KURTUBÎ TEFSÎRİ
Hûd Sûresi — KURTUBÎ TEFSÎRİ — Sayfa 4
114. Âyetin Tefsiri
Gündüzün iki tarafında, gecenin de birbirine yakın saatlerinde dosdoğru namaz kıl! Çünkü iyilikler, kötülükleri giderir. Bu, İyi düşünenler için bir öğüttür.
Bu âyete dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:
1- Namaz Vakitleri:
"Gündüzün İki tarafında... dosdoğru namaz kıl" âyeti ile ilgili olarak te'vil ehlinden hiçbir kimse, bu âyet-i kerîmede sözü edilen namazdan, farz olan namazların kastedildiği hususunda ihtilâf etmemiştir. Özellikle namazın zikredilmesi imandan sonraki ikinci esas olmasından dolayıdır. Musibetlerde ona sığınılmasından ötürüdür. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) herhangi bir sıkıntı ile karşılaştığında hemen namaza koşardı. Ebû Dâvûd, Tatavvu' 22; Müsned, V, 388.
Sufî şeyhleri de derler ki: Bu âyetten kasıt bütün vakitlerin farz ve nafile olmak üzere ibadetlerle doldurulmasıdır. İbnu'l-Arabî ise şöyle der: Bu zayıf bir görüştür. Çünkü buradaki emir ancak nafileleri değil de- yalnızca farzlan kapsamına almaktadır. Çünkü virdler (belli zamanlarda yapılması istenen, belli ibadetler)İn ne olduğu bilinmektedir. Teşvik edilmiş nafilelerin vakitleri de münhasırdır. Bunların dışında kalan vakitler ise, bedellerin (yani zamanında yapılmamış nafile ibadetlerin) yerine getirilmesi için değerlendirilir. Yoksa bütün vakitlerin bu şekilde ibadetlerle doldurulması hiçbir insanın takati içerisinde değildir.
2- Gündüzün İki Tarafı:
"Gündüzün iki tarafında" âyeti ile İlgili olarak Mücahid der ki: Birinci tarafı sabah namazı, ikinci tarafı ise öğle ve ikindi namazlarıdır. Bunu İbn Atiyye tercih etmiştir. İki tarafın sabah ve akşam olduğu da söylenmiştir ki, bu görüş İbn Abbâs ile el-Hasen'e aittir. Yine el-Hasen'den nakledildiğine göre ikinci taraf yalnızca ikindi vaktidir. Katâde ve ed-Dahhâk ta böyle demişlerdir.
İki tarafın öğle ve ikindi olduğu da söylenmiştir.
"Gecenin birbirine yakın saatleri"ne gelince bunlar da akşam, yatsı ve sabah namazlarıdır. Bu görüşün sahibi ise sanki farz namazlarda kıraatin cehrî olup olmamasını göz önünde bulundurmuş gibidir. el-Maverdî'nin de naklettiğine göre birinci tarafın sabah namazının olduğu ittifakla kabul edilmiştir.
Derim ki: Ancak bundan önceki görüş bu ittifakın söz konusu olmadığını göstermektedir. Taberî'nin tercihine göre iki tarafın birisi sabah, diğeri de akşam namazıdır. Bu görüş açıktır. İbn Atiyye der ki: Taberî'nin bu görüşü akşam namazının gündüze dahil olmadığı gerekçesiyle reddedilmiştir. Çünkü akşam namazı geceleyin kılınması istenen namazlar arasındadır.
İbnu'l-Arabî der ki: Gündüzün iki tarafının sabah ve akşam olduğu görüşünde olan Taberî'ye hayret doğrusu! Halbuki bunların ikisi de gecenin iki tarafıdır. O bu görüşüyle yayını aksi istikamete çevirmiş ve mızrağın ucuna yerleştirilen hedeften tam bir ok atımlığı mesafe uzak düşmüştür. Taberî der ki: Buna delil ise, herkesin iki taraftan birisinin sabah namazı olduğu hususunda icma etmiş olmasıdır. İşte bu da diğer tarafının akşam olduğunun delilidir. Ancak bu konuda hiçbir kimse onunla birlikte icma etmiş değildir.
Derim ki: Bu İbnu'l-Arabî'nin, Taberî'nin görüşünü reddetmekteki zorlama bir hamlesidir. Bu konuda kimsenin onunla icma'a katılmadığı kanaati de yanlış bir iddiadır. Daha önce Mücahid'in birinci tarafın sabah namazı olduğuna dair görüşünü nakletmiş bulunuyoruz. İstisnalar hariç tan yerinin ağırmasından sonra kasti olarak yemek yiyen yahut cima eden kimsenin o gününün oruçsuz olacağı kabul edilmiştir ve böyle bir kimsenin o gününü kaza etmesi ve keffaretde bulunması gerekir. Bunun tek sebebi ise bu işini gündüzün tan yerinin ağırmasından sonra yapmasıdır. İşte bu, Taberî'nin sabah namazı ile ilgili görüşünün doğruluğuna delildir. Geriye akşam namazı ile ilgili (İbnu'l-Arabî'nin, Taberî'ye) yaptığı itirazı kalıyor ki; bu hususta da onun görüşünün cevabı az önce geçtiği şekildedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
3- Gecenin Yakın Vakitleri:
"Gecenin de birbirine yakın saatlerinde" âyetindeki
"yakın saatler" birbirine yakın vakitler demektir. "Müzdelife" kelimesi de "yakınlar" anlamındaki "ez-zülePden gelmektedir. Müzdelife'ye bu ismin veriliş sebebi, Arafat'tan sonra Mekke'ye yakın bir yer olmasından dolayıdır.
İbnu'l-Kâ'kâ, ve İbn Ebî İshak ile başkaları bu kelimeyi; şeklinde "lâm" harfi ötreli ve: in çoğulu olarak okumuşlardır. Çünkü bu kelime, bu şekilde de kutlanılmıştır. Bununla birlikte tekilinin bir şiveye göre; şeklinde olması da mümkündür, tıpkı "Taze hurma, taze hurmalar gibi." Bu da "sin" harfini ötreli olarak kullananların şivesinde böyledir.
İbn Muhaysın ise "lâm" harfini sakin olarak; diye okumuştur ki bunun da tekili; şeklinde gelir ve herbirisi ayrı bir birim olabilen cins isimlerin çoğulu gibi; İnci, inciler, bir buğday tanesi, buğdaylar" kelimelerinde olduğu gibi.
Mücahid ve yine İbn Muhaysın; diye de okumuşlardır. " Yakınlar" gibi. Diğerleri İse "lâm" harfini üstün olarak; şeklinde okumuşlardır. "Köşk (oda), köşkler" gibi.
İbnu’l-Arabî der ki: "Zülef" saatler demektir, tekili de "zülfeh" ...diye gelir. Bazıları da şöyle demiştir: Zülfe güneşin batışından sonra gecenin ilk vaktidir. Buna göre gecenin yakın saatleri ile akşam namazı kastedilmiş olur, bunu da İbn Abbâs söylemiştir. el-Hasen ise akşam ve yatsı namazıdır, demiştir. Bir diğer görüşe göre akşam, yatsı ve sabah namazlarıdır, bu görüş daha önceden geçti. el-Ahfeş ise muayyen olarak bir namaz zikretmeksizin gece namazı diye ifade etmiştir.
4- Kötülükleri Gideren iyilikler:
Ashab ve tabiînden Allah hepsinden razı olsun- te'vil bilginlerinin çoğunluğunun kanaatine göre yüce Allah'ın:
"Çünkü iyilikler kötülükleri giderir" âyetinde sözü edilen "iyilikler" beş vakit namazdır.
Mücahid der ki: İyiliklerden kasıt, kişinin "subhanallahi velhamdulillahi ve lâ ilâhe illâlahu vallahu ekber: Allah'ı eksikliklerden tenzih ederim, Allah'a hamd ederim. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur, Allah en büyüktür" demesidir.
İbn Atiyye der ki: Bu, iyiliklere bir misal vermek kabilindendir. Ancak zahiren anlaşılan şu ki: Bu lâfız, iyilikler (hasenat) hakkında umumî, kötülükler (seyyiât) hakkında ise hususidir. Çünkü Hazret-i Peygamber: "Büyük günahlardan sakındığın sürece..." Müslim, Tahâre 14, 16; Tirmizî, Salât 46; İbn Mâce, İkametu's-Salât 79; Müsned, II, 359, 414. 484. Burada gösterilen yerlerin kimisinde rivâyet; "büyük günahlar işlenmedikçe...", kimisinde de: "büyük günahlardan uzak kalındığı sürece..." anlamındadır. diye buyurmuştur.
Derim ki: Nüzul sebebi Cumhûrun görüşünü desteklemektedir. Çünkü ayet-i kerîme bir görüşe göre Ebû'l-Yeser b. Amr, bir diğer görüşe göre Abbâd adında Ensar'dan birisi hakkında nazil olmuştur. Bu kişi bir kadın ile başbaşa kalmış, öpmüş ve cima dışında ondan murad almıştı.
Tirmizî'nin, Abdullah (b. Mes'ûd)dan rivâyetine göre o şöyle demiştir: Bir adam Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e gelerek dedi ki: Medine'nin uzakça bir yerinde bir kadın ile başbaşa kaldım. Ben ona temas etmeksizin ondan murad aldım. İşte ben huzurundayım, hakkımda dilediğin hükmü ver. Ömer (radıyallahü anh) ona: Allah seni setretmişken, sen de kendini setretseydin ya, dedi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da ona hiçbir karşılık vermedi. Adam gitti, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ardından birisini göndererek onu çağırttı ve ona: "Gündüzün iki tarafında, gecenin de birbirine yakın saatlerinde dosdoğru namaz kıl. Çünkü iyilikler, kötülükleri giderir. Bu, İyi düşünenler İçin bir öğüttür"âyetini sonuna kadar ona okudu. Hazır bulunanlardan birisi bu yalnız ona özel mi? diye sordu. Hazret-i Peygamber: "Hayır, bütün İnsanlar için"diye buyurdu. Tirmizî dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir. Tirmizî, Tefsir 11. sûre 4. Gerek bu hadis, gerekse aynı manayı dile getiren bundan sonraki diğer rivâyetler için bk. Buhâri, Mevâkîtu's-Salat 4, Tefsir 11. sûre 6; Müslim, Tevbe 39, 42; Ebû Dâvud, Hudûd 31; Tirmizî, Tefsir 11. sûre 5-7; İbn Mâce, Zühd 30; Müsned, I, 386, 406, 430, 445, 452; V, 244.
Yine Tirmizî'nin, İbn Mes'ûd'dan rivâyetine göre bir adam kendisine haram olan bir kadını öpmüş, daha sonra Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e gelerek bunun keffareti hakkında soruşturunca şu:"Gündüzün İki tarafında gecenin de birbirine yakın saatlerinde dosdoğru namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri giderir." Âyeti nazil oldu. Adam: Ey Allah'ın Rasûlü! Bu yalnız benim için mi? diye sorunca, Hazret-i Peygamber: "Senin ve senin bu yaptığını ümmetimden yapan başka kimseler için"diye cevap verdi. Tirmizî dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir. Tirmizî, Tefsir 11. sûre 4.
Ebû'l-Yeser'den de şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Bir kadın hurma almak üzere bana geldi. Ben ona: Evin içinde bundan daha güzel hurma var, dedim. O da benimle beraber içeri girdi, ben de kadının üzerine abanarak onu öptüm. Sonra Ebû Bekir'in yanına gittim, durumu ona anlattım. O bana: Kendini setret ve tevbe et, kimseye de haber verme, dedi. Ancak ben dayanamadım, sonra Ömer'e gittim. Ona da aynı şeyi anlattım, o da bana: Kendini setret, tevbe et, kimseye de haber verme, dedi. Fakat ben dayanamadım, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın yanına gittim ve bu hususu ona zikrettim, şöyle buyurdu: "Allah yolunda gazaya çıkmış bir kimsenin arkasında ailesine böyle bir şey yaptın ha!"O kadar ki, o saate kadar keşke müslüman olmasaydı diye temenni etti. Hatta kendisinin cehennemliklerden olduğunu sandı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da başını önüne eğdi, nihayet yüce Allah ona:
"Gündüzün İki tarafında, gecenin de birbirine yakın saatlerinde dosdoğru namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri giderir, bu İyi düşünenler için bir öğüttür." âyetini vahyetti. Ebû'l-Yeser dedi ki: Ben Hazret-i Peygamber'in yanına gittim. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana bu âyeti okudu. Ashab'ı: Ey Allah'ın Rasûlü! dediler, bu yalnız ona mı hastır? Yoksa genel olarak bütün insanlar için midir? Hazret-i Peygamber: "Hayır, bütün insanlar İçindir"diye buyurdu. Ebû Îsa (Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, garib Tirmizî, Tefsir 11. sûre 7’de; "garib" yerine "sahih.' bir hadistir. (Hadisin senedindeki ravilerden birisi olan) Kays b. er-Rabi'î ise Vekî' ve başkaları zayıf bir ravi olarak nitelendirmişlerdir. Tirmizî, Tefsir 11. sûre 7.
Yine rivâyet edildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisinden yüz çevirmiş. Bu arada İkindi namazı için İkamet getirilmiş, namaz bittikten sonra Cebrâîl (aleyhisselâm) âyet-i kerîmeyi indirince Hazret-i Peygamber onu çağırtarak şöyle demiş: "Sen bizimle birlikte bu namazda hazır bulundun mu?"Adam: Evet deyince, Hazret-i Peygamber de: "Haydi git, o yaptığına bir keffarettir"diye buyurmuş. Müsned, III, 391.
Yine rivâyet edildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona bu âyet-i kerîmeyi okuduktan sonra, ona: "Kalk ve dört rek'at namaz kıl"diye emretmiştir. Müsned, V, 244 yakın anlamıyla. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Tirmizî el-Hakîm de, "Nevâdiru'l-Usûl" adlı eserinde İbn Abbâs'ın, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)dan şöyle buyurduğunu nakletmektedir: "Ben yeni yapılan bir hasenenin, eskiden işlenmiş bir günahı takib ettiğinden daha güzel bir şeyin bir şeyi takib ettiğini ve hasenenin günahı yetiştiğinden daha çabuk bir şeyin, bir şeyi yetiştiğini görmedim. Çünkü, "iyilikler kötülükleri giderir. Bu İyi düşünenler için bir öğüttür."
5- Haddi Gerektirmeyen Haramlar:
Bu âyet-i kerîme zikrettiğimiz bu hadislerle birlikte haram öpmeden ve haram dokunmadan dolayı had gerekmediğine delildir. Yine bu, bir örtü altında bulunacak olsalar dahi erkek ve kadın için haddin de, te'dib cezasının da gerekmediğine delil gösterilebilir. İbnu’l-Munzir'in tercih ettiği görüş de budur. Çünkü o bu mesele ile ilgili olarak ilim adamlarının farklı görüşlerini zikrettikten sonra bu hadisi de böyle bir erkek ve kadına hiçbir ceza gerekmediğine işaret etmek üzere zikretmektedir. İleride bu hususta ilim adamlarının farklı görüşleri yüce Allah'ın izniyle Nûr Sûresi'nde (24/2. âyet, 7. başlıkta) gelecektir.
6- Kur'ân-ı Kerîm'de Namaz ve Namaz Fiillerinin Söz Konusu Edildiği Bazı Âyetler:
Şanı yüce Allah Kitab-ı Kerîm'inde namazı rükûuyla, sücûduyla, kıyamıyla, kıraatiyle ve isimleriyle söz konusu ederek:
"Gündüzün iki tarafında... dosdoğru namaz kıl" diye buyurmuştur. Yine:
"Güneşin kaymasından... namazı dosdoğru kıl" (es-İsra, 17/78) diye buyurduğu gibi, bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:
"Akşamladığınız zaman ve sabahladığınızda Allah'ı tesbih edin. Göklerde ve yerde hamd yalnız O'nundur. Gündüzün sonunda ve öğle vaktine vardığınızda da" (er-Rûm, 30/17-18);
"Ve güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabbini hamd ile tesbih et." (Tâhâ, 20/130);
"Rükû' edin, secde edin." (el-Hac, 22/77);
"Namazı ve özellikle orta namazı koruyunuz. Gönülden gelerek, saygı ve itaat ile Allah'ın huzurunda durun." (el-Bakara, 2/238);
"Kur'ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki merhamet olunasınız." (el-A'raf, 7/204)
-Önceden de geçtiği üzere- yine şöyle buyurmaktadır:
"Namazında sesini ne pek yükselt, ne de pek kıs..." (el-İsra, 17/110) Yani namazda Kur'ân okuduğun zaman demektir.
Bütün bunlar yüce Allah'ın Kitab-ı Kerîm'inde mücmel olarak zikrettiği ve beyanını peygamberine havale ettiği âyetlerdir. Nitekim şanı yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
"İnsanlara kendilerine ne indirildiğini açıklayasm... diye sana da bu Zikri (Kur'ân’ı) indirdik." (en-Nahl, 16/44) Bunun üzerine Hazret-i Peygamber de namaz vakitlerini, rek'âtlerinin ve secdelerinin sayısını, tarzlarıyla sünnetleriyle bütün namazların sıfatlarım, kendileri olmaksızın namazın sahih olmayacağı farzlarını, namazda" müstehab olan sünnet ve fezâili hep beyan etmiştir. Buhârî'nin, Sahih'inde Hazret-i Peygamber'in: "Benim nasıl namaz kıldığımı gördüyseniz, siz de öylece namaz kılınız" Buhârî, Ezan 18, Edeb 27, Ahbâru'l-Âhâd 1; Dârimi, Salât 42; Müsned, V, 53. diye buyurduğu kaydedilmektedir.
Bilindiği üzere herkes, herkesten (tevatüren) bu hususu nakletmiş ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) insanların ihtiyaç duyacakları herşeyi gereği gibi beyan etmedikçe vefat etmemiştir. Böylelikle din kemale ermiş ve yolu gereği gibi açıklanmış oldu.
Nitekim yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:
"Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'ı beğenip seçtim." (el-Mâide, 5/3)
"Bu, iyi düşünenler İçin bir öğüttür." Yani Kur'ân-ı Kerîm öğüt ve ibret alan kimseler için bir öğüt ve bir tevbe yoludur. Özellikle öğüt alanların öğüt ve ibret almak özelliğine sahip olduklarının zikredilmesi, öğütlerden yararlananların onlar olmasından dolayıdır.
Öğüt (ez-Zikrâ) sonuna te'nis elifi gelmiş bir mastardır.
115. Âyetin Tefsiri
Sabret; çünkü Allah iyi hareket edenleri mükâfatsız bırakmaz,
"Sabret!" Yani namaz kılmaya devam et, namaz üzere sabret. Yüce Allah'ın:
"Sen aile halkına namazı emret, kendin de sabırla ona devam et!" (Tâhâ 20/132) âyetine benzemektedir. Manası: Ey Muhammed! Karşı karşıya kaldığın eziyetlere sabret, dayan şeklinde olduğu da söylenmiştir.
"Çünkü Allah iyi hareket edenleri" yani namaz kılanları
"mükâfatsız bırakmaz."
116. Âyetin Tefsiri
Sizden önceki nesiller arasında yeryüzünde fesadı engelleyecek, fazilet sahibleri olmalı değil miydi? Ancak İçlerinden kurtardıklarımızdan pek azı müstesna idi. Zâlimler ise yalnız kendilerine verilen refahın ardına düştüler. Onlar zaten günahkârlar idiler.
"Sizden önceki nesiller" sizden önce gelen ümmetler
"arasında" yüce Allah kendilerine vermiş olduğu akıllar ve onlara göstermiş olduğu mucizeler dolayısı ile
"yeryüzünde" kavimlerinin
"fesadı" nı
"engelleyecek fazilet sahibleri" yani itaat eden, dinine bağlı, akıl ve basiret sahibi
"olmalı değil miydi?"
Bu kâfirlere bir azardır.
"Olmalı değil miydi?" anlamındaki ;ın nefy anlamına olduğu da söylenmiştir. Yani sizden öncekiler arasında böyle kimseler olmadı.
Yüce Allah'ın:
"Îman edip de... bir ülke olsaydı ya." (Yûnus, 10/98) âyetine benzemektedir ki böyle bir ülke halkı olmadı, bulunmadı, demektir.
"Ancak içlerinden kurtardıklarımızdan pek azı müstesna idi." Yani aralarından pek az kimseler, yeryüzünde fesad ve bozgunculuk çıkartılmasından alıkoymaya çalıştılar. Buradaki; "Pek azı müstesna" âyeti, munkatı' bir istisna olup az kimselerin bu işi yaptıkları anlatılmaktadır.
Denildiğine göre burdaki "pek az kimseler"den kasıt Hazret-i Yûnus kavmidir. Çünkü yüce Allah:
"Yûnus'un kavmi bundan müstesnadır" (Yûnus, 10/98) diye buyurmaktadır. Bunların peygamberlere uyan ve hak ehli kimseler oldukları da söylenmiştir.
"Zâlimler" şirk koşanlar ve isyan edenler
"ise yalnız kendilerine verilen refahın ardına düştüler." Yani mallarıyla, zevk ve lezzetleriyle uğraştılar ve bunları âhirete tercih ettiler.
"Onlar zaten günahkârlar idiler."
117. Âyetin Tefsiri
Rabbin, o ülkeleri ahalisi ıslâh edip dururlarken zulümle onları helâk edecek değildi.
"Rabbin o ülkeleri" o ülkelerin halkını
"ahalisi" kendi aralarında karşılıklı hakları gözetmek suretiyle "ıslah edip dururlarken zulümle" şirk ve küfürle
"onları helâk edecek değildi." Yani şanı yüce Allah, herhangi bir kavmi ona bir fesad da ilave etmedikleri sürece yalmzca küfür sebebiyle helâk etmez. Nitekim Şuayb kavmini Ölçü ve tartıları eksik yapmaları, Lût kavmini livatayı işlemeleri sebebiyle helâk etmiştir. Bu da şuna delildir: Masiyetler dünya hayatında şirkten daha çok kökten imha edilme azabına yaklaştırıcıdır. Âhirette şirkin azâbı daha büyük olmakla birlikte (dünyada) bu böyledir.
Tirmizî'nin, Sahih'inde Ebû Bekr es-Siddık (radıyallahü anh)dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ı şöyle buyururken dinledim: "Şüphesiz ki insanlar zalimi görüp de ellerini alıkoymayacak olurlarsa, aradan fazla zaman geçmeden Allah kendi nezdinden göndereceği bir azap ile hepsini azablandırır." Ebû Dâvûd, Melâhim 17; Tirmizî, Fiten 8, Tefsir 5 sûre 17; İbn Mâce, Fiten 20; Müsned, I, 2, 5, 7, 9. Bu hadis daha önceden de(el-Mâide, 5/105- âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Rabbin herhangi bir ülke ahalisini kendileri müslüman iken, zulüm ile helâk etmez. Çünkü helâk edecek olursa bu onlar için bir zulüm ve haklarını eksiltmek olur. Yani yüce Allah hiçbir kavmi ileri sürebilecekleri mazeretleri ortadan kaldırmadan ve uyarmadan helâk etmez.
ez-Zeccâc da der ki: Anlamın şöyle olması da mümkündür: Bir kimse salâhın en ileri derecesinde bulunsa dahi, Allah onu helâk edecek olursa, ona zulmetmiş olmaz. Çünkü bu Allah'ın kendi mülkündeki bir tasarrufudur. Buna delil de yüce Allah'ın:
"Şüphesiz Allah insanlara en ufak şey kadar dahi zulmetmez" (Yûnus, 10/44) âyetidir.
Anlamın şu olduğu da söylenmiştir: Allah herhangi bir Ülke ahalisini kendileri ıslah ediciler yani imanda ihlâs sahibi kimseler oldukları halde, küçük günahları sebebiyle helâk etmez. Buna göre burada zulüm, masiyetleri İşlemek anlamındadır.
118. Âyetin Tefsiri
Rabbin dileseydi, bütün insanları bir tek ümmet yapardı. Onlarsa hâlâ anlaşmazlık içerisindedirler.
"Rabbin dileseydi bütün İnsanları bir tek ümmet yapardı" Saîd b. Cübeyr dedi ki: İslâm dini etrafında birleştirirdi. ed-Dahhâk der ki: Ya dalâlet ehli veya hidayet ehli olarak tek bir din mensubu yapardı.
"Onlarsa hâlâ anlaşmazlık içerisindedirler." Yani farklı dinlere sahiptirler. Bu açıklamayı Mücahid ve Katâde yapmıştır.
119. Âyetin Tefsiri
Rabbinin rahmet ettikleri müstesna. Zaten onlar, bunun için yaratmıştır. Rabbinin: "Yemin olsun ki Ben cehennemi cin ve insanlarla büsbütün dolduracağım" sözü de tümüyle gerçekleşmiştir.
"Rabbinin rahmet ettikleri müstesna" âyetinde istisna munkatıdır. Yani: Rabbinin îman ve hidayet ile rahmetine mazhar kıldığı kimseler anlaşmazlığa düşmezler.
Rızık itibariyle birbirlerinden farklıdırlar, anlamında olduğu da söylenmiştir. Kimisi zengin, kimisi fakirdir.
"Rabbinin rahmet ettikleri" kanaatkâr kılmak suretiyle rahmet ettiği kimseler
"müstesna." Bu açıklamayı da el-Hasen yapmıştır.
"Zaten onları bunun için yaratmıştır." el-Hasen, Mukâtil , Atâ ve Yeman der ki: Burada işaret anlaşmazlığa, ayrılığadır. Yani onları anlaşmazlık için yaratmıştır. İbn Abbâs, Mücahid, Katâde ve ed-Dahhâk derler ki: Onları rahmeti için yaratmıştır, demektir. Burada yüce Allah'ın -müzekker bir zamir kullanarak-:
"Bunun için" diye buyurması ve
"rahmet" müennes olduğu halde müennes işaret zamiri olan-: buyurmamış olması "rahmetin mastar olmasından ve aynı şekilde onun müennesliğinin hakiki olmayışından dolayıdır. O bakımdan burada "rahmet" -müzekker bir kelime olan-fadl (lütuf) anlamına göre kullanılmıştır.
Bununla işaretin hem anlaşmazlığa, hem rahmete olduğu da söylenmiştir. Birbirine zıt iki şeye bu şekilde müzekker işaret ismiyle işaret edilebilir. Yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi:
"Çok yaşlı da değildir, çok genç de değildir. Bu ikisi arasında dinç bir inektir." (el-Bakara, 2/69)
Görüldüğü gibi bu âyette (müzekker ve tekil işaret ismi kullanmış), "Bunun ve ötekinin arasında" diye tesniye, müzekker ya da müennes işaret zamiri kullanmamıştır. Bir başka yerde de şöyle buyurulmaktadır:
"Onlar ki mallarını infak ettiklerinde israf da etmezler, cimrilik de etmezler. Bunun arasında orta bir yol tutarlar." (el-Furkan, 25/67) Bir başka yerde de şöyle buyurulmaktadır:
"Namazında (dua ettiğinde) sesini ne pek yükselt, ne de pek kıs. Bu (ikisOıura ortası bir yol tut." (el-İsra, 17/110) Yüce Allah'ın şu âyeti da böyledir:
"Deki: Allah'ın lutfu ve rahmetiyle ve yalnız bu(nlar) ile sevinsinler." (Yûnus, 10/58)
Yüce Allah'ın izniyle bu, bu konudaki görüşlerin en güzelidir. Çünkü genel ve kapsayıcı bir görüştür. Yani, işte sözü geçen husus için onları yaratmıştır, demektir. Nitekim Malik -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- Eşheb'in kendisinden rivâyet ettiğine göre buna işaret etmektedir. Eşheb der ki: Ben Malik'e bu âyet-i kerîme hakkında sordum, şöyle dedi: Allah onları bir kesimi cennette, bir kesimi de cehennemde olsun diye yaratmıştır. Yani O, ihtilâf ve ayrılık ehlini ayrılık için, rahmet ehlini de rahmet için yaratmıştır.
Yine İbn Abbâsdan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: O, onları iki ayrı kesim olarak yaratmıştır. Bir kesime rahmet buyuracaktır, bir kesime de rahmet buyurmayacaktır.
el-Mehdevî der ki: Bu açıklamaya göre ifadede takdim ve te'hir vardır ve mana şöyledir: Onlar, Rabbinin rahmet ettikleri müstesna halâ anlaşmazlık içerisindedirler. Rabbinin: "Yemin olsun ki Ben, cehennemi cin ve insanlarla dolduracağım" sözü de tümüyle gerçekleşmiştir. Esasen onları da bunun için yaratmıştır.
Bir başka görüşe göre bu âyet yüce Allah'ın:
"O, kendisinde bütün İnsanların toplanacakları bir gündür. O şahit olunacak bir gündür." (Hûd, 11/103) âyeti ile ilgili olup anlam şöyledir: Ve o bugünde şahit bulunulsun diye onları yaratmıştır. Âyetin:
"Onlardan kimisi bedbaht, kimisi bahtiyardır." (Hûd, 11/105) âyeti ile alakalı olduğu da söylenmiştir. Yani onları bahtiyarlık ve bedbahtlık için yaratmıştır.
"Rabbinin: Yemin olsun ki Ben, cehennemi cin ve insanlarla dolduracağım sözü de tümüyle gerçekleşmiştir" âyetindeki: " Tümüyle gerçekleşmiştir" in anlamı, bu O'nun haber verdiği ve kendi ezelî ilminde takdir ettiği şekilde sabit olmuştur.
Sözün tümüyle gerçekleşmesi" ise tağyir ve tebdile kabil olmaması, tağyîr ve tebdilinin imkansız olması demektir.
" Cinlerle..." âyetinin başındaki; "...den, dan" edat, cinsin beyanı içindir. Yani ben cehennemi cin ve insan cinsleriyle dolduracağım demektir.
" Büsbütün, topluca" kelimesi ise te'kid içindir.
Yüce Allah ateşini dolduracağını haber verdiği gibi, cennetini de dolduracağını Peygamberinin dili ile şu hadisiyle bize haber vermektedir: "Ve Ben sizin herbirinizi dolduracağım." Bu hadisi Buhârî, Ebû Hüreyre yoluyla rivâyet etmiş bulunmaktadır. Buhârî, Tefsir 50. sûre 1, Tevhid 25; Müslim, Cennet 34, 35; Müsned, II, 276, 314, 507. III, 13, 78. Hadis daha Önceden geçmiş idi.
120. Âyetin Tefsiri
Sana peygamberlerin haberlerine dair neyi anlatırsak onunla kalbine sebat verelim diye anlatıyoruz. Bunda da sana hak, mü’minlere de bir öğüt ve bir uyarı gelmiştir.
"Sana peygamberlerin haberlerine" kavimlerinin eziyetlerine karşı sabredip direnmelerine
"dair neyi anlatırsak, onunla kalbine" risaletî edâ ve bu sebebten ötürü sana gelen eziyetlere sabretmen hususunda
"kalbine sebat verelim diye anlatıyoruz."
Bu âyetteki: "(Her) neyi" kelimesi,
"anlatırsak" anlamındaki fiil ile nasbedilmiştir. Yani, peygamberlerin haberlerinden sana anlattığımız ve İhtiyaç duyduğun herbir haber, demektir. el-Ahfeş ise buradaki; "(Her) neyi" lâfzının mukaddem bir hal olduğunu söylemiştir. Bu da; " Kavmin hepsini (genel olarak) dövdüm" demeye benzer.
"Kalbine sebat verelim" âyetinin, kendisiyle sebat ve yakîn'ini arttıralım, anlamına geldiği de söylenmiştir. İbn Abbâs der ki: Kendisiyle kalbini pekiştirelim diye... remektir. İbn Cüreyc de: Tahammülsüzlük göstermemen için kendisiyle kalbinin sabır ve metanetini arttıralım diye... Meanî (Meâni'l-Kur'ân'a dair eser yazanlar) derler ki: Maksat senin gönlünü hoş tutalım diye, demektir. Manalar birbirine yakındır.
"O (şey)" burada; "(Her) şeyMen bedeldir. Yani biz peygamberlerin haberlerinden senin kalbine sebat verecek şeyleri sana anlatıyoruz.
"Bunda da" İbn Abbâs, Ebû Mûsa ve diğerlerinden nakledildiğine göre bu sûrede de
"sana hak... gelmiştir." Özellikle bu sûrenin söz konusu edilmesi, bu surede peygamberlerin haberlerinin, cennet ve cehenneme dair haberlerin yer almasındandır. Bir başka görüşe göre hak Kur'ân-ı Kerîm'in tamamında bulunmakla birlikte- Özellikle bu sûrenin söz konusu edilmesi te'kid içindir.
Katâde ve el-Hasen derler ki: Buradaki anlam bu dünyada da... şeklinde olup dünyadan kasıt da nubuvvettir.
"Mü’minlere de bir öğüt ve bir uyarı gelmiştir." Öğüt (mev'iza) geçmiş ümmetlerle eski çağlarda yaşamış yalanlayıcı nesillerin helâk edilmesinden çıkartılacak öğütlerdir. Bu, bu sûrenin şerefine bir işarettir. Çünkü bundan başka surelerde de hak, öğüt ve uyarılar gelmiş bulunmakla birlikte, özellikle bu sûrede söylendiği gibi o sûreler hakkında böyle bir ifade kullanılmamıştır.
"Mü’minlere de... bir uyarı" ise helâk olanların başına gelenler ile uyanıp ibret alacaktan ve tevbe edecekleri hususlar gelmiştir, demektir. Özel olarak mü’minlerin zikredilmesi peygamberlerin kıssalarını işitmeleri halinde gerekli öğüt ve ibretleri alanların onlar oluşundan dolayıdır.
121. Âyetin Tefsiri
Îman etmeyenlere de ki: "Elinizden geleni yapın, biz de yapacağız.
"Îman etmeyenlere de ki: Elinizden geleni yapın, biz de yapacağız" âyeti bir tehdittir.
122. Âyetin Tefsiri
"Bekleyin, çünkü biz de bekleyicileriz."
"Bekleyin, çünkü biz de bekleyicileriz." Bu da bir başka tehdittir, bunun anlamına dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.
123. Âyetin Tefsiri
Göklerin ve yerin gaybı Allah'a aittir. Bütün emirler Ona döndürülür. Öyleyse O'na İbadet et, O'na güvenip dayan! Rabbin yaptıklarınızdan asla habersiz değildir.
"Göklerin ve yerin gaybı Allah'a aittir." Bunların gaybı (görünmeyeni) de, görüneni de yalnız O'na aittir. "Görüneni" nin hazfedilmesi ise anlamın buna delâlet etmesinden dolayıdır.
İbn Abbâs der ki: Göklerin ve yerin hazineleri Allah'a aittir. ed-Dahhâk der ki: Gökler ve yerde kullardan gaib olan herşey Allah'a aittir.
Diğerleri de şöyle demişlerdir: Göklerin ve yerin gaybı, semadan azâbın inmesi, yerden de azâbın çıkması demektir. Ebû Ali el-Farisî de der ki:
"Göklerin ve yerin gaybı Allah'a aittir" yani onlarda gayb olan şeylerin bilgisi O'na aittir. Yüce Allah aslında bir mef'ûle muzaf olan gaybı -anlamı genişleterek- kendisine izafe etmiştir. Çünkü burada harf-i cer hazfedilmiştir. Benzeri bir mana için; "Yerde gayb oldum ve filan şehirde gayb oldum," denilir.
"Bütün emirler O'na döndürülür." Yani kıyâmet gününde böyle olacaktır. Zira o gün O'nun izni olmaksızın hiçbir yaratık, hiçbir emir veremeyecektir.
Nâfi ve Hafs
"döndürülür" anlamındaki; kelimesini "ya" harfini ötreli "cim" harfini de üstün olarak; "geri çevrilir." manasında okumuşlardır.
“Öyleyse O'na ibadet et, O'na güvenip dayan." O'na sığın ve Ona güven.
"Rabbin yaptıklarınızdan asla habersiz değildir." Herkese amelinin karşılığını verir.
Medine ve Şam halkı ile Hafs: "Yaptıklarınız" fiilini muhatab olarak "te" ile okumuşlardır, diğerleri ise ("yaptıkları" anlamına gelecek şekilde) haber olarak "ye" ile okumuşlardır.
el-Ahfeş Said der ki: "Yaptıkları" fiili Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e onlarla birlikte hitab etmediği takdirde kullanılır. Yine el-Ahfeş der ki: "Yaptıkları" diye "te" ile hitab ederse, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e hitab edip ayrıca ona: Onlara de ki: "Rabbin yaptıklarınızdan asla habersiz değildir" de demiş gibi olur.
Ka'b el-Ahbar der ki: Tevrat, Hûd Sûresi'nde yer alan: "Göklerin ve yerin gaybı Allah'a aittir" âyetinden itibaren sûrenin sonuna kadar olan bölüm ile biter.
Burada Hûd Sûresi sona ermektedir. Bundan sonra da Yusuf (aleyhisselâm) Sûresi gelmektedir.