KURTUBÎ TEFSÎRİ
Hicr Sûresi — KURTUBÎ TEFSÎRİ — Sayfa 2
80. Âyetin Tefsiri
Yemin olsun ki, Hicr ashabı da peygamberleri yalanlamışlardı.
"Hicr" kelimesinin birkaç anlamı vardır. Bunlardan birisi Kâ'be'nin Hicr'idir. Birisi haram anlamıdır. Nitekim yüce Allah'ın: âyeti;
"haram ve yasak kılınmış" (el-Furkan, 25/53) demektir. Yine hicr, akıl anlamındadır. Yüce Allah,
"hicr (akıl) sahibi" (el-Fecr, 89/5) diye buyurmaktadır. Gömleğin ön tarafına da
"hicr" denilir. "Hacr" söylenişi daha fasihtir. Kısrak da "hicr" diye anılır. Semud kavminin diyarına da "Hicr" denilir, bu âyette kastedilen anlamı da budur, şehir demektir. Bu açıklamayı el-Ezherî yapmıştır.
Katade der ki: Hicr, Mekke ile Tebuk arasıdır ve bu, Semud kavminin bulunduğu vadidir, Taberî de Hicaz ile Şam arasında bulunan topraklara Hicr denilir ve bunlar Hazret-i Salih'in kavminin yaşadığı yerdir, demektedir.
Yüce Allah'ın burada sözünü ettiği "Peygamberler"den kasıt, yalnızca Hazret-i Salih'tir. Ancak, bir peygamberi yalanlayan kimse bütün peygamberleri yalanlamış gibidir. Çünkü bütün peygamberler usu! (dinin esasları, itikadi meseleler) bakımından aynı dinin davetçileridir. O bakımdan aralarında fark gözetmek mümkün olamaz.
Şöyle de açıklanmıştır: Onlar, hem Hazret-i Salih'i, hem ondan sonra gelecek, hem de ondan Önce gelmiş bütün peygamberleri yalanladılar. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Buhârî'nin İbn Ömer'den rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Tebûk gazvesi sırasında Hicr denilen yerde konakladığında ashabına, oranın kuyusundan su içmemelerini ve o kuyudan su çekmemelerini emretti. Onlar: Biz, o su ile hamur yoğurduk ve ordan su çektik deyince, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendilerine, suyu dökmelerini ve o hamuru bir kenara atmalarını emretti. Buhârî, Enbiyâ 17; Müsned, II, 117
Yine Sahih'te İbn Ömer'den rivâyete göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve beraberindeki ashabı Semud diyarı olan Hicr'e konakladılar. Oranın kuyularından su çektiler ve çektikleri o su ile hamur yoğurdular. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendilerine, çektikleri suyu dökmelerini ve o hamuru develere yedirmelerini emrettiği gibi, dişi devenin gidip içtiği kuyudan su çekmelerini emretti. Buhârî, Enbiyâ 17; Müslim. Zühd 40; Müsned, II, 117.
Yine İbn Ömer'den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte Hicr'e yolumuz düştü. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bize şöyle dedi: "Kendilerine zulmetmiş olanların meskenlerine, onların başına gelen musibetin bir benzeri size gelip isabet eder korkusuyla ancak ağlayarak giriniz," Hazret-i Peygamber daha sonra devesini dürterek hızhca yoluna devam etti. Buhâri, Salâî 53, Enbiyâ 17; Müslim, Zühd 38, 39: Müsned, II, 117,
Bu Âyeti Kerîme'nin İhtiva Ettiği Hususlar:
Derim ki: Bu âyet-i kerimede Şari'in (şeriat koyucunun) hükmünü beyan edip durumunu açıklığa kavuşturduğu sekiz mesele vardır. İlim adamları bunları bu âyet-i kerimeden çıkarmış ve bunların bazısında fukaiıâ farklı görüşlere sahip olmuşlardır:
1. Hicr Sahiplerinin Yurduna Girmek:
Bu gibi yerlere girmenin mekruhluğu: Bazı ilim adamları kâfirlerin kabirlerine girmeyi de buna kıyas etmişlerdir. Bir kimse bu yer ve kabirlere girecek olursa, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın gösterdiği şekilde ibret almak üzere, korkmak ve oradan çabucak geçmek suretiyle uğramak gerekir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur "Babil diyarına girmeyiniz. Çünkü orası lanetlenmiştir." Hazret-i Aliden: "Sevgili Peygamberin bana kabristanda namaz kılmayı yasakladığı gibi. Babil topraklarında namaz kılmamıda yasakladı. Çünkü orası lanetlenmiştir” şeklinde: Ebû Dâvûd, ssalat 24.
Hicr Ashabının Kuyularından ve Necis Sudan Yararlanmanın Hükmü:
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ashab-ı kirama, Semud kavminin kuyusundan çektikleri suyu dökmelerini, o su ile yoğurup pişirdikleri ekmekleri de bir kenara atmalarını emretti. Çünkü o su gazaba uğramış bir kavmin suyu idi. Yüce Allah'ın gazabından kaçmak kastıyla ondan yararlanmak câiz görülmemiştir. Hazret-i Peygamber, yoğurdukları hamur hakkında: "Onu develere yediriniz" diye buyurmuştur.
Derim ki: İşte necis suyun ve o necis su ile yoğurulan hamurun hükmü de aynı şekildedir,
2. İnsanın Kullanması Câiz Olmayan Yiyecek ve İçecekler Hayvanlara Verilebilir mi?
Malik dedi ki: Kullanılması câiz olmayan yiyecek ve içeceklerin deve ve hayvanlara yem olarak verilmesi caizdir. Çünkü onların mükellefiyetleri yoktur. İmâm Mâlik, necis olan bal hakkında da aynı şeyi söylemiş ve böyle bir bal arılara yedirilir, demiştir.
3. Evcil Merkeplerin Eti:
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu su ile yoğurulan hamurun develere yedirilmesini emrettiği halde, onun atılmasını emretmemiştir. Halbuki Hayber günü evcil merkeplerin etinin atılmasını emretmiştir. Bu ise, eşek etinin haramlığının daha ağır, necasetinin ve necasetlendirmesinin de daha ileri olduğunun delilidir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hacamat yaparak para kazanan kimsenin bu kazancını, su taşıyan develere ve kölelere yedirmesini emretmiştir. Ancak bu, bu kazancı haram kılmak için veya necis kabul ettiğinden dolaya değildir, Şâfiî der ki: Eğer haram olsaydı, hacamat yapana kazandığı bu parayı kölelerine yedirmesini emretmezdi. Çünkü kişi, kendi zatı İtibariyle taabbüd etmekle yükümlü olduğu gibi, kölesi hakkında da (haklarını yerine getirmek suretiyle) taabbüdle mükelleftir.
4. Kişinin Hayvanlarına Yedirmek Kastıyla Necaset Taşımasının Hükmü'
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın, yoğurulan o hamurun develere yedirilmesini emretmesinde, kişinin, köpeklerine yesinler diye nceis şeyler taşımasının câiz olduğuna delil vardır. Ve bu, bizim mezhebe mensup ilim adamları arasından bunu câiz görmeyen ve köpekler necasete gitmek üzere serbest bırakılır, ama sahipleri onlara necaseti alıp götürmez, diyenlerin kanaatlerine muhaliftir.
5. Peygamberlerin ve Salihlerin Eserleri:
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın dişi devenin içtiği kuyudan su almalarını emretmesi, Peygamber ve salihlerin -aradaki asırlar çok olsa ve izleri ortada olmasa dahi- bıraktıkları izlerle teberrükün câiz olduğuna delildir. Nitekim birincisinde de fesat ehlinin buğzedildiklerine, onların yaşadıkları yurtların ve geriye bıraktıkları izlerin de verildiklerine delil vardır. Bu her ne kadar tali kiki araştırma, cansızların sorumlu olmadıklarını göstermekle birlikte yine böyledir. Çünkü sevilen ile birlikte olan şey de sevilir, hoşlanılmayan ve buğzedilen şeyle birlikte o şeye de buğzedilir. Nitekim Şair Küseyyir şöyle demektedir:
"Onu sevdiğim için siyahları hep severim.
Hatta onu sevdiğimden ötürü siyah köpekleri bile severim.
Bir başka şair de şöyle demektedir:
"Ben o yurttan, yani Leyla'nın yurdundan geçer giderim.
Bir öperim şu duvarı, bir öbür duvarı öperim,
Benim kalbimi çelen o diyar değildir,
Fakat ben o diyarda kalmış olanı severim."
6. Namaz Kılınabilen ve Kılınamayan Yerler:
Kimi ilim adamı böyle bir yerde namaz kılmayı uygun görmemiş ve: Orada namaz kılmak câiz değîldir, çünkü orası bir gazap yurdu ve bir Öfke diyarıdır, demiştir, İbni'l-Arabî der ki: Böylelikle bu bölge, Hazret-i Peygamber'in: "Yeryüzü benim için hem bir mescid, hem de bir temizlenme yeri kılınmıştır"Buhârî, Teyemmüm 1, Salât 56, Müslim, Mesâdd 3-5; Ebû, Dâvûd, SnlSt 24; Tirmizî, Salat 119, Siyer 5; Nesâi Gusl, 26,.- âyetinde zikrettiği genel kapsamdan müstesna olmuştur. O bakımdan, bu yerin toprağı ile teyemmüm de câiz değildir, oranın suyundan abdest almak da, orada namaz kılmak da câiz değildir.
Tirmizî de, İbn Ömer'den rivâyet ettiğine göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yedi yerde namaz kılınmasını yasaklamıştır. Çöplük, hayvan boğazlama yeri (mezbaha), kabristan, yol ağzı, hamam, develerin çöktükleri yerler ve Beytullah'ın üzerinde, Tirmizî, Salat 141; İbn Mâce, Mesacid 4. Bu hususta Ebû Mersed ile Cabir ve Enes'ten de hadis rivâyet edilmiştir. İbn Ömer yoluyla gelen hadisin isnadı pek o kadar kuvvetli değildir. (İsnadında yer alan ravilerden birisi olan) Zeyd b. Cebîra hakkında hıfzı yönünden tenkitlerde bulunulmuştur. , Salnr 141. Aynen bk. İbn Abdi'l-Berr: et-Temhid, V, 225 vd.
Bizim ilim adamlarımız ayrıca şunu da eklerler: Gasbedilmiş evde, kilisede, havrada, içinde heykel bulunan evde, gasbedilmiş bir arazide veya kıblede uyuyan yahud bir adamın yüzü, ya da üzerinde necaset bulunan bir duvar karşısında (namaz kılınmaz).
İbni'l-Arabî der ki: Bu yerlerde namaz kılmak kimisinde başkasının hakkı dolayısıyla yasaklanmıştır, kimisinde yüce Allah'ın hakkı dolayısıyla, kimisinde de muhakkak veya galip zann ile necaset dolayısıyla yasaklanmıştır, içinde bulunan necasetten dolayı namaz kılınması yasak olduğu belirtilen bir yerde -hamam ve kabristanın içinde veya ona doğru- eğer temiz bir bez serilecek olursa, (İmâm Mâlik'in) "el-Müdevvene"sinde belirttiğine göre- caizdir. Ebû Mus'ab ise ondan (Malik'den) yine de mekruh olacağını nakletmektedir. Bizim (Maliki mezhebimize mensup) ilim adamlarımız, eski kabristan ile yeni kabristan arasında -necaset dolayısıyla- fark gözetmişlerdir. Yine müslümanların kabristanı ile müşriklerin kabristanı arasında da fark gözetmişlerdir. Çünkü müşriklerin kabristanı azâb yurdudur ve gazabın indiği bir yerdir- Hicr bölgesi gibi. Malik, "el-Mecmua"da şöyle demektedir: Bir kimse yere bez serecek olsa bile develerin çöktükleri yerde namaz kılamaz. O, sanki böyle bir yerde namaz kılmayı câiz görmeyişinin iki sebebini kabul etmiş gibidir Birincisi, (def-i hacette bulunmak isteyen kimselerin) develerin arkasında gizlenmeye çalışmaları, diğeri ise, develerin ürkerek namaz kılanın namazını ifsad etmeleri. Eğer çökmüş bulunan deve bir tane ise onun yakınında namaz kılmakta bir beis yoktur. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da sahih hadiste belirtildiğine göre böyle yapardı,
Yine Malik der ki: Zaruret olmaksızın, üzerinde canlı timsalleri (resimleri) bulunan bir yaygı üzerinde namaz kılamazsınız. İbnü'l-Kasım, kıble tarafında eğer timsal varsa, namaz kılmayı mekruh gördüğü gibi, gasbedilmiş. bir evde namaz kılmayı da mekruh kabul eder. Şayet kılacak olursa, kıldığı bu namaz geçerli olur Bazıları da Malikten, gasbedilen bir evde kılınan namazın geçerli olmayacağını söylediğini nakletmişlerdir. İbnü'l-Arabî der ki: Bana göre bu; gasbedilmiş araziden farklıdır. Çünkü, eve izinsiz girilmez. Araziye gelince, mülk olsa bile mescid olma özelliğini de devam ettirmektedir. Herhangi bir kimsenin mülkünde olması, onun bu mescid olma özelliğini iptal etmez.
Derim ki: Nazarın (kıyasın) ve haberin hakkında delil olduğu sahih görüş, -yüce Allah'ın izniyle- temiz olan her bir yerde kılınan namazın câiz ve sahih olduğudur. Hazret-i Peygamber'den rivâyet edilen: "Şüphesiz ki burası şeytanın bulunduğu bir vadidir"Muvatta’, Vukut 26. şeklindeki ve Ma'mer'in, ez-Zülırf'den rivâyetine göre: "Size, gafletin kendisinde isabet ettiği bu yerden çıkınız" dediği rivâyetine; Hazret-i Ali’nin: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana, Babil topraklarında namaz kılmayı yasakladı. Çünkü o mel’undur, sözüne; Hazret-i Peygamber'in de Semud kavminin Hicrinden geçtiği vakit: "Bu, azap edilenler üzerine ancak ağrıyanlar olarak giriniz" âyetine; yine develerin çöktüğü yerlerde namaz kılmayı yasaklamasına ve buna benzer bu hususta yer alan rivâyetlere gelince; bütün bunlar, icma ile kabul edilmiş esaslar ve bize ulaşmaları sahih yollarla sabit olmuş deliller ışığında ele alınmalıdır.
İmâm Hafız Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki: Bu hususta, bizce tercih edilen görüş şu ki: Adıgeçen bu vadi ve başka yerlerde, hepsinde namaz kılmak, -orada namaza engel olacak şekilde bir necasetin kat'i olarak bulunduğu bilinmedikçe- caizdir. Uykuda kalarak namaza uyanılmayan yerin, şeytanın bulunduğu bir yer olduğunu, buranın lanetli bir yer olup, o bakımdan orada namaz kılınmaması gerektiğini belirterek gerekçe göstermenin bir anlamı yoktur. Bu konuda kabristanda, Babil yurdunda, develerin çöktükleri yerlerde ve buna benzer bu türden olan yerlerde namazın kılınmasını yasaklayan bütün rivâyetler bize göre nesh edilmiştir ve bunlar delil olarak kabul edilemezler. Çünkü Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Yeryüzünün bütünü bana hem bir mescid hem de bir temizlenme yeri kılınmıştır." Hazret-i Peygamber bize haber vererek bunun, kendisine has üstün faziletlerinden birisi olduğunu belirtmesi de bunu gerektirmektedir. îhm ehlinin kabul ettikleri kanaate göre, onun fazilet ve üstünlüğüne dair olan hususların neshe uğraması, değişikliğe uğraması, eksilmesi câiz ve mümkün, değildir. Çünkü Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Bana, benden önce hiç bir kimseye verilmedik beş şey -altı, üç ve dört şey olarak da rivâyet edilmiştir- verildi." Bunlar toplam, dokuzdan İbn Abdi'l-Berr, et-Temhîdr V, 218'de "dokuz" yerine "yedi" şeklindedir. daha fazladır ve Hazret-i Peygamber bunlar arasında şunları da saymıştır: "Ben, kırmızı tenliye de, siyaha da peygamber olarak gönderildim. Düşmanımın kalbine salınan korku ile bana yardım olundu, ümmetim, ümmetlerin en hayırlısı kılındı, bana ganimetler helal kılındı, yeryüzü de bana hem mescid, hem de bir temizlenme aracı kılındı, bana şefaat verildi, bana geniş kapsamlı söz söyleme gücü (cevâniu'l-kelim) verildi, ben, uyuyor iken bana yeryüzünün anahtarları verildi, önüme konuldu. Ayrıca bana Kevser verildi ve benim peygamberliğini ile de peygamberlik sona ermiş oldu." Bu özellikleri ashab-ı kiramdan önemli bir topluluk rivâyet etmiştir. Onların kimisi, bunların bir kısmını zikrederken, bir kısmı da, başkasının sözkonusu etmediği faziletleri zikretmiştir. Bunların hepsi de sahih hadislerdir, Hazret-i Peygamberin üstünlük ve faziletlerinde fazlalık (zamanla artış) caizdir, amma, bunların eksiltmesi câiz değildir. Nitekim Hazret-i Peygamberin, peygamber olmadan önce bir kul olduğu, sonra da Rasûl olmadan önce peygamber olduğu bilinen bir husustur. Ondan da böylece rivâyet edilmiştir. O şöyle buyurmuştur: "Bana da size de ne yapılacağını bilemiyorum." Bundan sonra ise yüce Allah'ın:
"Allah geçmiş ve gelecek günahını bağışlasın, üzerindeki nimetini tamamlasın ve seni dosdoğru yola iletsin diye..." (el-Feth, 48/2) âyeti nazil olmuştur. Yine Hazret-i Peygamber, bir adamın kendisine: "Ey yaratılmışların en hayırlısı!" dediğini İşitince ona: "O dediğin kişi İbrahim'dir!" diye cevap vermiş, yine bir başka seferinde de: 'Sizden, hiç bir kimse, benim için Metta oğlu Yûnus'tan hayırlı olduğumu söylemesin" ve: "O, seyyid İbrahim oğlu İshak oğlu Yakub oğlu Yusuftur." (Onların hepsine selam olsun). Bütün bunlardan sonra da: "Ben, Âdemoğullarının efendisiyim, fakat övünmek için söylemiyorum" diye buyurmuştur. O bakımdan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın fazilet ve üstünlüğü, yüce Allah onun ruhunu alıncaya kadar devamlı artıp durmuştur. İşte bundan dolayı biz bu sözü söyledik: Hazret-i Peygamberin faziletlerinde nesih, istisna ve eksilme câiz değildir amma, bunlarda artış caizdir. Bu rıvfıyerlerin hemen tümü daha önce çeşitli vesilelerle geçmiş bulunmaktadır. Kaynakları da omda gösterilmiştir. Burada bu metnin, merhum müfessirimizin işaret ettiği yerden itibaren İbn Abdi’l-Berr. et-Temhîd, Y. 217 vd.daD alındığını belirtmekle yetiniyoruz.
Hazret-i Peygamberin: "Yeryüzü bana mescid ve temizlenme aracı kılındı" hadisine dayanarak da kabristanda, hamamda ve necasetlerden uzak ve temiz olan her bir yerde namaz kılmayı câiz kabul etmekteyiz. Hazret-i Peygamber de Ebû Zerr'e şöyle demiştir: "Ve namaz vakti nerede girerse orada namazını kıl. Çünkü yeryüzünün tümü bir mesciddir." Bu hadisi Buhârî zikretmiştir ve bu hadiste herhangi bir yerin tahsisi ayrıca sözkonusu değildir.
İbn Vehb yoluyla gelen şu hadisi delil gösterenlere gelince: "Bana, Yahya b. Eyyub haber verdi. O, Zeyd b. Cebîra'dan, o, Dâvûd b. Hüsayn'dan, o, Nafı'den, o, İbn Ömer'den nakletti..." şeklinde, Tirmizî'nin rivâyet edip, bizim zikrettiğimiz hadise gelince, bu Hadîs-i şerîf, Zeyd b. Cebîra’nın münferiden rivâyet ettiği ve hadis âlimlerinin münker kabul ettikleri bir rivâyettir. Esasen bu hadis, ancak Yahya b. Eyyub'un, Zeyd b. Cebîra yoluyla yaptığı rivâyetten, başka bir rivâyetle müsned olarak bilinen bir hadis değildir, el-Leys b. Sa'd da, İbn Ömer'in azadlısı Nafi'nin oğlu Abdullah'a yazarak bu hadis hakkında sormuş, Nafi'in oğlu Abdullah da ona şu cevabı vermiştir: Benim bildiğim (babam) Nafi'den, bu hadisi rivâyet edenin, babam aleyhine balıl bir söz uydurduğundan ibarettir. Bunu, el-Hulvânî, Said b. Ebi Meryem'den, o, el-Leys'den nakletmiştir. Bu rivâyette de ayrıca, müşriklerin kabristanının diğerlerinden farklı ve özel bir hükmü olduğundan söz edilmemektedir. İbn Abdi’l-Rerr et-Temhid, v. 225-226
Ali b. Ebî Tâlib'den de şöyle dediği rivâyet edilmektedir. En candan sevdiğim varlık (sallallahü aleyhi ve sellem) bana, kabristanda namaz kılmamı, Babil topraklarında namaz kılmamı yasakladı. Çünkü orası lanetlidir. Bu hadisin isnadı ise zayıftır ve zayıf olduğu icma ile kabul edilmiştir. Bu hadisi Hazret-i Aliden rivâyet eden Ebû Salih ise, Salih b. Abdurrahman el-Ğıfârî'dir, Basralıdır, hadis rivâyeti ile meşhur bir kimse değildir. Onun, Hazret-i Ali'den hadis işittiği de sahih olarak sabit olmamıştır. Onun dışındaki diğer raviler ise meçhuldürler ve bilinmemektedirler. ibn Abdi'l-Berr: et-Temkld, V: 223-324
Yine Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki: Bu hususta, Hazret-i Ali'nin kendi sözü olarak -Hazret-i Peygambere merfuen rivâyet edilmeksizin- isnadı hasen olan bir rivâyet vardır. Bunu el-Fadl b. Dukeyn rivâyet etmiştir. Dedi ki: Bize el-Muğire b. Ebû’l-Hurr el-Kindi anlattı. Dedi ki: Bana, Ebû'l-Anbes flucr b. Anbes anlattı, dedi ki: Bizr Ali (radıyallahü anh) ile birlikte Haruralıların yanına çıkıp gittik, Suriye topraklarını aştıktan sonra, Babil topraklarına girdik. Ey mü’minlerin emiri, akşam oldu namaz kılalım, namaz, dedik. Kimse ile konuşmak istemedi. Yine, ey mü’minlerin emiri, akşam oldu, dediler. O, evet dedi. Ama ben, Allah'ın yerin dibine geçirdiği bir yerde namaz kılmam.
Muğire b. Ebi’l-Hurr, Kûfeli güvenilir bir ravidir Bunu, Yahya b. Maîn ve başkaları ifade etmiştir. Hucr b. Anbes ise, Hazret-i Ali'nin arkadaşları arasından ileri gelen birisidir.
Tirmizîde Ebû Said el-Hudrî'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Yeryüzü bütünüyle mesciddir, kabristan ve Hamam müstesna."Ebû Dâvûd, Salat 24: Tirmizî, Salat 119; İbn Mâce, Mesâcid 4; Müsned, III, 33, 96 Tirmizî dedi ki; Bu hadisi, Süfyan es-Sevrî, Amr b. Yahya'dan, o, babasından, o, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan -mürsel olarak- rivâyet etmiştir. Ama, sanki bu daha sabit ve daha sahih bir rivâyet görünüyor. Tirmizî, Salât 119
(Yine) Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki: Böylelikle bu, mürseli delil kabul etmeyenlere göre delil gösterilemez. Eğer sabit olsaydı, açıklama dediğimiz şekilde olurdu. Biz, Medinelilerin mezhebini izleyen bazı kimselerin söyledikleri: Bu hadiste ve başkalarında geçen kabristan ile özel olarak müşriklerin kabristanı kastedilmiştir, demiyoruz. Hazret-i Peygamber, burada kabristan ve hamam derken, her ikisinin başına da "elif-lâm (harfi tarif)" getirmiştir. O bakımdan, bunun belli bir kabristana tahsis edilip bir diğer çeşidinin dışarıda bırakılması, yahut belli bir hamama hasredilip, diğerlerinin dışarıda bırakılması -bu konuda ondan gelen başka bir rivâyet olmaksızın- câiz değildir. Çünkü, o takdirde bu, Kitap ve sünnetten de sahih haberden de delili olmayan bir iddia olur. Kıyasın da bu hususta bir dahl i olmadığı gibi, bu akıl ile kavranılacak bir husus da değildir. Ayrıca, hitabın fetvası da buna delil olmadığı gibi, bu konudaki rivâyet buna delil değildir. İbn Abdi’l-Berr. et-Temkîd, V, 225
O halde, müşriklerin kabristanı olarak tahsiste bulunanların bu yaptıkları iki şekilden birisiyle mümkündür: Ya bu konuda kâfirlerin, kabristanlarına gidip gelmelerinden ötürü böyle bir kanaate varılmıştır, ancak o takdirde (hadiste) kabristanın özel olarak anılmasının bir anlamı olmaz, çünkü bu durumda kâfirlerin beden ve ayaklarının bulunduğu her yerin aynı şekilde olması gerekir, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ise, anlamsız sözler sarf etmekten daha yüce ve üstündür. Yahut da böyle bir tahsis, bu gibi yerlerin gazab bölgesi olmalarından dolayı olabilir. Eğer durum gerçekten böyle olsaydı, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendi Mescidini müşriklerin kabristanının olduğu bir yerde bina etmez ve bunun için o kabirleri başka yere taşıyarak orayı düzeltmez, orada da Mescidini inşa etmezdi. Bir kimsenin, içinde namaz kılınması için herhangi bir kabristanı özel olarak tahsis etmesi eğer câiz olsaydı, sırf bu hadis (Mescid-i Nebevi hadisi) dolayısıyla müşriklerin kabristanının özel olarak bu iş İçin tahsis edilmesi uygun olurdu. Kabristanda namaz kılmayı mekruh gören herkes, kabristanlar arasında ayırım gözetmemektedir. Çünkü, baştaki "elif ve lâm" cinse bir işarettir, yoksa ma'hûd olan (bilinen) bir kabristana işaret değildir. Eğer müslümanlar ile müşriklerin kabristanı arasında bir fark bulunsaydı, Hazret-i Peygamberin bunu beyan etmesi ve ihmal etmemesi gerekirdi. Çünkü o, beyan edici olarak gönderilmiştir. Cahil bir kimsenin: Şöyle bir kabristanda namaz kılmak câiz değildir, demesi kabul edilirse, bir diğerinin, şu hamamın da böyle olduğunu söylemesinin kabul edilmesi gerekirdi. Çünkü Hadîs-i şerîfte kabristan ve hamamlar söz konusu edilmektedir.
Aynı şekilde hadiste zikredilen "çöplük, hayvan boğazlama yeri" hakkında da, şu çöplük ve şu mezbaha ile şu yol demek câiz olamaz. Çünkü, Allah'ın dininde (bu şekilde delilsiz) hüküm vermeye kalkışmak câiz değildir. İbn Abdi'l-Berr: at-Temhîd, V, 230
İlim adamları, icma ile şunu kabul etmişlerdir Müşriklere ait kabirler üzerinde -yer temiz ve tahir olduğu takdirde- teyemmüm caizdir. Aynı şekilde, bu kimse bir kilise yahut bir havrada temiz bir yer üzerinde namaz kılacak olursa, onun kılacağı bu namazın, geçerli ve câiz olduğunu ıcma ile kabul etmişlerdir. İbn Abdi’l-Berr. et-Temhîdr V. 229
Bu hususa dair açıklamalar et-Tevbe Sûresi'nde (9/107. âyet 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
Bilindiği gibi, kilisenin bir gazap yeri olması, kabristana göre daha ileri bir ihtimaldir. Çünkü, orası Allah'a isyan olunan ve içinde küfür edilen bir yeıdir Kabristan ise böyle değildin Halbuki, sünneti seniyyede, kilise ve havraların mescid edinileceğine dair ifadeler varid olmuştur. en-Nesâî, Talk b. Ali'den şöyle dediğini rivâyet eder: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a gitmek üzere bir heyet olarak yola çıktık. Ona bey'at ettik, onunla birlikte namaz kıldık. Biz, ona bizim topraklarımızda bize ait bir kilisenin olduğunu söyledik.,, diyerek hadisin geri kalan bölümünü nakletmektedir. Nesâî, Mesacid 1 Sözü geçen bu hadiste şu ifadeler yer almaktadır: "Kendi topraklarınıza döndüğünüzde, kilisenizi kırıp onu mescid edininiz."İbn Abdi’l-Berr, <st-Temkldr V, 229
Ebû Dâvûd'un da Osman b. Ebi'l Âs'dan naklettiğine göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisine Taif mescidini, müşriklerin putlarının olduğu yerde yapmasını emretmiş idi. Dâvûd, Salât 12; İbn Mâce, Mesndrt 3 Bu hadis, daha önce Tevbe Sûresi'nde (9/107. âyet, 3- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Diğer taraftan, takva esası üzere kurulmuş Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Mescidi'nin, müşriklerin kabristanı üzerinde bina edilmiş olması yeterlidir. Bu da kabristanda namaz kılmayı mekruh kabul eden herkese karşı bir delildir.
İste müslümanlara, ister müşriklere ait olsun, kabristanda namaz kılmayı mekruh görenler arasında es-Sevrî, Ebû Hanîfe, Evzaî, Şâfiî ve bunların mezheplerindeki ilim adamları da vardır. Ancak es-Sevri’ye göre (kılacak olursa) namazını iade etmez. Şâfiî'ye göre ise necasetin bulunmadığı bir yerde kabristanda namaz kılacak olursa, kıldığı namaz yeterlidir. İbn Abdi’l-Berr, et-Temhid, V, 2J0
Çünkü bu konuda bilinen hadisler vardır. Ayrıca, Ebû Hüreyre'nin rivâyet ettiği hadise göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Evlerinizde namaz kılınız ve evlerinizi kabristana çevirmeyiniz" Ebû Dâvûd, Salat 198; Tirmizî, Salat 213; Nesâî, Kıyâmu'l-Leyl 1; İbn. Mâce, İkametu's-Salâ 186; Müsned, II, 6, 12? Ayrıca, Ebû Mersed el-Gaznevî'nin, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den rivâyet ettiği hadis de bunu gerektirmektedir: "Kabirlere doğru namaz kılmayınız ve kabirler üzerinde oturmayınız." Müslim., Cerhiz, 97, 98; Ebû Dâvûd, Cengiz 73; Tirmizî Cenaiz 57; Nesâî, Kıble 11; Müsned, IV, 135
Bu iki hadis, isnad bakımından sabittirler. Ancak bunlarda, (görüşlerine) delil olacak bir taraf yoktur. Çünkü, her iki hadisin de tevil edilebilme ihtimali vardır. Tevil edilme ihtimali olmayan bir delil bulunmadıkça, temiz olan her yerde namaz kılmanın yasak olmaması gerekmektedir.
Müslüman fakihlerden hiçbir kimse de-kendisiyle uğraşıl maması gereken mesnetsiz iddialar ile gerek kıyas açısından gerekse de sahih bir rivâyet açısından açıklanabilir bir tarafı bulunmayan naklettiğimiz önemsiz görüşler müstesna müslümanların kabristanı ile müşriklerin kabristanı arasında fark gözetmiş bulunmamaktadır. İbn Abdi’l-Berr, et-Temhid, V, 230
8. Gübre ve Pislik Atılan Bahçede Namaz Kılmak:
Dikkat edilirse merhum müfessirimiz yedinci başlığı zikretmemiştir. Ancak merhum müfessirin sadece "mesele" deyip bîzîm nıiüinrnsiî: olarak: "Hicr ashabının kuyularından... hükmü" diye açtığımız başlık, iki no'lu başlık olursa, sırasıyla bu başlık ta (8) no'lu başlık olur.
Ekinleri yetiştirsin diye pisliğin ve necasetin gübre olarak atıldığı bahçede üç defa sulanmadıkça namaz kılınmaz. Bunun gerekçesi ise Dârakutnideki şu rivâyettir: Mücahid, İbn Abbâs'tan, o Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan, pislik ve kokuşmuş şeylerin atıldığı bahçe hakkında şöyle buyurduğu nakledilmektedir: "Orası üç defa sulandı mı orada namaz kıl." Dârakutnî, I, 228.
Bu hadisi, yine Dârakutnî, Nafi'den, o, İbn Ömer yoluyla rivâyet etmiştir. Ona, içine pislikleri ve şu artık gübrelerin atıldığı bahçeler hakkında namaz kılınır mı diye sorulduğunda, o şu cevabı vermişti: Orası üç defa sulandı mı, orada namaz kıl. Bu da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den merfu olarak rivâyet edilmiştir. Ancak, her iki hadis, senet bakımından farklıdırlar. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır."
81. Âyetin Tefsiri
Biz onlara, âyetlerimîıi vermiştik de bunlardan yüzçevirmişlerdi.
Yüce Allah'ın:
"Biz onlara, âyetlerimizi vermiştik" âyetindeki
"âyetlerimizi"; Âyetlerimizle" anlamındadır. Şanı yüce Allah'ın:
"Kuşluk yemeğimizi getir" âyetinin; Kuşluk yemeğimizle" demek olduğu gibi.
Burada sözü geçen "âyef'den kasıt, dişi devedir. Çünkü bu dişi devede, pek çok âyetler (belge ve mucizeler) vardı. Kayanın içinden çıkması ve çıktığı sırada yavrulamasının yakın olması, hiç bir dişi devenin ona benzemeyecek kadar iri ve büyük olması, hepsine yetecek kadar çokça süt vermesi gibi. Bununla birlikte Hazret-i Salih'in, dişi deve dışında kuyu ve buna benzer başka bir takım mucizelerinin olma ihtimali de vardır.
"Bunlardan yüz çevirmişlerdi." Bu âyetlerden gerekli ibretleri almamışlardı.
82. Âyetin Tefsiri
Onlar, güven içinde dağlardan evler yontup oyarlardı.
"Yontmak" Arapçada birşeyi törpüleyerek düzeltmek ve üzerindeki fazlalıkları (keser vb. aletlerle) tıraş etmek demektir. "Ha" harfi esreli olarak, şeklinde mastarı da; şeklinde "onu yonttu, yontar, yontmak'" anlamındadır, ise, yontmadan geri kalan artıklar demektir. Kendisiyle yontulan alete" denilir. Kur'ân-ı Kerîm'de de; " Siz, elinizle yonttuğunuz şeylere mî tapıyorsunuz?" (es-Sâffât, 37/95) yani, keserek, yontarak yaptığınız şeylere mi tapıyorsunuz demektir. Hazret-i Salih'in kavmi, ileri derecedeki kuvvetleri ile dağları yontarak kendilerine ev yapıyorlardı.
"Güven İçinde"; bu evlerin üzerlerine göçeceğinden, yahut yıkılıp bozulacağından yana güven içinde, diye açıklanmıştır, Ölümden yana güven içinde diye açıklandığı gibi, azaptan yana güven içinde,,, diye de açiklanmıştır,
83. Âyetin Tefsiri
Derken, sabaha girdiklerinde, onları da o çığlık yakalayiverdi.
"Derken, sabaha karşı girdiklerinde” yani, sabah vaktinde
"onları da o çığlık yakalayıverdi."
"Sabah vaktine girdiklerinde" demek olup hal olarak nasb edilmiştir. Burada sözü edilen çığlık ile ilgili açıklamalar, daha Önce Hûd Süresi (11/67. âyetin tefsirinde.) ve el-Âraf Sûresi (7/78. âyetin tefsiri)nde geçmiş bulunmaktadır.
84. Âyetin Tefsiri
Kazandıkları kendilerine hiç bir fayda vermedi.
"Kazandıkları kendilerine hiç bir fayda vermedi." Mallarının, dağlarda korunacak kale gibi yerler edinmelerinin ve kendilerine ihsan edilen birçok nimetin hiç bir faydasını görmediler.
85. Âyetin Tefsiri
Biz, gökleri, yeri ve aralarındakileri ancak hak ile yarattık. Şüphesiz o saat gelicidir. O halde sen onlara güzellikle davran.
"Biz, gökleri, yeri ve aralarındakileri ancak hak ile" yani, zeval bulmaları ve yok olmaları için
"yarattık." Bir diğer açıklamaya göre, iyi davrananlar ile kötü hareket edenlere amellerinin karşılığını vermek için yarattık. Nitekim, bir başka yerde yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Göklerde ve yerde olan herşey Allah'ındır. (Bu) kötülük edenleri yaptıkları karşılığında cezalandırması, güzel amelde bulunanları daha güzeli ile mükâfatlandırması içindir." (en-Necm, 53/31)
"Şüphesiz o saat gelicidir." Yani, kıyâmet muhakkak gerçekleşecektir ve herkes amelinin karşılığını görecektir.
“O halde sen, onlara güzellikle davran!" Bu da yüce Allah'ın:
"Ve onlardan güzel bir şekilde ayrıl." (el-Müzemmil, 73/10) âyetine benzemektedir, Yani, ey Muhammed! Sen hatalarını görmezlikten gel ve güzel bir şekilde onları affet. Daha sonra bu, kılıç (Savaş.) emri ile nesh olundu. Katade ise der ki: Bunu, yüce Allah'ın:
"Onları yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün." (en-Nisa, 4/91) âyeti nesh etmiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da onlara şöyle buyurmuştur: "Yemin olsun ben, size (boyunları) kesmekle geldim. Ben hasal (kelleleri uçurmak) emri ile gönderildim. Ben, ziraat emri ile gönderilmedim." Taberî, XIV, 51de Süfyün b. Uyeyne'nin nçıklauıssı çerçevesinde ve Silfyan ile Hazret-i Peygamber arasındaki ravîler zikredilmeksizin Bu açıklamayı da İkrime ve Mücahid yapmıştır.
Bu âyetin nesh olmadığı da söylenmiştir. Bu, Hazret-i Peygamber'e, kendisiyle onlar arasında(ki hususlarda), onları af etmeye dair bir emirdir. Safh (güzellikle davranmak) ise, yüzçevirmek demektir. Bu açıklama da el-Hasen ve başkasından nakledilmiştir.
86. Âyetin Tefsiri
Şüphesiz, senin Rabbin her şeyi yaratandır, her şeyi bilendir.
"Şüphesiz Rabbin, her şeyi yaratandır." Yani, yaratıklar hakkındaki takdirleri de ahlakı da takdir edendir,
"her şeyi" kimlerin hak davete uygun hareket ettiklerini, kimlerin de münafıklık ettiklerini
"bilendir,"
87. Âyetin Tefsiri
Yemin olsun, Biz, sana tekrarlanan yediyi ve şu Kur'ân-i Azim'i verdik.
İlim adamları,
"tekrarlanan yedi (es-Seb'û'l-Mesârû)" hakkında farklı görüşlere sahiptir. Fâtiha olduğu söylenmiştir. Bunu Ali b. Ebî Tâlib, Ebû Hüreyre, er-Rabî’ b. Enes, Ebû'l-Âl-iyye, el-Hasen ve başkaları söylemişlerdir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan da bu husus sabit yollarla rivâyet edilmiştir ki, bu da Ubey b. Ka'b ve Ebû Said b. el-Mualla yollarıyla gelen hadislerde sozkonusu edilmiştir. Bu rivâyetler, bundan önce el-Fâtiha Sûresi'nin tefsirinde (1. bab, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Tirmîzî de Ebû Hüreyre'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Elhamdülillah (Fâtiha SÛRESİ) Kur'ân’ın da anasıdır, kitabın da anasıdır ve tekrarlanan yedi (es-Seb'ul Mesânî) dir."(Tirmizî) dedi ki: Bu, hasen, sahih bir hadistir. Tirmizî, Feda ıhı 1-Kur’ân 1; Dârimî, Fed;îihr]-Ktır'ân 12; Müsned, V, 114 -hepsi de yakın ifadelerle-. Bu ise bu hususta açık bir delil (nass.) dır, yine bu da el-Fâtiha Sûresi'nde (tefsirinin 1. bab, 3- başlığında) geçmiş bulunmaktadır. Şair der ki:
"Size Kur'ân'ı, Ummul-Kitab'ı ve es-Seb'u’l-Mesânî'yi
İndiren hakkı için yemin veriyorum..."
İbn Abbâs da der ki: Burada "tekrarlanan yedimden kasıt, yedi uzun SÛRE olan el-Bakara, Ali İmrân, en-Nîsa, el-Mâide, el-En'âm, el-A'raf ve -birlikte olmak üzere- el-Enfal ve et-Tevbe Sûreleridir. Çünkü, bu iki SÛRE arasında besmele yoktur.
Nesâî, şöyle bir rivâyet kaydetmektedir: Bize, Ali b. Hucr anlattı, bize Şerik haber verdi. O, Ebû İshak'dan, o, Said b. Cubeyr'den, o da İbn Abbâs'tan, yüce Allah'ın:
"Tekrarlanan yedi" âyeti hakkında dedi ki: Bunlardan kasıt; yedi uzun sûredir. Nesâî, İfritâh 26.
Bunlara "Mesânî (tekrarlananlar)" denilmesinin sebebi, bu sûrelerde ibretlerin, ahkâmın ve hadlerin tekrar edilmesidir. Kimileri de bu görüşü kabul etmeyerek şöyle demişlerdir: Bu âyet-i kerîme Mekke'de indirilmiştir. Ve o dönemde henüz uzun sûrelerin hiç birisi indirilmiş değildi. Bu itiraza şöyle cevap verilmiştir: Şanı yüce Allah, Kur'ân-ı Kerîmi önce dünya semasına, sonra da dünya semasından peyderpey indirmiştir. Dünya semasına indirdiği ise, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’e henüz üzerine indirilmemiş olsa dahi, verilmiş gibidir.
"Tekrarlanan yedi"nin, yedi uzun sûre olduğunu söyleyenler arasında, Abdullah b. Mes'ûd, Abdullah b. Ömer, Saîd b. Cübeyr ve Mücahid de vardır. Şair Cerir de der ki:
" Allah Ferezdak'ın cezasını versin
Mufassal sûreleri ve Mesânî'yi kaybetmiş alarak akşamı ettiğinde.”
Mesânî'nin, Kur'ân-ı Kerîm in tümü olduğu da söylenmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Allah, sözün en güzelini müteşabih, tekrar edilen (mesânî) bir kitap halinde indirmiştir." (ez-Zümer, 39/23) Bu, ed-Dahhâk, Tavus ve Ebû Malik'in görüşüdür. İbn Abbâs da böyle demiştir Kur'ân'a mesânî denilmesinin sebebi ise: hafreflerin ve kıssaların onda tekrar edilmesidir. Abdulmuttalib'in kızı Safiyye de, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) için söylediği mersiyesinde şöyle demektedir:
"O, kendisiyle doğru yolun bulunduğu, yükselen bir nûr idi.
Ta'zim okunan Kur'ân-ı Kerîm'in indirilmesi onun özelliği idi."
Burada "tekrarlanan yedi"den kastın, Kur’ân-ı Kerîm'in emir, nehiy, müjdeleme, uyarıp korkutma (tebşîr ve inzâr), misallerin verilmesi, nimetlerin sayılması, geçmiş nesillere dair haberler olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı da Ziyad b. Ebi Meryem yapmıştır.
Sahih olan birinci görüştür, çünkü o bu konuda açık bir nastır. el-Fâtiha Sûresi'nde de bu sûreye Mesanî adım vermenin başka sûrelere de aynı ismi vermeye engel bir taraf olmadığını açıklamış bulunuyoruz. Şu kadar var ki, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den, eğer herhangi bir hususta tevil ihtimali bulunmayan bir rivâyet varid olmuş ve açık bir nass da sabit olmuş ise, o nassın yanında durmak gerekir.
"Ve şu Kur'ân-ı azim’i verdik" âyetinde hazfedilmiş ifadeler vardır ve bunun takdiri şöyledir: Fâtiha, Kur'ân-ı azimin kendisidir. Çünkü Fâtiha, İslâm'ın esaslarıyla ilgili hususları kapsamaktadır. Yine buna dair açıklamalar daha önceden Fâtiha Sûresi'nde geçmişti,
“Ve şu Kur'ân-ı Azimin." âyetindeki "vav"ın fazladan geldiği ve ifadenin takdiri manasının: "Yemin olsun ki Biz sana tekrarlanan yedi olan şu Kur'ân-ı azim'i verdik" olduğu da söylenmiştir, Şairin şu beyiti de bu türdendir:
"O büyük ve efendi hükümdar,
O gayretler sahibi ve Savaşta askeri birliğin aralanma..."
Buna dair açıklamalar da daha önceden yüce Allah'ın:
"Namazları ve özellikle orta namazı koruyunuz" (el-Bakara, 2/238) âyetini açıklarken, (3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
88. Âyetin Tefsiri
Sakın bazılarını faydalandırdığımız şeylere iki gözünü dikip uzatma! Onlar için tasalanma da. Mü’minlere de kanadını indir.
Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:
1. Dünya Ehline İmrenmek:
Yüce Allah'ın:
"Sakın... İki gözünü dikip uzatma" âyetinin anlamı şudur: Kur'ân-ı Kerîm sayesinde Ben, insanların elinde bulunan şeylere seni muhtaç olmaktan kurtardım, yücelttim. Çünkü Kur'ân-ı Kerîmi kendisi için yeterli bir servet görmeyen bizden değildir. Yani, sahip olduğu Kur'ân-ı Kerîm ile İhtiyaçtan kurtulduğunu kabul etmeyip -yüce Mevlâ'nın marifetlerine sahip olduğu halde- gözünü dünyanın, süsüne diken bir kimse bizden değildir.
Denildiğine göre, Busra ve Ezriât denilen yerlerden yedi kafile, Kurayza ve Nadirlilere aynı güncte ulaştı. Bu kafilelerle beraber buğday, hoş kokular, mücevherat, denizlerden çıkarılan eşyalar da vardı. Müslümanlar şöyle dedi: Bu mallar bizim olsaydı, bunlarla güçlenir ve bunları Allah yolunda infak ederdik. Bunun üzerine yüce Allah:
"Yemin olsun ki Bîz sana tekrarlanan yediyi..." âyetini indirdi. Yani, bunlar sizin için oraya gelen yedi kafileden daha hayırlıdır. O bakımdan gözlerinizi onlara dikmeyiniz. İbn Uyeyne bu kanaattedir. O bununla İlgili olarak Hazret-i Peygamberin şu hadisini de zikreder: “Kur'ân-ı Kerîm ile kendisini zengin görmeyen yani başka şeylere ihtiyaçtan kendisini uzak kabul etmeyen kimse bizden değildir." Buhârî, Tevhîd AA, Ebû Dâvûd, Vitr 20, Darımı, Salat 171: Müsned, I. 172, \7% 179; " ni..." diye baştaynn açıklama yalnızca- Ebû Dâvûd, Vitr 20: Müsned, I. 172’de
Bu anlamdaki açıklamalar bizim bu kitabımızın baş taraflarında (Kur'ân'ın faziletleri bölümü Kur'ân'ı okuma keyfiyeti ile ilgili bahiste) geçmiş bulunmaktadır. Bazılarınız ifadesi nimetlerde emsal kıldığımız kimseleri demektir. Yani zenginler zenginlik bakımından birbirlerinin emsalidirler. Bu bakımdan âyet-i kerimede bunlara ("çiftler" anlamına gelen): "Ezvac" denilmiştir.
2. Sürekli Dünya Metaını Arzulamak:
Bu âyet-i kerîme dünya metaını arzulayıp ona göz dikmekten uzak kalınmasını ve onun sürekli olarak mevlâsına ibadete yönelmesinin gerekliliğini ortaya koymaktadır. Yüce Allah'ın şu âyeti da buna benzemektedir:
"Onlardan bir kısmına bunlarla kendilerini imtihan edelim diye dünya hayatının süsü olarak verip faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme!" (Ta-Ha, 20/131)
Ancak durum bu şekilde değildir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: "Bana dünyanızdan kadınlar ve hoş koku sevdirildi. Gözümün nuru da namazda kılındı "Nesâî, işretu'n-NlsS 1: Müsned, III, 128, 199. 285 Hazret-i Peygamber de insan olmanın ve insanî fıtratın bir özelliği olarak hanımları ile hoş vakit geçirir, güzel koku sürünmeye dikkat ve özen gösterirdi. Yüce Mevlasına seslenmesi esnasında da gözü ancak namaz ile aydınlanırdı. O Rabbine münacaatını, seslenişini bundan daha lâyık ve daha uygun görürdü. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in dininde Îsa'nın dininde olduğu gibi ruhbanlığa yönelmek yoktur. Şanı yüce Allah insana hafif gelen, zorluklardan uzak ve arınmış müsahamakar hamiliği teşri buyurmuştur. O bakımdan insanoğlu dünyanın arzulanan şeylerinden nasibini alır ve yüce Allah'a selim bir kalb ile döner. Faziletli kıraat bilginleri (İslâm âlimleri) ile ihlaslı kimseler bugün için lezzet verici şeylerden uzak durarak göklerin ve yerin Rabbine ihlasla yönelmenin daha evla olduğu görüşündedirler. Çünkü dünyada haram şeyler daha baskın halde bulunmaktadır. Kul ise mÂişeti dolayısıyla kendileriyle birlikte oturup kalkmanın câiz olmadığı kimselere oturup kalkmak şeklinde haramların galip geldiği bir ortamda iyi davranmak zorunda kalmış bulunmaktadır. Böyle anlamak kıraat daha faziletli dünyadan kaçmak bunun İçin daha doğru ve daha adil bir davranış olarak ortaya çıkmaktadır. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: "İnsanlar öyle bir döneme geleceklerdir ki; müslümanın en hayırlı malı -dinini korumak kastıyla fitnelerden kaçarak- dağ başlarında ve yağmurun düştüğü yerler arkalarından gideceği bir koyun (sürüsü) olacaktır." Buhârî, Îman 12; Bed'ul-Halk 1% Menâkib 25. Rikaak 34. Fiten 14, Ebû Dâvûd, Fiten 4; Nesâî, İınîtTi 30; İbn Mâce, Fîlen 13; Muvatta’, İsti'zrîn 16: Müsned, III, 6. 30, 43, 57.
Yüce Allah'ın:
"Onlar için tasalanma" âyeti, müşrikler îman etmeyecek olurlarsa onlar için üzülme demektir. Manası: Dünya hayatında kendilerine verilen meta ve dünyalık dolayısıyla üzütme, çünkü âhirette senin bundan daha üstün ve faziletli şeylerin vardır. Şöyle de açıklanmıştır: Eğer onlar azaba doğru yol alacak olurlarsa onlar için üzülme; çünkü onlar azâb ehli kimselerdir.
"Mü’minlere de kanadını indir" sana îman eden kimselere karşı yumuşak davran ve onlara alçak gönüllüce tevazu ile haraket et.
"Kanadın indirilmesi" aslında, kuşun yavrusunu bağrına basarken kanadını açtıktan sonra üzerine kanadını kapatması hakkında kullanılır. însan hakkında kendisine tabi olanları daha yakınlaştırması ve yakın tutmasının bir sıfatı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Mesela: Filan kişi kanadını alçaltan, indiren bir kimsedir, denilirken o vakur ve sakin bir kimsedir, denilmek İstenir. Âdemoğlunun iki kanadı onun İki yanıdır. Yüce Allah'ın:
"Elini kanadının (koltuğunun) altına götür" (Tâ-Hâ, 20/22) âyeti da buradan gelmektedir. Kuşun kanadı onun eli hükmündedir. Şair der ki:
"Bir kavmin lideri olan için mertlik olarak yeter.
Hasta kardeşlerine kanadını uzatman."
Yani onlara alçak gönüllülükle ve yumuşaklıkla davranman.
89. Âyetin Tefsiri
Ve de ki: Şüphesiz ben, evet ben açıkça uyarıcıyım"
90. Âyetin Tefsiri
Nitekim bölüşülenlere de indirmiştik.
Bu ifadede hazfedilmiş sözler vardır Yani: Ben bir azâb ile apaçık uyaran bir kimseyim, anlamında olup merul olan "azâb" kelimesi hazfedilmiştir. Çünkü "uyarmak " zaten buna delildir. Nitekim bir başka yerde de şöyle buyurulmaktadır:
"Ben Âd ve Semud'un yıldırımı gibi bir yıldırımla sizi korkutup uyarırım" (Fusilet, 41/13) diye buyurulmaktadir.
Nitekim "anlamındaki kafin fazladan geldiği de söylenmiştir. Yani ben sizi bölüşenlere indirdiğimiz şeyler ile açıkça uyarıcıyım demek olur. Yüce Allah'ın:
"Onun benzeri hiçbir şey yoktur." (eş-Şûrâ, 42/11) âyetinde olduğu gibi
Manası: Ben sizi bölüşenlerede indirdiğimizin bir benzeri ile açıkça uyanayım, şeklinde olduğu söylendiği gibi, anlamın: "Nitekim biz bölüşenlere de azâb indirmiştik ve (95. âyet-i kerîme ile birlikte) o alay edip duranlara karşı muhakkak ki Biz sana yeteriz. Artık emrolunduğunu açıkça bildir ve haddi aşan o müşriklerden yüz çevir. Çünkü Biz onlardan birçok sıkıntılar çekmiş olduğun ileri gelenlere karşı sana yeteriz, anlamında olduğu da söylenmiştir.
"Bölüşenler"in anlamı ile ilgili olarak yedi farklı görüş vardır:
1- Mukâtil ve el-Ferrâ'' der ki: Bunlar Hac döneminde Velid b. el-Muğıre'nin gönderdiği onbir kişidir. Bunlar Mekke'nin dar yollarını, geniş yollarını, dağlardaki yollarını kendi aralarında paylaştırarak bu yollardan geçenlere köle diyorlardı: Aramızda çıkan ve Peygamberlik İddiasında bulunan bu kimseye sakın aldanmayın o bir delidir, bazen o bir sihirbazdır, bazen o bir şairdir, bazen de o bir kahindir, diyorlardı. Onlara bu şekilde "bolüşenler" adının verilmesi bu yollan kendi aralarında paylaştırmalarıdır. Allah bunların hepsinin canlarını en kötü şekilde aldı. Bunlar ayrıca el-Velid bin el-Muğiıe'yi Mescidin kapısında hakem olarak tayin etmişlerdi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında ona soru soranlara da: O adamlar doğru söylediler diye cevap verirdi,
2-Katade der ki: Bunlar Kureyş kafirlerinden bir topluluk olup. Allah'ın kitabını bölüştürerek, bir kısmına şiir, bir kısmına büyü, bir kısmına kehânet bir kısmına da öncekilerin efsaneleri ismini vermişlerdi.
3-İbn Abbâs der ki: Bunlar kitabın bir bölümüne îman edip bir bölümünü inkâr eden kimselerdir.
4-İkrime de böyle demiştir: Bunlar ehl-i kitab kimselerdir. Onlara "bölüşenler" adının veriliş sebebi, alay eden kimseler oluşları ve onların kimisinin: Bu sûre benimdir bu sûre de senin olsun, demeleridir. İşte dördüncü görüş de budur.
5-Katade der ki: Bunlar kitaplarını bölüştüler darmadağın ve parçalara ayırdılar ve tahrif ettiler.
6-Zeyd b. Eslem der ki: Burada kastedilenler, Tiz, Salih'in kavmidir. Bunlar onu öldürmek üzere kasem ettiklerinden dolayı onlara el-müktesîm'in" (yani yemin eden, kasem eden kimseler) ismi verilmiştir. Nitekim yüce Allah:
"Kendi aralarında Allah adına yemin ederek dediler ki: Ona ve aile halkına gece baskın yapalım..," (En-Neml, 27/49) âyetiyle buna işaret etmektedir.
7-el-Ahfeş der ki: Bunlar karşılıklı olarak yemin ile kendi aralarında bazı hususları, bölüşen bir topluluktu. Denildiğine göre bunlar As b. Vail Rabia’nın iki oğlu Utbe ve Şeybe, Ebû Cehil b. Hişam, Ebul-Bahteri b. Hişam, en-Nadr b. Haris Umeyye b. Haleb ve Münebbih b. Haccac'dırlar. Bunu da el-Maverdi nakletmektedir.
91. Âyetin Tefsiri
Onlar ki, Kur'ân'ı parçalara ayırmışlardı.
Bu, bölüşenlerin niteliğidir. Bunun mübtedâ olup haberinin (92. âyeti kerimede yer alan):
"Yemin olsun ki onlara elbette soracağız" anlamındaki âyet olduğu da söylenmiştir.
"Parçalar" kelimesinin tekilinin olup bu kelime bir şeyi darmadağın etmeyi ifade edenden gelmektedir; bu parçaların herbirisine: denilir. Kimi dil bilgini de şöyle demiştir: Bu kelimenin aslr, şeklinde olup "vav" düşürülmüştür Bundan dolayı çoğulu diye gelmiştir. Mesela; "Fırkalar" kelimesinin; nin çoğulu olması gibi. Bunun da asli; dır. " Fırka" birlik kelimesinin çoğulunun şeklinde gelmesi de böyledir. Bunun anlamı da az önce "bölüşen" hakkında yaptığımız açıklamalara raci olur.
İbn Abbâs der ki: Bu şekilde davrananlar Kur'ân-ı Kerîm’in bir bölümüne îman ettiler, bir bölümünü inkar ettiler. Şöyle de açıklanmıştır: Bunlar Kur'ân-ı Kerîm ile ilgili olarak söyledikleri sözlerini bölümlere, parçalara dağılıp ayırmışlar, onu yalan, büyü, kehanet ve şiir diye nitelendirmişlerdi, Onu parçalara bölüp dağıttım, ayırdım" demektir. Şair Ru’be de şöyle demektedir:
"Allah’ın dini öyle parçalara ayırılıp dağıtılacak birşey değildir."
Yani Allah'ın dini darmadağın değildir.
Bu kelimeden eksiltilen harfin "lıe" olduğu ve bunun aslının; olduğu da söylenmiştir. Çünkü ve bunun sonucu olan-, kelimesi Kureyş lehçesinde sihir ve büyü demeklir. Onlar, sihirbaza; sihirbaz kadına da derlei'. Şair de şöyle demektedir:
"Sihirbazın ve sihir yapanın düğümlerine
Üfleyenlerden, Rabbime sığınırım."
Hadîs-i şerîfte de şöyle buyurulmaktadır: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem); Büyü yapan kadına da, büyü yaptıran kadına da lanet etmiştir,"
Âyet-i kerimenin anlamı da şöyledir: Bunlar, Kur'ân hakkındaki iftiralarını alabildiğine çoğalttılar; yalan yere söylediklerini oldukça çeşitlendirerek, sihir dediler, öncekilerin masalları dediler, o uydurulmuş bir sözdür, dediler ve daha başka şeyler söylediler.
"Parça, bölüm" kelimesinin harf eksilîilmesi açısından benzeri bir kelime de; "Kenar, dudak" kelimesidir. Bunun aslı da- şeklindedir. Nitekim Arapların; "Yıl" diye kullandıkları kelimenin aslı da; şeklindedir Bu kelimelerden aslî olan "he" harfini eksilterek te'nis için alâmet olarak kullanılan "he (yuvarlak te)"yi kutlanmışlardır.
Bir diğer görüşe göre, bu kelimenin aslı, şeklinde olup bu da nemime Nitekim Hadîs-i şerîfte bu lâfız kullanılarak: "Size ei-ndtrın ne olduğunu bildireyim mi? O nemime (yani) insanlar arasında laf alıp götürmektir" diye buyurmuştur, (Müslim, Birr 102; Dârimî, Rikaak 7. Müsned, T. 437) (Laf alıp götürmek) demektir. ise, bühtan ve iftira demektir. Bu da, bir kimsenin birisine iftirada bulunarak onda olmayan özellikleri var diye iddia etmesi demektir. Nitekim; " Ona bühtan ve iftirada bulundu" anlamındadır, İftirada bulundum" anlamındadır.
el-Kisaî der ki Yalan ve bühtan" demek olup, bunun çoğulu; şeklinde gelir Tıpkı; "Parça, fırka'- kelimesinin çoğulunun; şeklinde gelmesi gibi. Yüce Allah da: "(el-Kisaînin anlayışına göre) Onlar ki Kur'ân'ı yalan diye nitelendirmişlerdir.” Bunun anlamının, Kur'ân-ı Kerîm’den hoşlarına giden bölümlerine îman ettiler, geri kalan bölümlerini de inkâr ettiler şeklinde olduğu da söylenmiştir. Böylelikle onların inkâr ve küfürleri, imanlarını boşa çıkarmış olmaktadır.
el-Ferrâ'nın kanaatine göre bu kelime; 'den alınmıştır. Bu ise, vadide yetişip diken gibi biten bir bitkinin adıdır. Yani bunlar, Kur'ân-ı Kerîm'i diken gibi rahatsız edici bir âyet olarak algılamışlardı diye snılmıştır.
92. Âyetin Tefsiri
Rabbine yemin olsun ki, onların hepsine elbette soracağız.
93. Âyetin Tefsiri
Yapmakta oldukları şeyleri.
"Rabbîne yemin olsun ki, onların hepsine elbette soracağız." Yani, bu sözü geçen kimselere, dünyada neler yaptıklarını elbette soracağız. Buhârî'de şöyle denilmektedir: İlim ehlinden pek çok kişi, yüce Allah'ın:
"Rabbine yemin olsun ki, onların hepsine elbette soracağız" âyetini "Lâ ilâhe illâlah'a dair onlara soru soracağız, diye açıklamışlardır. Buhârî, Îman 18.
Derim ki: Bu, merfu' olarak da rivâyet edilmiştir. el-Tirmizî el-Hakîm rivâyet ederek der ki: Bize, el-Cârûd b. Muaz anlattı, dedi ki; Bize, el-Fadl b. Mûsa anlattı, el-Fadl, Serik'ten, o, Leys'ten, o, Beşir b. Nehîk'ten, o, Enes b. Malik'ten, o, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan yüce Allah'ın:
"Rabbine andolsunki, onların hepsine elbette soracağız. Yapmakta oldukları şeyleri" âyeti hakkında "(Yani) Lâ ilâhe illâlah sözü hakkında" (soracağız) demektir, diye buyurduğu rivâyet edilmiştir. et-Tirmizî el-Hııldm, Nevâdirul-Usûl, II, 160.
Ebû Abdullah der ki: et-Tirmizî el-Hakîm der ki: Bize göre bunun anlamı, Lâ ilahe illallah’ın doğru ve samimi olarak söylendiğinden ve ona gereği gibi bağlı kalındığından sorulacaktır. Çünkü yüce Allah, Kur'ân-ı Kerîminde ameli de sözkonusu ederek:
"Tapmakta oldukları şeyleri" diye buyurmakta, söylemekte oldukları şeyleri diye buyurmamaktadır. Her ne kadar sözün de dilin ameli olarak kabul edilmesi mümkün ise de, bununla asıl kastedilen dilcilerin örfen kabul ettikleri sözün söz, amelin de amel olduğu şeklindedir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "Lâ ilâhe illâlah'tan" diye buyurması, ona tam anlamıyla bağlı kalınmadığından ve söylenen o sözün muhtevasına samimiyetle bağlı kalındığından sorulacaktır, anlamındadır, Nitekim Hasanı Basrî de şöyle demiştir: Îman, hoş şeyleri temenni etmekle olmadığı gibi, din de temenni ile olmaz. Fakat o, kalplerde yer eden amellerin de doğruladığı şeydir. İşte, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın: "Kim ihlâs ile lâ ilahe illallah diyecek olursa cennete girer" diye buyurduğunda, ashabım Ey Allah'ın Rasûlü, bunun ihlaslı söylenmesi ne demektir, diye sormaları Üzerine, o da: "Söylediği bu sözün onu Allah'ın haram kıldığı şeyleri işlemekten alıkoyup engellemesidir" diye cevap vermiş olması bundan dolayıdır. Bu hadisi de Zeyd b. Erkam rivâyet etmiştir. Yine Zeyd b. Erkam’dan, dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu; "Allah, bana ümmetimden lâ ilahe illallah deyip, ona (batıl) herhangi bir şey karıştırmamış olarak gelen herkese cennetin vacip olacağı ahdini vermiştir." Ey Allah'ın Rasûlü dediler, lâ ilahe illallah'a karıştırılacak şey nedir? deyince, şöyle buyurdu: "Dünyaya tutkunluk, dünya için toplamak ve dünya için vermekten uzak kalmak demektir. Bunlar, peygamberlerin sözlerini söylerler, fakat zorbaların amelleri ile amel ederler." Enes b. Malik de şöyle demektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Lâ ilâhe illâlah, dünya ticaretlerini dinlerine tercih etmedikleri sürece kulları Allah'ın gazabından korur. Eğer, dünyalarının ticaretlerini dinlerine tercih edecek olurlar da, sonra lâ îlâhe illallah diyecek olurlarsa, bu onlara geri döndürülür ve Allah: Yalan söylediniz der." Bu rivâyetlerin hepsinin senedi de "Nevâdürü'l-Usul" adlı eserde zikredilmektedir. et-Tirmizî el-Hakîm. Nevâdiru'l-Usul, J!, 160-161,
Derim ki; Âyet-i kerîme, umumu ile İnsanların, kâfirleri ile mü’minleri İle -hesapsız olarak cennete girenler müstesna- sorgulanacaklarına ve hesaba çekileceklerine delil teşkil etmektedir. "-et-Tezkire" adlı kitabımızda açıkladığımız gibi
Kâfir, sorgulanıp hesaba çekilecek mi diye sorulursa, buna: Bu konuda görüş ayrılığı vardır, deriz. Biz, buna dair açıklamaları "et-Tezkire"de kaydetmiş bulunuyoruz. Kuvvetli olan görüş kâfirin sorgulanacağı şeklindedir. Hem bu âyet-i kerîme dolayısıyla, hem de yüce Allah'ın:
"Ve durdurun onları, çünkü onlar sorgulanacaklardır." (es-Saffat, 37/24) âyeti ve:
"Şüphe yok ki dönüşleri yalnız bizedir, sonra da hesaplarını görmek de süphesiz yalnız Bize aittir. " (el-Ğaşiye, 88/25-26) buyrukları hesaba çekilip sorgulanmalarını gerektirmektedir,
Denilse ki: Yüce Allah, bir başka yerde:
"Suçlulara günahları sorulmaz." (el-Kasas, 28/78);
"O günde ne insana, ne cinne günahı sorulmayacak" (er-Rahmân, 55/39);
"Allah, onlarla konuşmaz." (el-Bakara, 2/174);
"Muhakkakki onlar, o günde Rabblerinden elbette perdelenmiş olacaklardır" (el-Mutaffifin, 83/15) diye buyurmaktadır biz de şöyle deriz:
Kıyâmette değişik durumlar sozkonusudur. Kimi halde soru sorulacak, konuşulacak, kimi yerlerde de bunlar olmayacaktır. İkrime de şöyle demiştir: Kıyâmetin durumunda yer yer farklı haller olacaktır. Kimi durumda sorgulama olacak, kimi durumlarda olmayacaktır.
İbn Abbâs da şöyle demektedir: Yüce Allah'ın onlara soru sormaması, onlardan haber ve bilgi almak kastıyla soru sormayacağı anlamındadır. Siz böyle yaptınız mı, şöyle yaptınız mı diye sorulmayacaktır. Çünkü yüce Allah, her şeyi bilendir. Ama yüce Allah onlara, azarlama, yaptıklarını başlarına kakma anlamında soru soracak ve onlara: Niye Kur'ân'ı Kerîme karşı isyan ettiniz, bu konuda delilinîz nedir diye sorulacaktır. Kutrub da bu görüşü esas kabul etmiştir.
Yüce Allah'ın:
"Rabbine yemin olsun ki, onların hepsine elbette soracağız" âyetinin, mükellef mü'mînlere soracağız, anlamında olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah'ın:
"Sonra, yemin olsun o günde nimetlerden elbette sorulacaksınız"(et-Tekasur, 102/8) âyeti bunu açıklamaktadır.
Bununla birlikte âyetin umumi bir anlam ifade ettiği görüşünü kabul etmek, daha uygundur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır,
94. Âyetin Tefsiri
Artık emrolunduğunu açıkça bildir. Müşriklerden de yüzçevir.
95. Âyetin Tefsiri
O alay edip duranlara karşı muhakkak ki Biz sana yeteriz.
"Artık emrolunduğunu açıkça bildir." Sana emrolunan Allah'ın risaletini tebliğ görevini bütün insanlara karşı yerine getir. Tâ ki onlara karşı delil ortaya konulmuş olsun. Çünkü Allah bunu sana emretmiş bulunuyor.
"Yarık" demektir, " Kavim dağıldı" manasınadır. Yüce Allah'ın:
"Bölük, bölük ayrılacakları bir gün" (er-Rum, 30/43) âyetinde de bu kökten gelen kelime kullanılmıştır. Onu yardım, o da yarıldı" anlamındadır. Aslında bu kelime anlam itibariyle ayırmak ve yarmak ile alâkalıdır. Ebû Zueyb, bir eşeği ve onun sıpalarını sözkonusu ederken, şöyle demektedir:
"Sanki o (sıpa) lar otların üzerine bırakılmış bir örtü gibidir.
Ve sanki o, fal oklarını çektirene benzer.
O fal oklarının üzerine bir eğilip onları çeker ve dağıtır."
Onları dağıtır, birbirinden ayırır, demek istemektedir
Yüce Allah'ın:
"Artık emrolunduğunu açıkça bildir" âyeti ile ilgili olarak el-Ferrâ' der ki: Yüce Allah bununla emri açıkla demektedir Yani dinini açıkça bildir, ortaya koy anlamındadır. Buna göre buradaki; (........) edatı, (emrolunma) fiili ile birlikte mastar konumundadır. İbnü’l-Arabî der ki: Buradaki "emrolunduğunu açıkla" emri, emrolunduğunu yerine getir, anlamındadır.
"Artık emrolunduğunu açıkça bildir" âyetinin: Sen onları tevhide davet etmek suretfyle, topluluklarını ve sözbirliklerini dağıt. Çünkü onlar, bir bölümü senin çağrım kabul etmek suretiyle ayrılıp dağılacaklardır, anlamında olduğu da söylenmiştir. O takdirde, buradaki "Kâfirlerin topluluğunun dağıtılması" demek olur.
"Müşriklerden de yüz çevir." Yani, onların alay etmelerini önemsemekten, onların sözlerine aldırmaktan yüz çevir. Çünkü Allah seni onların söylediklerinden, arındırmış, uzak tutmuştur.
İbn Abbâs der ki: Bu âyet, yüce Allah'ın:
"Müşrikleri... öldürünüz" (et-Tevbe, 9/5) âyeti ile nesh edilmiştir.
Abdullah b. Ubeyd de der ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yüce Allah'ın:
"Artık emrolunduğunu açıkça bildir" âyeti ininceye kadar gizli kalmaya devam etti. Bu âyet indikten sonra o da, ashabı da artık dışarı çıktılar, Mücahid der ki: Bu âyet ile namazda Kur'ân-ı Kerîm'i açıktan oku, demek istemektedir. "Müşriklerden de yüz çevir" ise, onlara aldırış etme, demektir
İbn İshak der ki: Müşrikler kötülük yapmayı sürdürüp, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile çokça alay etmeye başlayınca, şanı yüce Allah da: "Artık emrolundugunu açıkça bildir. Müşriklerden de yüzçevir. O alay edip duranlara karşı muhakkak Biz sana yeteriz. Onlar ki, Allah ile beraber başka bir ilâh tanırlar. Onlar yakında bileceklerdir" âyetlerini indirdi. Âyetin anlamı şudur: Sen, emrolunduğunu açıkça bildir, Allah'tan başkasından korkma. Hiç şüphesiz Allah, alay edenlere karşı sana yeterli geldiği gibi, sana eziyet verenlere karşı da O sana yeter. Bu alay edenler Mekke'nin ileri gelenlerinden beş kişi idiler. Bunlar başlarını çeken el-Velid b. el-Muğire'den başka el-Âs b. Vâil, el-Esved b. el-Muttalib b. Esed Ebû Zema ve el-Esved b. Abdi Yeğus ile el-Haris b. et-Tulâtila'dır. Allah onların hepsini helâk etmiştir. Bedir günü Savaşının, bir günde helâk edildikleri de söylenmiştir. Çünkü bunlar, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile alay eden kimselerdi.
(Yine) İbn İshak'ın belirttiğine göre, bunların helâk edilmelerine sebep şudur: Sözü geçen bu kimseler, Beytullahı tavaf ettiklerinde Cebrâîl (aleyhisselâm), Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a geldi. Hazret-i Cebrâîl kalkınca, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da kalktı. Onun yanından el-Esved b. el-Muttalib geçti. Hazret-i Cebrâîl, el-Esved'in yüzüne yeşil bir yaprak attı, hemen kör oldu ve gözüne bir ağrı girdi. Başını duvara vurmaya koyuldu. Bu sefer, yanından el-Esved b. Abdi Yeğus geçti, Hazret-i Cebrâîl onun karnına işaret etti. Bu sefer su içip kanamama hastalığına yakalandı ve karnı irinli su ile dolup şişerek öldü. Yanından el-Velid b. el-Muğire geçince Cebrâîl, ayak topuğunun alt tarafında bulunan bir yara izine İşaret etti. Bu yara senelerce önce kibirinden elbiselerini yukarı doğru çekerken isabet etmişti. Şöyleki; el-Velid, Huzaalılardan, oklarına tüy takmakta olan bir adamın yanından geçti. Bu oklarından birisi el-Velid'în elbisesine takıldı ve o topuğunda pek önemsiz olan bu yarayı açtı. Hazret-i Cebrâîl'in işareti ile bu yarası bir daha açıldı ve ölümü ile sonuçlandı. Yine yanından el-As b. Vâil geçti, onun da ayağının alt tarafındaki çukura işaret etti. Taife gitmek üzere eşeğine bindi. Eşeği çıbrık denilen dikenli bir otun üzerine çöktü. Bu sırada da Âs'ın ayağının çukur tarafına bir diken battı ve Ölümüne sebep oldu. Sonra el-Haris b. et-Tulâtıla yanından geçti. Onun da başına işaret etti, başından irin akmaya başladı ve bu sebepten öldü. İbn İshak, Sire, s. 254 -az farkla
Bunların ölüm sebepleri ile ilgili buna yakın, nisbeten farklı açıklamalar da zikredilmiştir.
Yüce Allah'ın:
"Nihayet Allah binalarım temellerinden, yıktı ve üstlerindeki tavan başlarına yıkıldı" (en-Nahl, 16/26) âyetinde kastedilenlerin bunlar olduğu da söylenmiştir. Böylelikle ölümlerinde onlara gelen bu musibetler -ileride geleceği gibi- üzerlerine yıkılan tavana benzetilmektedir.
96. Âyetin Tefsiri
Onlar ki, Allah ile beraber başka bir ilâh tanırlar. Onlar yakında bileceklerdir.
Bu, alay edenlerin nitelikleri ile ilgili bir âyettir. Bunun, mübtedâ olduğu, haberinin de
"onlar yakında bileceklerdir" anlamındaki âyet olduğu da söylenmiştir. Buna göre âyet-i kerimenin anlamı şöyle olur: "Allah ile bember başka bir ilâh tanıyanlar yakında bileceklerdir,'"
97. Âyetin Tefsiri
Yemin olsun ki, onların söylediklerinden dolayı göğsünün daraldığını da elbette biliyoruz.
Yüce Allah'ın:
"Yemin olsun ki, onların söylediklerinden" onların seni yalanlamalarından, sözlerini reddetmelerinden, düşmanlarının sana ve ashabına yaptıklarından
"dolayı göğsünün" yani kalbinin
"daraldığını elbette biliyoruz." Göğüs ile kalbin kastedilmesi, kalbin yerinin göğsün içi olduğundan dolayıdır.
98. Âyetin Tefsiri
Artık sen hemen Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol.
Bu âyete dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:
1. Namaza Sığınmak:
Yüce Allah'ın:
"Artık sen hemen Rabbini hamd ile tesbih et” Yani, sen hemen namaza koş, namaza sığın. Çünkü namaz teşbihin en ileri derecesi, takdisin de en ileri noktasıdır.
"Tesbih et" âyeti, yüce Allah'ın:
"Ve secde edenlerden ol" âyetinin bir açıklamasıdır. Namazda yüce Allah'a en ileri derecede yakınlık halinin secde hali olduğu açıkça bilinmektedir Nitekim Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Kulun Rabbine en yakın olduğu hal, secdedeki halidir. O bakımdan ihlasla dua ediniz."Müslim, Salât 215; Nesâî, Tatbik 78: Müsned, II, 421 Bundan dolayıdır ki, bu âyetle özellikle secde hali sözkonusu edilmiştir.
2. Bu Âyeti Kerîme Secde Âyeti midir?
İbnü'l-Arabî der ki: Bazı kimseler, buradaki emir ile bizatihi secde etmenin emredildiğini sanmışlardır. O bakımdan burada, Kur'ân-ı Kerîm'de tilâvet secdesi yapılan yerlerden birisi olduğu görüşünü kabul etmişlerdir. Ben, Beytülmakdis’in -Allah onu arındırsın- Hazret-i Zekeriyya mihrabında İmâmlık yapan zatın burada secde ettiğine şahit oldum, ben de bu âyet-i kerimenin nihâyetinde onunla birlikte secde ettim. Ancak-ilim adamlarının çoğunluğu bu görüşte değildir.
Derim ki: Ebû Bekir en-Nakkâş, Ebû Huzeyfe ile Yeman b. Riâb ‘ın görüşüne göre burada secde âyeti olduğunu zikretmektedir. O, bunun vacip bir secde olduğu görüşündedir.
99. Âyetin Tefsiri
Ve sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibadet et.
Bu âyet ile ilgili açıklamalarımızı tek başlık halinde sunacağız:
Yakîn, Ölüm Demektir:
Yüce Allah Peygamberine, kullarının kendisine hizmette kusur etmeleri halinde kendisine ibadet etmesini emretmekte ve bunun, vacip olduğunu belirtmektedir.
Yüce Allah'ın:
"Sana yakîn gelinceye kadar" ifadesinin anlamı nedir? Çünkü, zaten "Rabbîne ibadet et" ifadesi ibadet emri için yeterlidir, diyene şöyle cevap verilir:
Bu âyetin anlamı şudur: Eğer "Rabbime İbadet et" emri mutlak gelmiş olsaydı, sonra da Hazret-i Peygamber, yüce Allah'a yalnızca bir defa ibadet etmiş olsaydı, bu emre gereken şekilde itaat etmiş olurdu. Yüce Allah'ın:
"Sana yakîn (Ölüm) gelinceye kadar" diye buyurması ise, ölünceye kadar sen O'na ibadetten ayrılma, anlamında olur.
Peki, şanı yüce Allah:
"Ve sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et" diye buyurduğu halde, niçin "ebediyen" diye buyurmamıştır, denilecek olursa, şu şekilde cevap verilir:
"Yakîn" ifadesi, "ebediyyen" ifadesinden daha beliğdir. Çünkü, "ebediyyen" kelimesinin tek bir anı ve bütün anları
"sonuna dek" ifade etme ihtimali vardır, Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/95. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
Maksat, hayatı süresince ibadetin de devamlılığıdır. Nitekim yüce Allah'ın salih kulu şöyle demiştir:
"Hayatta olduğum sürece namaz kılmamı, zekât vermemi emretti " (Meryem, 19/31)
Buna bağlı olarak bir kimse hanımına: Sen ebediyyen benden boşsun, diyecek olursa, sonra da: Ben bununla bir gün veya bir ayı kastettim derse, hanımına ric'at yapmakla mükellef olur. Eğer: Hayır, ben hayatı boyunca onu boşamış oldum diye açıklarsa, ona ric'at yapamaz.
"Yakîn" kelimesinin, ölüm anlamına geldiğine delil ise, Ensar’dan olan Um el-Alâ'nın rivâyet ettiği hadistir. Bu hanım, Hazret-i Peygamber'e bey'atte bulunan kadınlardandır. Bu hadiste şunlar da geçmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Osman'a -Osman b. Maz'un'u kastediyorum- gelince, ona da yakîn gelmiş bulunmaktadır. Ve ben, onun namına hayır ümid ederim. Allah'a yemin ederim, ben Allah'ın Rasûlü olduğum halde ona ne yapılacağını bilemem"dedikten sonra, hadisin geri kalan bölümünü zikretmektedir, Buhari Cenâiz 3T Şehadat 30: Müsned, VI. 436. Buhârî, Cenâiz 3 ile Müsned, VI, 436'da "... ona ne yapılacağını..." yerine; "buna ne yapılacağını..." şeklindedir. Bu hadisi, sadece Buhârî -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- rivâyet etmiştir.
Ömer b. Abdulaziz de şöyle derdi: Ben insanların ölümü yakîn (kesinlik) ile bildikleri halde, ondan çok şüpheye benzeyen bir yakîn görmüş değilim. Çünkü onlar, bu yakînlerine rağmen Ölüm için gerekli hazırlığı yapmıyorlar.
Bununla ölümün geleceğinde şüphe ediyorlar demek istiyor gibidir.
Şöyle de denilmiştir: Burada "yakîn"in, yüce Allah'ın, düşmanlarına karşı sana zafer vereceği hususunda şüphe edilmeyen hak anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu görüş, İbn Şecere'ye aittir. Ancak birincisi daha sahihtir. Mücahid, Katade ve el-Hasen'in görüşüdür. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Cubeyr b. Nuleyr ise, Ebû Müslim el-Havlânî'yi şöyle derken dinlediğini rivâyet etmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Bana mal toplamam, ticaret yapanlardan olmam vahyolunmadı. Ancak bana: Rabbini hamd ile tesbih et, secde edenlerle beraber ol ve yakîn (ölüm) sana gelinceye kadar Rabbine ibadet et," diye vahyolundu. Suyûtî, ed-Durru'l-Mensur, IV, 105.