İbn Kesîr'i Tefsiri
Münâfikûn Sûresi — İbn Kesîr'i Tefsiri
(Medine'de nazil olmuştur.)
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
4. Âyetin Tefsiri
Allah Teâlâ, münafıklardan haber vererek buyuruyor ki: Onlar Hz. Peygamberin yanına geldiklerinde dillerinden müslüman olduklarını söylüyorlar, ama işin iç yüzü böyle değildir. Aksine onlar bunun tamamen tersinedirler. Bunun için Hak Teâlâ buyuruyor ki: «Münafıklar sana geldiklerinde: Şehâdet ederiz ki muhakkak sen, Allah'ın peygamberisin, derler.» Seninle karşılaşıp yüzyüze geldiklerinde sana dışarıdan böyle söylerler ama mes'ele onların dedikleri gibi değildir. Bu sebeple Ailah Teâlâ hemen Hz. Peygamberin Allah'ın rasûlü olduğunu haber veren bir cümle ile onlara karşı koyarak buyuruyor ki: «Allah da bilir ki sen, elbette kendisinin peygamberisin.» Ve hemen ardından da şöyle buyuruyor: «Allah, münafıkların şüphesiz yalancılar olduklarına şehâdet eder.» Her ne kadar dış görünüşü gerçeğe uygun da olsa, onların açığa vurdukları hâl tamamen yalandır. Çünkü onlar, söylediklerinin doğruluğunu kendileri kabul etmedikleri gibi doğru söylememektedirler de. Allah Teâlâ bu sebeple onların inançlarında yalancı olduklarını bildiriyor.
«Onlar, yeminlerini kalkan edindiler de Allah'ın yolundan alıkoydular.» Onlar yalan yeminlerle, günâh vaadlerle halktan kaçınıp korunmak istediler. Söylediklerinin doğru olduğunu isbâtlamaya çalıştılar. Maksadları, kendi gerçek durumlarını bilmeyenleri aldatmak ve onların bunlar hakkında müslüman olduklarına dâir inanç beslemelerini sağlamaktı. Belki böylece, onlardan bir kısmı da bunların yaptıkları şeyde kendilerine uyarlar ve söylediklerinde onları tasdik ederlerdi. Bu, onların âdetidir. Onlar, içlerinden müslümanlara dostluk ve iyilik dilemezler. Ancak kötülük ve zarar isterler. Böylece insanlardan birçoklarını zarara sokarlar. Ve Allah Teâlâ'nın buyurduğu gibi «Allah'ın yolundan alıkoydular. Gerçekten yaptıkları işler ne kötüdür.» Bu sebeple Dahhâk İbn Müzâhim, bu âyeti şeklinde okuyor ve zahiren inanmış olduklarını belirtip; peygamberi doğrulamaları bir kalkandır, bununla kendilerini ölümden korurlar, anlamını veriyordu. Halbuki Kurrâ'nın cumhûr'u bunu şeklinde yemîn'in cem'i olarak okumaktadır.
«Bu, önce îmân edip sonra küfretmiş olmalarındandır. Bunun üzerine kalbleri mühürlenmiştir, artık hiç anlamazlar.» Onlann münafıklığa sapmaları îmândan dönüp küfre gitmelerinden ve hidâyetin yerine sapıklığı satın almalarından dolayıdır. Bu sebeple Allah Teâlâ, onların kalblerini «mühürlemiştir,. artık hiç anlamazlar.» Onların kalblerine hidâyet ulaşmaz, hayır sirayet etmez ve bir daha dönüp doğru yolu bulamazlar.
«Onlara baktığında; gövdeleri hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin.» Onların şekilleri güzeldir, dilleri fasîh konuşur. Bir kişi onlara kulak verdiğinde belâğatlı konuşmalarından dolavı onlann sözüne kapılır. Ama buna rağmen onlar son derece güçsüzdür, horluk, kararsızlık, korkaklık ve ürkeklik içindedirler. Bu sebeple «Her gürültüyü kendi aleyhlerinde sanırlar.» Herhangi bir gürültü veya korkulacak bir şey olsa; görürsün ki onlar korkaklıklarından ötürü bu felâketlerin kendilerine indiğini sanırlar. Nitekim Allah Teâlâ Ahzâb sûresinde bunlar hakkında şöyle buyurmaktadır: «Size karşı cimridirler. Korku geldiği zaman, görürsün ki onlar; üstüne Ölüm baygınlığı çökmüş gibi gözleri dönerek sana bakarlar. Korku gidince de iyiliğinizi çekemeyerek, sivri dilleriyle sizi incitirler. İşte onlar inanmamışlardır. Bunun için de Allah, yaptıklarını boşa çıkarmıştır. Bu, Allah için pek kolaydır.» (Ahzâb, 19) Onlar susuz bulutlar gibi hayırsızdırlar. İçi boş, anlamsız lâflar gibidirler. Bu sebeple Allah Teâlâ onlar için: «Düşman onlardır, sakın onlardan. Allah, canlarını alsın. Nasıl olup ta döndürülüyorlar.» buyuruyor. Nasıl olup ta hidâyetten dalâlete çevriliyorlar, tmâm Ah-med İbn Hanbel der ki: Bize Yezîd... Ebu Hüreyre'den nakletti ki; Ra-sûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Münafıkların alâmetleri vardır. Onlann selâmları lâ'nettir. Yemekleri kapkaçtır. Ganimetleri çalmadır. Mes-cidlere ancak kaçarak yaklaşırlar. Namaza ancak vaktin sonunda gelirler. Büyüktenirler, ne kimseyle konuşurlar, ne de kimse onlarla uyuşur. Geceleyin odun gibi yatarlar. Sabahleyin çığırtkan olurlar. Bir başka rivayette de Yezîd bu son ifâdeyi; gündüzleyin dünyaya tutkundurlar, şeklinde nakletmiştir.
11. Âyetin Tefsiri
Allah Teâlâ mü'min kullarına Allah'ı çokça zikretmelerini bildirerek, mal ve evlâdın kendilerini Allah'ı anmaktan alıkoymasını yasaklıyor. Rabbının emrine itaati ve zikri bırakıp da, yaratılışının ana amacım terkedip dünya hayatının süsünü ve eğlencesini tercih edenlerin kıyamet gününde hem kendilerine, hem de ailelerine yazık ettiklerini ve bunların hüsrana uğrayanlardan olacaklarını haber veriyor. Sonra da Allah'ın emrine itaat ederek infâka teşvik edip buyuruyor ki: «Birinize ölüm gelip de; Rabbım, beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de sadaka versem ve sâlihlerden olsam, diyeceği zaman gelmezden evvel, size rızık olarak verdiğimizden infâk edin.» Ölüm geldiği zaman, aşın giden herkes pişman olur ve sürenin çok kısa bir an da olsa uzatılmasını ister. Kaybettiği zamanın ve fırsatın farkına varır. Ama ne yazık ki olan olmuştur. Gelen gelir ve herkes yaptığı aşırılıkların sonucuna katlanır. Kâfirler, Allah Teâlâ'nın şu buyruğunda belirttiği gibidirler: «İnsanları, kendilerine azabın geleceği gün ile uyar. Zulmedenler derler ki: Rabbımız; bizi yakın bir müddete kadar te'hîr et, davetine uyalım ve peygamberlere tâbi olalım. Siz daha önce de sonunuzun gelmeyeceğine yemîn etmemiş miydiniz? Üstelik kendilerine zulmedenlerin yerlerinde oturdunuz, onlara yaptıklarımız ise sizlere açıklanmıştı. Size misâller vermiştik.» (İbrahim, 44-45) Mü'minûn sûresinde ise şöyle buyuruyor: «Onlardan birine ölüm geldiği vakit der ki: Rabbım; beni geri döndür. Belki yapmadan bıraktığımı tamâmlar ve sâlih amel işlerim. Hayır, bu söylediği, sâdece kendi lâfıdır. Tekrar diriltilecekleri güne kadar arkalarında onları geriye dönmekten alıkoyan bir berzah vardır.» (Mü'minûn, 99-100).
Müteakiben Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: «Eceli gelince Allah; hiç bir nefsi geri bırakmaz. Ve Allah, işlediklerinizden haberdârdır.» Eceli geldikten sonra hiç bir kimseyi geri bırakmaz. Kimin sözünde ve isteğinde samîmi olduğunu, geri döndürülürse bulunduğundan daha kötü duruma düşüp düşmeyeceğini en iyi bilen ve haberdâr olan O'dur. Çünkü O «işlediklerinizden haberdârdır.» Ebu îsâ et-Tirmizî der ki: Bize Abd îbn Humeyd... İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirdi: Kimin kendisini Rab-bının evini hacca ulaştıracak bir malı olur veya zekâtı üzerine vâcib kılacak mülkü olur da bunları yapmazsa ölüm zamanı geri döndürülmesini ister. Bunun üzerine adamın biri; ey İbn Abbâs, Allah'tan kork. Yalnızca kâfirler geri dönüşü ister, dedi. İbn Abbâs da: Sana Kur'ân'dan bir âyet okuyayım dedi ve: «Ey îmân edenler; mallarınız ve çocuklarınız, sizi Allah'ı anmaktan alıkoymasın... Ve Allah, işlediklerinizden haberdârdır.» kavline kadar bu âyeti okudu. Zekâtı gerektiren mikdâr ne kadardır? dediklerinde; mal iki yüz veya daha fazlasına ulaşırsa gerekir, dedi. Haccı vâcib kılan nedir? denildiğinde; binek ve azıktır, dedi. Sonra Tir-mizî der ki: Bize Abd İbn Humeyd... İbn Abbâs'tan benzer bir hadîsi nakleder: Ayrıca der ki: Süfyân İbn Uyeyne ve başkaları Ebu Cenâb kanalıyla İbn Abbâs'tan benzer bir ifâdeyi rivayet ettiler. Bu rivayet daha sahihtir. Ancak Tirmizî, Ebu Cenâb el-Kelbî'yi zayıf saymıştır. Ben derim ki: Dahhâk'ın İbn Abbâs'tan naklettiği rivayette kopukluk vardır. Allah, en iyisini bilendir. fbn Ebu Hatim der ki: Bize babam... Ebu Derdâ'dan nakletti ki; o, şöyle demiş: Biz, Rasûlullah'm huzurunda ömrün artmasını tartışıyorduk O, buyurdu ki: Allah, eceli gelince hiç bir nefsi geri bırakmaz. Artış yalnızca ömürdedir. Allah'ın kula sâlih bir soy verip bunlarm ona dua etmesi ve bunların duasının kabirde ona ulaşmasıdır.