KEŞŞÂF TEFSİRİ
Münâfikûn Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ
Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla…
1. Âyetin Tefsiri
gerçekten Allah Resulüsün!” diyorlar. Senin kendi resulü olduğunu Allah da biliyor; ama Allah, münafıkların kesinlikle yalancı olduklarına şahitlik ediyor!
[1524] “Şahitlik ederiz ki; sen gerçekten Allah Resulüsün!” derlerken, [i] kalplerinin dilleriyle uyuştuğu bir şehadeti kastetmekte idiler. Allah da buyurdu ki: Onlar bu sözü; Allah, durumun ‘Sen gerçekten Allah Resulü-sün!’ demelerinin gösterdiği şekilde olduğunu bildiği hâlde söylediler. Fakat Allah şahitlik ediyor ki “şahitlik ederiz” derlerken, (yani) bu sözlerinde dil ve kalp birliği sergilediklerini iddia ederlerken gerçekten yalancıdırlar! [ii] Yahut (doğrudan) bu sözlerinde yalancıdırlar; çünkü bu söz, dil ve kalp bir-liği tahakkuk etmediği vakit gerçek bir şehadet olmamaktadır. Dolayısıyla bu sözü şehadet olarak isimlendirme hususunda yalancıdırlar. [iii] Yahut “Allah şahitlik ediyor ki onlar kendilerine göre yalancıdırlar! Çünkü “Sen gerçekten Allah Resulüsün!” şeklindeki sözlerinin, -kendisinden haber veri-len (Peygamber’)in durumunu temellendiren şeyin aksi- bir haber ve yalan olduğu inancını taşıyorlardı.
[1525] Şayet“Senin kendi resulü olduğunu Allah da biliyor.’ buyrul-masının esprisi nedir?” dersen şöyle derim:Şayet“Sen gerçekten Allah Resu-lüsün.’ diyorlar. Allah da şahitlik eder ki münafıklar gerçekten yalancıdırlar!” buyursaydı bu, onların bu sözlerinin bir yalan olduğu imajını uyandırırdı. İşte bu yanlış anlaşılmayı gidermek için iki söz arasına “Senin kendi resulü olduğunu Allah da biliyor.” ifadesini yerleştirmiştir.
3. Âyetin Tefsiri
[1526] Burada; “Şahitlik ederiz ki sen gerçekten Allah Resulüsün!” deme-lerinin, kendilerinin yalan yeminlerinden bir yemin olması kastedilmiş olabi-lir; çünkü şahitlik, kendisiyle tekid kastedilmesi hâlinde yemin yerine geçer.
Kişi uksimu ve ûlî (Yemin ederim ki) yerine eşhedü (Şahitlik ederim ki) ve eşhedü billâhi (Allah için şahitlik ederim ki); a‘zimu (Ahdim olsun ki) ve a‘zimu billâhi (Allah’a ahdim olsun ki) der. Ebû Hanîfe Rahimehullah bunu, eşhedü ifadesinin bir yemin olduğuna şahit getirmiştir.
] 1527[ ً ُ (kalkan) ifadesinin, yeminlerine bürünüp gizlenme konu-sunda münafıkların bir vasfı olması caizdir. Hasan-ı Basrî ise îmânehum (imanlarını) şeklinde okumuştur ki bu da “Dilleriyle iman adına sergile-dikleri şeyleri (kalkan edindiler)” anlamına gelir. Nitekim “Bu da; iman ettikten sonra inkâr etmelerinden...” ifadesi de bunu desteklemektedir.
[1528] Münafıklık ve insanları Allah’ın yolundan ayırma adına “yapmakta oldukları şeyler gerçekten berbattır!” َאء َ (berbattır) fiilinde, işitenler nezdinde onların durumunun büyütülmesi demek olan bir taaccüp anlamı vardır.
[1529] “Bu da” ifadesi, “Gerçekten berbattır yaptıkları!..” ifadesine işa-ret etmektedir; yani amel itibariyle insanların en fenası olduklarına şahitlik eden bu söz, “onların iman ettikten sonra inkâr etmeleri” sebebiyledir. Ya-hut (‘bu da’), onların yeminlerinin arkasına saklanma, nifak ve yalan gibi betimlenen hâllerine işaret etmektedir; yani bütün bunlar iman ettikten sonra inkâr etmeleri sebebiyledir. “Bu yüzden kalpleri mühürlenmiş” ve her büyük günaha cüret edebilmişler“dir.”
[1530] Şayet“Münafıklar zaten sabit ve daimi bir inkâr üzere bulu-nuyorlarken, ‘iman ettikten sonra inkâr etmelerinden’ denmesinin anlamı nedir?” dersen şöyle derim:Bu üç şekilde açıklanabilir: 1) “İman ettiler” yani kelime-i şehadeti telâffuz edip, İslâm’a girenlerin davrandıkları gibi davranıp, “sonra da inkâr ettiler”. Sonra bunun ardından inkârları ortaya çıkmış ve “Eğer Muhammed’in söyledikleri gerçekse biz eşeğiz!” ve Tebük gazvesi esnasında farkına varılan; “Bu adam Kisrâ ve Kayser saraylarının kendisine açılacağını mı umuyor? Heyhat!” şeklindeki sözleri ortaya çık-mıştır. Bunun bir örneği, “Öyle söylemediklerine dair Allah adına and içi-yorlar... Oysa gerçek şu ki, Müslüman olduktan sonra inkâr edip küfür sözünü söylemişler ve asla başaramayacakları bir işe girişmişlerdir...” [Tevbe 9/74] âyetidir ki bu, onların Müslüman olmalarının ardından inkârlarının ortaya çıkması anlamındadır. Bir başka örnek de “Hiç mazeret üretmeyin! Siz, imanınızdan sonra inkâr ettiniz…” [Tevbe 9/66] âyetidir. 2) “İman etti-ler” demek, İslâm’ı alaya alacak şekilde müminlerin yanında imanı telâffuz edip, bilâhare ‘şeytan’larının1 yanında inkârı ifade etmişlerdir, demektir. 1 Yani şeytan gibi ele avuca sığmaz, asi, serkeş liderlerinin. / ed.
Tıpkı “İman edenlere rastladıklarında; ‘İman ettik’ diyorlar. Kendi ‘şey-tan’ları ile baş başa kaldıklarında ise ‘Biz asıl sizinle beraberiz, onlarla sadece alay etmekteyiz!’ diyorlar.” [Bakara 2/14] âyetindeki gibi. 3) Bununla içlerin-den mürted olanlar kastedilmiştir.
[1531] İfade, fe-tabe‘a ‘alâ kulûbihim (Kalplerini Allah mühürlemiştir.) şeklinde de okunmuştur. Nitekim Zeyd b. Ali ( v. 122/740) de (aynı mâna-da) fe-tabe‘a’llāhu okumuştur.
4. Âyetin Tefsiri
[1532] Abdullah b. Übeyy yakışıklı, parlak, fesahatlı, belâgatlı bir adam-dı. Münafıklardan bir topluluk da onunla benzer vasfı taşıyordu. Bunlar Medine’nin reisleri olup gelirler Peygamber’in (s.a.) meclisine kurulurlardı. Görünüşleri göz doldurucu, dilleri fasihti. Hazret-i Peygamber ve mecliste bulunanlar bunların endamlarına hayran olur, sözlerine kulak verirlerdi.
[1533] Şayet “ٌة َ َ ُ ٌ ُ ُ ْ ُ ifadesinin anlamı nedir?” dersen şöyle כَאderim:Onlar mecliste yaslanarak oturmaları ve iman ile hayırdan uzak birer heyuladan başka bir şey olmamaları bakımından ‘duvara yaslanmış kalaslar’a benzetilmişlerdir. Ayrıca kalas kendisinden yararlanmaya müsa-it çatı, duvar vb. yerlere konur. Yararlanılmayacak şekilde terk edilip, işe yaramaz hâle geldiği sürece de duvara dayatılır. İşte yararsızlık konusunda bu kalaslara benzetilmiş olmaktadırlar. “Dayalı kalaslar”la duvarlara dayalı kalaslardan yontulup yapılmış putların kastedilmesi de caiz olup bunlar da suretlerinin güzelliği ve faydalarının azlığı bakımından o putlara benzetil-miş olurlar.1
[1534] “Onları gördüğünde, kalıpları hoşuna gider” ifadesinde hitap Peygamber’e (s.a.) yahut her bir muhataba yöneliktir. ( َ َ ) edilgen sîga ile yusma‘ (sözleri dinlenir) şeklinde de okunmuştur. כא ifadesinin i‘râb-dan mahalli merfû‘ olup cümle; “Onlar duvara dayalı kütüklere benzerler.” takdirindedir. Yahut hiçbir i‘râb konumu bulunmayan bir başlangıç sözü de olabilir.1 Müfessir, ة َ ّ َ ُ kelimesini “istinat / dayanma” anlamında yorumlamakla birlikte, ifadenin Yemen’den
gelen kaliteli kumaş anlamındaki send kökünden geldiği ve “(Hint) kumaş(ı) giydirilmiş kütük gibi-dirler!” anlamında olduğu görüşü ağırlık kazanmıştır; yani dıştan bakıldığında çok alımlı, hayranlık uyandırıcıdırlar, ama içleri koftur. / ed.
[1535] ( kelimesi) huşbun şeklinde okunmuş olup budnün (develer) lâfzı bedenetunun çoğulu olduğu gibi, huşb da haşebetunun çoğuludur. İfade ٌ ُ ُ şeklinde de okunmuştur ki bu da semere - sümür örneğine benzer. Yine mederatun - mederun (kerpiç köy/ler) dendiği gibi, haşebun şeklinde de okunmuştur ki İbn Abbas’ın kıraati bu şekildedir. Kendisinden Rivâyete göre Yezîdî (v. 202/817), ٌ ُ ُ ’un “kof odun” anlamındaki haşbâu lafzının çoğulu olduğunu söylemiştir; münafıklıkları ve iç dünyalarının bozukluğu hususunda kof oduna benzetilmiş olmaktadırlar.
[1536] “Kendi aleyhlerine” ifadesi, “sanırlar” fiilinin ikinci mef‘ûlüdür; yani ürkeklikleri, ihtirasları ve kalplerindeki korku sebebiyle her haykırı-şın kendi tepelerine ineceğini ve kendilerine zarar vereceğini sanırlar; ordu içerisinde birisi ünlediğinde veya bir hayvan kurtulup kaçtığında yahut bir yitik hayvan tarif edildiğinde, bunun kendilerini vuracağını sanırlar. Denil-miştir ki; onlar Allah’ın, haklarında gizliliklerini deşifre edecek, kanlarını ve mallarını helâl kılacak şeyler indireceğine dair bir korku üzere bulunuyor-lardı. Ahtal (v. 92/711) aşağıdaki üslûbu bu âyetten almıştır:
(Ey Cerîr!) Onların ardından, her şeyionlara tekrar tekrar hücum eden süvari ve piyadeler sanıp duracaksın!
[Kıraat esnasında] ’de vakfedilip, و kısmından (!Asıl düşman onlardır) اbaşlanır. “Asıl” yani düşmanlığı tam olan gerçek “düşman onlardır!” Çünkü düşmanların en azılısı, kaburgalarının altında (kalbinde) hastalıklı bir dert (nifak) bulunuyorken, senin yüzüne gülen numaracı, gizli düşmandır. “Sa-kın onlardan!” Onların dış görüntüsüne aldanma! “Asıl düşman onlardır” ifadesinin ikinci mef‘ûl olması da caizdir ki bu (“onlar”) zamirini ibareden atmışsın gibi sayılır.1 Şayet“[Bu son değerlendirmeye göre müennes olduğu için] hiye’l-‘aduvvu şeklinde söylenmeli değil miydi?” dersen şöyle derim:Bunda “haber”[in lengüistik yapısı] dikkate alınır. Tıpkı ا ر ... (“Benim Rabbim bu, dedi.” [En‘âm 6/78]) âyetindeki gibi2. İfade, yahsebûne külle ehli sayhatin (Her haykıranı kendi aleyhlerine [düşman] sanırlar!) şeklinde de takdir edilebilir.3
[1537] “Allah kahretsin bunları!” Bu onlar için bir beddua ve Allah Teâlâ’nın zatından onları lânete uğratıp, rüsva etmesini isteme yahut mü-minlere onlar için bu şekilde beddua etmelerini öğretmedir.
[1538] “Nasıl da ters-yüz ediliyorlar!” Yani nasıl da haktan sapıyorlar! Bu onların bilgisizliği ve sapkınlığına şaşma kabilinden söylenmiştir.1 Yani “Her haykırışı kendi aleyhlerine bir düşman sanırlar.” / çev. 2 eş-Şems müennes olduğu hâlde, “haber” olan Rab kelimesi dikkate alınarak, hâzihî yerine ا denmesi... / çev.3 Bu durumda ehl çoğul bir müzekker olduğu için mübtedâ hum şeklinde gelmiş olur. / çev.
8. Âyetin Tefsiri
[1539] (Yani) buna iltifat etmeyip, büyüklük taslayarak başlarını çevirir ve başka yöne döndürürler. (وا ifadesinda Vav) şeddesiz okunduğu gibi fiildeki çokluğu ortaya koymak için şeddeli de okunmuştur.
[1540] Rivâyete göre Peygamber (s.a.), kendilerine ait bir su (kuyu-su) olan Mureysî‘ mevkiinde Mustalıkoğulları ile karşılaşıp onları boz-guna uğratmış, bazılarını da öldürmüştü. Hazret-i Ömer’in atını yeden Cehcâh b. Sa‘îd (v. 36/657) adlı işçi, İbn Ubeyy’in müttefiki olan Sinan el-Cühenî ile su konusunda itişip kakışmış, kavgaya tutuşmuşlardı; Ceh-câh “Yetişin ey Muhacirler!” diye, Sinan da “Yetişin ey Ensār!” diye imdat çağrısında bulunmuşlardı. Bunun üzerine, Muhacirlerin fakirlerinden bir kâhya Cehcâh’a yardım edip, Sinan’ı tokatlamıştı. İbn Ubeyy de kâhyaya “Bunu yapabildin hâ!? Demek ki, biz Muhammed’e sırf tokatlanalım diye sahip çıkmışız! Vallahi, bizimle onun misali, “Besle kargayı oysun gözü-nü!” atasözündekinden başka bir şey değilmiş! Şimdi, vallahi Medine’ye dönersek, en izzetli olan en zelil olanı oradan çıkaracaktır!” demiş ve “en izzetli” ile kendisini, “en zelil” ile de (hâşa) Peygamber’i (s.a.) kastetmiş-ti. Sonra da kavmine şöyle demişti: “Başınıza ne iş açtınız böyle? Onla-rı ülkenize aldınız! Mallarınızı onlarla paylaştınız! İmdi; vallahi eğer bu ücretliden ve onun gibi döküntülerden lutfunuzu esirgeseniz, ensenizde boza pişiremezler ve çok sürmez, yakanızdan düşerler. Artık, onlara ge-çimlik bir şeyler vermeyin ki, Muhammed’in etrafından dağılıp gitsinler!” Henüz bir yeniyetme olan Zeyd b. Erkam (v. 68/688) bunu duymuş ve “Vallahi, o azınlık zelil sensin! Sensin kavminin öfkesini üzerine çeken!.. Muhammed ise, Rahmân’ın izzeti ve Müslümanların desteği onun üze-rindedir!” demişti. İbn Ubeyy, “Sus! Ben sadece eğleniyordum!” demiş,
Zeyd de derhal Peygamber’i (s.a.) haberdar etmişti. Hazret-i Ömer, “Yâ Resû-lallah! Müsaade et de şu münafığın boynunu vurayım!” deyince, Hazret-i Peygamber: “Bunu yaparsan Medine’de çok burunlar titreyecektir (genel kor-ku hâkim olacaktır).” demişti. Ömer, “Onu bir Muhacirin öldürmesini hoş görmüyorsan, bunu Ensār’dan birine emret!” deyince, Hazret-i Peygamber “Peki ya insanlar; “Muhammed arkadaşlarını öldürüyor!” diye dedikodu yap-tığı zaman ne olacak!?” buyurmuştu. Nihayet Peygamber (s.a.), İbn Übeyy’e “Bana ulaşan sözün sahibi sen misin?” diye sorunca, İbn Ubeyy “Kitabı sana indiren Allah’a yemin ederim ki, buna dair hiçbir şey söylemedim; Zeyd yalan söylüyor!” demişti ki, “Yeminlerini kalkan edindiler.” [Münâfikūn 63/2] âyetinin anlattığı budur. Bunun üzerine orada bulunanlar: “Yâ Resûlallah! O bizim ileri gelenimiz ve büyüğümüzdür. Bir delikanlının sözünü ona yeğle-meyin! Muhtemelen, yanlış anlamıştır.” dediler. Rivâyete göre, Peygamber Zeyd’e “Belki sen ona kızmışsındır.” demiş, Zeyd de “Hayır!” demişti. Yine “Belki yanlış işitmişsindir.” demiş, Zeyd ise “Hayır!” demişti. Bu sefer “Belki başkasına benzetmişsindir.” demiş, Zeyd yine “Hayır!” demişti. Nihayet âyet inince Peygamber Zeyd’in arkasından yetişip kulağını okşamış ve “Delikanlı; kulağın çok hassasmış! Allah seni doğrulayıp, münafıkları yalanladı!” demiş-ti. İbn Übeyy Medine’ye girmek istediğinde, oğlu Hubâb -ki Abdullah b. Abdullah (v. 12/633) olup Hazret-i Peygamber “Hubâb Şeytan’ın ismidir” diyerek onun ismini değiştirmişti; samimi biriydi- kendisine itiraz etmiş ve “Geri dön! Vallahi; ‘En şerefli olan Resûlullah; en alçak olansa benim!’ de-medikçe oraya giremezsin!” demiş ve böylece Peygamber serbest bırakmasını emredinceye kadar oğlunun elinde bir süre alıkonmuştur. -(Hatta) rivâyete göre babasına, “Eğer Allah ve peygamberi için izzet ikrarında bulunmazsan boynunu vururum!” demiş; babası, “Yazıklar olsun sana! Gerçekten yapar mısın?” deyince, “Evet!” demiş.- Nihayet onun ciddi olduğunu anlayınca, “Şahitlik ederim ki, izzet Allah’a, peygamberine ve müminlere aittir!” demişti. Bunun üzerine Peygamber (İbn Ubeyy’in) oğluna: “Allah, peygamberinin ve müminlerin namına seni hayırla mükâfatlandırsın!” diye dua etmişti. Niha-yet İbn Ubeyy’in yalanı ortaya çıkınca kendisine “Senin hakkında gerçekten çok sert âyetler indi! Peygamber’e (s.a.) git de senin için bağışlanma dilesin!” denildi; o ise başını salladıktan sonra “İman etmemi emrettiniz, ben de iman ettim; malımın zekâtını vermemi emrettiniz, ben de verdim. Muhammed’e bir secde etmediğim kaldı!” demişti de bunun üzerine Onlara; “Gelin, Allah Resulü sizin bağışlanmanız için dua etsin’ denildiği zaman...” [Münâfikūn 5] âyeti inmişti. Bundan sonra o ancak sayılı günlerce kalabilmiş ve nihayet ra-hatsızlanıp, ölmüştür.
[1541] “Onlar için” bağışlanma dilenmesi ve dilenmemesi “birdir.” Çünkü onlar inkârları sebebiyle buna ne iltifat ediyorlar ne de bunu kāle alıyorlar. Yahut Allah onları bağışlamayacağı için (durum fark etmeyecek) demektir. [َت ْ َ ْ َ ْ -ifadesi] denkleştirme edatı olan emin delâleti sebebiyle istif اham harfinin hazfedilmesi esasına göre, istağferte şeklinde de okunmuştur. Ebû Ca‘fer (v. 130/748) ise istifham Hemze’sini doyurucu şekilde uzatarak âstağferte şeklinde okumuştur ki bu, âssihru [ Yûnus 10/81] ve Âllâhu [ Yûnus 10/59] âyetlerindeki gibi vasıl Hemze’sini Elif ’e dönüştürme kabilinden de-ğil, mânayı açıkça ortaya koymak içindir.
[1542] “Dağılıp gitsinler” yani ayrılsınlar. (ا َ ْ َ ifadesi) yunfidū şeklin-de de okunmuştur ki “kavmin azığı tükendi” anlamındaki enfada’l-kavmu ifadesinden alınma olup bunun hakikat anlamı, onlar için azıkların tüken-me vaktinin gelmiş olmasıdır.
[1543] “Oysa göklerin ve yerin hazineleri sadece Allah’a aittir.” Rızıklar ve kısmetler sırf O’nun elinde olup Medine halkı onlara infaktan geri dursa bile O, bunlardan onları rızıklandıracaktır. Ne var ki, İbn Übeyy ve em-salleri cahildirler; bunu “anlayamıyorlar” da böylece şeytanın kendilerine cazip gösterdiği şeylerle hezeyanda bulunuyorlar.
[1544] Yâ’nın fethasıyla le-yahrucenne’l-e‘azzu minhe’l-ezelle ve edilgen sîga üzere le-yuhracenne’l-e‘azzu minhe’l-ezelle şeklinde de okunmuştur. Ha-san-ı Basrî ve İbn Ebû ‘Able (v. 151/768) de Nûn ile ve ّ ذل ve ا -kelime اlerini nasbederek le-nuhricenne’l-e‘azze minhe’l-ezelle şeklinde okumuşlardır; [sırasıyla] “en düşük olanın çıkışı gibi”, “en düşük olanın çıkarılışı gibi” ve “en düşük olan gibi” anlamında.1
[1545] “Oysa güç, şan ve şeref” yani galebe çalma ve kuvvet “yalnızca Allah’a” ve Allah’ın izzet verip güçlü kıldığı Peygamber’ine ve müminlere “ait-tir” ki onlar da bununla özellik kesbetmiş kimselerdir. Nitekim düşüklük ve miskinlik de şeytan ve onun süprüntüsü olan kâfir ve münafıklara özgüdür!
[1546] Düşük bir konumda gözüken sāliha bir kadının: “Değil mi ki ben İslâm üzereyim; o, hiçbir zilleti barındırmayan bir izzet, hiçbir fakirliği barındırmayan bir zenginliktir!” dediği rivâyet edilmiştir. Yine rivâyete göre adamın biri Hazret-i Ali’nin oğlu Hasan’a “İnsanlar senin kibirli olduğunu düşünüyorlar?” deyince, “O kibir değil; izzettir!” diyerek, bu âyeti okumuş.1 (i) le-yahrucenne’l-e‘azzu minhe’l-ezelle (en güçlü olanlar [yani Muhammed ve ashabı], en düşük olanlar
gibi çıkacaklar [ Medine’den]!) (ii) le-yuhracenne’l-e‘azzu minhe’l-ezelle (en güçlü olanlar [Yani Muhammed ve ashabı], en düşük olanlar gibi çıkartılcaklar [ Medine’den]!) (iii) le-nuhricenne’l-e‘azze minhe’l-ezelle (en güçlü olanları [Yani Muhammed ve ashabını], en düşük olanlar gibi çıkartacağız [ Medine’den]!) / ed.
9. Âyetin Tefsiri
[1547] “Mallarınız” yani mallarda tasarrufta bulunma, malî işleri plân-layıp yürütme çabası, ticaret ve ihtikâr yoluyla malını artırmak için kendini tüketme, onu nemâlandırma, tadını çıkarma ve menfaatlerinden yararlan-ma, “çocuklarınız” ve onlarla sevinç duymanız, onlara olan şefkatiniz, ba-kımlarını üstlenmeniz, siz yaşarken de vefat ettikten sonra da onların çıka-rına olacak düzenlemeler yapmanız “sizi Allah’ı anmaktan” ve onu bunlara tercih etmekten meşgul edip “alıkoymasın!” Zira siz mal ve evlâtların sağ-layacağı menfaatin miktarını ve bunun Allah katındakine kıyasla ne denli değersiz ve düşük olduğunu bilmektesiniz.
[1548] “Kim de bunu yaparsa…” yani her kimin dünyası dinini meş-gul ederse, “bunlardır işte” alış verişlerinde “hüsrana uğrayacaklar!” Çünkü muazzam ve kalıcı olanı önemsiz ve geçici olanla trampa etmişlerdir.
[1549] Denilmiştir ki Allah’ın anılması(ndan maksat), beş vakit namaz-dır. Hasan-ı Basrî’den gelen rivâyete göre ise tüm farizalardır; âdeta: “Allah’a itaatten (alıkoymasın!)” buyrulmuş olmaktadır. Bunun Kur’ân olduğu da - Kelbî’den (v. 146/763) rivâyetle- Peygamber (s.a.)ile birlikte cihada katıl-mak olduğu da söylenmiştir.
10. Âyetin Tefsiri
] 1550[ אכ رز א ِ (Size verdiğimiz rızıklardan) ifadesindeki ْ ِ kısmîlik bildirir ki maksat vacip olan infaktır.
[1551] “Birinize ölüm gelmeden önce...” Yani ölümün ipuçlarını gör-meden; kendisine mühlet tanınacağı ümidinin tükendiğini, boğazının düğümlendiğini (artık çıkış yolu kalmadığını), infakın çıkmaza girdi-ğini, kabul vaktinin geçmesine bağlı olarak vermediğine hayıflandığını ve daha önce yapma imkânına sahip olduğu şeyi kaçırma karşısında bin pişman olduğunu müşahede etmeden önce... İbn Abbas’ın: “Ölümün sul-tası üzerinize çöküp, hiçbir tövbenin kabul olmayacağı ve hiçbir amelin işe yaramayacağı dem gelmeden Allah için verin!” ve “Herhangi birinizin malı olduğunda bu mal, kendisine ölüm gelmeden önce zekât vermesini, hacca güç yettiğinde de haccetmesini engellemesin; sonra Rabbinden bir kez daha dünyaya dönmek ister de bu ona verilmez!” dediği rivâyet edil-miştir. Yine İbn Abbas’ın, bu âyetin zekât vermeyenler hakkında indiğini
ve “Vallahi, o bir hayır görseydi dünyaya geri dönmek istemezdi!” dediği rivâ-yet edilmiştir ki, bunun üzerine kendisine; “Allah’tan kork, müminler tekrar döndürülmek isteyecekler öyle mi?” denince “Evet; ben onu size bir Kur’ân (hükmü) olarak okumaktayım.” demiş ve bu âyetin müminler hakkında indi-ğini, bu âyetin muhatabının onlar olduğunu kastetmiştir. Keza Hasan-ı Bas-rî’nin “Zekât vermemiş, oruç tutmamış ve haccetmemiş hiçbir kimse yoktur ki, tekrar dünyaya dönmeyi istemiş olmasın!” dediği rivâyet edilmiştir. İkri-me’den (v. 105/723) rivâyete göre de bu âyet ehl-i kıble1 hakkında inmiştir.
[1552] “Beni (bir süre daha) geciktirsen de...” ( ِ َ ْ -ifadesi, Yâ’nın haz اfiyle) ahharteni şeklinde de okunmuştur; “Ölümümü geciktirsen de...” de-mek istemektedir. “Yakın bir süreliğine” yani az bir zaman.
] 1553[ قَ א (böylece tasaddukta bulunabilsem). Übeyy b. Kâ‘b aslı üzere fe-etesaddeka okumuştur. َق َא ’nın i‘râb konumuna bakılarak ْ واכُşeklinde okunmuştur;2 âdeta: “Bana süre tanırsan tasaddukta bulunur قْ) َא ) ve salihlerden olurum!” demektedir. ( ْ -ifadesini) ve ekūne şek واכُlinde nasb üzere okuyan, lâfzı [َق َא ] esas almıştır. Ubeyd b. Umeyr ise ve ekûnu şeklinde okumuştur ki salih olacağına yönelik bir vaat olmak üzere ve ene ekûnu takdirindedir.
11. Âyetin Tefsiri
[1554] “Allah asla geciktirmez.” ifadesi, ‘nefyedilen şeyin hikmete aykırı olduğu’ anlamına gelen bir pekiştirmeyle, erteleme olmayacağını bildirmekte-dir. Mâna şöyledir: Siz ölüm vaktini geciktirmenin yolu olmadığını, ölümün mutlaka başa geleceğini, Allah’ın da amellerinizi bildiğini ve gereklilikleri yapmanıza veya yapmamanıza mutlaka karşılık vereceğini bildiğiniz vakit, sizin için artık gerekliliklerin sorumluluğundan kurtulmaya ve Allah’la kar-şılaşma hazırlıklarını görmeye koşturmaktan öte bir şey kalmamış demektir.
[1555] [Fiil] Tâ ile de Yâ ile de okunmuştur (yaptıklarınızdan… - yap-tıklarından…)
[1556] Peygamber’den (s.a.) nakledilmiştir ki; “Münâfikūn sûresini okuyan nifaktan uzak olur.”
1 Yani kıble olarak Kâbe-i Müşerrefe’ye dönerek namaz kılmayı kabul eden herkes. / ed.2 Müfessir, mansūb َق fiiline ma‘tūf olan ْ -fiilinin genel kıraatte neden mansūb olmadığını açıklı وأכُ
yor. / ed.