KEŞŞÂF TEFSİRİ
İsrâ Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ
Mekke’de nâzil olmuştur, 111 âyettir.Rahmân Rahîm Allah’ın Adıyla
1. Âyetin Tefsiri
אنَ [1845] ْ ُ (münezzehtir) kelimesi, tıpkı ‘usmâne (Osman) kelimesinin bir erkek özel ismi olması gibi tesbih anlamını ifade eden özel isimdir. Açıkça ifade edilmemiş olan gizli bir fiil tarafından nasp edilmiştir. Bu fiil takdir edil-diğine cümle, üsebbihullāhe sübhâne (Allah’ı tenzih ederim tenzih!) şeklinde olur. Ardından sübhâne ifadesi fiil yerine kullanılmış, onun yerini almıştır. Bu ifade, Allah düşmanlarının Allah’a izafe ettikleri bütün çirkinliklerden Al-lah’ın tam anlamıyla tenzih edilmesi mânasına delâlet eder.
ى [1846] ْ ً .ve serâ, aynı fiilin iki farklı lehçedeki telaffuzudur أَ ْ َ (gece-leyin) ifadesi zarf olarak mansuptur. Şayet“İsrâ (gece yürüyüşü) zaten ancak geceleyin olur. Bu durumda ‘geceleyin’ ifadesinin kullanılmasının mânası ne-dir?” dersen şöyle derim: “Geceleyin” ifadesi nekire olarak kullanılmış; böyle-ce gece yürüyüşünün süresinin çok kısa olduğu, Mekke’den Şam’a kırk gecede gidilebilecek olan yolun sadece gecenin bir kısmında götürüldüğü anlatılmak istenmiştir. Zira kelimenin nekire olarak kullanılmış olması kısmîlik mânasına işaret eder. İbn Mesûd ve Huzeyfe b. el-Yemân’ın bu ifadeyi mine’l-leyli (ge-cenin bir kısmında) şeklinde okumuş olmaları da bunu teyit eder. Bu husus “Geceleyin de -sana mahsus fazladan bir ibadet olmak üzere- onunla (yani Kur’ân ve namazla) uykunu böl.” [İsrâ 17/79]) ifadesinde de söz konusudur; yani bu âyette gecenin bir kısmında ayağa kalkmak emredilmiştir.
[1847] Hazret-i Peygamber (s.a.)’in İsrâ yolculuğuna nereden çık-tığı konusunda ihtilâf edilmiş; (i) bizzat Mescid-i Haram’dan çıktığı söylenmiştir ki âyetin zahiri de buna delâlet eder. Hazret-i Peygamber (s.a.)’den şöyle rivayet edilmiştir: Mescid-i Haram’da, Hicr’in yanı başın-da uyku ile uyanıklık arasında bir halde idim. O esnada Cebrail Aleyhis-selâm Burak ile yanıma geldi [Buhārî, “Menâkıbu’l-Ensār”, 42]. (ii) Hazret-i Peygamber (s.a.)’in İsra yolculuğuna Ebû Tālib’in kızı Ümmü Hânî’nin evinden çıktığı da söylenmiştir. Bu durumda “ Mescid-i Haram”dan maksat, bütünüyle harem bölgesidir; çünkü Mescid de bu bölgenin içe-risinde yer alır. Bu ilişki sebebiyle Mescid-i Haram ifadesi kullanılmıştır.
İbn Abbâs’ın [v. 68/688] , “ Harem bölgesinin tamamı mescittir.” dediği nak-ledilmiştir. Rivayete göre Peygamber (s.a.) Ümmü Hânî’nin evinde yatsı namazından sonra uyurken İsra yolculuğuna çıkarılmış ve aynı gece geri dönmüş, yaşadıklarını Ümmü Hânî’ye anlatmış, “Bütün peygamberler benim için canlandırıldı (mussile lî) ve onlara namaz kıldırdım.” demiş, sonra Mescid’e gitmek üzere ayağa kalkmış. Ümmü Hânî ise onun elbise-sine yapışmış ve engellemeye çalışmıştır. Bunun üzerine Peygamber (s.a.) “Hayırdır, neden böyle yapıyorsun?” demiş, o da “Eğer bu haberi onlara verirsen kavminin seni yalanlamasından korkuyorum.” demiştir. Bunun üzerine Peygamber (s.a.) “Yalanlasalar dahi [çıkıp anlatacağım]!” demiş ve çık-mıştır. Derken Ebû Cehil gelip yanına oturmuş, Peygamber (s.a.) da ona İsra olayını anlatmıştır. Bunu duyan Ebû Cehil, “Ey Lüey b. Kâ‘b oğulları! Toplanın hele!..” diye bağırmış, toplandıklarında Peygamber (s.a.) kendile-rine olayı anlatmış, içlerinden kimi hayret ve inkâr maksadıyla alkış tutmuş kimi de nalinini başına vurmaya başlamış, daha önce iman etmiş olan bazı kimseler dinden çıkmışlar, bir kısım insanlar ise Hazret-i Ebû Bekr’in ya-nına koşup durumu anlatmışlar. O ise “Eğer bunu o söylediyse doğrudur!” demiş. Onlar, “Bu anlattığına rağmen onu yine de tasdik mi ediyorsun?” demişler. O da “Ben onu bundan daha öte konularda bile tasdik ediyo-rum!” demiş. Bu sebeple de es-Sıddîk olarak isimlendirilmiştir.
[1848] Hazret-i Peygamber (s.a.)’in kendilerine bu olayı anlattığı kim-seler içerisinde Mescid-i Aksā’nın bulunduğu bölgelere yolculuk yapmış, oraları görmüş kimseler de bulunuyordu. Bunlar Hazret-i Peygamber (s.a.)’den Mescid-i Aksā’yı kendilerine tarif etmesini istediler. Bunun üzeri-ne Beyt-i Makdis Hazret-i Peygamber (s.a.)’in gözünün önünde tecelli et-tirilmiş, o da ona bakarak insanlara Mescid’i tarif etmeye başlamıştır. Bunu duyanlar, “Doğru tarif etti.” demişlerdir. Bunun üzerine Kureyşliler, “O zaman bizim kafileden haber ver.” demişler; Peygamber (s.a.) da kafiledeki develerin sayısından durumlarına kadar haber vermiş ve “Falanca gün Gü-neş’in doğuşuyla birlikte kafile buraya ulaşır, en önünde de alaca bir deve bulunacaktır.” demiş. Bunun üzerine insanlar o gün erken vakitte ( Şam is-tikametine bakan) tepelere doğru çıkıp gözetlemeye başlamışlar. Derken iç-lerinden biri, “İşte vallahi Güneş doğuyor.” diye bağırmış. Bir diğeri, “İşte, vallāhi kafile geliyor, en önde de tıpkı Muhammed’in dediği gibi alaca bir deve var!” diye bağırmış. Fakat buna rağmen inanmamışlar ve “Bu apaçık bir sihirden başka bir şey değildir.” demişlerdir.
[1849] Peygamber (s.a.) aynı gece semâya da yükselmiştir [yani mira-ca çıkmıştır]. Mirac Beyt-i Makdis’ten başlamıştır. Yine Kureyşlilere semâ-da gördüğü sıra dışı halleri anlatmış, peygamberlerle karşılaştığını, Beyt-i Ma‘mûr’a ve Sidre-i Müntehâ’ya kadar gittiğini söylemiştir.
[1850] İsra olayının ne zaman gerçekleştiği konusunda ihtilâf edilmiş; hadisenin Hicretten bir sene önce yaşandığı söylenmiştir. Enes b. Mâlik [v. 93/712] ve Hasan-ı Basrî’den [v. 110/728] bu hadisenin peygamberlikten önce gerçekleştiği şeklinde bir görüş de nakledilmiştir.
[1851] Bu hadisenin uykuda mı yoksa uyanık halde mi yaşandığı konu-sunda da ihtilâf edilmiştir. Hazret-i Âişe’nin, “Vallahi, Hazret-i Peygamber (s.a.)’in bedeni göz önünden kaybolmuş değildir. O, ruhu ile miraca çık-mıştır.” dediği nakledilmiştir.1 Mu‘âviye’nin de “Peygamber (s.a.) ruhu ile miraca çıkmıştır.” dediği, Hasan-ı Basrî’nin [v. 110/728] ise, “Bu olay Haz-ret-i Peygamber (s.a.)’in gördüğü bir rüyada yaşanmıştır.” dediği nakledil-miştir. Ama görüşlerin çoğunluğu bunun aksi istikamettedir.
[1852] Mescid-i Aksā (en uzak Mescid) ifadesi Beyt-i Makdis anlamına gelir; çünkü o dönemde Beyt-i Makdis’ten daha uzak bir mescit yoktu.
[1853] “Çevresini mübarek kıldığımız” yani din ve dünya bereketi ihsan ettiğimiz. Zira o bölge Mûsâ Aleyhisselâm’dan beri peygamberlerin ibadet mekânı ve vahyin iniş yeridir. Çevresi akarsularla, meyveli ağaçlarla kaplıdır. ( َ ِ ُ [ona göstersin diye] ifadesini) Hasan-ı Basrî, Yâ ile li-yuriyehû (ona göstermek için) şeklinde okumuştur.
[1854] Âyetin diziminde gaip sıygasından mütekellim sıygasına geçiş yapma şeklinde bir tasarrufta bulunulmuş; önce ى َ ْ -fiili, son (yürüttü) أra َא َאرَכْ (mübarek kıldık) fili, sonra da - Hasan-ı Basrî [v. 110/728] kıraatine göre- li-yuriyehû (ona göstermek için) fiili kullanılmış; bunun ardından ْ ِ َא ِ א َ ifadesi, onun ardından ise (ayetlerimizden) آ ُ ُ -ifadesi kul (O’dur) إlanılmıştır. Bu şekilde aynı cümle içerisinde farklı sıygalar arasında geçiş yapmak, Belâgat ilmindeki üsluplardan biri olan iltifat üslubudur.
[1855] “O’dur gerçekten” Muhammed’in sözlerini “işiten ve” onun fiil-lerini “gören.” O, onun güzel ahlâkını ve ihlâsını bilmektedir; görmekte ve buna göre ona değer vermekte; onu kendisine yaklaştırmaktadır.
3. Âyetin Tefsiri
tığını haber veren rivâyetler vardır. Örneği: Dârimî, Sünen, I, 220. / ed.
وا [1856] ُ ِ َ ifadesi bu şekilde Tâ ile okunduğu (edinmeyin diye) أَ gibi Yâ ile ellâ yettehizû şeklinde de okunmuştur ki, bu durumda mâna, “edinmemeleri için” şeklinde olur. وا ُ ِ َ şeklindeki (edinmeyin diye) أَ okuyuşta ise bu ifade, ketebtü ileyhi en if‘al kezâ (ona şöyle şöyle yap diye yazdım) ifadesi gibidir.
[1857] “Vekil” yani işlerinizi kendisine tevdi ettiğiniz, dayandığınız Rab. א [1858] ْ َ َ ْ َ َ ifadesi ihtisas olarak [“Özellikle, (…) taşıdığımız kimselerin ذُرِّ
zürriyeti” anlamında] mansuptur. Tâ ile ve nehiy anlamında وا ُ ِ َ -edinme) أَ yin diye) şeklindeki okuyuşta, (א ْ َ َ ْ َ َ -nın) nida olarak mansup oldu’ذُرِّğu da söylenmiştir. Yani, “Onlara ‘Ey Nûh ile birlikte taşıdığımız kimselerin zürriyeti!’ Benden başka vekil edinmeyin dedik.” anlamındadır. Ayrıca “ve-kil” kelimesi ile “taşıdığımız kimselerin zürriyeti” ifadesi, وا ُ ِ َ fiilinin iki mef‘ûlü olabilir, yani “Onları efendi edinmeyin!” Bu durumda ifade, “Size ‘melekleri ve peygamberleri Rab olarak benimsemenizi emretmesi’ de ola-cak şey değildir!” [Âl-i ‘ İmrân 3/80] âyeti gibi olur. Nitekim Nûh Aleyhisselâm ile birlikte taşınanların zürriyeti içerisinde (tanrılaştırılan) Îsâ Aleyhisselâm ve Üzeyir Aleyhisselâm da bulunmaktadır. Bu ifade وا ُ ِ َ fiilindeki Vav’dan be-del olarak zürriyetü menhamelnâ şeklinde merfû‘ da okunmuştur. Zeyd b. Sâbit ise Zel’in kesresi ile zirriyyete şeklinde okumuştur ki bu ifadeyi “torun” olarak tefsir ettiği nakledilmektedir. Buna göre Allah Teâlâ onlara, atalarının boğulmaktan kurtarılması nimetini hatırlatmış olmaktadır.
[1859] “Ki o” yani Nûh Aleyhisselâm “gerçekten, çok şükreden bir kul idi.” Söylendiğine göre Nûh Aleyhisselâm yemek yediği zaman, “Beni doyu-ran Allah’a hamdolsun! Dileseydi beni aç bırakabilirdi.”; içtiği zaman, “Su-suzluğumu gideren Allah’a hamdolsun! Dileseydi beni susuz bırakabilirdi”; giyindiği zaman, “Beni giydiren Allah’a hamdolsun! Dileseydi beni çıplak bırakabilirdi.”; ayağına çarık giydiği zaman, “Bunu bana giydiren Allah’a hamdolsun! Dileseydi beni yalın ayak bırakabilirdi.”; kazā-i hâcet ettiği za-man, “Bunu benden sağ salim çıkartıp onun eziyetini benden gideren Al-lah’a hamdolsun! Dileseydi onu içimde tutabilirdi.” dermiş. Rivayete göre yemek yemek istediği zaman yiyeceğini kendisine iman eden müminlere takdim eder, onların içinde muhtaç durumda olan birini bulacak olursa onu kendisine tercih edermiş.
[1860] Şayet“Gerçekten, çok şükreden bir kul idi.’ ifadesi-nin kendisinden önceki ifade ile uyum yönü nedir?” dersen şöy-le derim: Burada sanki “Benden başkasını vekil edinmeyin, bana or-tak koşmayın; çünkü Nûh Aleyhisselâm çok şükreden bir kul idi.
Siz de ona iman edip, onunla birlikte taşınan kimselerin zürriyetinden-siniz. O halde siz de tıpkı atalarınız gibi Nûh’u örnek alın.” denilmiştir. Ayrıca bu ifadenin onların Nûh Aleyhisselâm ile birlikte taşınan kimselerin evlatları olmalarını, onunla irtibatlı olmalarını ‘hususen seçilmiş olmala-rının’ gerekçesi olarak ifade etmiş olması da mümkündür. Yine, ifadenin gerekçelendirme değil, değerlendirme ifadesi olarak zikredilmiş olması da mümkündür.
6. Âyetin Tefsiri
[1861] “Ve kitapta” yani Tevrat’ta “İsrailoğullarına hükmettik.” Onlara kesin hüküm şeklinde, yani kati olarak yeryüzünde fesat çıkaracaklarına ve üstünlük taslayıp yoldan çıkacaklarına, bunun kaçınılmaz olduğuna dair vahyettik.
ن [1862] ُ ِ ْ ُ َ (Bozuculuk yapacaksınız) ifadesi, hazfedilmiş bir yeminin cevabıdır. Kesin hükmün kasem yerine kullanılmış olması da mümkündür; bu durumda “bozuculuk yapacaksınız” ifadesi onun cevabı olur ve sanki “Bozuculuk yapacaksınız diye yemin ettik.” denilmiş olur. Bu ifade meç-hul fiil formunda le-tüfsedünne (bozuculuğa mâruz kalacaksınız) şeklinde ve Tâ’nın fethası ile, fesede fiilinden le-tefsüdünne (bozulacaksınız) şeklinde okunmuştur.
[1863] “İki kez.” Bunlardan ilki Zekeriya Aleyhisselâm’ın katledilmesi ve kendilerine Allah’ın gazabı konusunda uyarı yaptığı vakit Yeremya’nın hapsedilmesi; ikincisi ise Zekeriya oğlu Yahya Aleyhisselâm’ın öldürülmesi ve Meryem oğlu Îsâ Aleyhisselâm’ı öldürme teşebbüsüdür.
א [1864] َ אدًا ِ (kullarımız) ifadesi ‘abîden le-nâ şeklinde de okunmuştur. Daha ziyade ‘ibâdullah (Allah’ın kulları) ve ‘abîdü’n-nâs (insanların köleleri) ifadesi kullanılır. Bunlar Senhârîb1 ve ordularıdır. Buhtunnasr olduğu da söylenmiştir. İbn Abbâs’tan [v. 68/688] nakledildiğine göre ise Câlût’tur [Gol-yat]. Bunlar İsrailoğullarının âlimlerini öldürmüş, Tevrat’ı yakmış, Mescid’i tahrip etmişler ve yetmiş bin kişiyi esir etmişlerdir.
1 M.Ö. 705-681 yılları arasında hüküm süren ve Yahudiler ile Babilliler üzerine askerî harekatlarıyla tanınan Asur kralı Sennacherib. (https://en.wikipedia.org/wiki/Sennacherib) / ed.
[1865] Şayet“Allah’ın kâfirleri bu şekilde onların üzerine gönderme-si ve başlarına musallat kılması nasıl caiz olabilir?” dersen şöyle derim: Bunun mânası, “Onları engelemeyerek, yaptıkları fiillerle bunları baş başa bıraktık.” şeklindedir. Ancak burada Allah Teâlâ onların üzerine kâfirleri göndermiş olmasını kendi nefsine izafe etmiştir ki bu ifade tıpkı “İşledik-leri yüzünden zalimleri birbirinin peşine işte böyle takarız!.” [En‘âm 6/129] ifadesi ve dua edenin, “Onların birliğini boz.” diye dua etmesi gibidir. Allah Teâlâ burada -onların ülkenin içine dalıp altını üstüne getirmeleri anlamın-daki- cevsi onlara izafe etmiştir ki Tevrat’ın yakılması ve Mescid’in tahrip edilmesi bunlara isnat edilen cevs fiilinin kapsamına dâhildir. Talha b. Mu-sarrıf [v. 112/730] ise bu ifadeyi Hâ ile ا ُ א َ َ şeklinde okumuştur. Yine bu ifade ا ُ َ َ şeklinde de okunmuştur. Hilâle’d-diyâr da halele’d-diyâr şeklin-de okunmuştur.
[1866] Şayet“‘İlkinin vadesi’ ifadesi ne mânaya gelir?” dersen şöyle derim: Bunun mânası, “İlkinin cezasının zamanı gelince” şeklindedir.
[1867] “Bu” ceza vaadi “gerçekleşmiş” yani yerine getirileceği kesin olan kaçınılmaz “bir vaattir. Bundan sonra sizi, tekrar onlara galip getirdik” yani tövbe edip bozuculuk ve azgınlıktan döndüğünüz zaman üzerinize gönde-rilenlere karşılık devlet ve galibiyeti sizlere verdik. Söylendiğine göre bu, Nabukadnezar’ın öldürülüp İsrailoğullarının, esirlerini kurtarmaları ve tekrar bağımsızlıklarına kavuşmalarıdır. Bu ifade ile, Dâvûd Aleyhisselâm’ın Câlût’u öldürmesinin kastedildiği de söylenmiştir.
[1868] “Sayınızı” önceki sayınıza göre “artırdık.” Nefîr kişi ile birlikte ha-reket eden kendi kavminden kimseler demektir. Tıpkı el-’abîd ve el-ma‘îz keli-meleri (çoğul oldukları) gibi, nefîrin de nefrin çoğulu olduğu da söylenmiştir.
7. Âyetin Tefsiri
[1869] Yani iyilik ve kötülüğün her ikisi de size mahsustur, fayda ve za-rarı sizden başkasına sirayet etmez. Hazret-i Ali (r.a.)’ın “Kimseye ne iyilik ettim ne de kötülük.” [Yani ettiğim iyilik de kötülük de aslında kendimedir.] dediği ve bu âyeti okuduğu nakledilmiştir.
[1870] “Sonuncusunun vadesi gelince” kullarımızı göndeririz ki “yüzü-nüzü karartsınlar.” Burada “göndeririz” ifadesi hazfedilmiştir, çünkü daha önce zikredilmiş olması anlama yeterince delâlet etmektedir. “Yüzünüzü karartsınlar.” ifadesinin anlamı, “Kötü duruma düşmenin ve perişanlığın izleri yüzünüzde açıkça görünür hale getirsinler.” şeklindedir. Bu yönüyle ifade tıpkı “Onu yaklaşırken gördüklerinde, nankörce inkâr edenlerin yüz-leri buruşur.” [Mülk 67/27] ifadesi gibidir. ؤُا ُ َ
ِ ifadesi li-yesû’e (O karartsın.) şeklinde de okunmuş olup, zamir Yüce Allah’a ya da vaade veya gönderme fiiline işaret eder. Yine Nun ile li-nesû’e (Biz karartalım.) şeklinde de okun-muştur. Hazret-i Ali (r.a.)’dan le-nesû’enne (Mutlaka karartırız.) ve le-yesû’en-ne (Mutlaka karartır.) şeklinde okuyuşlar rivayet edilmiştir. Bundan başka, hafifletilmiş Nun ile le-nesû’en şeklinde de okunmuştur. Bu okuyuşa göre li-yedhulû ifadesindeki Lâm hazfedilmiş bir ifadeye, yani “gönderdik ki” ifadesine taalluk eder ve anlam, “gönderdik ki girsinler” şeklinde olur. Bu durumda le-nesû’enne ifadesi “geldiği zaman” ifadesinin cevabı olmaktadır. ا ْ َ َ א (Ele geçirdikleri her yeri) ifadesi وا ُ ٍّ َ ُ
ِ (Harabeye çevirsinler.) ifade-sinin mef‘ûlüdür, yani hâkim oldukları, ele geçirdikleri her şeyi yok etsinler diye ya da hâkim oldukları süre içinde.
8. Âyetin Tefsiri
[1871] İkincisinden sonra eğer bir defa daha tövbe eder ve günahlardan uzak durursanız, “Rabbiniz belki size merhamet eder. Ama” üçüncü bir kez “dönerseniz, Biz de” size ceza vermeye “döneriz!” Nitekim onlar dönmüşler, Allah Teâlâ da onlara kisraları musallat ederek, kendilerini haraca bağlata-rak onlardan tekrar intikam almıştır. Hasan-ı Basrî’nin [v. 110/728] “Onlar döndüler, Allah Teâlâ da Hazret-i Muhammed (s.a.)’i gönderdi. Böylece, küçülmüş vaziyette bizzat kendi elleriyle cizye öder duruma düştüler.” de-diği nakledilmiştir. Katâde b. Di‘âme es-Sedûsî’nin [v. 117/735] de “Sonra bunların en nihayeti Yüce Allah’ın Araplardan şu kavmi onların üzerine göndermesi olmuştur. Bu sebeple, İsrailoğulları Arapların bu kavminin elinden kıyamet gününe kadar azap görecektir.” dediği nakledilmiştir.
ا [1872] ًِ َ zindan. Nitekim hapishaneye [“kişinin tutuklandığı”, “serbest ola-
madığı yer” anlamında] mahsar ve hasīr denilir. Hasan-ı Basrî’nin [v. 110/728] ise ا] ً
ِ َ ’ın tefsirinde] “dokuma hasırın yayıldığı gibi bir yaygı” dediği nakledilmiştir.
9. Âyetin Tefsiri
lunan müminlere büyük bir mükâfat olduğunu kendilerine müjdeler.
10. Âyetin Tefsiri
[1873] “En doğru olana” yani en sağlam ve doğru olan hale ya da dine veya yola. Bunlardan hangisi takdir edilirse edilsin, hiçbirinin takdir edil-mediği hazif halindeki edebi zevki almak mümkün değildir; çünkü hazif durumunda nitelenen şey müphem kalmakta ve bu yüzden bir ihtişam hissi uyandırmakta, ancak açıkça ifade edildiğine bu durum söz konusu olma-maktadır. ُ
ِّ َ ُ (müjdeler) ifadesi tahfif ile yebşuru şeklinde de okunmuştur.[1874] Şayet“Ayette müttaki müminleri ve kâfirleri zikrettiği halde, nasıl
olmuştur da fâsıkları zikretmemiştir?” dersen şöyle derim: O dönemde in-sanlar ya takva sahibi mümin ya da müşrik idi. (el-menzile beyne’l-menzileteyn sahipleri, yani) bu iki durum arasında kalanlar ise daha sonra ortaya çıkmıştır.
[1875] Şayet “َن ُ ِ ْ ُ َ ِ ا -ifadesi neye atfe (iman etmeyenlere) وَأنَ dilmiştir?” dersen şöyle derim: Bu ifade ا ً ِ ا כَ ً ْ ْ أَ ُ َ onlara büyük bir) أنَ mükâfat olduğunu) ifadesine atıftır ve anlam, “Kur’ân müminlere iki müj-de vermiştir: İlki onlara verilen sevap, ikincisi ise düşmanlarına verilen ce-zadır.” şeklindedir. Ayrıca,“iman etmeyenlerin azaba mâruz kalacaklarını haber verir” anlamının kastedilmiş olması da mümkündür.
11. Âyetin Tefsiri
[1876] Yani kızdığı zaman kendisi, ailesi veya malı aleyhine, tıpkı dua edermiş gibi beddua eder. Bu tıpkı “Allah insanlara hayrı çarçabuk istedik-leri gibi, şerri de hemen veriverseydi, kendilerine tanınan müddet anında bitirilirdi!” [Yûnus 10/11] ifadesi gibidir. “Çok acelecidir insanoğlu!” Aklına düşen, kalbine gelen her şeyi derhal ister; basiret sahipleri gibi teenni ile hareket etmez. Rivayete göre Peygamber (s.a.) bir defasında Sevde binti Zem‘a’ya bir esir göndermiş. Esir geceleyin inlemeye başlamış. Hazret-i Sevde ona, “Neyin var, niye inliyorsun?” diye sorunca bağlı olduğu deri kemerin canını acıtmasından şikâyet etmiş. Bunun üzerine Hazret-i Sevde onun bağlı olduğu kemeri omzundan çözmüş… Fakat uyuduğu sırada esir elini çözüp kaçmış. Sabah olduğunda Peygamber (s.a.) esirin getirilmesini istemiş. Durum kendisine haber verilince “Allah’ım! Sevde’nin ellerini kes.” diye dua etmiş, Hazret-i Sevde de elini açmış ve duaya icabet edilmesi, Al-lah’ın elini kesmesi için ‘Âmin!’ demeye başlamış. Bunun üzerine Peygam-ber (s.a.), “Ben herhangi bir beşerin kızdığı gibi kızmış olduğum için, Allah Teâlâ’ya ailemden hak etmeyen birine lânet okuyup beddua ettim. Sevde elini indirsin.” buyurmuştur [Vâkıdî, Megâzî, II, 554].
[1877] Ayrıca burada “insan” kelimesi ile kâfirin kastedilmiş olması ve kâfir kimsenin alelacele ve alay maksadıyla, tıpkı başına bir zorluk geldiği zaman dua etmesine benzer şekilde azap için dua etmesinin kastedilmiş olması da mümkündür. Bu durumda “Çok acelecidir insanoğlu!” ifadesi, “Azap kesinlikle gelecek. Öyleyse bu acele niye!?” anlamına gelmektedir. İbn Abbâs [v. 68/688] bu kişinin “Allah’ım! Bu (Kur’ân) gerçekten Senin katındansa, üzerimize gökten taş yağdır ya da bize can yakıcı bir azap getir.” [Enfâl 8/32] diye dua eden Nadr b. Hâris olduğunu, bu duasına icabet edile-rek boynunun kesilmiş olduğunu söylemiştir.
12. Âyetin Tefsiri
[1878] Bu âyetin yorumunda iki ihtimal söz konusudur. İlkine göre gece ile gündüzün bizatihi birer âyet / delil oldukları kastedilmiştir. Bu durumda “gündüz âyeti” ve “gece âyeti” şeklindeki tamlamalar tıpkı sayı ifadesinin sayılan şeye izafe edilmesiyle yapılan tamlamalarda olduğu gibi beyan ifade eden türden tamlamalar olur. Anlam da, “Bir âyet olan geceyi silip, yine bir âyet olan gündüzü aydınlatıcı kıldık” şeklinde olur. İkinci ihtimale göre burada, “Gecenin ve gündüzün aydınlatıcısı olan şeyi, yani Güneş’i ve Ay’ı birer âyet kıldık.” mânası kastedilmiştir. “Gece âyetini silip” yani geceyi ışığı silinmiş, söndürülmüş, karanlık kıldık. Tıpkı silinmiş bir levhada olan şey görülüp anlaşılamadığı gibi gece vaktinde de hiçbir şey görünüp anlaşılamaz. “Gündüzü ise aydınlatıcı kıldık.” yani onda nesne-ler ayan beyan görülür, anlaşılır. Ya da “Gecenin âyeti olan Ay’ı sildik, bu yüzden onun kendisiyle eşyanın açık seçik görüldüğü Güneş’in ışınları gibi ışınları yoktur. Güneş’i ise ışınlı, aydınlatıcı kıldık; onun ışığında her şey görülür.” şeklindedir.
[1879] “Rabbinizin lütfundan isteyesiniz diye” gündüzün aydınlığı ile işlerinizi kolaylıkla yapabilme ve geçimizi sağlayacak işleri yerine getirebil-me imkânına sahip olasınız “ve” sürekli yenilenen gece ve gündüzün fark-lılığı sayesinde “yılların sayısını ve hesabı” ve ihtiyaç duyduğunuz şeyleri “bilesiniz diye.” Eğer bu durum olmasaydı hiç kimse vakit hesaplamasını bilmezdi ve bütün işler aksardı. Dininize ve dünyanıza dair ihtiyaç duydu-ğunuz “her şeyi Biz uzun uzadıya açıklamışızdır.” Hiçbir karmaşa içerme-yecek açıklıkta beyan etmiş, bahanelerinizi tüketip ortadan kaldırmış ve elinizde bize karşı delil olacak hiçbir şey bırakmamışızdır.
14. Âyetin Tefsiri
هُ [1880] َِ א (kuşunu) yani amelini. -Bu konuda söylenecek olan şeyleri
Neml sûresinde (47. âyetin tefsirinde) söyledik.- Süfyân b. ‘Uyeyne’den [v. 198/814] bu ifadenin tıpkı tāra le-hû sehmün (Oku çıkıp gitti.) ifadesi gibi bir kullanım olduğu rivayet edilmiştir. Bu durumda mâna, “Uçup giden amellerini ona bağladık, ilzam ettik.” şeklinde olup, “Kişinin ameli tıpkı bir kolyenin ya da zincirin boyna bağlanıp oradan ayrılmaz olduğu gibi, kendi-sine bağlıdır.” anlamı kastedilmiştir. Arapların tekalledehâ tavka’l-hamâmeti (Güvercin gerdanlığı gibi onu boynuna bağladı.) deyişleri ve el-mevtü fi’r-rikāb (Ölüm boyunda asılıdır.) deyişleri ve ve hâzâ ribkatün fî rakabetihî (Bu onun boynunda bir boyun bağıdır.) deyişleri gibidir. Hasan-ı Basrî’den [v. 110/728], “Ey Ademoğlu! Önüne bir sayfa açtım, diriltildiğin zaman onu senin boynuna asacağım.” dediği nakledilmiştir. Bu ifade fî‘unkihî şeklinde Nun’un sükûnu ile de okunmuştur. ُج ِ ْ ُ (çıkarırız) ifadesi bu şekilde Nun ile okunduğu gibi Yâ ile yuhricu (çıkarır) şeklinde de okunmuştur ki bu durumda zamir Yüce Allah’a işaret eder. Yine bu ifade meçhul fiil formunda yuhracu (çıkarılır) şeklinde ve harace fiilinin muzarisi olarak yahrucu (çıkar) şeklinde de okunmuştur. Bu durumda zamir “kuş”a gider, yani “Kuş bir kitap olarak çıkar.” şeklinde olur. Yine bu durumda kitâben kelimesi hal ola-rak mansuptur. ُאه َ ْ َ (karşısına çıkar) ifadesi meçhul fiil formunda ve şeddeli olarak yulekkāhu (karşısına çıkartılır; ona verilir) şeklinde de okunmuştur. رًا ُ ْ َ אهُ َ ْ َ (karşısına açılmış) ifadeleri kitâbın iki sıfatıdır ya da “karşısına” ifadesi sıfat, “açılmış” ifadesi ise bu sıfatın halidir.
[1881] “Oku” ifadesinin başında bir “denilir ki” ifadesi yer alır. Katâ-de’nin [v. 117/735] “O gün dünyada iken okuma bilmeyen kimse bile okur.” dediği nakledilmiştir. َכ ِ ْ َ ِ (kendi kendine) ifadesi َ -fiilinin fâ‘i (yeter) כَlidir. א ً
ِ َ ifadesi ise temyiz olup “hesaba çekici” anlamındadır. Bu ifade tıpkı darîbu’l-kıdâh (ok kırıcı) ifadesinde darîbin dārib anlamında, sarîmin sārim anlamında kullanılması gibidir. Bu görüşü Sîbeveyhi [v. 180/796] zik-retmiştir. İfadede yer alan ‘Alâ harf-i ceri, tıpkı hasibe ‘aleyhi kezâ (Onun aleyhine şu şu hesabı yaptı.) ifadesindeki gibi [aleyhinde anlamında] kullanıl-mıştır. Ayrıca hasîb ifadesinin kâfî (yeterli) anlamında kullanılmış olması da mümkündür. Bu durumda kelime şehîd (tanık) anlamında kullanılmış ve mef‘ûlünü ‘Alâ harf-i ceri ile almıştır; çünkü şâhit, iddia sahibinin maksadı-nın yerine gelmesi için yeterli olur.1
1 Ve ‘Alâ’daki isti‘lâ / tamamen kaplama anlamı gerçekleşmiş olur. / ed
[1882] Şayet“[Nefs müennes olduğu halde] âyette neden hasîben kelimesi müzekker olarak kullanılmıştır?” dersen şöyle derim: Çünkü bu ifade şehîd (şahit), kādî (kadı) ve emîr kelimeleri ile aynı konum ve mânada kullanıl-mıştır. Zira bu görevleri çoğunlukla erkekler üstlenir. Burada sanki “Seni hesaba çekecek bir erkek olarak nefsin yeter.” denilmiş olmaktadır. Ayrıca nefsin tıpkı selâsetü enfüsin (üç şahıs) kullanımında olduğu gibi, şahıs an-lamında kullanılmış olması da mümkündür. Hasan-ı Basrî [v. 110/728] bu âyeti okuduğu zaman, “Ey Âdemoğlu! Allah’a and olsun ki seni kendine hesaba çekici tayin eden kudret, sana insaf etmiştir.” demiştir.
15. Âyetin Tefsiri
[1883] Yani her nefis yük taşır, ama başkasının yükünü değil, sadece ken-di yükünü. “Azap etmiş değilizdir Biz.” Kendilerine peygamber gönderip de bize karşı bahanelerini, delillerini tüketmeden bir topluma azap etmek, bizim için hikmetin gerektirdiği bir doğru değildir.Şayet“Peygamber gönderilme-den önce de onlar hakkında delil kesinleşmiştir; çünkü Allah’ın tanınacağı aklî deliller kendilerinde bulunmaktadır. Oysa onlar aklî gözlem ve tefekkür imkânına sahip oldukları halde bu konuda gaflete düşmüşlerdir. Azaba mâ-ruz kalmalarının sebebi, akıllarını kullanarak gözlem ve tefekkür etmemeleri ve bu yüzden küfre düşmeleridir. Yoksa ancak vahiyle bilinecek olan ilahî yasaları bilmemeleri ve ancak iman ettikten sonra yapılabilecek dinî amel-leri yerine getirmemiş olmaları değildir?” dersen şöyle derim: Peygamberle-rin gönderilmesi insanları gaflet uykusundan uyandırıp gözlem ve tefekküre dikkatlerini çekme cümlesindendir. Böylece, onların artık “Biz gafildik! Bize aklın delilleri üzerinde düşünmemiz için dikkatimizi çekecek olan bir pey-gamber gönderilmiş olsaydı ya!” deme imkânları kalmamıştır.
16. Âyetin Tefsiri
[1884] “İstediğimiz zaman” yani bir kavmin helâk vakti yaklaş-tığı zaman artık kendilerine verilecek çok az bir süre kaldığı zaman “onlara emrederiz, onlar da fâsıklık ederler.” Yani biz onlara fâsıklı-ğı emrederiz, onlar da yaparlar. Buradaki emir, mecazî anlamdadır.
Zira onlara gerçek anlamda fâsıklığı emretmek, “Fâsıklık edin!” demek şek-linde olur ki böyle bir şey söz konusu değildir. Geriye sadece bu ifadenin mecazî olması kalmaktadır. Bu mecazın anlamı ise şöyledir: Allah onlara ni-metlerini ihsan ettikçe etmiş, onlar ise bu nimetleri günahlara ve şehvetleri takip etmeye bahane kılmışlar; sanki “bu kendilerine emredilmiş gibi” gibi davranmışlardır. Kendilerine nimetlerin verilmiş olması buna sebep olduğu için böyle denilmiştir. Oysa Allah Teâlâ onlara bu nimetleri, şükretsinler ve hayırlarda kullansınlar, iyilik ve ihsan sahibi olsunlar diye vermiştir. Nite-kim onları sıhhatli ve güçlü-kuvvetli olarak yaratmış, kendilerine hayır ve şer işleme kudreti vermiş, onlardan itaati günaha tercih etmelerini istemiş, ama onlar fâsıklığı tercih etmişlerdir. fâsıklık yaptıklarında ise üzerlerine azap sözü hak olmuş ve Allah Teâlâ onları yerle bir etmiştir.
[1885] Şayet“Bu ifadenin mânasının, ‘Onlara itaati emrettik, fakat on-lar fâsıklık ettiler.’ şeklinde olduğunu söyleseydin olmaz mıydı?” dersen şöyle derim: [Olmazdı.] Çünkü hazfedildiğine dair delil bulunmayan bir ifa-denin hazfedilmiş olduğunu söylemek caiz değilken, tam aksi istikamette delil bulunan bir ifadenin hazfedilmiş olduğunu söylemek nasıl mümkün olsun!? Zira emre konu olan şeyin hazfedilmiş olmasının sebebi, ا ُ َ َ ( fâ-sıklık ettiler) ifadesinin buna delâlet ediyor olmasıdır. Bu, çok yaygın kul-lanılan bir ifade tarzıdır, sözgelimi emertuhû fe-kāme (Ona emrettim, o da kalktı.), emertuhû fe-kara’e (Ona emrettim, o da okudu.) denilir. Burada bu ifadelerden, emre konu olan şeyin ayağa kalkmak ve okumak olduğundan başka bir şey anlaşılmaz. Eğer emredilen şey olarak bunlardan başka bir şey takdir edecek olursan, sana hitap edene dair gayb bilgisi kapsamındaki şeyleri bilgisizce iddia etmiş olursun. Arapların emertuhû fe-’asānî (Ona em-rettim, o da bana karşı geldi.) ya da fe-lem yemtesil emrî (Emrime uymadı.) şeklindeki kullanımları da bu görüşe mesnet olmaz; çünkü bu, emre aykırı, emrin zıttı olan bir durumdur. Emre aykırı olan şey aynı zamanda emre konu olamaz. Bu yüzden, bunun kastedilmiş olması ve emre konu olan şeye delâlet etmesi imkânsızdır. Dolayısıyla, bu ifadede emre konu olan şey, ne lafızda kendisine delâlet edilen ne de niyette bulunan bir şey olur; çünkü bu sözü söyleyen kimse verdiği emre konu olan şeyi niyetinde tutup da “Ben-den emir sādır oldu, ama ondan itaat sādır olmadı.” demez. Bunun gibi “Falan kimse verir ve alıkoyar, emreder ve nehyeder.” diyen kimse herhangi bir mef‘ûlü [emre ya da nehye konu olan şeyi] kastetmez.
[1886] Şayet“Yüce Allah’ın kötü olan bir şeyi emretmeyeceğine ve sa-dece adalet ve hayrı emredeceğine dair ilim, burada kastedilen şeyin ‘On-lara hayrı emrettik, fakat onlar fâsıklık ettiler.’ şeklinde olduğunun delili değil midir?” dersen şöyle derim: Değildir, çünkü “ fâsıklık ettiler’ ifadesi bunu bertaraf etmektedir. Bu yorumu yapmakla hem bir şeyin zıttını giz-lediğini iddia etmiş hem de o şeyi açıkça yapmış oluyorsun. Dolayısıyla en iyisi, emrin mecaza hamledilmesidir. Buradaki emera (emretti) fiili, mef‘û-lünün çoğunlukla hazfedilmesi konusunda şâ’e (diledi) fiili gibidir; çünkü devamındaki ifade mef‘ûle delâlet eder. Sözgelimi lev şâ’e le-ahsene ileyke ve lev şâ’e le-esâ’e ileyke (Dileseydi sana ihsan ederdi, dileseydi sana kötülük ederdi.) der ve “isteseydi” fiili ile “iyilik isteseydi” ve “kötülük isteseydi” mânalarını kastedersin. Eğer bunun aksi bir mânayı kastetmiş ve “kendi-sine dileme fiili isnat edilmiş olan kimsenin durumu, onun iyilik ehli ya da kötülük ehli olduğuna delâlet eder, bu yüzden ifadede açıkça zikredilen lafzı bir kenara bırakıp dileme fiilinin sahibinin halinin delâlet ettiği şeyi de gizlerim.” dersen bu doğru bir ifade tarzı olmaz.
[1887] Bazıları َא ْ َ -ifadesini “çoğalttık” şeklinde tefsir etmiş (emrettik) أlerdir. Bunlar emertühû fe-emira (Onu çoğalttım, o da çoğaldı.) ifadesinin fa‘altuhû fe-fa‘ile (Onu yaptım, o da oldu.) vezninde olduğunu ve sebbertuhû fe-sebera (Helâk ettim, o da helâk oldu) gibi olduğunu söylemişlerdir. Hadis-i şerifte, “Malın iyisi, aşılanmış hurma ağacı ve me’mûr -yani bereketli nesillere vesile olan- mehirdir.” ifadesi kullanılır. Rivayete göre müşriklerden biri Haz-ret-i Peygamber (s.a.)’e, “Ben senin bu durumunu ‘yaş’ görüyorum!” demiş; o da innehû se-ye’muru yani “Bu iş büyüyüp gelişecek.” buyurmuştur.
َא) [1888] ْ َ ifadesi) emira ve âmerahû ğayruhû kullanımından âmernâ أ(emîr kıldık) ve aynı mânada emmernâ şeklinde okunmuştur ki emmernâ; emuraumâraten ve emmerahu’llāhu (Allah onu emir kıldı.) ifadesinden türe-miş olup “Onları emir kıldık ve sultan eyledik.” anlamındadır.
17. Âyetin Tefsiri
[1889] ْ َא ifadesi (nice) כَ כْ َ ْ ونِ .fiilinin mef‘ûlüdür (helâk ettik ) أ ُ ُ ْ َ اِ
(nesiller) ise tıpkı sayı ifadelerinin cins ile temyiz edilmeleri gibi ْ -in be’כَyan ve temyizidir. Anlam, “‘ Âd, Semûd ve bunlar arasındaki nice nesille-ri…” şeklindedir.
[1890] “Hiç kimse, senin Rabbin kadar kullarının günahlarından ha-berdar, onları görmekte değildir.” ifadesi helâke sebep olan şeyin başka bir şey değil, sadece günahlar olduğuna ve Allah’ın bütün bu günahları bildiği-ne, onlara gereken cezayı vereceğine dikkat çekmektedir.
19. Âyetin Tefsiri
[1891] Kimin derdi davası dünya ise ve tıpkı kâfirler ve çoğu fâsık gibi dünyadan başkasını istemiyorsa biz onlardan dilediğimiz kimseye dünya-nın menfaatlerinden dilediğiklerizi lütfederiz. Burada Allah Teâlâ durumu iki şartla kayıt altına almıştır. Bunlardan biri, dünyada verilecek olanın ilahî irade ile kayıt altına alınması, ikincisi ise kendisine dünyalık verilecek olan kimselerin ilahî irade ile tespit edileceğinin kayıt altına alınmasıdır. Had-dizatında fiilî durum da böyledir. Nitekim bu tür kimselerin çoğunun pek çok şey temenni ettiklerini, fakat bunlardan sadece bazılarının onlara veril-diğini, çoklarının ise sadece bu bir kısmı temenni ettiğini, fakat ondan da mahrum kaldığını, böylece bu kimselerde hem dünya hem ahiret fakirliği-nin birleşmiş olduğunu görebilirsin. Allah’tan sakınan takva sahibi mümin ise neyi isteyeceğini seçmiştir ki onun isteği ahiret zenginliğidir. Dolayısıyla dünyadan kendisine pay verilmiş midir verilmemiş midir pek umursamaz. Eğer verilirse ne âlâ; verilmezse fakirliğin, muradı [olan ahiret] için belki de daha hayırlı olduğunu, muradını daha iyi sağlayabileceğini bilir.
[1892] ِ ُ ْ َ ِ (Murat ettiklerimize) ifadesi ُ َ ’dan (‘ona’dan) -parçanın bütünden bedel olması tarzında bir- bedeldir; çünkü zamir “Kim peşin ge-lecek olan (dünyalığ)ı istiyorsa” ifadesindeki “kim”e gitmektedir. ْ َ (Kim) ise çoğul anlama delâlet eder.
[1893] [“Dilediğimiz” anlamındaki ُאء َ ] yeşâ’u (dilediği) şeklinde de okunmuş olup zamirin Yüce Allah’a gittiği söylenmiştir. Bu durumda bu iki okuyuş arasında bir anlam farkı olmaz, ancak zamirin kula gidiyor olması da müm-kündür. Bu durumda mâna “Kula dünyada istediği şey verilir.” şeklindedir ve burada kastedilen, bir gruptur ki Allah’ın onlar hakkında bunu murat ettiği ifade edilmiş olmaktadır. Bunun, “ahiret amelleri işeyerek dünyayı is-teyen münafık, riyakâr, dünya için hicret eden, ganimet ve adını duyurmak için cihat eden kimseler gibi insanlar” anlamında olduğu da söylenmiştir.
Nitekim hadis-i şerifte, “Kimin hicreti Allah ve Resulüne ise hicreti Allah ve Resulünedir. Kimin de hicreti elde edeceği dünyalığa ya da evleneceği bir kadına ise onun hicreti de kendisine hicret etmiş olduğu şeyedir.” buyrul-muştur. [Buhārî, “İman” 39]
رًا [1894] ُ ْ َ Allah’ın rahmetinden uzaklaştırılmış demektir.
[1895] “Gerekli çabayı gösterirse” üzerine düşen çabayı gösterir, sâlih amelleri işlerse. Burada çabanın meşkûr (karşılığa değer) olması için üç şart koşulmuştur.
• Birincisi; ahireti isteyerek yapmak, yani bütün gayretini ve düşüncesini ahirete bağlamak ve bu aldanış diyarından el etek çekmek.
• İkincisi; mükellef olduğu fiilleri yapmak ve terk etmekle mükellef ol-duğu şeyleri terk etmek.
• Üçüncüsü ise sahih -ve sabit- bir iman sahibi olmaktır.
[1896] İlk dönem âlimlerinden birinin “Şu üç şey kimde yoksa ameli ona fayda etmez: Sabit bir iman, sadık bir niyet ve isabetli bir amel.” dediği ve üzerine de bu âyeti okuduğu nakledilmiştir.
[1897] Allah’ın, amelleri meşkûr kılmasından maksat, itaate karşılık se-vap vermesidir.
20. Âyetin Tefsiri
[1898] “Her birine” yani bu iki gruptan her birine. ُכ’deki tenvin, [hazf edilmiş olan] muzāfun ileyhin telafisi içindir. “Ulaştırırız” yani onlara ihsanımızda ziyadesiyle veririz, ihsanlarımızı ard arda ulaştırır; arasını hiç kesmeyiz. İtaatkâr olanı da isyankâr olanı da lütuf ve ihsan babından rı-zıklandırırız. “Çünkü senin Rabbinin verişi” ve lütfu “engellenmiş” yasaklı “değildir.” Allah bu verişi, isyanı sebebiyle hiçbir isyankârdan kısmış, ona bunu men etmiş değildir.
21. Âyetin Tefsiri
[1899] İbret gözüyle “bak, onları nasıl” üstünlük konusunda farklı kıl-mışız. Ama aralarındaki fark ahirette daha da büyük olacaktır; çünkü orada sevap, telafi ve ihsan söz konusudur ki bunların hepsi farklılık arz eder. Ri-vayete göre Hazret-i Ömer (r.a.)’ın kapısında eşraftan bazı kimselerle eşraf-tan olmayan bazı kimseler toplanmış ve içeri girmek için izin beklemişler. İçlerinden Bilal ve Suheyb’e izin çıkmış ve bu durum Ebû Süfyan’ın ağırına gitmişti. Bunun üzerine Süheyl b. ‘Amr, “Bu durumun böyle olması bizden kaynaklanıyor, çünkü onlar da biz de - İslâm’a- davet edildik, onlar süratle icabet ettiler, biz ise ağırdan aldık. Bu sadece Ömer’in kapısı!.. Varın siz bir de ahiretteki farkı düşünün!.. Eğer onları Ömer’in kapısındaki üstünlükle-rinden dolayı kıskanıyorsanız, bilin ki Allah’ın onlara cennette hazırlamış olduğu şey çok daha fazladır.” demiştir.
[1900] ً ِ ْ َ ُ َ -ifadesi ekse (üstünleştirme bakımından daha büyüktür) أכَْru tafdîlen (üstünleştirme bakımından daha çoktur) şeklinde de okunmuştur.
[1901] [Velîlerden] birinin şöyle dediği nakledilir: “Sen ey dünya meclis-lerinde kendini yükselterek üstünlük yarışına giren! Kendini Âhiret meclis-lerinde üstün kılmak istemez misin? Zira ahiret daha büyük ve daha fazi-letlidir!”
22. Âyetin Tefsiri
[1902] َ ُ ْ َ َ (kalakalırsın) ifadesi, şehaze’ş-şefrate hatta ka‘adet ke-ennehâ harbetün (Ağzını öyle keskinleştirdi ki nihayet mızrak gibi oldu.) ifadesinde-ki gibi sāra (haline geldi) anlamındadır; yani “hem kendin için kınanma ve bunu takiben ilâhından gelen helâke mâruz kalırsın, hem de Allah’a ortak koşmuş olduklarından yardım görme konusunda acziyete ve mahrumiyete düşersin.” denilmiştir.
24. Âyetin Tefsiri
[1903] “Rabbin hükmetmiştir ki…” yani kat’i bir şekilde emretmiştir ki “kendisinden başkasına kulluk etmeyesiniz.” ْأن müfessiredir; وا ُ ُ ْ َ َ ise nehiydir. Ya da ifade bi-en lâ ta‘budû (kulluk etmemenizi) anlamın-dadır. “Ana-babanıza iyi davranasınız” yani ahsinû bi’l-vâlideyni ihsânen (ana-babanıza mutlaka iyi davranın). Ya da bi-en tuhsinû bi’l-vâlideyni ihsânen (ana babanıza ihsanda bulunmanızı emretmiştir). َ َ (hükmet-ti) ifadesi evsā (emretti) şeklinde de okunmuştur. İbn Abbâs’tan [v. 68/688] ve vassā okuyuşu nakledilmiştir. Mu‘âz b. Cebel’in çocuklarından biri-nin bu ifadeyi ve kadā’u rabbike (ve Rabbinin hükmü) şeklinde okuduğu nakledilmiştir. ِ ْ َ ِ ا َ ْ א (ana-babaya) ifadesindeki Bâ’nın “ihsan”a taalluk etmesi caiz değildir, çünkü harf-i cer mastardan önce kullanılmaz.1
[4091] א -şart edatı olan İn’e -vurgu için- Mâ ilave edilmesiyle oluş إmuştur. Bu sebeple, fiilinin sonuna tekit Nun’u gelir. İn, Mâ ile birleşme-den fiilin başına gelecek olsa, sonuna tekit Nun’u gelmesi doğru olmaz. Sözgelimi in tukrimenne Zeyden yukrimke (Zeyde ikramda bulunacak olursan o da sana ikramda bulunur.) denilmez; fakat immâtukrimennehû (Eğer ona ikramda bulunacak olursan…) denilir.
א [1905] َ ُ ُ َ َ ifadesi (ikisinden biri) أ ُ ْ َ (ulaşacak olursa) fiilinin fâ‘ilidir. Ancak yeblüğânni okuyanların okuyuşuna göre bu ifade, fiilde bulunan ve ana-baba ifadesine işaret eden Elif zamirinin bedeli olur. “Her ikisi” ifadesi ise “ikisinden biri” ifadesine atıftır; dolayısıyla [yukarıdaki iki ihtimale göre] fâ‘il ya da bedeldir.Şayet“İmmâ yeblüğânni kilâhüma (her ikisi de ulaşacak olursa) denilseydi, o zaman ‘her ikisi de’ ifadesi bedel değil tekit olurdu, o halde neden burada bu ifadenin bedel olduğunu söyledin?” dersen şöyle derim: Çünkü ifade, tesniyenin tekidi olması doğru olmayacak bir ifadeye atıftır. Dolayısıyla, onun hükmüne girer, bu yüzden de onun gibi olması gerekir. “Peki, bu ifadenin kendisini tekit, at-fedilmiş olduğu ifadeyi de bedel kabul etseydin bunun ne zararı olurdu?” dersen şöyle derim: Tesniye kelimenin tekidi kastedilmiş olsaydı sadece א َ ُ َ א denilirdi, fakat (her ikisi) כِ َ ُ َ א أوْ כِ َ ُ ُ َ ikisinden biri ya da her) أikisi) buyrulmuş olduğu için, burada tekit kastedilmemiş olduğunu anlı-yoruz. Dolayısıyla, bu ifade tıpkı ilki gibi bedeldir.
1 Muhtemelen, bi’l-vâlideyniden evvel ahsinû veya bi-en tuhsinû ifadelerini neden takdir ettiğini açıklı-yor. / ed.
can sıkıntısı ve memnuniyetsizliğe delâlet eden bir ses (!Öf) أفٍُّ [1906]olup, tenvinli ve tenvinsiz olarak her üç hareke ile de okunmuştur. Kesre ile okunuşu asli yapısına göre, fetha ile okunuşu zammeden hafifletilmiş olduğu gerekçesiyle, şedde ile okunuşu sümmeye benzetilerek, zamme ile okunuşu da münzü gibi itbâ‘ (önceki harfin harekesine göre harekeleme) kuralı gereğince olmuştur.
[1907] Şayet, “Senin yanında’ ifadesinin mânası nedir?” dersen şöy-le derim: Bu ifade ebeveynin yaşlanıp âciz duruma düşmeleri, evlatlarına yük olmaları, ondan başka kendilerine bakacak kimsenin kalmaması, onun evinde yaşıyor olmalarıdır. Böyle bir durum evlat için en ağır ve tahammü-lü en zor durumdur, hatta bazen evlat böyle durumda onların, tıpkı onlar çocukken kendisinin bakımını üstlendikleri gibi, bakımlarını üstlenir. İşte bu durumda olan kişi, ebeveynine karşı yumuşak huylu, tahammüllü ol-makla memurdur. Hatta onlara bakmak kendisine ağır geldiği ya da onlar-dan canını sıkacak bir şey gördüğü zaman bile onlara ‘Öf!’ bile dememeli, bundan ötesini ise hiç söylememelidir.
[1908] Yüce Allah ana-babaya iyilik konusunda çok fazla tavsiyede bu-lunmuş, hatta onlara iyi davranmayı tevhidin hemen ardından ikinci husus olarak zikrederek, bu ikisini aynı kefede, aynı hüküm kapsamında değerlen-dirmiş; onların haklarını gözetme konusunda işi iyice sıkı tutmuş ve insanın can sıkıntısı halinde ağzından çıkacak en ufak bir kelimeyi onlara karşı kul-lanma ruhsatı bile vermemiştir ki insanın yaşayacağı bu tür haller içerisinde bazen sabrının ve tahammülünün ötesinde durumlar da olabilmektedir.
[1909] “Onları azarlama” hoşuna gitmeyen davranışları yüzünden onla-rı tenkit etme, onların bu davranışını kendilerine yasaklama. Nehy, nehr ve nehm kelimeleri anlam itibariyle kardeştir. “Ve her ikisine de efendice sözler söyle.” Öf demek ya da azarlamak yerine onlara güzel ahlakın, edebin ve olgun karakterin, kişiliğin gerektirdiği güzel sözler söyle. Söylendiğine göre bundan maksat tıpkı İbrâhim Aleyhisselâm, kâfir babasına ismiyle hitap et-meyip “Babacığım!” [ Meryem 19/42] demiş olduğu gibi, kişinin ana-babasına “babacığım”, “anacığım” diye hitap etmesidir; çünkü ana-babaya isimleri ile hitap etmek kabalık ve edepsizliktir, fâsık kimselerin âdetidir. Ana-babanın yüzüne söylenmedikten sonra, onların isimlerini zikretmekte bir sakınca olmadığı söylenmiştir. Nitekim Hazret-i ‘Âişe (r.a.) “Ebû Bekir bana şu ka-dar mal verdi.” demiştir.
لِّ [1910] ا َאحَ َ (alçakgönüllülük kanadı) ifadesinde züll zamme ile okunduğu gibi kesre ile de okunmuştur. Şayet“ لِّ ا َאحَ َ ifadesinin mâ-nası nedir?” dersen şöyle derim: Bu ifadenin anlamı konusunda iki ihti-mal vardır. İlkine göre bu ifade “Onlara kanatlarını indir.” anlamındadır ve tıpkı “İnananlara kol kanat ger.” [Hicr 15/88] ifadesi gibidir. Bu durumda, ‘kanat’ın ‘alçakgönüllülük’e izafe edilmesi tıpkı hâtimin cûda izafe edilmesi gibidir. Yani, onlara alçakgönüllü olan kanatlarını ger. İkinci ihtimale göre alçakgönüllülüğün sanki gerilmiş kanatları varmış gibi ifade edilmiştir. Bu durumda ifade, Lebîd’in mübalağa için Kuzey rüzgârlarına el, fırtınaya ip izafe etmesine1 benzemektedir; yani [âyette bu izafe etme şekli ile ana-babaya karşı alçakgönüllülük ve tevazu konusunda mübalağa edilmesi istenmiştir.]
[1911] “Merhametten” yani yaşlı olmaları ve daha dün Allah’ın yarat-tığı en muhtaç varlık olan küçücük bebeklerine bugün kendilerinin muh-taç hale gelmiş olmalarından dolayı onlara duyduğun rahmet ve şefkatinin çokluğundan böyle yap. Ayrıca onlara sadece fani merhametini sunmakla da yetinme ve Allah’ın onlara bâkî rahmeti ile merhamet etmesi için dua et, sen küçükken onların sana karşı merhametli davranmış ve seni büyütmüş olmalarına bu şekilde karşılık ver.
[1912] Şayet“Ana-babaya merhametli davranmak ancak Müslüman iseler doğru olur.” dersen şöyle derim: Kâfir de olsalar insan onlara, iman etmelerini isteme şartıyla merhamet gösterebilir; Allah’ın onlara hidayet et-mesi, doğru yolu göstermesi için dua edebilir. Bazıları “Kâfirlere dua etmek önceleri caizdi, sonradan nesh edildi.” demişlerdir. Süfyân İbn ‘Uyeyne’ye [v. 198/814] ölmüş biri adına sadaka verme konusu sorulmuş; o da, “Bütün bunlar ona ulaşır, onun için istiğfarda bulunmaktan daha faydalı bir şey yoktur. Eğer bundan daha üstün bir şey olsaydı, Allah ebeveyn hakkında size onu emrederdi. Zira Allah kitabında ana-babaya iyi davranmayı defa-larca tekrar etmiştir.” demiştir. Hazret-i Peygamber (s.a.)’in “Allah’ın rızası ana-babanın rızasında; O’nun gazabı ise ana-babanın gazabındadır.”2 bu-yurduğu nakledilmiştir. Yine Hazret-i Peygamber (s.a.)’in, “(Ana-babasına) iyilik yapan kimse dilediğini yapsa da asla ateşe girmez; ana-babasına kötü davranan kimse de dilediğini yapsa asla cennete giremez.” buyurduğu nak-ledilmiştir. Sa‘îd b. el-Müseyyeb de, “(Ana-babasına) iyilik yapan kimse kötü bir ölümle ölmez.” diye rivayet etmiştir.
1 Lebîd’in şöz konusu şiiri şöyledir: وغداةُ ريحٍ قد كشفتُ و قِرَّةٍ إذ أصبحت بيد الشمال زمِامُها “Eline fırtına iplerini almış Kuzey rüzgârları gibi” herkesi kasıp kavuran nice kıtlıklar var insanlara çare
ol duğum. (Tıybî’den) / çev.2 Beyhakî, Şu’abü’l-îmân, thk. Abdülhamid Hâmid, Bombay, 2003, X, 246. / çev.
[1913] Adamın biri Hazret-i Peygamber (s.a.)’e “Benim anam-babam yaşlandılar, ben de onlar bana küçükken baktıkları gibi şimdi onlara bakı-yorum, bu durumda haklarını yerine getirmiş olur muyum?” diye sormuş, o ise “Hayır, çünkü onlar bunu yaparlarken senin hayatta kalmanı istiyor-lardı. Sen ise bunu yaparken onların ölmelerini bekliyorsun.” buyurmuştur.
[1914] Yine, biri Hazret-i Peygamber (s.a.)’e babasını, malını aldığını söyleyerek şikâyet etmiş. Peygamber (s.a.) da onu çağırmış ve değnekle yü-rüyen yaşlı bir adam olduğunu görmüş. Kendisine sorduğu zaman adam şöyle demiş: “Vaktiyle o zayıf, ben kuvvetliydim; o fakir ben zengindim; o zamanlar ona malımdan hiçbir şey esirgememiştim. Bugün ise ben zayıfım o güçlü, ben fakirim o zengin; ama o malını bana harcamakta cimrilik edi-yor!” demiş. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber (s.a.)’in gözleri yaşarmış ve “Şu sözleri hangi kaya, hangi toprak duysa dayanamaz ve ağlar.” buyurmuş. Sonra da adamın oğluna, “Sen de, malın da babana aitsiniz! Sen de, malın da babana aitsiniz!” demiştir.
[1915] Yine bir başkası Hazret-i Peygamber (s.a.)’e gelmiş ve annesinin kötü huyundan şikâyet etmiş; o ise,
“-Seni dokuz ay karnında taşırken kötü huylu değildi ama!..” demiş. Bunun üzerine adam,
“-Ama şimdi kötü huylu!” demiş. Peygamber (s.a.);
“-O seni iki yıl boyunca emzirirken kötü huylu değildi ama!” demiş. Adam yine
“-Ama şimdi kötü huylu!” deyince de,
“-Geceleri sabahlara kadar başında beklerken, gün boyu hep seninle meş-gul olurken kötü huylu değildi ama!” demiş. Adam;
“-Ben onun hakkını ödedim.” deyince Peygamber (s.a.),
“-Ne yaptın da hakkını ödedin?” diye sormuş. O da,
“-Onu sırtıma alıp hac yaptırdım.” demiş, Peygamber (s.a.) ise,
“-Hayır, onun seni doğururken çektiği sancının bir zerresinin dahi hak-kını ödemiş değilsin!” buyurmuş.
[1916] Rivayete göre İbn Ömer [v. 73/692] adamın birinin tavaf esnasın-da annesini sırtına almış olduğunu ve şöyle dediğini duymuş:
Anam için binek olurum, hem de hiç usanmadanTüm binekler [develer] kaçtığında yerinde duran…O ki beni karnında taşımış ve bundan daha fazla süre emzirmiştir,Zira Rabbim Allah’tır benim; Celâl sahibidir O, mutlak büyüktür.1
Daha sonra adam İbn Ömer’e, “Ne dersin ey İbn Ömer! Onun hakkını ödemiş miyimdir?” diye sormuş. O ise “Hayır, tek bir zerresini bile ödemiş değilsindir.” demiştir.2
[1917] Hazret-i Peygamber (s.a.)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: Ananıza-babanıza sakın kötü davranmayın. Zira cennetin kokusu bin yıllık mesafeden alınır, ama anasına-babasına kötü davranan, sıla-i rahmi kesen, evli iken zina eden, kibirle paçalarını yerlere kadar salan kimse onun koku-sunu alamaz. Kibriyâ sadece âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur!
[1918] Fakihler şöyle demişlerdir: “İnsanın babası Hıristiyan ise onu kiliseye götürmez, ama babası kiliseden kendisini eve kadar taşıması için haber gönderirse o zaman taşır; ona içki içirmez, içtiği zaman elinden içki kabını alabilir.” Ebû Yûsuf ’un [v. 182/798] “Babası ona içinde domuz eti bulunan tencerenin altını yakmasını emredecek olsa, yakabilir.” dediği nak-ledilmiştir.
[1919] Huzeyfe (r.a.)’ın Hazret-i Peygamber (s.a.)’den, müşriklerin sa-fında olan babasını öldürmek için izin istediği, fakat Hazret-i Peygamber (s.a.)’in, “Bırak başkası yapsın!” dediği nakledilmiştir.
[1920] Fudaly b. ‘İyâz’a ana-babaya iyilik etmenin ne anlama geldiği sorulmuş, o da “Onlara hizmet ederken tembelce işe koyulmamandır.” de-miştir. Aynı soru âlimlerden birine sorulduğunda o da şöyle demiş: “On-lara karşı sesini yükseltmemen, onlara kızgın kızgın bakmaman, içinden ya da dışından olara karşı çıktığını görmemeleri, yaşadıkları sürece onlara merhamet edip, öldüklerinde arkalarından dua etmen, kendilerinden sonra da sevdiklerine hizmet etmendir.” demiştir. Hazret-i Peygamber (s.a.)’in, “İyiliğin en iyisi, kişinin babasının sevdiği kimselerle irtibatını koparmama-sıdır.” [ Müslim, “el-Birr ve’s-sıla”, 4] dediği nakledilmiştir.1 Burada “Yani ben O’nun emrine uymuş oluyorum.” anlamı olduğu gibi, anamın buyruk ve yasakları
Rabbiminkilerle çatıştığında elbette O’nu dinlerim, mânası da vardır. / ed. 2 Bu rivâyetin birebir aynısı değil, ama muhtasarı için bkz. Buhārî, el-Edebü’l-müfred, I, 9.
25. Âyetin Tefsiri
[1921] “Gönlünüzdekileri” yani ana-babaya iyilik etme ve onlara gös-terilmesi gereken saygı ve tazimi gösterme yönünde içinizde olanı. “Sâlih-lerden olursanız” iyiliği ve sâlih olmayı hedeflerseniz, sonra da kızgınlık anında ya da insanın elinde olmayan daralma durumlarında bu konuda bir kusur işlerseniz veya da dindarlık kaygısıyla hareket edip onlara eziyet edecek bir şey yaparsanız, ardından da Allah’a tövbe eder bu günahınız-dan istiğfarda bulunursanız, Allah “kendisine dönen” tövbekârları elbet-te bağışlayıcıdır. Sa‘îd b. Cübeyr’den [v. 94/713] “Bu, kişinin ana-babasına sadece hayır amacıyla gösterdiği kızgınlık hakkındadır.” görüşü nakledil-miştir. Sa‘îd b. el-Müseyyeb’in ise, “Evvâb, her günah işlediğinde derhal tövbe eden kimsedir.” dediği nakledilmiştir. Bu ifadenin insanın akabinde tövbe ettiği her kusur ve günahını kapsaması da mümkündür. Bu durumda ebeveynine karşı kusur işleyip de hemen tövbe eden kimse de bu kapsama girer; çünkü bu kişi de günahın hemen ardından tövbe etmiş olmaktadır.
27. Âyetin Tefsiri
[1922] “Yakınlara da hakkını ver.” Ana babanın hakkını tavsiye ettik-ten sonra, onlardan başka diğer akrabaların hakkını da tavsiye etmiş, on-ların haklarının da verilmesi gerektiğini belirtmiştir. Ebû Hanîfe’ye göre kişinin hali vakti yerindeyse ve yakın akrabaları mal kazanmaktan âciz ve fakir iseler, o zaman ana-baba ve evlatları gibi onlara da nafaka sağlar. Şâ-fi‘î’ye göre nafaka sadece ana-baba ve evlatlara sağlanır. Eğer yakınlar; hali vakti yerinde insanlarsa ya da [nikâh düşmeyen] mahrem kimseler değillerse -amca oğulları gibi-, o zaman hakları; kendilerine sıla-i rahimde bulunmak, ziyaret etmek, sevgi göstermek, iyi geçinmek, iyi günde ve kötü günde ülfet ve dayanışma içerisinde olmak gibi şeylerdir.
[1923] “Düşküne de, yolda kalmışa da” zekât1 haklarını ver. Bu ifade, akrabalara verilmesi gereken hakkın, onlara mal vermek olduğunun delili-dir. “Akrabalar”la Hazret-i Peygamber (s.a.)’in akrabalarının kastedildiği de söylenmiştir.
1 Zekât terim anlamında olmayıp, arınmak için gerçekleştirdiği her tür verişi kapsar; sadaka, infak, karzı-hasen vb; çünkü zekât -bu ayetin nüzûlü itibariyle- henüz farz kılınmış değildir. / ed.
[1924] Tebzîr malı gereksiz yere dağıtmak, israf olacak şekilde harca-maktır. Cahiliye döneminde insanlar develeri hiç önemsemeden keserler, mallarını sırf övünmek ve kendilerinden söz ettirmek için harcarlar, bunu bir şan-şeref kabul ederlerdi. Allah Teâlâ ise malları yerli yerince infak et-meyi, Allah’a yaklaştıracak olan şeylerde harcamayı emretti. İbn Mes‘ûd’dan [v. 32/652] “Tebzîr, malı hakkı olmayan yerde harcamaktır.” görüşü nakle-dilmiştir. Mücâhid b. Cebr’den [v. 103/721] ise “Kişi bâtıl yolda bir ölçek harcasa saçıp savurma sayılır.” görüşü nakledilmiştir.
[1925] Büyük zatlardan biri hayır yolunda çokça mal harcamış, dostla-rından biri kendisine,
“-İsrafta hayır yoktur!” deyince de, “-Hayırda israf yoktur!” diye cevap vermiştir.
[1926] Abdullah b. Amr’dan nakledildiğine göre Peygamber (s.a.), ab-dest almakta olan Sa‘d’a uğramış ve ona,
“-Ey Sa‘d! Bu ne israf böyle!” demiş; “-Abdest’te de israf olur mu?” diye sorunca, “-Evet, istersen nehir kenarında ol!” diye cevap vermiştir [ İbn Mâce, “Tahâret”, 48].
[1927] “Şeytanların kardeşleri” yani kötülükte şaytan gibi! Bu ifade kı-namanın son raddesidir; çünkü şeytandan daha kötü bir şey yoktur. Ya da bu ifade, “Onlar şeytanların kardeşleri ve dostlarıdırlar, çünkü şeytanların israf etme yönündeki emirlerine uymaktadırlar.” anlamındadır. Veya “On-lar ateşte şeytanların dostu, ayrılmaz ikilisi olacaklardır.” anlamında olup bir tehdit ifadesidir. “ Şeytan ise Rabbine karşı pek nankördür!” Dolayısıyla, ona itaat edilmemelidir. O ancak kendi yapmış olduğuna benzer fiillere davet eder. Hasan-ı Basrî [v. 110/728] ihvâne’ş-şeytān (Şeytanın kardeşleri) şeklinde okumuştur.
28. Âyetin Tefsiri
[1928] İsteyeni geri çevirme davranışından hayâ ettiğin için akrabalar-dan, düşkünden ve yolcudan “yüz çevirmek durumunda kalırsan, onlara hiç olmazsa gönül alıcı tatlı bir söz söyle.” Senden istedikleri vakit onları cevapsız bırakma. Hazret-i Peygamber (s.a.) kendisinden bir şey istendiği zaman, eğer elinde verecek bir şey yoksa yüzünü çevirir ve hayâsından dolayı susardı.
[1929] “Beklediğin bir rahmeti elde etmek için” ifadesi ya daha önce ge-çen şart ifadesinin cevabı ile ilişkilidir ve mâna, “O zaman onlara yumuşak söz söyle ve güzel vaatte bulun. Böylece onlara rahmet etmiş, gönüllerini hoş tutmuş ol ve onlara ettiğin bu merhamet sebebiyle Allah’ın rahmetini um.” anlamındadır. Ya da doğrudan şart ifadesiyle ilişkilidir ve mâna, “Rabbinden sana gelmesini umduğun bir rızık gelmemiş olduğundan, onlardan yüz çe-virmek durumunda kalırsan o zaman onlara güzel bir şekilde karşılık ver.” şeklindedir. Bu durumda rızık rahmet olarak isimlendirilmiş olur. Yine bu ifadede “ummak” ifadesi “sahip olmamak” yerine kullanılmıştır; çünkü bir rızka sahip olmayan kimse onu umar. Dolayısıyla, sahip olmamak umma-nın sebebi, ummak da sahip olmamanın sonucudur: İşte bu yüzden burada sonuç sebep yerine kullanılmıştır. Yine burada “onlardan yüz çevirmek duru-munda kalırsan” ifadesinin mânasının “gücün yetmediği için onlara faydan olmaz, ihtiyaçlarını gideremezsen” anlamında olması mümkündür. “Yüzünü çevirme” ifadesiyle “istememe anlamındaki yüz çevirme”yi kasdetmemekte-dir; çünkü ancak vermek istemeyen kimse yüz çevirir.
[1930] Yüsira’l-emru (İş kolaylaştı.) ve ‘usira’l-emru (İş zorlaştı.) ifadeleri tıpkı su‘ide’r-raculü (Adam mesut oldu.) ve nuhise’r-raculü (Adam sıkıntıya düştü.) ifadeleri gibi kullanılır. رًا ُ ْ َ (kolay, yani yenir yutulur) kelimesi mef‘ûl olup, “Onlara ‘Allah bizleri de sizleri de ihsanı ile rızıklandırsın.’ de!” anlamında olduğu söylenmiştir. Bu durumda, onlara fakirliklerinin kolay gelmesi için dua ifadesi olmaktadır ve “kolaylaştırıcı söz”, yüsr, yani kolay-lık duası anlamındadır.
29. Âyetin Tefsiri
[1931] Bu ifade cimrinin eli sıkı davranıp vermemesi ve israfçının bol bol vermesini anlatmak için kullanılmış bir temsil ve israf ile cimrilik ara-sında iktisatlı davranma emridir. “Kınanmış, acınacak duruma düşmüş va-ziyette” yani Allah katında kınanmış olursun, çünkü müsrif Allah nezdinde de insanlar nezdinde razı olunan biri değildir. Zira muhtaç olan kişi müsrif hakkında, “Falancaya verdi, ama bana vermedi!” der; muhtaç olmayan ise “Geçimlik malını iyi idare edemiyor!” der. Ayrıca kendi nezdinde de kı-nanmış olursun, zira muhtaç duruma düştüğün zaman yaptığına pişman olursun. رًا ُ ْ َ (Acınacak duruma düşmüş) elinde avucunda bir şey kal-mamış. Bu kelime haserahu’s-seferu (Yolculuk onu perişan etti.) ve haserahû bi’l-mes’eleti (İsteyerek onu perişan etti.) kullanımlarına benzemektedir.
[1932] Câbir b. Abdullah’dan şöyle nakledilmiştir: Bir defasında Peygam-ber (s.a.) otururken yanına bir çocuk geldi ve “Annem senden gömlek istiyor.” dedi. Peygamber (s.a.) da, “Şimdi elimizde gömlek yok, daha sonra gel, vere-lim.” buyurdu. Çocuk annesine dönünce annesi, “Git de ki: Annem senin üze-rindeki gömleği istiyor.” dedi. Peygamber (s.a.) evine girdi, gömleğini çıkardı ve çocuğa verdi. Sonra [evinde] çıplak vaziyette oturmaya başladı. Derken, Bilal ezan okudu, insanlar beklediler ama Peygamber (s.a.) namaza çıkamadı.
[1933] Anlatıldığına göre Peygamber (s.a.) [büyük kabile reislerinden] el-Akra’ b. Hâbis ve ‘ Uyeyne b. Hısn’a yüzer deve vermiş, bunun üzerine Abbâs b. Mirdâs onun yanına gelip şu şiiri okumuştur:
Benim ve kölelerimin yağmasını ‘Uyeyne ile Akra’ arasında pay ettin ha!Oysa [babaları] Hısn ve Hâbis savaşta benim atamdan üstün değildiBen de bu ikisinden aşağı değilim! Ama bugün kıymetini düşürdüğün biri, daha da yükselmez!..
Bunun üzerine Peygamber (s.a.), “Ey Ebû Bekr! Şunun bana uzanan dilini kes. Kendisine yüz deve ver [de sussun]!” buyurmuş, ardından bu âyet nâzil olmuştur.1 [ Müslim, “Zekat”, 137]2
30. Âyetin Tefsiri
[1934] Ardından Allah Teâlâ Peygamber (s.a.)’i, kendisini kaplayan ge-çim darlığı sebebiyle teselli etmiş; bu durumun onun zayıflığından ya da cimriliğinden kaynaklanmadığını, aksine Allah’ın rızkı dağıtıp takdir etme konusundaki iradesinin bir hikmet ve maslahata bağlı oluşundan kaynak-landığını ifade etmiştir. Burada genişletme ve daraltmanın bütün hazinelere sahip olan Allah’ın elinde olduğu, kulların ise iktisatlı olmaları gerektiği de kastedilmiş olabilir. Yine burada Yüce Allah’ın kullarına kâh genişlik kâh darlık veren kudret olduğu ve daima bu iki halin ortasını gözettiği, kendi-sine geniş rızık verilen kimseyi bütün maksadına erişecek hale getirmediği, rızkını daralttığı kimseyi ise bütünüyle biçare duruma düşürmediği kaste-dilmiş ve “Siz de O’nun bu sünnetini takip edin.” denilmiş de olabilir.
1 Bu gibi homurdanmalar (اللمز في الصدقات) zekât mallarının kimlere verilebileceğini anlatan Tevbe 60 çer-çevesinde yaşanmıştır. Bu ayet de masārif-i zekâtı anlatmaktadır. Ancak, mekkîdir. Oysa ‘Uyeyne ve Akra‘ın da aralarında bulunduğu müellefe-i kulûb bir Medine realitesidir. / ed.
2 Müslim’de nakledilen rivâyette “Ey Ebû Bekr! Şunun bana uzanan dilini kes; kendisine yüz deve ver (de sussun)!” kısmı yoktur.
31. Âyetin Tefsiri
[1935] “Çocuklarını öldürmeleri” kız çocuklarını diri diri gömmeleri-dir. Bunlar geçim sıkıntısı korkusuyla kız çocuklarını gömerlerdi ki âyette قٍ ْ diye ifade edilen husus budur. Allah Teâlâ da onlara bunu yasaklamış إِve evlatlarının rızkını kendilerine garanti etmiştir. َ َ ْ َ Hā’nın kesresi ile hışyete şeklinde de okunmuştur. kelimesi kesre ile okunmuştur ki bu durumda, esimeismen gibi hatı’ehıt’en şeklinde gelmiş olur. Hata’en şeklinde de okunmuştur ki “doğrunun zıttı” demek olup ahta’e fiilinden isimdir.
kelimesinin hizr ve hazer gibi olduğu söylenmiştir. Yine kesre ve med اile hıtā’en, fetha ve med ile hatā’en, fetha ve sükûn ile hat’en şeklinde de okun-muştur. Hasan-ı Basrî’den [v. 110/728] fetha ve Hemze’nin hazfi ile tıpkı el-habb gibi hattan okuyuşu nakledilmiştir. Ebû Recâ’nın [v. 105/723] da bu kelimeyi Hā’nın kesresi ile ve Hemze’siz (hıtan) okuduğu nakledilmiştir.
32. Âyetin Tefsiri
[1936] ً َ ِ א (Yüz kızartıcı suç) yani çirkinliği sınırını aşan, onun tanı-mına ilave bir çirkinlik ihtiva eden çirkin fiil. “Yol olarak da kötüdür.” Yol olarak ne kötü bir yoldur! Yani meşru bir yolu bulunduğu halde bir baş-kasının eşini, kızkardeşini veya kızını gayrimeşru bir şekilde gasb etmektir. Bunun meşru yolu ise Allah’ın meşru kılmış olduğu evliliktir.
33. Âyetin Tefsiri
[1937] “Hakka-hukuka dayalı olursa” yani ancak şu üç sebeple olursa “baş-ka.” Birincisi dinden çıkması, ikincisi kasten bir mümini öldürmesi, üçüncüsü de evli iken zina etmesidir. “Kim mazlumen öldürülürse” yani bu üç suçtan birini işlemediği halde öldürülürse “velisine” yani arasında kan hakkını talep etmeyi gerektirecek bir yakınlık, akrabalık bulunan kimseye -böyle biri yoksa o zaman onun velîsi sultandır- “bir yetki” yani kātilden kısas alma hakkı ya da onun aleyhine karşılık göreceği bir delil “vermişizdir. O halde, öldürmede aşırı gitmesin.” Buradaki zamir velîye gider; yani velî, kātil tek kişi olduğu halde kātilden başkasını veya iki kişiyi öldürmesin. Nitekim cahiliyede âdet böyleydi; bir kişi öldürüldüğü zaman onun yerine bir grup insanı öldürürlerdi. Hatta Mühelhil; Büceyr b. el-Hâris b. ‘Abbâd’ı öldürürken “Seni Küleyb’in ayak bağ-cığına karşılık öldürüyorum!” demiş ve ardından şu beyti söylemiştir:
Küleyb’e karşılık kim öldürülürse öldürülsün ona denk olmaz!Ancak Mürre oğullarının tamamı öldürülürse belki!..
[1938] Cahiliyede insanlar katili maktüle denk görmedikleri zaman onun yerine bir başkasını öldürüyorlardı. İsrâfın; müsle [yani ibret olsun diye kulak, burun vb. kesme] uygulaması olduğu da söylenmiştir. Ebû Müslim Sā-hibü’d-devle [el-Horasânî; 137/755] bu ifadeyi fe-lâ yüsrifu şeklinde merfû‘o-kumuştur ki bu durumda ifade emir anlamında bir haber olur ve emir ifa-desinde söz konusu olmayan bir mübalağa ihtiva etmiş olur. Mücâhid b. Cebr’in [v. 103/721] “Zamir ilk katile gider.” dediği nakledilmiştir. Bu ifade velîye ya da mazlumun katiline hitap olarak fe-lâ tüsrif (Aşırı gitme!) şek-linde de okunmuştur. Übeyy b. Kâ‘b’ın kıraatinde fe-lâ tüsrifû (Aşırı gitme-yin!) şeklinde olup (Öldürmeyin!) ifadesine irca edilmiştir.
[1939] “Şüphesiz o, yardıma mazhar bulunuyor.” Zamir velîye gider ve anlam, “Allah’ın kısas hükmünü koyarak ona yardım etmiş olması kendi-sine yeter, dolayısıyla buna ilave istemesin; yine, hakkını alması için Allah sultanı kendisine yardımcı kılarak, müminleri destekçi yaparak ona yardım etmiştir, artık bundan ötesini istemesin.” şeklindedir. Ya da zamir mazluma gider; çünkü Allah onun öldürülmesi ile kısası şart koşmuş olduğu için kendisine bu dünyada yardım etmiştir; ahirette de sevap vererek yardım edecektir. Ya da bu zamir velînin haksız yere öldürdüğü, öldürmede aşırı giderek canına kıydığı kimseye gider ve “Aşırı gidene kısas uygulanacağı için o da yardıma mazhardır.” mânasına gelir.
34. Âyetin Tefsiri
[1940] “En güzel şekilde” yani en güzel yol ile ya da en güzel özellikle-re sahip olarak ki bu da onun malını muhafaza etmek ve artırmakla olur. “Şüphesiz ahit, sorumluluk doğurur.” Yani ahit sahibinden onu zayi etme-mesi, ona vefa göstermesi talep edilir. Bu ifadenin “ahde sorulur” şeklinde lafzan anlaşılması durumunda hayalî bir canlandırma (tahyîl) olması da mümkündür. Bu durumda sanki ahde, “Senden neden cayıldı bakalım; hakkın yerine getirilemez miydi!?” diye sorulacak ve böylece ahitten dönen kimsenin kınanması murat edilecektir ki bu durumda bu ifade tıpkı diri diri gömülen kız çocuğuna “Hangi suçtan dolayı öldürüldüğü”nün [Tekvîr 81/9] sorulacak olması gibidir. Burada ahit sahibinin mesul tutulacağı da kastedilmiş olabilir.
35. Âyetin Tefsiri
אسِ [1941] ْ ِ ْ א ِ kelimesi zamme ve kesre ile [kustās - kıstās] okunmuştur; terazi, kantar anlamındadır. Dirhem ve benzeri şeylerle tartı işlemi yapılan küçük büyük her türlü tartı aletine kıstās dendiği de söylenmiştir. “Neticesi itibariyle daha güzeldir.” yani akıbeti daha güzeldir. Te’vîl kelimesi, (döndü anlamındaki) âle fiilinin tef‘îl veznidir ve bir işin sonunda varacağı nokta mânasına gelir.
36. Âyetin Tefsiri
[1942] ُ ْ َ takipçisi olup peşine düşme. Bu ifade (Ardına düşme) وَ [kāfe – yekūfudan] ve lâ tekuf şeklinde de okunmuştur. Nitekim kafâ eserehû (İzini takip etti.) denildiği gibi aynı mânada kāfehû da denilir. el-Kāfetü (iz sürücüleri) kelimesi de bu köktendir. Mâna, “Bilmediğin bir sözü ya da fiili takip etme konusunda, kendisini amacına ulaştıracağını bilmediği bir yolu takip eden ve sonunda yolunu kaybeden kimse gibi olma!” şeklinde olup, maksat kişinin bilmediği şeyleri konuşmasını, bilmediği şeyleri yapmasını yasaklamaktır ki taklit de buna açık bir şekilde dâhildir; çünkü taklit, ki-şinin doğru mu yanlış mı olduğunu bilmediği şeye tâbi olması demektir. Muhammed İbnü’l-Hanefiyye’den “Bu yalancı şahitliktir.” görüşü, Hasan-ı Basrî’den [v. 110/728] ise “ Mümin kardeşin senin yanından geçerse peşine düşüp de sonradan “Bu adam şunu şunu yaptı, onu şöyle yaparken gör-düm, duydum.” gibi görmediğin ve duymadığın şeyleri uydurma!” dediği nakledilmiştir. Kişinin bilmediği bir şeyin peşine takılmasının, iftiranın bir benzeri olduğu söylenmiştir. Nitekim bu mânada Hazret-i Peygamber (s.a.)’in “Kim bir mümine işlemediği bir şeyle ithamda bulunursa Allah da onu [kan, irin vb. şeylerle dolu] bir çukura hapseder ve cezası bitinceye kadar orada kalır!” buyurduğu rivayet edilmiştir. [Ebû Dâvûd, “Akdıye”, 14. Benzer lâ-fızlarla] Şair de bu mânada şöyle demiştir:
Burnu yüksekte olan heykeller gibidirler [çirkef değillerdir];bu hatunlarda yaşamaktadır hayâ… Birbirlerine çamur atmazlar
Şair burada (tekfu kökünden gelen) et-tekāfi kelimesi ile iftira atma mâ-nasını kastetmiştir. Şair Kümeyt de şöyle demiştir:
Suçsuz yere masuma suç isnat etmemBiz iftiraya uğrasak da, çamur atmam iff etli kadınlara
[1943] İçtihadı1 kabul etmeyenler bu âyeti delil göstermişlerdir. Ancak bu doğru değildir, çünkü içtihat da bir tür ilimdir. Zira şeriat ‘kesin bil-gi derecesinde olmayan zann-ı gâlibi’ ilim konumunda değerlendirmiş ve onunla amel etmeyi emretmiştir.
כ [1944] terkibi kulak, göz ve kalbe işaret etmektedir.2 Şu (bunlar) أوifade gibi:
Bütün bu günlerden sonraki yaşam…
[1945] ُ َ fâ‘il olarak merfû‘ konumunda olup anlam, “Bunlardan her biri, kendilerinden sorulacak olan şeylerdir.” şeklindedir. Bu durumda ً و ُ ْ َ kelimesi tıpkı ْ ِ ْ َ َ بِ ُ ْ َ ْ ا ِ ْ َ [Fatiha 1/7] ifadesinde olduğu gibi
harf-i cer ile mecruruna isnat edilmiştir. Buna göre o gün insana, “Neden işitmen helal olmayan şeyi işittin, neden bakman helal olmayan şeye baktın, neden azmetmenin helal olmadığı şeye azmettin?” diye sorulur. َاد ُ ْ (kalp) اkelimesi Fâ’nın ve Vav’ın fethasıyla ve zammeden sonra gelen Hemze’nin Vav’a dönüştürülmesi ile el-fevâd şeklinde de okunmuş; kelimede harf deği-şikliği olduğundan, Fâ’nın zammesinin fethaya çevrilmesi gerekmiştir.
38. Âyetin Tefsiri
א [1946] ً َ َ (kibirlenerek) ifadesi “kibir sahibi olarak” anlamında haldir. Ayrıca merihan şeklinde de okunmuştur. Ahfeş [v. 215/830] içerdiği tekit anla-mından dolayı, bu kelimenin mastar olmasını ism-i fâ‘il olmasına tercih et-miştir. َرَْض ْ ا قَ ِ ْ َ ْ َ (Ne yeri yarabilirsin.) yani şiddetle basmak ve ezmek suretiyle yerde asla bir delik açamazsın. Bu ifade Râ’nın zammesi ile len tahruka (Asla yarılmaz.) şeklinde de okunmuştur. “Ne de” öyle kafanı dikip uzatmaya çalışarak “boyca dağlara ulaşabilirsin!” Bu ifade kibirli ile alay mahiyetindedir. ُ ُ ِّ َ (kötü olanları) kelimesi seyyi’eten (kötülüktür) şeklinde de okunmuştur. ُ ُ ِّ َ kelimesi seyyi’ kelimesinin küllü (bütün) ifadesindeki zamire muzāf olması ile oluşmuştur. Bazı mushaflarda bu kelime seyyi’en ve seyyi’âtin; Hazret-i Ebû Bekr’in kıraatinde ise kâne şe’nuhû (onun durumu) şeklindedir.
1 Vahye dayalı kesin bilgi olmadığı; ayetten - hadisten hareket etse de bir tür akıl yürütme olduğu gerek-çesiyle… / ed.
2 Yani normalde akıl sahipleri için kullanılsa da… Mısrada da yine akıl taşımayan günlere işaret için kullanılmış. / ed.
[1947] Şayet“Nasıl hem müennes olarak seyyi’eten ifadesi müzekker olan א ً و ُ כْ َ (beğenilmeyen şeylerdir) ifadesiyle birlikte kullanılmıştır?” der-sen şöyle derim: Seyyie (kötülük) kelimesi tıpkı zenb (suç/günah) ve ism (günah) kelimeleri gibi sıfat niteliğini kaybetmiş, isim hükmünde olan bir kelimedir. Bu sebeple de müennesliğine itibar edilmez. Nitekim bu keli-menin seyyie’ten şeklinde okunması ile seyyi’en şeklinde [müzekker] okunması arasında bir fark yoktur. Ayrıca, [müzekker bir kelime ile] ez-zinâ seyyietün (Zina kötüdür.) dediğin gibi es-serikatüseyyietün de diyebildiğine, yani seyyi’eyi müzekkere isnat etmekle müennese isnat etmek arasında bir fark olmadı-ğına dikkat et.
[1948] Şayet“Ayette zikredilen hasletlerin bazıları kötü, bazıları ise iyi-dir. Bu sebeple kelimeyi ُ ُ ِّ َ (kötü olanları) şeklinde okuyan, kötü olan-ları diğerlerine izafe ederek okumuştur; peki, seyyi’eten (kötüdür) şeklinde okuyanın gerekçesi nedir?” dersen şöyle derim: “Bütün bunlar” ifadesi, sayılan hasletlerin tamamını değil, hususen yasaklanan hasletleri içine alan bir ifadedir.
39. Âyetin Tefsiri
[1949] “Bunlar” ifadesi “Allah’la beraber başka bir tanrı ihdas etme.” [İsrâ 17/22] ifadesinden bu âyete kadar zikredilenlere işaret eder. Bunları hik-met olarak isimlendirmesinin sebebi, bu sözlerin, içerisinde hiçbir bozuklu-ğa yer olmayacak kadar sağlam, muhkem sözler olmasıdır. İbn Abbâs’ın [v. 68/688] “Bu on sekiz âyet Mûsâ Aleyhisselâm’ın levhalarında yer alır ki ilki, ‘Allah’la birlikte başka tanrı ihdas etme!’ ifadesidir.” dediği nakledilmiştir. Nitekim Allah Teâlâ “Kendisi için levhalara ‘her’ şeye dair bir öğüt ve ‘her’ şeye ait bir açıklama yazmıştık.” [A‘râf 7/145] buyurmuştur. Bunlar Tevrat’ta-ki ‘on emir’dir. Allah Teâlâ bunların başında da sonunda da şirki yasaklama ifadesine yer vermiştir; çünkü tevhit bütün hikmetlerin başı ve sebatıdır. Kim tevhitten yoksunsa, ilim ve hikmet alanlarında bütün hikmet sahiple-rine taş çıkartacak, başı göğe erecek kadar üstün olsa bile yine de bilgisi ve hikmeti kendisine hiçbir fayda sağlamaz. Nitekim hikmet dolu eserler filo-zoflara bir fayda sağlamamıştır. Zira Allah’ın dininden uzak olma konusunda hayvanlardan bile şaşkın durumdadırlar.
40. Âyetin Tefsiri
[1950] ْ אכُ ْ َ َ -ifadesi “Melekler Allah’ın kızlarıdır.” diyen kimselere hi أَtap olup Hemze yadırgama mânası taşır. Anlam şöyledir: Rabbiniz evlatla-rın en iyileri olan erkekleri sadece size has ve özel kılıp kendisine hiçbir pay almadı, en düşükleri olan kızları da kendisi mi evlat olarak edindi!? Oysa bu hikmete, sizin makul karşıladığınız anlayışa ve âdete aykırıdır; çünkü en kaliteli ve kusursuz şeyleri (kendiniz gibi) kölelere, en kötü ve adilerini ise efendilere (yani Allah’a) tahsis etmek olmaz. “Siz gerçekten, büyük bir söz söylüyorsunuz!” Evlat sahibi olmak cisimlere mahsus bir özellik olduğu halde Allah’a evlat isnat ederek, sonra kendinizi O’na üstün tutup kendi be-ğenmediklerinizi O’na atfederek ve O’nun yarattıkları içerisinde en üstün ve en şerefli olan melekleri ‘en aşağı’ varlıklar -yani kızlar- olarak düşünerek vebali ağır bir söz söylüyorsunuz!
41. Âyetin Tefsiri
[1951] “Gerçek şu ki; Biz bu Kur’ân’da evire çevire anlatmaktayız” ifade-sinde geçen “bu Kur’ân” kelimesi ile onların kızları Allah’a atfetmelerinin çürü-tülmesine dair ifadeler kastedilmiş olabilir; çünkü bunlar söz konusu iddiaları evire çevire zikrederek bertaraf etmektedir. Anlam, “Sözü bu bağlamda evirdik çevirdik ve evirip çevirmeyi ona yerleştirdik; bu konuyu bir tekrar mekânı ha-line getirdik.” şeklindedir. “Bu Kur’ân” ifadesinin Kur’ân-ı Kerîm’in tümüne işaret etmesi de mümkündür ki bu durumda “Biz bu mânayı Kur’ân’ın birçok yerinde evire çevire verdik.” anlamında olur ve anlam malum olduğu için zamir kullanılmamıştır. Bu ifade sarafnâ şeklinde hafifletilerek ve َא ْ َ şeklinde şedde ile okunmuştur. Aynı şekilde وا ُ כ َ
ِ ifadesi de şeddeli ve şeddesiz olarak okun-muştur. Anlam, “Öğüt ve ibret alsınlar, kendilerine delil olarak sunulan şeylerle mutmain olsunlar diye evire çevire verdik.” şeklindedir.
[1952] “Fakat bu, onların sadece kaçışını artırıyor” yani haktan kaçış-larını artırıyor, ondan daha az mutmain olmalarına sebep oluyor. Süfyân b. Uyeyne’nin [v. 198/814] bu âyeti okuduğu zaman “Düşmanlarının sana olan düşmanlığını artıran şey, benim sana boyun eğişimi artırdı.” dediği nakledilmiştir.
43. Âyetin Tefsiri
ğu gibi ke-mâtekūlûne (sizin dediğiniz gibi) şeklinde Tâ ile de okunmuştur. -ifadesi, devamındaki le’bteğav (yol ararlardı) fiilinin müşrikle (o zaman) إِذًاrin sözlerine cevap ve ْ َ (eğer) ifadesinin de karşılığı olduğuna delâlet eder.
[1954] “Mutlak hükümranlık tahtının sahibine bir yol ararlardı” ifade-sinin anlamı, “tıpkı kralların birbirlerine karşı yaptıkları gibi onlar da mül-kün ve rububiyetin sahibi ile çekişecek yollar talep ederlerdi.” şeklindedir. Bu açıdan “Gökte ve yerde Allah’tan başka tanrılar olsaydı, ikisi(nin düzeni) de kesinlikle bozulup gitmişti.” [Enbiyâ 21/22] ifadesine benzer. Bu ifade-nin, “O çağırdıkları şeyler, Rablerinin rahmetini umup azabından korkarak ‘Hangimiz O’na daha yakın olacağız!’ deyip O’na götüren vesileyi ararlar.” [İsrâ 17/57] ifadesindeki gibi “O’na yaklaşmaya çalışırlardı.” anlamında ol-duğu da söylenmiştir.
ا [1955] ُ ُ ifadesi, te‘âliyen (müte‘âldir, aşkındır) anlamındadır. Maksat, Allah’ın bu iddialardan berî ve münezzeh olduğunu ifade etmektir. O’nun ulviyetinin büyüklük ile nitelenmesi ise, berî olma anlamında mübalağa ifade etmek, onların atfettiği niteliklerden tamamen uzak olduğunu vur-gulamaktır.
44. Âyetin Tefsiri
[1956] Kastedilen, bu varlıkların lisan-ı hâlleri ile tesbih ettikleri-dir. Zira bütün bunlar yaratıcının varlığına, kudret ve hikmetine delâ-let ederler. Dolayısıyla, sanki bunu dilleriyle söylüyor, Allah Teâlâ için yakışık almayacak şirk ve benzeri şeylerden O’nu tenzih ediyor gibi-dirler. “Peki, ‘fakat siz onların tenzih ve takdisini anlayamazsınız’ ifa-desini ne yapacaksın? Çünkü senin ifade ettiğin tesbih malum ve anla-şılırdır?” dersen şöyle derim: Bu ifade müşriklere hitaptır. Onlar her ne kadar, göklerin ve yerin yaratıcısının kim olduğu sorulduğu zaman “Al-lah” diye cevap veriyor olsalar da O’na ortak koşmuşlardır. Böylece ade-ta gözlem ve tefekkürde bulunmamış ve ikrar etmemiş olmaktadırlar;
çünkü sahih gözlem ve tefekkürün ve sabit bir ikrarın neticesi onların içe-risinde bulundukları durumun tam aksidir. Demek ki, onlar varlıkların tesbihini anlamamış, onların yaratıcıya delâlet ettiğini fark edememişler-dir. Şayet“Yerlerde ve göklerde hakiki anlamda tesbih eden varlıklar, yani melek, cin ve insanlar da var. Ama bunlar da göklere ve yere atfedilmişler.1 Bunun sebebi nedir?” dersen şöyle derim: Mecazî mânada tesbih hepsi için geçerlidir. Bu yüzden, âyetteki tesbihi mecaza hamletmek gerekmektedir. Aksi takdirde aynı kelime aynı durumda hem hakiki anlamına hem de me-caz anlamına hamledilmiş olur.
[1957] “Şüphesiz O, Halîm’dir, bağışlayıcıdır.” sizleri bu gafletiniz ve kötü düşünceniz, tesbih konusundaki cehaletiniz ve şirkiniz yüzünden der-hal cezalandırmamakla çok bağışlayıcı davranmaktadır.
48. Âyetin Tefsiri
رًا [1958] ُ ْ َ ًא א ِ (Gizli bir perde) yani gizlilik, sütre sahibi (gizleyici). Bu ifade tıpkı seylün muf‘amün (taşkın sel) ifadesindeki muf‘amün ifadesinin “taşkınlık sahibi” anlamında olması gibidir. Bu ifadenin “görünmeyen, gizli perde” anlamına geldiği de söylenmiştir. Ayrıca, ardında bir ya da daha çok başka perdeler bulunan, böylece diğer perdeler tarafından örtülmüş olan perde mânası kastedilmiş de olabilir. Ya da bu ifade; “görmeyi engelleyen bir perde vardır; perdelenmiş olan nasıl görülebilir ki?” anlamında da olabilir. Bu söz on-ların “Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz kılıflıdır; kulaklarımızda da ağırlık vardır. Seninle bizim aramızda bir perde var; istediğini yap, biz de yapacağız!’ demektedirler” [Fussilet 41/5] ayetindeki sözlerinin aktarımıdır. Sanki burada “Kur’ân’ı okuduğun zaman -onların iddialarına göre- seninle aralarına bir per-de koyarız ki anlamasınlar.” denilmiştir. Ya da “Kalplerinin üzerine kabuklar koymaktayız.” ifadesinde onların anlamasına engel olma mânası bulunduğu için sanki “Onları anlamaktan alıkoyduk.” denilmektedir.1 Sözgelimi Hac 22/18’de. / ed.
[1959] Vehade – yehidu - vahden ve hideten fiili tıpkı va‘ade - ya‘idu - va’den ve ‘ideten gibidir. ُه َ ْ ,hal yerine kullanılmış mastar olması itibariyle وَtıpkı ‘avdehû ‘alâ bed’ihî (başa dönmüş olarak) ifadesine ve if‘alhu cehdeke ve tākateke (Bütün güç ve çabanı ortaya koyarak onu yap!) ifadesine ben-zer. Aslı yehiduvahdehû şeklinde olup vâhiden vahdehû (tek olarak, yegâne) anlamındadır. Nüfûr yüz çevirme anlamında mastardır ya da tıpkı kā‘idin çoğulunun ku‘ûd şeklinde gelmesi gibi nâfirin çoğuludur. Anlam, “Allah’la birlikte kendi ilahlarının da zikredilmesini isterler, çünkü müşriktirler, ama tevhidi duyunca uzaklaşırlar.” şeklindedir.
[0691] ن א (neye kulak verdiklerini) yani seni ve Kur’ân’ı alay etmek maksadıyla dinlediklerini ve o sırada yaptıkları pislikleri… Nitekim Peygamber (s.a.) Kur’ân okuduğunda Abdüddâr kabilesinden iki kişi sağı-na, iki kişi de soluna dikilir ve onu alkışlarlar; ıslık çalarlar ve onun oku-duğu Kur’ân sesine kendi okudukları şiir seslerini karıştırırlardı. ِ ِ ifadesi hal konumundadır; “Alayla dinlerler.”, yani “Alaycı bir şekilde dinlerler.” anlamındadır. َن ُ ِ َ ْ َ ُ ifadesi إِذْ َ ْ ُ أ َ (Çok iyi biliriz.) fiili ile mansuptur, yani biz onların dinlediklerinde neyi dinlediklerini çok iyi biliriz! “Gizlice toplandıklarında” yani onu aralarında fısıldaştıklarında. İz hüm necv ifa-desi iz hum zevû necvâ anlamındadır. ُل َ ifadesi de (.Hani diyorlardı) إذ
رًا .ifadesinden bedeldir (...Hani onlar) إذ ُ َ “sihirlenmiş, cinlenmiş” demektir. Bu kelimenin, nefes almak anlamındaki sihrden türemiş olup “O da sizin gibi bir beşerdir.” anlamına geldiği de söylenmiştir.
[1961] “Senin için ne tür temsiller getiriyorlar!” Seni şaire, sihirbaza ve mecnuna benzetiyorlar! “Dalâlete bu yüzden düştüler.” Bütün bu konu-larda tıpkı çölde kaybolan ve yolunu arayan, fakat bulamayan kimse gibi şaşkın ve ne yapacağını bilemez duruma düştüler.
50. Âyetin Tefsiri
51. Âyetin Tefsiri
yeniden hayat verecekmiş?!” diyecekler. “Sizi ilk defasında yaratmış olan” de. Sana başlarını sallayarak “Ne zaman olacakmış bu?!” diye-cekler. De ki: Muhtemelen, yakındır...
[1962] Onlar “Biz bir kemik yığınına dönüştüğümüzde mi diriltilecek-mişiz?” dedikleri zaman kendilerine “İster taş olun, ister demir” denilmiştir. Buradaki “olun” ifadesi onların “olduğumuzda” ifadesine reddiye olup, sanki; “Değil kemik olmak; taş ya da demir de olsanız Allah yine de sizi diriltmeye kadirdir!” denilmiştir. Anlam şöyledir: Allah’ın sizi yeninden yaratabileceğini, tekrar hayata döndürebileceğini, kuru kemikler haline gelmenizin ardından sizi tekrar hayatın rutubet ve canlılığına kavuşturabileceğini imkânsız görü-yorsunuz! Oysa kemik canlının bir parçasıdır, hatta onun yaratıldığı şeklin omurgası olup, canlının diğer bütün uzuvları kemiğin üzerine bina edilmiştir. Dolayısıyla Allah’ın, kudreti ile onu ilk haline döndürmesi olmayacak şey de-ğildir. Fakat sizler (değil kemik olmak), hayattan ve canlılığın rutubetinden, insanın kendisinden yaratılıp terkip edildiği maddelerin cinsinden en uzak olan şeyler dahi olsanız, yani cansız taşlar ve katı-sert tabiatlı demirler de olsanız, Allah sizleri yine hayat haline döndürmeye kadirdir.
[1963] “Veya gözünüzde büyüttüğünüz herhangi bir varlık!..” Yani ya da canlılığı kabul etme konusunda size göre en zor, iddianıza göre Allah’ın diriltmesi en çetin olacak şey olun, yine de diriltir. “Gözünüzde büyüttü-ğünüz” ifadesinin ölüm anlamına geldiği de, gökler ve yer anlamına geldiği de söylenmiştir.
[1964] “Sana başlarını sallayarak; ‘Ne zaman olacakmış bu?!’ diyecekler” Yani şaşkınlık ifade etmek ve alay maksadıyla başlarını hareket ettireceklerdir.
52. Âyetin Tefsiri
[1965] Çağırma ve davete uyma ifadelerinin ikisi de mecaz olup, anlam, “O’nun sizi dirilteceği ve sizin de boyun eğmiş, itaatkâr, karşı çıkmaz halde dirilip haşrolunacağınız gün” şeklindedir.
] 1966[ هِ ِ ْ َ ِ (Hamdederek) ifadesi haldir ve dirilme konusundaki bo-yun eğmişliklerinin ne kadar ileri düzeyde olduğunu ifade eder. Bunun benzeri, bir kimseyi binmek istemediği ve binmekten kaçındığı bir bineğe binme emri verirken, “Hem de hamdederek, şükrederek bineceksin!” de-men gibidir. Bununla ona, “Sen bu bineğe bindirilecek, buna öylesine zor-lanacaksın ki sanki seve seve, gönüllü biniyormuşsun, hatta bindiğin için hamd ve şükrediyormuşsun gibi yumuşayacaksın.” demiş olursun.
[1967] Sa‘îd b. Cübeyr’in “Başlarından aşağı toprak dökerler ve ‘Al-lah’ım! Sen her türlü noksanlıktan münezzehsin, sana hamd ediyoruz.’ der-ler.” dediği nakledilmiştir.
[1968] “Zannedersiniz” o zorluğu görürsünüz, işte o zaman size dünya-da kalmış olduğunuz süre çok kısa gelir, hatta o sürenin bir gün veya günün bir kısmı olduğunu zannedersiniz. Katâde’nin [v. 117/735] “Âhireti gördük-lerinde dünya gönüllerinde olabildiğinde küçülür.” dediği nakledilmiştir.
54. Âyetin Tefsiri
[1969] “Kullarıma” yani müminlere “söyle de,” Müşriklere karşı “en gü-zel olanı” en yumuşak olan sözü “söylesinler”, onlara karşı haşin davranma-sınlar. Bu ifade tıpkı “Onlarla en güzel şekilde tartış.” [Nahl 16/125] ifadesi gibidir. “En güzel olan” ifadesi de “Rabbiniz sizi daha iyi bilir; dilerse size merhamet eder, dilerse size azap eder.” ifadesi ile tefsir edilmiştir; yani müş-riklere bu ve benzeri sözleri söylesinler; onlara ‘Siz cehennemliksiniz, azap göreceksiniz.’ ve benzeri onları kızdıracak, tahrik edecek, kötülüğe sevk edecek sözler söylemesinler. “ Şeytan aralarına fesat sokar.” ifadesi ise bir ara cümledir, yani aralarına fesat sokar ve kimini kimine karşı kışkırtır; böylece aralarında çatışma ve kötülük çıkmasını ister.
[1970] “Biz seni onların üzerine vekil göndermedik.” Yani sen onlara, işleri üzerine tevdi edilmiş ve onları İslâm’a zorlayacak bir efendi olarak gönderilmedin. Aksine biz seni müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. O halde onları idare et, ashabına da söyle, onlar da idare etsinler; tahammül etsinler, tartışmaya girmesinler, onlara karşı görüşlerini açıklamasınlar.
[1971] Bu, kılıç âyetinin [ Tevbe 9/5] inzalinden önce geçerli olan bir hükümdür. Bu âyetin Hazret-i Ömer (r.a.) hakkında nâzil olduğu söylen-miştir: Adamın biri ona tokat atmış, Allah da ona affetmesini emretmiştir. Yine söylendiğine göre Müşriklerin Müslümanlar üzerindeki eziyetleri iyice artmış ve onlar da bu durumu Hazret-i Peygamber (s.a.)’e şikâyet etmiş-ler, âyet bunun üzerine nâzil olmuştur. Denilmiştir ki: “En güzel olan söz” onların “Allah sizi hidayete erdirsin, size rahmet etsin.” sözüdür. [ُغ َ ْ َ fiilini] Talha b. Musarrıf [v. 112/730] yenziğu şeklinde kesre ile okumuştur ki bu iki okuyuş tıpkı ya‘rişûn ve ya‘ruşûn ifadeleri gibi, aynı kelimenin iki farklı lehçedeki telaffuzudur.
55. Âyetin Tefsiri
[1972] Bu, Ebû Tālib’in yetiminin peygamber olmasını, ashabının da Mekke’nin ileri gelen elebaşlarından bazıları değil de, yalın-ayak, ba-şı-kabak Suheyb, Bilâl, Habbâb vb. kimselerden oluşmasını yadırgayan Mekkelilere bir reddiyedir; yani “Senin Rabbin yer ve gök ehlini, onların hallerini, kıymetlerini, her birinin neyi hak ettiğini en iyi bilendir!” de-nilmiştir.
[1973] “Gerçek şu ki Biz, peygamberleri birbirlerine üstün kıldık,” ifadesi Hazret-i Muhammed (s.a.)’in üstün kılınmış olduğuna işaret eder. “Dâvûd’a da Zebûr verdik.” ifadesi de Hazret-i Peygamber (s.a.)’in hangi açıdan üstün kılındığını açıklar ki bu da onun peygamberlerin sonuncusu olması, ümmetinin de ümmetlerin en hayırlısı olmasıdır. Zira bu ifadeler Dâvûd Aleyhisselâm’ın Zebur’unda yazılıdır. Nitekim Allah Teâlâ “Gerçek şu ki Tevrat’tan sonra Zebur’da da şunu yazdık: Yeryüzüne Benim sâlih kullarım vâris olacaktır.” [Enbiyâ 21/105] buyurmuştur ki bu sâlih kullar da Muhammed Aleyhisselâm ve ümmetidir.
[1974] Şayet “ِر ُ ا ِ َא ْ َ כَ ْ َ َ âyetinde olduğu gibi [Enbiyâ 21/105] وَburada da zebûr kelimesi Lâm-ı tarifli olarak gelse olmaz mıydı?” dersen şöyle derim: Nasıl Abbâs denildiği gibi el-Abbâs da deniyorsa ve Fadl de-nildiği gibi el-Fadl da deniliyorsa, aynı şekilde Zebûr denilebileceği gibi ez- Zebûr da denilebilir. Ya da burada “Dâvûd’a zuburun bir kısmını ver-dik.” mânası da kastedilmiş olabilir ki zubur kitaplar demektir. Veya bura-da içerisinde Hazret-i Muhammed (s.a.)’in zikredildiği Zebûr bölümleri kastedilmiş ve bunlar Zebûr’un içinden bölümler olduğu için [sanki onun tamamıymış gibi] Zebûr olarak da isimlendirilmiş olabilir. Nitekim buna benzer şekilde Kur’ân’ın bir kısmı için de Kur’ân ismi kullanılır.
57. Âyetin Tefsiri
[1975] “De ki: O’ndan başka tanrılık atfettiğiniz şeyleri çağırın.” ifade-sinde bahsedilenler meleklerdir. Meryem oğlu Îsâ ve Üzeyir Aleyhisselâm ol-duğu da, bazı cinler olduğu da söylenmiştir. Araplardan bazıları bu cinlere tapınmışlar, fakat sonradan bu cinler Müslüman oldukları halde o Araplar bunun farkına bile varmamışlardır. Anlam, “Onları çağırın, fakat onlar siz-den hastalık, fakirlik ya da azap gibi herhangi bir zararı def etmeye, bunlar-dan birini bir başkasına dönüştürmeye güç yetiremezler.” şeklindedir.
[1976] “O çağırdıkları şeyler” ifadesindeki َِכ -kısmı mü (işte onlar) أوُbteda, َن ُ ْ َ َ ِ نَ ,kısmı da onun sıfatı (çağırdıkları) ا ُ َ ْ َ (umarlar) ifadesi de bunun haberidir. Anlam, “Onların ilahlarının bizzat kendileri, kendile-rini Allah’a yaklaştıracak vesileyi ararlar.” şeklindedir. ْ ُ ifadesi (hangisi) أَنَ ُ َ ْ َ (umarlar) kelimesinin fâ‘ilinden bedeldir. Eyyü ism-i mevsūldür, yani “İçlerinden O’na en yakın olanları dahi O’na yaklaşmaya çalışırlar; nere-de kaldı yakın olmayanlar!” anlamındadır. Ya da “vesile umarlar” ifadesi “gayret ederler” mânasını ihtiva eder ki bu durumda sanki “Hangisi Allah’a daha yakın olacak diye gayret ederler ki bu da daha fazla ibadet, hayır ve iyilikle olur. Yine onlar tıpkı Allah’ın diğer kulları gibi hem korkar hem de ümit ederler. O halde onların ilah olduğunu nasıl iddia edebiliyorlar!?” denilmiştir. “Senin Rabbinin azabı gerçekten ‘sakınılmaya değer’dir!” Değil sıradan insanlar, melek-i mukarreb de olsa, nebiyy-i mürsel de olsa ondan korkup sakınması gerekir.
58. Âyetin Tefsiri
[1977] “Biz onu” ölüm ya da kökünü kazımak suretiyle “ helâk edecek ya da” öldürmek ve türlü azap çeşitleriyle “azap edecek olmayalım.” Helâkin sâ-lih olanlar için, azabın ise kötü olanlar için olduğu söylenmiştir. Mukātil (b. Süleyman)’ın [v. 150/767] şöyle dediği nakledilmiştir: Dahhâk b. Müzâhim’in [v. 105/723] Tefsir’e dair yazılarında şunları gördüm: Mekke’yi Habeşliler harap edecekler, Medine açlıktan, Basra boğularak, Kûfe Türkler tarafından, Dağlar [Bağdat ile Rey arasındaki bölge] şimşekler ve yıldırımlarla helâk edilecek. Horasan’ın azabı ise türlü türlü olacak. Sonra diğer beldeleri de tek tek sayıyordu.
[1978] “Kitapta” yani Levh-i Mahfuz’da.
59. Âyetin Tefsiri
öncekilerin onları yalanlamış olmasından başka bir şey değildir. Me-selâ, o dişi deveyi Semud’a aydınlatıcı olarak vermiştik, fakat ona zul-mettiler! Oysa Biz mucizeleri sadece korkutmak için gönderiyoruz.
[1979] Mucizelerin hikmet bulunmadığı için gönderilmemiş olması, “alıkoyma” kelimesi ile isti‘âre olarak ifade edilmiştir. İlk َْأن mansup, ikin-ci َْأن ise merfû‘ olup cümlenin takdiri, “Bizi mucizeler göndermekten men eden şey ancak öncekilerin yalanlamasıdır.” şeklindedir. Kastedilen, Kureyşlilerin istedikleri Safa tepesini altına çevirme, ölüleri diriltme ve diğer mucizelerdir. Allah’ın toplumlarda geçerli olan âdeti gereği bu tür mucizeler talep edip de bunlar verildiğinde hâla iman etmeyenler derhal azaba uğratılmakta ve kökleri kurutulmaktadır. Dolayısıyla anlam şöyle-dir: İstedikleri mucizeleri göndermekten bizi alıkoyan tek şey, tıpkı onlar gibi kalpleri mühürlü olan ‘ Âd ve Semûd gibi kavimlerin bu tür mucize-leri yalanlamış olmaları ve aynı mucizeler bunlara da verilse onların da yalanlayıp tıpkı diğerleri gibi “Bu apaçık bir sihirdir!” diyerek, köklerini kazıyan bir azaba müstahak olacak olmalarıdır. Bu yüzden, biz senin pey-gamber olarak gönderildiğin bu kimselerin durumunu kıyamet gününe tehir etmeye karar vermiş bulunuyoruz.
[1980] Bunun ardından Allah Teâlâ öncekilerin istedikleri, sonra da gönderildiği vakit inkâr edip helâke mâruz kaldıkları mucizelerden biri olan Sâlih Aleyhisselâm’ın devesini anlatmıştır; çünkü Sâlih kavminin helâk edilişinin kalıntıları Arap memleketlerine yakındır, onların sınır-larındadır. Arap memleketlerine gelip gidenler onları gözleriyle görürler.
ةً [1981] َِْ ُ (aydınlatıcı olarak) kelimesi “delil olarak” anlamındadır.
Bu kelime Mim’in fethası ile mebsıraten şeklinde de okunmuştur. “Fakat ona zulmettiler!” Onu inkâr ettiler. “Oysa Biz âyetleri sadece korkutmak için gönderiyoruz.” “Ayetler”den maksat öncekilerin istemiş olduğu mu-cizeler ise, o zaman anlam; “Biz bu mucizeleri, ancak dünyevi azabın bir ön habercisi ve öncüsü olarak korkutmak üzere göndeririz; eğer kork-mazlarsa azap başlarına gelir!” şeklindedir. Eğer “ayetler”le başka âyetleri kastediyorsa, o zaman mâna, “Biz Kur’ân ve diğer kitapların âyetlerini ancak ahiret azabından korkutmak maksadıyla göndeririz.” şeklindedir.
60. Âyetin Tefsiri
[1982] “Hani sana da ‘Şüphesiz, senin Rabbin insanları kuşatmış bu-lunmakta!’ demiştik.” Yani Rabbinin Kureyş’i ihata etmiş olduğunu sana vahyettiğimizi hatırla. Hani Bedir savaşını ve bu savaşta onları yeneceği-ni müjdelemiştik. Bu müjde “Bu topluluk yakında dağıtılacak; arkalarını dönüp kaçacak!” [Kamer 54/45]; “Nankörce inkâr edenlere de ki: Kesinlik-le mağlûp edileceksiniz ve mutlaka Cehennem’e toplanacaksınız! Ne kötü yatak!” [Âl-i ‘ İmrân 3/12] ve benzeri âyetlerdir. Burada da sanki bu müjde gerçekleşmiş gibi ifade edilmiş ve Yüce Allah’ın gelecekten haber verme ifa-delerindeki âdeti olduğu üzere “Senin Rabbin kuşatmış bulunmakta.” de-nilmiştir. Bedir günü iki ordu karşılaştıkları zaman, Peygamber (s.a.) Haz-ret-i Ebû Bekr ile birlikte çadırda iken, “Allah’ım! Senden ahdini, vaadini istiyorum!” diye dua etmiş; sonra üzerinde zırh ile savaş meydanına çıkıp müminleri teşvik etmiş ve “Bu topluluk yakında dağıtılacak; arkalarını dö-nüp kaçacak!” [Kamer 54/45] âyetini okumuştur. Allah Teâlâ kâfirlerin yerle bir oluşunu ona rüyasında da göstermiş olabilir. Nitekim Bedir kuyularının yanına vardıklarında, yere işaret ederek; “Vallahi! Sanki düşmanların çarpı-lıp serilecekleri yerlere bakar gibiyim!” buyurmuş ve ardından “İşte, şurası falancanın yıkılacağı yer, şurası filancanın yıkılacağı yer.” diye göstermiştir [Buhārî, “Cihâd ve Siyer”, 88. Özetle].
[1983] Kureyşliler Hazret-i Peygamber (s.a.)’e Bedir günü hakkında vahyedilen ve rüyasında gösterilen şeyleri alaycı bir eda ile dillerine dola-mışlar, alay maksadıyla, azabın derhal gelmesini istediklerini söylemişler ve “O zakkum ağacı ki günahkâr yiyeceğidir.” [Duhān 44/43-44] âyetini işit-tikleri zaman ise onu da alaya almış ve “ Muhammed cehennem ateşinin taşları bile yakacağını iddia ediyor, sonra da o ateşin içinde ağaç biteceğini söylüyor!” demişlerdir. Oysa bu sözü söyleyen kimse Allah’ı hakkıyla takdir edememiştir. Zira Allah’ın bu ağacı ateşin yakmayacağı cinsten bir ağaç olarak yaratmasını inkâr etmelerine ne sebep vardır ki? Nitekim - Moğol Türklerinin memleketinde [Hindistan’da] yaşayan küçük bir hayvan olan- Se-mender tüyü böyledir; bu tüyden mendil yapılır; mendil kirlendiği zaman ateşe atılır, ateşte kir gider, mendil ise sağ salim kalır; ateş ona işlemez. Yine devekuşu ateşte kızarmış taş ve demir parçalarını yutar da bu ona hiç zarar vermez. Sonra bunlardan daha açık olanı şudur ki: Allah Teâlâ her bir ağa-cın içinde potansiyel olarak ateşi yaratmıştır. Fakat bu ateş o ağacı yakmaz. Hal böyleyken Allah’ın ateşin içinde ağaç yaratmasını neye dayanarak inkâr ediyorlar acaba!?
[1984] Anlam şöyledir: Mucizeler ancak kulları korkutmak için gönde-rilir, bu kimseler ise dünya azabı ile korkutulmuşlardır. Bu da Bedir günü öldürülmektir. Bizim sana vahyin ardından rüyanda da göstermiş olduğu-muz ve onların alaya aldıkları şey kendileri için bir imtihandan ibarettir. Yine onlar ahiret azabı ile ve zakkum ağacı ile de korkutulmuşlardır. Fakat bunlar kendilerine tesir etmemiştir.
[1985] Daha sonra da onlar hakkında “Biz onları” dünya ve ahirete dair uyarılarla “korkutuyoruz; ama bu” korkutma “onlara büyük bir azgınlıktan başka bir şey katmıyor.” demiştir. Bu durumdaki bir topluluk, istedikleri mucizelerin gönderilmesinden nasıl korkar ki!?
[1986] Ayetteki “ rüya”nın, İsra hadisesi olduğu da söylenmiş; İsra ha-disesinin uykuda gerçekleştiğini söyleyenler bu yoruma tutunmuşlardır. İsra hadisesinin uyanıklık halinde gerçekleştiğini söyleyenler ise buradaki rü’yâyı ru’yet (görmek) olarak tefsir etmişlerdir. Şu da söylenmiştir: Bu ola-yın rüya olarak isimlendirilmesi, olayı inkârcıların sözünü esas alarak ifade etme kabilindendir. Zira inkârcılar bu olayı imkânsız gördükleri için, ona “Kim bilir, belki de bir rüya ya da hayal görmüşsündür!” demişlerdi. Benzer şekilde bazı şeyler Kur’ân’da kâfirlerin verdikleri isimlerle isimlendirilmiş-tir. Sözgelimi “Sonra ilahlarına yöneldi.” [Sāffât 37/91], “Hani ortaklarım?!” [Nahl 16/27], “Bak bakalım tadına! Asıl şerefli, asıl güçlü sensin, öyle ya!” [Duhān 44/49] ifadeleri böyledir. Bunun, Mekke’ye gireceğine dair gördüğü rüya olduğu da söylenmiştir. Yine söylendiğine göre Peygamber (s.a.) rü-yasında el-Hakem’in [İbnü’l-‘Âs b. Ümeyye] evlatlarının [yani Emevilerin] kendi minberi ile tıpkı çocukların topla oynadığı gibi oynadıklarını görmüştür.
[1987] Şayet“Kur’ân’da zakkum ağacı nerede lânetlenmiştir?” dersen şöyle derim: Onu yiyen kâfir ve zalimler lânetlenince o da lânetlenmiş ol-muştur. Zira ağacın bir günahı yoktur ki, gerçek anlamda lânetlensin. Ama ondan yiyenler lânetlenmiş olduğu için o da mecazen mel‘ûn ağaç diye nite-lenmiştir. Allah’ın onu mel‘ûn diye nitelemesinin sebebi, lânetin rahmetten uzaklık anlamında olması ve bu ağacın da cehennemin dibinde, rahmetten en uzak yerde bulunmasından dolayı olduğu da söylenmiştir. Söylendiğine göre Araplar, sevmedikleri ve zararlı yiyeceklerin tümüne mel‘ûn derlermiş. Vaktiyle onlardan birine bunu sormuştum da, “Evet, mel‘ûn yiyecek demek, pis, zehirli ve çürümüş yiyecektir.” demişti. İbn Ababs’tan nakledildiğine göre bu, içkiye katılan ve ağaçtan edinilen keşut isimli yiyecekmiş. Bundan mak-sadın, şeytan olduğu da, Ebû Cehl olduğu da söylenmiştir. Bu ifade eş-şece-ratu’l-mel‘ûnetü şeklinde merfû‘ olarak da okunmuştur ki bu durumda bu ifade haberi hazfedilmiş mübteda olarak kabul edilmiş olmakta ve anlamı da, “Kur’ân’da lânetlenmiş olan mel‘ûn ağaç da böyledir.” şeklinde olmaktadır.
65. Âyetin Tefsiri
ًא [1988] ِ (Çamur olarak) ifadesi ya ism-i mevsūlün ya da ona bağlı olan sıla cümlesinin halidir. İlk durumda âmil ُ ُ ْ (?Secde eder miyim) أأََifadesidir ve anlam “O çamur olduğu halde, yani aslı çamur olduğu halde ben ona secde eder miyim?” şeklindedir. İkinci durumda ise anlam, “Yara-tıldığı esnada çamur olan şeye secde eder miyim?” şeklindedir.
َכَ [1989] ْ ا deki Kâf hitap ifade eder ve devamındaki’أرََأَ َ (bu) ifadesi mef‘ûldür. Anlam, “‘Benden değerli kıldığın’, bana üstün tuttuğun şu şey hakkında haber ver. Ben ondan daha hayırlı olduğum halde neden onu benden üstün tuttun?” şeklindedir. Ancak sözün bu kısmını hazfederek muhtasar hale getirmiş; sonra da “Beni Kıyamet gününe kadar geciktirir-sen…” diyerek yeni bir söze başlamıştır. [ ِ َ ْ ْ أَ ِ َ ’deki] Lâm, hazfedilmiş ye-minin Lâm’ıdır.
[1990] “Onun neslini tamamen avucumun içine alırım!” Yani tama-mını yoldan çıkarırım. َכ ِ َ ْ fiili, ihteneke’l-cerâdu el-arda (Çekirge araziyi أsilip süpürdü.) ifadesindeki ihteneke fiilinden gelir. Bu fiil de el-hanekten gelir. Sîbeveyhi’nin [v. 180/796] ehneke’ş-şâteyni (Adam iki koyunu yedi bitir-di.) şeklinde Araplardan naklettiği söz de buna örnektir.
[1991] Şayet“ Şeytan bu işin kendisi için kolay olacağını nereden bil-mektedir. Zira bu gayba dair bir husustur?” dersen şöyle derim: Bunu ya meleklerden duymuştur ki -onlara da Allah Teâlâ haber vermiştir- ya da meleklerin “Orada bozuculuk yapacak birini mi yaratacaksın!?” [Bakara 2/30] şeklindeki sözlerinden çıkarmıştır. Yahut ‘Âdem’i gözlemleyip taşıdığı özellikler üzerinde düşünmüş ve onun şehvetli bir mahlûk olduğunu an-lamıştır. Vesvesesinin Adem Aleyhisselâm’a işlediğini görünce böyle dediği de söylenmiştir. Ancak onun bu sözü, Adem Aleyhisselâm ağaçtan yemeden önce söylediği açıktır.
[1992] “Haydi git” ifadesindeki gidiş, gelmenin tersi olan gitme değil-dir, aksine bunun mânası, “Sana bir mahrumiyet ve ‘seni kendi haline bı-rakma’ olarak, kendin için seçtiğin yolda yürü!” şeklindedir. Bunu takiben de onun bu kötü seçiminin ortaya çıkaracağı sonuç “Onlardan her kim sana uyarsa, sizin cezanız kesinlikle Cehennem’dir.” şeklinde ifade edilmiş-tir. Bu ifade tıpkı Mûsâ Aleyhisselâm’ın Sâmirî’ye söylediği “Haydi git! Ar-tık, hayatın boyunca ‘Dokunmak yok!’ diyeceksin!.” [TāHâ 20/97] ifadesine benzemektedir.
[1993] Şayet “Şart cümlesinin cevabında yer alan zamirin َכ َ ِ َ ْ َ (her kim sana tâbi olursa) ifadesine gitmesi için gaib sıygasında olması gerekmez miydi?” dersen şöyle derim: Evet gerekirdi, fakat burada cümlenin takdiri, “Cehennem onların ve senin cezandır.” şeklindedir. Daha sonra, muhatap sıygası tağlib kuralı gereği gaib sıygasına tercih edilmiş ve “sizin cezanız” denilmiştir. Ayrıca bu “sizin cezanız” ifadesinin iltifat yoluyla, şeytana tâbi olanlara hitaben söylenmiş olması da mümkündür. “Hem de tam bir ceza olarak!” ifadesi “Sizin cezanız kesinlikle Cehennem’dir.” ifadesindeki “ceza-landırılacaksınız” mânası ile ya da gizli bir “cezalandırılacaksınız” fiili ile veya da hal ifadesi olarak mansuptur; çünkü ceza/karşılık kelimesi رًا ُ ْ َ (tam bir ceza olarak) ifadesi ile nitelenmiştir. Mevfûr, müveffer (bollaştırılmış) anla-mındadır. Fir li-sāhibike ‘ırdahû firaten (Dostunun şerefini ikmal et!) denilir. İstefezze, hafife aldı demektir. el-Fezzü, hafif anlamındadır. Eclib, nâra anla-mındaki el-celebeden gelir. el-Hayl, el-hayyâle (binici, süvari) anlamındadır. Hazret-i Peygamber (s.a.)’in yâ haylâ’llāhi’rkebî (Ey Allah’ın süvarisi, Bin!) ifadesi [Ebû Dâvûd, “Cihad”, 53] de buna örnektir. er-Racl1, râcil (yaya) kelime-sinin topluluk ismidir. Bunun bir benzeri, er-rakb ve es-sahb kelimeleridir. Bu kelime fâ‘il anlamında fe‘il vezninde َِכ ِ -de okunmuştur ki bu du وَرَrumda, te‘ib ve tâ‘ib kelimelerinin yorgun anlamında kullanımına benzer.
1 Müfessir ve raclike kıraatini esas almış görünmektedir ki Hafs dışında tüm kārîler böyle okur. / ed.
Racilike, yaya topluluğunla, piyadelerinle anlamındadır. Cim de zamme olabilmektedir, bu durumda hadis (hoş sohbet) kelimesinin hadüs şeklin-de, nedis (fetanet sahibi) kelimesinin nedüs şeklinde okunmasına benzer. Nitekim racülünracilün (adam gibi adam) ifadesi kullanılır. İfade ricâlike ve ruccâlike şeklinde de okunmuştur.
[1994] Şayet“ İblis’in sesiyle onları yerinden oynatması, süvari ve piya-deleri ile onları kendine celbetmesi ne mânaya gelir?” dersen şöyle derim: Bu bir benzetme olup, İblis’in yoldan çıkarmış olduğu kimseler üzerinde tasallutu, bir topluluğun başına dikilen ve onları yerlerinden söküp atacak, içlerini korku ve endişe ile dolduracak şekilde nâra atan, süvari ve yaya birlikleri ile onların üzerine saldırıp onları kökünden kazıyıp atan bir sa-vaşçının durumuna benzetilmiştir. “Sesinle” ifadesinin “şerre çağırmanla” anlamında; “süvari ve yaya birlikleri”nin ise “fesat ehlinden olan tüm yaya ve binekliler” anlamında olduğu da söylenmiştir. Yine, İblis’in atlı ve yaya birliklerinin olması mümkün görülmüştür. Mallara ve çocuklara ortak ol-mak ise, İblis’in malları ve çocukları vesile ederek onları sürüklediği bütün günahlardır ki faiz, haram kazanç, bahîre, sâibe gibi (bazı hayvanları haram-laştırmak şeklindeki) uygulamalar, fısk yolunda mal harcama, israf, zekât vermeme, haram yoldan evlat sahibi olma, babası olmadığı halde birinin babası olduğunu iddia etme, çocuklara ‘Abdül-’ Uzzâ (Uzza’nın kulu) ve Abdü’l-Hâris (Hâris’in kulu) gibi isimler koyma, çocukları Yahudi ve Hıris-tiyan olarak yetiştirme, onları kötü mesleklere, kınanmış pis işlere yönlen-dirme ve benzeri hususlardır.
[1995] “Ve onlara” asılsız, yalan “vaatlerde bulun.” İlahların şefaatçi ola-cağı, soylu neseplere sahip olanların Allah nezdinde değerli olacağı şeklinde-ki vaatlerle tövbeyi ertelemek, tövbe etmeden de günahların affedileceğini düşünmek, Allah’ın merhametine güvenmek, Hazret-i Peygamber (s.a.)’in büyük günahlar için şefaatçi olacağını düşünmek, cehennemde yanıp kül olduktan sonra ateşten çıkmayı ümit etmek, dünyayı ahirete tercih etmek gibi hususlar bunlar arasında yer alır.
[1996] “Şüphesiz, Benim” sâlih “kullarımın üzerinde senin hiçbir nüfuz ve otoriten yoktur.” Yani onları yoldan çıkarmaya kudretin yoktur. “Vekil olarak da” onlara “senin Rabbin yeter.” Onlar senden sığınma konusunda O’na tevekkül ederler. Bunun bir benzeri “Sadece, Senin (ihlâsları sayesin-de) kurtarılan kulların müstesna.” [Hicr 15/40] ifadesidir.
[1997] Şayet“Allah’ın, kullarına musallat olup onları saptırmasını, yoldan çıkarmasını İblis’e emretmesi, onları şerre davet edip hayırdan alıkoymasını emretmesi nasıl caiz olabilir?” dersen şöyle derim: Bu tıp-kı günahkârlara “Dilediğinizi yapın!” [Fussilet 41/40]) emri gibi, mahrum bırakma ve kişiyi kendi haliyle baş başa bırakma anlamındaki emirler-dendir.
67. Âyetin Tefsiri
[1998] ِ ْ ُ “hareket ettirir, seyr ettirir” anlamındadır. ا (sıkıntı) bo-ğulma korkusudur. “Yalvardıklarınızın hepsi zihninizden kaybolur, sadece O kalır.” Başınıza gelen hadiselerde, kendilerine yalvardıklarınızın tama-mı aklınızdan, fikrinizden çıkıp gider, sadece Allah kalır, O’ndan başkasını hatırlamazsınız. Böyle bir vakitte O’ndan başkasına dua etmez, O’ndan başkasının rahmetini ümit etmezsiniz. O’ndan başkasının size yardım et-meye kudretinin yeteceğini aklınıza bile getirmezsiniz. Ya da O’ndan başka dua ettiklerinizden hiçbiri sizi kurtaramaz. Ayrıca burada, “Dua ettiğiniz ilahlarınız size yardıma gelmez, fakat sadece Allah’ın sizi kurtarmasını ümit edersiniz.” şeklinde istisna-i munkatı da söz konusu olabilir.
69. Âyetin Tefsiri
[1999] ْ ُ ِْ َ َ ifadesinde soru Hemze’si yadırgama mânası taşır. Fâ ise أَ
bu ifadeyi hazfedilmiş diğer bir ifadeye atfeder. Cümlenin takdiri, “Kur-tuldunuz da emin mi oldunuz ve bu durum sizi yüz çevirmeye sevk etti?” şeklindedir.
[2000] Şayet“ ِّ َ ْ َ ا ِ א (kara tarafında) ifadesi ne ile mansuptur?” der-sen şöyle derim: Bu ifade َ ِ ْ َ -ifadesinin mef‘û (batırmayacağından) أنَْ lüdür ve tıpkı “Nihayet, onu ve sarayını öyle bir yerin dibine geçirdik ki!..” [Kasas 28/81] âyetindeki َرض ْ .ifadesi gibidir (yerin dibine) ا כُ ِ (sizi) ise haldir. Anlam, “Kara tarafını yerin dibine batırmayacağından, yani siz üze-rinde iken ters yüz etmeyeceğinden[emin misiniz?]” şeklindedir.“Peki ‘taraf ’ kelimesinin zikredilmesinin mânası nedir?” dersen şöyle derim: Bu, bütün yön ve tarafların Allah’ın kudreti açısından eşit konumda olduğunu, kara olsun deniz olsun O’nun helâk kudretinin ve sebeplerinin her tarafta bu-lunduğunu, boğulmanın sadece deniz tarafına mahsus olmadığını, aksine nasıl ki deniz tarafından boğulma tehlikesi söz konusu ise karada da bunun benzeri olan ‘yerin dibine geçme’ tehlikesinin bulunduğunu, onun da tıp-kı suyun altında kalmak gibi toprağın altında kalıp kaybolmak olduğunu, dolayısıyla Allah nezdinde karanın ve denizin eşit olduğunu, denizde kadir olduğu şeye karada da kadir olduğunu, bu sebeple aklı başında olan insanın her yerde aynı ölçüde Allah’tan korkması gerektiğini ifade eder.
[2001] “Ya da taş getiren bir fırtına göndermeyeceğinden…” א ًِ א
er-rîhu’lletî tahsıbu, yani “size taş fırlatan fırtına” demektir. Mâna, “Altı-nızdan sizi yerin dibine batıracak bir helâk gelmese de, Allah’ın üzerinize göndereceği, başınıza taş fırlatan bir rüzgâr ile pekâlâ üzerinizden de azap gelebilir! O zaman bu azap sizin için denizde boğulmaktan daha şiddetli olur.” şeklindedir. “Sonra” bütün bunları başınızdan savabilecek “bir vekil de bulamazsınız kendinize!”
[2002] ْ ُ ِْ أَ ,Sizin şimdi kurtarmış olduğu denize tekrar dönmenizi أمَْ
gemilere binmenizi sağlayacak ihtiyaç ve sebeplerinizi artırıp kuvvetlendir-mesinden, böylece tekrar denize döndüğünüzde üzerinize bir fırtına gönde-rerek sizi cezalandırmayacağından “emin misiniz?”
א [2003] ً ِ א şiddetli bir gürültüsü olan, adeta kırıp geçiren fırtına demektir. Uğradığı her şeyi kırıp geçiren fırtına olduğu da söylenmiştir.
ْ כُ َ ِ ْ ُ َ ifadesi Tâ ile fe-tuğrikaküm şeklinde de okunmuştur. Bu durumda, “Rüzgârın sizi boğmasından” anlamına gelir. Yine hem bu fiil hem de yahsi-fu, yursile ve yu‘îdeküm fiilleri Yâ ile okunduğu gibi Nun ile de okunmuştur. et-Tebî‘ hak talebinde bulunan kimse demektir. Nitekim Yüce Allah’ın fe’tti-bâ‘un bi’l-ma‘rûf (Örfe uygun bir şekilde talep edilir. [Bakara 2/178]) ifadesin-de de böyle kullanılmıştır. Şemmâh da şöyle demiştir:
Borçlunun, alacaklısından kaçtığı gibi
[2004] Yine fülânün ‘alâ fülânin tebî‘ün bi-hakkihî (Falanca filancanın hakkını talep ediyor.) denilir. Anlam, “Biz onlara yapacağımızı yaparız da sonra, yaptığımıza karşılık bizden herhangi bir şey talep edecek, bizden in-tikam alacak, onların öcünü alacak kimse bulamazlar.” şeklindedir. Bu ifade tıpkı א َ א َ ْ ُ אفُ َ َ ”!Orayı cezalandırırken de [kimseden] korkmuyordu“) و [Şems 91/15]) ifadesi gibidir.
[2005] “İnkâr etmenizden” yani nimete karşı nankörlüğünüzden “do-layı.” Bununla onların Allah kendilerini kurtardığında yüz çevirmelerini kastetmektedir.
70. Âyetin Tefsiri
[2006] ‘Âdemoğlunun değer ve fazileti babında şöyle denilir: Allah Teâlâ onu akıl, nutk (konuşma), temyîz, yazma, güzel sûret, normal boy, dünya ve ahirete dair işleri sevk ve idare etmek gibi özelliklerle değerli kılmıştır. Allah’ın, ‘Âdemoğullarını yeryüzünden olan her şeye hâkim kılarak ve her şeyi emirlerine amade kılarak değerli kıldığı da söylenmiştir. Yine Âdemoğ-lu dışında bütün canlıların yiyeceklerini direkt ağzıyla yediği de söylenmiş-tir. Anlatıldığına göre; bir defasında Hârûn er-Reşîd’e yemeği getirilmiş, o da kaşık getirilmesini istemiş. O sırada yanında bulunan Ebû Yûsuf [ v. 182/798] ona, “Atan İbn Abbâs [v. 68/688] Yüce Allah’ın “Biz ‘Âdem oğlunu değerli kıldık” âyetini ‘Onlara yemek yiyecekleri parmaklar verdik’ şeklinde tefsir etmiştir” demiş; o sırada kaşıklar getirilmiş, fakat Reşîd kaşıkları geri çevirip, yemeği elleriyle yemiştir.
[2007] “Yarattıklarımızın çoğundan üstün kıldık.” Yani melekler dışın-dakilere üstün kıldık. Allah katındaki yüce konumlarıyla sadece meleklerin, kendilerine üstün kılınmış olması üstünlük olarak insanlara yeter.
[2008] Şu Mücbire’ye şaşarım doğrusu! Nasıl da her şeyi ters yüz edip hakikat karşısında kibirleniyorlar!? Hatta bu kibir âdetleri onları çok büyük bir suça, insanı meleklere üstün tutmaya cür’et ettirmiş, Allah’ın melekleri yücelttiğini, onları tazim ile zikrettiğini bildiren âyetleri işittikleri, Allah’ın melekleri nereye yerleştirmiş; onları kendisine nasıl yakınlaştırmış, peygam-berlerin ümmetleri içerisindeki konumları neyse onları da peygamberler içe-risinde o konuma yerleştirmiş olduğunu bildikleri halde bunu yapmışlardır.
Üstelik, aşırı taassupları onları bu konuda birtakım rivayetler, haberler der-lemeye kadar sürüklemiştir ki bunlardan birine göre melekler, “Rabbimiz! Sen ‘Âdem oğullarına dünyayı verdin, orada yiyorlar, istifade ediyorlar. Bize ise bunu vermedin, bu yüzden bunu bize ahirette ver.” demişler, Allah Teâlâ da “İzzetim ve celâlim için söylüyorum ki, kendi ellerimle yaratmış olduğum ‘Âdem’in zürriyetini kendisine sadece bir ol emri verdiğim ve hemen olan bir varlık gibi kılmam.” buyurmuştur. Yine Ebû Hüreyre’den Hazret-i Peygam-ber (s.a.)’in “Allah katında mümin, kendi katındaki meleklerden daha de-ğerlidir.” şeklinde bir hadisini rivayet etmişlerdir [ İbn Mâce, “Fiten”, 7]. Onların işledikleri hatalardan biri de bu âyetteki kesîran (çoğundan) ifadesini cemî‘an (hepsinden) şeklinde tefsir etmeleridir. Bu konuda öyle bir mahrumiyet ha-lindedirler ki dil zevkinden büsbütün yoksun duruma düşmüşler ve “Yarattık-larımızın çoğundan üstün kıldık.” ifadesini “Yarattıklarımızın hepsine üstün kıldık.” şeklinde tefsir etmelerinin ne kadar yanlış ve çirkin olduğunu idrak edemez olmuşlardır. Oysa bu ifadeyi “yarattıklarımızın hepsinden” şeklinde tefsir etmek onların boğazlarına daha beter düğüm olacak, gözlerine daha büyük bir çöp olarak batacaktır, fakat onlar bunun farkında bile değillerdir. Onların sanki Cebrail Aleyhisselâm’ın Lût kavminin şehirlerini helâk etmiş olmasından öfkelenmiş gibi mele-i a‘lâya düşmanlık beslemek için ne kadar uzak yorumlar yaptıklarına, ne kadar kurnazca bahaneler ileri sürdüklerine bir baksana! Doğrusu, bu nefret onların kalplerinden hiç ayrılmamaktadır.
71. Âyetin Tefsiri
ا [2009] ُ ْ َ (çağırırız) ifadesi bu şekilde Nun ile okunduğu gibi Yâ ile yed’û (çağırır) şeklinde de okunmuştur. Yine yud‘â küllü ünâsin (Tüm insan-lar çağrılır.) şeklinde meçhul fiil olarak da okunmuştur. Hasan-ı Basrî [v. 110/728] ef‘â (yılan) kelimesini ef‘av şeklinde okuyan lehçeye göre buradaki Elif ’i Vav’a dönüştürerek yud‘av küllü ünâsin şeklinde okumuştur. Bu du-rumda zarf (yevme), başındaki gizli bir üzkür (zikret) ifadesi ile mansuptur. Ancak yud‘avdaki Vav’ın çoğulluk alameti olduğu, tıpkı َ ِ ى ا َ ْ وا ا َ وأا ُ َ َ (Gizlice fısıldaştılar zalim olanları.” [Enbiyâ 21/3]) ifadesindeki gibi1 olduğu da söylenebilir. Merfû‘ olması ihtimali ise tıpkı [ِم َ ْ ِ ْ َ ا َ إِ ْ ُ َ ُ Saf) وَ61/7)] âyetindeki yud‘âda olduğu gibi takdir iledir. Kelimenin sonundaki Nun 2, zamir olmadığı ve sadece çoğul alameti olduğu için çok da önem arz etmemektedir. Bu yüzden de zikredilmemiştir. 1 Yani وأسَرُّوا ifadesinde fiil fâ‘ili ile birlikte söylenmişken, الَّذِينَ ظلََمُوا buyrularak fiile 2. bir fâ‘il isnat edilmesi kabilin-
den. Hatta bazıları, asıl bunun fâ‘il olduğunu, وأسَرُّوا kelimesinin َّوأسَر olması gerektiğini iddia etmişlerdir. / ed. 2 Yani yevme yud‘avne olması gerekirken… / ed.
[2010] “Önderleri ile” yani önder kabul ettikleri peygamberler veya din büyükleri ile ya da kitap ve dinleri ile. Nitekim yâ etbâ‘a fülânin, yâ ehle dîni kezâ ve kitâbi kezâ (Ey falanın takipçileri! Ey falan dinin mensupları! Ey falan kitabın mensupları!) ifadeleri kullanılır. Bu ifadenin, “amel defterleri ile” anlamında olduğu da söylenmiştir. Buna göre o gün “Ey hayır defteri sahipleri! Ey şer defteri sahipleri!” şeklinde seslenilecektir. Hasan-ı Basrî’nin [v. 110/728] kıraatinde bu ifade bi-kitâbihim (kitapları ile) şeklindedir.
[2011] Tefsire sonradan dâhil edilen bid‘at görüşlerden birine göre ise imâm ifadesi ümm (anne) kelimesinin çoğulu olup, kıyamet günü insanlar anneleri ile çağrılacaklardır ve babalarıyla değil de anneleriyle çağrılmala-rındaki hikmet, Îsâ Aleyhisselâm’ın hakkını gözetmek, Hazret-i Hasan [v. 50/670] ve Hüseyin’in [v. 61/680] şereflerini ortaya koymak ve veled-i zina olarak dünyaya gelmiş kimseleri rezil rüsva etmemektir. Bunlardan hangisi-nin -görüşün kendisinin mi yoksa gerekçesinin mi- daha uyduruk ve bid‘at olduğunu bilemedim doğrusu!..
[2012] Bu çağrılan kimselerden “kimin amel defteri sağından veril-mişse, onlar defterlerini okuyacak…” Söylendiğine göre “onlar” ifadesinin kullanılmış olmasının sebebi, َ
ِ ْ أوُ َ (kime verilmişse) ifadesindeki çoğul mânasıdır. Şayet“Defteri soldan verilenler okumayacakmış gibi neden sadece defteri sağdan verilecek olanların okuyacağı söylenmiştir?” dersen şöyle derim: Onlar da okuyacaklardır, fakat kitaplarında olanı gördükle-ri zaman sorguya çekilen kimsenin azarlanmadan ve kendisinden intikam alınmadan önce, utancından işlediği suçlar için eyvah etmesi, kötülüklerini itiraf etmesi gibi bir duruma düşecekler, rezil rüsva olacaklar, dilleri tutula-cak, kekeleyecekler, iki kelimeyi bir araya getiremez duruma gelecekler ve böylece, okumaları sanki okumama gibi olacaktır. Oysa defterlerini sağdan alanların durumu bunun tam tersidir. Zira onlar defterlerini en güzel ve açık şekilde okuyacaklar, hatta sadece kendilerinin okuması ile yetinme-yecek, mahşer halkına dönüp “Alın işte, okuyun amel defterimi!” [Hakka 69/19] diyeceklerdir.
[2013] “Kıl kadar zulme uğramayacaklar,” sevaplarından en küçük bir şey eksiltilmeyecektir. Bu ifade tıpkı “Hiçbir haksızlığa uğratılmadan.” [ Meryem 19/60] ve “Ne zulme uğrayacağından ne de hakkının yeneceğinden endişe eder.” [TāHâ 20/112] ifadeleri gibidir.
72. Âyetin Tefsiri
[2014] Anlam, “Kim dünyada körse, ahirette de aynı şekilde kör olacaktır, hatta körden daha şaşkın halde olacaktır” şeklindedir. Görme duyusu bozuk ol-duğu için gözle görülen şeyleri algılayamayan anlamındaki a‘mâ (kör) kelimesi ile, isti‘âre olarak, kurtuluş yolunu bulamayan kimse ifade edilmektedir. Böyle biri, dünyada gözlem ve tefekkürde bulunmadığı için hidayet yolunu bulama-mıştır, ahirette ise artık o yolu bulmak kendisine fayda vermeyecektir.
[2015] İkinci a‘mâ (kör) kelimesinin ism-i tafdil, yani “daha da kör” anlamında olmasını da mümkün görmüşlerdir. Bu yüzden Ebû ‘Amr [v. 154/771] bunlardan ilkini imâle ile, ikincisini ise tefhīm ile okumuştur; çünkü ism-i tafdil kalıbı men (her kim) ifadesi ile tamamlanır. Bu yüzden, ikinci a‘mâ(nın sonun)daki Elif, tıpkı ْ כُُ א ْ kelimesindeki Elif gibi kelime أortasında yer alan Elif hükmündedir. İlk a‘mâya ise hiçbir şey taalluk etme-mektedir; bu yüzden de içerisindeki Elif, sonda yer alan Elif hükmündedir ve imâle ile okunur.
75. Âyetin Tefsiri
[2016] Rivayete göre Sakīf kabilesi, Hazret-i Peygamber (s.a.)’e “Bize Araplara karşı iftihar edeceğimiz birtakım ayrıcalıklar vermedikçe senin emrin altına girmeyiz! Öşür vermeyiz, cihat için toplanmayız, namazda eğilmeyiz, bizim lehimize olan her faizi alırız, aleyhimize olan her faiz ise bizden kaldırılacak! Lât’tan bir sene istifade etmemize izin vereceksin, se-nenin başında da onu kendi ellerimizle kırmayız! Vadimiz olan Vecc’e ge-lip ağacını keseni def etme hakkımız olacak. Araplar sana ‘Neden böyle yaptın!?’ diye sorduklarında, onlara ‘Bunu bana Allah emretti!’ diyecek-sin.” Demişler ve sonra yazmak için belge getirmişler. Kâtip Bismillâhir-rahmânirrahîm. Bu, Allah Resulü Muhammed’den Sakīf ’e yazılmış olan belgedir: Bunlar öşür vermeyecekler, cihat için toplanmayacaklar…” yazmış; o sırada Sakīfliler “Ve namazda eğilmeyecekler” diye söylemişler;
Peygamber (s.a.) susmuş, sonra onlar kâtibe, “Yaz, onlar namazda eğilmeye-cekler diye yaz!” demişler. Kâtip ise Peygamber (s.a.)’e bakmış… O sırada Hazret-i Ömer (r.a.) ayağa kalkıp kılıcını çekmiş ve “Ey Sakīfliler! Peygam-berimizin kalbini ateşle (esefle) doldurdunuz!.. Allah da sizin kalplerinizi ateşle doldursun!” demiş. “Biz seninle değil, Muhammed’le konuşuyoruz!” demişler… Âyet bunun üzerine nâzil olmuş.1
[2017] Bir diğer rivayete göre ise Kureyşliler Peygamber (s.a.)’e, “Rah-met âyetini azap âyeti, azap âyetini rahmet âyeti olarak değiştir, sana inana-lım.” demişler. Âyet bunun üzerine nâzil olmuş.
َכَ [2018] ُ ِ ْ َ َ כאدُوا ,ifadesindeki in (.Az daha seni ayartacaklardı) وَإِنْ innenin hafifletilmiş halidir. Lâm da bu inin olumsuzlama edatı olan inden ayırt edilmesini sağlamaktadır. Anlam, şöyledir: Durum şudur ki onlar seni ayartmaya, fitneciler olarak seni aldatmaya yaklaşmışlardı
[2019] “Bizim sana vahyettiğimizden” yani bizim emir ve nehiyleri-mizden, vaat ve tehdilerimizden “başka şeyler uydurup Bize isnat edesin diye” yani söylemediklerimizi uydurup bize isnat edesin diye. Burada on-ların vaatleri tehdit olarak, tehditleri de vaat olarak değiştirme şeklindeki isteklerini ve Sakīf ’in Allah’ın indirmediği şeyleri Allah’a atfetme şeklindeki önerilerini kastetmektedir. “Seni ancak o zaman velî edineceklerdi!” Eğer onların isteklerine tâbi olsaydın o zaman seni velî edinirlerdi. Onların velîsi olup, benim velâyetimden çıkmış olacaktın!
[2020] “Şayet sana sebat vermemiş olsaydık” seni sabit kılmamız ve koru-mamız olmasaydı “sen de az da olsa onlara meyletmiştin;” onların aldatma ve tuzaklarına meyledeyazmıştın! Bu ifade Allah tarafından Hazret-i Peygamber (s.a.)’e verilmiş ziyade bir destek ve motivasyondur ki müminlere yönelik bir lütuf da içermektedir. “Ama o zaman” yani onlara en ufak bir şekilde meylet-miş olsaydın “Biz de sana hem hayattakinin hem de ölümden sonrakinin iki katını tattırırdık!” Yani sana ahiret azabını ve kabir azabını iki kat tattırırdık.
[2021] Şayet“Bu sözün2 aslı nedir?” dersen şöyle derim: Aslı, “Sana haya-tın azabını ve ölümün azabını tattırırdık.” şeklindedir; çünkü iki türlü azap var-dır; ölümdeki azap -yani kabir azabı- ve ahiret hayatındaki azap ki o da cehen-nem ateşidir. Dı‘f (ikiye katlama) ifadesi de bu azabın sıfatı olarak kullanılmış olup “Sen de Ateş’ten bunlara kat kat bir azap ver.” [A‘râf 7/38] ifadesine benzer.
1 Bu rivayette mekkî bir ayetin medenî bir olgu üzerine nazil olduğu söylenmiş olmaktadır. Oysa Sakîflilerin bu teklifleri ve daha sonra İslamiyet’le müşerref olmaları oldukça muahhar / geç bir dönemdir [h. 9 / m. 630]. / ed.
2 Yani ِאت َ ْ َا ْ ِ אةِ وَ َ ْ َا ْ ِ (hayatın katbekatı ve ölümün katbekatı) ifadesinin. / ed.
Dolayısıyla ifadenin aslı, “Sana hayatta katbekat azap ve ölümde de katbe-kat azap tattırırdık.” şeklindedir. Ama daha sonra sıfat ile nitelenen kelime (azâb) hazfedilmiş, sıfat yani katbekat ( ْ ِ ) kelimesi onun yerine kul-lanılmıştır. Ardından, sıfat olan kelime, nitelediği kelime gibi tamlamaya girmiş ve “hayatın katbekatı ve ölümün katbekatı” denilmiştir. Nitekim “hayatın elemini de, ölümün elemini de sana tattırırdık” denilmiş olsaydı da aynı durum söz konusu olacaktı. Ayrıca hayatın katbekat azabı ifade-siyle dünya hayatının azabının, “ölümün katbekat azabı” ile de ölümden sonra gelen kabir azabının ve cehennem azabının kastedilmiş olması da mümkündür. Bu durumda anlam, “O zaman sana günahkârlar için dünya hayatında âcil olarak verilen azabı tattırır, bunu ölümden sonrasına tehir etmezdik.” şeklindedir.
[2022] “Neredeyse” ifadesinin kullanılması ve “az da olsa” ifadesiyle on-lara olan meylin azlığının ifade edilmiş olması, buna rağmen devamında çok şiddetli bir tehdit ve her iki cihanda da katbekat azap uyarısı yapılmış olması, çirkin bir fiili işleyen kimsenin değeri ve konumu ne kadar yüksek olursa, o fiili işlemenin o kadar fazla çirkin hale geleceğine dair çok açık bir delil-dir. -Bu sebepledir ki Ehl-i ‘Adl ve’t-Tevhid ( Mu‘tezile) mezhebinin büyük üstatları, Mücbire’nin çirkin fiilleri Allah’a isnat etmelerini çok büyük bir günah olarak değerlendirmişlerdir. - Allah Teâlâ çirkin fiillerden bütünüyle münezzehtir.- Yine bu ifadede, azgınlara karşı gösterilebilecek en ufak bir yakınlığın, müdâna ve gevşekliğin Allah’a karşı çıkmak, onun velâyetinden dışarı çıkmak olduğu, O’nun gazap ve cezasını gerektirdiği konusunda da delil bulunmaktadır. Dolayısıyla mümine düşen, bu âyeti okuduğu zaman durup düşünmektir. Zira bu âyet, üzerinde iyice düşünmeyi gerektirmekte-dir. Bu âyet hakkında düşünen kimsenin haşyet hissetmesi, Allah’ın dinine olan bağlılık ve hamiyetinin artması gerekir. Hazret-i Peygamber (s.a.)’in bu âyet inzâl edildiği zaman, “Allah’ım! Beni bir göz açıp kapayıncaya kadar dahi olsa kendi nefsime bırakma!” diye dua ettiği nakledilmiştir.
77. Âyetin Tefsiri
[2023] Mekkelilerin düşmanlık ve tuzakları ile seni “yurdundan” Mek-ke toprağından, “çıkarmalarına ramak kaldı. Ama o zaman, kendileri de senin ardından” yani seni çıkardıktan sonra “çok az bir zaman kalabilirler!” Zira Allah onları helâk edecektir. Nitekim Yüce Allah’ın buyurduğu gibi ol-muş ve onlar Hazret-i Peygamber (s.a.)’in çıkarılmasının ardından Bedir’de helâk edilmişlerdir. Bunun mânasının “Eğer seni çıkaracak olurlarsa deve-lerine varıncaya kadar tamamının kökü kazınacaktır!” şeklinde olduğu da söylenmiştir ki Peygamber (s.a.)’i Mekke’den Mekkeliler çıkarmış değildir, aksine o Rabbinin emri ile hicret etmiştir. İfadenin “Seni Arap diyarından çıkaracaklardı.” anlamında olduğu da, “ Medine’den çıkaracaklardı.” anla-mında olduğu da söylenmiştir. Zira Peygamber (s.a.) Medine’ye hicret etti-ği zaman Yahudiler ona haset etmiş ve onun kendilerine yakın olmasını hoş karşılamamışlar, toplanıp yanına gelmiş ve “Ey Ebu’l-Kāsım! Peygamberler sadece Şam’da gönderilir. Orası kutsal bir topraktır ve İbrâhim’in hicret ettiği yerdir. Eğer sen de Şam’a gidersen sana inanır, tâbi oluruz. Biliyoruz ki seni Şam’a gitmekten alıkoyan tek şey Rumların korkusudur. Eğer ger-çekten Allah’ın peygamberi isen o zaman Allah seni onlardan koruyacaktır.” demişler. Bunun üzerine Peygamber (s.a.) Medine’nin birkaç mil dışına -bir görüşe göre Zülhuleyfe’ye- karargâh kurmuş, bütün ashabı onun yanında toplanmış ve insanlar onun kendilerinin Allah’ın dinine girmesi yönündeki gayreti sebebiyle Şam’a gitme konusunda kararlı olduğunu görmüşler. Bu-nun üzerine bu âyet nâzil olmuş, o da geri dönmüştür.
نَ [2024] ُ َ ْ َ ifadesi lâ yelbesûneke şeklinde de okunmuştur. Übeyy b. Kâ‘b [v. 33/654] kıraatinde ise izen (o zaman) ifadesinin amel etmesi ile lâ yelbesû şeklinde okunmuştur. “Peki bu iki okuyuşun gerekçesi nedir?” der-sen şöyle derim: Meşhur olan lâ yelbesûne kıraatinde fiil fiile atfedilmiştir ve kâdenin haberi olduğu için merfû‘dur. Kâdenin haberi olarak gelen fiil, isim konumundadır. Übeyy b. Kâ‘b’ın kıraatinde ise izen lâ yelbesû ifadesi başlı başına bir cümle olup, ve in kâdû le-yestefizzûneke (Seni çıkarmalarına ramak kalmıştı.) cümlesine atıftır. َכ َ ifadesi1 ََכ َ ِ (senin ardından) şeklinde de okunmuştur. Şair bu ifadeyi şöyle kullanmıştır:
Beldeleri silinip gitti arkalarından; tıpkı hasır yapan kadınların hurma lifl erini sağa sola yayması gibi [bakımsız, karmakarışık]
Buradaki hılâfehum da “onlardan sonra” anlamındadır.
1 Müfessir İbn ‘ Âmir, Hamza, Kisaî, Şeyh Yakup ve Hafs dışındakilerin halfeke kıraatini esas almaktadır. / ed.
[2025] “Peygamberlerimizle ilgili kanun üzere” yani peygamberlerini aralarından kovup çıkaran her kavme dair Allah’ın kanunu, onları helâk etmektir. َ ُ (kanun) kelimesi tekit bildiren mastar olarak mansuptur, yani “Allah işte bu kanunu kanun olarak koymuştur.” anlamındadır.
79. Âyetin Tefsiri
[2026] Deleket eş-şemsü ifadesi “Güneş battı.” anlamına gelir; “Zeval buldu, yani tam tepe noktasını geçti.” anlamında olduğu da söylenmiştir. Hazret-i Peygamber (s.a.)’in “ Cebrail bana güneşin zeval anında (dülûk) geldi ve öğle namazını kıldırdı.” buyurduğu rivayet edilmiştir. Ovalamak anlamındaki delkten türemiştir; çünkü insan Güneş’e baktığı zaman gözle-rini ovalar. Dülûk zeval vakti anlamında ise o zaman âyet, beş vakit namazı ifade eder. Yok güneşin batışı anlamında ise o zaman öğlen ve ikindi hariç diğer namazları ifade eder. el-Ğasak karanlık demektir ki akşam namazı-nın vakti anlamına gelir. ِ ْ َ ْ آنَ ا ْ ُ sabah namazı anlamındadır. Bu namaz kur’ân olarak isimlendirilmiştir, çünkü Kur’ân okumak namazın bir rük-nüdür. Tıpkı diğer rükünleri olan rükû, secde ve kunût kelimeleri ile nama-zın kastedilmesi de böyledir. Bu âyet kıraatin namazın bir rüknü olmadığı görüşünde olan Ebû Bişr İsmail b. İbrâhim İbn ‘Uleyye [v. 193/808] ve Ebû Bekr el-Esamm [v. 201/816] aleyhine delildir.
[2027] “Şahitlidir” gece ve gündüz melekleri ona şahitlik ederler. Bun-lardan bir kısmı o esnada inmekte, diğer bir kısmı da çıkmaktadır. Bu na-maz gece divanının sonunda, gündüz divanının ise başındadır. Ya da “Ge-nellikle ona pek çok namaz kılan kimse şahit olur, katılır.” anlamında veya “Onun hakkı çok kalabalık cemaat tarafından şahitlik edilmesi, kılınma-sıdır.” anlamındadır. ِ ْ َ ْ آنَ ا ْ ُ ifadesinin sabah namazında uzunca Kur’ân okumaya teşvik olması da mümkündür; çünkü insanlar bu namaza çok katılım gösterirler ve böylece insanların çokça Kur’ân dinlemeleri, sevabın da çoğalması sağlanır. Bu sebeple sabah namazı, namazlar içerisinde, en uzun Kur’ân okunan namazdır.
[2028] “Geceleyin de” gecenin bir kısmına sana vazife olarak “onunla uykunu böl.” Teheccüd kelimesi, namaz için uykuyu terk etmek demektir. Aynı kalıptaki te’essüm günahı terk etmek, taharruc da zorluğu terk etmek-tir. Aynı şekilde uykuya da teheccüd denilir.
[2029] “Sana mahsus bir nafile olarak” yani senin için beş vakit namaza ilave olarak. ً َ ِ א kelimesi teheccüden kelimesi yerine kullanılmıştır, çünkü te-heccüd, ilave ibadettir. Dolayısıyla teheccüd ve nafilenin her ikisini de ortak bir anlam bir araya getirir. Mâna, “Teheccüd sana farz olan namazlara ilave olarak, sadece sana mahsus bir farz kılınmıştır.” şeklindedir; çünkü bu na-maz diğerleri için nafiledir. دًا ُ ْ َ א ً א َ ifadesi zarf olarak mansuptur, yani “Umulur ki kıyamet günü Rabbin seni hamd etmeye değer bir yere ulaştırır.” anlamındadır. Ya da “gönderir” ifadesi “ikame eder” anlamını ihtiva eder. Bu ifadenin “Seni hamde değer bir yer sahibi olarak gönderir.” anlamında hal olması da mümkündür. دًا ُ ْ َ א ً א َ ifadesi, “içerisinde bulunan kimsenin ve onu görüp tanıyan herkesin hamd ettiği makam” demektir. Bu, hamd etmeyi gerektiren bütün değerli nimetleri içine alan mutlak bir ifadedir.
[2030] Bundan maksadın şefaat olduğu da söylenmiştir, ancak bu sa-dece bu kelimenin anlamına dâhil olan türlerden biridir. İbn Abbâs’tan [v. 68/688] “Evvelkilerin ve sonrakilerin sana hamd edip, seni öveceği ve bütün mahlûkata üstün olacağın bir makamdır ki o makamda sen istersin veri-lir, şefaat edersin şefaatin kabul edilir, senin sancağının altında olmayan hiç kimse kalmaz.” dediği nakledilmiştir. Ebû Hüreyre Hazret-i Peygamber (s.a.)’in “O, ümmetime şefaat edeceğim makamdır.” dediğini nakletmiştir [Buhārî, “Tevhid”, 23. Özetle]. Huzeyfe b. el-Yemân’ın [v. 36/656] şöyle dediği nakledilmiştir: İnsanlar düz bir mekânda toplanırlar, hiç kimse konuşmaz; ilk çağrılan Muhammed Aleyhisselâm olur. O da “Buyur!.. Memnuniyetle!.. Sana şer ulaşamaz. Hidayetteki, senin hidayet ettiğindir. Kulun senin hu-zurundadır; seninle ve sana yöneliktir. Senden ancak yine sana sığınılır ve kurtulunur. Mübareksin, müteâlsin! Beyt’in Rabbi olan sen, her tür eksik-ten münezzehsin!” der. İşte, “Bakarsın, Rabbin seni ‘hamd’ etmeye değer bir yere gönderir.” âyeti bunu anlatmaktadır.1
80. Âyetin Tefsiri
[2031] Medhale ve mahrace kelimeleri zamme ile mudhale ve muhrace şeklinde de okunmuştur. Zamme ile okunduğuna mastar anlamında, fetha ile okunduğunda ise “Beni sok, ben de hayırlısıyla (sadakat sahibi olarak) gireyim.” şeklindedir. Yani:
• “Beni kabre, kendisinden razı olduğun, tertemiz, kötülüklerden arınmış kimse olarak sok, diriliş anında da oradan kendisinden razı olduğun, saygınlıkla karşılanacak, gazabından emin bir şekilde çı-kar.” anlamındadır. Bu ifadenin dirilişten bahseden ifadelerin hemen ardından gelmiş olması buna delâlet eder.
• Âyetin, Hazret-i Peygamber (s.a.)’e hicret etmesi emredildiği zaman nâzil olduğu da söylenmiştir, yani Medine’ye girmesi ve Mekke’den çıkması kastedilmektedir.
• Mekke’den müşriklerden kurtulup emin bir şekilde çıkması ve yine Mekke’ye fetih esnasında muzaff er bir şekilde girmesinin kastedildiği de,
• Mağaraya (Sevr mağarasına) sağ salim girip sağ salim çıkmasının kas-tedildiği de,
• Çok ağır bir iş olan nübüvvet yükünü yüklenmeye girmesi ve ken-disine verilen görevi kusursuz bir şekilde yerine getirmiş olarak bu görevden çıkmasının kastedildiği de,
• İtaatin kastedildiği de,• Girilen her iş ve yeri kapsayan umumi bir ifade olduğu da söylenmiştir.
[2032] “Destek” “beni muhaliflerime karşı destekleyecek bir delil” ya da “küfre karşı İslâm’a yardım edecek kuvvetli bir mülk ve güç” an-lamındadır. Nitekim bu duasına icabet edilmiş ve kendisine “Allah seni insanlardan korur.” [Mâide 5/67]; “Galip gelecekler elbette Allah’ın taraf-tarlarıdır.” [Mâide 5/56]; “(Resulünü) bütün dinlerin ışığını sönük bıraka-cak hak din’ ile gönderen O’dur.” [ Tevbe 9/33] ve “Allah, onları da mutlaka egemen kılacağını (vaat etmiştir).” [Nûr 24/55] buyurmuştur. Yine ona Fars ve Rum krallıklarına hâkim olacağını vaat etmiş ve bu vaadini de gerçek-leştirmiştir. Rivayete göre Peygamber (s.a.) ‘ Attâb b. Esîd’i Mekke’ye vali tayin etmiş ve ona “Git, seni ehlullaha1 vali tayin ettim.” buyurmuştur, 1 Kâbe’ye komşuluk ve hizmetlerinden dolayı ehlullah (Allah’ın ehli) sayılan Mekkelilere. / ed.
‘Attâb ise münafıklara karşı çok şiddetli, müminlere karşı da çok şefkatli davranmış ve “Allah’a yemin olsun ki cemaatle namazdan geri kalan birini bulursan onun boynunu vururum! Çünkü namazdan ancak münafık geri kalır!” demiştir. Bunun üzerine Mekkeliler “Ehlullaha çok katı bir bedevi olan ‘ Attâb b. Esîd’i mi vali tayin ettiniz ya Rasûlâllah!” demişler, o da şöyle buyurmuştur: “Ben rüyamda ‘ Attâb b. Esîd’in cennetin kapısında olduğu-nu, kapının tokmağını kavrayıp şiddetle çarptığını ve nihayet kapının ken-disine açıldığını ve içeri girdiğini gördüm. Zira Allah ‘ Attâb b. Esîd’in, ken-dilerine zulmetmek isteyenlere karşı müslümanlara verdiği destekle İslâm’ı güçlendirmiştir kiogüçlü, yardımcı destek (sultān-ı nasīr) işte budur.”
81. Âyetin Tefsiri
[2033] Kâbe’nin çevresinde üç yüz altmış put vardı, her kavmin ken-dine ait bir putu vardı. İbn Abbâs’tan [v. 68/688] şöyle nakledilmiştir: Bu putlar Arap kabilelerine aitti, onları ziyaret için hac yapar; onlara kurbanlar keserlerdi. Bunun üzerine Kâbe bu durumu Allah’a şikâyet ederek;
“-Ya Rabbi! Benim çevremde, daha ne zamana kadar sana değil de bu putlara tapılacak!?” dedi. Allah da ona,
“-Senin için yeni bir dönem ihdas edeceğim ve seni secde eden yüzlerle dolduracağım. Kartallar gibi süzülerek sana gelecekler, kuşların yumurtala-rına özlem duydukları gibi sana özlem duyacaklar, çevrende lebbeyk nidaları ile seslenecekler.” buyurdu.
[2034] Fetih günü bu âyet nâzil olduğu zaman (?) Cebrail Aleyhisselâm Hazret-i Peygamber (s.a.)’e, “Asanı eline al ve onları devir.” dedi, Peygamber (s.a.) da tek tek her bir putun karşısına geçip elindeki asası ile putun gözüne vurarak “Hak geldi bâtıl zâil oldu.” diyor ve putu yüz üstü deviriyordu. Ni-hayet bütün putları devirdi. Geriye sadece Huzā‘a kabilesine ait Kâbe’nin üstünde bir put kaldı, bu put sarı renkli ve uzun bir şişe şeklindeydi. Haz-ret-i Ali’ye, “Ali! At onu aşağı!” dedi ve kendisini kaldırıp Kâbe’nin üzerine çıkmasını sağladı; o da yukarı çıktı ve putu aşağı attı, put kırıldı. Bunun üzerine Mekkeliler şaşırdılar ve “ Muhammed’den daha büyüleyici bir adam görmedik!” dediler. - Kâbe’nin şikâyeti ve ona vahyedilmesi, hayalde can-landırma (tahyîl) türünde bir anlatımdır.-
[2035] ُ ِ א َ ْ َ ا َ -Yok olup gider.” demektir. Zehekat nefsühû (Canı çık“ زَtı.) ifadesinden gelir. Hak ile İslâm, bâtıl ile de şirk kastedilmektedir. “Bâtıl yıkılmaya mahkûmdur.” Yani ‘her an sabit’ ve daimi değildir; devriktir.
82. Âyetin Tefsiri
لُ [2036] ُ ifadesi şeddesiz (nunzilu) okunduğu gibi, şeddeli (nunez-zilu) da okunmuştur. ِآن ْ ُ ْ َا
ِ (Kur’ân’dan) ifadesi َِאن وْ ْ َا ِ (“putlar” [ Hac 21/30]) ifadesi gibi beyan anlamına gelebileceği gibi kısmîlik mânasına da gelebilir. Anlam şöyledir: Kur’ân’dan inzâl edilen her bir şey müminler için şifadır; onunla imanları artar, dinleri ıslah olur. Onlar için Kur’ân’ın yeri, hasta için şifanın yeri neyse odur. Hazret-i Peygamber (s.a.)’in “Her kim Kur’ân ile şifa bulmazsa, Allah onu iyileştirmez.” buyurduğu nakledilmiş-tir. Kâfirlerin ise onunla sadece “hüsranları”, yani eksiklikleri artar, çünkü onlar onu yalanlayıp inkâr ederler. Bu ifade “Kalplerinde hastalık bulunan-ların ise murdarlığına murdarlık katar (inkârlarını iyice pekiştirir.)” [ Tevbe 9/125] ifadesine benzer.
84. Âyetin Tefsiri
[2037] “İnsana nimet” yani sıhhat ve bolluk “verdiğimizde yüz çevirir.” Allah’ı hatırlamaz; sanki Allah’tan bağımsızmış, kendi başına kaimmiş gibi davranır. ِ ِ ِ א ِ ى َ (Yanını döner) ifadesi yüz çevirmenin tekidi mahiyetin-dedir; çünkü bir şeyden yüz çevirmek kişinin yüzünü ondan başka tarafa çevirmesi şeklinde, yan dönmek ise omzunu çevirip arkasını dönmesi şeklin-dedir. Bu ifade ile kibirlenme anlamı kastedilmiştir; çünkü kibirlilerin âdeti budur. “Başına bir kötülük” fakirlik, hastalık ya da diğer herhangi bir bela “geldiğinde ise karamsara dönüşür.” Allah’ın rahmetinden büsbütün ümidini keser. Oysa “İnkârcı nankör bir kavimden başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.” [Yûsuf 12/87]. ِ ِ ِ א ِ ى َ ifadesi son harfin ortadaki harfin önüne alın-masıyla nâ’e bi-cânibihî şeklinde de okunmuştur ki bu uygulama ra’â (gördü) fiilinin râ’e şeklinde okunmasına benzer. Ayrıca bu okunuşta fiilin “kalktı” anlamındaki nâ’eden türemiş olması da mümkündür.
[2038] “De ki: Herkes kendi değer yargılarına göre hareket eder.” Yani kendi görüşüne, hidayet veya dalâlet şeklindeki halini şekillendiren sisteme göre hareket eder. אכ َ kelimesi (“çatallanan yol” anlamına gelen) tarîkün zû şevâkil ifadesinden gelmektedir. “Kimin daha doğru yolda olduğunu en iyi bilen ise sizin Rabbinizdir.” ifadesi de buna delâlet eder. Zira bu ifadede anlam, “hanginizin yol ve gidişinin daha doğru olduğunu” şeklindedir.
85. Âyetin Tefsiri
[2039] Çoğunluğa göre bu rûh, canlıdaki ruhtur. Onlar bunun hakika-tini Hazret-i Peygamber (s.a.)’e sormuşlar, o da bunun Allah’ın ‘emr’inden olduğunu, yani hakkındaki bilginin sadece Allah katında olduğunu haber vermiştir. Abdullah b. Büreyde’nin [v. 115/733] “Peygamber (s.a.) ruhun ne olduğunu bilmeksizin vefat etmiştir.” dediği nakledilmiştir. Rûhun, melek-ten daha büyük ruhani ve muazzam bir varlık olduğu da, Cebrail olduğu da, Kur’ân olduğu da söylenmiştir.
[2040] “Rabbimin emrindendir.” yani O’nun vahyinden ve kelâmından olup beşer kelâmından değildir. Yahudiler [ Muhammed (s.a.) hakkında kendilerin-den bilgi isteyen] Kureyşlilere şu cevabı göndermişlerdir: “ Muhammed’e Ashâb-ı Kehf hakkında, Zülkarneyn hakkında ve rûh hakkında soru sorun. Eğer bun-ların hepsine cevap verir ya da hiçbirine cevap vermezse peygamber değildir. Eğer bazılarına cevap verip bazılarına vermezse o zaman o peygamberdir.” demişler. Soru sorulunca ise Peygamber (s.a.) onlara ilk iki kıssayı anlatmış, fakat rûh konusunu müphem bırakmıştır ki bu konu Tevrat’ta da müphem-dir. Bunun üzerine Yahudiler soruyu sorduklarına pişman olmuşlardır.
[2041] “Size çok az bilgi verilmiştir.” ifadesinde hitap umumidir. Riva-yete göre Peygamber (s.a.) bunu onlara okuduğu zaman
“-Bu hitap sadece bize mi yöneliktir yoksa sen de buna dâhil misin?” diye sormuşlar;
“-Aksine, bize de size de ancak çok az ilim verilmiştir.” demiş; “-Ne kadar garip bir halin var, kâh ‘Kime de hikmet verilmişse, şüphesiz
ona çok hayır verilmiştir.’ [Bakara 2/269] diyorsun kâh böyle söylüyorsun!” demişlerdir. Bunun üzerine “Yeryüzündeki bütün ağaçlar kalem olsa…” [Lokmân 31/27] âyeti nâzil olmuştur. Yahudilerin bu sözleri Peygamber’i ilzâm etmez; çünkü çokluk ve azlık ancak başka bir şeye izafe edilerek kullanılır. Sözgelimi bir şey kendisinden daha çok olana izafetle az, daha az olana iza-fetle çok diye nitelenir. Hikmet de kula ne kadar çok verilmiş olursa olsun, Allah’ın ilmine izafe edildiği zaman az olur.
[2042] Bu ifadenin hususen Yahudilere hitap olduğu da söylenmiştir; çünkü onlar Hazret-i Peygamber (s.a.)’e “Bize Tevrat verilmiştir ve onda hikmet vardır. Nitekim sen de ‘Kime de hikmet verilmişse, şüphesiz ona çok hayır verilmiştir.’ [Bakara 2/269] diyorsun.” demişler, bunun üzerine on-lara, “ Tevrat’ın ilmi Allah’ın ilminin yanında çok azdır.” buyrulmuştur.
87. Âyetin Tefsiri
[2043] َ َ ْ َ َ (götürürdük) ifadesi hazfedilmiş bir yeminin cevabıdır. Ayrıca bu ifade şart cümlesinin cevabı yerine de geçer. ْ ِ َ (eğer) ifadesi-nin başındaki Lâm yemine hazırlık Lâm’ı olup anlam şöyledir: Dileseydik Kur’ân’ı giderir, kalplerden ve mushaflardan silerdik, hiçbir izini bırakmaz-dık; sen de kitap nedir bilmez halinle kalakalırdın. “Sonra o hususta Bize karşı kendine bir vekil de bulamazdın” Kur’ân’ın giderilmesinin ardından onu tekrar hıfz edilmiş, yazılmış halde geri getirebilmek için bizim nezdi-mizde vekil olacak birini bulamazdın.
[2044] “Rabbinden bir rahmet olursa, başka.” Ancak Rabbinin sana rahmet edip de onu geri vermesi başka. Sanki burada O’nun rahmeti, geri getirilmesi için dayanılacak bir vekilmiş gibi ifade edilmiştir. Ya da bu ifade munkatı istisna olup “Ancak Rabbinin rahmeti sebebiyle onu gidermeden olduğu gibi bıraktım.” anlamındadır. Bu ifade Yüce Allah’ın Kur’ân’ı inzâl edip koruma nimetini hatırlatmasının ardından onu korunmuş olarak bı-rakma nimetini hatırlatması, minnette bulunmasıdır. Buna göre ilim sahibi olan herkese düşen vazife, bu iki büyük nimet hakkında gaflete düşmemek, şükürlerini eda etmektir. Bu iki nimet ise, Allah’ın kendisine ilmi hıfz etme, gönlünde yerleştirme nimeti vermiş olması ve bu ilmin onda mahfuz olarak kalmasını sağlamasıdır. Rivayete göre İbn Mes‘ûd; “-Dininizden ilk kaybedeceğiniz şey emanet, son kaybedeceğiniz şey ise na-
mazdır. Dini (güvenilirliği) olmayan kimseler namaz kılacaklardır. Bir sa-bah kalkacaksınız ki şu Kur’ân’dan elinizde hiçbir şey kalmamış!” demiş; bunun üzerine birisi ona,
“-Bu nasıl olur, biz onu ezberliyoruz, mushafl arımıza yazıyoruz, çocuklarımı-za da öğretiyoruz, onlar da kendi çocuklarına öğretecekler.” demiş, o ise,
“-Bir gece Kur’ân yürütülüp götürülür ve insanlar sabahleyin ondan mah-rum olarak uyanırlar. Mushafl ar kaldırılmış, kalplerdeki de çekilip alın-mış olur.” demiştir.
88. Âyetin Tefsiri
نَ [2045] ُ ْ َ (Ortaya koyamazlar) ifadesi hazfedilmiş bir yeminin ce-vabıdır. ( ,ifadesinin) başındaki yemine hazırlık Lâm’ı olmasaydı اtıpkı şairin şu sözü gibi, şartın cevabı da olabilirdi:
[Yanına bir dostu gelse, açlık gününde] Ne ‘malım kayıp’ der ne de ‘bende de yok!’
[2046] Çünkü şart mazi fiil olarak gelmiştir, yani anlam şöyledir: Eğer belâgati, nazmının ve telifinin güzelliği konusunda bu Kur’ân gibi olan bir şey ortaya koymak için dayanışma içine girseler, içlerinde Beyan erbabı saf-kan Araplar da bulunsa yine de onun bir benzerini getirmekten âciz kalırlar.
[2047] Doğrusu, şu yeni yetmelere ve onların hem Kur’ân’ın mu‘ciz ( âciz bırakıcı) olduğunu itiraf edip hem de kadîm olduğunu iddia etmele-rine şaşarım. Oysa acziyet ancak kudretin olabileceği şeylerde söz konusu olur. Sözgelimi “Allah cisimleri yaratmaya kadirdir, kulları ise bundan âciz-dirler.” denilir, oysa kudretin kapsamına girmeyen imkân dışı hususlarda acziyete yer yoktur. Sözgelimi kadîm olan Allah Te’âlâ’nın bir ikincisinin olması böyledir. Bu yüzden, herhangi bir fâ‘ilin böyle bir şey yapmaktan âciz olduğu ya da bu durumun onu âciz bıraktığı söylenemez. Böyle bir şey söylenebilseydi, o zaman Allah da âcizlikle nitelenirdi; çünkü imkân dışı olan şeylere kādir olmakla O da nitelenemez. Ancak (muârızlarımız) hakikate karşı kibirlenip “O, imkân dışı olan şeylere de kadirdir!” derlerse, başka; çünkü ellerindeki yegâne sermaye hakikate karşı kibirlenmek ve ger-çekleri ters yüz etmektir.
89. Âyetin Tefsiri
[2048] “Her türlü temsili” yani sıradışılık ve güzellik itibariyle her biri bir misal olan türlü anlamları tasrîf ettik; yani evire çevire tekrarladık. el-Küfûr; inkâr etmek demektir. Şayet“Nasıl olur da darabtü illâ Zeyden ( Zeyd hariç vurdum.) gibi [olumlu cümleyi takiben illânın kullanıldığı] bir ifade kullanmak caiz değilken رًا ُ אسِ إِ כُ ُا َ َ أכَْ َ (Ama insanların çoğu nankörce inkâr etmek-ten başka bir seçenekten kaçındı.) ifadesi kullanılmıştır?” dersen şöyle derim: Çünkü ebâ (kaçındı) ifadesi olumsuz bir ifadedir. Burada adeta fe-lem yardav illâ küfûran (Küfürden başkasına rıza göstermediler.) denilmiştir.
93. Âyetin Tefsiri
[2049] Kur’ân’ın i‘câzı açıkça ortaya çıktığı, diğer mucize ve deliller de ona eklenip, muhataplara karşı bağlayıcı deliller ortaya konunca bu sefer şaşkınlığın pençesine düşmüşler, delillerle susturulmuş bocalayan birine yaraşır şekilde, mucizeler isteyerek bahane üretmeye başlamışlar ve “Şöyle şöyle olmadıkça sana asla inanmayız.” demişlerdir.
] 2050[ َ ِّ َ ُ kelimesi tüfettiha (açarsan/çıkarırsan) anlamında olup, tah-fifi ile tefcüra şeklinde de okunmuştur. “Yerden” ifadesi ile Mekke arazisini kastetmişlerdir. “Kaynak” yani kesintisiz su fışkırtan bol bir kaynak. ع ُ ْ َ ne-ba‘a’l-mâ’u (Su kaynadı / topraktan çıktı.) ifadesinden yef‘ûl vezninde türemiş olup, tıpkı ‘abbe’l-mâ’u (Su bollaştı.) ifadesinden türeyen ya‘bûb gibidir.
[2051] “İddia ettiğin gibi…” İddia derken kastettikleri, Yüce Allah’ın “Dilesek, onları yerin dibine geçirir ya da üzerlerine gökten parçalar dü-şürürüz!” [ Sebe’ 34/9] sözüdür. א ً َ kelimesi (parça parça) כِ Sin’in sükûnu ile kisfen şeklinde de okunmuştur. Kisf tıpkı sidrenin çoğulunun sidr olarak gelmesi gibi, kisfenin çoğuludur. ً ِ َ “söylediklerinin doğruluğuna şehadet edecek bir kefil ve şahit olarak” anlamındadır. Anlam, “Ya da Allah’ı şahit olarak veya melekleri şahitler olarak getirmelisin.” şeklinde olup, örneği1 şu sözlerdir:
… ben de, babam da berîdir ondanBen ve [devem] Kayyâr gariptir orada
[2052] Ya da bu ifade mukābilen (karşılıklı olarak) mânasına gelir. Nite-kim el-’aşîr (işret arkadaşı) kelimesi el-mu‘âşir anlamında kullanılır. Bu mâ-naya göre ifadenin bir benzeri; “Bize de melekler indirilse veya Rabbimizi görsek ya?” dediler” [Furkān 25/21] âyetidir. Bir diğer ihtimal ise bu ifadenin meleklerin hâli olması ve “toplu olarak” anlamında olmasıdır.
1 O zaman neden kabîleyn şeklinde tesniye gelmediğini açıklıyor. Mısralardaki kelimeler mübtedaları tesniye olduğu halde, beriyyeyni ve ğarîbâni olmadığı gibi… / ed.
فٍ [2053] ُ ْ ْ زُ ِ altından; ِאء َ ,gök merdivenlerinde anlamındadır اancak muzāf [Ma‘âric] hazfedilmiştir. Nitekim rakiye fi’s-süllemi (Merdivende yükseldi.) ve rakiye fi’d-deraceti (Basamaklarda yükseldi.) denilir.
[2054] “Yükseldiğine de iman etmeyiz” yani gökten seni tasdik eden “Bizzat okuyacağımız bir kitap indirinceye kadar” yükseldin, çıktın diye sana iman etmeyiz. İbn Abbâs’tan [v. 68/688] şöyle nakledilmiştir: Abdullah b. Ebî Ümeyye Hazret-i Peygamber (s.a.)’e, “Bir merdiven dayayıp göğe çıkmadıkça ve senin oradan çıkışını gözlerimle görmedikçe, sonra da ora-dan, senin ‘iddia ettiğin gibi’ olduğuna şahitlik edecek dört melek eşliğinde açık bir belge, yazılı bir vesika getirmedikçe sana inanmayız.” dedi.
[2055] Bu teklifleriyle inat ve ayak diremekten başka amaçları yoktu. Peygamber (s.a.) istedikleri her mucizeyi getirmiş olsaydı bile “Bu sihirdir!” diyeceklerdi. Nitekim Allah Teâlâ bu hususta şöyle buyurmuştur: “Şayet sana kâğıda/deriye yazılı bir kitap indirseydik…” [En’âm 7/7]; “Kendilerine gökten bir kapı açsak da ondan yukarı çıkıyor olsalardı….” [Hicr 15/14-15]. Onlar kalıcı mucize olan Kur’ân’ı ve istediklerinden hiç de aşağı kalmayan, hatta daha büyük olan diğer mucizeleri inkâr etmiş oldukları için, artık yolu görmelerinin imkânı kalmamıştır.
[2056] “De ki: Rabbimi tenzih ederim!” Bu ifade “Rabbimi tenzih ede-rim dedi.” şeklinde de okunmuştur, yani “Peygamber böyle dedi.” anla-mındadır. Fe-subhânallāh! ifadesi getirdikleri teklifler karşısında bir hayret ifadesidir. “Ben ‘elçi olarak gönderilmiş bir beşer’den başka bir şey değilim.” Tıpkı diğer peygamberler gibi bir insanım. Peygamberler kavimlerine an-cak Allah’ın kendilerine lütfettiği, gösterdiği mucizeleri getirirlerdi. Dola-yısıyla, mucize getirme işi bana düşmez, aksine bu iş Allah’a aittir, o halde neden bunu bana teklif ediyorsunuz!?
95. Âyetin Tefsiri
[2057] İlk ْأن edatı َ َ َ (alıkoydu) fiilinin ikinci mef‘ûlüdür; ikincisi ise bu ifadenin fâ‘ili olarak merfû‘dur. “ Hidayet” vahiy demektir, yani “onları Kur’ân’a ve Muhammed’in nübüvvetine iman etmekten alıkoyan yegâne şey, kalplerinde kök salmış bir şüphedir ki bu şüphe de onların Allah’ın bir beşeri peygamber olarak göndermiş olabileceğini inkâr etmeleridir.
[2058] ُ ا َ َ َ .ifadesinin başındaki Hemze, yadırgama anlamındadır أAslında Allah katında yadırganacak, inkâr edilecek olan şey, onların yadır-gadığı şeyin tersidir; çünkü Allah hikmeti gereği, vahiy meleğini ancak ya bir diğer meleğe ya da peygamberlere göndermiştir. Daha sonra da “Yer-yüzünde, orayı yurt edinerek dolaşan melekler bulunsaydı, Biz onlara elçi olarak gökten elbette melek indirirdik.” demiştir; yani orada tıpkı insanlar gibi ayakları üzerinde yürüyen, kanatları ile gökte uçmayan ve gök ehlinden bilinmesi gerekenleri işitmeyen, orada sakin, yerleşmiş bulunan melekler yaşasaydı o zaman onlara hayrı öğretecek, kendilerini doğru yola irşad ede-cek melek elçiler gönderirdik. Ama insanlar bu konumda değiller. Dolayı-sıyla, melek ancak onların içerisinden nübüvvet için seçilmiş olan kimseye gönderilir ve o seçilmiş kişi onları hakka davet etme ve yöneltme görevini yerine getirir.
[2059] Şayet“ا ً َ َ ( beşer) ve َכًא َ (melek) ifadelerinin (her iki) ً ُ رَ(elçi) kelimesinin de hali olarak mansup olması mümkün mü?” dersen şöy-le derim: Bu güzel bir yorumdur, anlam da buna gayet uygundur.
96. Âyetin Tefsiri
[2060] “Benimle sizin aranızda şahit olarak” yani benim elçi olarak gön-derildiğim şeyi sizlere tebliğ ettiğime ve sizlerin de yalanlayıp düşmanlık ettiğinize şahit olarak… “Şüphesiz O, kullarından” uyarıcı olarak gönde-rilen kullarından da kendilerine uyarıcı gönderilen kullarından da “haber-dardır;” hallerini bilir ve onlara buna göre karşılık verecektir.
[2061] Bu ifade Hazret-i Peygamber (s.a.)’e yönelik bir teselli, kâfirlere yönelik ise bir tehdittir. “Şahit olarak” ifadesi ya temyizdir ya da haldir.
98. Âyetin Tefsiri
[2062] “Allah kimi doğru yola getirmişse” kimi muvaffak kılmış, kime lütfetmişse “doğru yola o gelmiş demektir.” Çünkü Allah ancak lütfün kendisine yarayacağını bildiği kimselere lütfeder. “Kimleri da saptırmışsa” mahrum bırakmışsa “onlar için O’ndan başka velî” yardımcı “bulamazsın.”
[2063] ْ ِِ ُ وُ َ (Yüzüstü) ifadesi tıpkı “ Ateş’te yüzüstü yüzdürül-
dükleri gün…” [Kamer 54/48] ifadesi gibidir. Hazret-i Peygamber (s.a.)’e, “Nasıl yüz üstü yürüyecekler?” diye sorulmuş, o da “Onları ayakları üzerine yürüten, yüzleri üzerine de yürütmeye kadirdir.” Buyurmuştur. [Ahmed b. Hanbel, Müsned, VIII, 376]
[2064] Dünyadaki halleri gibi “kör, dilsiz ve sağır olarak.” Zira onlar dünyada hakikati basiretleri ile görmez, hakkı konuşmaz, onu dinleme konusunda sağır kesilirlerdi. Âhirette de böyle olacaklardır; yani gözlerini aydınlık edecek şeyleri göremeyecekler, kulaklarını hoş kılacak şeyleri duya-mayacaklar, kendilerinden kabul edilecek makbul sözleri konuşamayacak-lardır. “Her kim de burada ‘kör’se, Âhirette de kördür.” [İsrâ 17/72] ifadesi de bu mânadadır. Ayrıca, hesaptan sonra, mahşer alanından cehenneme götürülürken duyu organlarının fesada uğrayacak olması da mümkündür. Zira onların başka yerlerde okuyacakları ve konuşacaklarına dair haber ve-rilmiştir.
[2065] “ Ateş ne zaman sönmeye yüz tutsa” ne zaman ateş onların derile-rini ve etlerini yakıp bitirir, yok eder ve ateşin alevi dinerse, onlara yenileri verilir ve ateş de tekrar alevlenip kızışır. ‘Yok’ olduktan sonra tekrar diril-meyi inkâr ettikleri için, Allah da cehennemde onlara ateşi musallat etmiş ve ateş, parçalarını yiyip yok ettikçe yeniden diriltmiş ve böylece sürekli bir yok olma ve yeniden dirilme döngüsü içerisine girmişlerdir. Bu da hem onların dirilişi inkâr etmelerine iyice hayıflanıp eyvah etmeleri için hem de inkârcıyı cezalandırma konusunda daha etkili bir yol olduğu içindir. “Cezaları budur, çünkü âyetlerimizi nankörce inkâr edip ‘Biz bir kemik yığınına ve ufalanmış toprağa dönüştüğümüzde, yeni bir yaratılışla yeniden mi diriltilecekmişiz?!’ derlerdi.” ifadesi de buna delâlet etmektedir.
99. Âyetin Tefsiri
[2066] Şayet“‘Onlar için, şüpheye mahal bulunmayan bir ecel takdir etmiştir.’ ifadesi neye atıftır?” dersen şöyle derim: Bu ifade “Hâla öğren-mediler mi?” ifadesine atıftır. Anlam, “Aklın delâleti ile öğrenmiş bulun-maktadırlar ki gökleri ve yeri yaratmaya kadir olan, onlar gibi insanları da yaratmaya kadirdir, çünkü onlar gökler ve yerden daha zor yaratılacak varlıklar değillerdir.” şeklinde olup tıpkı “Sizin yaratılmanız mı daha zordur yoksa göğün mü?” [Nâzi‘ât 79/27] ifadesi gibidir.
[2067] “Şüpheye mahal bulunmayan bir ecel” ölüm ya da kıyamettir. Ama onlar, hakkındaki delil çok açık olmakla beraber, bunu inkârdan başka her seçenekten kaçınmışlardır.
100. Âyetin Tefsiri
[2068] ْ َ edatı aslında isimlerin değil, fiillerin başına gelir, bu edatın ardından muhakkak bir fiil gelmelidir. Dolayısıyla bu âyetteki َن כُ ِ ْ َ ْ ُ ْ ْ أَ َ (sahip olsaydınız) ifadesinin takdiri lev temlikûne temlikûne şeklindedir, fa-kat temlikü kelimesi, izah edilmek koşuluyla gizlenmiş, sonundaki bitişik zamir, yani Vav (ve Nun ) ise ayrı zamire, yani ْ ُ ْ -e dönüştürülmüştür; çün’أَkü birleşik zamirin kendisine birleşeceği ifade düşmüştür. Dolayısıyla ْ ُ ْ أَifadesi bu gizli fiilin fâ‘ilidir; َن כُ ِ ْ َ ise bunun izahıdır. İ‘rab ilminin gerek-tirdiği izah ve yorum budur. Beyan ilminin gerektirdiği izaha göre ise ْ ُ ْ نَ أَ כُ ِ ْ َ (sahip olsaydınız) ifadesinde ihtisasa, yani insanların aşırı derecede cimrilik özelliğine hususi olarak sahip olduklarına delâlet söz konusudur. Bunun bir benzeri, Hâtim’in;
Hür biri tokatlasaydı bari beni!ifadesinde ve el-Mütelemmis’in (v. 569/580);
Bana haksızlık etmeyi keşke dayılarımdan başkası isteseydi!şeklindeki sözlerinde mevcuttur; çünkü ilk fiilin, sonradan açıklayıcı olarak gelen fiil sebebiyle düşmüş olması sebebiyle ifade mübteda ve haber for-munda gelmiştir.
[2069] Allah’ın rahmetinden maksat rızkı ve mahlûkatına verdiği sair nimetleridir. Âyetteki bu niteleme cimrilikte nihai noktayı ifade eder. Şu da söylenmiştir: Bu, Hazret-i Peygamber (s.a.)’den pınarlar fışkırtmasını, nehirler çıkarmasını ve benzeri şeyleri talep eden Mekkelilere yönelik bir hitap olup onların bütün rızık hazinelerine sahip olsalar yine de cimrilik edecekleri ifade edilmektedir.
رًا [2070] ُ َ kelimesi, (eli) sıkı, cimri demektir. Şayet“ ْ ُ כْ َ ْ -tutardı) أnız) fiili için bir mef‘ûl takdir edilir mi?” dersen şöyle derim: Hayır; çünkü bunun mânası, “Cimrilik ederdiniz.” şeklindedir. Nitekim cimriye (varye-mez anlamında) “elinde tutan” da denilir.
101. Âyetin Tefsiri
[2071] İbn Abbâs’ın [v. 68/688] “Bunlar asâ, el, çekirge, bit, kurbağa, kan, taş, deniz ve İsrailoğullarının üzerine yerinden koparılıp kaldırılan Tūr’dur.” dediği nakledilmiştir. Hasan-ı Basrî’nin [v. 110/728] ise, “Su taş-kını, kıtlık yılları, -taş mucizesi yerine- meyvelerin azalması, deniz ve Tūr” şeklinde sıraladığı nakledilir. Rivayete göre Ömer b. Abdülaziz [v. 101/720] Muhammed b. Kâ‘b el-Kurazî’ye [v. 118/736] bunu sormuş, o da bu dokuz mucize içerisinde Mûsâ Aleyhisselâm’ın dili ile Mısırlıların mallarının taşa çevrilmesini de saymış. Bunun üzerine Ömer b. Abdül’azîz, “Fakih, bun-dan başka daha nasıl olur ki?!” diyerek hayret ve beğenisini ifade etmiş ve “Uşağım! Şu mahfazayı çıkar bakalım.” demiş. Uşak mahfazayı çıkarınca onu kırmış ve içinden kırılıp ikiye bölünmüş bir yumurta, kırık bir ceviz, sarımsak, nohut ve mercimek çıkmış. Fakat bunların hepsi taş halindeymiş.
[2072] Safvân b. ‘Assâl’den nakledildiğine göre bazı Yahudiler Hazret-i Peygamber (s.a.)’e bunu sormuşlar, o da şöyle buyurmuştur: Allah Teâlâ Mûsâ’ya, “İsrailoğullarına söyle, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmasınlar, hırsızlık yapmasınlar, zina etmesinler, Allah’ın kutsal saydığı cana haksız - hukuksuz kıymasınlar, sihir yapmasınlar, faiz yemesinler, suçsuz kimseyi öldürmesi için sultana götürüp teslim etmesinler, iffetli kadına zina iftirası atmasınlar, harp-ten kaçmasınlar ve özellikle siz ey Yahudiler, Cumartesi yasağı konusunda aşırıya gitmeyin!” diye vahyetmiştir.1 [Nesâî, “Tahrîmü’d-dem”, 17]
ا [2073] -Yani ona dedik ki: “İsrailoğul (.İsrailoğullarını iste) إlarını Firavun’dan iste ve ona ‘İsrailoğullarını benimle birlikte gönder’ de. Ya da onlara imanları ve dinlerinin durumu hakkında sor. Veya onlardan seni destek-lemelerini, kalplerinin ve ellerinin seninle olmasını iste. Hazret-i Peygamber (s.a.)’in buradaki ْ َ ْ َ ifadesini, Hemze’siz ve mazi fiil formunda fe-sâle Benî İsrâîle şeklinde okumuş olması da -ki bu Kureyş lehçesidir- buna delâlet eder.
1 Bu zata göre Mûsâ Peygamber’e verilen ٍאت ِّ َ אتٍ َآ ْ ِ dokuz mucize değil, dokuz emir - yasak olmakta-dır. Ancak bu, Neml 12 vb. ayetler dolayısıyla Kur’ân bütünlüğüne uygun değildir. / ed.
Bu ifadenin anlamının, “Ya Rasûlâllah! İsrailoğullarının müminleri olan Abdullah b. Selâm ve arkadaşlarına mucizeleri sor ki böylece yakînleri ve kalplerinin mutmainliği artsın, çünkü deliller birbirini destekler hale gel-diği zaman daha kuvvetli ve sabit olur.” anlamında olduğu da söylenmiştir. Nitekim İbrâhim Aleyhisselâm da, “Fakat kalbim mutmain olsun diye.” [Ba-kara 2/260] demiştir.
[2074] Şayet“ ْ ُ אءَ ”?ifadesi neye taalluk eder (Hani onlara gelmişti) إِذْ dersen şöyle derim: İlk yoruma göre hazfedilmiş bir söze delâlet eder, yani fe-kulnâ le-hû selhum hîne câ’ehum (Onlara geldiği [yani gittiği] zaman ken-disine ‘Onlardan iste!’ dedik.) şeklindedir. İkinci kıraat esas alındığında ise sâle (O da istedi.) fiiline taalluk eder. Son yoruma göre ise bu ifade “verdik” fiiline veya gizli bir “zikret” fiiline veya da “sana haber versinler” şeklinde bir gizli ifadeye taalluk eder. “Hani onlara gelmişti.” ifadesi de “Hani ata-larına gelmişti.” anlamında olur. “Büyülenmiş” yani sana sihir yapılmış, böylece aklın karışmış.
104. Âyetin Tefsiri
[2075] “Biliyorsun” ey Firavun “bunları” yani bu mucizeleri “ancak Allah birer gösterge olarak” apaçık deliller olarak “indirmiştir.” Fakat sen inatçı ve kibirlisin. Bunun bir benzeri “Vicdanları bunlara yakînen inandığı halde, zulmederek ve kibirlenerek bunları reddettiler.” [Neml 27/14] âyetidir. َ ْ ِ َ (biliyorsun) ifadesi zamme ile ‘alimtü (biliyorum) şeklinde de okun-
muştur ki bu durumda anlam “Biliyorum ki ben sizin nitelediğiniz gibi büyülenmiş değilim, aksine durumumun sıhhatini ve bu âyetleri indirenin göklerin ve yerin Rabbi olduğunu gayet iyi biliyorum.” şeklindedir. Bu-nun ardından da Mûsâ Aleyhisselâm Firavun’un kendisi hakkındaki düşün-cesine kendisinin onun hakkındaki düşüncesi ile karşılık vermiş ve adeta ona, “Sen benim büyülenmiş olduğumu düşünüyorsan ben de senin helâk olacağını düşünüyorum ki benim düşüncem seninkinden daha sahihtir;
çünkü açık belirtileri vardır. Bu belirtiler de senin sıhhatini bildiğin şeyi inkâr etmen, açıkça ortaya çıktığı halde Allah’ın âyetleri karşısında bü-yüklük taslamandır. Senin benim hakkımdaki düşüncen ise salt yalandan ibarettir, çünkü sen benim halimi, söylediklerimin doğruluğunu bildiğin halde yine de benim hakkımda “Ben senin büyülenmiş olduğun kanaatin-deyim.” diyorsan, bu durumda bu, tamamen yalancı bir kişinin sözüdür.
[2076] Ferrâ [v. 207/822] رًا ُ ْ َ kelimesinin “kalbi mühürlü, hayırdan alıkonulmuş” anlamında olduğunu ve bu ifadenin “Seni bundan alıkoyan nedir?” anlamındaki mâ seberake ‘an hâzâ ifadesinden geldiğini söylemiştir. Übeyy b. Kâ‘b [v. 33/654] bu ifadeyi hafifletilmiş in ve Lâm-ı fârika ile ve in ihâluke yâ Fir’avnu le-mesbûran (Ey Firavun! Ben senin helâk olacağından endişe ediyorum.) şeklinde okumuştur.
[2077] “Bunun üzerine” Firavun Mûsâ ve kavmini Mısır toprağından söküp çıkarmak, atmak ya da öldürmek veya köklerini kurutmak suretiyle onları silip süpürmek “istedi.” Ama tuzağı kendi başına döndü, Allah Teâlâ da onu beraberindeki Kıptilerle birlikte suda boğarak ortadan kaldırdı.
[2078] “Haydi, yerleşin” Firavun’un sizi söküp atmak istediği “o top-raklara! Âhiret vaadi” yani kıyamet vakti “geldiğinde, hepinizi bir araya getireceğiz.” Sizi ve onları karıştırmış olarak, bir arada toplayacağız. Sonra da Allah aranızda hükmünü verecek; mesut olanlarla bedbaht olanları bir-birinden ayırt edecektir. Lefîf, farklı kabilelerden müteşekkil topluluklar anlamındadır.
105. Âyetin Tefsiri
[2079] “Biz onu gerçek olarak indirdik, o da gerçek olarak nazil oldu.” Biz Kur’ân’ı ancak indirilmesini gerektiren hikmete mebni olarak indirdik, o da ancak hak ve hikmeti kuşanmış olarak indi; çünkü o, her hayra yön-lendiren hidayeti ihtiva eder. Ya da “Biz onu semadan tamamen meleklerin gözetiminde, gerçeğin ta kendisi olarak korunmuş vaziyette indirdik. O da, semadan peygambere tamamen melekler tarafından korunarak, şeytanla-rın ona herhangi bir şey karıştırmasından muhafaza edilerek indi. “Seni de ancak” Onları cennetle müjdeleyesin, ateşle uyarasın diye “bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik…” Bundan ötesi, yani insanları dine zorlamak ve benzeri şeyler senin görevin değildir.
106. Âyetin Tefsiri
ًא [2080] آ ْ ُ ifadesi (parçalara ayırdık) ifadesinin izah ettiği bir fiille mansuptur. Übeyy b. Kâ‘b [v. 33/654] bunu farraknâhu şeklinde şedde-li okumuştur, yani onun inişini parça parça, bölüm bölüm kıldık. İbn Abbâs’ın [v. 68/688] da şeddeli okuduğu ve “Kur’ân iki ya da üç günde inmiş değildir, aksine onu başı ile sonu arasında yirmi sene vardır.” dediği nakledilmiştir. Bu sözleriyle o, tahfif ile okunan ferakanın, birbirine yakın aralıklarla indirmek anlamına geldiğini kastetmiş olmaktadır.
[2081] ٍ כْ ُ (yavaş yavaş) ifadesi fetha ile ve zamme ile okunmuştur, yani dura dura, sabitleyerek, yavaşça olaylara göre “peyderpey indirdik.”
109. Âyetin Tefsiri
[2082] “De ki: Siz buna ister iman edin, ister iman etmeyin!” Bu ifa-de, onlardan yüz çevirmeye, onları küçümsemeye ve durumlarını önem-sememeye, iman etmeyip yüz çevirmelerinden üzüntü duymamaya yöne-lik bir emir olup, onların imana girip Kur’ân’ı tasdik etmemeleri, cahiliye ve şirk ehli olarak kalmaları halinde bile onlardan daha üstün ve hayırlı olan kimselerin -ki onlar da ilahî kitapları okumuş, vahyin ve şeriatın ne olduğunu bilen âlimlerdir- ona iman ettiklerini, onu tasdik ettiklerini, Hazret-i Muhammed (s.a.)’in kitaplarında vaat edilen Arap peygamber olduğunu kesin olarak anladıklarını, kendilerine Kur’ân okunduğu za-man yüzüstü kapanarak secde ettiklerini, Allah’ın emrine ve onun ilahî kitaplarda vaat ettiği şeyi gerçekleştirmesine yani Hazret-i Muhammed (s.a.)’i gönderip ona Kur’ân’ı indirmesine tazim olarak tesbihte bulun-duklarını ifade etmektedir. Nitekim “Rabbimizin vaadi elbette yerine gelecekti.” ifadesindeki vaat kelimesinden kastedilen şey budur. “Huşûla-rını artırıyor” yani bu Kur’ân onların kalplerinin yumuşaklığını artırıyor, gözlerini daha bir yaşartıyor.
[2083] Şayet“‘Bundan önce kendilerine ilim verilenler’ ifadesi neyin gerekçesidir?” dersen şöyle derim: Bu ifade “İster iman edin ister iman etmeyin.” ifadesinin gerekçesi olabileceği gibi Hazret-i Peygamber (s.a.)’e yönelik bir teselli ve manevî destek olarak, “de ki” ifadesinin gerekçesi de olabilir. Bu durumda sanki ona “Bu cahillerin iman etmemelerine aldırma, âlimlerin iman etmiş olması gönlünü teselli etsin.” denilmiş olmaktadır. İlk yoruma göre ise, “Siz iman etmeseniz de sizden daha hayırlı olanlar ona iman etmiştir.” denilmiş olmaktadır.
[2084] Şayet“el-Hurûr li’z-zekan (yani çenenin üstüne yere kapanmak) ne demektir?” dersen şöyle derim: Bu yüzüstü düşmek demektir; çene, yani sakalın toplandığı kısmın zikredilmiş olmasının sebebi, secdeye kapa-nan kimsenin yüzünün önce bu kısmının yere temas ediyor olmasıdır.
[2085] Şayet“Harra ‘alâ vechihî (Yüzü üzerine yere kapandı.) ve harra ‘alâ zekanihî (Çenesi üzerine kapandı.) dediğin zaman burada isti‘lâ har-finin [yani ‘üzerini kaplama’ mânası veren ‘Alâ’nın] mânası açıktır. O halde harra li-zekanihî ve li-vechihî şeklinde [Lâm’ın] kullanılmış olmasının mânası ne-dir? Benzer şekilde şairin şu ifadesinde de bu kullanım vardır:
Ve elleri ve ağzı üzerine yıkılıp yere kapaklandı.Bu şiirde de ‘Alâ yerine Lâm kullanılmıştır. Bunun sebebi nedir?” dersen şöyle derim: Bunun mânası, “Çenesini ve yüzünü yere kapanmaya amade kıldı, özellikle bu uzuvlarını yere koydu.” şeklindedir, çünkü Lâm ‘ona ait olma’ anlamı ifade eder.
[2086] Şayet“‘Yüz üstü kapanırlar.’ ifadesi neden tekrar edilmiştir?” dersen şöyle derim: Çünkü her iki yerde iki farklı durum söz konusudur. Bunlardan biri onların secde esnasında yüzlerini yere kapatmaları, diğeri ise ağlarken yüzlerini yere kapamalarıdır.
110. Âyetin Tefsiri
[2087] İbn Abbâs’ın [v. 68/688] naklettiğine göre Ebû Cehl, Hazret-i Peygamber (s.a.)’in “Yâ Allah! Yâ Rahmân!” şeklinde dua ettiğini duymuş ve “Bu hem bizi iki ilaha ibadet etmekten alıkoyuyor hem de başka bir ilaha dua ediyor!” demiştir. Yine söylendiğine göre Ehl-i Kitaptan bazı kimseler, “Sen Rahman’ı çok az zikrediyorsun. Oysa Allah Tevrat’ta bu ismi çokça zikreder.” demişler. Bunun üzerine bu âyet nâzil olmuştur.
[2088] Du‘â burada ‘çağırma’ anlamında değil, ‘isim verme’ anlamın-dadır ve iki mef‘ûl alır. Sözgelimi, de‘avtuhû Zeyden (Ona Zeyd ismini ver-dim.) dersin. Daha sonra bu mef‘ûllerden biri gereksiz görülüp terk edilir ve de‘avtu Zeyden ( Zeyd adını verdim.) denilir. Allah ve Rahman kelimele-rinden maksat, bu isimlerin müsemmaları değil, isimlerin kendileridir. أو (ister) ifadesi muhayyerlik ifade eder. Dolayısıyla “İster Allah deyin, ister Rahman.” ifadesi, “İster bu ismi verin ister onu, ister bu şekilde zikredin ister o şekilde.” anlamındadır.א kelimesindeki tenvin, muzāfun ileyhten أivazdır (onu telafi eder). Bu kelimenin ardından gelen ‘Mâ’, eyyünün anla-mındaki müphemliği tekit eden sıla ifadesidir. Yani, “Bu iki isimden hangi-si ile isimlendirirseniz, hangisini zikrederseniz edin, ‘en güzel isimler O’na aittir.’” Lehû ifadesindeki Zamir zikri geçen isimlerden herhangi birine de-ğil, bu isimlerin müsemmasına, yani Yüce Allah’ın zatına gider; çünkü isim, bir başka isme değil, zata verilir. Anlam, “Hangi ismi verirseniz verin güzel olur.” şeklindedir. Burada bu ifade yerine “En güzel isimler O’na aittir.” buyrulmuştur; çünkü Allah’ın bütün isimleri güzel olduğuna göre bu iki isim de güzel demektir, zira bu iki isim de Allah’ın isimleri cümlesindendir. Allah’ın bu iki isminin, isimler içerisinde en güzelleri olmalarının mânası, bunları takdis ve övgü mânalarına mahsus olarak kullanılmalarıdır.
[2089] “Namazda” yani namazda okurken. Bu ifadede muzāf hazfedil-miştir, çünkü hazf anlam karışıklığına sebep olmamaktadır, zira açıklık/ceh-rîlik ve gizlilik/hafîlik sadece sesin sıfatlarıdır, başka bir şeyin sıfatı değildir. Namaz ise birtakım fiillerden ve zikirlerden müteşekkildir. Peygamber (s.a.), namazda okurken sesini yükseltirdi, müşrikler onu duydukları zaman gürültü yapar ve kendisine hakaret ederlerdi. Bu yüzden ona sesini biraz kısması em-redildi; yani sesini müşriklerin duyacağı kadar yükseltme ve arkanda namaz kılanların duymayacağı kadar da gizleme; “bu ikisi arasında”, yani tamamen açık okuma ve tamamen gizli okuma arasında “orta bir yol tut.”
[2090] Rivayete göre Hazret-i Ebû Bekr namazda sesini iyice kısar ve “Ben Rabbime münacatta bulunuyorum, Rabbin de benim ihtiyacımı bil-mektedir.” dermiş. Hazret-i Ömer ise sesini namazda çok yükseltir ve “Böy-lece şeytanı kovuyor, uykuda olanı uyandırıyorum!” dermiş. Bu yüzden Haz-ret-i Ebû Bekr’e sesini biraz yükseltmesi, Hazret-i Ömer’e de biraz kısması emredilmiş olmuştur. Bunun mânasının, “Namazların hepsini sesli ya da hepsini sessiz olarak kılma! Bunlar arasında orta bir yol tut ve gece namaz-larını sesli, gündüz namazlarını sessiz kıl.” şeklinde olduğu da söylenmiştir. ِכَ َ َ ِ ifadesinin “dua esnasında” anlamında olduğu da söylenmiştir.
[2091] Bazıları bu âyetin “Rabbinize, yalvarıp yakararak ve gizlice dua edin. Şüphesiz O haddi aşanları sevmez.” [A‘râf 7/55] âyeti ile neshedildiği görüşünü savunmuşlardır.
[2092] “Yol tutma” ifadesi, okuma konusunda dengeli bir tutum takın-mayı anlatan temsilî bir ifadedir.
111. Âyetin Tefsiri
[2093] “Düşkünlükten kaynaklanan bir velîsi yoktur.” yani düşkün ol-duğu için O’na yardım edecek, O’nu koruyacak, böylece kendisinden güç alacağı biri söz konusu değildir. Ya da düşkün olduğundan dolayı kendisini koruyup kollasın diye herhangi bir kimseyi velî edinmiş değildir.
[2094] Şayet“Yüce Allah’ın evlat ve ortak sahibi olmamakla ve düşkün olmamakla nitelenmesinin ‘Hamd O’na mahsustur.’ cümlesi ile ifade edil-mesi nasıl uygun olabilir?” dersen şöyle derim: Çünkü bu niteliklere sahip olan varlık, her türlü nimeti vermeye kadirdir. Dolayısıyla cins olarak adına hamd denen şeye de lâyıktır O. Peygamber (s.a.), Abdülmuttalib oğulların-dan bir çocuk büyüyüp dili dönmeye başladığı zaman kendisine hemen bu âyeti öğretirmiş.
[2095] Hazret-i Peygamber (s.a.)’in şöyle buyurduğu nakledilmiştir: Her kim Benî İsrâîl sûresini okur da ebeveynden söz eden âyetlere ge-lince kalbi yumuşarsa, cennette bir kıntār sahibi olur. Kıntār, bin ikiyüz okka eder.
Yüce Allah bizleri engin fazlından ve muazzam ihsanından rızıklandırsın.