyle de denilmiştir: Bu yasaklayıcı İfadeler, Allah'ın Kitabı, Rasûlünün sünneti ve bilinen tedavi şekillerinin dışına çıkılması hali hakkında kabul edilir. Nüşre, tıb türü bir uygulamadır. O, fazileti bulunan bir şeyin yıkanmış suyudur. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın abdestine benzer. Hazret-i Peygamber de şöyle buyurmuştur: "Şirk ihtiva etmediği sürece rukyenin bir mahzuru yoktur. Sizden kim kardeşine faydalı olabilecekse onu yapsın." Müslim, Selâm 61-63: Müsned, III, 302. 334, 382, 393. Kıırtubî'nin zikrettiği: "... şirk ihtiva etmediği sürece..." kaydı, hüküm itibariyle doğru olmakla birlikte, belirtilen yerlerde bu kayıt ayrıca zikredilmemişim
Derim ki: Biz, nüşre ile ilgili merlü olan nassı ve bunun ancak Allah'ın Kitabı'ndan yapılabileceğini önceden zikretmiş bulunuyoruz. Ona dayanılarak hareket etmek gerekir.
5. Muska ve Benzeri Şeyleri Takmak:
Malik dedi ki: Aziz ve celil olan Allah'ın isimlerinin yazılı olduğu kâğıtlarının, teberruk kastı ile hastaların boyunlarına asılmasında -bunları asmaktan kasıt nazarı defetmek olmamak şartıyla- bir mahzur yoktur. Bunun anlamı ise, ona herhangi bir şekilde nazar isabet etmeden önce nazara karşı koymak niyetini taşımamaktır. İlim ehlinden önemli bir topluluk da bu kanaattedir. Bunlara göre sağlıklı olan hayvan veya Âdemoğluna nazar değer korkusuyla bazı şeyleri asmak câiz değildir. Bekinin gelmesinden sonra ise, aziz ve celil olan Allah'ın isimlerinin yazılı olduğu bir kâğıdı asmak, yüce Allah'dan kurtuluş ve iyileşmek kastıyla bunları yazmak ise, nazardan olsun başka şeyden olsun rukye ile tedavinin mubah kabul edildiğine dair sünnette valid olmuş rukye kabilindendir.
Abdullah b. Amr dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Sizden herhangi bir kimse, uykusunda korkacak olursa:
(........): Allah'ın gazabından, kötü ikabından, şeytanların şerrinden ve yanında hazır bulunmalarından Allah'ın tam kelimelerine sığınırım, desin." Tirmizî, Deavat 93: Ebû Dâvûd, Tıb 19; Muvatta’' Sear 9; Müsned, II. 181. Abdullah, bu duayı yetişkin çocuklarına öğretirdi. Bunu öğrenecek yaşa gelmemiş olanlarının ise, yazar ve üzerlerine asardı. Müsned, II, 181
Denilse ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "Kim, üzerine birşey asacak olursa, onunla başbaşa bırakılır (işi ona havale edilir)" dediği rivâyet edilmiştir. Tirmizî, Tıb 24 İbn Mes'ûd da, Um veledinin üzerinde bağlanmış bir temime (muska) görünce, onu şiddetle çekip kopardıktan sonra şöyle demiştir: İbn Mes'ûd'un çocukları hiç şüphesiz şirke muhtaç değillerdir. Arkasından da şöyle demişti: Şüphesiz ki temimeler, rukyeler ve tivele şirktendir. Ona, tivele nedir diye sorulunca, o da: Kadının kendisi vasıtasıyla kocasına kendisini sevdirmek istediği şeylerdir.
Ukbe b. Âmir el-Cuheni’den de şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)i söyle buyururken dinledim: "Kim, bir temimeyi üzerine asacak olursa, Allah ona tamamlamasın. Kim de bir vedea (nazar boncuğu) takacak olursa, Allah ona kalp rahatlığı vermesin." Müsned, IV. 154
el-Halil b. Ahmed dedi ki: Temime, bir takım duaların yazılı olduğu bir gerdanlıktır. Vedea ise, bir takım boncuklardır. Ebû Ömer (b. Abdi'l-Berr) dedi ki: Temime, Arapçada gerdanlık demektir. İlim ehlince anlamı da, nazar değmesi korkusuyla, yahut bir başka maksatla bunların meydana gelmesi, yahut da gelmemesi amacıyla ve fiilen meydana gelmeden önce boyunlara takılan gerdanlıklardır. "Allah, onu tamama erdirmesin" ifadesi, Allah onun sıhhat ve afiyetini tamama erdirmesin, demektir. Mana itibariyle onun gibi olan vedea (nazar boncuğu) asanlar hakkındaki "Allah kalp rahatlığı vermesin" ifadesi ise, Allah afiyetini, bereketini kaldırsın, demektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Bütün bunlar cahiliye döneminin yaptıkları temime ve gerdanlık asmaktan bir sakındırmadın Onlar, bu boncuk ve askıların kendilerini koruduklarını, başlarına gelecek belaları Savacaklarını zannediyorlardı. Halbuki bunları Allah’dan başka hiç bir kimse önlemez. Afiyet veren de O'dur, bela veren de O'dur. O'nun hiçbir ortağı yoktur. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), işte onlara cahiliye döneminde yaptıkları bu kabil işleri yapmayı yasaklamaktadır. Âişe (radıyallahü anha) dan da dedi ki: Belânın gelişinden sonra takınılan şeyler, temime değildir.
Kimi ilim adamı ise, belânın ister gelişinden önce olsun, ister sonra olsun her birinde temime asmayı mekruh, kabul etmiştir. Yüce Allah'ın izniyle birinci görüş hem rivâyet bakımından, hem aklî bakımdan daha sahih görünmektedir. İbn Mes'ûd'dan gelen rivâyete gelince; o, bu davranışı ile Kur'ân-ı Kerîmin dışında Iraklılardan (Babil'deki Harut ve Ma rut sihirlerinin kalıntı la rindan) ve kâhinlerden öğrenilmiş birtakım şeylerin asılmasından hoşlanmadığını anlatan bir rivâyet olabilir. Çünkü, boyuna asılmış olsun, olmasın Kur'ân-ı Kerîm ile şifa istemek şirk olmaz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "Kim üzerine bir şey asacak olursa onunla başbaşa bırakılır"hadisine gelince; üzerine Kur'ân-ı Kerîm'den birşeyler asan kimsenin de işlerini Allah'ın üstlenmesi ve Allah'ın onu kendisinden başka kimseye havale etmemesi, bırakmaması gerekir. Çünkü, kendisinden yardım islenen ve Kur'ân-ı Kerîm vasıtası ile şifa istenmek suretiyle kendisine teveccüh olunan O'dur.
İbnü'l-Müseyyeb'e, Kur'ân âyetlerinin boyna asılıp aşılmayacağı hususunda sorulmuş, o da şöyle cevap vermiştir: Eğer bu bir mahfaza veya koruyucu bir parça içerisinde bulunursa, bunda bir mahzur yoktur. Bu ise, yazılı olan şeyin Kur'ân-ı Kerîm olması hakkındadır.
ed-Dahhâk'dan nakledilen rivâyete göre ise o, kişinin, cima esnasında ve helaya gittiği vakit bir kenara koymak şartıyla, Allah'ın Kitabı'ndan birşeyler yazılı bulunan bir yazıyı üzerine asmasında bir mahzur görmemiştir. Ebû Cafer Muhammed b. Ali de, çocuklarının üzerlerine asılacak bu gibi dualara ruhsat vermiştir. İbn Şîrîn de kişinin, Kur'ân'dan yazılı birşeyleri üzerine asmasında bir mahzur görmezdi.
6. Mü’minlere Rahmet, Zâlimlere Ziyan: Kur'ân:
"Mü’minler için bir şifa ve rahmet" yani, Kur'ân okumak sebebiyle Allah'ın lütfedip verdiği sevap ile birlikte sıkıntıları açıp gideren, ayıpları temizleyen, günahları örtüp gizleyendir. Nitekim Tirmizî, Abdullah b. Mes'ûd'dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Kim Allah'ın Kitabı'ndan bir harf okuyacak olursa, onun karşılığında o kimseye bir hasene verilir. Bir hasene ise on misli ile mükâfatlandırılır. Ben sizlere "elif, lâm, mim" bir harftir demiyorum. Aksine, "elif" bir harf, "lâm" bir harf, "mim" bir harftir." (Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, sahih, garip bir hadistir. Tirmizî, Fedâilu'l-Kur'ân 16 Daha önceden de geçmiş bulunmaktadır.
"Zâlimlerin ise" yalanlamaları sebebiyle
"ancak hüsranını artırır." Katade dedi ki: Kur'ân-ı Kerîm'in okunduğu bir yerde oturan bir kimse, yerinden ya bir fazlalık ile, yahut bir eksiklik ile kalkar. Sonra da:
"Kur'ân'dan, mü’minler için bir şifa ve rahmet olarak kısım kısım indiririz..." âyetini okudu.
Bu âyetin bir benzeri de yüce Allah’ın:
"De ki: O, îman edenler için bir hidâyet ve bir şifadır. Îman etmeyenlerin ise kulaklarında bir ağırlık vardır ve o, onlar için bir körlüktür" (Fussilet, 41/44) âyetidir.
Bu açıklamaya göre Kur'ân-ı Kerîm, farzlar ve hükümlere dair ihtiva ettiği açıklamaları ile bir şifadır.
83
İnsana nimet verdiğimiz zaman yüzçevirir ve yan çizer. Ona kötülük dokunduğu zaman ise, pek ümitsiz olur.
"İnsana nimet verdiğimiz zaman yüzçevirir ve yan çizer." Yani, şu Kur'ân-ı Kerîm'in, ziyanlarım artırdığı kimselerin nitelikleri, Allah'ın âyetleri üzerinde gereği gibi düşünmekten yüzçevirmek ve O'nun nimetlerine karsa nankörlük etmekten ibarettir.
Denildiğine göre bu âyet-i kerîme, el-Velid b. Muğire hakkında inmiştir.
"Yan çizer" âyeti, büyüklük taslayıp uzaklaşır, anlamındadır. "(........): Yan çizdi, uzaklaştı" fiilinin maklûbu: İkinci ve üçüncü harflerinin yer değiştirmiş şekli: (........) da aynı anlamdadır. Yani, böyle bir kimse, Allah'ın haklarını yerine getirmekten uzaklaşır. "(........): O şey uzaklaştı" demektir.
(........) ile, (........) aynı anlamda olmak üzere, "ondan uzaklaştım" demektir. "(........): Ben onu uzaklaştırdım, o da uzaklaştı" demektir. "(........):
Birbirlerinden uzaklaştılar" "(........): Uzak yer" anlamındadır. en-Nâbiğa da der ki:
"Şüphesiz ki sen, beni nasıl olsa yetişecek olan geceye benzersin
Her ne kadar senden uzak kaldığım yerin oldukça uzak olduğunu
sansam dahi."
İbn Zekvânin rivâyetine göre İbn Amir, -bu kelimeyi- (........) şeklinde ve hemzeyi son harf olmak üzere okumuştur ki, bu da; (........) den kalbedilmiş demektir. Nitekim; (........) ile "(........): Gördü" denilmesi gibi.
Bu okuyuşun kalkmak ve doğrulmak demek olan; (........) den geldiği de söylenmiştir. Aynı şekilde düşmeye de, oturmaya da; (........) denilir. O halde bu zıt anlamlı kelimelerdendir. Yine bu kelime; (........) şeklinde, "nûn" harfi üstün ve hemzesi esreli olarak da okunmuştur. Ancak, çoğunluk (........) şeklinde; "(........): Gördü" vezninde okumuştur.
"Ona kötülük dokunduğu zaman ise pek ümitsiz olur." Yani fakirlik, hastalık, sefalet gibi bir sıkıntı ile karşı karşıya kalırsa, ümidini büsbütün keser. Çünkü Allah'ın lütfüna itimadı, güveni yoktur.
84
De ki: "Herkes kendi tabiatına göre hareket eder. Rabbiniz, kimin daha doğru yolda olduğunu en iyi bilendir."
Yüce Allah'ın:
"De ki: Herkes kendi tabiatına göre hareket eder" âyetini İbn. Abbas, herkes tarafına, cihetine göre amel eder diye, açıklamıştır. ed-Dahhâk da böyle açıklamıştır. Mücahid, tabiatına göre amel eder, diye açıklamıştır. Yine ondan gelen bir başka rivâyete göre, kendi sınırları çerçevesinde amel eder, demektir. İbn Zeyd, dinine göre amel eder, el-Hasen ve Katade, niyetine göre, Mukâtil , cibilliyetine göre... diye açıklamışlardır. el-Ferrâ'' ise, mayasında yer eden yol ve mezhebine göre amel eder, diye açıklamıştır.
Şöyle de denilmiştir: De ki: Herkes kendisine göre ve kendi inancına göre daha güzel ve doğruya daha yakın gördüğü şeye göre amel eder.
"Şâkile (mealde; tabiat)" kelimesinin, şekilden alınma olduğu da söylenmiştir. Meselâ: Sen benim şeklim ve şâkiletim üzere değilsin, denilir. Şair de şöyle demiştir:
"Her kişi kendi fiiline benzer
Kişi ne yaparsa işte onun ehli (yakını) odur (veya; ona ehildir)."
O halde "şek!" benzer, misli ve denk demektir. Nitekim yüce Allah'ın: "(........): O türden başka çeşit çeşit daha vardır" (Sâd, 38/58) âyeti da buna benzemektedir. "Şikl" ise, heyet demektir. Mesela, sikli güzel cariye, denilir.
Bütün bu açıklamalar, birbirine yakındır. Âyetin anlamı şudur: Herkes, kendi aslına ve alışageldiği ahlâkına uygun düşeni yapar. Bu âyet, kâfirler için bir yergi, mü’minler için de övgüdür. Bu âyet-i kerîme ile bir önceki âyet-i kerîme, el-Velid b. el-Muğire hakkında inmişlerdir. Bunu el-Mehdevi nakletmektedir.
"Rabbiniz, kimin daha doğru yolda olduğunu en iyi bilendir." Muinini, kâfiri ve bunlardan her birisinin ne ile karşı karşıya kalacağını en iyi O bilir.
"Kimin daha doğru yolda olduğunu" duasının daha çabuk kabul edildiğini... anlamında olduğu da söylenmiştir; dininin daha güzel olduğu... anlamındadır, diye de açıklanmıştır.
Nakledildiğine göre ashab-ı kiram -Allah hepsinden razı olsun- Kur'ân-ı Kerîmi müzakere ettiler. Ebû Bekir es-Sıddik (radıyallahü anh) şöyle dedi: Ben, Kur'ân-ı Kerîmi başından sonuna kadar okudum. Orada şanı yüce ve mübarek Allah'ın:
"De ki: Herkes kendi tabiatına göre hareket eder" âyetinden daha güzel ve daha ümit verici bir âyet göremedim. Çünkü kula yakışan, onun tabiatına uygun olan isyandan başka birşey değildir. Rabbe yakışan da günahları mağfiret etmekten başkası olamaz. Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) da dedi ki: Ben de Kur’ânı başından sonuna okudum. Orada yüce Allah'ın:
"Rahmân ve Rahîm Allah'ın İsmi ile, Hâ, Mim. Kitabın indirilmesi hükmünde galip, en iyi bilen Allah'dandır. O, günahları bağışlayan, tevbeleri kabul eden, azâbı çetin ve nimeti pek bol olandır" (el-Mu'min, 40/1-3) âyetinden daha güzel ve umut verici bir âyet göremedim. Çünkü burada, günahların bağışlanmasını tevbenin kabulünden önce zikretmektedir. Bu da mü’minlere bir işarettir. Osman b. Affan (radıyallahü anh) da şöyle dedi: Ben de Kur’ânın tamamını başından sonuna kadar okudum. Yüce Allah'ın:
"Kullarıma haber ver ki: Ben, gerçekten Ben Gafûr ve Rahîmim" (el-Hicr, 15/49) âyetinden daha güzel ve daha ümit verici bir âyet görmedim. Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) da şöyle dedi: Ben de Kur'ân-ı Kerîmi başından sonuna kadar okudum. Yüce Allahın:
"De ki: Ey nefisleri aleyhine ileri giden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah, bütün günahları mağfiret eden Muhakkak O, çok çok mağfiret edendir, rahmet edendir" (ez-Zümer, 39/53) âyetinden daha güzel ve daha umut verici bir âyet göremedim.
Derim ki: Ben de Kur'ân-ı Kerîmi başından sonuna kadar okudum. Yüce Allah'ın:
"îman edenler ve imanlarına da zulüm karıştırmayanlara gelince, işte onlaradır güvenlik ve onlardır hidâyete ermiş olanlar" (el-En'âm, 6/82) âyetinden daha güzel ve daha umut verici bir âyet göremedim.
85
Bir de sana ruhu soruyorlar. De ki: "Ruh, Rabbimin emrindendir. Size bilgiden ancak pek az bir şey verilmiştir."
Buhârî, Müslim ve Tirmizî, Abdullah (b. Mes'ûd) dan şöyle dediğini naklederler: Ben, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte bir tarlada bulunduğum bir sırada, Hazret-i Peygamber hurma ağacından bir sopaya dayanıyor iken, yahudiler(den) bir grup geçti. Biri diğerine: Buna, ruha dair soru sorun, dedi. (Birileri): Sizi böyle bir soru sormaya iten ne ki dedi. Bir başkaları da: Size hoşunuza gitmeyecek bir karşılık vermesin, dedi. Yine, ona sorun dediler. Ona, ruha dair soru sordular. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) durdu ve onlara hiç bir cevap vermedi. Ona vahiy gelmekte olduğunu anladım, o bakımdan olduğum yerde kaldım. Vahiy nazil olduktan sonra şöyle dedi:
"Bir de sana ruhu soruyorlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir, size bilgiden ancak pek az bir şey verilmiştir." Buhârî'nin lâfzı bu şekildedir. Buhârî, Tefsir 17. sûre 12, Tevhîd 28; Müslim, Sıfâtıı'l-Münafikîn 32; Tirmizî, Tefsir 17. sûre 10: Müsned, I. 389, 444-445. Müslim'de ise: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sustu, ifadesi geçmektedir. Yine orada; ("size... verilmiştir" yerine): "Onlara... verilmiştir" denilmektedir. Müslim, Sıfatul-Münafikin 33; Buhârî, İlm 47, Tevhid 29. her iki yerde de: "el-Â'meş dedi ki: "Bizim kıraatimizde böyledir" ilâvesiyle.
İlim adamları, hakkında soru sorulan ruhun, hangi ruh olduğu konusunda farklı görüşlere sahiptirler. O, Cebrâîldir denilmiştir. Bu görüş, Katade'ye aittir. Katade dedi ki: İbn Abbâs bunu saklıyordu. Hazret-i Îsa'dır da denilmiştir, Kur'ân-ı Kerîm olduğu da söylenmiştir -İleride eş-Şûrâ Sûresi'nin sonunda açıklanacağı üzere- Ali b. Ebî Tâlib de şöyle demiştir: Bu meleklerden yetmiş bin yüzü bulunan bir melektir. Her bir yüzünde yetmiş bin dili, her bir dilinde de yetmiş bin lügat vardır. Bütün bu lügailarla Allah'ı teşbih eder. Onun getirdiği her bir teşbihten yüce Allah, kıyâmet gününe kadar meleklerle birlikte uçacak bir melek yaratır. Bunu, et-Taberi nakletmiştir. İbn Atiyye de şöyle demektedir: Ben, Ali (radıyallahü anh) dan, bu rivâyetin sahih olarak gelmiş olduğunu zannetmiyorum.
Derim ki: Beyhakî, senedini kaydederek şöyle demektedir: Bize, Ebû Zekeriya haber verdi. O, Ebû İshak'dan: Bize, Ebû'l-Hasen et-Tarâifî haber verdi. Bize, Osman b. Said anlattı, bize Abdullah b. Salih anlattı. O, Muaviye b. Salih'den, o, Ali b. Ebi Talha'dan, o, İbn Abbâs'dan, yüce Allah'ın:
"Bir de sana ruhu soruyorlar" âyeti hakkında, ruh bir melektir, demiştir. Yine aynı senedi ile Muaviye b. Salih'den: Bana, Ebû Hıran, Yezid b. Semure, kendisine Ali b. Ebî Tâlib'den nakleden birisinden anlattığına göre Ali b. Ebî Tâlib, yüce Allah'ın:
"Bir de sana ruhu soruyorlar" âyeti hakkında şöyle demiştir: Bu, meleklerden bir melektir. Onun yetmiş bin tane yüzü vardır. Suyûtî, ed-Durru'l-Mensûı; V, 331-332'de belirttiğine göre bunu el-Beyhâkî, el-Esmâ ve's-Sıfâfdn rivâyet etmiştir. diyerek hadisi aynı lâfız ve mana ile nakletmektedir.
Atâ İbn Abbâs'dan şöyle dediğini nakleder: Ruh, onbir bin kanadı ve bin tane yüzü olan, kıyâmet gününe kadar Allah'ı teşbih edecek olan bir melektir. Bunu da en-Nehhâs nakletmektedir.
Yine İbn Abbâs'dan şöyle dediği nakledilmiştir: Ruh, Allah'ın ordularından bir ordudur. Bu askerlerin elleri ve ayakları vardır, yemek de yerler. Bunu da el-Ğaznevi nakletmektedir.
el-Hattabi dedi ki: Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Ruh, meleklerden bir melektir. Ve hilkat itibariyle oldukça büyük ve üstün sıfatları vardır.
Tevil bilginlerinin çoğunluğunun kanaatine göre ise, Hazret-i Peygambere soru soranlar, bedenin kendisiyle hayat bulduğu ruh hakkında sormuşlardır. Aralarından, nazar ehli kimseler de şöyle demişlerdir: Onlar aslında, ruhun keyfiyeti, insanın bedeni içerisindeki vaziyeti, ruhun cisim ile uyuşması, hayatın onunla ilişkili olması hakkında soru sordular. Bu ise, Allah/dan başka hiç bir kimsenin bilemeyeceği bir husustur.
Ebû Salih, de şöyle demiştir: Ruh, Âdemoğullarının hilkati gibi bir yaratıktır. Ama bunlar, Âdemoğulları değildir. Elleri ve ayakları vardır.
Sahih olan ise, Yüce Allah’ın:
"De ki: Ruh, Rabbimin emrindedir" âyeti dolayısıyla bu hususun müphem bırakılması gerektiğidir. Yani ruh, yüce Allah'ın işlerinden çok büyük bir iştir. Allah onu müphem bırakmış ve onunla ilgili tafsilatı vermemiştir. Böylelikle, kesin olarak insan var olduğunu bilmekle birlikte, bizzat kendi nefsinin hakikatinden hareketle kati olarak âciz olduğunu bilsin diye. insan, bizzat kendisini bilmek noktasında böyle olduğuna göre, hakkın hakikatini idrâk etmekten yana âciz olması öncelikle sözkonusudur. Bunun hikmeti ise aklın, kendisinin yanıbaşında bulunan yaratığı bilip idrak etmekten yana âciz oluşunun, yaratıcısını idrâk etmekten daha bir âciz olduğuna delil olduğunun ortaya çıkmasıdır.
"Size bilgiden ancak pek az bir şey verilmiştir." Bu âyetle kime hitap edildiği konusunda farklı görüşler vardır. Bir kesim, buna muhatap olanların yalnızca soru soranlar olduğunu söylemişlerdir. Bir başka kesim ise, bütünüyle yahudiler kastedilmiştir, demektedir. İşte. İbn Mes'ûd’un kıraati olan; "(........): onlara... verilmiştir" okuyuşu buna göredir ve o bu kıraati Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan rivâyet etmiştir.
Bir diğer kesim de şöyle demektedir: Maksat, bütün yaratıklardır. Sahih olan da budur. Cumhûrun kıraati olan: "(........): Size... verilmiştir" kıraati de buna göredir.
Yahudiler, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a: Hikmetin tâ kendisi olan Tevrat bize verildiğine ve kendisine hikmet verilene büyük bir hayır verilmiş olduğuna göre, nasıl olur da bize ilimden pek az bir şey verilmiş olabilir diye sorunca, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da yüce Allah'ın ilmiyle onlara cevap vermiş ve böylelikle susturulmuş oldular.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bazı hadislerinde: "Bütünüyle, herkes" ifadesini de açıkça zikretmiştir. Bu da "size verilen bilgi" ile, bütün alemin kastedildiğini ifade eder. Çünkü yahudiler: Sen bizi mi kastettin, yoksa kendi kavmini mi kastettin diye sormuşlar, o da: "Herkesi" diye buyurmuştur. İşte bu anlamda olmak üzere:
"Eğer yerde olan bütün ağaçlar kalem olsa..." (Lukman, 31/27) âyeti nazil olmuştur. Bunu da Taberi -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- nakletmektedir.
Şöyle de denilmiştir: Ruha dair soru soranlar Kureyşlilerdir. Yahudiler onlara: Siz ona, Ashab-ı Kehf, Zülkarneyn ve Ruh'a dair soru sorunuz. Şayet bunkırın ikisi hakkında size haber verir ve birisine dair açıklamada bulunmazsa o bir peygamberdir. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber onlara, -ileride geleceği üzere- Ashab-ı Kehf'i ve Zülkarneynin haberini bildirdi Ruh hakkında da: "De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir."Yani, Allah'dan başka hiç bir kimsenin bilmediği emirlerden (işlerden)dir diye buyurdu. Bunu da el-Mehdevî ve başka müfessirler, İbn Abbâs'dan nakletmişlerdir.
86
Yemin olsun ki, dilersek sana vahyettiğimizi bütünüyle alıveririz. Sonra onu geri almak için Bize karşı duracak bir kimse de bulamazsın.
87
Ancak, Rabbinden bir rahmet olmak üzere. Gerçekten O'nun sana lütfü pek büyüktür.
"Yemin olsun ki, dilersek sana vahyettiğimizi" yani Kur'ân-ı Kerîmi
"bütünüyle alıveririz." Yani, Bizim onu indirmeye gücümüz yettiği gibi, insanlar unutacak şekilde alıp giderebilme gücüne de sahibiz. Bu, yüce Allah'ın:
"Size bilgiden ancak pek az bir şey verilmiştir" âyeti ile de ilişkilidir. Yani, eğer Ben, size vermiş olduğum o pek az bilgiyi dahi gidermeyi dilersem, elbette buna da gücüm yeter.
"Sonra onu geri almak için bize karşı duracak bir kimse" onu, tekrar sana geri iade edebilecek bir yardımcı
"de bulamazsın. Ancak, Rabbinden bir rahmet olmak üzere." Yani, Biz, Rabbinden bir rahmet olmak üzere böyle bir şeyi dilemiyoruz. O halde bu, birincisinden (kendisinden istisna yapılandan) olmayan bir (munkatı') istisnadır.
"Gerçekten O'nun sana lütfü pek büyüktür." Çünkü seni, Âdemoğullarının efendisi kılmış, sana Makam-ı Mahmud'u ve bu Kitab-ı Aziz'i ihsan etmiştir. Abdullah b. Mes'ûd da şöyle demiştir: Dininizden ilk kaybedeceğiniz şey emanet, son kaybedeceğiniz şey de namazdır. Bu Kur'ân-ı Kerîm âdeta sizden çekilip alınmış gibi olacaktır. Bir gün, sabahı edecek ve ondan hiç bir şey hatırlamayacaksınız. Bir adam: Bu nasıl olacak ey Abdurrahman'ın babası? Biz onu, kalbimizde de mushaflarımızda da tesbit etmiş bulunuyoruz.
Onu çocuklarımıza öğretiyoruz, çocuklarımız da kıyâmet gününe kadar kendi çocuklarına öğretip duracaktır deyince, şöyle dedi: Bir gece içinde alınıp götürülecek, mushaflarda da kalplerde de ne varsa gidecektir. Ve insanlar, hayvanlar gibi sabahı edeceklerdir. Daha sonra Abdullah: "Yemin olsun ki, dilersek sana vahyettiğimizi bütünüyle alıveririz..." âyetini okudu.
Bunu, Ebû Bekr b. Ebi Şeybe bu manada rivâyet etmiş ve şöyle demiştir: Bize Ebû'l-Ahvas haber verdi. O, Abdulaziz b. Rufey'den, o, Şeddad b. Ma'kil'den dedi ki: Abdullah -yani İbn Mes'ûd- dedi ki: Şu aranızda bulunan bu Kur'ân-ı Kerîm, fazla zaman geçmeyecek, sizden çekilip alınacaktır. Ben, şöyle dedim: Allah onu kalplerimizde, biz de onu mushaflarımızda tesbit etmiş bulunuyorken nasıl bizden çekilip alınacak? Dedi ki: Bir gecede üzerine gelinecek ve kalplerde ne varsa sökülüp alınacak, mushaflarda ne varsa gidiverecek. İnsanlar, böylelikle Kur’ânı yitirmiş olarak sabahı edecekler. Sonra da: "Yemin olsun ki, dilersek sana vahyettiğimizi bütünüyle alıveririz" âyetini okudu. Suyûtî, ed-Durru'l-Mensûr, V. 334. Bu, isnadı sahih bir rivâyettir.
İbn Ömer'den de şöyle dediği nakledilmektedir: Kur'ân, arı uğultusu gibi bir uğultu çıkartarak indiği yere dönmedikçe kıyâmet de kopmayacaktır. Allah: Bu halin nedir diye soracak, o şöyle diyecek: Rabbim, ben Senden çıktım, Sana dönüyorum. Okunuyorum ama, hükümlerim gereğince amel olunmuyor.
Derim ki: Bu anlam, Abdullah b. Amr b. el-Âs ile Huzeyfe yoluyla rivâyet edilen hadiste merfu olarak gelmiştir. Huzeyfe dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Bir kumaşın deseni nasıl silinip gidiyorsa, İslâm'ın da izi öylece silinip gidecektir. O kadar ki, oruç nedir, namaz nedir, kurban nedir, sadaka nedir bilinemeyecek. Yüce Allah'ın Kitabı üzerine bir gecede yürünülecek ve yeryüzünde ondan geriye tek bir âyet dahi kalmayacaktır. Geriye oldukça piri fani ve yaşlı bir takım kimseler kalacak ve: Biz babalarımızın şu lâilaheillallah sözünü söylediklerini görmüştük, diyeceklerdir. Ve bunlar da namaz nedir, oruç nedir, kurban nedir, sadaka nedir bilmeyeceklerdir."
Sıla, ona şöyle dedi: Peki, namazın ne olduğunu, orucun ne olduğunu, kurbanın ne olduğunu, sadakanın ne olduğunu bilmiyorlarsa lailaheillallah’ın onlara faydası ne olacak? Huzeyfe ondan yüz çevirdi. Sıla, bu sözünü üç defa tekrarladı, Huzeyfe de her seferinde ondan yüz çeviriyordu. Sonra Huzeyfe ona yönelerek şöyle dedi: Ey Sıla! Onları ateşten kurtarır, dedi ve bunu üç defa tekrarladı. Bu hadisi de İbn Mâce Sünen’inde rivâyet etmiştir. İbn Mâce, Fiten 26; Hâkim. el-Müstedrek, IV. 474
Abdullah b. Ömer de şöyle demiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) başındaki bir ağrı dolayısıyla başı bağlı olarak çıktı ve gülümsedi. Minbere çıktı, Allah'a hamd-u senada bulunduktan sonra şöyle dedi: "Ey insanlar! Şu yazdığınız kitaplar ne oluyor? Allah'ın Kitabından başka bir kitap mı? Aradan fazla bir zaman geçmeyecek, Allah, kitabı dolayısıyla gazaplanacak ve ondan kitabım almadığı tek bir yaprak ve tek bir kalp dahi bırakmayacaktır."Ey Allah'ın Rasûlü dediler, o gün mü’min erkeklerin, mü’min kadınların durumu ne olacak? Şöyle buyurdu: "Allah hakkında hayır murad ettiği kimsenin kalbine lâilaheillalah'ı bırakacaktır." Suyutî, ed-Durru'l-Mensûr, V, 336 Bunu da es-Sa'lebî, el-Ğaznevî ve başkaları tefsirlerinde) zikretmişlerdir.
88
De ki: "Yemin olsun, bu Kur'ân'ın bir benzerini getirmek için insanlar ve cinler bir araya toplansalar, birbirine yardımcı olsalar dahi yine benzerini getiremezler."
Yani, şairlerin bir beyit şiir üzerinde yardımlaşarak onu düzelttikleri gibi birbirlerine yardım ve destek olsalar dahi bunu yapamazlar.
Ayet-i kerîme, kâfirlerin: Dilescyclik biz de bunun gibi bir söz söylerdik, demeleri üzerine inmiş ve yüce Allah da böylelikle onları yalanlamıştır.
Kitabın baş taraflarında (Mukaddime, Kur'ân icazı ile ilgili bahis) Kur'ân i'cazına dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah'a hamd olsun.
"Yine benzerini getiremezler" âyeti "(........): Yemin olsun eğer" lâfzındaki yeminin cevabıdır. (Bu fiil) şart kastı ile cezm edilmiş de olabilir. Şair şöyle demektedir:
"Bugün sana anlatılanlar, yemin olsun ki, eğer doğru iseler
Sen de oldukça sıcak bir günde güneşe karşı açıkta dur."
89
Yemin olsun Biz, bu Kur'ân'da insanlara her örnekten türlü türlü açıklamalar yapmışızdır. Yine insanlardan pek çoğu küfürden başkasını kabul etmediler.
"Yemin olsun Biz, bu Kur'ân'da insanlara her örnekten türlü türlü açıklamalar yapmışızdır." Yani, kendisinden ibret alınması gereken her türlü örneklerle değişik değişik açıklamalarda bulunduk. Türlü âyetler, ibretler, teşvikler, korkutmalar, emirler, yasaklar, öncekilerin kıssaları, cennet, cehennem ve kıyâmete dair açıklamalarda bulunduk.
"Yine insanlardan pek çoğu küfürden başkasını kabul etmediler." Bununla, Mekke halkını kastetmektedir. Onlara hakkı açıkladı, önlerini açtı ve onun hak olduğu kendileri için besbelli oluncaya kadar da kendilerine mühlet verdi. Ancak onlar, hakkın apaçık ortaya çıktığı zamanda bile küfre sapmaktan başkasını kabul etmediler.
el-Mehdevî dedi ki: Kaderiyye'nin: Güç yetirebikliği şeyden yüzçeviren kimseden başkası hakkında "kabul etmedi (ebâ)" fiili kullanılamaz şeklindeki sözlerinde lehlerine delil olacak bir taraf yoktur. Çünkü, kâfir her ne kadar imandan yüzçevirmesi dolayısıyla Allah onun hakkında îmana muktedir olamama hükmünü vermiş olmasından ve kalbini mühürlemesinden ötürü îman etme gücüne sahip değil idiyse de, bu hale gelmezden önce, genişlik ve mühlet dönemlerinde hakkı aramaya ve hakkı batıldan ayırt etmeye güç yetirmekte idi.
90
Dediler ki: "Bize, yeryüzünden bir pınar fışkırtmadıkça asla sana inanmayacağız.
"Dediler ki: Bize, yeryüzünden bir pınar fışkırtmadıkça asla sana inanmayacağız" âyeti, Rabia'nın oğulları Utbe ve Şeybe ile Ebû Sübyan, en-Nadr b. el-Haris, Ebû Cehil, Abdullah b. Ebi Ümeyye, Ümeyye b. Halef, Ebû'l-Bahteri, el-Velid b. el-Muğire ve buna benzer Kureyşin ileri gelen kimseleri hakkında inmiştir.
Şöyle ki: Bunlar, Kur'ân-ı Kerîme karşı ona benzer bir örnek getirmekten yana acze düştüklerinde, mucize olarak onu kabul etmeye yanaşmayınca -İbn İshak ve başkalarının naklettiklerine göre- güneşin batışından sonra Kâ'be'nin arka tarafında bir araya geldiler. Sonra biri diğerine: Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a haber gönderin, onunla konuşun, onunla tartışın ki, bu konuda ona karşı (yapacağınız muamelede) mazur gorillesiniz. Ona, kavminin ileri gelenleri seninle konuşmak üzere bir araya gelip toplandılar. Yanlarına gel, diye haber gönderdiler. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) konuştuğu şeyler hakkında (olumlu) bir kanaate sahip oldular zannı ile yanlarına geldi.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), onların doğruyu bulmalarını çok arzu eder, onların zora ve sıkıntıya düşmeleri ona ağır gelirdi. Nihayet gelip yanlarına oturdu. Ona, ey Muhammed, dediler. Biz. sana seninle konuşalım diye haber gönderdik. Allah'a yemin ederiz ki, senin kavmini karşı karşıya bıraktığın böyle bir durumla Araplar arasından herhangi bir kimsenin kendi kavmini karşı karşıya bıraktığını bilmiyoruz. Sen atalara sövdün, dini ayıpladın, ilahlara dil uzattın, akılları beyinsizlikle suçiadın, topluluğumuzu dağıttın. Ne kadar çirkin bir şey varsa bizimle senin aranda onu ortaya çıkarmaktan geri kalmadın. -Ona, bu ya da buna benzer sözler söylediler- Eğer sen bu sözü bize getirmekle bir mal sahibi olmak peşinde isen, senin için aramızdan mal toplarız, malı en çok olanımız sen olursun. Eğer sen bu yolla aramızda şeref sahibi olmayı arzu ediyorsan, biz seni kendimize baş yaparız. Eğer bu yolla başımıza kral olmak istiyorsan, seni başımıza kıral yaparız. Eğer sana bu gelen, zaman zaman sana görünen bir cin olup seni etkisi altına almış bulunuyor ise, bundan dolayı biz seni tedavi etmek için mallarımızı harcamaya hazırız. Ta ki, sen bu cinin etkisinden kurtulup senin iyileşmeni sağlayalım veya sana karşı yapabileceklerimizi tamamıyla yapmış olarak mazur görülelim.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara şöyle dedi: "Bende, söylediklerinizin hiç birisi yok. Ben, size bu getirdiklerimle ne sizin mallarınıza sahip olmak istiyorum, ne aranızda şeref sahibi olmak, ne size kıral olmak istiyorum. Ancak, Allah beni sizlere bir peygamber olarak göndermiş, üzerime bir Kitap indirmiş, bana size, müjdeleyip, uyarıp korkutan bir kişi olmamı emretmiştir. O bakımdan ben de sizlere Rabbimin asaletlerini tebliğ ettim. Size, samimiyetle öğüt verdim. Eğer benim bu getirdiklerimi kabul ederseniz, işte bu sizin dünya ve âhiretteki büyük bir payınız olur. Eğer onu, bana karşı durarak reddedecek olursanız, Allah benimle sizin aranızda hüküm verinceye kadar Allah'ın emri üzere sabrederim." Hazret-i Peygamber de onlara bu şekilde veya buna benzer, sözlerle cevap verdi.
Onlar: Ey Muhammed dediler. Eğer bizim sana yaptığımız bu tekliflerden herhangi birisini kabul etmiyor isen, sen de biliyorsun ki, beldesi bizden daha dar, suyu bizden daha az, geçimi bizden daha zor hiç bir kimse yoktur. O halde bizim için, seni bu risalet ile gönderen Rabbinden dilekte bulun. Bu vadiyi bize oldukça daraltan bu dağları bizden yürütüp uzaklaştırsın. Topraklarımızı böylelikle düz ve geniş yapsın, bizlere Şam nehirleri gibi nehirler fışkırtsın. Atalarımızdan geçmiş olanları da diriltsin ve bu dirilteceği kimseler arasında da Kusay b. Kilab da bulunsun. Çünkü o, doğru sözlü, bilge bir insandı. Biz de ona senin söylediğin sözler hakkında sorular sorarız, hak mıdır yoksa batıl mıdır diye. Şayet bunlar, seni tasdik eder ve senden istediklerimizi de yapacak olursan, biz de seni tasdik ederiz. Ve böylelikle de senin Allah nezdindeki mevkiini de bilir, itiraf ederiz, dediğin gibi seni bir Peygamber olarak gönderdiğini kabul ederiz.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara dedi ki: "Ben, size bunlarla gönderilmedim. Ben size, Allah'dan benimle gönderdiği şeyleri getirdim. Benimle size tebliğ edilmek üzere gönderilen şeyleri de tebliğ etmiş bulunuyorum. Eğer onu kabul edecek olursanız, bu sizin dünya ve âhiretteki payınız olur. Eğer bana karşı durup onu reddedecek olursanız, Allah benimle sizin aranızda hüküm verinceye kadar Allah'ın emri üzere sabrederim."
Bu sefer şöyle dediler: Eğer sen bizim için bunları yapmayacak olursan, o halde kendin için şunları iste: Rabbinden, seninle birlikte senin söylediklerini tasdik edecek ve senin adına bize karşı cevap verip sözlerimizi reddedecek bir melek göndermesini iste. Yine Rabbinden, sana bağlar bahçeler, köşkler, altın ve gümüşten hazineler vermesini iste. Böylelikle bizim seni gördüğümüz şekilde, rızık peşinde koşmak ihtiyacın olmasın. Çünkü sen, bizim yaptığımız gibi çarşı pazarlarda duruyor ve geçimini aramaya çalışıyorsun. (Bunlar olsun) ki, biz de eğer senin iddia ettiğin gibi bir Rasûl isen, Rabbinin nezdindeki fazilet ve yüksek mevkiini bilir ve itiraf ederiz.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara şöyle cevap verdi: "Ben, böyle bir şey yapmam. Ben, bu şekilde Rabbimden isteklerde bulunacak bir kimse değilim. Ve ben size bunlar için gönderilmiş de değilim. Allah, beni müjdeleyici ve korkutucu olmak üzere göndermiştir. -Veya buna benzer sözler söyledi- Eğer benim size bu getirdiklerimi kabul edecek olursanız, bu sizin dünya ve âhiretteki payınız olur. Eğer onu reddedip kabul etmeyecek olursanız, ben de Allah benimle sizin aranızda hükmünü verinceye kaçlar Allah'ın emri üzere sabrederim."
Bu sefer şöyle dediler: O halde iddia ettiğin üzere, dilediği takdirde Rabbinin yapacağı şey olan göğü üzerimize parça parça düşür. Sen bunu yapmadıkça biz de sana asla îman etmeyeceğiz. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Aziz ve celil olan Allah, eğer bunu size yapmayı dileyecek olursa elbetteki yapar."
Şöyle dediler: Ey Muhammed! Senin Rabbin, bizimi seninle birlikte oturacağımızı, sana neler soracağımızı ve senden isteyeceğimiz şeyleri bilmedi mi ki, senin bize ne şekilde karşılık vereceğini bundan önce niye öğretmedi ve eğer biz, senin bize bu getirdiklerini senden kabul etmeyecek olursak, bize ne yapacağım haber vermedi? Çünkü bize ulaştığına göre, sana bunları öğreten, kendisine "er-Rahmân" denilen Yemâmeli bir adamdır. Yemin olsun ki Allah'a, biz de ebediyen er-Rahmân'a. îman etmeyeceğiz. Artık ey Muhammed, bu söylediklerimiz bizim mazeretimizdir. Allah'a yemin olsun ki, biz seni bize bu yaptıklarınla başbaşa bırakmayacağız. Ya biz seni helâk ederiz, yahut sen bizi helâk edersin.
Onlardan birisi kalkıp: Biz, Allah'ın kızları olan meleklere ibadet ediyoruz, dedi.
Bir diğeri kalkıp: Sen, Allah'ı ve melekleri topluca karşımıza getirmedikçe asla sana îman etmiyeceğiz, dedi.
Onlar, bu sözleri Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a söyledikten sonra o da yanlarından kalkıp gitti. Onunla birlikte Abdullah b. Ebi Ümeyye b. el-Muğire b. Abdullah b. Ömer b. Mahzûm -ki, Hazret-i Peygamber'in halası olan Abdulmuttalib kızı Atike'nin oğludur- ona: Ey Muhammed dedi. Kavmin sana bunları arz etti, sen de onların tekliflerini kabul etmedin. Daha sonra onlar, kendileri için birtakım isteklerde bulunarak, senin söylediğin şekilde Allah nezdindeki mevkiini bilmek istediler, böylelikle seni tasdik edecek ve sana uyacaklardı. Ama sen yine onların isteklerini yerine getirmedin. Arkasından senden, kendin için kendileri vasıtasıyla senin onlara üstün olduğunu, Allah nezdindeki mevkiini bilebilecekleri bir takım şeyleri istemeni istediler, yine sen bunu yapmadın. Daha sonra, onları korkutageldiğin azâbın bir bölümünü olsun acilen başlarına getirmeni senden istediler, yine yapmadın -veya buna benzer sözler söyledi-. Allah'a yemin olsun ki sen, semaya doğru yükselen bir merdiven edinip de sonra benim gözümün önünde o merdivene tırmanıp semaya gitmedikçe, sonra da beraberinde senin dediğin gibi olduğuna tanıklık edecek dört meleğin geldiği bir belge de getirmedikçe sana îman etmeyeceğim. Allah'a yemin ederim, faraza bunu yapacak olsan dahi, yine de seni tasdik edeceğimi zannetmiyorum.. Bu sözleri söyleyip Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in yanından gitti. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem.) da kavminin haber gönderip çağırdıklarında umutlandığı şekilde îman etmediklerini ve onların kendisinden alabildiğine uzaklaştıklarını görmesi dolayısıyla üzüntülü ve kederli bir şekilde ailesinin yanına döndü. İbn Hişâm, es-Siretu'n-Nebeviyye, I, 236-238. -Bütün bunlar İbn İshak'ın lâfızlarıdır-.
el-Vâhidî de İkrime'elen, o da İbn Abbâs'dan şöyle dediğini nakletmektedir: Bunun üzerine yüce Allah:
"Dediler ki: Bize, yeryüzünden bir pınar fışkırtmadıkça asla sana inanmayacağız" âyetini indirdi. el-Vâhidî, Esbâbu Nüzûli'l-Kur'ân. s. 300-302'de aynı olayı naklettikten sonra bunları söylemektedir.
"(........): Bir pınar" âyeti, Mücahid'den nakledildiğine göre su fışkırtan, suyun kaynadığı gözler demektir. Kelime, "yef'ûl" vezninde olup, "(........): Kaynadı, fışkırdı, kaynar, fışkırır"dan gelmektedir. Âsım, Hamza ve el-Kisâî, (........): ...Bize fışkırtmadıkça" şeklinde şeddesiz olarak okumuşlardır. Ebû Hatim de bunu tercih etmiştir. Çünkü "pınar" anlamındaki kelime tekildir. Ancak, -bir sonraki âyet-i kerimede- "ırmaklar akıtasın" anlamındaki; (........) ın, şeddeli olduğunda ihtilâf etmemişlerdir. Ebû Ubeyd ise, bir önceki âyet-i kerimedeki kelime de böyle (şeddeli) dir demiştir. Ebû Hatim ise, hayır, onun gibi değildir. Çünkü birinci âyette geçen bu kelimeden sonra gelen "pınar" anlamındaki kelimedir ve bu da tekildir. İkincisinde geçen kelime ise "ırmaklar" anlamındaki kelime olup bu da çoğuldur. Şeddeli okuyuş ise teksire (çokluğa) delildir, demektedir. Ona da şöyle cevap verilmiştir: "Pınar" anlamındaki kelime tekil ise de maksat, -Mücahidin de dediği gibi- çoğuldur. "(........): Pınar" demektir, çoğulu da; (........) şeklinde gelir.
91
"Yahut senin hurmalıklardan, asmalardan bir bahçen olsun da aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtasın.
Katade; "(........): Yahut... bir bahçen olsun" şeklinde ("te" yerine "ye" ile ) okumuştur.
"Aralarından" ortasından demektir.
92
"Yahut, iddia ettiğin gibi, gökyüzünü üzerimize parça parça düşüresin; Allah'ı ve melekleri karşımıza topluca getiresin.
"(........): Yahut... gökyüzünü... düşüresin" şeklinde genelin okuyuşudur. Mücahid ise, "(........) Yahut gökyüzü... düşsün" şeklinde fiili semaya isnad ile okumuştur.
"Parça parça" kelimesi, İbn Abbâs ve başkalarından rivâyete göre "(........) Parçalar" demek olup (........) in çoğuludur. Nafi', İbn Âmir ve Âsım'ın kıraati de böyledir. Diğerleri ise "sin" harfini sakin olarak; (........) diye okumuşlardır. el-Ahfeş der ki: "Sin" harfini sakin olarak okuyan bu kelimeyi tekil okumuş olur. "Sin" harfini üstün okuyan da çoğul okumuş olur.
el-Mehdevî der ki: "Sin" harfini sakin okuyan kimsenin bu okuyuşuna göre bunun; "(........): Bir parça" nın çoğulu olması mümkün olduğu gibi, "bir şeyi örttüm" anlamındaki (........) den mastar olması da mümkündür. Onlar, sanki semayı üzerimizi kapatacak şekilde üzerimize düşür, demiş gibi olur- lar. el-Cevherî de şöyle demektedir: "(........); Bir şeyin bir parçası" demektir. Meselâ, "(........): Bana elbisenden bir parça ver" denilir. Bunun çoğulu da (........) ile, (........) şeklinde gelir. (........) ile, (........)ın aynı şeyler olduğu da söylenmektedir.
"Yahut, Allah'ı ve melekleri karşımıza" Katade ve İbn Cüreyc'den nakledildiğine göre, karşımızda onları görecek şekilde
"topluca getiresin." ed-Dahhak ve İbn Abbâs ise, kefil olarak getiresin, diye açıklamışlardır. Mukâtil , şahit olarak diye açıklamıştır. Mücahid ise, "kabil" kelimesi, kabilenin çoğuludur. Yani, çeşitli melekleri kabile kabile getiresin. Bir diğer açıklamaya göre senin, bunu getireceğine dair bize taahhüdde bulunan kefiller olarak getiresin, demektir.
93
"Yahut, altından bir evin olsun veya göğe çıkasın. Buna rağmen üzerimize okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece de çıktığına asla îman etmeyiz." De ki: "Fesubhanallah! Ben, peygamber olarak gönderilmiş bir insandan başka bir şey miyim ki?"
"Yahut, altından bir evin olsun." Buradaki zuhruf (mealde; altın) kelimesi, İbn Abbâs ve başkalarından nakledildiğine göre altın diye açıklanmıştır. Asıl anlamı ise zinet demektir. Muzahraf, zinetlenmiş, süslenmiş anlamındadır. "Zehârifü'l-mâ", sudaki yollar demektir. Mücahid der ki: Ben, "zuhruf"un ne olduğunu bilmiyordum. Nihayet İbn Mes'ûd'un kıraatinde "(........): Altından bir evin" ifadesini gördüm. Yani bizler, sende gördüğümüz bu fakirlik dururken sana itaat edecek değiliz (demek istemişlerdi).
"Veya göğe çıkasın" yükselesin. "(........): Merdivende yükseldim, yükselirim, yükselmek" denilir. (........) de onun gibidir.
"Buna rağmen, üzerimize okuyacağımız bir kitap" yani, Allah'dan her birimize ayrı ayrı gönderilmiş bir kitap
"indirmediğin sürece de çıktığına" yani, senin çıkışma
"asla îman etmeyiz." Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Hatta onlardan herbiri kendisine açılmış sahifeler verilmesini ister." (el-Müddesir , 74/52)
"(........): De ki: Fesubhanallah." Mekke ve Şam ahalisi bunu:
"(........): Dedi ki: Fesubhanallah" diye okumuşlardır ki, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kastedilmektedir. Yani, Hazret-i Peygamber, yüce Allah'ı herhangi bir şeyden acze düşmekten, herhangi bir fiilde ona itiraz edilmekten tenzih etmiştir.
Şöyle de denilmiştir: Bütün bunlar, onların aşırı küfürleri ve olmadık tekliflerinin hayret edilecek şaşırtıcı bir şey olduğunu ortaya koymaktadır.
Diğerleri ise, emir olarak "de ki" diye okumuşlardır ki: Ey Muhammed, onlara de ki; demektir. "Ben, peygamber olarak gönderilmiş bir insandan başka bir şey miyim ki!" Yani ben, ancak Rabbimden bana vahyolana tabi olurum. Allah ise, insanların kudreti içerisinde olmayan bu şeylerden dilediğini yapar. Siz, insanlardan herhangi bir kimsenin bu gibi mucizeleri getirdiğini hiç işittiniz mi?
Kimi inkarcılar; Bu ikna edici bir cevap değildir, demişlerdir. Ancak, onlar bu sözlerinde yanılmışlardır. Çünkü, onlara cevap vererek şöyle demiştir: Ben, ancak bir beşerim. Benden istediklerinizden hiç bir şeyi yapabilecek kudrete malik değilim. Ve ben, Rabbime bu gibi tekliflerde bulunmak imkânına da sahip değilim. Benden önceki peygamberler de ümmetlerine, isteyip arzuladıkları herşeyi getirmiş değillerdir. Benim yolum da onların yoludur. Onlar, Allah'ın kendilerine vermiş olduğu peygamberliklerinin doğruluğuna delil teşkil eden mucizeler ile yetiniyorlardı. Kavimlerine karşı delillerini ortaya koyduktan sonra artık, kavimlerinin bunlar dışında birtakım mucizeler teklif etmeleri gerekmez. Eğer, Allah'ın onların teklif ettikleri her türlü mucizeyi isteklerine uygun olarak getirmesi gerekli bir şey olsaydı, aynı şekilde onların seçip istedikleri kişileri de peygamber olarak göndermesi gerekirdi. Her bir kimsenin de ben, benden başkasının talep ettiğinden farklı bir başka mucize veya âyet bana da verilmedikçe îman etmem, demesi de gerekirdi. Bu ise, tedbir ve idarenin insanlara havale edilmesi sonucunu verir. Oysa tedbir ve idare ancak yüce Allah'a aittir.
94
Kendilerine hidâyet geldiği zaman insanları, îman etmekten alıkoyan tek şey, onların: "Allah bir insanı mı peygamber gönderdi?" demeleri olmuştur.
"Kendilerine hidâyet" yani, Allah tarafından peygamberler ve kitaplar ile Allah'a davet
"geldiği zaman, insanları îman etmekten alıkoyan tek şey onların" cahillik ederek:
"Allah bir insanı mı peygamber gönderdi? demeleri olmuştur." Yani, Allah, insanlardan bir peygamber göndermeyecek kaçlar yücedir, demek istemişlerdir.
Yüce Allah bununla, onların aşırı inatlarını beyan etmektedir. Çünkü onlar. Sen de bizim gibisin. Bizim sana itaat etmemiz gerekmez, demişler ve Peygamberin getirdiği mucizeden gafil kalmışlardır.
"Îman etmek" deki birinci "(........): ...mek", cer harfi düşürülmek suretiyle nasb mahallindedir. İkincisi ise, (demeleri deki "me"); "(........): Alıkoyan" ile ref mahallindedir. Yani, insanları kendilerine hidâyet geldiğinde îman etmekten alıkoyan tek şey, onların: Allah Peygamber olarak bir insanı mı göndermiştir, demeleridir.
95
De ki: "Şayet yeryüzünde yerleşmiş yürüyen melekler olsaydı, Biz onlara gökten melek bir peygamber gönderirdik."
Yüce Allah, bununla meleğin, ancak meleklere peygamber olarak gönderileceğini bildirmektedir. Şayet O, Âdemoğullarına bir melek göndermiş olsaydı, asli yaratılışında onu görmeye güç yetiremezlerdi. Şanı yüce Allah, bu gücü ancak peygamberlere vermiş ve buna tahammül edebilecek takati yalnız onlarda yaratmıştır. Bu da onlara bir belge ve bir mucize olsun diye böyledir.
el-En'âm Sûresi'nde de bunun benzeri bir âyet-i kerîme geçmiş bulunmaktadır ki, o da yüce Allah'ın:
"Sana, ne diye bir melek indirilmedi'? dediler. Eğer Biz, bir melek indirseydik, herhalde iş bitirilmiş olurdu. Ve sonra kendilerine bir süre verilmezdi. Eğer onu bir melek yapsaydık, onu elbette bir adam yapardık..." (el-En'âm, 6/8-9) âyetidir.
Buna dair açıklamalar da daha önceden (belirtilen âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
96
De ki: "Benimle sizin aranızda gerçek şahid olarak Allah yeter. Gerçek şu ki O, kullarından gerçekten haberdardır, çok iyi görendir."
Rivâyete göre Kureyş kâfirleri, yüce Allah'ın:
"Ben, Peygamber olarak gönderilmiş bir insandan başka bir şey miyim ki?" âyetini işittiklerinde şöyle demişlerdi: Peki, senin, Allah’ın Rasûlü olduğuna kim tanıklık eder? Bunun üzerine: "De ki: Benimle sizin aranızda gerçek şahid olarak Allah yeter. Gerçek şu ki O, kullarından gerçekten haberdardır, çok iyi görendir" âyeti ineli.
97
Allah, kimi hidâyete erdirirse, işte doğru yolu bulan odur. Kimi de saptırırsa, artık bunlar için O'ndan başka asla veliler bulamazsın. Biz onları, kıyâmet günü körler, dilsizler ve sağırlar olarak yüzükoyun haşredeceğiz. Varacakları yer cehennemdir. Alevi yavaşladıkça, Biz onlara alevini artırırız.
"Allah, kimi hidâyete erdirirse, işte doğru yolu bulan odur." Yani, Allah onlara hidâyet verseydi, elbette onlar da hidâyete erişirlerdi.
"Kimi de saptırırsa artık bunlar için O'ndan başka asla veliler bulamazsın." Hiç kimse onları hidâyete erdiremez.
"Biz onları, kıyâmet günü... yüzükoyun haşredeceğiz" âyeti ile ilgili iki türlü açıklama yapılmıştır. Birincisine göre bu, onların cehenneme hızlıca götürüleceklerini ifade eden bir tabirdir. Ve Arapların, bir topluluğun hızlıca geldiğini ifade etmek için kullandıkları:." (........): O kimseler, yüzleri üstü geldiler" tabirinden alınmıştır.
İkinci açıklamaya göre, kıyâmet gününde onlar cehenneme yüzleri üstü sürükleneceklerdir. Nitekim dünyada da ileri derecede tahkir ve işkence edilen kimselere de bu şekilde uygulama yapılır. Sahih olan açıklama da budur. Çünkü Enes yoluyla gelen hadise göre bir adam şöyle demiş: Ey Allah'ın Rasûlü, [yüzleri üzere haşredilecek kimseler (mi olacaktır)?] Hadisin yer aldığı kaynaklarda [ ] içindeki lâfızlara tekabül eden Arapça ifadeler yok Kâfir, yüzü üzere mi haşredilecektir? Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Onu iki ayak üzere yürüten, kıyâmet gününde yüzükoyun yürütmeye kadir değil midir?" Katade de, bu hadis kendisine ulaşınca: Evet, Rabbimizin izzeti için kadirdir, dedi. Bunu, Bulları ve Müslim rivâyet etmiştir. Buhârî, Tefsir 25. sûre 1: Müslim, Sıfatul-Münafikın 54: Delil olarak da bu yeterlidir.
"Körler, dilsizler ve sağırlar olarak." İbn Abbâs ve el-Hasen dedi ki: Yani onlar, kendilerini sevindirecek şeyleri görmekten yana kör; herhangi bir delil ileri sürüp bu maksatla konuşmaktan yana dilsizler; kendilerine fayda sağlayacak şeyleri de işitemeyecek sağırlar olacaklardır. Bu açıklamaya göre duyu organları eski halleri üzere kalacaktır.
Şöyle de açıklanmıştır: Onlar, Allah'ın kendilerini nitelendirmiş olduğu bu nitelikte haşredileceklerdir. Tâ ki bu da azaplarını daha bir artırıcı olsun. Sonra bu duyuları ateşte bir daha yaratılacak ve göreceklerdir. Çünkü yüce Allah:
"Günahkârlar, ateşi görünce içine düşeceklerin kendileri olduklarını anlayacaklar" ( el-Kehf, 18/53) diye buyurmaktadır. Yüce Allah'ın şu âyeti gereği de konuşacaklardır:
"Orada: Ölüm! diye feryad ederler." (el-Furkan, 25/13) yüce Allah’ın şu âyeti gereği de işiteceklerdir:
"Onun, büyük bir öfke ile çıkaracağı şiddetli uğultusunu işiteceklerdir." (el-Furkan, 25/12)
Mukâtil b. Süleyman da şöyle demiştir:
"Onlara:
"Yıkılın içerisine, bana da söz söylemeyin." (el-Mu'minun, 23/108) denileceği vakit, kör olacaklar görmeyecekler, sağırlaşacaklar işitmeyecekler ve hiç bir şeyi anlayamayacak şekilde dilsiz olacaklardır.
Aşırı siyahlığı dolayısıyla ateşe girecekleri vakit kör olacaklar ve onlara: Yıkılın içerisine, benimle konuşmayın denileceği vakit ele, sözlerinin kesileceği, cehennemin uğultu ve kaynamasının, İşitmelerini alıp hiç bir şey işitemeyecek hale gelecekleri de söylenmiştir.
"Varacakları" yerleşecekleri ve kalacakları
"yer, cehennemdir. Alevi yavaşladıkça" ed-Dahhâk ve başkalarından rivâyete göre çimdikçe, Mücahid'e göre de söndükçe... demektir. "(........)-. Ateş söndü, söner" denilir.
"(........) Onu ben söndürdüm" demektir.
"Biz onlara alevini" alevli ateşi
"artırırız." Alevinin dinmesi ise, acı ve ızdıraplarının eksilmesine de, azaplarının hafiflemesine de sebep olmayacaktır.
Bunun, "yavaşlamaya yüztuttukça..." anlamında olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah'ın:
"Kuran okuduğunda" (el-İsra, 17/45) âyetinin, Kur'ân okumaya başlayacağında, Kur'ân okumak istediğinde ... anlamda olması gibidir.
98
Bu, onların cezasıdır. Çünkü onlar âyetlerimizi inkâr ettiler ve: "Bir yığın kemik ve ufalanmış toprak olunca mı? Sahi biz mi yeniden yaratılıp diriltileceğiz"? dediler.
"Bu, onların cezasıdır. Çünkü onlar, âyetlerimizi inkâr ettiler." Yani, bu azap onların inkârlarının cezasıdır.
"Ve: Bir yığın kemik ve ufalanmış toprak olunca mı? Sahi biz mi yeniden yaratılıp diriltileceğiz? dediler." Ve böylelikle öldükten sonra dirilişi inkâr ettiler.
99
Onlar, gökleri ve yeri yaratmış olan Allah'ın, kendilerinin benzerini yaratmaya kadir olduğunu görmediler mi? Hem onlar için bir ecel tayin etti ki, onda hiçbir şüphe yoktur. Fakat zâlimler küfürde kalmaktan başkasında ayak diretmediler.
Yüce Allah onlara şöylece cevap vermektedir:
"Onlar, gökleri ve yeri yaratmış olan Allah'ın, kendilerinin benzerini yaratmaya kadir olduğunu görmediler mi? Hem onlar için bir ecel tayin etti ki, onda hiç bir şüphe yoktur."
İfadede takdim ve tehir olduğu söylenmiştir. Onlar, gökleri ve yeri yaratan, kendileri için hiçbir şüphe bulunmayan bir ecel tayin eden Allah'ın, onların benzerini yaratmaya kadir olduğunu görmediler mi, demektir.
"Ecel" dünyada kaklıkları ve ondan sonra ölüm ile sonuçlanan süredir. . Bunda hiçbir şüphe yoktur, çünkü bu müşahede ile görülen bir husustur.
Bir diğer görüşe göre bu, onların:
"Yahut iddia ettiğin gibi gökyüzünü üzerimize parça parça düşürenin" (el-İsrâ, 17/92.) şeklindeki sözlerinin bir cevabıdır. Buradaki "ecel" in kıyâmet günü olduğu da söylenmiştir.
"Fakat zâlimler küfürde kalmaktan başkasında ayak diretmediler." Yani müşrikler, ancak bu belirli eceli ve Allah'ın âyetlerini inkâr etme yolunu seçtiler, başkasına da yönelmediler. Şöyle de denilmiştir: Buradaki ecelden kasıt, öldükten sonra diriliş vaktidir ve bunda hiçbir şüphenin olmaması gerekir.
100
De ki: "Eğer siz, Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, o zaman tükenir korkusuyla muhakkak cimrilik ederdiniz." Zaten insan çok cimridir.
"De ki: Eğer siz, Rabbimin rahmet hazinelerine" rızık hazinelerine, nimet hazineleri diye de açıklanmıştır ve bu daha genel bir açıklamadır.
"Sahip olsaydınız, o zaman tükenir korkusuyla muhakkak cimrilik ederdiniz." Bu âyet onların: MÂişetimizin darlığı genişlesin diye
"bize yeryüzünden bir pınar fışkırtmadıkça asla sana inanmayacağız" (el-İsrâ, 17/90) sözlerinin bir cevabıdır.
Yani eğer sizin mÂişetiniz genişleyecek, rahatlayacak olursa, yine de cimrilik edersiniz.
Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Yaratıklardan herhangi bir kimse, Allah'ın hazinelerine sahip olursa, yüce Allah'ın bunlardan cömertçe infakta bulunduğu gibi, bu mahluk harcamada bulunmayacaktır. Bunun da iki sebebi var: Birincisi o, mutlaka bunun bir bölümünü kendi nafakası ve kendisine fayda sağlayacak şeyler için ayrı tutar, ikincisi ise o, fakirlikten korkar ve yokluktan çekinir. Yüce Allah ise varlığı itibariyle bu iki halden de yüce ve münezzehtir. Bu âyet-i kerimede "infak" kelimesi; fakirlik anlamındadır, İbn Abbâs ve Katade de böyle demişlerdir. Dilcilerin naklettiklerine göre, (........) ifadeleri, kişinin malı azaldı, anlamınadır.
"Zaten insan çok cimridir." Oldukça eli sıkıdır, cimridir, manasınadır.
"(........); Aile halkının nafakasını daralttı, cimrilik etti" demektir. (........) ile, (.....) de aynı anlamdadır.
Bu âyet-i kerîme ile ilgili olarak iki görüş ileri sürülmüştür. Birincisine göre bu âyet özel olarak müşrikler hakkında inmiştir, bu görüş el-Hasen'e aittir. İkincisine göre de umumidir, bu da Cumhûrun görüşüdür, bunu da el-Maverdî nakletmektedir.
101
Yemin olsun ki Biz, Mûsa'ya apaçık dokuz âyet verdik. İşte İsrailoğullarına sor! O, onlara geldiğinde Fir'avun ona: "Ey Mûsa! Ben seni herhalde büyülenmiş sanıyorum" demişti.
"Yemin olsun ki Biz, Mûsa'ya apaçık dokuz âyet verdik." Bu âyetler hakkında farklı görüşler vardır. Bunun, kitabın âyetleri anlamında olduğu söylenmiştir. Nitekim Tirmizî ve en-Nesâî, Safvân b. Assâl el-Muradîden rivâyetlerine göre iki yahudiden birisi arkadaşına; Seninle şu peygambere gidelim, ona soralım. Arkadaşı: Sen, onun için peygamber deme. Çünkü eğer o bizim sözlerimizi işitecek olursa, onun dört gözü olur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına gidip ona, yüce Allah'ın:
"Yemin olsun ki Biz Mûsa'ya apaçık dokuz âyet verdik" âyetine dair soru sordular. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurdu: "Allah'a hiç bir şeyi ortak koşmayın, zina etmeyin, hak ile olması müstesna Allah'ın haram kıldığı canı öldürmeyin, hırsızlık yapmayın, büyücülük yapmayın, suçsuz bir kimseyi yöneticiye jurnalleyerek onu öldürmesine sebep olmayın, faiz yemeyin, namuslu ve iffetli bir kadına iftirada bulunmayın ve Savaştan da kaçmayın. -Şüphe Şu'be'dendir- Ve özel olarak sizin için ey Yahudi topluluğu! Cumartesi gününde haddi aşmayın." Bunun üzerine el ve ayaklarını öperek şöyle dediler: Şehadet ederiz ki, gerçekten sen bir peygambersin. Şöyle buyurdu: "Peki, sizi İslâm'a girmekten alıkoyan nedir?" Şöyle dediler: Dâvûd, zürriyeti arasında sürekli bir peygamber bulunsun diye dua etmişti. Biz de eğer İslâm'a girecek olursak yahudilerin bizi öldüreceğinden korkarız. Ebû Îsa (et-Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir. Tirmizî, Tefsir 17. sûre 14; Nesâî, Tahrimud-Dem 18. el-Bakara Sûresi'nde de (2/65. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
Buradaki âyetlerin, mucizeler ve delil teşkil edici belgeler oldukları da söylenmiştir. İbn Abbâs ve ed-Dahhak da şöyle demişlerdir: Dokuz âyetten (mucizeden) kasıt; asa, el, dil deniz, tufan, çekirgeler, haşerât, kurbağalar ve kan olarak verilen ayrı ayrı mucizelerdir.
el-Hasen ve en-Nehaî derler ki: Bunlar, el-A'raf Sûresi'nde (7/133. âyet-i kerimede) sözü edilen beş mucizedir. Bu sözleriyle tufan ile ona atfedilen (çekirge, haşerât, kurbağalar ve kan) mucizeleri ile ek asa, kıtlık yılları ve mahsullerin eksikliği mucizeleridir.
el-Hasen'den de buna benzer bir rivâyet nakledilmiştir. Şu kadar var ki o, kıtlık yılları ile mahsullerin eksikliğini bir mucize olarak kabul etmekte, dokuzuncusunu ise asasının, sihir diye uydurdukları şeyleri yutuvermesi olarak saymaktadır. Malik'den de böyle bir rivâyet gelmiştir, ancak o da kıtlık yılları ile mahsullerin eksiltilmesi yerine, denizin yarılması ile dağın kaldırılması mucizelerini zikreder.
Muhammed b. Ka'b da der ki: Bunlar, el-A'raf Sûresi'nde sözü edilen beş mucize ile deniz, asa, taş ve mallarının yerin dibine geçirilmesi mucizeleridir. Bütün bu mucizelerin geniş açıklamaları daha önceden geçmiş bulunmaktadır. Allah'a hamd olsun.
"İşte İsrailoğullarına sor. O, onlara geldiğinde..." Yani, ey Muhammed!
Mûsa, -Yûnus Sûresi'nde açıklaması geçtiği üzere- (bk. 10/88. âyet) bu mucizeleri onlara getirdiğinde onlara sor! Bu, yahudilerin Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın söylediklerinin doğruluğunu bilip anlamaları (istifham) kastıyla bir soru sormaktır.
"Fir'avun ona: Ey Mûsa! Ben seni her halde büyülenmiş sanıyorum demişti." Garip fiilleriyle büyü yapan birisi zannediyorum, demektir. Bu açıklamayı el-Ferrâ'' ve Ebû Ubeyde yapmışlardır. Böylelikle o, ism-i mef'ûlü ism-i fâil yerine kullanmıştır. Tıpkı ( ism-i mef'ûl olarak); "bu uğursuzdur, bu da uğurludur" demek isterken, meş'ûm ve meymun fiillerini kullanmak gibi.
Aklanmış diye ele açıklandığı gibi, yenik düşürülmüş ve buna mahkum edilmiş diye ele açıklanmıştır ki, bu açıklamayı Mukâtil yapmıştır. Bundan başka açıklamalar da yapılmıştır, bu açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır.
İbn Abbâs ve Ebû Nehîk'den nakledildiğine göre onlar, haber olarak; (.........): İsrailoğullarını istedi" diye oku muşlardır. Yani Mûsa, Fir'avundan, İsrailoğullarını serbest bırakıp onların yollarında durmamasını ve kendisiyle birlikte İsrailoğullarını göndermesini istedi.
102
O da demişti ki: "Yemin olsun ki bunları, birer ibret olmak üzere göklerin ve yerin Rabbinden başka kimsenin indirmediğini bilmişsindir. Fir'avun! Ben de seni gerçekten helâk edilmiş sanıyorum."
"O da demişti ki: Yemin olsun ki bunları" yani bu dokuz âyeti,
"birer ibret" yani, yüce Allah'ın kudretine ve vahdaniyetine delil olarak kullanılacak belgeler
"olmak üzere göklerin ve yerin Kabbinden başka kimsenin indirmediğini" burada indirmek, var etmek anlamındadır,
"bilmişsindir."
"(........): Bilmişsin" şeklinde "te" harfi üstün olarak, Fir'avun'a hitap olmak üzere okunmuştur. el-Kisaî ise te harfini ötreli olarak okumuştur. (O takdirde: Bilmişimdir, anlamındadır), Ali (radıyallahü anh) ın da kıraati budur ve o şöyle demiştir: Allah'a yemin olsun ki, Allah'ın düşmanı bunu bilmiş değildir. Ancak bilen Mûsa (aleyhisselâm)'dır. Bunun üzerine ben İbn Abbâs'a durumu bildirelim, o bana: Buradaki "te" harfi üstün iledir, dedi ve yüce Allah'ın:
"Kalpleri onlara inandığı halde zulümle büyüklenmeleri sebebiyle onları inkâr ettiler." (en-Neml, 27/14 ) âyetini delil gösterdi ve inadı Fir'avun'a nisbet etti.
Ebû Ubeyde şöyle demektedir: Bizce kabul edilen kıraat şekli "te" harfinin üstün okunuşudur. İbn Abbâs'ın delil gösterdiği husus dolayısıyla daha sahih olan da budur. Çünkü, Mûsa (aleyhisselâm) davet eden elçi kendisi olmakla birlikte: "Ben bilmişimdir" diyerek delil getirmez. Bütün bunlarla birlikte Hazret-i Ali'den bu kıraat sahih olarak nakledilmiş olsaydı, hiç şüphesiz delil olurdu. Ancak, ondan böyle bir kıraat sabit değildir. Bu kıraat, Külsum el-Muradî'den nakledilmektedir ki, o tanınmayan ve meçhul bir ravidir. el-Kisaî'den başka herhangi bir kimsenin bu şekilde okuduğunu bilmiyoruz.
Şöyle de denilmiştir: Mûsa (aleyhisselâm), bu mucizelere dair bilgiyi Fir'avun'a izafe etmiştir. Çünkü Fir'avun, sihirbazların nelere güç yetirebileceğini bilen birisi idi. Hazret-i Mûsa'nın yaptığının benzerini hiç bir sihirbazın yapamayacağını ve ancak eşyayı yaratan, göklere ve yere malik olan kimsenin bunlara güç yetirebileceğini bilmişti.
Mücahid de şöyle demektedir: Soğuk bir kış gününde Hazret-i Mûsa, Fir'avunun yanına gireli. Üzerinde giyindiği kadife bir elbisesi vardı. Hazret-i Mûsa, asasını bırakır bırakmaz bir ejderha oluverdi. Fir'avun, bulunduğu yerin iki tarafının da, ağzının içerisinde olduğunu görü verdi, bundan dehşete kapılarak, üzerindeki kadife elbisesini pisletti.
"Fir'avun, ben de seni gerçekten helâk edilmiş sanıyorum" âyetindeki sanmak (zan), tahkik anlamındadır. "(........)-. Helâk olmak" da helâk olmak ve hüsrana uğramak anlamındadır. Şair el-Kümeyt şöyle demektedir:
"Kudâ'a, Yemenli olmaktan dolayı hüsrana
Uğratılmış ve hüsrana uğramış olduğunu gördü."
Bunun lanetlenmiş olmak anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu anlamı, el-Minhâl, Saîd b. Cübeyr'den, o, İbn Abbâs'dan rivâyet etmiştir. Ebân b. Tağlih de böyle açıklamış ve şu beyi ti nakletmiştir:
"Ey Kavmimiz, akılsızlık ederek bizimle Savaşmayı istemeyiniz
Şüphesiz beyinsizlik de, haddi aşmak da lanetlenmiş bir şeydir."
Meymûn b. Milinin da, İbn Abbâs'dan bunun "kıt akıllı" anlamında olduğunu söylediğini nakletmektedir.
el-Me'mûn bir adama bakmış, ve ona: Ey mesbûr diye hitap edince, bu kelimenin ne anlama geldiği ona sorulunca şu cevabı vermiş: er-Reşîd dedi ki: el-Mansur, bir adama: Mesbur dedi. Ben ona bunun ne anlama geldiğini sordu m, o da bana: Bana Meymûn b. Mihrân anlattı... diyerek, İbn Abbâsin bu açıklamasını zikretti.
Katade ise helâk olmuş anlamına geldiğini söylemiştir. Yine Katade ile el- Hasen ve Mücahid'den, helake uğramış anlamına geldiğini söyledikleri nak- ledilmiştir. "Sübûr" helâk oluş anlamındadır. "(........); Allah, düşmanı helâk etti" demektir.
Hayırdan alıkonulmuş, engellenmiş anlamında olduğu da söylenmiştir. Dil bilginleri de: "(........): Seni bu işten engelleyen, alıkoyan nedir?" tabirini nakletmişlerdir. Yine; "(........): Allah onu engelledi, engeller" tabirini de nakletmişlerdir.
İbnü'z-Ziba'ri der ki:
"Sapıklık yollarını izlemekte şeytan ile aynı yolda gidiyordum
Kim şeytanın meylettiği gibi saparsa şüphesiz ki o, helâk olmuş demektir."
ed-Dahhâk "mesbûr'in, büyülenmiş anlamına geldiğini söylemiştir. Ancak, Hazret-i Mûsa da Fir'avuna, kendisine söylediği sözün bir benzerim farklı lâfız ile söylemiş ve böylece cevap vermiş olmaktadır.
İbn Zeyd ise bu kelimenin, "ahmak ve akılsız" anlamına geldiğini söylemiştir.
103
Bunun üzerine onları o yerden sürüp çıkarmak istedi. Biz de onu beraberindekilerle birlikte suda boğuverdik.
"Bunun üzerine onları o yerden sürüp çıkarmak istedi." Yani Fir'avun, Hazret-i Mûsa ile İsrailoğullarını öldürmek yahut uzaklaştırmak suretiyle Mısır topraklarından çıkarmak istemişti. Allah ise onu helâk etti.
104
Ondan sonra İsrailoğullarına şöyle dedi: "O yere siz yerleşin. Sonra âhiret vaadi gelince onları da sîzi de bir araya getireceğiz."
"Ondan" yani, onun suda boğulmasından
"sonra İsrailoğullarına şöyle dedik: O yere" Şam ve Mısır topraklarına
"siz yerleşin. Sonra, âhiret" yani kıyâmet
"vaadi gelince, onları da sizi de bir araya getireceğiz." Kabirlerinizden her bir yerden birbirinize karışmış olarak, birbiriyle tanışmayanlar olarak ve sizden hiçbir kimsenin kendi aşiret ve kabilesine doğru gitmesi sözkonusu olmaksızın haşredeceğiz.
İbn Abbâs ve Katade dediler ki: Biz, hepinizi değişik cihetlerden getiririz. Anlam birdir. el-Cevherî şöyle demektedir: kef if: Bir araya gelmek, getirmek: Çeşitli kabilelerden bir araya gelen insanlar demektir. Mesela; "(........): Karmakarışık halde geldiler, bir arada geldiler" demektir. Yüce Allah'ın; "(........): Sizi de bir araya getireceğiz" âyeti, bir arada ve birbirinize karışmış olarak getireceğiz, demektir. Bir yemek, iki veya daha fazla türün karışımından meydana gelmiş ise ona: (........) denilir. "(........): Filan filanın arkadaşıdır" demektir. el-Esmaî de şöyle demektedir: Lef if: Çoğul isim olup tekili yoktur ve çoğul gibidir. Yani: Onlar, Mahşer vaktinde kabirlerinden birbirini tanımayan ve birbirine karışmış, etrafa darmadağınık halde yayılmış çekirgeler gibi çıkacaklardır.
el-Kelbî de şöyle demektedir: "Sonra âhiret vaadi gelince" âyeti, Îsa (aleyhisselâm)'ın semâdan gelişi anlamındadır.
105
Biz, onu hak olarak indirdik, o da hak olarak indi. Seni de ancak bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik.
"Biz onu hak olarak indirdik, o da hak olarak indi" âyeti, bundan önce geçen mucizeler ile Kur'ân-ı Kerîme dair açıklamalarla ilişkilidir. Zamir, Kur'âna racidir.
"O da hak olarak indi" âyetindeki tekrarın açıklaması da şöyledir: Birincisi: Biz, onun hak olarak indirilmesini vacip kıldık. İkincisinin anlamı ise: Hakkı bünyesinde taşıyarak indi, anlamında olabilir. Mesela bir kimsenin, "elbiseleri ile çıktı" ifadesinin, elbiseleri üzerinde olduğu halde çıktı, anlamında olması gibi.
"(........): Hak olarak" âyetindeki birinci "be"nin, "beraber" demek olup, hak ile beraber anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu da; "(........): Emir, kılıcı yanında olduğu halele bindi" demektir.
"Hak olarak indi" ise, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a ineli demektir. "(........): Zeyd'in yanına inelim" tabiri de böyledir. Anlamın şöyle olabileceği de söylenmiştir: Biz, onun hak ile inmesini takdir ettik ve o da böylece indi.
106
Biz, onu insanlara ağır ağır okuyasın diye, bölüm bölüm ayırdığımız bir Kur'ân olarak (indirdik). Biz, onu kısım kısım indirdik.
"Biz, onu, insanlara ağır ağır okuyasın diye, bölüm bölüm ayırdığımız bir Kur'ân olarak (indirdik)." Sîbeveyh'in görüşüne göre (........) Bir Kur'ân olarak" ifadesi, zahir olan fiilin tefsir ettiği mahzııf bir fiil ile nasb edilmiştir. Cumhûr burada; "(........): Biz onu... ayırdık" kelimesinin "ra" harfini şeddesiz okumuşlardır ki, bu da onu açıkladık, vuzuha kavuşturduk ve o kitapta hak ile batılı birbirinden ayırt ettik, demektir. Bu açıklamayı el-Hasen yapmıştır. İbn Abbâs da onu tafsil ettik (geniş geniş açıkladık) diye açıklamıştır.
İbn Abbâs, Ali, İbn Mes'ûd, Ubey b. Ka'b, Katade, Ebû Recâ ve en-Nehaî ise, "ra" harfini şeddeli okumuşlardır. Biz, onu bir defada değil de peyder pey biri diğeri arkasında, bölümler halinde indirdik, demektir. Ancak, İbn Mes'ûd ile Ubeyy'in kıraatinde; "(......): Senin üzerine kısım kısım onu indirdik" anlamında okumuşlardır.
Kur'ân-ı Kerîm'in ne kadarlık bir süre zarfında indiği hususunda görüş ayrılığı vardır. Yirmibeş senede indiği söylendiği gibi, İbn Abbâs yirmi üç senede, demiştir. Enes, yirmi yılda inmiştir, demiştir. Bu ise, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yaşı ile ilgili görüş ayrılığına göre değişmektedir. Kur'ân-ı Kerîm'in dünya semasına bir defada indiği hususunda ise herhangi bir görüş ayrılığı yoktur. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi'nde geçmiş bulunmaktadır.
"Ağır ağır okuyasın." Uzun süre zarfında, arka arkaya bölümler halinde okuyasın, demektir. Bu açıklama İbn Mes'ûd'un kıraati ile uygunluk arzetmektedir. Yani Biz, o Kur’ânı âyet âyet ve sûre sûre indirdik. Birinci görüşe göre ise; "(........): Ağır ağır okuyasın" ifadesi, tilavet ve tertibinde onu ağır ağır okuyasın, anlamına gelir. Bu açıklamayı da Mücahid, İbn Abbâs ve İbn Cüreyc yapmışlardır. Bu da Kur'ân okuyan kimsenin kıraati ağır ağır, tertil ile, ve Kur'ân lâfzının fazlalık ya da eksiklik ile değiştirilmesine götürecek şekilde neşe verici nağmelere kaçmaksızın, mümkün olduğu kadarıyla güzel ve hoş bir seda ile okuması demektir. Çünkü, Kitab(ımız)ın baştaraflarında da geçtiği üzere lafızda fazlalık ya da eksiklik ile okuyuşlar haramdır.
Kıraat âlimleri; "(........): Ağır ağır" deki "mim"i, -İbn Muhaysın müstesnâ- ötreli okumuşlardır. İbn Muhaysın buradaki "mim" harfini üstün okumuştur. Nitekim bu kelimenin mastarı hem "mim" harfi üstün, hem ötre, hem de esreli olarak üç türlü de okunabilir. Malik dedi ki:
"Ağır ağır okuyasın" tane tane ve kelimeleri tek tek anlaşılır bir şekilde okuyasın, demektir.
"(........); Biz, onu kısım kısım indirdik" âyetinde, önceki husus dolayısıyla mastar ile te'kiei ve mübalağa yapılmıştır. Yani Biz, o Kur'ân-ı Kerîmi ardı arkasına bölümler halinde indirdik. Eğer bütün farzları aynı anda yerine getirmeleri istenmiş olsaydı, ürküp kaçarlardı.
107
De ki: "Ona ister îman edin, ister îman etmeyin. Çünkü bundan önce kendilerine ilim verilmiş olanlara okununca, çenelerinin üzerine yüz üstü secdeye kapanırlar."
"De ki: Ona" yani, Kur'ân-ı Kerîm'e
"ister îman edin, ister îman etmeyin." Bu, yüce Allah'ın onları azarlama ve tehdit etmek üzere kullandığı bir ifadedir. Yoksa muhayyer bırakmak anlamında değildir.
"Çünkü bundan önce" yani, Kur'ân-ı Kerîm'in nüzulünden ve Peygamber Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)in Peygamber olarak ortaya çıkışından önce
"kendilerine ilim verilmiş olanlara" İbn Cüreyc ve başkalarının görüşüne göre bunlar kitap ehlinden îman eden kimselerdir,
"okununca, çenelerinin üzerine yüzüstü secdeye kapanırlar." İbn Cüreyc dedi ki: "Onlara okununca" âyeti, kitapları kendilerine okununca, demektir. Kur'ân onlara okununca, diye dé açıklanmıştır.
"Çenelerinin üzerine yüzüstü secdeye kapanırlar." Denildiğine göre bunlar İsmail (aleyhisselâm) soyundan gelen bir topluluk idiler. Bunlar, yüce Allah, son Peygamber Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)i Peygamber olarak gönderinceye kadar kendi dinlerine sımsıkı sarılmış kimselerdi. Zeyd b. Arar b. Nufeyl ile Varaka b. Nevfel bunlardandı. Buna göre, kendilerine kitap verilmiş olanları kastetmemektedir. Aksine, din ilmi verilmiş olanları kastetmektedir. el-Hasen de şöyle demektedir: Kendilerine ilim verilenlerden kasıt, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ümmetidir. Mücahid de şöyle demiştir: Bunlar, ya hilelilerden bir topluluktur. Bu da "bundan önce" ifadesi dolayısıyla daha kuvvetli görülmektedir.
"Kendilerine... okununca" âyeti, Mücahidin görüşüne göre Kur'ân-ı Kerîm okununca... demektir. Çünkü bunlar, Kur'ân-ı Kerîm'den Allah'ın indirdiklerini işittiklerinde secdeye kapanırlar ve:
"Rabbimizi tenzih ederiz. Gerçekten Rabbimizin vaadi kesin olarak gerçekleşir" (el-İsrâ, 17/108) diyorlardı.
Şöyle de denilmiştir: Bunlar, kendi kitaplarını ve Hazret-i Peygambere Kur'ân'dan indirilenleri okuduklarında huşu' duyar, secde eder ve teşbih ederler ve: Tevrat'ta sözü edilen -yani, nitelikleri belirtilen- budur. Allah'ın vadettiği de mutlaka gerçekleşecektir, derler ve İslama meylederler. İşte bu âyet-i kerîme bunlar hakkında inmiştir.
Bir kesim de şöyle demektedir:
"Bundan önce kendilerine ilim verilmiş olanlar"dan kasıt, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan önce ilim verilmiş olanlardır.
"Bundan önce" deki zamir ise, daha önce geçen:
"De ki: Ona ister îman edin" âyeti gereğince, Kur'ân-ı Kerîm'e aittir.
Her iki zamirin de Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e ait olduğu ve yüce Allah'ın:
"Kendilerine... okununca" âyetinde Kur'ân-ı Kerîm zikredilerek başlanmıştır da denilmiştir.
108
Ve: "Rabbimizi tenzih ederiz, gerçekten Rabbimizin vaadi kesin olarak gerçekleşir" derler.
Âyet, secde esnasında teşbihin câiz olduğuna delildir. Müslim'in Sahihinde ve başka kitaplarda Âişe (radıyallahü anha)'dan şöyle dediği zikredilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), secde ve rükû'unda: "(........): Allah'ım, seni hamdin ile tesbih ederim, Allah'ım bana mağfiret buyur"sözlerini çokça tekrar ederdi. Buhârî, Ezan 149, Meğâzî 51. Tefsir 10. sûre 2; Müslim, Salat 217; Ebû Dâvûd, Salat 148; Nesâî, Tatbik 64, 65; lön Mâce, İkâmetu's-Salât 20; Müsned, VI, 43, 49, 190.
109
Ve ağlayarak çeneleri üstü kapanırlar ve bu, onların kalplerini daha da yumuşatır.
Bu âyete dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:
1. Çeneleri Üstü Secdeye Kapananlar:
Yüce Allah'ın:
"Ve ağlayarak çeneleri üstü kapanırlar" âyeti, onların nitelendirilmesinde bir mübalağa ve onlar için bir övgüdür. İlim cicle etme lütfuna sahip olan, ondan birşeyler tahsil eden herkesin bu mertebeye ulaşması ve Kur'ân-ı Kerîmi işittiği vakit, kalbinin huşu' ile dolup zillet içerisinde tevazua bürünmesi gerekir. Ebû Muhammed ed-Dârimî'nin Müsned'inde et-Teymî'den şöyle dediği nakledilmektedir: Her kime, kendisini ağlatmayacak türden bir ilim verilecek olursa o, kendisine (faydalı) ilim namına hiç bir şey verilmemeye lâyıktır. Çünkü yüce Allah ilim adamlarının niteliklerini zikretmiş bulunmaktadır, dedikten sonra bu âyet-i kerimeyi okumuştur. Dârimî, Mukaddime 29, h.no: 297. Parantez içindeki "faydalı" ibaresi, Dârimî'den. Bunu, et-Taberî de nakletmektedir.
"(........): Çeneler" kelimesi, (........) in çoğulu olup, bu da alt ve üst çenelerin bir araya geldiği yerdir. el-Hasen der ki: Çeneler, (iki çenenin birleştiği yer değil) genel olarak "çeneler" demektir. Yani, onlar secde esnasında çenelerini yere koyarlar. Bu da alçak gönüllülüğün en ileri derecesidir. Bu kelimenin başına gelen "lâm", "(........) ...e, a, üzerine" anlamındadır. Mesela, (........) ifadesi, "(........): Ağzı üzerine düştü" demektir.
İbn Abbâs der ki: "Ve ağlayarak çeneleri üstü" secdeye kapanırlar. Yüzleri üzerinde secdeye varırlar, demektir. Özellikle çeneleri sözkonusu etmesi, çenenin insan yüzünde (secde esnasında yere) en yakın yer oluşundan dolayıdır. İbn Huveyzimendad der ki: Çene üzerine secde etmek câiz değildir. Çünkü burada "çene" ile secde kastedilmektedir. Bazen, bir şey zikredilerek onun yanı başındaki şey, bir bölümü de zikredilerek onun tamamı kastedilebilir. Mesela: Secde ederek yüzü üzere kapandı, denilir ve yanağı ve gözü üzere secde etmemekle birlikte bu tabir bu şekilde kullanılır. Nitekim şair:
"Elleri ve ağzı üzerine yere yıkıldı."
derken, yüzü ve elleri üzere yere yıkıldı, demek istemiştir.
2. Namazda Ağlamanın Hükmü:
Yüce Allah'ın:
"Ağlayarak" âyeti, namazda yüce Allah'ın korkusundan, yahut işlemiş olduğu bir masiyetten dolayı ağlamanın câiz olduğuna, bu ağlamanın namazı bozmadığına ve ona herhangi bir zarar vermediğine delildir. İbn Mübarek'in, Hammâd b. Seleme'den naklettiğine göre, o, Sabit el-Bünâni'den, o, Mutarrif b. Abdullah b. eş-Şihhîr'den, o, babasından şöyle dediğini nakletmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına vardım. Namaz kılıyordu. İçinden, ağlamaktan dolayı tencerenin fokurdarken çıkardığı ses gibi içinden ses geliyordu. Nesâî, Selıv 18; Müsned, IV. 25. 26. Ebû Dâvûd'un kitabında da: Göğsünde ağlamaktan dolayı değirmenin çıkardığı bir ses gibi ses vardı denilmektedir. Ebû Dâvûd, Salat 157
3. Namaz Esnasında İnlemek:
Fukahâ, namaz esnasında inlemenin hükmü hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Malik dedi ki: Hasta olanın inlemesi namazı bozmaz. Ancak sağlıklı bir kimsenin inlemesini mekruh görüyorum. es-Sevrî de böyle demiştir. İbn el-Hakem de Malik'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Tenahnuh (öhü diyerek boğazını arıtmak), inlemek ve üflemek namazı bozmaz. İbnü'l-Kasım ise bozar demiştir. Şâfiî de şöyle demektedir: Bunları yaparken, eğer işitilir ve anlaşılır harfleri de çıkarsa namazı bozar. Ebû Hanîfe de şöyle demektedir: Eğer, Allah korkusundan (inler) ise namazı bozmaz. Şayet ağrıdan dolayı olursa namazı bozulur. Ebû Yûsufdan gelen rivâyete göre ise, bütün bu hallerde namaz kılanın namazı tamdır. Çünkü hasta ve zayıf olan bir kimsenin inlememesi sözkonusu değildir.
4. Kalp Yumuşaklığı (Huşu'):
Yüce Allah'ın:
"Bu onların kalplerini daha da yumuşatır" âyetinde geçen huşu' ile ilgili açıklamalar bundan önce el-Bakara Sûresi'nde (2/45. âyet, 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır, ileride de gelecektir.
110
De ki: "İster Allah diye çağırın, ister Rahmân diye çağırın. Hangisiyle çağırırsanız çağırın, esasen en güzel isimler O'nündür." Namazında sesini ne pek yükselt, ne de pek kıs. İkisi ortası bir yol tut.
"De ki: İster Allah diye çağırın, ister Rahmân diye çağırın. Hangisiyle çağırırsanız çağırın, esasen en güzel isimler O'nundur" diye başlayan bu âyet-i kerimenin nüzul sebebi şudur: Müşrikler, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "Ey Allah, ey Rahmân"diye dua ettiğini görünce: Muhammed. bize birtek ilâha dua etmemizi emrediyorken, kendisi iki ilaha dua edip çağırıyor, dediler. Bu açıklamayı İbn Abbâs yapmıştır.
Mekhûl de şöyle demektedir: Bir gece Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) teheccüd namazı kıldı ve duasında: "Ya Rahmân, ya Rahîm" dedi. Müşriklerden birisi onun bu duasını işitti. Yemâme'de de er-Rahmân diye adlandırılan bir adam vardı. Bu sözü işiten kişi şöyle dedi: Muhammed'e ne oluyor ki, Yemâme'nin Rahmânina dua ediyor. Bu âyet-i kerîme bu iki ismin (Allah ve Rahmânin) aynı yüce zatın iki ayrı ismi olduğunu beyan etmek üzere indi. Eğer siz O'na Allah diye dua edecek olursanız O'dur, yine O'na Rahmân diye dua ederseniz yine O'dur.
Şöyle de denilmiştir: Onlar, mektuplarının başına: "Bismikellahümme: Senin Adın ile ey Allah'ım" diye yazıyorlardı. Bu sefer:
"Şüphesiz ki o, Süleymandandır ve muhakkak ki o Bismillahirrahmanirrahim (diye başlamaktadır)" (en-Neml, 27/30) âyeti nazil olunca, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) "Rahmân ve Rahîm Allah'ın adıyla"diye yazmaya başladı. Bu sefer müşriklerin: Hadi Rahîm’i tanıyoruz. Peki er-Rahmân ne oluyor? demeleri üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.
Bir diğer açıklamaya göre yahudiler: Ne oluyor ki biz, Kur'ân-ı Kerîm'de Tevrat'da da çokça geçen bir ismi işitip duruyoruz. Bu sözleriyle Rahmân ismini kastediyorlardı. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.
Talha b. Mûsarrif "(........): Hangisini (kimi) çağırırsanız çağırın, esasen en güzel isimler O'nundur" diye okumuştur ki, vasıfların en faziletlisi, manaların en şereflisini gerektiren en güzel isimler O'nundur, demektir. İsimlerin güzelliği ise, şeriatın onları güzel görmesiyle açıklanır. Bu da şeriatın o isimlerin güzelliğini belirtmesi ve bunu nass ile belirlemesi ile olur. Buna şu da eklenmiştir: Bu isimler, aynı zamanda oldukça güzel ve şerefli anlamları da ihtiva etmektedir. Bu güzel isimler, tevkif ile bilinir. Yüce Allah'a, Kur'ân, hadis veya icmam tevkifi ile olmadıkça - "el-Kitabu’l Esna fi Şerhi Esmaillahi’l-Hüsna" acili eserimizde de açıkladığımız gibi- nazarî yolla (akıl, mantık ve kıyas ile) Allah'a bir isim vermek sahih değildir.
"Namazında sesini ne pek yükselt, ne de pek kıs" âyeti ile ilgili açıklamalarımızı da iki başlık halinde sunacağız:
1. Bu Âyetin Nüzul Sebebi:
Bu âyetin nüzul sebebi ile ilgili beş ayrı görüş vardır:
1- İbn Abbâs'ın, yüce Allah'ın:
"Namazında sesini ne pek yükselt, ne de pek kıs" âyeti hakkında şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Bu âyet-i kerîme, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'de gizli saklı bulunuyorken inmiştir. Ashabı ile namaz kıldığında yüksek sesle Kur'ân-ı Ketim okurdu. Müşrikler bunu işitince Kur'ân-ı Kerîm'e, onu indirene, onu getirene sövüyorlardı. Bunun üzerine yüce Allah:
"Namazında sesini ne pek yükselt" ki, müşrikler senin kıraatini işitmesinler.
"Ne de" ashabın işitmeyecek kadar "pek kıs." Onlara okuduğun Kur’ânı işittir, fakat o kadar da sesini yükseltme! diye buyurdu.
"İkisinin ortası bir yol tut." (İbn Abbâs) dedi ki: Yüksek sesle okumak ile kısık sesle gizlice okumak arasında bir yol tuttur, demektir. Bunu Buhârî, Müslim, Tirmizî ve başkaları rivâyet etmişlerdir, lâfız Müslim'indir. Buhârî, Tefsir 17. sûre 14, Tevhid 34, 44, 52; Müslim, Salât: 145; Tirmizî, Tefsir 17. sûre 15; Nesâî, İftitâh 80; Müsned, I, 23, 215.
Muhâfete (kısık sesle söyleme); sesin alçaltılması ve hareketsizlik anlamındadır. Ölü soğuduğu vakit, (........) diye durumu anlatılır. Şair şöyle demektedir:
"Geriye ancak oldukça kısık bir ses kaldı Ve bebeği donakalmış bir göz
Onun bu durumuna musibete sevinen düşman bile ona mersiye okudu
Musibetine sevinen düşmanın kendisine mersiye okuduğu kimsenin vay haline!"
2- Yine Müslim'in rivâyetine göre, Âişe (radıyallahü anha) yüce Allah'ın:
"Namazında sesini ne pek yükselt, ne de pek kıs" âyeti hakkında: Bu âyet, dua hakkında inmiştir demiştir. Müslim, Salât 146.
3- İbn Şîrîn dedi ki: Bedevi Araplar şehâdet getirdiklerinde (teşehhüdde) seslerini yükseltirlerdi. Bu âyet-i kerîme bu hususa dair inmiştir.
Derim ki: Buna göre âyet-i kerîme teşehhüdün gizlice yapılmasını ihtiva etmektedir. İbn Mes'ûd da şöyle demiştir: Teşehhüdü gizli yapmak sünnettendir. Bunu da İbnüİ-Münzir nakletmektedir.
4- Yine İbn Şîrîn "den rivâyet edildiğine göre Ebû Bekir (radıyallahü anh) gizlice Kur'ân okurdu. Ömer (radıyallahü anh) ise yüksek sesle Kur'ân okurdu. Niçin böyle yaptıkları kendilerine sorulunca, Ebû Bekir (radıyallahü anh) şöyle dedi: Ben, Kur'ân okurken Rabbime gizlice sesleniyorum. Ve O, benim kendisinden ne istediğimi bilir. Hazret-i Ömer de şöyle dedi: Ben, böyle okumakla şeytanı kovuyor, uyuklayanı da uyandırıyorum. Bu âyet-i kerîme nazil olunca, Hazret-i Ebû Bekir'e: Sen sesini biraz yükselt, Hazret-i Ömer'e de: Sen de sesini biraz alçalt denildi. Bunu da et-Taberî ve başkaları nakletmişlerdir. Suyûtî, ed-Durru'l-Mensûr, V, 350
5- Yine İbn Abbâs'dan rivâyet edildiğine göre bunun anlamı: Gündüz namazında cehren okuma, gece namazında da içten okuma, demektir. Bunu da Yahya b. Selam ile ez-Zehrâvî nakletmektedirler.
O halde bu âyet-i kerîme nafile ve farz namazlardaki kıraatlerde cehren okuma ile gizlice okumaya dair hükümleri ihtiva etmektedir. Nafile namazlarda namaz kılan kişi gece olsun, gündüz olsun cehren okumak ile gizli okumakta muhayyerdir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan da böylece rivâyet edilmiştir. Buna göre o, her iki şekilde de davranırdı. Farzlarda ise gece ve gündüzün kıraatin hükmü bilinen bir husustur.
6- Altıncı bir görüş olarak da el-Hasen şöyle demektedir: Yüce Allah: Açıktan namaz kılarken onu güzelleştirmek suretiyle, gizliden namaz kılarken de onu gelişigüzel kılmak suretiyle kıldığın namazında riyakârlık yapma! diye buyurmaktadır.
İbn Abbâs da şöyle demektedir: Sen, insanlara karşı riyakârlık yaparak namaz kılma ve insanlardan korkarak da namazı terk et me!
2. Namaz ve Kur'ân Okumak:
Yüce Allah burada "namazdı "kıraat" diye ifade etmiştir. Nitekim:
"Sabah namazını da. Çünkü sabah namazı şahit olunandır." (el-İsra, 17/78) âyetinde de namazdan, "Kur'ân" diye söz etmektedir. Çünkü bunların herbiri, diğeri ile sıkı sıkıya ilişkilidir. Zira namaz hem Kur'ân kıraatini, hem rükû' ve hem de sücûd'u kapsamaktadır. O halde Kur'ân okumak namazın parçalarından birisidir. Yüce Allah da Arapların mecazi ifadelerdeki adetine uygun olarak geneli, cüz'ünü zikrederek, cüz'ü de genelini zikrederek ifade etmiştir. Bu Arap dilinde çokça kullanılan bir şeydir. Sahih hadisdeki: "Ben namazı, Benimle kulum arasında ikiye pay ettim" Müslim, Salat 38, 40; Tirmizî, Tefsir 1. sûre 1: Nesâî, İftitâh 23; Muvatta’, Nida 39: Müsned, II, 285, 460. hadisi de bu kabildendir. Burada namazdan kasıt, -önceden de geçtiği üzere- Fâtiha Sûresi'nin namazda okunmasıdır.
111
Ve de ki: "Çocuk edinmemiş, mülkte hiç bir ortağı olmayan, acizliğinden ötürü velisi de bulunmayan Allah'a hamd olsun." Onu tekbir ettikçe et.
"Ve de ki: Çocuk edinmemiş... Allah'a hamd olsun" âyet-i kerimesi, yahudilerin, hristiyanların ve Arapların ayrı ayrı, Uzeyr, Îsa ve meleklerin, yüce Allah'ın soyundan, züriyetinden geldikleri şeklindeki görüşlerini reddetmektedir. Allah, onların bu iddialarından yücedir, münezzehtir.
"Mülkte hiç bir ortağı olmayan." Çünkü, ne mülkünde, ne de ibadette ortağı bulunmayan bir ve tek olandır.
"Acizliğinden ötürü de velisi bulunmayan." Mücahid dedi ki: Yani O, hiç bir kimseyle (dayanışma) antlaşma yapmadığı gibi, hiç bir kimsenin yardımını alma yolunu da aramamıştır. Yani O'nun, acizliğinden dolayı kendisini himaye edecek ve böylelikle savunmasını yapacak bir yardımcısı olmamıştır. el-Kelbî dedi ki: Yahudilerden ve hristiyanlardan O'nun bir velisi olmamıştır. Çünkü onlar insanların en zelilleridir. Bu da onların: Biz, Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz, şeklindeki sözlerini reddetmek içindir.
el-Hasen b. el-Fadl şöyle demektedir:
"Acizliğinden ötürü velisi de bulunmayan" yani hiç bir şekilde âciz ve zelil düşürülmeyen... O bakımdan hiç bir veliye ve yardımcıya da muhtaç olmaz. Çünkü O, azizdir ve büyüktür.
"Onu tekbir ettikçe et." Onu, tam ve eksiksiz bir şekilde ta'zim et. Denildiğine göre ta'zim ve iclâl anlamında Arapların en beliğ lâfzı "Allahu ekber" lâfzıdır. Yani sen O'nu, herşeyden daha büyük olmakla vasfet demektir. Şair de şöyle demektedir:
"Ben, Allah'ın herşeyden daha büyük olduğunu ve
Askerlerinin de hepsinden çok olduğunu gördüm.
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da namaza başladı mı: "Allahu Ekber" derdi. Kitabımızın baş taraflarında da bu geçmiş bulunmaktadır.
Ömer b. el-Hattâb dedi ki: Kulun Allahu Ekber demesi dünyadan ve dünyadaki herşeyden hayırlıdır.
Bu âyet-i kerîme Tevrat'ın son âyetidir. Mutarrifin rivâyetine göre Abdullah b. Ka'b şöyle demiştir: Tevrat, Fâtiha Sûresi'nin başındaki âyetlerle başlamış ve bu sûrenin sonundaki âyetlerle sona ermiştir. Gelen rivâyette bu âyet-i kerimeye "âyetül-ız" denilmektedir. Bunu da Muaz b. Cebel, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan rivâyet etmiştir. el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, VII, 52
Amr b. Şuayb babasından, o, dedesinden şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Abdulmuttaliboğullarından bir küçük çocuğun dili açıldı mı ona:
"Ve de ki: Çocuk edinmemiş... Allah'a hamd olsun" âyetini öğretirdi. Suyûtî, ed-Durru'l-Mensûr, V, 353
Abdulhamid b. Vâsıt dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Her kim: Ve de ki... Allah'a hamd olsun" âyetini okursa Allah ona, yer ve dağlar gibi ecir yazar. Çünkü yüce Allah, kendisine evlat isnad eden kimseler hakkında:
"Bundan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar parçalanıp dağılarak yıkılacak" (Meryem, 19/90) diye buyurmaktadır."
Yine haberde nakledildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), borçtan kendisine şikâyette bulunan bir kimseye: "De ki: İster Allah diye çağırın, ister Rahmân diye çağırın..." dan sûrenin sonuna kadar ki buyrukları okumasını, sonra da üç defa: Asla ölmeyen, hay olana tevekkül ederim, demesini emretmiştir."
el-İsra Sûresi (nin tefsiri) burada sona ermektedir. Salât ve Selâm, kendisinden sonra hiç bir Peygamber gelmeyecek olanadır.