KURTUBÎ TEFSÎRİ
Ahzâb Sûresi — KURTUBÎ TEFSÎRİ — Sayfa 4
53. Âyetin Tefsiri
Ey îman edenler! Peygamber'in evlerine sizin için yemeğe izin verilmeden girmeyin. Yemek vaktini de beklemeye kalkışmayın. Fakat davet olunduğunuzda girin. Yemek yediniz mi dağılın. Söze dalmak için de beklemeyin. Çünkü bu Peygamber'i rahatsız etmekte ama o, sizden utanmaktadır. Allah ise, haktan utanmaz. Hanımlarından ihtiyaç(ınız) olan bir şey istediğinizde onlardan perde arkasından isteyin. Bu sizin kalbiniz için de, onların kalbleri için de daha temizdir. Sizin Allah'ın Rasûlüne eziyet vermeniz de ondan sonra zevcelerini nikâhlamanız da ebediyyen olacak bir şey değildir. Çünkü bu, Allah'ın yanında çok büyük bir iştir.
Bu âyete dair açıklamalarımızı onaltı başlık halinde sunacağız:
1- Peygamber'in Evlerine İzinsiz Girmek ve Ayetin İşaret Ettiği Nüzul Sebepleri:
"Peygamber'in evlerine... izin verilmeden girmeyin" âyetindeki ...me..." lâfzı, "Size ancak izin verilmesi halinde..." anlamında olmak üzere nasb mahallindedir. Bu durumda istisna da müstesna minh ile aynı cinsten değildir.
"Yemek vaktini de beklemeye kalkışmayın" âyetindeki "beklemeye" anlamındaki lâfız, hal olarak nasbedilmiştir. "Bu durumda girmeyin" demektir, 'ın "yemek"in sıfatı olarak cer ile gelmesi câiz değildir. Çünkü sıfat olsaydı, mutlaka faillerin zikredilmesi gerekirdi ve bu durumda: Siz onun vaktini beklemeyin denilmesi gerekirdi.
Bunun nahivde benzeri: "Bu adam bir adam ile birliktedir ve ondan ayrılmıyor" demeye benzer. Arzu edildiği takdirde; "Bu adam kendisinden ayrılmadığı bir adam ile birliktedir" denilir.
Bu âyet-i kerîme iki kıssa ihtiva etmektedir. Bunlardan birincisi yemeğe oturmak adabı ile ilgilidir, ikincisi ise, hicab emri ile ilgilidir.
Hammâd b. Zeyd dedi ki: Bu âyet-i kerîme davranışları dolayısıyla (Peygamber Efendimiz'e) ağırlık veren kimseler hakkında inmiştir.
Birinci kıssanın sebebi, müfessirlerin çoğunluğunun kanaatine göre şudur: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) önce Zeyd'in hanımı olan Cahş kızı Zeyneb ile evlendiğinde bir ziyafet vermiş ve insanları bu ziyafete çağırmıştı. Yemeklerini yedikten sonra onlardan bir kesim Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın evinde oturup konuşmaya daldılar. Hanımı ise, yüzünü duvara doğru çevirmiş bekliyordu. Onların bu tutumları Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a ağır geldi. Enes dedi ki: Peygamber'e sohbete dalmış olanların çıkıp gittiklerini ben mi ona, yoksa o mu bana haber verdi, bilemiyorum. (Enes devamla) dedi ki: Peygamber gitti ve evine girdi. Ben de onunla birlikte girmek istedim. Benimle kendisi arasına perdeyi çekti ve hicab hükmü nazil oldu. O topluluğa kendilerine verilen öğütler ile öğüt verdi. Aziz ve celil olan Allah da: "Ey îman edenler! Peygamber'in evlerine... girmeyin... Çünkü bu Allah'ın yanında çok büyük bir iştir." âyeti nazil oldu. Bu hadisi Sahih(-i Buhârî) rivâyet etmiştir.
es-Sa'lebî'nin "Kitafında belirtildiğine göre Katade ve Mukâtil şöyle demişlerdir: Âyetin nüzulüne sebep olan bu olay, Ummu Seleme'nin evinde cereyan etmiştir. Ancak Sahih(-i Buhârî)'in de rivâyet ettiği gibi doğru olan birincisidir.
İbn Abbâs dedi ki: Âyet-i kerîme, mü’minlerden bir kesim hakkında inmiştir. Bunlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yemek yiyeceği vakitleri gözetliyor ve yemek pişmeden önce huzuruna giriyorlar, yemek pişene kadar oturuyorlar, sonra da yemek yedikleri halde de çıkıp gitmiyorlardı.
İsmail b. Ebi Hakim dedi ki: Bu yüce Allah'ın davranışları ağır kaçan kimseleri, kendisi ile te'dib ettiği bir edebtir.
es-Sa'lebî'nin "Kitab"ında nakledildiğine göre İbn Ebi Âişe şöyle demiştir: Davranışları ağır kaçanlar hakkında, şeriatın onlara (yaptıklarına) tahammül etmemiş olduğu sana yeter.
Hicab ile ilgili kıssaya gelince, Enes b. Malik ve bir topluluk dedi ki: Bunun sebebi az önce sözkonusu edilen olayda Zeyneb'in evindeki oturmadır.
Âişe (radıyallahü anha) ile bir topluluk da şöyle demiştir: Bunun sebebini Ömer şöyle nakletmektedir: Ey Allah'ın Rasûlü, dedim. Senin hanımlarının huzuruna iyi olanlar da, kötü olanlar da giriyor. Keşke onlara hicab arkasına (perde arkasına) geçmelerini emretsen. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu Buhârî, I, 157, IV, 1629; Müsned, I, 23, 24, 456
Sahih(-i Buhârî)'nin naklettiğine göre İbn Ömer şöyle demiştir: Ömer dedi ki: Üç hususta Rabbime muvafakat ettim: Makam-ı İbrahim, Hicab ve Bedir esirleri hususunda. Buhârî, i, 157, IV, 1629; Müslim, IV, 1865, Müsned, I, 23, 24, 36, 456.
Hicab hakkında söylenenlerin en sahih olanı budur. Bu iki görüşün dışındaki görüş ve rivâyetler pek sağlam değildir. Bunların hiçbirisi ayakları üstünde duramaz. Bunların en zayıfları ise, İbn Mes'ûd'dan gelen şu rivâyettir: Ömer, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hanımlarına hicabı (perdenin arkasına geçmelerini) emretti. Cahş kızı Zeyneb dedi ki: Ey Hattab'ın oğlu, vahiy bizim evlerimizde nazil oluyorken sen bizim için kıskançlık mı duyuyorsun? Bunun üzerine yüce Allah:
"Hanımlarından ihtiyaç(ınız) olan bir şey istediğinizde onlardan perde arkasından isteyin" âyeti nazil oldu. Ancak bu rivâyet batıldır, çünkü hicab âyeti Peygamber Efendimizin -az önce açıkladığımız gibi- Zeyneb ile gerdeğe girdiği günü nazil olmuştur. Bunu da Buhârî, Müslim, Tirmizî ve başkaları rivâyet etmiştir.
Şöyle de denilmiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bazı ashabı ile birlikte yemek yerken onlardan birisinin eli Âişe (radıyallahü anha)'ın eline değdi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bundan hoşlanmadı. Bunun üzerine hicab âyeti nazil oldu.
İbn Atiyye dedi ki: Düğün ya da benzer bir sebeple bir yemek ziyafeti verdiklerinde Araplarda görülen uygulama, dileyen kimsenin davete erken gidip yemeğin hazırlanıp pişmesini bekleyebilmesi şeklinde idi. Yemek yedikten sonra da aynı şekilde otururlardı. Yüce Allahmü’minlere Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın evinde benzeri uygulamaları yasakladı. Diğer mü’minler de bu yasağın kapsamı içerisindedir. İnsanlar da yüce Allah'ın bu hususta kendilerine uymalarını istediği edebe riayet ettiler. Böylelikle yemeğin pişmesini beklemek maksadıyla yemek pişmeden girmek şöyle dursun yemek sırasında bile izin almadan girmelerini yasakladı.
2- Zevciyet Hanesi Kimindir?
"Peygamber'in evleri" âyeti evin erkeğe ait olduğunun delilidir. Evin erkeğe ait olduğuna dair de hüküm verilir. Çünkü yüce Allah, evi ona izafe «iniş bulunmaktadır. Şayet yüce Allah:
"Evlerinizde okunan Allah'ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın. Muhakkak Allah herşeyin inceliklerini bilir, herşeyden haberdardır" (el-Ahzab, 33/34) diye buyurmaktadır, denilecek olursa, şöyle deriz: Evlerin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a izafe edilmesi mülkiyet izafetidir. Hanımlara izafe edilmesi ise, mahal izafetidir. Buna delil de şudur: Bu evlere girmek hususunda izin verme yetkisini Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’a vermiş bulunmaktadır. İzin ise, malik olan kimsenin bir hakkıdır.
3- Peygamberin Vefatından Sonra Hanımlarının Kaldıkları Evlerin Mülkiyeti Kimindir?:
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın vefatından sonra evlerinde hanımlarının kalmaları se-Debiyle bu evlerin mülkiyetinin onların olup olmadığı hususunda ilim adamunnın iki ayrı görüşleri vardır.
1- Bir kesim bu evler onların mülkü idi demektedir. Buna delil ise, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın vefatından sonra kendilerinin vefat ettiği vakte kadar evlerde kalmış olmalarıdır. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hayatta iken bu evlerde kalanı onlara bağışlamış idi.
2- Onların evlerde kalmaları tıpkı bir erkeğin hanımını evinde iskân ettirmesi gibi idi. Bu bir hibe değildi. Onların süknâları Peygamber'in ölümünden sonra da devam etti. Sahih olan da budur. Ebû Ömer İbn Abdi’l-Berr, İbnü’l-Arabî ve başkalarının da benimsedikleri görüş budur. Çünkü bu Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın onların lehlerine olmak üzere istisna etmiş olduğu, onların geçenlerinin bir parçasını teşkil ediyordu. Tıpkı şu âyetin da onların lehime olmak üzere nafakalarını istisna etmiş olduğu gibi: "Benim mirasçılarım, ne bir dinar, ne de bir dirhem paylaşabilirler. Hanımlarımın nafakası ile be için iş yapanların geçiminden sonra geriye bıraktığım bir sadakadır." Ebû Dâvûd, III, 144; Müsned, II, 242; el-Humeydî, Müsned, II, 480.
İşte ilim ehli de böyle demişlerdir: Buna Peygamber Efendimiz'in hanımlarının kaldıkları meskenlere, bıraktıkları mirasçıların ayrıca mirasçı olmayışı da delil teşkil etmektedir: Bu görüşün sahipleri şöyle derler: Eğer bu haneler onların mülkü olmuş olsaydı, hiç şüphesiz o hanımların mirasçıları, bu hanelere mirasçı olurlardı. Mirasçılarının böyle bir şeye kalkışmamış olması da bu hanelerin Peygamber Efendimiz'in hanımlarının mülkiyetinde olmadığına bir delildir. Onlar için ancak hayatta kaldıkları sürece bir süknâ hakları vardı. Vefat etmeleri ile birlikte bu haneler, faydası bütün müslümanları kapsayan Peygamber Mescidine ilave edilmiştir. Tıpkı Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın terikesinden onlara ayrılmış olan nafakaların, vefat etmelerinden sonra bu haklarının, malın aslına ilave edilmesi ve faydası bütün müslümanları kapsayan, müslümanların menfaatlerine o malın aslına katılarak harcanması gibi. Başarıya ulaştıran Allah'tır.
"Yemek vaktini de beklemeye kalkışmayın." Yani onun pişmesi zamanını beklemeyin.
"Onun vakti, pişmesi" lâfzındaki "elif" maksurdur. Bu birkaç türlü söylenir. Biri hemze esreli olarak; şeklindedir. eş-Şeybanî dedi ki:
"Oğulları Kisra'yı parça parça ettiklerinde,
Kılıçlarıyla tıpkı etlerin parçalanışı gibi.
Günler onun başına öyle bir gün getirdiler ki o tam vaktinde erişti,
Ve herbir gebenin (gebeliğinin) tamam olduğu bir süresi vardır."
İbn Ebi Able' "yemek"in sıfatı olmak üzere; "Vaktini de beklemeye kalkışmayın" diye okumuştur. ez-Zemahşerî dedi ki: Ancak bu uygun bir okuyuş değildir. Zira bu, uygun olmayan bir şekilde kullanılmış olur. Çünkü zamirin ait olduğu lâfzın açıkça zikredilmesi gerekir ve bu durumda "Siz onun vaktini beklemeksizin" denilmesi gerekirdi. Tıpkı; "Hind, Zeyd'e vuranın kendisidir" demek gibidir.
"Vakti geldi" şeklinde üstün ile söyleneceği gibi; üstün ve med ile de gelebilir. Şair el-Hutay'a şöyle demektedir:
"Ben akşam yemeğini geciktirdim Süheyl yıldızının,
Yahut Şi'ra yıldızının (doğuş) vaktine kadar fakat bu vakti beklemek bana uzun geldi."
"Onun vakti" lâfzında fiil "O şeyin vakti geldi, tamamlandı" lâfzından mastardır.
4- Çağrıyı Kabul Etmek, işi Bittikten Sonra Gitmek:
"Fakat davet olunduğunuzda girin, yemek yediniz mi dağılın" âyeti ile yüce Allah, yasağı te'kid etmekte ve giriş vaktinin edebe uygun olarak izin halinde sözkonusu olacağını özellikle belirtmektedir. Ayrıca o şerefli peygamberin huzurunda hoşa gitmeyecek şekilde lafa dalmaktan da uzak durulmasını istemektedir.
İbnu'l-Arabî dedi ki: İfadenin takdiri şöyledir: Fakat çağrılıp da girmeni-z- izin verildiği takdirde siz de giriverin, yoksa bizatihi çağırmanın kendisi içeri girmek için yeterli bir izin olamaz. Buradaki şart edatının cevabını teşeden cümlenin başına "fe" harfinin gelmesi, bunda mücazat (şartın cevabı anlamını) taşımasından dolayıdır.
5- Yemek Yedikten Sonra Dağılın:
"Yemek yediniz mi dağılın" âyeti, yüce Allah'ın yemeğin yenilmesinin sonra hepsinin dağılıp etrafa yayılmasına dair vermiş olduğu bir emirdir. Bununla yemek maksadı hasıl olduktan sonra evden çıkmanın gereğini hatırlatmak istemiştir. Bunun delili ise, izinsiz girmenin haram olduğudur. Oraya girmek yemek için câiz olmuştur. Yemek işi bitti mi oraya girmeyi mübah kılan sebep de ortadan kalkmış ve böylelikle harardık hükmü aslına dönmüş olur.
6- Misafir Kendisini Misafir Edenin Mülkünden Yer:
Bu âyet-i kerîmede misafir kimsenin kendisini misafir edenin mülkünden yediğine, kendi öz mülkünden yemediğine delil vardır. Çünkü yüce Allah:
"Yemek yediniz mi dağılın" diye buyurmaktadır. Bu âyetle misafire yemekten fazlasını vermemiş, onun dışında kalan şeyleri de ona izafe etmemiş, geriye mülkiyet aslı üzere kalmış bulunmaktadır.
7- Gereksiz Söze Dalmayın:
"Söze dalmak için de beklemeyin" âyeti "beklemeye kalkışmayın"
Âyetine atfedilmiştir. Buradaki olumsuzluk anlamını veren: "Sizin için" lâfzındaki "siz" anlamındaki zamirden hal olarak nasbedilmiştir. Buna göre; beklemeye kalkışmaksızın ve söze dalmaksızın, demek olur. Anlatılmak istenen de şudur: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabı Zeyneb'in düğün yemeğinde yaptığı gibi oturup konuşmak için beklemeyin.
"Çünkü bu peygamberi rahatsız etmekte ama o, sizden utanmaktadır. Allah ise, haktan utanmaz." Yani onu açıklamaktan, onu açığa vurmaktan imtina etmez. Böyle bir tutum insanlarda haya sebebiyle ortaya çıktığından dolayı şanı yüce Allah, insanlar arasında böyle bir tavır takınmayı gerektiren sebebin, Allah hakkında sözkonusu olmadığını ifade etmektedir. Sahih'de, Ummu Seleme'den şöyle dediği kaydedilmektedir: Um Süleym, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a gelerek dedi ki: Ey Allah'ın Rasûlü, şüphesiz ki Allah haktan utanmaz. Kadın rüyasında ihtilam olduğu takdirde gusletmesi gerekir mi? Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): "Suyu gördüğü takdirde (evet)" diye buyurdu. Buhârî, I, 60, 108, III, 1211, V, 2260, 2268; Müslim, I, 251; Nesâî, I, 114; Muvatta’, I, 51; Müsned, VI, 302.
8- Perde Arkasından Konuşma Emri:
"Hanımlarından ihtiyac(ınız) olan bir şey istediğinizde onlardan perde arkasından isteyin" âyeti ile ilgili olarak Ebû Dâvûd et-Tayalisî'nin rivâyetine göre Enes b. Malik'ten şöyle dediği nakledilmiştir: Ömer (radıyallahü anh) dedi ki: Dört hususta Rabbime muvafakat ettim... Bu şekilde başlayan hadiste şunlar da yer almaktadır: Ey Allah'ın Rasûlü, dedim. Sen hanımların (ile başkaları) arasına perde gersen, çünkü onların yanına iyi olanları da girer, kötüler de girer. Bunun üzerine yüce Allah:
"Hanımlarından ihtiyaç olan birşey istediğinizde onlardan perde arkasından isteyin." âyetini indirdi. ayetin 1. başlığında bu hususa dair iki rivâyet kaydedilmiş bulunmaktadır. Kaynakları için oraya bakınız.
Burada sözkonusu edilen meta' (ihtiyaç duyulan şey)in mahiyeti hakkında görüş ayrılığı vardır. Bunun kendisi ile yararlanılan ve insanların birbirlerine iğreti olarak verdikleri şeyler oldukları söylenmiştir. Bunun fetva demek olduğu söylendiği gibi, Kur'ân-ı Kerîm sahifeleri olduğu da söylenmiştir. Doğrusu ise, bunun istenmesi mümkün olan kapkacak ve diğer dini ve dünyevi ihtiyaçların tümü hakkında umumi olduğudur.
9- Diğer Mü’min Hanımlar da Mü’minlerin Anneleri Hakkındaki Bu Hükmün Kapsamına Girmektedir:
Bu âyet-i kerîmede karşı karşıya kalınan bir ihtiyaç yahut onlardan fetvası sorulacak bir mesele dolayısıyla perde arkasından onlara soru sormaya dair yüce Allah'ın izin vermiş olduğuna delil vardır. Mana itibariyle ve kadının bedeni ve sesi ile tamamen avret olduğunu ortaya koyan şeriatın ihtiva ettiği esaslar dolayısıyla, bütün hanımlar da bu hükmün kapsamı içerisindedir. Onun hakkında şahitlikte bulunmak yahut vücudundaki bir hastalık ya da arız olan bir husus hakkında ona soru sormak ve bunun muayyen olarak ancak ondan öğrenilmesinin mümkün olması gibi, bir ihtiyaç duyulması hali dışında, bu perdenin açılması câiz değildir.
10- Ama Olan Kimsenin Şahitliği:
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hanımlarından perde arkasından ihtiyaçları sormanın câiz oluşunu ve âmâ olan kimsenin hanımına sözünden onu tanıması suretiyle yaklaşabileceğini, âmâ kimsenin şahitliğinin câiz olacağına bazı ilim adamları delil göstermişlerdir. Âmânın şahitliğinin câiz olduğunu çoğu ilim adamı kabul etmektedir. Ancak Ebû Hanîfe, Şâfiî ve başkaları ise, şahitliğini câiz kabul etmezler. Ebû Hanîfe âmânın neseblerdeki şahitliği caizdir demiş, Şâfiî de ancak gözleri kör olmadan önce gördüğü şeyler hususundaki şahitliği caizdir, demiştir.
11- Kalblerden Kötü Düşünceleri Uzak Ilıtmak İçin Tedbirli Olmak Gereği:
"Bu sizin kalbiniz için de, onların kalbleri için de daha temizdir" âyeti ile yüce Allah, hanımlar hakkında erkeklerin kalbine, erkekler hakkında da kadınların kalbine arız olan, hatırdan geçen düşünceleri kastetmektedir. Yani böyle bir durum şüpheyi daha bir giderici, ithamı daha bir uzaklaştırıcı ve korunmayı daha bir gerçekleştiricidir. İşte bu husus hiçbir kimsenin kendisine helâl olmayan bir kadın ile yalnız başına kalmak noktasında kendisine güvenmemesi gerektiğinin delilidir. Böyle bir şeyden uzak durmak, o kişinin hali açısından daha iyidir, nefsini daha sağlam koruyucudur ve bu hususta kişinin iffetini daha çok muhafaza edicidir.
12- Mü’minler Allah'ın Rasûlüne Eziyette Bulunamazlar;
"Sizin Allah'ın Rasûlüne eziyet vermeniz de... olacak bir şey değildir." Bu âyet illeti bir daha tekrarlamakta ve bu illetin hükmünü pekişurmektedir. İlletlerin pekiştirilmesi hükümlere daha da güç kazandırır.
13- Peygamberin Hanımlarını Başkaları Asla Nikâhlayamaz:
"Ondan sonra zevcelerini nikâhlamanız da ebediyyen olacak bir şey değildir" âyeti ile ilgili olarak İsmail İbn İshak dedi ki: Bize Muhammed b. Ubeyd anlattı, dedi ki: Bize Muhammed b. Sevr, Ma'mer'den naklen anlattı. Mamer'in Katade'den naklettiğine göre bir adam şöyle demiş: Şayet Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat edecek olursa, Âişe ile evlenirim. Bunun üzerine yüce Allah:
"Sizin Allah'ın Rasûlüne eziyet vermeniz de..." âyeti ile:
"Onun zevceleri de analarıdır" (el-Ahzab, 33/6) âyeti nazil oldu Beyhakî, es-Sünenü'l-Kübra, VII, 69.
el-Kuşeyrî Ebû Nasr Abdurrahman dedi ki: İbn Abbâs dedi ki: Kureyş'in ileri gelenlerinden Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte Hira'nın üzerinde bulunan on kişiden birisi kendi kendine: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat ederse, Âişe ile evlenirim. Hem o benim amcamın kızıdır, diye düşünmüştü. Mukâtil dedi ki: Bu kişi Talha b. Ubeydullah'tır.
İbn Abbâs dedi ki: Sonra bu adam içinden geçen düşüncelerden dolayı pişman oldu. Yürüyerek Mekke'ye kadar gitti ve Allah yolunda on at üzerinde gazi taşıdı. (Gazilere üzerinde cihad etmeleri için on at verdi) ve bir çok köle azad etti, Allah da onun günahını bağışladı.
İbn Atiyye dedi ki: Rivâyet edildiğine göre bu âyet şöyle diyen bir sahabi sebebiyle inmiştir: Şayet Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ölürse, Âişe ile evleneceğim. Bu Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a ulaştı, o da bundan rahatsız oldu. İşte bu şekilde İbn Abbâs bu şahıstan sahabelerden birisi diye sözetmiştir. Mekkî'nin, Ma'mer'den rivâyetine göre Ma'mer: O Talha b. Ubeydullah'tır demiştir.
Derim ki: Aynı şekilde en-Nehhâs'ta Ma'mer'den bu kişinin Talha olduğunu nakletmektedir. Ancak bu sahih değildir.
İbn Atiye dedi ki: Allah, İbn Abbâs'a iyiliğini versin. Bana göre bu Talha b. Ubeydullah hakkında doğru olamaz.
Hocamız İmâm Ebû'l-Abbas dedi ki: Bu söz ashabın faziletlilerinden birisinden nakledilmiştir. Ancak böyle bir şey onlardan uzaktır. Bu sözün naklinde yalan olduğu açıktır. Böyle bir söz olsa olsa cahil münafıklara yakışır. Rivâyet edildiğine göre münafıklardan bir kimse Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebû Seleme'den sonra, Ummu Seleme ile evlenince Huneys b. Huzafe'den sonra da Hafsa ile evlenince şöyle demiş: Muhammed'e ne oluyor ki bizim hanımlarımızla evleniyor? Allah'a yemin ederim, eğer o da ölecek olursa, biz de onun hanımları arasında okları dolaştırırız. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu, yüce Allah, ondan sonra hanımlarını nikâhlamayı haram kıldı ve onlara annelik hükmünü verdi. Bu da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın özelliklerindendir. Onun ayrıcalıklı bir şerefe sahib olduğunu ortaya koymak, mertebesine dikkat çekmek içindir.
Şâfiî (Allah'ın rahmeti üzerine olsun) dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat ettiğinde hayatta bulunan hanımlarından herhangi birisini nikâhlamak hiçbir kimseye helâl değildir. Bunu helâl kabul eden bir kişi kâfir olur. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Sizin, Allah'ın Rasûlüne eziyet vermeniz de, ondan sonra zevcelerini nikâhlamanız da ebediyyen olacak bir şey değildir" diye buyurmaktadır.
Şöyle de denilmiştir: Peygamber'in hanımlarıyla evlenmenin yasak kılınış sebebi, onların cennette de hanımları olacaklarından dolayıdır. Çünkü bir kadın cennette, dünyada iken onunla son evli bulunan kocasına verilecektir. Huzeyfe hanımına şöyle demiş: Eğer yüce Allah bizi cennetine koyacak olursa, sen de cennette benim eşim olmak istiyor isen benden sonra evlenme. Çünkü kadın son kocasına verilecektir.
Biz bu hususta ilim adamlarının sahip oldukları görüşleri "et-Tezkire" adlı eserimizin cennet ile ilgili bahislerinde zikretmiş bulunuyoruz.
14- Peygamber Efendimiz'in Vefatından Sonra Hanımlarının Hukuki Durumları:
İlim adamları Peygamber Efendimiz'in vefatından sonra hanımlarının durumu hakkında farklı görüşlere sahiptirler. Acaba onlar Peygamber Efendimiz'in hanımları kalmaya mı devam ettiler? Yoksa ölüm ile nikâhları ortadan Kalkmış mı oldu? Ölüm dolayısıyla nikâhları ortadan kalkmış ise, iddet beklemek yükümlülükleri var mıydı? yok muydu?
Şöyle cevab verilmiştir: İddet beklemeleri gerekli idi. Çünkü onlar hayat. iken kocaları vefat etmiştir. İddet beklemek de bir ibadettir.
Bir başka görüşe göre iddet beklemek yükümlülükleri yoktur. Çünkü onar için bu süre (evlenmelerinin) mubah olması umulan bir bekleme süresi değildir. Sahih olan da budur, çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Aile efradımın nafakasından artıp geriye bıraktığım..."diye buyurmuştur. Bu "ehlim nafaka->mdan..." diye de rivâyet edilmiştir ki, bu da evliliğe has bir isimdir. ayetin tefsiri, 3. başlıkta geçen bu hadisin kaynakları orada gösterilmiştir.
Böylece Peygamber Efendimiz mü’minlerin anneleri hanımları olduklarından ve ondan başkasına da haram olduklarından dolayı, hayatta kaldıkları îürece onlara nafaka ve sükna bırakmış olmaktadır. İşte nikâhın kalıcılığının inlamı da budur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın vefatı mü’minlerin anneleri için, baştisı hakkında kocalarının hazır bulunmaması (gaybubeti) konumunda kabul edilmiştir. Çünkü diğer insanlardan farklı olarak onların âhirette hanımları olacağı kat'î bir husustur. Diğer insanlar hakkında bunun böyle olmayış sebebi ise, kişinin hanımı ile birlikte âhirette aynı yerde bulunabileceklerini bilemeyişidir. Belki onların birisi cennette, diğeri cehennemde olabilir. İşte bundan dolayı sair insanlar hakkında böyle bir sebep ortadan kalkmış olduğu halde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında bu sebep varlığını sürdürmüştür. Nitekim Peygamber de şöyle buyurmuştur: "Herbir sebep ve neseb kesilir. Benim serebim ve nesebim müstesnadır. O kıyâmet gününe kadar bakidir." Hakim, Müstedrek, III, 153; Beyhaki, es-Sünenü'l-Kübra, VII, 64; el-Bezzâr, Müsned, I. 397.
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hayatta iken kendilerinden ayrıldığı Kelboğullarından olan hanım ve başkaları gibi sair zevcelerine gelince, acaba bunları başkalarının nikâhlaması helâl mi idi? Bu hususta görüş ayrılığı vardır. Sahih olan ise, bunun câiz olduğudur. Çünkü rivâyete göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ayrıldığı Kelboğullarına mensub kadın ile önceden de geçtiği üzere Ebû Cehil'in oğlu İkrime evlenmiştir. Onunla evlenen kişinin Kindeli el-Eş'as b: Kays olduğu da söylenmiştir. Kadı Ebû't-Tayyib de şöyle demiştir: Onunla evlenen kişi Muhacir b. Ebi Umeyye'dir. Kimse de buna (bu evliliğe) karşı çıkmamıştır. Bu da bu hususta icma olduğunun delilidir.
15- Allah Rasûlüne Eziyet Vermek, Allah'ın Nezdinde Büyük Bir Günahtır:
"Çünkü bu Allah'ın yanında çok büyük bir iştir." Yani Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a eziyet etmek yahut onun hanımlarını nikâhlamak çok büyük (bir günah)tır. Yüce Allah böylelikle bu işleri büyük günahlar arasında saymıştır ki, bundan da büyük günah olamaz.
16- Âyetin Nüzul Sebebi ve Bunun Gereğinin Yerine Getirilmesinde Gösterilen Titizlik:
Hicabın nüzul sebebini gerek Enes'in, gerek Ömer (radıyallahü anhüma)'ın hadislerine dayanarak açıklamış bulunuyoruz. Ömer (radıyallahü anh), Sevde'ye dışarı çıktığı vakit -ki uzun boylu bir hanımdı-: Seni gördük (tanıdık) ey Şevde, diyordu. Bu sözleri onun hicaba dair hükmün inmesini çokça arzulamasından dolayı söylüyordu. Bunun üzerine yüce Allah da hicab âyetini indirmişti. Bütün bu sebeblerin birarada oluşu dolayısıyla âyetin inmiş olma ihtimali de uzak değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Diğer taraftan Cahş kızı Zeyneb vefat ettiğinde şöyle demişti: Bunun cenazesinde ancak onun mahremi olan bir kimse bulunsun. Bununla onun sebebiyle nazil olmuş hicab emrine riayet etmeye çalışmıştı. Böyle deyince Esma bint Umeys çadır içerisinde naaşının örtülmesi yolunu ona gösterdi ve bu uygulamayı Habeşistan'da gördüğünü söylemişti. Hazret-i Ömer de aynı işi yapmıştı.
Bu uygulamanın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın kızı Fatıma (radıyallahü anha)'nın cenazesinde yapıldığı da rivâyet edilmiştir.
54. Âyetin Tefsiri
Siz bir şeyi açıklar veya onu gizlerseniz, şüphesiz ki Allah, herşeyi çok iyi bilendir.
Şanı yüce Allah açığı da, gizliyi de, olanı da, olmamış olanı da bilir. Geçip gitmiş bir şey de, gelecekte meydana gelecek bir iş de O'na gizli değildir. Bu genel olarak yüce Allah'ın övülmek üzere ifade ettiği bir âyettir. Zaten O övgüye, hamd-u senaya lâyık olandır.
Bu âyetle burada kastedilen ise, bu âyet-i kerîmeden önce kendisine işarette bulunulan kimselerin azarlanması ve tehdit edilmesidir. Bunlara da yüce Allah:
"Bu sizin kalbiniz için de, onların kalbleri için de daha temizdir" âyetiyle işaret ettiği gibi;
"Sizin Allah'ın Rasûlüne eziyet vermeniz de, ondan sonra zevcelerini nikâhlamanız da ebediyyen olacak bir şey değildir" âyetiyle da işaret edilmektedir. Böylelikle bu âyet-i kerîmede bunlara şöyle denilmektedir: Sizin bu hoş olmayan inanış ve düşünüşlerinizden içinizde gizlediklerinizi muhakkak Allah bilir ve bunlardan dolayı sizleri de cezalandıracaktır.
Böylelikle bu âyet-i kerîme bir önceki âyet-i kerîmeye atfedilmiş ve onu beyan eden bir âyet olmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
55. Âyetin Tefsiri
Hanımlar için babaları, oğulları, kardeşleri, kardeşlerinin oğulları, kızkardeşlerinin oğulları, kendi kadınları ve sağ ellerinin malik olduğu (cariyeleri) hakkında günah yoktur. Allah'tan kork. Şüphe yok ki Allah herşeye tanıktır.
Bu âyete dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:
1- Âyetin Nüzul Sebebi:
Hicab âyeti nazil olunca babalar, oğullar ve yakın akrabalar Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a: Biz de mi onlarla perde arkasından konuşacağız, diye sordular. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.
2- Kadının Görünebileceği Kimseler:
Yüce Allah, bu âyet-i kerîmede kadının karşısına çıkıp görünebileceği erkekleri sözkonusu etmekte, ancak amca ile dayıyı zikretmemektedir. Çünkü amca ile dayı anne-baba konumundadırlar. Hatta amcaya baba ismi verildiği de olur. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Senin ilâhına ve babaların İbrahim, İsmail ve İshak'ın ilâhına... ibadet edeceğiz." (el-Bakara, 2/133)
İsmail ise, onların amcaları idi.
ez-Zeccâc dedi ki: Amca ile dayı belki kadının özelliklerini çocuklarına anlatabilirler. Kadının amcaoğlu ve dayıoğluna mahrem olması ise, sözkonusu değildir. İşte bundan dolayı onların hanımı görmeleri hoş karşılanmamıştır.
en-Nehaî ile İkrime de kadının amcası ya da dayısının önünde başörtüsünü açmasını mekruh görmüşlerdir.
Bu âyet-i kerîmede mahrem olanların bazıları sözkonusu edilmiştir. Mahremlerin hepsi ise, en-Nûr Sûresi'nde sözkonusu edilmişlerdir. Bu âyet-i kerîme en-Nûr Sûresi'ndeki o âyetin bir bölümüdür. Orada (en-Nûr, 24/31. âyet) buna dair yeterli açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah'a hamdolsun.
3- Allah'tan Korkmak (Takvâlı Olmak) Emri:
Yüce Allah sözü edilen bu şahıslar hakkındaki ruhsatı sözkonusu edip onlara perdesiz (hicasbız) görünmenin mübahlığı kat'iyyet kazandıktan sonra: "Allah'tan korkun" diyerek, onlara bir önceki âyetlere cümle ile atıf suretiyle takvalı olmalarını emretmektedir. Bu ise, son derece beliğ ve veciz bir ifadedir. Şöyle buyurmuş gibidir: Siz bu sınırlarda kalınız ve bu sınırları aşmak hususunda da Allah'tan korkunuz.
Burada özellikle hanımların anılması ve bu emirde onların ta'yin edilmesi kendilerini az kollamaları ve çokça serbest davranmaları dolayısıyladır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Daha sonra yüce Allah:
"Şüphe yok ki Allah, herşeye tanıktır" diyerek tehditte bulunmaktadır.
56. Âyetin Tefsiri
Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber'e salât ederler. Ey mü’minler, siz de ona salât ve selâm edin.
Bu âyet-i kerîme ile yüce Allah, Rasûlünü, onun hayatta oluşunu ve ölümünü dahi şereflendirmiş bulunmaktadır. Onun kendi nezdindeki konumunu sözkonusu etmiş ve onun hakkında yahut da hanımları ile ilgili olarak kötü düşüncelere sahip olmuş kimselerin bu kötülüklerini ve benzerlerini bununla temizlemiş bulunmaktadır.
Allah'tan salât, O'nun rahmeti ve rızası; meleklerden salât, dua ve istiğfar, ümmetten salât ise, ona dua ve onu ta'zim etmek demektir.
İlim adamları
"salat ederler"deki zamirin kime ait olduğu hususunda farklı görüşlere sahibtirler. Bir kesimin kanaatine göre bu zamir Allah'a ve meleklere aittir. Bu Allah'ın bir âyeti olup bununla melekleri şereflendirmiştir.
Böyle bir açıklamaya karşı hatibin: Allah'a ve Rasûlüne itaat eden doğru yolu bulmuş olur. Onlara isyan eden kimse ise, sapıtmış olur demesi üzerine, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın kendisine: "Sen ne kötü bir hatibsin. Bunun yerine kim Allah'a ve Rasûlüne asi olursa de."Demiştir Müslim, II, 594; Ebû Dâvûd, I, 287; Müsned, IV, 256. Bu hadisi Sahih(-i Müslim) rivâyet etmiştir.- diyerek itiraz etmek burada sözkonusu olmaz. Bu itirazın yapılmayacağını kabul edenler şöyle derler: Çünkü hiçbir kimse aynı zamirde Allah ile birlikte başka bir varlığı birarada zikredemez. Fakat bu hususta yüce Allah dilediğini yapabilir.
Bir başka kesim de şöyle demektedir: İfadede hazfedilmiş lâfızlar vardır. Bunun da takdiri: Muhakkak Allah salât eder, melekleri de salât ederler şeklindedir. Dolayısıyla âyet-i kerîmede iki ayrı zamirin birarada zikredilmesi sözkonusu değildir. Ancak böyle bir şey insanlar için kullanılabilir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın da: "Sen ne kötü bir hatibsin"demesi, bundan dolayı değildir. Onun bu sözleri söylemesinin sebebi hatibin "onlara asi olan" üzerinde durak yapıp bir süre susmuş olmasıdır. Bu kanaati ileri sürenler Ebû Dâvûd'un rivâyet ettiği şu hadisi delil gösterirler: Adiy b. Hatim dedi ki: Bir hatib Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın huzurunda hutbe okudu ve şöyle dedi: Kim Allah'a ve Rasülüne itaat ederse ve kim de onlara isyan ederse... Bunun üzerine Peygamber şöyle buyurdu: "Kalk -yahut: git- sen ne kötü bir hatibsin" dedi. Ebû Dâvûd, I, 288, IV, 295,
Şu kadar var ki; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onun durak yapıp susmasının hatalı olduğunu belirtip de: "Sen ne kötü bir hatibsin" dedikten sonra, bütün sözlerini düzeltmiş olması ve: -Müslim'de olduğu gibi- "Kim de Allah'a ve Rasûlüne isyan ederse..." demiş olması ihtimali de vardır. Bu da onun "kim de onlara isyan ederse" ifadesi üzerinde durak yapmamış olduğu şeklindeki birinci görüşü desteklemektedir.
İbn Abbâs ise: "Onun melekleri de" şeklinde; "Şüphesiz" edatı yokmuş gibi, Allah lâfza-i celalinin mahallen i'rabına göre atf ile merfu olarak okumuştur. Cumhûr ise, bu edatın mevcudiyetine göre atf ederek nasb ile okumuşlardır.
"Ey mü’minler! Siz de ona salât ve selâm edin" âyeti ile ilgili açıklamalarımızı da beş başlık halinde sunacağız:
1- Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a Salât ve Selâm Getirmek Yükümlülüğü:
"Ey mü’minler! Siz de ona salât ve selâm edin" âyeti ile yüce Allah, kullarına diğer peygamberler bir tarafa peygamberi Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a, onu teşrif maksİsmi ile salât ve selâm getirmelerini emretmiş bulunmaktadır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a ömürde bir defa salât ve selâm getirmenin ve terkedilmesi, kendilerinden gafil kalınması, ancak hayırsız kimselerin yapabileceği bir iş olan, müekked sünnetler gibi gerekli olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur.
ez-Zemahşerî dedi ki: Şayet: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a salât getirmek farz mıdır, yoksa mendub mudur? diye soracak olursan, ben: Hayır farzdır, derim. Ancak hangi halde vacib olduğu hususunda görüş ayrılıkları vardır. Kimisi peygamberin anıldığı her seferinde ona salât getirmek vacibtir, demiştir. Hadiste de şöyle denilmektedir: "Her kimin yanında anıldığım halde bana salât getirmezse, o kimse cehenneme girer ve Allah onu (benden) uzaklaştırır." Yakın lâfızlarla: el-Heysemî, Mecmau'z-Zevaid, X, 165, el-Heysemînin "Ravileri arasında tanımadığım kimse(ler) var" kaydıyla ve Taberanî, el-Evsat, IV, 162. "...burnu yere sürtülsün (zelil olsun)" anlamında: İbn Hibban, Sahih, III, 189; Hakim, Müstedrek, I, 734; Tirmizî, V, 550; "... o kimse cimridir" anlamında: Tirmizî, V, 551; İbn Hibban, Sahih, III, 189; el-Heysemî, Mecmau'z-Zevaid, X, 164.
Rivâyet olunduğuna göre ona ey Allah'ın Rasûlü aziz ve celil olan Allah'ın:
"Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber'e salât ederler" âyeti hakkında ne dersin? diye sorulmuş, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Bu örtülüp gizli tutulmuş ilimdendir. Şayet siz bu hususta bana sormamış olsaydınız, bu hususu ben size haber vermezdim. Yüce Allah, benim için iki melek görevlendirmiştir. Bir müslümanın yanında anılıp da o bana salât getirecek olursa, mutlaka o iki melek: Allah sana mağfiret buyursun, derler. Yüce Allah ve melekleri de bu iki meleğe cevab olarak: Amin derler. Bir müslümanın yanında adım anıldığı halde, o da bana salât getirmeyecek olursa, mutlaka o iki melek: Allah sana mağfiret etmesin derler. Yüce Allah ve melekleri de o iki meleğe amin diye cevab verirler." Taberanî, el-Kebri, III, 89; el-Heysemî, Mecmau'z-Zevaid, VIII, 93, "ravilerinden el-Hakem b. Abdullah b. HutaFin yalancı olduğu kaydıylaleyhisselâmözü geçen bu ravi Taberanînin kaydettiği sened zincirinde yer almaktadır.
Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ismi defalarca anılsa dahi herbir mecliste bir defa ona salât getirmek vacibtir. Secde âyeti ile aksıran kimseye (elhamdülillah demesi üzerine) yerhamukellah demekte olduğu gibi. Aynı şekilde herbir duanın başında ve sonunda da hüküm böyledir.
Ömürde bir defa farz olduğunu söyleyenler de vardır. Bu görüşte olanlar şehadet kelimesini açıktan getirmek de böyledir demişlerdir. Ancak ihtiyatın gereği peygamberin adının anıldığı her seferinde ona salât getirmektir. Bu hususta varid olmuş haberler bunun böyle olmasını gerektirmektedir.
2- Peygamber Efendimiz'e Nasıl Salât Getirilir:
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a nasıl salât getirileceği hususunda farklı rivâyetler gelmiştir. Malik'in rivâyetine göre Ebû Mes'ûd el-Ensarî şöyle demiştir: Sa'd b. Ubade'nin meclisinde bulunduğumuz bir sırada Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yanımıza geldi. Beşir b. Sad ona şöyle dedi: Allah bize sana salât getirmemizi emretti ey Allah'ın Rasûlü! Biz sana nasıl salât getirelim? Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) öyle sustu. O kadar ki, keşke ona bu soruyu sormasaydı, diye temenni ettik. Daha sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Deyiniz ki:
"Allahım, Muhammed'e ve Muhammed'in aile halkına, İbrahim'e salât getirdiğin gibi salât getir. Muhammed'e ve Muhammed'in aile halkına İbrahim'e ve İbrahim'in aile halkına âlemlerin arasında bereketler ihsan ettiğin gibi bereketler ihsan et. Şüphesiz ki Sen her hamde lâyık olansın, şanı yüce olansın." Selâm getirmek ise, bildiğiniz gibidir." Muvatta’, I, 165; Müslim, I, 305; Tirmizî, V, 359; Dârimi, I, 356; Ebû Dâvûd, I, 258; Nesâî, III, 45, 47; Müsned, V, 273- Bu hadisi Nesâî de Talha'dan bunun gibi rivâyet etmiş, ancak "âlemler arasında" ifadesi ile "selâm da bildiğiniz gibidir" ifadesi orada yoktur.
Yine bu hususta Ka'b b. Ucre'den, Ebû Humeyd es-Saidî'den, Ebû Said el-Hudrî'den, Ali b. Ebî Tâlib'den, Ebû Hüreyre'den, Bureyde el-Huzaî'den, Zeyd b. Harice'den -b. Harise, de denilir- de rivâyetler gelmiştir. Bunları hadis İmâmları kitablarında rivâyet etmişlerdir.
Tirmizî, Ka'b b. Ucre'nin hadisinin sahih olduğunu belirtmiştir. Müslim de bu hadisi Sahih'inde Ebû Humeyd es-Saidî yoluyla gelen hadisle birlikte rivâyet etmiştir.
Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) dedi ki: Şu'be ve es-Sevrî, el-Hakem b. Abdi'r-Rahmân b. Ebi Leylâ'dan, o Ka'b b. Ucre'den şöyle dediğini rivâyet etmişlerdir: Yüce Allah'ın:
"Ey mü’minler! Siz de ona salât ve selâm edin" âyeti nazil olunca, bir adam Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a gelerek şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasûlü, sana selâmı nasıl getireceğimizi biliyoruz. Peki salât nasıl olur? Peygamber şöyle buyurdu:
"Allahım Muhammed'e ve Muhammed'in aile halkına, İbrahim'e salât getirdiğin gibi salât getir. Muhammed'i ve Muhammed'in aile halkını, İbrahim'i ve İbrahim'in aile halkını mübarek kıldığın gibi mübarek kıl. Şüphesiz ki Sen her türlü hamde lâyıksın, şanın pek yücedir."
İşte bu es-Sevrî yoluyla gelen hadisin lâfzıdır. Şu'be yoluyla gelen hadisin lâfzı değildir. Bu hadis Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a isnad ile rivâyet edilen yüce Allah'ın:
"Şüphesiz Allah ve melekleri Peygambere salât ederler. Ey mü’minler, siz de ona salât ve selâm edin" âyetine dair tefsirin kapsamı içerisindedir. Böylelikle Peygamber kendisine nasıl salât getirileceğini açıklamakta ve tahiyatta da kendisine nasıl selâm getirileceğini onlara öğretmektedir. Bu da; "Selâm sana ey Peygamber! Allah'ın rahmeti ve bereketleri de." demekle olur. İbn Abdi’l-Berr, et-Temhid, XVI, 185.
el-Mes'ûdî, Avn b. Abdullah'tan, o Ebû Fahite'den, o el-Esved'den, o Abdullah'tan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a salât getirdiğiniz zaman ona güzel bir şekilde salât getirin. Çünkü siz bilemiyorsunuz belki bu salâtınız ona arzedilir. Bunun üzerine: Bize öğret, dediler. O da dedi ki: "Deyiniz ki:
"Allah'ım, salâtların, rahmetlerin, bereketlerin rasûllerin efendisi, müttakîlerin önderi, peygamberlerin sonuncusu, kulun, peygamberin, rasûlün, hayrın önderi, hayrın lideri ve rahmetin rasûlü üzerine olsun. Allah'ım, sen onu öncekilerin de, sonrakilerin de kendisi sebebiyle ona gıbta edecekleri Makam-ı Mahmud'a gönder. Allah'ım, İbrahim'e ve onun aile halkına salât ettiğin gibi, Muhammed'e ve onun aile halkına da salât eyle. Şüphesiz ki Sen Hamid'sin, Mecid'sin. Allah'ım, İbrahim'e ve onun aile halkına bereketler ihsan ettiğin gibi, Muhammed'e ve onun aile halkına da bereketler ihsan et. Şüphesiz ki sen Hamid'sin, Mecid'sin. " Ebû Yala, Müsned, IX, 175; Taberani, el-Kebir, IX 115.
Biz muttasıl isnad ile Kâdı Iyâd'a ait "eş-Şifa" kitabındaki şu rivâyeti kaydettik: Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)'dan dedi ki: Bunları Resûlüllah elimde saydı ve dedi ki: "Bunları Cebrâîl elimde saydı ve dedi ki: Bunlar izzetin Rabbı Allah'tan böylece indirilmiştir:
Allah'ım, İbrahim'e ve İbrahim'in aile halkına salât getirdiğin gibi, Muhammed'e ve Muhammed'in aile halkına salât getir. Şüphesiz ki Sen Hamid'sin, Mecid'sin. Allah'ım, İbrahim'i ve İbrahim'in aile halkını mübarek kıldığın gibi Muhammed'i ve Muhammed'in aile halkını da mübarek kıl. Şüphesiz ki Sen Hamid'sin, Mecid'sin. Allah'ım, İbrahim'e ve İbrahim'in aile halkına rahmetler ihsan ettiğin gibi; Muhammed'e ve onun aile halkına da rahmetler ihsan buyur. Şüphesiz ki Sen Hamid'sin, Mecid'sin. Allah'ım, İbrahim'e ve onun aile halkına şefkat ettiğin gibi, Muhammed'e ve onun aile halkına da şefkat eyle. Şüphesiz ki Sen Hamid'sin, Mecid'sin."
İbnu'l-Arabî dedi ki: Bu rivâyetlerin bazısı sahihtir, bazısı değildir. Bunların en sahih olanı ise, Malik'in kaydettiği rivâyettir, onu esas alınız. Malik'in dışındaki rivâyetlerde yer alan salât ile birlikte rahmet ve başka ilaveler pek sağlam değildir. İnsanlara düşen tıpkı mallarını kollayıp gözettikleri gibi, dillerini de kollayıp gözetmeleridir. İnsanlar alış-verişte kusurlu bir dinar (altın para) almazlar. Onlar sağlam ve iyi olanı seçerler. Aynı şekilde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'tan gelen rivâyetlerden de senedi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan bize sahih olarak ulaşan rivâyetler alınır, tâ ki Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a yalan söyleme sınırına girilmemiş olsun. Bu durumdaki bir kimse fazileti elde edeyim derken, eksikliğe yakalanmış olur, hatta apaçık hüsrana dahi uğrayabilir.
3- Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a Salât Getirmenin Fazileti:
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a salât getirmenin fazileti hususunda onun şöyle buyurduğu sabit olmuştur: "Kim bana bir defa salât getirirse, ona karşılık yüce Allah ona on defa salât getirir." Müslim, I, 288, 306; Tirmizî, II, 354, 355; Ebû Dâvûd, I, 144; Nesâî, II, 25; Müsned, II, 372.
Sehl b. Abdullah dedi ki: Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a salât getirmek ibadetlerin en faziletlisidir. Çünkü böyle bir işi bizzat yüce Allah ve O'nun melekleri üzerlerine almışlar, sonra bunu mü’minlere emretmiştir. Sair ibadetler ise, böyle değildir.
Ebû Süleyman ed-Darânî dedi ki: Yüce Allah'tan bir ihtiyacının karşılamasını dileyecek olan bir kimse önce Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a salât ile başlamalı, sonra ihtiyacını Allah'tan istemeli, yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a salât getirerek sözlerini bitirmelidir. Çünkü yüce Allah o iki salâtı kabul eder. İkisi arasındakini reddetmeyecek kadar da kerimdir.
Said b. el-Museyyeb'in, Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)'dan rivâyetine göre şöyle demiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a salât getirilmedikçe yapılan duanın semaya yükselmesi perdelenir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a salât geldi mi dua yükselir.
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: "Bir mektubta (ya da yazılı belgede) bana salât getiren bir kimseye benim ismim orada yazılı kaldığı sürece melekler o kişiye salât getirirler." Taberanî, Evsat, II, 232; İbn Kesîr, III, 17, "bu hadis çeşitli bakımlardan sahih değildir" deyip bu cihetleri açıklamaktadır. Münzirî, et-Tergib, I, 62'de Taberanî ve başkaları tarafından rivâyet edilmiş olmakla birlikte Ca'fer b. Muhammed'e mevkuf bir söz olarak da zikredildiğini belirtip bunun doğru olma ihtimalinin daha yüksek olduğunu belirtmektedir.
4- Namaz Esnasında Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a Salât Getirmenin Hükmü:
Namazda Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a salât getirmenin hükmü hususunda ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Büyük topluluğun ve pek kalabalık cumincrun kabul ettiği görüş, bunun namazın sünnet ve müstehablarından olduğu şeklindedir.
İbnu'l-Münzir dedi ki: Bir kimsenin kıldığı herbir namazda Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a salât getirmesi müstehabtır. Bir kimse bunu terkedecek olursa, Malik'in mezhebine, Medinelilere, Süfyan es-Sevrî'ye, Rey ashabından Kûfelilere ve diğerlerine göre namazı geçerlidir. İlim ehlinin büyük çoğunluğunun görüşü de budur. Malik ve Süfyan'dan nakledildiğine göre son teşehhüdde Peygamber'e salât getirmek müstehabtır, teşehhüdde salât getirmeyi terk eden uygun bir iş yapmamış olur.
Şâfiî istisna olarak namazda salâtı terkeden kimselerin namazlarını iade ermelerini vacib kabul etmiştir. İshak ise, unutarak değil de kasten salât getirmeyi terkedenin namazını iade etmesini vacib kabul etmiştir.
Ebû Ömer (b. Abdi’l-Berr) dedi ki: Şâfiî der ki: Son teşehhüdde, teşehhüd getirdikten sonra ve selâm vermeden önce Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a salât getirmeyen kimse namazını iade eder. Şayet bundan önce salât getirecek olursa, bu Yeterli değildir. Bu Şâfiî'den, Harmele b. Yahya'nın naklettiği bir görüştür. Hemen hemen bu görüş Harmele'nin ondan yaptığı rivâyet dışında, Şâfiî'den böylece tesbit edilememektedir. Harmele ise, Şâfiî'nin kitabını yazan onun ileri gelen ashabındandır. Şâfiî mezhebine mensup kimseler bu görüşü kabul etmiş, bu görüşe meyletmiş ve bu hususta tartışmalar yapmışlardır. Onlara göre mezhebinden çıkan sonuç da budur.
Tahavî'nin iddia ettiğine göre ise, ilim ehlinden ondan başka herhangi bir kimse bu görüşü ileri sürmemiştir. Şâfiî mezhebi âlimlerinden olan el-Hattabî de şöyle demiştir: Namazda salât getirmek vacib değildir. Bu Şâfiî dışında bir fukaha topluluğunun görüşüdür. Ancak bu hususta ben Şâfiî'nin kendisine uyduğu bir kimse olduğunu da bilmiyorum. Salât getirmenin namazın farzlarından olmadığının delili de Şâfiî'den önce selef-i salihin uygulaması ve bu hususta icma etmiş olmalarıdır. Bu meselede onun aleyhine oldukça ileri derecede tenkitlerde bulunulmuştur. İşte Şâfiî'nin tercih ettiği İbn Mes ud'un rivâyet ettiği teşehhüd ortadadır. Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem)'a ona öğrettiği teşehhüd de budur. Namazda ise, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a salât getirmek bu teşehhüdde zikredilmemiştir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan teşehhüdü rivâyet eden herkes de böyledir. İbn Ömer dedi ki: Ebubekir minberden bize teşehhüdü tıpkı sizlerin Küttab'da (Kur'ân mekteblerinde) çocuklara öğrettiğiniz gibi öğretiyordu. Aynı şekilde Ömer de minber üzerinde teşehhüdü öğretmiştir. Bu teşehhüdde ise, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a salât getirmekten sözedilmemektedir.
Derim ki: Namazda Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a salât getirmenin vacib olduğunu ~~r-ı 1-Ksssar ile Abdu'l-Vehhab'ın naklettiklerine söre bizim (Maliki) mezhebimize mensub ilim adamlarımızdan Muhammed İbnu'l-Mevvâz da kabul etmiştir. Bu husustaki şu sahih hadis dolayısıyla İbnu'l-Arabî de bunu tercih etmiştir: Allah bizlere sana salât getirmemizi emretmiştir. Sana nasıl salât getirelim? Peygamber efendimiz namazı ve namaz vaktini de öğretmiştir. Bu suretle de namaz keyfiyet ve vakit itibariyle tayin ve tesbit edilmiş olmaktadır. Darakutnî'nin naklettiğine göre Ebû Ca'fer Muhammed b. Ali b. el-Huseyn şöyle demiştir: Ben Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a ve onun Ehl-i beytine salât getirmeden bir namaz kılacak olursam, kanaatimce o namaz tamam olmaz. Darakutnî, I, 355 ancak her ikisi de Muhammed b. Ali'nin Ebû Mes'ûd el-Ensarî'ye mevkuf bir rivâyeti olarak; Beyhakî, es-Sünenü'l-Kübra, II, 379, 356. Yine ondan, onun da İbn Mes'ûd'dan, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'tan merfu olarak da rivâyet edilmiştir. Ancak doğrusu bunun Ebû Ca'fer'in sözü olduğudur. Bunu Darakutnî söylemiştir. Darakutnî, I, 355. "Doğrusu bunun Ebû Ca'fer'in sözü olduğudur" ibaresi yok.
5- Peygamber'e Selam Getirmek:
"Ve selâm edin" âyeti ile ilgili olarak Kadı Ebubekr b. Bukeyr dedi ki: Bu âyet-i kerîme Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a nazil oldu ve bununla yüce Allah, Peygamber'in ashabına, Peygamber'e selâm getirmelerini emretti. Aynı şekilde onlardan sonra gelenler de kabrinin huzurunda bulunduklarında ve ismi anıldığında ona selâm getirmekle emrolunmuşlardır.
Nesâî'nin rivâyetine göre Abdullah b. Ebi Talha'nın babasından naklettiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gün sevinç ifadeleri yüzünden okunarak geldi. Ben: Bizler yüzünde sevinç ifadelerini görüyoruz, dedim. Şöyle buyurdu: "Melek bana gelip dedi ki: Ey Muhammed, Rabbin buyuruyor ki: Bir kişi sana salât getirecek olursa, mutlaka Ben de ona on defa salât getireceğim, bir kişi sana selâm getirecek olsa, mutlaka Ben de ona on selâm getirecek olsam, seni razı etmez mi? dedi." İbn Hibban, Sahih, III, 196; Dârimî, II, 408; Nesâî, III, 50; müsned, IV, 29, 30.
Muhammed b. Abdurrahman'dan gelen rivâyete göre de Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Ben öldükten sonra sizden herhangi bir kimse bana selâm getirecek olursa, mutlaka onun selâmı Cebrâîl ile beraber bana gelir: Ey Muhammed! İşte filan oğlu filan sana selâm söylüyor, der. Ben de: Selam, Allah'ın rahmet ve bereketleri onun üzerine olsun, derim." el-Azimabadi, Avnu'l-Ma'bud, VI, 21'de bu hadisi kaydettikten sonra geniş açıklamalarda bulunmakta ve hadisin çeşitli bakımlardan tenkide tabi olduğunu belirtmektedir. Bk. VI, 21 vd.
Yine Nesâî'nin rivâyetine göre Abdullah (b. Mes'ûd) şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Şüphesiz Allah'ın yeryüzünde seyahat eden melekleri vardır. Ümmetimden bana getirilen selâmları bana ulaştırırlar. " Nesâî, III, 43; İbn Hibban, Sahih, III, 195; Dârimî, II, 409. el-Kuşeyrî dedi ki: Selam getirmek (teslim): "Selâmun aleyke" demektir.
57. Âyetin Tefsiri
Allah'a ve Rasûlüne eziyet edenlere, muhakkak Allah onlara dünya ve âhirette lanet etmiş ve onlar için horlayıcı bir azâb da hazırlamıştır.
Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:
1- Allah'a ve Rasûlüne Eziyet Vermek Ne Demektir?:
İlim adamları, Allah'a eziyetin ne şekilde olacağı hususunda farklı görüşlere sahiptirler. İlim adamlarının Cumhûru şöyle demiştir: Küfür ile, O'na zevce nisbet etmek, çocuk ve ortak nisbet etmek ile ve O'nu yakışmayan vasıflarla nitelendirmek ile eziyet edenler demektir. Yahudilerin -Allah'ın laneti üzerlerine olsun- söyledikleri "Allah'ın eli bağlıdır" sözleri, hristiyanların "Mesih Allah'ın oğludur" sözleri, müşriklerin "melekler Allah'ın kızları, putlar onun ortaklarıdır" sözleri gibi.
Sahih-i Buhârî'de (yer alan kudsi hadisde belirtildiğine göre) yüce Allah buyurdu ki: "Âdemoğlu beni yalanladı, ancak o böyle bir şey yapmak hakkına sahib değildir. Bana dil uzattı, fakat onun buna hakkı yoktur..." Buhârî, IV, 1629, IV, 1093; İbn Hibban, Sahih, I, 500, III, 128; Nesâî, IV, 112; Müsned, II. 317, 350. Daha önce de Meryem Sûresi'nde (19/92-93. âyetler, 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
Sahih-i Müslim'de de Ebû Hüreyre'den şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Şanı yüce ve mübarek Allah buyurdu ki: "Âdemoğlu bana eziyet ediyor. Vah yok olasıca zaman! diyor. Sizden hiçbir kimse: Vah yok olasıca zaman! demesin. Zaman Benim, onun gecesini, gündüzünü Ben evirip çeviririm. Dilediğim vakit de onları alıveririm."
Bu hadis bu şekildeki rivâyetiyle Ebû Hüreyre'ye mevkufen (peygamber buyurdu, denilmeksizin) gelmiş bulunmaktadır. Yine ondan bu hadis merfu olarak (peygamber buyurdu, denilerek) şöylece gelmiştir: "Âdemoğlu Bana eziyet ediyor, zamana dil uzatıyor. Halbuki zaman Benim, geceyi ve gündüzü Ben evirip çeviririm." Bunu da Müslim rivâyet etmiştir Buhârî, V, 2286, VI, 2722, Müslim, IV, 1762, 1763; Müsned, II, 238.
İkrhne dedi ki: Allah'a eziyet etmenin anlamı suret yapmak ve suret ve benzeri şeyleri yontmakla Allah'tan başka hiçbir kimsenin yapmadığı fiilleri yapmaya kalkışmakla olur. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da: "Allah suret yapanları lanetlemiştir"diye buyurmuştur. Buhârî, V, 2045; el-Münzirî, et-Terğib, IV, 4.
Derim ki: Bu, ağaç ve buna benzer şeylerin suretlerini yapmanın yasaklığı hususunda Mücahid'in benimsediği kanaati pekiştiren delillerdendir. Zira bütün bunlarda yaratıcılık vasfı ve şanı yüce Allah'ın tek başına sahib olduğu fiillere benzeme çabası görülmektedir. Buna dair açıklamalar daha önce en-Neml Sûresi'nde (27/59-61. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah'a hamdolsun. Bir kesim de şöyle demektedir: Bu; "Allah'ın dostlarına eziyet ederler" takdiri ile muzaf hazfedilmiş bir ifadedir.
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a eziyet etmeye gelince, bu da onu rahatsız eden bütün sözler ve bütün fiillerdir. Ona eziyet veren sözlere örnek onun hakkında sihirbaz, şair, kâhin ve deli... demeleri; ona eziyet veren fiiller ise, Uhud günü küçük azı dişini kırıp yüzünü yaralamaları, Mekke'de secdede iken sırtının üzerine devenin sakatatını atmaları ve buna benzer davranışları.
İbn Abbâs dedi ki: Bu âyet-i kerîme Huyey'in kızı Safiye'yi nikâhına aldığı vakit, ona dil uzatan kimseler hakkında nazil olmuştur.
Allah'a ve Rasûlüne eziyet etmek mutlak olarak; mü’min erkek ve hanımlara eziyet etmek de kayıtlı olarak zikredilmiştir. Buna sebep Allah ve Rasûlüne eziyetin her zaman için haksız yollarla olacağından dolayıdır. Mü’min erkek ve kadınlara eziyet vermek ise, kimisi bu türlü, kimisi öbür türlü olabilir.
2- Peygamber Efendimiz'in Bazı Uygulamalarına Dil Uzatmak da Ona Eziyet Etmektir:
İlim adamlarımız dedi ki: Üsame b. Zeyd'in komutan tayin edilmesini eleştirmek de ona bir eziyettir. Sahih(-i Buhârî)'nin rivâyetine göre İbn Ömer şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) gönderdiği bir orduya Üsame b. Zeyd'i kumandan tayin etti. İnsanlar onun kumandanlığını eleştirdiler. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) (hutbe okumak üzere) ayağa kalkıp şöyle dedi: "Eğer siz (bugün) onun kumandanlığına dil uzatıyor iseniz, daha önceden onun babasının kumandanlığına da dil uzatmıştınız. Allah'a yemin ederim ki, o kumandanlığa lâyık idi. Hiç şüphesiz o insanlar arasında en sevdiğim kişilerdendi ve şüphesiz ki bu (onun oğlu) da ondan sonra insanlar arasında en sevdiğim kişilerdendir. " Buhârî, III, 1365, IV, 1620, VI, 2444, 2628; Müslim, IV. 1884; Tirmizî, V, 676; Müsned, II. 20, 89, 106, 110.
Sözü edilen bu gönderdiği ordu -doğrusunu en iyi bilen Allah'tır ya- Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Üsame kumandanlığında donattığı, Üsame'yi başlarına kumandan tayin ettiği ve kendisine Übnâ üzerine gazaya gitmesini emrettiği ordudur ki, Übnâ, Mute yakınlarında bir kasabadır. Babası Zeyd'in, Cafer b. Ebi Talib Abdullah b. Revaha ile birlikte öldürüldüğü yer burasıdır. Peygamber ona babasının intikamını almasını emretmişti. Kalbinde şüphe bulunan kimseler, kumandanlığına dillerini uzattılar. Çünkü o (babası dolayısıyla) azadlılardan idi. Diğer taraftan onun yaşı da küçüktü. Zira o sırada Üsame onsekiz yaşında idi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat ettiğinde bu ordu Medine'den dışarıya çıkmış, fakat henüz Medine'nin sınırlarından ayrılmamıştı. Ebubekir (radıyallahü anh). Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'tan sonra orduyu göndermişti.
3- Azadlının ve Fazileti Daha Az Olanın İmâmlığı:
Bu Hadîs-i şerîfte azadlı kimsenin ve fazilet itibariyle daha aşağıda bulunan kimsenin -İmâmet-i kübrâ (halifelik) dışında- İmâmlığının câiz olduğuna en açık bir delildir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), Ebû Huzeyfe'nin azadlısı Salim'i Küba'da namaz kıldırmak için öne geçirmişti. Aralarında Ebubekir, Ömer ve daha başka Kureyş'in büyüklerinden olan kimseler bulunduğu halde onlara İmâmlık yapıyordu.
Sahih(-i Müslim)'in Âmir b. Vasile'den rivâyet ettiğine göre Nafî' b. Abdu'l-Haris, Usfan'da Ömer (radıyallahü anh) ile karşılaştı. Ömer onu Mekke'ye âmir olarak tayin ederdi. Ona: Sen bu vadiye vali olarak kimi bıraktın? diye sorunca, Nafî': İbn Ebza'yı demişti. İbn Ebza kim? diye sorunca, o bizim azadlılarımızdan bir azadlıdır, demişti. Hazret-i Ömer ona: Sen onlara azadlı birisini mi senin yerine bıraktın, deyince, şu cevabı vermişti: O Allah'ın Kitabını okuyan (bilen) birisi olduğu gibi, feraizi de bilen birisidir. Bunun üzerine (Ömer) dedi ki: Madem öyle diyorsun şunu bil ki Peygamberiniz şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz Allah bu Kitab sayesinde birtakım kimseleri yüceltir ve yine onunla başkalarını alçaltır." Müslim, I, 559; İbn Mâce, I, 79; Müsned, I, 35.
4- Peygamber Efendimizin Üsame'ye Olan Sevgisi:
Üsame (radıyallahü anh), sevgili oğlu sevgili idi (el-hibbu ibni’l-hibb). O böyle çağırılırdı, teni oldukça siyahtı. Babası Zeyd ise, pamuktan beyaz idi. Ebû Dâvûd, Ahmed b. Salih'ten bunu böylece zikretmektedir. Ahmed'den başkaları da şöyle demiştir: Zeyd beyaz tenli idi. Üsame de oldukça siyahtı. Rivâyet edildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Üsame'nin saçlarını -küçükken- tarar, sümüğünü siler, burnunu temizler ve şöyle derdi: "Şayet Üsame bir kız olsaydı, onu süsler, onu donatır ve talib olacak kocalar tarafından sevilir bir hale getirirdim."
Zikredildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan sonra Arapların irtidad sebebleri(nden birisi) şu idi: Veda Haccında Arafat tepesinde Peygamber, akşam Arafat'tan ayrılacağı sırada Üsame yanına gelinceye kadar onu beklediğinden bir parça gecikmiş idi. Araplar -Üsame'yi küçümseyerek: Gecikmesinin tek sebebi sadece bu mudur? demişlerdi. İşte onların söyledikleri bu söz irtidad etmelerine sebep olmuştu. Bunu Buhârî bu manada Tarih'inde zikretmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
5- Hazret-i Ömer'in, Peygamberin Duygularını Önemsemesinin Bir Örneği:
Ömer (radıyallahü anh) verdiği atiyyelerde (bağışlarda) Üsame'ye beşbin, oğlu Abdullah'a ise, ikibin (dirhem) tahsis etmişti. Oğlu Abdullah kendisine: Üsame'yi bana üstün tutuyorsun, oysa ben onun bulunmadığı vakalarda bulundum. Hazret-i Ömer şöyle dedi: Üsame'yi Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) senden çok seviyordu. Babasını da Resûlüllah senin babandan çok seviyordu. Böylelikle Ömer (radıyallahü anh) Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın sevdiği kişiyi kendisinin sevdiği kişiye üstün tutmuştu. İşte bu şekilde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın sevdiklerinin sevilmesi ve buğzettiği kimselere de buğzedilmesi gerekir. Halbuki Mervan bu sevgiye tam aksiyle karşılık vermişti. Şöyle ki: Üsame b. Zeyd, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın odasının kapısı önünde namaz kılarken Mervan onun yanından geçmiş ve ona şöyle demişti: Sen onunla, senin konumunu görmemizi istiyorsun. Evet, biz senin konumunu görüyoruz. Allah sana şöyle şöyle yapsın deyip çirkin bir söz söylemişti. Üsame de ona şu cevabı vermişti: Şüphesiz ki sen bana eziyet ediyorsun. Sen çirkin konuşan ve çirkin söz söyleyen birisisin. Ben ise, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı şöyle buyururken dinledim: "Şüphesiz yüce Allah çirkin iş yapıp çirkin söz söyleyene buğzeder." İbn Hibban, Sahih, XII, 506; Ebû Dâvûd, IV, 251; Nesâî, es-Sünenü'l-Kübrâ, VI, 482.
Şimdi her iki davranışa da bir bak ve her iki adamı değerlendir, ölç, biç. Ümeyyeoğulları Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a sevdikleri hususunda eziyet etmişler, sevdiği kimseler hakkında ona zıt konuma düşmüşlerdi.
"Allah onlara dünya ve ahirette lanet etmiş" yani her türlü hayırdan uzaklaştırılmışlardır. Sözlükte lanet, uzaklaştırmak demektir. Lian da buradan gelmektedir.
"Ve onlar için horlayıcı bir azâb da hazırlamıştır." Bunun anlamına da ir açıklamalar daha önceden bir kaç yerde geçmiş bulunmaktadır. Âlemlerin Rabbi Allah'a hamdolsun.
58. Âyetin Tefsiri
Mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara işlemedikleri şeyleri isnad ile eziyet edenler, muhakkak onlar, bir yalan ve apaçık bir günah yüklenmiş olurlar.
Mü’min erkek ve mü’min kadınlara da eziyet, aynı şekilde kötü fiil ve sözlerle yapılır. Onlara iftirada bulunmak, olmadık hayasızca üslublarla onları yalanlamak gibi.
Bu âyet-i kerîme en-Nisâ Süresi'nde yer alan;
"Kim bir hata yahut büyük bir günah kazanırsa, sonra da onu bir suçsuzun üstüne atarsa, muhakkak büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur." (en-Nisâ, 4/112) Burada da böyle demiştir.
Denildiğine göre; yerilecek bir konum sebebiyle yahut beğenilmeyen bir meslek yahut işitmesi halinde kendisine ağır gelecek bir söz ile ayıplamak da mü’mine yapılan eziyet cinsindendir. Çünkü genel olarak mü’mine eziyet haramdır.
Yüce Allah, kendisine eziyet edilmesi, Rasûlüne eziyet edilmesi ile mü’minlere eziyet edilmesi arasında fark olduğunu ortaya koymuştur. Birinci tür eziyeti küfür, ikincisini de büyük bir günah olarak değerlendirmiştir. Mü’minlere eziyet hususunda da:
"Muhakkak onlar bir yalan ve apaçık bir günah yüklenmiş olurlar" diye buyurmaktadır. Bunu da açıklamış bulunuvoruz.
Rivâyet edildiğine göre Ömer b. el-Hattâb, Ubeyy b. Ka'b'a şöyle demiş: Dün şu âyet-i kerîmeyi okudum ve bundan dolayı dehşete kapıldım: "Mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara işlemedikleri şeyleri isnad ile eziyet edenler..." Allah'a yemin ederim, ben böylelerini döverim ve onları yüksek sesle azarlarım. Ubeyy ona şöyle dedi: Ey mü’minlerin emiri, (bu davranışların sebebiyle) sen onlardan (oluyor) değilsin. Sen ancak bir öğretici, bir doğrultucusun.
Denildiğine göre bu âyetin nüzul sebebi şudur: Ömer (radıyallahü anh) ensardan bir kızı görmüş, onu dövmüş ve göstermemesi gereken ziynet yerlerini göstermesinden hoşlanmamıştı. O kızın akrabaları çıkıp dilleriyle Ömer'i rahatsız ettiler, ona eziyet ettiler. Bunun üzerine yüce Allah bu âyet-i kerîmeyi indirdi.
Âyetin Ali (radıyallahü anh) hakkında indiği de söylenmiştir. Çünkü münafıklar ona eziyet ediyorlar ve onun aleyhinde yalan uyduruyorlardı. Allah ondan razı olsun.
59. Âyetin Tefsiri
Ey Peygamber! Zevcelerine, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına de ki: "Cilbablarını üzerlerine giysinler. Bu onların tanınıp incitilmemeleri için daha uygundur. Allah bağışlayandır, merhamet buyurandır."
Bu âyete dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:
1- Peygamber Efendimizin Çocukları:
"Ey Peygamber! Zevcelerine, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına de ki..." âyetinde sözü geçen zevcelerinin faziletine dair tek tek açıklamalar daha önceden (el-Ahzab, 33/28-29- âyetler, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
Katade dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat ettiğinde nikâhı altında dokuz hanımı vardı. Bunların beş tanesi Kureyşli idi: Âişe, Hafsa, Um Habibe, Şevde ve Ummu Seleme. Üç tanesi ise, diğer Arab kabilelerindendi: Meymune, Cahş kızı Zeyneb ve Cüveyriye. Bunlardan bir tanesi de Harunoğullarındandi: Safiye.
Peygamber Efendimiz'in çocuklarına gelince, onun erkek ve kız çocukları vardı: Erkek çocuklarından birisinin ismi el-Kasım'dı. Annesi Hadice (radıyallahü anha)'dır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onun İsmi ile künyelenmiştir (Ebû'l-Kasım diye). Çocuklarından ilk vefat eden odur, iki yaşında ölmüştür. Urve dedi ki:
Hadice'nin, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan Kasım, Tahir, Abdullah ve Tayyib adında çocukları olmuştur.
Ebubekr el-Burakî şöyle demiştir: Tahir ile Tayyib'in ve Abdullah'ın aynı kişi olduğu da söylenmiştir. İbrahim'in annesi ise, Kıptî Mariye'dir. Hicretin sekizinci yılı zülhicce ayında dünyaya gelmiştir. Onaltı aylıkken vefat etmiştir, onsekiz aylıkken öldüğü de söylenmiştir. Bunu ed-Darakutnî belirtmiştir. Bakî'de gömülmüştür. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Onun bir süt annesi vardır. Cennette onun süt emmesini tamamlayacaktır." Hadisle beraber, onaltı aylıkken vefat edip Bakî'de defnedildiğine dair bilgi: Abdurrezzak. Mûsannaf, VII, 494. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın İbrahim dışındaki bütün çocukları Hadice (radıyallahü anha)'dandır. Fâtıma dışında bütün çocukları kendisi hayatta iken vefat etmişlerdir.
Peygamber Efendimiz'in Kız Çocukları
1- Hadice'nin kızı Fatımatu'z-Zehra: Kureyşliler Kabe'yi (yeniden) bina ettikleri sırada Peygamber Efendimiz'e, peygamberliğin verilişinden beş yıl önce dünyaya gelmiştir. Peygamber Efendimiz'in kızlarının en küçüğüdür. Ali (radıyallahü anh) onunla hicretin ikinci yılında ramazan ayında evlenmiş ve zülhicce ayında da onunla gerdeğe girmiştir.
Onunla receb ayında evlendiği de söylenmiştir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'tan kısa bir süre sonra vefat etmiştir. Peygamber Efendimiz'e aile halkından ilk kavuşan o olmuştur. Allah ondan razı olsun.
2- Zeyneb: Annesi Hadice (radıyallahü anha)'dir. Teyzesinin oğlu Ebû’l-Asî b. er-Rabi onunla evlenmiştir. Annesi Huveylid kızı Hale, Hadice'nin kızkardeşi idi. Ebû'l-Asî'nin ismi Lakît'tir. Haşim olduğu da söylenmiştir. Huşeym'dir, denildiği gibi Miksem olduğu da söylenmiştir.
Zeyneb, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın en büyük kızıdır. Hicretin sekizinci yılında vefat etmiştir. Onu (kabrine koymak üzere) Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kabrine inmiştir.
3- Rukayye: Annesi Hadice'dir. Peygamberlikten önce Ebû Leheb'in oğlu Utbe onunla evlenmiştir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) peygamber olarak gönderilip üzerine:
"Ebû Leheb'in iki eli kurusun" (Tebbet, 111/1) âyeti nazil olunca, Ebû Leheb oğluna şöyle demişti: Eğer sen onun kızını boşamayacak olursan, benimle senin aranda hiçbir ilişki kalmayacaktır. Bunun üzerine Ebû Leheb'in oğlu ondan ayrıldı. Henüz onunla gerdeğe girmemişti. Annesi Hadice müslüman olunca, o da müslüman olmuştu. Kadınlar Peygamber Efendimiz'e bey'at ettikleri sırada diğer kızkardeşleriyle birlikte Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a bey'at etmiş idi. Onunla Osman b. Affan evlenmiştir. Osman (radıyallahü anh) onunla evlendiği sırada Kureyş hanımları şöyle diyorlardı:
"Bir insanın (ya da gözbebeğinin) gördüğü en güzel iki şahıs,
Rukayye ile onun kocası Osman'dır."
Rukayye, Osman ile birlikte Habeşistan'a iki defa hicrette bulunmuştur. Osman'dan bir düşük yapmış, ondan sonra da Abdullah adındaki oğlunu doğurmuştu. Osman (radıyallahü anh) da İslâm'dan sonra onun İsmi ile künyelenmişti. Altı yaşında iken bir horoz onun yüzünü gagalamış ve bu sebebten ölmüştü. Rukayye'nin bundan sonra da bir çocuğu olmamıştı. Medine'ye hicret etmiş, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Bedir'e gitmek üzere hazırlandığı sırada hastalanmıştı. Peygamber de ona bakmak üzere Osman (radıyallahü anh)'ı bırakmıştı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Bedir'de iken hicretin onyedinci ayında vefat etmişti. Zeyd b. el-Harise, zaferi müjdelemek üzere Bedir'den gelmiş, Medine'ye girdiğinde Rukayye'nin üzeri toprakla örtülüyordu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) defnedilişinde hazır bulunamadı.
4- Um Külsum: Annesi Hadice'dir. Peygamberlikten önce Utbe'nin kardeşi, Ebû Leheb'in diğer oğlu Uteybe onunla evlenmişti. Daha önce Rukayye hakkında belirtilen sebep dolayısı ile babası ondan boşanmasını emretmişti. Uteybe, Um Külsum ile henüz gerdeğe girmemişti. Um Külsum, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte Mekke'de kalmaya devam etti. Annesi müslüman olunca o da İslâm'a girdi ve hanımlar Peygamber Efendimiz'e bey'at ettikleri sırada diğer kızkardeşleriyle birlikte o da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a bey'at etmişti. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine'ye hicret edince, o da Medine'ye hicret etti. Rukayye vefat ettikten sonra Osman (radıyallahü anh) onunla evlendi, böylelikle ona (iki nûr sahibi anlamına): Zünnureyn ismi verilmişti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hayatta iken hicretin dokuzuncu yılı Şa'ban ayında vefat etti. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kabri başında oturmuş, kabrine indirmek üzere Ali, el-Fadl ve Üsame inmişti. ez-Zübeyr b. Bekkar'ın naklettiğine göre; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın çocuklarının yaşça en büyükleri el-Kasım'dı. Sonra Zeyneb, sonra Abdullah'tır. Ona et-Tayyib ve et-Tahir de denilirdi. Peygamberlikten sonra dünyaya gelmiş ve küçük yaşta ölmüştü. Daha sonra Um Külsum, sonra Fatıma, sonra da Rukayye gelir. el-Kasım Mekke'de iken vefat etmişti, ondan sonra da Abdullah ölmüştü.
2- Ayetin ve Cilbaba Bürünme Emrinin Nüzul Sebebi:
Arap kadınlarının açılıp saçılmak adetleri vardı. Cariyelerin yaptığı gibi yüzlerini örtmezlerdi. Bu ise, erkeklerin onlara bakmalarına ve onlar hakkında çeşitli düşüncelere kapılmalarına sebep oluyordu. Yüce Allah, Rasûlüne, hanımlara dışarıya ihtiyaçlarını görmek üzere çıkmak istediklerinde üzerlerine cılbablarını alarak çıkmalarını emretmesini emretti. (Evlerde) tuvaletler yapılmadan önce ihtiyaçları için meskûn olmayan yerlere çıkar giderlerdi. Verilen bu emir ile hür kadınlar ile cariyeler arasındaki fark ortaya çıkacak, hür kadınlar tesettürleriyle tanınacaklardı. Böylelikle gençler ya da yaşlılar onlara söz söylemekten uzak kalacaklardı.
Bu âyetin nüzulünden önce mü’minlerin hanımlarından herbir kadın ihtiyacını görmek için dışarı çıkar, bazı günahkârlar cariye olduğunu zannederek ona karşı çıkıverirdi. Hanım bunun üzerine sesini yükseltince, o da çeker giderdi. Mü’min erkekler durumdan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a şikâyette bulundular. Âyet-i kerîme de bu sebeble nazil oldu. Bu anlamdaki açıklamaları el-Hasen ve başkaları yapmıştır.
3- Cilbab:
"Cilbablarını..." âyetinde geçen "el-celâbib; cilbablar" lâfzı "cilbâb"ın çoğuludur. Bu ise, başörtüsünden daha büyükçe bir örtüdür. İbn Abbâs ve İbn Mes'ûd'dan gelen rivâyete göre bu, ridâ (elbisenin üstüne giyilen üst elbisedir, bunun kina' (başörtüsü) olduğu da söylenmiştir. Sahih olan şudur: Cilbab bütün vücudu örten elbise, demektir. Müslim'in Sahih'indeki rivâyete göre Um Atiyye'den şöyle dediği kaydedilmiştir. Ey Allah'ın Rasûlü dedim: Bizden herhangi birimizin cilbabı yoksa (ne yapsın?) Peygamber: "Kızkardeşi ona kendi cilbabını giyinmek üzere versin."diye buyurdu. Buhârî, I, 123, 139, 333, II, 595; Müslim, II, 606; Dârimî, I, 458; İbn Mâce, I. 414; Müsned, V, 84.
4- Cilbabın Örtülmesi Keyfiyeti:
İnsanlar cilbabın nasıl örtüleceği hususunda farklı görüşlere sahiptirler, İbn Abbâs ve Abîde es-Selmanî şöyle demişlerdir: Kadın sadece kendisiyle önünü görebileceği bir tek gözü dışında bu örtüye bürünür. Yine İbn-Abbas ve Katade şöyle demişlerdir: Kadın bunu alnının üzerinden büker ve bağlar, sonra da burnunun üzerinden onu çevirir. İsterse iki gözü görülsün. Şu kadar var ki, cilbab göğsü ve yüzün büyük bir bölümünü örtmelidir. el-Hasen dedi ki: (Cilbab ile) yüzünün yarısını örter.
5- Yüce Allah Kadınlara Tesettür Emrini Vermiştir:
Yüce Allah bütün hanımlara tesettürü emretmiştir. Bu ise, ancak kadının tenini göstermeyecek elbiselerle olur. Şu kadar var ki, kadının kocası ile baş başa bulunma hali müstesnadır. O vakit dilediğini giyinebilir, çünkü kocanın hanımından dilediği gibi faydalanma hakkı vardır.
Rivâyette sabit olduğuna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gece uyanmış ve şöyle buyurmuştur: "Allah'ı tenzih ederim. Bu gece ne fitneler indi, bu gece ne hazineler açıldı! Kim şu odalarda yatan kadınları uyandıracak? Dünyada nice giyinik kadın vardır ki ahirette çıplak kalacaktır. " Buhârî, I, 379, V, 2198, 2296, VI, 2591; Tirmizî, IV, 487; Muvatta’, II, 913; Müsned, VI, 297.
Rivâyete göre Dıhye el-Kelbî, Herakliyus'un yanından geri döndüğünde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), ona Kubtî diye bilinen bir elbise, vermiş ve şöyle buyurmuştu: "Bunun bir parçasını sen kendine bir gömlek yap. Hanımına da onun bir parçasını ver, onunla örtünsün." Sonra ona şöyle buyurdu: "Ona vücud çizgilerini göstermemesi için bu elbisenin altına bir şeyler giyinmesini de emret." Hakim, Müstedrek, IV, 207; Beyhakî, es-Sünenü'l-Kubra, II, 234. Ebû Hüreyre hanımların ince elbiseler giymelerini sözkonusu etmiş ve şöyle demiştir: (Böyle giyinenler) giyinmiş çıplaklar, nimet içinde bedbaht olanlardır.
Temimoğullarının hanımları Âişe (radıyallahü anha)'ın huzuruna üzerlerinde ince elbiseler bulunduğu halde girdiklerinde Âişe (radıyallahü anha) onlara şöyle demiştir: Eğer sizler mü’min hanımlar iseniz şunu biliniz ki, şu elbiseler mü’min hanımların giyecekleri elbiseler değildir. Şayet mü’min değil iseniz bu elbiselerle faydalanıyorsunuz.
Bir gelin Âişe (radıyallahü anha)'ın huzuruna getirildi. Üzerinde uspura boyanmış, kubtî bir örtü vardı. Âişe onu görünce, şöyle demişti: Bunu giyen bir kadın en-Nûr Sûresi'ne îman etmiyor demektir.
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan da şöyle buyurduğu sabit olmuştur: "Giyinmiş fakat çıplak, kendisi meyleden ve başkalarını meylettiren, başları hörgüçleri yana yatmış deve hörgüçlerini andıran kadınlar, ne kendileri cennete girerler, ne de cennetin kokusunu alırlar. " Müslim, III, 1680, IV, 2192; Muvatta’, II, 913; Müsned, II, 355, 440.
Ömer (radıyallahü anh) da şöyle demiştir: Bir kadının dışarıda görülecek bir ihtiyacı varsa, onu, kendisinin eski püskü elbisesini ya da komşusunun eski elbisesini giyinip kimseye görünmeden tekrar evine geri dönünceye kadar kimse onun çıkıp gittiğini bilmeden, çıkıp gitmesini engelleyen nedir?
6- Tanınmamaya Çalışmaları:
"Bu, onların tanınıp incitilmemeleri için daha uygundur" âyetinde kastedilen, hür kadınlardır. Tâ ki cariyelerle karıştırılmasınlar. Çünkü hür kadınlar olarak tanındıkları takdirde hürlüğün mertebesi göz önünde bulundurularak en ufak bir tepki veya kötü bir davranışla karşılaşmazlar ve böylelikle kimse onlara umutlanarak bakmaz. Burada maksat kadının kim olduğunun bilinmesi değildir. Ömer (radıyallahü anh) başını örten bir cariye gördüğü takdirde, elindeki asa ile ona vururdu. Böylelikle o, hür kadınların kıyafetinin gereği gibi korunmasına çalışırdı. Şöyle de denilmiştir: Şu anda hür kadın olsun, cariye olsun hepsinin tesettüre bürünmeleri ve başlarını örtmeleri gerekir. Nitekim Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabı, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın vefatından sonra hanımların mescidlere gitmelerini engellemişlerdir. Oysa Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Allah'ın kadın kullarını, Allah'ın mescidlerine gitmekten alıkoymayınız."diye buyurmuştur. Buhârî, I, 305; Müslim, I, 327, 328; Dârimî, I. 330; Ebû Dâvûd, I, 155; Tirmizî, II, 419; İbn Mâce, I, 8; Muvatta’, I, 197; Müsned, II, 16, 36. 151. Öyle ki Âişe (radıyallahü anha) şöyle demişti: Şayet Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şu çağımıza kadar yaşamış olsaydı, hiç şüphesiz bu kadınları mescide gitmelerini engellerdi Buhârî, I, 296; Tirmizî, II, 420; Ebû Dâvûd, 1, 155; İbn Mâce, I, 8; Muvatta’, I, 198; ned, VI, 91, 235.
"Allah bağışlayandır, merhamet buyurandır" âyeti teşrî' olunan bu emirden önce cilbablarını terketmek hususunda kadınlara bir tesellidir.
60. Âyetin Tefsiri
Eğer münafıklar, kalplerinde hastalık bulunanlar ve Medine'de yalan haber yayanlar vazgeçmezlerse, yemin olsun sana onlarla çarpışmanı emrederiz. Sonra da onlar orada ancak az bir süre sana komşuluk ederler.
Bu âyete dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:
1- Medine'de Yalan Haber Yayan Münafıklar:
"Eğer münafıklar... vazgeçmezlerse" âyeti ile ilgili olarak tefsir âlimlerinin kanaatine göre bu üç vasıf aynı şey içindir. Nitekim Süfyan b. Said, Mansur'dan, o Ebû Rezin'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir:
"Münafıklar, kalplerinde hastalık bulunanlar ve Medine'de yalan haber yayanlar" aynı kimselerdir. Yani bunlar, bu üç vasfı kendilerinde toplamış kimselerdir. Dolayısıyla buradaki "vav", mukhame (fazladan) gelmiştir. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:
"Ta'zim edilen efendi ve kahraman, cömertin oğlu,
Ve Savaş esnasında birliğin arslanı olan hükümdara..."
Şair burada muazzam, hem kahraman, hem cömert ve birliğin arslanı olan hükümdara... demek istemiştir ki, daha önceden de el-Bakara Sûresi'nde (2/49. âyet, 9- başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
Şöyle de denilmiştir: Bu münafıklar arasında kimileri yalan haber yayıyor, kimileri şüphe uyandırmak için kadınların arkasından gidiyor, kimileri de müslümanları şüpheye düşürüyorlardı.
İkrime ve Şehr b. Havşeb dedi ki:
"Kalplerinde hastalık bulunanlar"dan kasıt kalblerinde zina meyli bulunanlardır.
Tavus da şöyle demiştir: Âyet-i kerîme kadınların durumu hakkında inmiştir. Seleme b. Kuheyl dedi ki: Âyet-i kerîme hayasızca iş yapan kimseler hakkında inmiştir. Hepsinin açıklamalarının anlamı birbirine yakındır.
Yine denildiğine göre münafıklar ile kalplerinde hastalık bulunanlar, aynı kimselerdir. Onlardan iki ayrı lafızla sözedilmiştir. Buna delil de el-Bakara Sûresi'nin baş taraflarında (2/7. âyet ve devamında)'münafıklar hakkındaki âyet-i kerîmelerdir.
Medine'de yalan haber yayanlar, mü’minlere düşmanları hakkında hoşlarına gitmeyecek haberleri bildiren bir topluluk idi. Onlar Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın askeri birlikleri Medine'nin dışına çıktıklarında öldürüldüler, yahut bozguna uğratıldılar, düşman üzerinize geliyor, gibi haberler yayıyorlardı. Bu açıklamayı Katade ve başkası yapmıştır.
Yine denildiğine göre; bu gibi kimseler: Suffe ashabı bekâr kimselerdir.
İşte kadınlara dil uzatanlar bunlardır, diyorlardı.
Bir başka açıklamaya göre bunlar, müslümanlar arasında bir topluluktu. Bu gibi kimseler fitneye olan düşkünlükleri sebebiyle yalan haberleri dillerine doluyorlardı. Nitekim İfk olayına katılanlar arasında müslüman kimseler de vardı. Ancak bunlar fitneye sevgileri dolayısı ile bu sözlere dalmışlardı.
İbn Abbâs dedi ki: İrcaf, fitne aramaya kalkışmaktır. Yine bu kelime yalan ve batıl şeyleri bu yolla başkalarının üzülmesi için yaymak demektir. Kalpleri harekete getirmek anlamına geldiği de söylenmiştir. Mesela (aynı kökten olmak üzere): "Yer sarsıldı, hareket etti" denilir. "Hareket eder" müzari fiili; da onun mastarıdır. Şiddetli derecede sarsılmak" anlamındadır. "Deniz" demektir, çalkantısı sebebiyle ona bu isim verilmiştir. Şair der ki:
"Her akşam et yedirenler,
Güneş denizde kayboluncaya kadar."
İrcâf, uydurma haberlerden birisi demektir, "Bir şeye daldılar" anlamındadır. Nitekim şair şöyle demiştir:
"Bizleri her ne kadar siz onu öldürdüğünüzden ötürü ayıplasanız dahi,
Ve İslâm hakkında haksızca hareket edenler ve kıskançlar söze dalıp ileri, geri konuşsalar bile..."
Bir başka şair de şöyle demektedir:
"Ey adiliğin oğlu! Uydurma haberlerle mi tehdid ediyorsun beni?
Ve sen adiliği ve zaafı uydurmalarda bulmak istiyorsun."
Yalan haber uydurmak (ircâf), haramdır. Çünkü bu yolla eziyet vermek sözkonusudur. Böylelikle âyet-i kerîme yalan haberlerle başkalarına eziyet etmenin haram olduğuna delil teşkil etmektedir.
2- Böyleleriyle Çarpışmanı Emrederiz:
"Yemin olsun sana onlarla çarpışmanı emrederiz." Yani seni onlara musallat kılar ve sen de onları öldürerek kökten imha edersin. İbn Abbâs dedi ki: Bunlar kadınlara eziyet etmekten vazgeçmediler, yüce Allah da peygamberini onlara musallat etti. Diğer taraftan yüce Allah şöyle buyurmuştur:
"Onlardan ölen hiçbir kimsenin namazını asla kılma, kabrinin başında da durma!" (et-Tevbe, 9/84) Ayrıca yüce Allah ona, onlara lanet etmesini emretmiştir. İşte onlara musallat kılınması budur.
Muhammed b. Yezid dedi ki: Yüce Allah bundan sonraki âyet-i kerîme ile onu, onlara musallat kılmıştır ki, bu âyetler de anlam itibariyle birbirine yakındırlar. Bu da yüce Allah'ın:
"Nerede ele geçirilirlerse, yakalanır ve alabildiğine öldürülürler" âyetidir. İşte bu âyette onların öldürülmeleri ve yakalanmaları emri de manen bulunmaktadır. Yani onlar münafıklıklarını ve asılsız haberleri yaymalarını sürdürecek olurlarsa, hükümleri budur. Hadîs-i şerîfte, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan şöyle buyurduğu sabittir: "Beş canlı vardır ki, bunlar Harem bölgesi dışında da, Harem bölgesinde de öldürülürler... " Buhârî, II, 650, III, 1204; Müslim, II, 857; Tirmizî, III, 197; Nesâî, V, 208-211; İbn İbn Mâ, II, 1031; Muvatta’, I, 357; Müsned, VI, 33, 97, 122... İşte bunda da tıpkı âyet-i kerîmede olduğu gibi emir manası vardır.
en-Nehhâs dedi ki: Bu açıklama, bu âyet-i kerîme hakkında yapılmış açıklamaların en güzelidir.
Denildiğine göre onlar yalan haber yaymaktan vazgeçtiler. Bu bakımdan Peygamber Efendimiz de onlara musallat kılınmadı.
"Yemin olsun sana... çarpışmanı emrederiz" âyetindeki "lâm", kasem "lâm"ıdır. Yemin de bu âyetin başına gelmiştir, (........):...se'nin başına gelen "lâm" ise, kasem "lâm"ına hazırlık (tevİie) içindir.
3- Yalan Haber Yaymanın Cezası:
"Sonra da onlar orada" yani Medine'de
"ancak az bir süre sana komşuluk ederler" âyetinde yer alan: "Ancak az bir süre" âyeti
"sana komşuluk ederler" lâfzındaki zamirden hal olmak üzere nasb konumundadır. Nitekim durum şanı yüce Allah'ın dediği gibi idi, zira bunlar oldukça az idiler. İşte bu el-Ferrâ'nın bu hususta verdiği iki cevaptan birisidir. Ona göre daha uygun olanı da budur, onlar ancak çok az oldukları halde sana komşuluk ederler, demektir.
Diğer cevaba gelince, anlamı ancak seninle az bir süre komşuluk ederler şeklindedir. Yani onlar seninle birlikte ancak kısa bir süre kalırlar. Medine'de helâk oluncaya kadar sana ancak çok kısa bir süre komşuluk edeceklerdir, demektir. Bu takdirde âyet ya bir mastarın sıfatı olur, yahut da hazfedilmiş bir zarfın sıfatı olur. Ayrıca bu bir kimse ile birlikte aynı şehirde yaşayan kimsenin o kimse ile komşu olacağına delil teşkil etmektedir. Buna dair açıklamalar daha önceden en-Nisâ Sûresi'nde (4/36. âyet, 4. başlık) geçmiş bulunmaktadır.
61. Âyetin Tefsiri
Lanete uğramışlar olarak. Nerede ele geçirilirlerse, yakalanır ve alabildiğine öldürülürler.
4- Lanete Uğramışlar Olarak:
"Lanete uğramışlar olarak" âyetinde Muhammed b. Yezid'e göre ifade tamam olmaktadır. Bu, hal olarak nasbedilmiştir. İbnu'l-Enbarî de: Ancak az bir süre... lanete uğramışlar olarak" üzerinde vakıf vapmak güzeldir, der.
en-Nehhâs da şöyle demiştir: İfadenin
"Ancak az bir süre"de tamam olması ve:
"lanete uğramışlar olarak" âyetinin da onlara hakaret anlamı olmak üzere (şetm) nasb ile gelmesi de mümkündür. Nitekim Îsa b. Ömer: "Karısı da odun taşıyıcısı olarak" diye okumuştur. Bazı nahivcilerden şöyle dediği nakledilmektedir: Âyeti: Onlar nerede ele geçirilirlerse, lanete uğramışlar olarak yakalanırlar demektir. Ancak bu bir yanlışlıktır, zira ceza cümlesi ile birlikte bulunan ifade kendisinden önceki ifadelerde amel etmez.
Âyetin anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Eğer onlar münafıklık üzere ısrar edecek olurlarsa, Medine'de ancak lanete uğramış ve kovulmuşlar olarak kalabilirler. Nitekim bu onlara böylece uygulanmıştır. Çünkü et-Tevbe Sûresi nazil olduğunda biraraya toplandılar ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Ey filan! Kalk ve çık, şüphesiz sen münafıksın. Ey filan! Kalk ve çık..." Bunun üzerine müslümanlardan kardeşleri olanlar ayağa kalkıp onları mescidin dışına çıkarmayı üzerlerine aldılar.
62. Âyetin Tefsiri
Daha önce geçenler hakkında Allah'ın sünneti(dir bu). Sen Allah'ın sünnetinde asla bir değiştirme bulamazsın...
5- Allah'ın Sünneti:
Allah'ın sünneti" âyeti mastar olarak nasbedilmiştir. Yüce Allah peygamberler hakkında asılsız haber yayıp da münafıklığını açığa çıkartan kimseler hakkında yakalanıp öldürülmeleri sünnetini kanun yapmış-:.:r demektir.
"Sen Allah'ın sünnetinde asla bir değiştirme" herhangi bir değişiklik ya da başka bir şekle dönüştürme
"bulamazsın." Bu açıklamayı en-Nekkaş nakletmiştir.
es-Süddî dedi ki: Bu hakka uygun olarak öldürülen kimsenin katili tarafından diyetinin ödenmesi sözkonusu değildir, demektir. el-Mehdevî dedi ki: Âyet-i kerîmede yapılan tehdidin yerine getirilmesinin terkedilebileceğine delil vardır. Buna delil ise, Peygamber Efendimiz'in vefat ettiği vakte kadar münafıkların onunla birlikte kalmış olmasıdır. Fazilet ehlinin uyguladıkları bilinen ise, verdikleri sözü eksiksiz yerine getirmeleri, tehditlerini ise, ertelemeleridir. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce Al-i İmrân Sûresi (3/186. âyetin tefsiri)nde ve başkalarında geçmiş bulunmaktadır.
63. Âyetin Tefsiri
İnsanlar sana saati sorarlar. De ki: "Onun ilmi ancak Allah'ın yanındadır." Ne bilirsin, belki de o saat yakında kopacaktır.
"İnsanlar sana saati sorarlar." Bunlar Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a eziyet veren kimselerdir. Azâb ile tehdit olunduklarında kıyâmetin ne zaman kopacağını -böyle bir ihtimali uzak bularak ve yalanlamak maksİsmi ile- ve bunun olmayacağı intibaını vererek sormuşlardı. "De ki: Onun ilmi ancak Allah'ın yanındadır." Yani sen onların sorularına cevap ver ve: Onun ilmi Allah'ın yanındadır, de. Yüce Allah'ın bu saatin vaktini benden saklamış olması, benim peygamberliğimi çürütmez. Çünkü yüce Allah öğretmeksizin gaybı bilmek, peygamber olmanın şartlarından değildir.
"Ne bilirsin" sana ne bildirir ki
"belki de o saat yakında kopacaktır." Çok yakın bir zaman içersinde olup bitecektir. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Ben ve kıyâmet şu ikisi gibi gönderildim."derken, baş parmak ile orta parmağını işaret etmiştir Buhârî, IV, 1881, V, 2031, 2385; Müslim, II, 592, IV, 2268, 2269; Tirmizî, IV. 496; Dârimi, II, 404; Nesâî, III, 189; İbn Mâce, 1, 17; II, 1341; Müsned, III, 123, 130, 131... Bu hadisi sahih hadisleri toplayanlar rivâyet etmişlerdir.
Şöyle de denilmiştir: Kıyâmet yakın değildir, demektir. Burada saat kelimesi dolayısıyla gelmesi gereken müenneslik "te"si "yevm: gün" anlamında kullanıldığı için hazfedilmiştir. Yüce Allah'ın:
"Şüphesiz Allah'ın rahmeti iyi hareket edenlere yakındır." (el-A'raf, 7/56) Burada "yakındır" anlamında -"te"li olarak-: denilmeyiş sebebi, rahmetin "a" anlamında kullanıldığından dolay«ivt. Zira buram rmiera\esUğ,\ aslî (hakiki) değildir. Buna dair yeterli açıklamalar daha önceden (anılan âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
Denildi ki: Yüce Allah'ın kıyâmetin kopuş zamanını saklı tutması, kulun her zaman ona hazırlıklı olması içindir.
64. Âyetin Tefsiri
Muhakkak Allah, kâfirlere lanet etmiş ve onlar için alevli bir ateş hazırlamıştır.
65. Âyetin Tefsiri
Onlar orada ebediyyen kalıcıdırlar. Hiçbir veli ve yardımcı da bulamayacaklar.
"Muhakkak Allah, kâfirlere lanet etmiş" onları kovmuş ve uzaklaştırmıştır. Lanet, rahmetten kovmak ve uzaklaştırmak demektir. Buna dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/88. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
"Ve onlar için alevli bir ateş hazırlamıştır. Onlar orada ebediyyen kalıcıdırlar." Burada cehennem ateşine "es-Sa'îr"e giden zamirin müennes olarak gelmesi bunu "en-nar (cehennem ateşi)" anlamında oluşundan dolayıdır.
"Hiçbir veli ve yardımcı da bulamayacaklar." Kendilerini Allah'ın azarından ve bu azapta ebedi olarak kalmaktan kendilerini kurtaracak hiçbir kimse bulamayacaklardır.
66. Âyetin Tefsiri
Yüzlerinin ateşte evirilip çevrileceği o günde diyecekler ki: "N'olaydı! Keşke biz Allah'a ve Rasûle itaat etseydik."
"Yüzlerinin ateşte evirilip çevirileceği o günde" âyetinde yer alan; Evirilip çevirileceği" âyeti genel olarak meçhul bir fiil olmak üzere "te" harfi ötreli, "lâm" harfi de üstün olarak okunmuştur. Buna karşılık Îsa el-Hemedanî ile İbn İshak: "Evirip çevireceğimiz" şeklinde "nûn" harfi ve esreli "lâm" ile, buna karşılık " Yüzlerini" lâfzını nasb ile okumuşlardır. Yine Îsa; "(........): Evirip çevireceği" şeklinde "te" ötreli ve "lâm" harfi esreli olmak üzere cehennem ateşinin yüzlerini evirip çevireceği, anlamında okumuştur.
Bu evirip çevirmek cehennem ateşinin alevi dolayısı ile renklerinin değişmesi şeklindedir. Kimi zaman yüzleri simsiyah kesilecek, kimi zaman da moraracaktır. Derileri bir başka derilerle değiştirileceği vakit de keşke kâfir olmasalardı diye temennide bulunacaklar.
"Diyecekler ki: N'olaydı! Keşke..." buyuruğunun anlamının: Yüzlerinin ateşte evirilip çevirileceği günde n'olaydı keşke... şeklinde olması da mümkündür.
"... Keşke biz Allah'a ve Rasûle itaat etseydik." Kâfir olmasaydık da, mü’minlerin kurtulduğu gibi biz de şu azaptan kurtulsaydık.
"Rasûle" anlamındaki kelimenin sonuna gelen bu elif fasılalarda (ayetlerin sonlarında) meydana gelir. Onun üzerinde vakıf yapılır ve bu "elifle vasl yapılmaz.
"Yoldan" kelimesi de bu şekildedir. Buna dair açıklamalar sûrenin baştaraflarında (33/10. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
67. Âyetin Tefsiri
Diyecekler ki: "Rabbimiz, gerçekten biz yöneticilerimize ve büyüklerimize itaat ettik. Onlar da bizi yoldan saptırdılar."
el-Hasen de:
"Yöneticilerimize" anlamındaki kelimeyi şeklinde: "Yöneticiler, efendiler" lâfzının (çoğulun) çoğulu olmak üzere "te" harfini esreli okumuştur. Bu ifade geçmişleri taklidden sakındırmaktadır. Bu da; 'in çoğulu olup "feale" veznindedir. Tıpkı "ketebe (yazıcılar) ve fecera" gibi. el-Hasen'in okuyuşuna göre ise, bu cem'in de cem'idir. Bu kelime bir anlamıyla büyükler demektir.
Katade de şöyle açıklamıştır: Bunlar Bedir Gazvesi'nde (katılan müşriklere) yemek yediren kimselerdir. Ancak daha zahir olan bunun şirk ve sapıklıkta önder ve başkan olan kimseler hakkında umumi olduğudur. Yani biz onlara sana isyan etmek hususunda ve bizi kendisine davet ettikleri şeylerde itaat ettik.
"Onlar da bizi yoldan saptırdılar." Doğru yol olan tevhidden uzaklaştırdılar.
Burada fiilin mef'ûle "...dan" harf-i cerri ile geçiş yapması sözkonusu olduğu halde, harf-i cer hazfedildiğinden fiil doğrudan mef'ûlü etkileyerek onu nasbetmiştir.
"İdlâl: saptırmak" ise, araya bir harf-i cer getirmeden, ikinci bir mef'ûle geçiş yapmaz. Yüce Allah'ın:
"Beni zikirden o saptırdı" (el-Furkan, 25/29) âyetinde olduğu gibi.
68. Âyetin Tefsiri
"Rabbimiz, onlara azaptan iki kat ver ve onları büyük bir lanet ile lanetle!"
"Rabbimiz, onlara azaptan iki kat ver" âyeti hakkında Katade: Dünya azâbı ile âhiret azabını ver, diye açıklamıştır. Küfür azâbı ile saptırmanın azabını ver, diye de açıklanmıştır. Yani sen bunları bize verdiğin azâbın iki san ile azaplandır, çünkü hem kendileri saptılar, hem de (bizleri) saptırdılar.
"Ve onları büyük bir lanet ile lanetle." İbn Mes'ûd, onun öğrencileri Yahya ve Âsım bunu: "(...........): Büyük" şeklinde "be" harfi ile okumuşlardır, diğerleri ise, (peltek) se ile (çokça anlamında) diye okumuşlardır. Bu okuyuşu Ebû Hatim, Ebû Ubeyd ve en-Nehhâs da tercih etmişlerdir. Buna sebep ise, yüce Allah'ın:
"İşte onlara hem Allah lanet eder, hem de lanet edenler lanet eder" (el-Bâkara, 2/159) âyetidir. Bu anlam ise, "çokça" demektir. Muhammed b. Ebi's-Serrî de şöyle demiştir: Rüyada kendimi Askalan mescidinde imişim gibi gördüm. Sanki bir adam benimle Muhammed'in ashabına buğzedenler hakkında tartışıyordu. Şöyle dedi: Sen onlara çokça lanet et. Sonra bunu gözümün önünden kayboluncaya kadar tekrarlayıp durdu ve bunu sadece "(peltek) se" ile söylüyordu.
Esasen "be" ile (büyük anlamındaki) okuyuş da "peltek se" ile okuyuşun anlamına racidir. Çünkü büyük olan bir şey, miktarı itibariyle büyük demek olan çok demektir.
69. Âyetin Tefsiri
Ey îman edenler! Siz de Mûsa'yı incitenler gibi olmayın. Allah onu dediklerinden temize çıkardı. O, Allah indinde itibarlı ve değerli idi.
Yüce Allah, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı ve mü’minleri inciten, münafıklarla kâfirle sözkonusu ettikten sonra, mü’minleri de böyle bir eziyette bulunmaya kalkışmaktan sakındırıp peygamberleri Mûsa'ya eziyet edip incitmek bakımından İsrailoğullarına benzemelerini yasaklamaktadır.
İnsanlar, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Mûsa (aleyhisselâm)'a ne şekilde eziyet edilip incitildikleri hususunda farklı görüşlere sahibtirler. en-Nekkaş'ın naklettiğine göre, müşrik ve münafıkların Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a eziyet etmeleri, "Muhammed'in oğlu Zeyd" demeleri idi. Ebû Vail de şöyle demiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a eziyet etmek bir paylaştırmada bulunduğu sırada ensardan bir adamın: Bu paylaştırma ile Allah'ın rızası gözetilmiş değildir, demesidir. Bu husus Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a zikredilince, bundan dolayı öfkelenmiş ve şöyle demişti: "Allah, Mûsa'ya rahmetini ihsan etsin. Gerçekten ona bundan daha fazlası ile eziyet edilmiş, incitilmişti de o yine sabretmişti." Buhârî, III, 1148, IV, 1576; Müslim, II, 739; Müsned, I, 435.
Mûsa (aleyhisselâm)'a ne şekilde eziyet edilip incitildiğine gelince, İbn Abbâs ve bir topluluk şöyle demiştir: Bu Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)'ın rivâyet ettiği şu hadisin muhtevasında sözü edilen husustur. Buna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle demiştir: "İsrâiloğulları çıplak yıkanıyorlardı. Mûsa (aleyhisselâm) ise, çokça örtünürdü ve bedenini saklardı. Bir kesim onun hakkında: Onun hayaları şişkindi ve onun baras hastalığı vardır, yahut da, onda bir hastalık bulunmaktadır, demişlerdi. Bir gün Şam (Suriye) topraklarında bulunan bir pınarda yıkanmaya gitti. Elbiselerini bir taşın üzerine bıraktı. Taş elbisesi ile birlikte uçup gitti. Mûsa çıplak olarak taşın arkasından gidiyor ve: Ey taş elbisemi ver, ey taş elbisemi ver, diyordu. Nihayet İsrailoğullarından bir topluluğun yanına kadar (bu haliyle) geldi. Ona baktıklarında bir de ne görsünler, Mûsa aralarında yaratılışı en güzel, sureti en mutedil birisidir. Söylediklerinin hiçbirisi onda yok. İşte şanı yüce Allah'ın: "Allah onu dediklerinden temize çıkardı." âyetinde anlatılan budur." Bu hadisi Buhârî ve bu manada da Müslim rivâyet etmişlerdir Buhârî, I, 107, Müslim, I, 267, 1841; Müsned, II, 315, 392, 514, 535.
Müslim'in lâfzı ile, şöyledir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "İsrâiloğulları çıplak olarak yıkanırlardı. Biri diğerinin avretine bakardı. Mûsa (aleyhisselâm) ise, tek başına yıkanırdı. Bunun üzerine onlar: Allah'a yemin olsun ki Mûsa'nın bizimle birlikte yıkanmasını engelleyen ancak onun hayalarının şişkin olmasıdır, dediler. Birgün yıkanmaya gittiğinde elbiselerini bir taşın üzerine koymuştu. Taş elbisesiyle birlikte uçup gitti. Mûsa (aleyhisselâm) hızlıca taşın arkasından koştu ve bu arada: Ey taş elbisemi ver, ey taş elbisemi ver, diyordu. Nihayet İsrâiloğulları Mûsa (aleyhisselâm)'ın avretini gördüler ve: Allah'a yemin olsun ki Mûsa'nın herhangi bir rahatsızlığı yoktur, dediler. Bu sefer taş yerinde durdu ve böylece (Mûsa)a bakmış oldular. Mûsa da elbisesini aldı ve taşı dövmeye başladı." Ebû Hüreyre dedi ki: Allah'a yemin ederim. Taşta altı ya da yedi darbe izi var. Bunlar Mûsa'nın taşa indirdiği darbelerin izleridir. Müslim, I, 267, IV, 1841.
Bu, bu husustaki görüşlerden birisidir. İbn Abbâs'tan, onun Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)'dan rivâyetine göre Ali (radıyallahü anh) şöyle demiştir: İsrailoğulları Mûsa hakkında: O Harun'u öldürdü, demek suretiyle eziyet vermişlerdi. Şöyle ki Mûsa ile Harun Tih'in ekin ekilen bir yerinden dağa doğru çıkıp gittiler. Harun da orada öldü. Mûsa geldiğinde İsrailoğulları Mûsa'ya: Onu sen öldürdün, çünkü o bize göre senden daha yumuşaktı ve bizi daha çok severdi, dediler. Böylelikle Mûsa'ya eziyet ettiler. Bunun üzerine yüce Allah meleklere emretti. Melekler de Harun'u alıp İsrailoğulları arasında gezdirdiler. Böylece Mûsa nın doğruluğunu kendilerine kesinlikle gösteren pek büyük bir mucize görmüş oldular. Çünkü Harun'da hiçbir öldürme izi yoktu.
Şöyle de denilmiştir: Melekler Harun'un öldüğünü söylediler ve onun kabrinin yerini sadece kartal bilir. Yüce Allah da onu sağır ve dilsiz kılmıştır.
Harun, Tih'de Mûsa (aleyhisselâm)'dan önce vefat etmişti. Mûsa da Tih'de geçirilen sürenin tamamlanmasından iki ay önce vefat etmişti.
el-Kuşeyrî'nin, Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)'dan naklettiğine göre yüce Allah Harun'u diriltti ve o da İsrailoğullarına Mûsa'nın kendisini öldürmemiş olduğunu bildirdikten sonra tekrar öldü.
Bir diğer açıklamaya göre; Mûsa (aleyhisselâm)'a eziyet edilmesi onun sihirbaz ve ieli olduğunu söyleyerek ona iftirada bulunmaları idi. Ancak sahih olan birinci görüştür. Bununla birlikte bütün bunları yapmış olmaları, yüce Allah'ın da bütün bunlardan onu temize çıkarmış olması da mümkündür.
Çıplak Olarak Suya Girmenin Hükmü:
Mûsa (aleyhisselâm)'ın elbiselerini taşın üzerinde bırakıp suya çıplak olarak girmesi, bunun câiz olduğuna delildir. Cumhûr'un görüşü de budur. Ancak İbn Ebi Leyla bunu kabul etmemekte ve bu konuda sahih olmayan bir hadisi delil göstermektedir. Bu da Peygamber Efendimiz'in söylediği rivâyet edilen şu hadistir "Suya ancak peştemal ile giriniz. Çünkü suda yaşayan varlıklar vardır."ed-Deylemî, el-Firdevs, V, 30'da, son bölümü; "...suyun gözleri vardır" anlamında. "Suya peştemalsiz girmenin yasak olduğunu" bildiren bazı rivâyetler için bk.: İbn Huzeyme. Sahih, I, 124; Hakim, Müstedrek, I. Kadı Iyad demiştir ki: Bu ilim ehline göre zayıf bir hadistir.
Derim ki: Ancak İsrail'in, Abdu'l-A'lâ'dan yapmış olduğu şu rivâyet sebebiyle tesettüre riayet etmek müstehabtır. Çünkü Abdu'l-A'lâ'dan nakledildiğine göre el-Hasen b. Ali bir su birikintisine üzerinde kendisine sarındığı bir peştemal olduğu halde girmiş, sudan çıktığında bu hususta ona soru sorulunca şu cevabı vermiştir: Ben kendisinin beni görüp de benim kendisini görmediğim kimselere karşı örtündüm. Bununla Rabbime karşı ve meleklere karşı örtündüğünü kastetmiştir.
Mûsa (aleyhisselâm)'ın taşa akıl sahibi varlıklar gibi nasıl seslendiği sorulacak olursa şöyle cevap verilir: Çünkü taştan akıl sahibi varlığın yaptığı bir iş sadır olmuştur. "Taş!" lâfzı nida harfi hazfedilmiş, müfred bir münadadır. Tıpkı yüce Allah'ın:
"Yusuf, sen bundan vazgeç" (Yusuf, 12/29) âyetinde olduğu gibi. (Burada da nida harfi hazfedilmiştir.)
"Elbisemi (ver)" sözü de hazfedilmiş bir fiil dolayısıyla nasbedilmiştir ki ifadenin takdiri (hadisin tercümesinde olduğu gibi): Elbisemi bana ver yahut elbisemi bırak şeklindedir, durumun delâleti dolayısıyla fiil hazfedilmiştir.
"O Allah indinde itibarlı ve değerli idi." Pek büyük bir kıymeti vardı, demektir. Arapçada itibarlı ve değerli (el-vecih): Değeri büyük ve konumu yüksek kimse demektir. Rivâyet olunduğuna göre Mûsa (aleyhisselâm) yüce Allah'tan bir şey diledi mi ona o istediğini verirdi. İbn Mes'ûd bunu; "O Allah'ın... bir kulu idi" diye okumuştur.
"İtibarlı ve değerli" âyeti Allah'ın onunla özel şekilde konuşmasına işarettir, diye de açıklanmıştır.
Ebubekr el-Enbarî "Kitabu'r-Red (ala men Halefe Mushafa Usman)" adlı eserinde şöyle demektedir: Kur'ân'a dil uzatan kimseler müslümanların "o Allah indinde itibarlı ve değerli idi" âyetindeki kelimeyi değiştirdiklerini ve: "İndinde" lâfzının doğrusunun aslında; "Bir kul" şeklinde olduğunu ileri sürmüştür. Bu ise, bu kimsenin maksadının çok zayıf, anlayışının eksik ve bilgisinin de kıt olduğunu göstermektedir. Çünkü âyet-i kerîme senin dediğin gibi kabul edilip ve dediğin şekilde "bir kul" anlamında okunmuş olsaydı, Mûsa (aleyhisselâm)'a yapılan övgü eksik bir övgü olurdu. Çünkü "itibarlı ve değerli" lâfzı hem dünya ehli nezdinde, hem çağdaşları arasında, hem de âhirettekiler arasında bu durumda olması anlamına gelir. Dolayısı ile bu değiştirildiği iddia edilen okuyuşa göre, onun nerede medhedilmiş olduğu bilinemez. Zira eğer dünyadakiler nezdinde itibarlı ve değerli birisi ise, bu Allah'ın ona bir nimeti olur ve Allah tarafından bu hususta ona yapılan övgünün açık bir tecellisi görülmez. Şanı yüce Allah:
"O Allah indinde itibarlı ve değerli idi" âyeti ile övüldüğü yeri de açıklamak suretiyle böylelikle onun Allah nezdinde itibarlı ve değerli olmak suretiyle en üstün bir şeref ve yüce bir mevkiye lâyık olduğu ortaya çıkmaktadır. Buna göre kim böyle bir lâfzı değiştiricek olursa, yüce Allah'ın peygamberi hakkında varid olmuş en övünülmeye değer övgüyü ve en büyük medh u senayı ortadan kaldırmış olur.
70. Âyetin Tefsiri
Ey îman edenler! Allah'tan korkun ve dosdoğru söz söyleyin.
71. Âyetin Tefsiri
O da amellerinizi, lehinize olmak üzere, düzeltsin. Günahlarınıza da mağfiret etsin. Kim Allah'a ve Rasûlüne itaat ederse, büyük bir kurtuluşla kurtulmuş olur.
"Ey îman edenler! Allah'tan korkun ve dosdoğru" adaletli ve hakka uygun
"söz söyleyin." İbn Abbâs: Doğru söz söyleyin, diye açıklamıştır. Katade ve Mukâtil de şöyle demişlerdir: Yani Zeyneb ile Zeyd hakkında dosdoğru söz söyleyin. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a da helâl olmayan şeyleri nisbet etmeyin.
İkrime ve yine İbn Abbâs da şöyle demişlerdir: Dosdoğru söz lâ ilahe ilallah, demektir. Bunun, dışı içine uygun düşen söz olduğu söylendiği gibi, başkası bir tarafa sadece Allah'ın rızası gözetilerek söylenen sözdür, diye de açıklanmıştır. Birbirleriyle anlaşamayıp tartışan kimselerin arasını düzeltmek olduğu da söylenmiştir.
Bu ifade, kendisi ile hedefi isabet ettirmek maksİsmi ile okun düzeltilmesini anlatan: (......)'den alınmıştır. Dosdoğru söz (kavl-i sedid) bütün hayırları kapsar. O halde dosdoğru söz, sözü edilen bütün bu hususlar hakkında ve başkaları hakkında genel bir ifadedir.
Âyetin zahiri' şunu göstermektedir: Bu âyet ile Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile mü’minler hakkında söylenen eziyet verici, rahatsız edici sözlerin dışında kalan, onlara muhalif olan sözlere işaret edilmektedir.
Daha sonra yüce Allah, dosdoğru söz söylemeyi amelleri düzeltmek ve günahları bağışlamak ile mükâfatlandıracağını vaadetmektedir. Böyle bir derece ve böyle yüksek bir mevki ise, mükâfat olarak çok üstün ve yeterlidir.
"Kim Allah'a ve Rasûlüne" verdikleri emirlerinde ve yasaklarında
"itaat ederse, büyük bir kurtuluşla kurtulmuş olur."
72. Âyetin Tefsiri
Biz; emaneti, göklerle yere ve dağlara arzettik de onlar onu yüklenmek istemediler. Bundan endişeye düştüler, ama onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalim ve çok cahildir.
Cenab-ı Allah bu sûrede bunca ahkâmı açıkladıktan sonra, emirlerine bağlı kalmayı emretmektedir.
Emanet; bu husustaki en sahih görüşe göre dinin bütün görevlerini kapsamaktadır. Cumhûr'un görüşü budur.
Tirmizî el-Hakim Ebû Abdillah şu rivâyeti kaydetmektedir: Bize İsmail b. Nasr anlattı, o Salih b. Abdullah'tan, o Muhammed b. Yezid b. Cevher'den, o ed-Dahhak'tan, o İbn Abbâs'dan rivâyetle dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Yüce Allah, Âdem'e: Ey Âdem dedi. Şüphesiz ki Ben emaneti göklere ve yere teklif ettim. Onlar buna güç yetiremediler. Sen içindeki muhtevası ile birlikte onu yüklenir misin? Âdem: İçinde neler var ya Rabbi? dedi. Yüce Allah şöyle buyurdu: Eğer sen bunu yüklenirsen, ecir alırsın. Buna riayet etmezsen, azâb edilirsin. O da içindekilerle birlikte onu yüklendi. Ancak cennette sadece ilk namaz ile ikindi namazı arası kadar bir süre kaldı, sonra da şeytan onun oradan çıkmasına sebep oldu." Muhammed b. Nasr el-Mervezi, Ta'zimu Kadri's-Salat, I, 473-474; Deylemî, el-Firdevs, III, 175.
Buna göre emanet, yüce Allah'ın kullarına emanet olarak verdiği farzlardır. Bunların bazılarının tafsilatı hususunda görüş ayrılıkları vardır. İbn Mes’ûd dedi ki: Bu âyet emanet olarak bırakılan şeyler ve benzeri mal emanetleri hakkındadır. Yine ondan bütün farzlardır, bunların en ağırı ise-, mal emanetidir, dediği de rivâyet edilmiştir.
Ubeyy b. Ka'b dedi ki: Kadına ferci (namus ve iffeti) hususunda güvenilmesi emanetin bir kısmını teşkil eder.
Ebû'd-Derdâ da şöyle demiştir: Cünubluktan yıkanmak bir emanettir. Şanı yüce Allah dininden ondan başkası hususunda Âdem oğluna güven duymamıştır. Merfu' bir hadiste de şöyle denilmektedir: 'Emanet namazdır." Malikin Zeyd b. eslem'den rivâyeti olarak: İbn Kesîr, Tefsir, III, 523. istersen namaz kıldım dersin, istersen kılmadım, dersin. Oruç ve cünubluktan yıkanmak da böyledir.
Abdullah b. Amr b. el-Âs dedi ki: Yüce Allah'ın insandan ilk yarattığı şey, onun fercidir. Yüce Allah: Bu benim sana bıraktığım bir emanettir, sakın onu haktan başkasına katma, karıştırma. Eğer sen onu koruyacak olursan, ben de seni korurum, buyurdu. Buna göre ferc bir emanettir, kulak bir emanettir, göz bir emanettir, dil bir emanettir, karın bir emanettir, el bir emanettir, ayak bir emanettir. Esasen emaneti olmayanın imanı da yoktur. Muhammed b. Nasr el-Mervezi, Ta'zimu Kadri's-Sıla, I, 481.
es-Süddî dedi ki: Buradaki emanetten kasıt, Âdem'in oğlu Kabil'e, diğer oğlu ve aile halkı hakkında duyduğu güvendir. Buna karşılık Kabil'in kardeşini öldürmek suretiyle ona hainlik etmesidir. Çünkü yüce Allah ona:
"Ey Âdem, demişti. Benim yeryüzünde bir Ev'imin olduğunu biliyor musun?" Âdem: "Hayır, Allah'ım" demişti. Yüce Allah şöyle buyurmuştu: "Benim Mekke'de bir Evim var, ona git. Bunun üzerine Âdem semaya: Emanet olarak oğlumu koru demişti, sema kabul etmemişti. Yere: Emanet olarak oğlumu koru, demiş, yer de kabul etmemişti. Dağlara da aynı şeyi söylemiş, dağlar da kabul etmemişti. Bu sefer Kabil'e: Emanet olarak oğlumu koru, demiş, o da: Olur diye cevap vermişti. Git ve gel oğlunu seni memnun edecek bir şekilde bulacaksın demiş, fakat geri döndüğünde kardeşini öldürmüş olduğunu görmüştü. İşte şanı yüce Allah'ın:
"Biz emaneti göklerle yere ve dağlara arzettik de onlar onu yüklenmek istemediler..." âyetinde kastedilen budur.
Ma'mer'in, el-Hasen'den rivâyet ettiğine göre emanet göklere, yere ve dağlara teklif edildiğinde onlar: Emanette (muhtevasında) ne var? diye sormuşlardı. Onlara: İyilik yaparsan mükâfat görürsün, kötülük yaparsan cezalandırılırsın, denildi. Bu sefer bunlar: Hayır (kabul etmiyoruz), dediler.
Mücahid dedi ki: Yüce Allah Âdem'i yaratınca ona emaneti teklif etti, o: Emanet nedir? diye sordu. Yüce Allah şu cevabı verdi; Eğer iyilikte bulunursan sana mükâfat veririm, eğer kötülük yaparsan seni azablandırırım. Bunun üzerine Âdem: Ben de onu yüklendim Rabbim, diye cevab verdi.
Mücahid dedi ki: Onun bu emaneti yüklenmesi ile cennetten çıkartılması arasında geçen süre sadece öğle ile ikindi namazı arası kadar idi.
Ali b. Talha'nın, İbn Abbâs'tan rivâyet ettiğine göre o yüce Allah'ın:
"Biz emaneti göklerle yere ve dağlara arzettik de..." âyeti hakkında şöyle demiştir: Emanet'ten kasıt farzlardır. Yüce Allah, bunu göklere, yere ve dağlara teklif etti. Eğer eksiksiz olarak emanetin gereğini yerine getirirlerse onları mükâfatlandıracağını, onu zayi edecek olurlarsa azaplandıracağını söyledi. Bu işten hoşlanmadılar ve çekindiler, ancak bu bir masiyet kastıyla değil, gereğini yerine getiremezler korkusuyla yüce Allah'ın dinini ta'zim ettiklerinden böyle tavır takınmışlardı. Daha sonra yüce Allah, bu emaneti Âdem'e teklif etti, o da içindekilerle beraber kabul etti.
en-Nehhâs dedi ki: Tefsir âlimlerinin kabul ettiği görüş budur.
Bir diğer açıklama da şöyledir: Âdem (aleyhisselâm)'ın vefatı yaklaştığında emaneti mahlukata teklif etmesi emrolundu. O da bu emaneti almaları için teklifte bulundu, fakat çocuklarından başka kimse onu kabul etmedi.
Yine denildiğine göre; bu emanet yüce Allah'ın göklerde, yerde dağlarda ve mahlukatta tevdi etmiş olduğu rubûbiyetine dair delilleri ortaya çıkarmalarıdır. Onlar da bu delilleri açıkça ortaya koydular, ancak insan bu delilleri gizledi ve inkâr etti. Bu açıklamayı da bazı mütekellimler yapmışlardır.
"Arzettik" ifadesi açığa çıkardık, izhar ettik, demektir. Nitekim "cariyeyi satışa arzettim" demek de böyledir. Yani Biz emaneti ve emanetin gereğinin yerine getirilmesini göklerde ve yerde bulunan meleklere, insanlara ve cinlere arzettik (durumunu açıkladık) "de onlar bunu yüklenmek istemediler." Yani yükünü taşımaya yanaşmadılar. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Yemin olsun onlar hem kendi yüklerini taşıyacaklar, hem de kendi yükleri ile birlikte başka yükleri de yükleneceklerdir." (el-Ankebut, 29/13)
"Ama onu insan yüklendi." Burada
"insan"dan kasıt, el-Hasen'in dediğine göre kâfir ve münafıktır.
"Çünkü o" nefsine
"çok zalim ve" Rabbi hakkında
"çok cahildir." Buna göre (göklerin, yerin ve dağların) cevabı mecazi bir ifade olur.
"O kasabaya sor" (Yusuf, 12/82) âyeti gibi olur.
Bu hususta bir diğer cevab da şöyledir: Bu hakikattir, gerçekten yüce Allah; göklere, yere ve dağlara emaneti ve emanetin zayi edilmesi (halinde ceza ve mükâfatını) sunmuş (açıklamış)dır. Bu da mükâfat ve cezadır. Yani onlara bu hususları açıkladığı halde onlar bu yükün altına girmeyip bundan korktular ve şöyle dediler: Biz ne mükâfat isteriz, ne de bir ceza isteriz. Herbirileri de: Bu altından kalkabileceğimiz bir iş değildir. Biz Senin emrini dinleyenleriz, bize vermiş olduğun emirlerde ve bizi müsahhar kıldığın hususlarda sana itaat ediyoruz. Bu açıklamayı da el-Hasen ve başkaları yapmıştır.
İlim adamları derler ki: Cansız varlıkların hiçbir şey anlamadıkları ve cevab veremedikleri bilinen bir husustur. Bu son görüşe göre onların hayat sahibi olduklarının kabul edilmesi kaçınılmaz bir şeydir.
Burada sözü edilen arz ve teklif bağlayıcı olmak üzere yapılmış bir teklif değil, muhayyer bırakan bir üslupla yapılmış bir tekliftir. İnsana yapılan :eklif ise, bağlayıcı bir surette yapılmıştır.
el-Kaffal ve başkaları şöyle demiştir: Bu âyet-i kerîmedeki "arzetmek" bir darb-ı meseldir. Yani gökler ve yer büyüklüklerine rağmen, şayet mükellef kılınmaları mümkün olsaydı, şer'î hükümlerin altına girmek onlara çok ağır gelirdi. Buna sebep ise bu hükümlerdeki mükâfat ve cezadır, yani teklif öyle bir özelliktedir ki göklerin, yerin ve dağların ondan âciz düşmeleri sözkonusudur. İnsana ise, bu yükümlülük verildi, eğer o aklını kullanacak olsaydı, çok zalim ve çok cahil olduğunu anlardı. Bu da yüce Allah'ın şu buyruklarına benzemektedir:
"Şayet Biz bu Kur'ân'ı bir dağa indirse idik..." (el-Haşr, 59/21) diye buyurduktan sonra: "İşte Biz bu misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz" diye buyurmaktadır.
el-Kaffal dedi ki: Yüce Allah'ın misaller verdiği ortada olduğuna göre, ayrıca ancak bir misal olarak anlaşılabilecek haberler de bize varid olduğuna şzre: bunu ancak bir misal olarak kabul etmeliyiz.
Bir kesim de şöyle demektedir: Âyet-i kerîme mecazlı bir anlatımdır. Ya-s Biz eğer emanetin ağırlığını göklerin, yerin ve dağların gücü ile karşılaştıracak olursak, bunların emaneti taşıyamayacaklarını görürüz ve eğer bunür konuşacak olurlarsa, bu işi kabul etmezler ve bundan çekinirler. İşte Cenab-ı Allah bu anlamı: "Biz emaneti göklerle yere ve dağlara arzettik de..." ivetı ile dile getirmektedir. Bu da bir kimsenin: Ben yükü deveye sundum, o bu yükü kabul etmedi, demesine benzer. Halbuki bu ifade, yükün ağırlığı ile devenin gücünü birbiriyle karşılaştırdım, fakat gücünün bu yükü taşımaya yetmeyeceğini gördüm demektir.
"Arzettik" âyetinin emaneti göklerle yer ve dağlarla karşılaştırdık, fakat bunların emaneti taşıyamayacak kadar zayıf olduklarını ve emanetin ağırısb ;Ie bunlardan daha ağır bastıklarını gördük, demek olur. Bir diğer açıklamaya göre emanetin göklere, yere ve dağlara arzedilmesi Âdem (aleyhisselâm) tarafından olmuştur. Şöyle ki; yüce Allah, Âdem'i soyundan gelenlere halife kılıp Z3. yeryüzünde bulunan bütün hayvanlar, kuşlar ve yabani hayvanlara ha-ac kılıp ona birtakım ahidlerde bulunup bu ahidlerde ona birtakım emirler verip birtakım şeyleri haram, birtakım şeyleri helâl kılınca, o da bunları kabul etti ve bunların gereğince amel etti. Ölüm vakti yaklaşınca yüce Allah'tan kendisinden sonra yerine kimi halef bırakacağını bildirmesini ve kendisine yüklemiş olduğu bu emaneti kime yükleyeceğini bildirmesini istedi. Yüce Allah, ona bu işi, itaat ettiği takdirde mükâfat, isyan ettiği takdirde cezalandırılmak şeklinde kendisinden alınmış aynı şartlar ile göklere arzetmesini emretti. Gökler yüce Allah'ın azabından korkarak bu teklifi kabul etmediler. Daha sonra aynı şekilde bunu yere ve bütün dağlara arzetmesini emretti, bunlar da kabul etmediler. Arkasından bu işi oğluna teklif etmesini emretti, o da bu işi oğluna teklif etti. Oğlu da aynı şartla kabul etti. Göklerin, yerin ve dağın çekindiği gibi, o bu görevden çekinmedi.
"Çünkü o" kendi nefsine karşı
"çok zalim ve" Rabbi için yüklenmiş olduğu görevin akıbetini bilmeyen
"çok cahildir."
Tirmizî el-Hakim Ebû Abdullah Muhammed b. Ali dedi ki: Ben bu sözleri söyleyenin bu kıssayı nereden çıkartıp getirdiğine şaşırdım doğrusu. Çünkü bu husustaki rivâyetlere baktığımız takdirde rivâyetlerin, söylediklerinden farklı olduğunu görürüz. Yine âyetlerin zahirine bakacak olursak, âyetlerin zahirinin de söylediklerine uygun düşmediğini görürüz. Batınına bakacak olursak, söylediğinden çok uzak olduğunu görürüz. Çünkü o emanetten defalarca sözettiği halde, emanetin ne olduğundan sözetmemektedir. Şu kadar var ki o: "Allah onu yeryüzünde bulunan herşeye hakim kılıp içinde emirleri, yasakları, helâl ve haram kıldığı şeyleri ihtiva eden ahdini Allah ona verdi" sözleri ile buna işaret etmekte, yüce Allah'ın da bu işleri göklere, yere ve dağa teklif etmesini emrettiğini iddia etmektedir. Gökler, yer ve dağlar helâl ve haramı ne yapsın? Hayvanlar, kuşlar ve yabani hayvanlar üzerinde musallat ve egemen olmanın mahiyeti nedir? Diğer taraftan bu işi oğluna teklif edip oğlu kabul edince, ondan sonra nasıl onun zürriyetinin boyunlarına bir mesuliyet olarak kalmaya devam etmiştir? Kur'ân-ı Kerîm'de yer alan haberin başında belirtildiğine göre o, emaneti göklere, yere ve dağlara teklif etti. Onların bunu kabul etmedikleri ortaya çıktıktan sonra, insanın bu emaneti yüklendiğini sözkonusu etti. Yani insan bunu kendiliğinden kabul etti, yoksa ona bu iş yükletilmiş değildir. Bundan dolayı ondan:
"Çünkü o" nefsine
"çok zalim ve" içindeki muhtevadan habersiz olduğu için
"çok cahildir" denilmiştir.
Bu kimsenin sözünü ettiklerinin aksini ortaya koyan rivâyetlere gelince: Bana babam -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- anlattı, dedi ki: Bize el-Fayd b. el-Fadl el-Kufî anlattı, dedi ki: Bize es-Serrî b. İsmail anlattı. es-Serrî, Âmir en-Nehaî'den, o Mesrûk'tan, o Abdullah b. Mes'ûd'dan dedi ki: Yüce Allah emaneti yarattığında ona kaya gibi temsili bir suret verdi. Sonra bunu dilediği bir yere bıraktı, sonra bunu yüklenmek üzere gökleri, yeri ve dağlan çağırdı, onlara: Bu emanettir, bunun (yerine getirilmesi halinde) sevabı, (getirilmemesi halinde) cezası vardır, dedi. Bunlar: Rabbimiz dediler, bizim buna gücümüz yetmez. İnsan ise, davet olunmadan geliverdi ve göklere, yere ve dağlara: Sizin üstünüzde ne var? diye sordu, onlar şöyle dediler: Rabbimiz bizleri şunu taşımak üzere çağırdı, biz ise, bundan çekindik ve buna güç yetiremedik. Bu sefer onu eliyle hareket ettirdi ve şöyle dedi: Allah'a yemin ederim. Bunu taşımak istesem taşıyabilirim deyip dizlerine varıncaya kadar o emaneti kaldırdı, sonra yerine bırakıp şöyle dedi: Allah'a yemin ederim daha da taşımak istesem yine daha yukarıya kaldırabilirim. Bu sefer onlar: Haydi taşı bakalım, dediler. Onu taşıdı ve göğüs hizasına getirinceye kadar kaldırdı, sonra onu yerine koydu. Yine: Allah'a yemin ederim, daha yukarı kaldırmak isteseydim kaldırabilirdim, dedi. Yine onlar: Haydi kaldır, dediler. O da bunu kaldırdı ve omuzunun üstüne koydu. Yerine bırakmak isteyince, onlar: Olduğun yerde dur, dediler, çünkü bu emanettir. Bunun sevabı da vardır, cezası da vardır. Rabbimiz bize onu taşımamızı emretti, biz ondan çekindik. Sense bunu taşıman için çağırılmadığın halde geldin, onu taşıdın. Artık bu, kıyâmet gününe kadar senin ve senin zürriyetinden geleceklerin boynunda kalmıştır. Çünkü sen çok zalim ve çok cahilsin.
Daha sonra Tirmizî el-Hakim birçoğu önceden kaydedilmiş bulunan ashab ve tabiinden birtakım haberler daha kaydetmektedir.
"Ama onu insan yüklendi." Haklarını yerine getirmeyi o üstlendi. Bunu yaparken o kendi nefsine çokça zalimlik etmişti. Katade dedi ki: Onun zalimliği emanete karşı idi ve o altına girdiği yükün miktarını bilmiyordu. İbn Abbâs ve İbn Cübeyr'in te'vili budur.
el-Hasen: Rabbi hakkında bilgisizdi, diye açıklamıştır. Yine el-Hasen: Ama onu insan yüklendi." O hususta emanetin gereğini yerine getirmedi diye açıklamıştır.
ez-Zeccâc dedi ki: Bu te'vile göre âyet-i kerîme kâfirler ve münafıklar ile durumlarına göre isyankârlar hakkındadır.
İbn Abbâs ve arkadaşları ile ed-Dahhak ve başkaları şöyle demişlerdir: "İnsan"dan kasıt Âdem'dir. O emaneti yüklendi, fakat daha bir gün geçmeden kendisinin cennetten çıkarılmasına sebep teşkil eden masiyeti işledi.
Yine İbn Abbâs'tan gelen rivâyete göre yüce Allah ona: Bu emaneti içindekilerle birlikte yüklenir misin? diye sormuş, o: İçinde ne var? diye sormuş. Yüce Allah şu cevabı vermiş: İyilik yaparsan mükâfatını alırsın, kötülük vaparsan cezalandırılırsın. Âdem şu cevabı vermiş: Ben içindekiler ile birlikte onu kulağım ile omuzum arasındaki mesafede yüklenmeyi kabul ediyorum. Yüce Allah ona: Şüphesiz ki Ben sana yardım edeceğim. Senin gözüne bir perde kıldım, sen de gözünü senin için helâl olmayan şeylere karşı kapat. Fercin için bir elbise, kıldım, onu sana helâl kıldıklarımdan başkasına açma. (Allah doğrusunu en iyi bilendir).
Bazıları da "insan"dan kasıt, bütün insan türüdür, demişlerdir. Bu da daha önce belirttiğimiz üzere emanetin genel olması ile birlikte güzel bir açıklamadır.
es-Süddî ise, "insan"dan kasıt Kabil'dir demiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
73. Âyetin Tefsiri
Tâ ki Allah münafık erkeklerle, münafık kadınları, müşrik erkeklerle, müşrik kadınları azaplandırsın. Mü’min erkeklerle, mü’min kadınların da tevbelerini kabul etsin. Allah, çok bağışlayandır, çok rahmet buyurandır.
"Tâ ki Allah, münafık erkeklerle, münafık kadınları... azaplandırsın."
âyetinde geçen;
"Tâ ki... azablandırsın" lâfzındaki "lâm" "yüklendi" fiiline taalluk etmektedir, yani günahkârı azaplandırsın, itaatkârı da mükâfatlandırsın diye onu yüklendi. Buna göre burdaki "lâm" ta'lil (sebeblilik) içindir. Çünkü azâb emaneti yüklenmenin bir sonucudur.
Bu "lâm"ın "arzettik" fiiline taalluk ettiği de söylenmiştir. Yani Biz emaneti herkese teklif ettik. Sonra bunu insana yükledik ki, müşrikin şirki, münafıkın da münafıklığı -Allah onları azaplandırsın- diye mü’minin de imanı -Allah da onu mükâfatlandırsın diye- ortaya çıksın.
"Mü’min erkeklerle... tevbelerini kabul etsin." âyetinde yer alan: Tevbelerini kabul etsin" fiilini el-Hasen ötreli olarak önceki fiile atfetmeksizin okumuştur. Bu da; Allah her durumda tevbelerini kabul eder, demektir.
"Allah çok bağışlayandır, çok rahmet buyurandır" âyetinde geçen:
"Çok bağışlayandır, çok rahmet buyurandır" lâfızları: "...dır"ın arka arkaya gelmiş iki haberidir. İkincisinin birincisinin sıfatı olması da mümkündür. Hazfedilmiş bir lâfzın hali de olabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. (Ahzab Sûresi burada sona ermektedir).