KEŞŞÂF TEFSİRİ

Meryem Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ

Mekke’de inzâl edilmiştir; 98 [veya 99] âyettir.

Rahmân Rahîm Allah'ın Adıyla

1. Âyetin Tefsiri

1. Kâf, Hâ, Yâ, ‘Ayn, Sād.
Bu bölümü tek başına aç →

2. Âyetin Tefsiri

2. Senin Rabbinin, kulu Zekeriya’ya rahmetinin yad edilmesi:
Bu bölümü tek başına aç →

3. Âyetin Tefsiri

ve Yâ’nın kesresi ile, Âsım [v. 127/745] bu iki harfin kesresi ile, Hasan-ı Basrî [v. 110/728] ise bu iki harfin zammesiyle okumuştur. Yine Hasan-ı Basrî, ُ ِّכَ ذِכْ ِ رَ َ ْ ifadesini “Kur’ân’dan (Senin Rabbinin rahmetinin yad edilmesi) رَbu okunanlar, Rabbinin rahmetini hatırlatır.” manasında zekkera rahmete rabbike şeklinde okumuştur. Bu ifade zekkir (Öğüt babından zikret!) şek-linde emir fiili olarak da okunmuştur.

[244] Zekeriya Aleyhisselâm gizli gizli dua etmekle Allah’a kulluğun sünneti-ni gözetmiştir. Çünkü duayı açık yapmakla gizli yapmak Allah nezdinde eşittir, ama gizli dua daha evladır. Zira gizli dua riyadan daha uzak, ihlâsa daha yakın-dır. Nitekim Hasan-ı Basrî’nin, (Zekeriya Aleyhisselâm’ın duasını tefsir eder-ken) “riyasız bir nida” dediği nakledilmiştir. Ya da Zekeriya Aleyhisselâm yaşlılık, ihtiyarlık döneminde evlat talep ettiği için kınanmasın diye duasını gizlemiştir. Veya duasını kendilerinden çekindiği yakınlarından gizlemiştir. Ya da yaşlı ve zayıf olduğu için sesi cılız çıkmıştır. Nitekim yaşlı kimsenin özellikleri sayılırken savtuhû hufât ve sem‘uhu târât (Sesi kısık, işitmesi bir var bir yok.) denilir. Ze-keriya Aleyhisselâm’ın o sırada kaç yaşında olduğu konusunda ihtilâf edilmiştir; altmış, altmışbeş, yetmiş, yetmişbeş ve seksenbeş şeklinde görüşler vardır.

Bu bölümü tek başına aç →

4. Âyetin Tefsiri

[245] َ ifadesi her üç hareke ile de okunmuştur.1 Kemiği (gevşedi) وَözellikle zikretmiş olmasının sebebi, onun bedenin omurgası, yapısının te-meli olması, bedenin onunla ayakta durmasıdır. Kemik zayıfladığı zaman bedenin kuvveti azalır. Hem kemik bedendeki en sert ve güçlü/katı kısımdır;

1 Yani vehene, vehüne, vehine. / ed.

o gevşediği zaman diğerleri haydi haydi gevşemiş olur. ُ ْ َ ْ -keli (kemik) اmesinin tekil olarak kullanılmasının sebebi, bu tekil kelimenin cins anla-mına delâlet etmesidir. Kastı ise, bedenin terkibindeki en sert, sağlam şey olan ve onun omurgasını teşkil eden bu cinse zayıflık ve gevşemenin isabet etmiş olduğunu ifade etmektir; kelimeyi çoğul kullanmış olsaydı, o zaman başka bir anlam kastedilmiş olurdu, yani kemiklerin sadece bir kısmının değil, bütününün gevşediği anlamı kastedilmiş olurdu.

[246] Ebû Amr [v. 154/771], Sin’i Şın’a idğam ederek okumuştur (ve’şte’a-le’r-ra’ş-şeybâ). (א ً ْ َ أْسُ ا َ َ َ ْ ifadesinde) yaşlılık; ağarma ve aydınlatma وَاözellikleri bulunan ‘ateş alevi’ne; bu beyazlığın dağılıp, yayılarak zamanla sa-çın tamamını sarması da ‘ateşin tutuşması’na benzetilmiştir. Sonra bu hususu isti‘âre yoluyla ifade etmiş ve daha sonra tutuşmayı saçın bulunduğu ve bittiği yere yani başa isnat etmiştir. Yaşlılık (א ً ْ َ ) kelimesini temyiz olarak kullanmış ve muhatabın, burada sözü edilen başın Zekeriya Aleyhisselâm’ın başı oldu-ğunu biliyor olmasıyla yetinerek, yaşlılık ifadesini başa isnat etmemiştir. İşbu özellikleri sayesinde, Belâgati tescilli son derece fasih bir cümle olmuştur.

[247] Zekeriya Aleyhisselâm Allah Teâlâ’nın daha önce duasını kabul et-miş olmasını vesile edinerek bu duasını yapmıştır. Bir âlimden nakledildiğine göre ihtiyaç sahibi bir kimse kendisinin yanına gelmiş ve “Ben senin falanca zaman ihsan ve ikramda bulunduğun kişiyim.” demiş; o da, “Bizden yine bizi vesile ederek isteyen kişiye merhaba!” diyerek, onun ihtiyacını gidermiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

6. Âyetin Tefsiri

[248] Zekeriya Aleyhisselâm’ın yakınları olarak ifade edilen kimseler onun asabesi, yani kardeşleri ve amcaoğulları idiler ki bunlar İsrail oğulla-rının en şerir kimseleri idi. Bu yüzden de onların kendisinden sonra dini bozup değiştirmelerinden, ümmete güzel bir haleflik yapmamalarından endişe etmiş, bu sebeple kendi soyundan gelecek ve gerek dinin ihyâsında gerekse dinî merasimlerin icrasında peşinden gidilecek, örnek alınacak bir evlat talebinde bulunmuştu.

[249] “Benden sonra” yani ölümümden sonra. İbn Kesîr [v. 120/738] ِ ْ وَرا ِ ifadesini kasr ile min verâye şeklinde okumuştur. Bu zarf, “endişe ediyorum” ifadesi ile ilişkili değildir, zira onunla ilişkilendirildiği zaman anlam bozulur. Aksine, bu zarf ya hazfedilmiş bir ifadeye taalluk eder ya da mevâlî (yakınlarım) kelimesindeki velâyet (yakınlık) mânası ile ilişkilidir ve anlam, “Yakınlarımın yapacaklarından korkuyorum, onların yapacağı şey ise benden sonra dini de-ğiştirmeleri ve ardımdan kötü haleflik yapmalarıdır.” şeklindedir. İfade, “Benim arkamdan işi üstlenecek olanlardan korkuyorum.” anlamında da olabilir.

[250] Hazret-i Osman, Muhammed b. Ali ve Ali b. Hüseyin bu ifadeyi haf-feti’l-mevâlî min verâî (Yakınlarım benden öte göçüp gitti.) şeklinde okumuş-lardır. Bu durumda bu ifade iki anlama gelebilir. İlkine göre verâî (benden öte) ifadesi “arkamda”, “benden sonra” anlamına gelir ve zarf, mevâlî (yakınlarım) kelimesi ile ilişkili olur; mâna da da “Onlar sayıca azdırlar; dolayısıyla dinin emirlerini yerine getirtme konusunda âciz kalacaklardır.” şeklinde olur. Buna göre; Rabbinden kendisine bahşedeceği bir evlatla yakınlarını takviye edip güç-lendirmesini istemiş olmaktadır. İkinci ihtimale göre verâî kelimesi “önümde”, “benden önce” anlamına gelir ve haffet (yürüdüler, gittiler) fiiline taalluk eder. Bu durumda maksadı, onların kendisinden önce ölüp gitmiş olduklarını ve on-lardan geriye güçlü ve sağlam bir kimsenin kalmamış olduğunu ifade etmektir.

[251] “Katından” ifadesi bu zatın kendisinden razı olunacak bir kişi ol-duğunun tekididir, çünkü o, Allah’a izafe edilmekte, ‘O’nun katından gelmiş’ olarak nitelenmektedir. Bu vurgu olmasaydı, “Bana mirasçı olacak birini ver” demesi yeterli olurdu. İfade, “Sebepsiz (ebeveynsiz) bir şekilde doğrudan senin yaratmanla yaratılmış olan bir çocuk ver, çünkü ben ve karım evlat doğurmaya uygun yaşta değiliz.” anlamına da gelebilir.

[252] “Bana ve Yakup hanedanına mirasçı olsun.” ُث ِ َ ِ وَ ُ ِ َ ifadeleri, dua-nın cevabı olarak (yerisnî ve yeris şeklinde) cezimli de okunmuştur; merfû‘ okun-malarının gerekçesi ise sıfat olmalarıdır. Nitekim ِ ُ ِّ َ ُ Beni tasdik eden“) رِدءًا bir yardımcı” [Kasas 28/34]) ifadesi de böyledir. İbn Abbas ve ‘ Âsım el-Cahderî [v. 129/746] bu ifadeyi yerisünî vârise âli Ya‘kūbe (Yakup hanedanının vârisi olarak bana mirasçı olacak…) şeklinde hal olarak mansūb okumuştur. ‘ Âsım el-Cahderî’nin mirasçı kelimesinin ism-i tasğîri olarak üveyrise şeklinde de okuduğu ve “ona mi-rasçı olacak kişi küçük bir çocuk (ğuleyyim) olduğu için böyle denilmiştir.” dedi-ği nakledilmiştir. Hazret-i Ali’den ve bir grup kıraat imamından (yerisünî) vârisün min âli Ya‘kūbe şeklinde bir okuyuş nakledilmiştir ki mâna, “Yakup hanedanın-dan bir mirasçı bana mirasçı olsun.” şeklindedir. Beyan ilminde buna tecrit denir.1 1 “Ben sende bir aslan görüyorum!” ifadesinde olduğu gibi, tecritte kişi diğer özelliklerinden soyutlana-

rak, o an öne çıkan yönü ile ifade edilmektedir. / ed.

[253] Vârislikten maksat ise şeriate ve ilme mirasçı olmasıdır, çünkü peygamberler miras olarak dünya malı bırakmazlar. Bu ifadenin “Miras olarak benden ilim alsın -zira Zekeriya âlim idi- Yakup hanedanının da mülküne mirasçı olsun.” anlamında olduğu da söylenmiştir.

[254] Bu fiil, (“ona mirasçı oldum” anlamında) veristuhû şeklinde kul-lanıldığı gibi veristü minhu şeklinde de kullanılır; bunlar iki farklı lehçedir. Ancak Min’in geçişlilik değil, kısmîlik ifade eden Min olduğu da söylen-miştir, çünkü Yakup hanedanının tümü peygamber ya da âlim değildi. Ze-keriya Aleyhisselâm da İshak oğlu Yakup Peygamber’in neslinden geliyordu. Bu Ya‘kūb’un, Zekeriya Aleyhisselâm’ın kardeşi, Mâtân oğlu Yakup olduğu da söylenmiştir. Yine söylendiğine göre, bu Ya‘kūb ile Meryem’in babası ‘İmrân, Süleyman Aleyhisselâm neslinden gelen kardeşler imiş.

Bu bölümü tek başına aç →

7. Âyetin Tefsiri

א [255] ِ َ (adaş): Ondan ince hiç kimseye Yahyâ ismi verilmemiştir. Bu ifade [pek fazla tanınmayan, pek kullanılmayan] güzel isimlerin tercih edilmeye lâyık olduğuna delildir. Nitekim Araplar isim verirlerken, daha dikkat çeki-ci, daha nezih, lakap takılmaya daha elverişsiz olduğu için, bu tür isimleri tercih ederlerdi. Hatta şair, bir topluluğu överken şöyle demiştir:

İsimleri güzeldir, paçaları yerlere değenuzun kızıl izar giyinirler (asaletlerinden)

[256] Ru’be b. el-‘Accâc, kendisine nesebini soran Nesep bilgini el-Bekrî’ye “Ben İbnü’l-‘Accâc’ım (Gürsesli’nin oğlu!)” demiş, o da, “Özlü ve tanıtıcı bir şekilde ifade ettin.” demiştir.

[257] Semiyyen kelimesinin, “benzer, denk” anlamında olduğu da söy-lenmiştir. Nitekim Mücâhid b. Cebr’in [v. 103/721] “O’nunla aynı özellikleri taşıyan birini biliyor musun?!” [ Meryem 19/65]) âyetinde de, kelimenin bu mânada kullanıldığını söylediği nakledilmiştir. Semiyy kelimesi ‘denk’ anla-mında kullanılmıştır; çünkü birbirine benzeyen ve denk olan her iki şeyden biri için misl, şebîh, şekl, nazīr kelimeleri kullanılır ve bu iki şeyden her biri diğeri için semiyy olarak ifade edilir.Yahyâ, Arapça bir isim kabul edilirse, Arap isimleri içerisinde (anlamı ve kalıbı itibariyle) Yahyâ ismine benzeyen ya‘mer (ömür), ya‘îş (yaşar) gibi isimler de vardır. Birini yemût (ölgün / ölümcül) diye adlandırmışlardır ki, o da Yemût b. el-Müzerri‘dir.

[258] Müfessirlere göre Hazret-i Yahya hayatı boyunca hiç günah iş-lememiş, günaha meyil bile etmemiş olmak bakımından, ayrıca, yaşlı bir pir-i fânî ile kısır bir kadından doğmuş olmak bakımından, ‘benzersiz’dir.

Bu bölümü tek başına aç →

8. Âyetin Tefsiri

[259] Yani “Ben genç ve delikanlı iken de karım kısırdı, o zaman da çocuk sahibi olmanın iki sebebinden biri yerine gelmediği için çocuk sahibi olamamıştım, şimdi çocuk sahibi olmanın her iki sebebi de yerine gelmedi-ği zamanda mı çocuk sahibi olacağım?!”

[260] Şayet “Kendisi yaşlı, karısı da kısır olduğu halde neden önce çocuk talep etmiş de talebine olumlu karşılık verilince bunu yadırgamış ve garip kar-şılamıştır?” dersen şöyle derim:Kendisine verilmiş olan bu cevabı almak, böy-lece müminlerin yakînlerinin artması ve inançsızların önünün kesilmesi için sormuştur. Yoksa Zekeriya Aleyhisselâm’ın inancı başlangıçta da, sonrasında da aynı minval üzere olup Allah’ın sebeplere muhtaç olmadığı istikametindedir.

א) [261] ِ ِ ِ َ כِ ْ َ ا ِ ُ ْ َ َ ْ َ / “yaşlılıktan kaskatı kesildim” ifadesi) beleğtü‘utiyyen anlamında olup ‘utiyy kemiklerde ve mafsallarda kuruma ve sert-leşme meydana gelmesiyle bunların kuru odun gibi olmasıdır. ‘Ate’l-’ûdu ve ‘ase’l-’ûdu min ecli’l-kiberi ve’t-ta‘ni fi’s-sinni’l-’âliyeti (Odun yaşlandı ve yaşlanma ve ileri yaş yüzünden kurudu, sertleşti.) denilir. ِ َ כِ ْ َ ا ِ ُ ْ َ َ ْ َ א ِ ِ ifadesi, “Yaşlılık basamaklarında adına kaskatı olmak denilen nokta-ya ulaştım.” anlamına da gelebilir. Yahya b. Vessâb [v. 103/721], Hamza [v. 156/773] ve Kisâî [v. 189/805] א ِ ifadesini, Ayın’ın kesresi ile okumuşlardır ki א ِ (sıliyyen) [ Meryem 19/70] kelimesi de böyledir. İbn Mes‘ûd ise her ikisini de ilk harfleri fethalı olarak (‘atiyyen, saliyyen) okumuştur. Übeyy b. Ka‘b ve Mücâhid b. Cebr [v. 103/721] ise (Sîn ile) ‘usiyyen şeklinde okumuşlardır.

Bu bölümü tek başına aç →

9. Âyetin Tefsiri

ِכَ [262] ”.ifadesindeki Kâf merfû‘dur. Yani, “Durum böyledir (öyle) כَşeklinde olup onun tasdik edilmesi anlamındadır. Sonra yeni bir cümle başlangıcı olarak “Senin Rabbin dedi ki” demiştir. Ya da bu ifade “dedi ki” ifadesi ile mansūbdur, َِכ ٌ ise ذ ِّ َ َ َ َ ُ (Bu benim için çok basit.) ifade-siyle tefsir edilmiş olan müphem bir ifadeye işarettir. Bu durumda, tıpkı َ ِ ِ ْ ُ عٌ ُ ْ َ ءِ َ ُ َ َ ِ َ أنَ دَا ْ ِכَ ا ِ ذَ ْ َ َא إِ ْ َ َ Ve ona şu emri; sabaha karşı“) وَbunların kökünün kazınacağını bildirdik.” [ Hicr 15/66]) ifadesi gibi olmak-tadır. Hasan-ı Basrî bu ifadeyi ve huve ‘aleyye heyyinün şeklinde okumuştur.

Bu okuyuş ancak َِכ -ifadesinin ilk yoruma göre anlaşılması du (öyle) כَrumunda söz konusu olur ki “Durum senin söylediğin gibidir, ama buna rağmen bu benim için basittir.” anlamına gelir. Bir diğer yorum ise َِכ ile ذZekeriya Aleyhisselâm’ın sözlerine değil, daha önce geçen ilâhî uyarılara işa-ret edilmiş olmasıdır. Her iki okuyuşta da kāle (dedi ki) ifadesi hazfedilmiş-tir; anlam, “Dedi ki: Bu, Bana göre basittir.” ya da “Dedi ki: Buna rağmen, o bana göre basittir.” şeklindedir. Dilersen, bu ifadeyi niyette tutmazsın, çünkü hitabın sahibi Yüce Allah’tır ve mâna, “Allah Teâlâ bunu söyledi, vaat etti ve onun sözü haktır.” şeklindedir.

[263] “Bir şey değilken…” Zira ma‘dûm (yok) şey değildir. Ya da an-lam, “kayda değer bir şey değilken” şeklinde olup ‘acibtü min lâ şey’in (Bir ‘hiç’e şaşırıp kaldım.) ifadesi gibidir. Yine şairin şu ifadesi de böyledir:

Bir ‘hiç’ bile görse adam zanneder onu!

[264] A‘meş [v. 148/765], Kisâî [v. 189/805] ve Yahyâ b. Vessâb [v. 103/721]; halektükeyi) haleknâke (Seni yarattık.) şeklinde okumuşlardır.

Bu bölümü tek başına aç →

10. Âyetin Tefsiri

[265] Yani “bana bir alamet lütfet de vermiş olduğun müjdenin gerçek-leştiğini onunla bileyim. O da dedi ki: Senin alametin, uzuvların sağlam, yaratılışın düzgün olduğu, dilsiz ya da lal olmadığın halde yine de konuş-maktan men edilmen, konuşmaya güç yetirememendir.

[266] Burada “gece”nin, Âl-i ‘İmrân sûresinde (41. ayette) ise “gün-düz”ün kullanılmış olması, konuşmaktan men edilme hadisesinin üç gün üç gece sürdüğüne delâlet etmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

11. Âyetin Tefsiri

[267] Evhâ işâret etti anlamındadır. Bu yorum Mücâhid b. Cebr’den [v. 103/721] nakledilmiş olup, “Senin alâmetin; üç gün boyunca işaretten başka bir şekilde insanlarla konuşamamandır.” [Âl-i ‘İmrân 3/41] ifadesi de bunu teyit eder. İbn Abbas’tan ise “Onlar için yere, ‘Tesbih edin!’, ‘ Namaz kılın!’ diye yazdı.” görüşü nakledilmiştir. Ya da bu ifade zahiri üzeredir (“Onlara işareten bildirdi.” anlamındadır.) ve ا ُ ِّ َ ifadesinin (tenzih edin diye) أنَْ başındaki En (diye) edatı işareti açıklamaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

12. Âyetin Tefsiri

[268] Yani, “ Tevrat’ı ciddiyetle, muvaffakiyet ve teyit göstererek al, tut.” el-Hukme hikmet anlamındadır. Nitekim şair şöyle demiştir:

Köyün genç kızı (keskin gözlü Yemâme kuşu) gibi hükmet

[269] Bu kelime tıpkı halüme fiili gibi haküme -hukmen şeklinde gelir. (Âyette) “ Tevrat’ı anlamak ve dinde derin kavrayış sahibi olmak” anlamındadır. Bu görüş İbn Abbas’tan nakledilmiştir. Rivayete göre Yahya Aleyhisselâm çocuk iken diğer çocuklar onu oyun oynamaya çağırmışlar, fakat o, “Biz oyun için ya-ratılmadık.” demiş. Bu da Dahhâk b. Müzâhim’den [v. 105/723] nakledilmiştir. Ma‘mer b. Râşid’den [v. 154/770] ise “hikmet, akıldır.” görüşü nakledilmiştir. Bu-nun, nübüvvet olduğu da söylenmiştir, çünkü Allah onun aklını daha çocukluk çağında muhkem (sağlam) kılmış ve ona vahyetmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

13–14. Âyetlerin Tefsiri

[270] Hanân Yahya’nın, ebeveynine ve diğerlerine karşı rahmet, şefkat ve merhameti anlamındadır. Sîbeveyhi [v. 180/796] şu beyti inşat etmiştir:

Dedi ki: Merhamet et, söyle bana, seni ne getirdi buraya?Yakın bir akraba mı? Yoksa bu mahalleyi tanıyan biri misin?

[271] Bu ifadenin, “Allah’ın ona yönelik şefkati” anlamında olduğu da söylenmiştir. Aslında hanne, özlem duydu, hoşnut oldu anlamındadır, ancak daha sonra şefkat ve merhamet anlamında kullanılmıştır. Allah hakkında rahîm ifadesi kullanıldığı gibi, isti‘âre yoluyla Hannân ifadesi de kullanılır. Zekât te-mizlik anlamındadır. Sadaka anlamında olduğu da söylenmiştir ki bu durumda anlam, “insanlara karşı şefkatliydi, onlara tasadduk ederdi.” şeklinde olur.

Bu bölümü tek başına aç →

15. Âyetin Tefsiri

[272] Allah Teâlâ ona bütün bu hallerde selâm etmiştir. Süfyân b. ‘Uyey-ne’nin [v. 198/814] “Bunlar1 insanın en çok yabanilik çekeceği yerlerdir.” dediği nakledilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

17. Âyetin Tefsiri

-ifadesi “ Meryem”den bedel olup bedel-i iştimal türün (hani) إذ [273]dedir. Çünkü zamanlar, içerisinde yaşanan şeyleri de ihtiva eder. Buradan, “ Meryem’i de an” ifadesiyle Hazret-i Meryem’in o zamanının kastedildiği anlaşılmaktadır, çünkü bu olağanüstü kıssa o zaman gerçekleşmiştir. el-İn-tibâz ayrılmak, tek başına bir kenara çekilmek demektir. Hazret-i Meryem Beyt-i Makdis’in doğru tarafına düşen bir yerde yalnız başına ibadete çe-kilmiştir, ya da evinin bir köşesinde ibadete çekilip insanlardan ayrılmıştır. Şu da söylenmiştir: Güneş gören bir yerde hayızlı iken gusletmek üzere oturmuş, bir duvar veya kendisini perdeleyecek bir şey ile de insanlardan gizlenmiştir. Bulunduğu yer mescit imiş. Hayız gördüğü zaman teyzesinin evine gider, temizlendiğinde tekrar mescide dönermiş.

[274] İşte bir defasında guslettiği yerde iken melek ona sakalsız, temiz yüzlü, kıvırcık saçlı bir genç kılığında görünmüştür. Seviyy, yaratılışı düz-gün, insani şekil itibariyle hiçbir eksiği kusuru olmayan kimse ya da güzel suretli, düzgün yaradılışlı kişi demektir. Melek ona, konuşmasını anlasın ve kendisinden korkup kaçmasın diye insan suretinde görünmüştür; melek suretinde görünmüş olsaydı, Meryem ondan korkar, onun sözünü dinleye-mezdi. Hazret-i Meryem’in bu güzel görünüşlü, yakışıklı delikanlıyı görür görmez ondan Allah’a sığınmış olması, onun iffet ve takvasına delâlet et-mektedir. Meleğin ona bu nitelikte görünmüş olması, onun açısından bir imtihan ve iffet sınavı idi.

[275] Söylendiğine göre Hazret-i Meryem, ablasının eşi olan Zekeriya Aleyhisselâm’ın evinde yaşıyordu ve içerisinde yaşadığı kendine mahsus bir odası vardı. Zekeriya Aleyhisselâm dışarı çıktığı zaman onun üzerine kapıları kapatırdı. Hazret-i Meryem, dağ başında kapalı bir yerde saçının bitlerini temizlemek için yalnız başına kalmak istemişti. O sırada tavan çöktü, o da dışarı çıktı. Dağın arka tarafındaki bir tepede otururken, melek orada yanına geldi. Yine, söylendiğine göre melek onun yanına Beyt-i Makdis’in hizmetçilerinden olan ve kendisi ile yaşıt olan Yusuf isimli birinin suretinde gelmişti. Hazret-i Meryem doğu tarafına çekilmiş olduğu için Hıristiyanla-rın doğuya doğru kıbleye döndükleri de söylenmiştir.

[276] Rûh Cebrâil anlamına gelir, çünkü din onunla, onun getirdiği va-hiyle hayat bulmaktadır. Ya da Allah ona olan muhabbetinden ve onun kendi-sine yakınlığından dolayı, onu mecazi olarak ruh diye isimlendirmiştir. Nite-kim sevdiğin kimseye “Sen benim ruhumsun.” dersin. Ebû Hayve [v. 203/818] bu ifadeyi fetha ile ravhenâ (rahatlığımız) şeklinde okumuştur. Cebrâil’e böy-le denilmiş olmasının sebebi, onun kulların rahatlığını ihtiva eden şeyin (vah-yin) vesilesi olmasıdır. Ayrıca Allah Teâlâ’nın “Eğer gözde kullardan ise, ferah bir rahatlık, hoş kokular ve nimet dolu bir Cennet’tir mükâfatı.” [Vâkı‘a 56/88-89] âyetinde söz ettiği gözde kullar için hazırlanan ferah rahatlığa sahip olmak da Cebrâil’in getirdiği vahiy ve din sayesinde olmaktadır. Ya da onun gözde kullardan, yani ferah rahatlığın (ravh) vaat edildiği kimselerden olmasıdır. Bu durumda âyette sanki “Ona Bize yakın olan kulumuzu, bizim bahşettiğimiz rahatlığa sahip kulumuzu gönderdik.” denilmiş olmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

18. Âyetin Tefsiri

bir şey ise ve birinin senden Allah’a sığınmış olması senin için önemliyse, işte ben senden Allah’a sığınıyorum! Bu, “Allah’ın bıraktığı (kâr) sizin için daha hayırlıdır. Tabiî, iman etmişseniz...” [Hûd 11/86] ifadesine benzemektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

19. Âyetin Tefsiri

[278] Yani ben senin sığındığın zatın elçisiyim. َِכ َ َ َ ِ (Sana vermek için geldim) yani koynuna üfleyerek, bir oğlan sahibi olmana sebep olmak üzere geldim. Bazı Mushaflarda ibare, innemâ ene rasûlü rabbiki emeranî en ehebe le-ki (Ben sadece senin Rabbinin elçisiyim, bana sana … vermemi emretti.) şeklinde yer almaktadır. Ya da َِכ َ َ َ ِ (sana vermek için) ifade-siyle Allah Teâlâ’nın sözleri naklediliyor da olabilir.1

Bu bölümü tek başına aç →

21. Âyetin Tefsiri

göre Cebrâil, “Ben sana tertemiz bir oğlan hibe etmek için gönderildim.” demiş olmaktadır. İşte müfes-sir, “Li-ehebe le-ki ifadesi Allah’ın sözünün naklidir.” derken bu anlamdan kaçınmak istemektedir. Ni-tekim ibare, li-yehebe le-ki (Ben, Rabbin sana tertemiz bir oğlan hibe etsin diye O’nun sana gönderdiği elçisiyim.) şeklinde de okunmuştur. / ed.

[279] Dokunmak, helal olan cinsel ilişki anlamında kullanılmıştır. Çünkü bu ifade “kadınlara dokunmazdan önce” [Bakara 2/237] ve “ya da kadınlara temas ettiyseniz” [Nisâ 4/43] âyetlerinde cinsel ilişkiden kinaye olarak kullanılmıştır. Zina ise temâss (karşılıklı dokunma) kelimesiyle ifade edilmez, onun yerine, fecera bi-hâ (Kadınla günaha girdi.), habuse bi-hâ (Kadınla pisliğe bulaştı.) gibi fiillerle ifade edilir. Zira zina, edebî ve kinayeli deyişler kullanmaya değmez!

[280] Bağiyy erkekleri yoldan çıkaran günahkâr kadın demektir. Mü-berred’e [v. 286/900] göre bu kelime fe‘ûl vezninde beğuvyün şeklindedir, fa-kat Vav Yâ’ya idğam edilmiştir. İbn Cinnî [v. 392/1001] ise et-Temâm isimli eserinde şöyle demiştir: “Bu kelime fa‘îl veznindedir, fe‘ûl vezninde olsaydı, tıpkı fülânün nehuvvun ‘ani’l münker (Falan kimse münkerden nehyedicidir.) denildiği gibi, bu kelime de beğuvv olarak kullanılırdı.”

[281] “Onu tarafımızdan bir kanıt kılalım diye.” Bu ifade bir gerekçe ifadesi olup, gerekçelendirdiği şey hazfedilmiştir. Cümlenin takdiri, “Onu tarafımızdan bir kanıt kılalım diye böyle yaptık.” şeklindedir. Ya da bu ifade gizli bir ifadeye atıf olup onun gerekçesidir. Bu durumda cümle, “Bununla kudretimizi beyan edelim ve insanlara bir kanıt kılalım diye yaptık” şeklin-dedir. Şu âyetlerde de buna benzer bir ifade tarzı bulunmaktadır: ا َ َ َ وَْ َ َ א כَ َ ِ ٍ ْ َ ى כُ א و رض אوات وا Allah gökleri ve yeri gerçek) ا

bir gaye ile yaratmıştır ki herkes, -haksızlığa uğratılmaksızın- kendi yap-tığının karşılığını alsın. [Câsiye 45/22]); ُ َ ّ َ ُ ِ وَ رض ا ِ َ ُ ُ

ِ א כ َ כ وכ(Böylece, Yusuf ’a ülkede iyi bir konum sağlamış olduk ve bir de kendisine rüya yorumunu öğretmek için…”[Yusuf 12/21]).

[282] “Hükmedilmiş” mukadder, Levh-i Mahfuz’da yazılı, senin başına mutlaka gelecek. Ya da olması, gerçekleşmesi gerekli ve uygun bir iş. Çünkü bir kanıt ve rahmettir. Âyetten, yani kanıttan maksat, Allah’ın kudretini gösteren ibret ve burhan; rahmetten maksat ise şeriatlar, ilâhî lütuflar ve Allah’a itaate, salih amellere ulaşmanın ve güçlü bir itikada sahip olmanın sebebi olacak şeylerdir ki bunları ‘var’ etmeye değer.

Bu bölümü tek başına aç →

22. Âyetin Tefsiri

in oldu, o da ona yaklaştı ve elbisesinin koynundan üfledi, bu üfleme onun karnına (rahmine) ulaştı ve o da hamile kaldı.” dediği nakledil-miştir. Söylendiğine göre Hazret-i Meryem’in hamilelik süresi altı ay idi.

Atā b. Ebû Rebâh [v. 114/732], Ebu’l-‘Âliye [v. 90/709] ve Dahhâk b. Müzâ-him’den [v. 105/723] bu sürenin yedi ay olduğu nakledilmiştir. Sürenin sekiz ay olduğu ve sekiz aylık doğup da yaşayan tek çocuğun İsa Aleyhisselâm olduğu da söylenmiştir. Bir başka görüşe göre sadece üç saat hamile kalmıştır. Bir diğer görüşe göre bir saat hamile kalmış, bir saat içinde çocuğa suret verilmiş, aynı gün güneşin zeval vaktinde bir saat içinde de çocuğu doğurmuştur. İbn Ab-bas’ın, “ Meryem’in hamilelik müddeti bir tek saat idi, hamile olduğu gibi onu doğurmuştur.” dediği de nakledilmiştir. Bir görüşe göre hamile olduğu sırada on üç yaşında, bir diğer görüşe göre on yaşındaymış; hamile kalmadan önce iki kez hayız görmüş. “Doğan hiçbir çocuk yoktur ki, çığlık atmasın. O hariç.”1

[284] ِ ِ تْ َ َ َ ْ א َ (Onunla birlikte çekildi.) yani o karnında olduğu halde insanlardan ayrılıp çekildi. Bu kullanım, şairin şu satırlarında da vardır:

‘Baş’ları ve toprağı eziyordu bizimle atlarımız

Yani, atlarımız biz sırtlarında iken düşman kellelerini eziyor; toprağını çiğ-niyordu. Aynı kullanım ِ ْ א ُ ُ َ (“yağ ile yetişir” [Mü’minûn 20]) ifadesinde de söz konusudur, zira burada da “[Zeytin ağacı] içinde yağı olduğu halde yetişir.” anlamı vardır. Buradaki car ve mecrur (bi-hî [onunla] ifadesi) hal konumundadır.

א [285] ِ َ (uzak bir yere) yani ailesinden uzak bir yere, dağın ardına [çe-kildi]. Bu ifadenin “evin en uzak köşesine” anlamında olduğu da söylenmiş-tir. Anlatıldığına göre Hazret-i Meryem, Yusuf adlı bir amcaoğlu ile nişan-lanmıştı. Kendisi hakkında “ Zina edip de hamile kaldı.” söylentisi yayılınca, Yusuf kralın Meryem’i öldürmesinden endişe etmiş ve onu alıp kaçırmıştı. Yolda biraz ilerledikten sonra, içinden Meryem’i öldürme düşüncesi geçmiş ama o sırada Cebrâil ona gelmiş ve “O çocuk Rûhulkudüs’tendir, sakın Meryem’i öldürme!” demiş, o da onu öldürmekten vazgeçmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

23. Âyetin Tefsiri

[286] [“Sürükledi” anlamındaki] َאء -ifadesi, câe (geldi) fiilinden gelmekte أَdir, ancak fiil ecâe haline intikal ettikten sonra anlamı değişmiş, götürme, sürükleme anlamında kullanılır olmuştur. Nitekim ci’tü’l-mekâne ve ecâenîhi Zeyd (Mekâna geldim ve beni oraya Zeyd getirdi.) denildiği gibi, beleğtuhû ve ebleğanîhi (Oraya ulaştım ve beni oraya o ulaştırdı.) ifadesi de kullanılır. 1 Muhtemelen, Âl-i ‘İmrân 3/36’da rivayet ettiği şu hadise işaret ediyor: “Doğan hiçbir çocuk yoktur ki

şeytan doğar doğmaz ona temas etmesin ve o da bu temas sebebiyle çığlık atmasın. Bunun tek istisnası Meryem ve oğludur.” [Buhārî, “Tefsîr”, 2]

Benzer bir kelime de âtâdır, zira bu fiil sadece verme anlamında kullanılır, ör-neğin, eteytü’l-mekâne ve âtânîhi fülânün (“Mekâna geldim.” ve “Beni oraya falan kişi getirdi.”) denilmez. İbn Kesîr [v. 120/738] kendisinden nakledilen rivayetle-rin birinde kesre ile el-mihād şeklinde okumuştur. Nitekim mahidati’l-hâmilü mahādan (Hamile doğum sancısı çekti.) ifadesi kullanıldığı gibi mihādan ifadesi de kullanılır. Bu fiil, çocuğun anne karnında hareketlenmesi anlamındadır.

[287] Hazret-i Meryem hurma ağacına, doğum esnasında kendisini sak-lamak ve dayanmak için sığınmıştır. Bu, çölde yeşilliği, meyvesi ve dalları olmayan kuru bir hurma ağacı idi. Mevsim kış idi. Âyette “hurma ağacı”nın (en-nahle) ma‘rife olarak kullanılması bunun necm ( Süreyya yıldızı) ve sa‘ık (yıl-dırım çarpmış kimse) kelimelerinde olduğu gibi, delâlet ettiği şeylerden birin-de sıklıkla kullanıldığı için onun ismi gibi olan esmâ-i gâlibeden olmasından kaynaklanmış olabilir. Bu durumda sanki söz konusu çölde insanlar tarafından bilinen malum bir hurma dalı bulunmaktadır ve “hurma dalı” ifadesi kulla-nıldığında herkesin aklına bir başka hurma dalı değil, doğrudan o hurma dalı gelmektedir. Ya da bu ifadenin ma‘rife olarak kullanılması, cins anlamı ifade et-mektedir, yani hususen bu ağaç cinsi kastedilmiştir. Sanki Allah Teâlâ onu özel-likle o ağaca yönlendirmiştir ki ondan loğusa kadınlar için bire bir uygun olan, onların özel yiyeceği olan taze meyve yesin. Ayrıca hurma, soğuk havaya en az dayanıklı ağaçtır, meyvesi ise (aşılanarak değil) özünden kaynaklanmaktadır. İşbu özellikleriyle hurma ağacı, Hazret-i Meryem’de toplanmış olan âyetlere, yani ilâhi kanıtlara muvafık, onlara paralel olduğu için, Allah Teâlâ onun için hurma ağacını seçmiş ve onu hurma ağacına yönlendirmiştir.

[288] ّ (öleydim) ifadesi, kesre ile olunduğu gibi (müttü şeklinde) zamme ile de okunmuştur; çünkü fiil mâte -yemûtu şeklinde geldiği gibi mâte - yemâtü şeklinde de gelir. en-Nisyü1 hayızlının temizlik için kul-landığı bez gibi, bir kenara atılmayı, unutulmayı hak eden şey demektir. Zibh kelimesine benzer, zibh de boğazlanan kurbanlığa verilen isimdir; ٍ ِ َ ٍ ْ ِ ِ َאهُ ْ َ َ -Ve büyük bir kurbanlığı fidye vererek onu kurtardık. [Sāf) وfât 37/107]) âyetinde bu kelime kullanılmıştır. Yunus b. Hubeyb el-Bas-rî’nin [v. 182/789] şöyle dediği nakledilmiştir: Araplar memleketlerinden uzak bir yere yolculuk yapacakları zaman, unzurû ensâ’ekum derler; asâ, bardak ve heybe gibi unutmuş olabilecekleri şeyleri kastederlerdi. Haz-ret-i Meryem bu ifadeyi kullanarak, önemsenmeyen, dikkat etmeye değ-meyen, genellikle unutuluveren şeyler kabilinden bir şey olmayı, böyle-ce hak ettiği üzere unutulup bir kenara atılmış olmayı temenni etmiştir. 1 Müfessir, nesyen değil, nisyen kıraatini esas almaktadır. / ed.

Çünkü Allah’ın hükmünü beğenmediği için değil ama normal beşerî âdete göre utanılacak bir şey olduğu, insanlardan çok utandığı için böyle temenni etmiştir. Ya da kendisinin tertemiz ve iffetli olduğunu bildiği ve Allah tarafından seçilip son derece üstün bir ikram ve yüceltmeye nail olduğu halde insanların ona iftira atması çok ağırına gittiği için... Zira böyle bir konumda, insanın ayaklarının kaymaması çok nadir görülür. İnsanların seni övgüye lâyık olduğun, tazimi hak ettiğin bir iş konusunda kıskandıklarını, sana haset ettiklerini, cehaletlerinden dolayı seni kınadıklarını, sana öfkelendiklerini gördüğün zaman böyle bir şeyi temenni edersin. Ya da Hazret-i Meryem insanların Allah’a isyan etmelerine sebep olmaktan endişe ettiği için böyle temenni etmiştir.

[289] Yahya b. Vessâb [v. 103/721], A‘meş [v. 148/765] ve Hamza [v. 156/773] bu ifadeyi fetha ile nesyen şeklinde okumuşlardır. Ferrâ [v. 207/822] bu iki okuyuşun tıpkı vitr - vetr, cisr - cesr kelimeleri gibi iki farklı lehçe olduğunu söylemiştir. Ayrıca bu kelimenin el-haml kelimesi gibi mastarın isim olarak kullanılmış hali olması da mümkündür. Muhammed b. Ka‘b el-Kurazî [v. 118/736] ise Hemze ile nes’en şeklinde okumuştur ki bu, az ve değersiz olduğu için sahibi tarafından unutulan ve su ile karışmış olan süt demektir. A‘meş [v. 148/765] el-miğîra ve el-minhir kelimelerinde olduğu gibi, itbâ’ kuralı ge-reği (Mim’i Sin’e tâbi kılarak) minsiyyen şeklinde okumuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

24. Âyetin Tefsiri

[290] Men tahtehâ (altındaki kişi)1 Cebrâil (a.s.)’dır; Cebrâil’in bir ebe gibi çocuğu doğurttuğu söylenmiştir. Bu ifade ile Hazreti İsa’nın kastedil-diği de söylenir. İfadeyi bu şekilde Âsım [v. 127/745; Ebû Bekr rivayetin-de] ve Ebû Amr [v. 154/771] okumuştur. Tahtehâ ifadesinin, “altından ırmakların aktığı cennetler” [Bakara 2/25] ifadesindeki gibi, ondan aşağı bir yerde anlamında olduğu; Cebrâil’in onun aşağı tarafında, dağın alt kısmın-da olduğu ve oradan ona “Üzülme!” diye bağırdığı da söylenmiştir. Nâfi [v. 169/785], Hamza [v. 156/773] Kisâî [v. 189/805] ve Hafs [v. 180/796], min tahtihâ (altından) şeklinde okumuşlardır.

[291] Nâdâhâ (ona seslendi) ifadesindeki zamir meleğe de İsa Aleyhis-selâm’a da râci olabilir. Katâde b. Di‘âme es-Sedûsî’nin [v. 117/735] “altında” ifadesindeki zamirin hurma ağacına işaret ettiğini söylediği nakledilmiştir. Alkame b. Kays [v. 62/682] fe-hâtabehâ men tahtehâ (Altındaki ona hitap etti.) şeklinde okumuşlardır.1 Müfessir, א َ ِ ْ َ ْ ِ (alt tarafından) değil, men tahtehâ (altındaki kişi) kıraatini esas almaktadır. / ed.

[292] Seriyyen kelimesi Peygamber (s.a.)’e sorulmuş, o da “dere” buyur-muştur. Şair Lebid şöyle demiştir:

(Erkek ve dişi merkep) derenin kıyısını ortaladılar; sonra geçti ikisi desuyun içinde kamışlık bir yerden; kendilerine yol açılmış vaziyette

Kelimenin üstünlük anlamındaki servden türediği ve maksadın İsa Aleyhis-selâm olduğu da söylenmiştir. Hasan-ı Basrî’nin, “Vallahi, İsa Aleyhisselâm üstün bir kul idi.” dediği nakledilmiştir.

[293] Şayet “ Hazret-i Meryem’in üzüntüsü yiyecek ve içecek yokluğun-dan kaynaklanmıyordu ki altından akan bir dere ve taze meyve ile teselli bulsun!” dersen şöyle derim:Bunlar salt yiyecek ve içecek oldukları için değil, insanlara Hazret-i Meryem’in her türlü şaibeden uzak, masum, iffetli bir kişi olduğunu, kendisinde insanların bildiği, tanıdığı, aşina olduğu şey-lerin dışında birtakım ilâhî ve olağanüstü haller bulunduğunu gösterecek birer mucize oldukları için onu teselli etmiş, böylece kocasız çocuk doğur-masının kendisinden kaynaklanan bir kötü davranış olmadığının insanlar tarafından anlaşılması sağlanmıştır.

Bu bölümü tek başına aç →

26. Âyetin Tefsiri

[294] (“Döksün” mealindeki) א fiilinde dokuz okuyuş söz konusudur: • Tâ’nın (Sin’e) idğamı ile tessâkat (dökülsün)

• İki Tâ’nın da açıkça telaffuzu ile tetesâkat (dökülsün)

• İkinci Tâ’nın atılmasıyla tesâkat (dökülsün)

• Yâ ile ve Tâ’nın idğamı ile yessâkat (dökülsün) şeklinde okunduğu gibi

Tüsâkıt (döksün), tüskıt (düşürsün), yuskıt (düşürsün), teskut (düşsün), yeskut (düşsün) şeklinde de okunmuştur.

Tâ’lı okuyuşlarda Tâ, hurma ağacına ( ); Yâ’lı okuyuşlarda Yâ gövdeye ع) ِ ) işaret eder (malum, ilki müennes, ikincisi müzekkerdir).

[295] Rutaben (taze) kelimesi ise kıraatine göre1 ya temyizdir ya da mef‘ûldür. Müberred’in [v. 286/900] bu kelimenin, (taze hurma silkele anla-mında) ي ِّ ُ ile mansūb olduğunu söylediği nakledilmiştir ki onun dediği gibi değildir. ِ َ ْ عِ ا ْ ِ ِ (hurma dalını) ifadesindeki Bâ, ya ْ כُ

ِ ْ َ ِ ا ُ ْ ُ َ وَِ כَ ُ ْ َ ا âyetinde olduğu gibi tekit için getirilmiş bir sıladır2 [Bakara 2/195] إِya da “Ağacı silkeleme işini bu dalla yap!” anlamındadır. [Fî’nin zait olarak kullanıldığı] şu ifadede de benzer bir kullanım vardır:

Keskin kılıcım, baldırlarını kanatır hayvanın

[296] Dediklerine göre loğusa kadınlara hurma yedirmek ve yeni doğan çocuğun damağına hurma sürmek o zamandan beri âdet olmuştur. Bu hurma-nın acve hurması olduğu da söylenmiştir. “Loğusa kadın için hurmadan, hasta için de baldan iyisi yoktur.” denilmiştir. “Eğer çocuğun doğumu zor oluyorsa, o zaman kadın için taze hurmadan daha iyisi yoktur.” da denilmiştir. Talha b. Süleyman’ın (א ِ َ kelimesini) ‘devamındaki harfin harekesine uydurma’ kuralı gereği, Cim’in kesresi ile ciniyyen şeklinde okuduğu nakledilmiştir. Anlam şöyle-dir: Sana ayağının altından akan dere ve taze meyvede iki fayda birlikte sağlan-mıştır: Birincisi, yeme - içme, ikincisi ise mucize oldukları için gönlünün teselli bulmasıdır. “Ye - iç, gözün aydın olsun!” ifadesinin mânası da budur. Yani, gönlünü ferah tut, kederlenme, seni hüzne gark eden şeyleri bırak.

ي [297] ِّ َ .kelimesi Necd lehçesine göre kesre ile ve kırrî de okunmuştur و İbnü’r-Rûmî, Ebû Amr’dan [v. 154/771] Hemze ile fe-immâ terainne okuyu-şunu nakletmiştir ki bu, Hemze ile lîn harflerinin birbirine dönüşme konu-sundaki yakınlıkları sebebiyle, lebbe’tü bi’l-hacci (Hacda telbiye getirdim.) ve halle’tü’s-sevîka (Buğday ezmesini tatlıyla karıştırdım.) şeklinde telaffuz eden kimselerin lehçesidir.

[298] “Oruç” yani sessizlik orucu. Nitekim İbn Mes‘ûd mushafında bu ifade samten (sessizlik orucu) şeklindedir. Enes b. Mâlik’ten de benzer bir oku-yuş nakledilmiştir. Samten kelimesinin “oruç” anlamına geldiği, ancak İsrail oğullarının oruç tutarlarken konuşmadıkları da söylenmiştir. Peygamber (s.a.) ise konuşmama orucunu yasaklamıştır [Ebû Dâvûd, “Vesâyâ”, 9. Benzer lafızlarla],

א 1 ً َ ”kelimesi, “döksün / düşürsün” mealindeki kıraatlerde mef‘ûl, “dökülsün / düşsün (taze hurma) رُmealindeki kıraatlerde dökülen hurma zaten ifade edildiği için, “taptaze olarak” şeklinde onun temyizi olmaktadır. / ed.

2 “Kendi ellerinizle kendinizi helâke götürmeyin” mealindeki ifade, nasıl “ellerinizi yani kendi canınızı teh-likeye atmayın” demekse, burada da Bâ, mânayı pekiştirmek için gelmiş zait bir harftir. Ve ayet, “hurma dalıyla ağaçtan hurma silkele” demek değil, yoksa “hurma ağacını silkele” anlamındadır (ilk görüş). / ed.

çünkü bu oruç onun ümmetinde neshedilmiştir. Allah Teâlâ Hazret-i Mer-yem’e, kendisini suçlayan kimselerle konuşmaya girişmemesi için, sessizlik orucu tutmasını emretmiştir. Bunun iki mânası vardır. İlkine göre İsa Aley-hisselâm onu temize çıkarma konusunda yeterli konuşmayı yapacak, onun konuşmasına gerek bırakmayacaktır. İkincisine göre ise sebep, beyinsiz kim-selerle tartışmaya girmenin hoş olmamasıdır. Burada, beyinsiz kimseler karşı-sında susmanın vacip olduğuna delil vardır. İnsanların en zelil olanı, kendisi ile aynı seviyeye düşmüş bir rakip bulamayan beyinsiz kişidir. Söylendiğine göre Hazret-i Meryem onlara, sessizlik orucu tuttuğunu işaretle bildirmiştir. Ona bunu bildirmek için konuşma izni verildiği de söylenmiştir.

[299] “Hiçbir insanla…” Yani insanlarla konuşmayacağım, ama melek-lerle konuşurum.

Bu bölümü tek başına aç →

28. Âyetin Tefsiri

[300] “Utanılacak bir şey” ifadesinki feriyy kelimesi feryu’l-cild (deriyi kesmek) anlamındaki fiilden türemiş olup şaşılacak iş anlamındadır. “Ey Hârûn’un kız kardeşi!” Hazret-i Meryem’in baba-bir kardeşiydi, İsrail oğul-larının en gözde kimselerinden biri idi. Bu Hârûn isminin, Mûsâ Aleyhis-selâm’ın kardeşi olan Hârûn Aleyhisselâm’a işaret ettiği de söylenmiştir. Pey-gamber (s.a.)’in, “Onlar bu ifade ile Hârûn Peygamber’i kastediyorlardı.” dediği nakledilmiştir. Hazret-i Meryem Hârûn Peygamber’in soyundan gel-mekte olup, aralarında bin seneden fazla zaman vardır. Süddî’den [v. 127/745] “ Hazret-i Meryem Hârûn Peygamber’in evlatlarındandır.” görüşü nakledil-miştir. “Ey Hârûn’un kız kardeşi!” denilmesi, “Sen ey Hemedanlı!” anlamın-da yâ ehā hemedân demek gibidir.Hârûn’un, Hazret-i Meryem zamanında yaşayan salih veya kötü bir kişi olduğu, bu yüzden Hazret-i Meryem’i ona benzettikleri de söylenmiştir. Yani “Bizim gözümüzde onun gibi salih bir in-san idin.” demek istemişler ya da böyle diyerek onu kınamak istemişlerdir. Anlatıldığına göre salih olan Hârûn’un cenazesine bu zatın adının bereke-tinden yararlanmak için her birine Hârûn ismi verilmiş olan kırk bin kişi katılmıştı. İşte bu Hârûn’u kastederek “Biz seni ona benzetirdik.” demişlerdir. Amr b. Lece’ et-Teymî mâ kâne ebâki’mru’u sev’in (O kötü adam senin baban değildi.) şeklinde okumuştur.

[301] Söylendiğine göre marangoz Yusuf Hazret-i Meryem ve oğlunu bir mağaraya götürmüş, orada kırk gün kalmışlar. Hazret-i Meryem lohusalık dö-nemini bitirince çocuğunu taşıyarak gelmiş. Yolda İsa Aleyhisselâm konuşmuş ve “Ah benim anacığım! Müjdeler olsun sana! Ben Allah’ın kuluyum, Mesih’im.” demiş. Onu kavmine getirdiğinde, ailesi çok salih insanlar olduğu için, kavmi ağlamaya başlamış ve böyle söylemişlerdir. Onu recm etmeye kalktıkları, fakat İsa Aleyhisselâm konuşunca onu rahat bıraktıkları da söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

29. Âyetin Tefsiri

[302] “Ona işaret etti” yani konuşursanız size cevap verecek olan odur demek istedi. Söylendiğine göre İsa Aleyhisselâm’ın konuşmasını isteyen kişi, Zekeriya Aleyhisselâm imiş. Süddî’den [v. 127/745] nakledildiğine göre Hazret-i Meryem İsa’ya işaret ettiği zaman kendisine kızmışlar ve “Bizimle böyle alay etmesi, zina etmesinden daha çok ağırımıza gitti!” demişler. Rivayete göre o es-nada İsa Aleyhisselâm süt emiyormuş, bu sözleri işitince emmeyi bırakıp onlara dönmüş, sol tarafına yaslanmış ve işaret parmağı ile işaret ederek konuşmuş. Söylendiğine göre İsa Aleyhisselâm, onlarla konuştuktan sonra çocukların nor-mal olarak konuştuğu yaşa gelinceye kadar bir daha konuşmamıştır.

,cümlenin içeriğinin geçmiş zamanda söz konusu olduğunu כאنَ [303]fakat bu geçmiş zamanın yakınlığının veya uzaklığının müphem olduğunu ifade etmek için kullanılır. Ancak burada özellikle yakın geçmiş zaman an-lamında kullanılmıştır, zira sözün akışı buna delâlet etmektedir. Çünkü bu sözü, şaşkınlık ifade etmek üzere söylemişlerdir. Bir diğer yorum da şudur:

ُِّ כَُ (konuşalım) ifadesi, geçmiş zamanın aktarımıdır, yani geçmiş dönem-

de, insanların beşikteki bir çocukla konuşması İsa’dan evvel alışıldık bir şey olmuş mudur ki biz de bu çocukla konuşalım?!

Bu bölümü tek başına aç →

32. Âyetin Tefsiri

32. “Anneme iyi davranan (bir evlât kıldı), bedbaht bir zorba kılmadı.”
Bu bölümü tek başına aç →

33. Âyetin Tefsiri

tileceğim günde!”

[304] Allah Teâlâ Hıristiyanların sözlerine reddiye babında ona önce, “Allah’ın kulu” olduğunu söyletmiştir. “Kitap”tan maksat İncil’dir. İsa Aley-hisselâm’ın o yaşta peygamber olup olmadığı konusunda ihtilâf edilmiştir. Bir görüşe göre peygamberlik ona çocukluk döneminde verilmiş, Allah o dönemde onun aklını kemale erdirmiş ve çocuk iken onu peygamber ola-rak görevlendirmiştir. Âyetin zahirinden anlaşılan budur. Bir diğer görüşe göre mânası, “Bu Allah Teâlâ’nın takdirinde böyledir.” şeklindedir. Ya da gelecekte kesin olarak gerçekleşecek olan şey, sanki olup bitmiş gibi ifade edilmiştir.

[305] “Nerede olursam olayım beni mübarek kıldı.” Peygamber (s.a.)’in “Nerede olursam olayım beni faydalı kıldı.” şeklinde tefsir ettiği nakledilmiş-tir. Bir görüşe göre bu ifade “Hayrı öğreten bir muallim kıldı.” anlamındadır.

[306] Ebû Nehîk’ten ve birran şeklinde bir okuyuş nakledilmiştir. İyilik konusunda çok ileri bir noktada olduğu için kendisini bizzat “iyilik” olarak ifade etmiştir ya da bu ifadeyi “Bana tavsiye etti, beni mükellef kıldı” anla-mında bir fiil ile nasbetmiştir. Çünkü “Bana namazı tavsiye etti.” ifadesi ile “Beni namazla mükellef kıldı.” ifadesi aynıdır.

[307] “Selâm olsun bana” denildiğine göre burada selâmın başına Lâm-ı tarif getirilmesinin sebebi, öncesinde selâm ifadesinin zikredilmiş olması, dola-yısıyla biliniyor olmasıdır. Nitekim câenâ racülün fe-kâne min fi‘li’r-raculi kezâ (Bize bir adam geldi, adamın davranışlarından biri şu idi.) dersin [yani ikinci kullanımda racul ma‘rifeleşir]. Buna göre mâna, “Üç yerde Yahya’ya iletilmiş olan o selâm, bana da olsun!” şeklindedir. Şurası doğrudur ki selâmın ma‘rife oluşu, Meryem Aleyhesselâm’ı itham eden ve her ikisine de düşman olan Yahudilere yönelik bir lânete gönderme yapmaktadır. Şöyle ki, buradaki Lâm-ı tarif cins mânası ifade eder, dolayısıyla İsa Aleyhisselâm “Selâm denen şey cins olarak bana mahsustur.” demiş olunca “Bunun zıttı ise sizedir.” anlamını gönderme olarak ifade etmiş olmaktadır. Bunun benzeri “Selâm olsun doğru yolu izleyenlere!” [TāHâ 20/47] ifadesinde söz konusudur ki burada, “Azap ise yalanlayan ve yüz çevirenedir.” mânası vardır. Âyetin bağlamı, birbirini yadırgama ve inatlaşma durumudur, dolayısıyla burada böyle bir göndermenin yapılmasının beklene-bileceği bir durum vardır.

Bu bölümü tek başına aç →

34. Âyetin Tefsiri

[308] Âsım [v. 127/745] ve İbn Âmir [v. 118/736] nasp ile ِّ َ ْ لَ ا ْ َ şeklinde okumuşlardır. İbn Mes‘ûd’un kālü’l-hakki ve kālüllāhi şeklinde okuduğu nakle-dilmiştir. Hasan-ı Basrî’den de Kāf’ın zammesi ile kūlü’l-hakki şeklinde okudu-ğu nakledilmiştir. Aynı durum En‘âm sûresindeki َ ْ ُ ا ْ َ [En‘âm 6/73] ifadesi için de söz konusudur. Kavl, kāl ve kūl kelimeleri tıpkı rehb, reheb ve ruhb gibi aynı mânadadır. Bu ifadenin merfû‘ olması ise, haberin ardından gelen ikinci bir haber olmasından veya bedel olmasından ya da hazfedilmiş bir mübtedanın haberi olmasından kaynaklanmaktadır. Mansūb olması ise bu ifade “Allah’ın kelimesi” anlamında tefsir edildiğinde, övgü fiili olmasından, “sabit ve doğ-ru söz” anlamında tefsir edildiğinde ise cümlenin anlamını tekit eden mastar olmasından kaynaklanmaktadır. Nitekim huve ‘abdullāhi hakkan vel-hakka le’l-bâtıl (O gerçekten Allah’ın kuludur, yalan değil, gerçekten öyledir.) dersin. İsa Aleyhisselâm’a kelimetu’llāh (Allah’ın kelimesi) ve kavlü’l-hakk (Hakk’ın sözü) denilmiş olmasının sebebi, onun arada bir baba vasıtası olmaksızın sadece Al-lah’ın “ol” kelimesi ile doğmuş olmasıdır ki bu isimlendirmede sonucun sebep ile isimlendirilmesi söz konusudur; tıpkı yeşil bitki örtüsünün [gökyüzünden ya-ğan yağmur ile yeşerdiği için] “gökyüzü” olarak, [bitkisel ve hayvanî] yağın çise olarak isimlendirilmesinde olduğu gibi. Yine, kavlü’l-hakk ifadesi ile İsa Aleyhisselâm kastediliyorsa, o zaman hakk kelimesi Allah Teâlâ’nın ismi de olabilir, sebat ve doğruluk anlamında da olabilir. Nitekim devamında gelen َون ُ َ ْ َ

ِ ِ ي ِ ا(Hakkında şüpheye düştükleri) ifadesi bunu desteklemektedir, yani onun du-rumu haktır, kesindir, ama onlar bu konuda şüphe içindedirler. َون ُ َ ْ َ “şüphe ediyorlar” anlamında olup el-miryetü, şek/şüphe demektir. Ya da yetemâravne (tartışıyorlar) anlamındadır. Zira Yahudiler onun için “sihirbaz, yalancı” demiş-ler, Hıristiyanlar ise “Allah’ın oğlu, üçün üçüncüsü” demişlerdir. Hazret-i Ali Radıyallāhu Anh, hitap ifadesi olarak temterûne şeklinde okumuştur. Übeyy b. Ka‘b’dan da kavle’l-hakki’l-llezî kâne’n-nâsü fî-hi yemterûn (İnsanların hakkında şüphelendikleri hak söz) şeklinde nakledilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

35. Âyetin Tefsiri

[309] Allah Teâlâ, çocuk sahibi olduğuna dair iddiaları reddederek, böyle bir şeyin aklen tasavvur edilemeyeceğini, imkânsız olduğunu, ilâhî zatın kendi-sinden bir evlâdın meydana geldiği zatlar gibi olmasının düşünülemeyeceğini ifade ederek Hıristiyanları yalanlamış ve onları susturmuş, daha sonra da hangi cinsten olursa olsun istediği her şeyi bir “ol” sözü ile vücuda getiren zatın, evlat doğuran canlılara benzer olmaktan münezzeh olduğunu ifade etmek suretiyle, Hıristiyanların iddia ettiği şeyin imkânsız olduğunu beyan etmiştir.

[310] Kavl (söylemek) ifadesi mecaz olup, “O’nun bir şeyi irade etmesi-nin ardından o şey derhal ve hiç beklemeksizin, kaçınılmaz olarak var olur.” anlamındadır. Burada bu durum, emrine mutlak olarak itaat edilen bir âmi-rin, emirlere bağlı kalan bir memura yöneltilmiş olan emrine benzetilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

36. Âyetin Tefsiri

[311] Medine kıraat imamları ve Ebû Amr [v. 154/771] inneyi fetha ile (enne) okumuşlardır ki anlam, “Allah benim ve sizin rabbiniz olduğu için ona kulluk edin.” şeklindedir. Tıpkı ا ً َ َ ا أَ َ ا ُ ْ َ َ َ ِ ِ א -Ayrı“) وَأنَ اca, mescitler Allah’a aittir. Öyleyse, Allah’la beraber hiç kimseye dua etme-yin.” [Cin 72/18]) ifadesi gibidir. Dörtlü1 ve Ebû ‘Ubeyd [v. 224/828] ise cüm-le başı olduğu için kesre ile (inne) okumuşlardır. Übeyy b. Ka‘b mushafında Vav’sız inne’llāhe ve bi-enne’llāhe şeklinde yer alır ki bi-enne’llāhe kıraatinde anlam, “İşte bu sebeple ona kulluk edin.” şeklindedir.

Bu bölümü tek başına aç →

37. Âyetin Tefsiri

[312] “Hizipler” yani Yahudi ve Hıristiyanlar. Bu görüş Kelbî’den [v. 146/763] nakledilmiştir. Sadece Hıristiyanların kastedildiği de söylenmiştir, zira onlar Nastūrîler, Ya‘kūbîler ve Melkânîler olarak üç hizbe bölünmüş-lerdi. Hasan-ı Basrî’den nakledildiğine göre bunlar, İsa kıssası kendilerine anlatıldığında bu konuda ihtilâfa düşerek insanlar arasında peygamberlere karşı hizipleşen kimselerdir.

[313] “O muazzam günü bütün dehşetiyle gördüklerinde” Yani;• Kıyamet günü hesap ve cezanın dehşetini gördüklerinde • Şahitlerin bulunduğu yerde ki durdurulup hesaba çekilecekleri yerdir • Şahitlerin şahitlik vakti geldiğinde• Bizzat gün, aleyhlerine şahitlik ettiğinde ve melekler, peygamberler ve

kendi dilleri, el ve ayakları kâfirliklerine ve kötü amellerine şahitlik ettiğinde

• Şahitlik yerinde veya şahitlik vaktinde. Bu ifadenin, İsa Aleyhisselâm ve annesi hakkında söyledikleri (yakşıksız

sözler) ve ettikleri (yalan) şahitlik anlamında olduğu da söylenmiştir.1 Âsım [v. 127/745], A‘meş [v. 148/765], Hamza [v. 156/773] ve Kisâî [v. 189/805].

Bu bölümü tek başına aç →

40. Âyetin Tefsiri

[314] [ ِْ ْ ْ وَأَ ِ ِ ْ

ِ ْ -ifadeleri, “Ne enteresan işitecekler, ne enteresan görecekler” an أَlamında olmakla birlikte] Allah Teâlâ hayret etmekle nitelendirilmez. Maksat, dünyada sağır ve kör kesilmişken o gün çok iyi işitecek ve çok iyi görecek olmalarının hayretâmiz olduğunu ifade etmektir. O gün hiç hoşlarına git-meyecek, kalplerini sıkıştıracak şeyler işitip görecek oldukları belirtilerek tehdit edildikleri de söylenmiştir.

[315] “Onlar” yerine “zalimler” buyrulması, bunların zulmünden1 daha ağır bir zulüm olmadığını ifade etmektedir. Zira kendilerine fayda sağlayacağı sırada kulak verme ve bakıp inceleme konusunda gaflete düşmüşlerdir. “Apa-çık sapma”dan maksat, dinleme ve bakma konusundaki gaflettir. “İş bitirilmiş olacak” yani hesap bitecek, cennetlikler cennete, cehennemlikler cehenneme sevk edilecekler. Bu, yani “işin bitirilmesi” Peygamber (s.a.)’e sorulduğunda, “Ölüm koçu iki grubun (cennetlik ve cehennemliklerin) gözleri önünde bo-ğazlandığında2” [Tirmizî, “Tefsir”, 20] buyurduğu nakledilmiştir.

ةِ ifadesi (hani) إذ [316] َ ْ َ ْ ا مَ ْ َ (için için yanma günü) ifadesinden be-deldir ya da hasret ifadesi ile mansūbdur. “Gaflet içinde” ifadesi de “apaçık bir sapma” ifadesi ile ilişkilidir. Bu görüş Hasan-ı Basrî’den nakledilmiştir. “Onları uyar” ifadesi ara cümledir. Ya da “gaflet içinde” ifadesi “onları uyar” ifadesi ile ilişkilidir ve anlam, “Onları bu hal üzere iken, gaflet içinde iman etmezlerken uyar.” şeklindedir. [“(O gün) bütün yeryüzüne ve üzerindeki kişilere Biz mirasçı olacağız.” ifadesi,] onları öldürüp beldelerini harap etmesi ve onların bedenlerinin yok edi-lip yeryüzünün de sonunun getirilmesi anlamına geliyor olabilir.

Bu bölümü tek başına aç →

42. Âyetin Tefsiri

de, hikmetin zıttı olarak “yapılması gerekenin tersini yapmak, yerli yerinde davranmamak” anlamında kullanılmaktadır. / ed.

2 “Ölümün boğazlanması” ölmenin ölmesinden, yani bir daha ölmek diye bir şeyin olmamasından, bir nevi ebediyetten kinayedir. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

45. Âyetin Tefsiri

[317] es-Sıddîk (özü sözü doğru) kelimesi tıpkı ed-dıhhîk ve en-nıt-tīk gibi mübalağa sıygalarındandır. Maksat onun çok doğru olduğu, Allah’ın kitapları, elçileri ve gayba dair haberlerini kesin olarak tasdik etmiş olduğudur. Ancak bu tasdik sanki daha çok ilâhî kitaplara ve pey-gamberlere yönelik olup “Bütün peygamberleri ve kitaplarını tasdik ederdi, kendisi de bir peygamber idi.” anlamındadır. Bu yönüyle de “Hayır!.. O, gerçeği getirmiştir ve peygamberleri tasdik etmektedir.” [Sāf-fât 37/37] ifadesi gibidir. Yahut, “O doğrulukta çok ileri bir noktadadır, zira nübüvvet görevinin temeli doğruluktur, zaten ayet ve mucizeleri konusunda Allah’ı tasdik eden kişinin de böyle olması gerekir.” mana-sındadır. Bu cümle [א ِ َ א ً ِّ ِ ُ כאنَ bedel ile bedel yapılan (yani İbrâhîm ,[إِile “hani…”) arasında bir ara cümle olarak yer almıştır. Tıpkı “Zeyd’i gördüm, senin kardeşin ne güzel adamdır.” ifadesi gibidir. Ayrıca iz (hani) ifadesinin kâne (idi) fiili ile ya da “özü sözü doğru bir peygam-ber” ifadesi ile ilişkili olması yani, “O, babasına bu şekilde hitap ettiği sırada, özü sözü doğru kimselerin ve peygamberlerin hasletlerini ken-disinde toplayan biri idi.” anlamında olması da mümkündür. Peygam-ber (s.a.)’in Hazret-i İbrahim ve kıssasını kitapta anmasından maksat, bunu insanlara okuyup iletmesidir; anlam “Onlara İbrahim’in haberini de oku.” [Şu‘arâ 26/69] ifadesindeki gibidir. Yoksa bu ifadelere kitabında yer veren ve hatırlatan, Allah Teâlâ’nın kendisidir.

[318] ِ َ أَ א (Babacığım) ifadesindeki Tâ, izafet Yâ’sını telafi etmek için gelmiştir. Telafi edilen harf ile telafi harfinin bir arada olmaması için yâ ebetî şeklinde kullanılmaz. Elif, Yâ’dan bedel olduğu için de yâ ebetâ şeklinde de nadiren kullanılır. Sîbeveyhi [v. 180/796] bunu (nâka (deve) kelimesinin azlık bildiren çoğul kalıbı olan enûkdan türeyen) eynuk keli-mesine, bu kelimedeki Yâ’nın, düşmüş olan Vav’ın telafisi olmasına ben-zetmiştir.

[319] Bak, İbrahim Aleyhisselâm, babasının içinde bulunduğu ‘aptallığın dibi’ denebilecek kadar büyük bir hata ve çirkin bir iş hakkında; aklın emrine isyan ve doğruyu yanlıştan ayırt etme özelliğinden büsbütün uzaklaşma niteli-ğindeki o büyük günah konusunda babasına nasihat edip öğüt vermek istediği zaman, sözü nasıl da en güzel uyum içerisinde sıralamış, en dengeli, zarif ve titiz ifadeleri seçmiş; bununla birlikte lütuf, incelik, yumuşaklık, güzel edep, güzel ahlâk ve güzel muamele gibi özellikleri sözünde barındırmış; bütün bun-larla süslediği sözlerinde babasına Yüce Rabbinin (şu) nasihati doğrultusunda öğüt vermiş… Ebû Hureyre’nin rivayet ettiğine göre Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuş: “Allah Teâlâ İbrahim Aleyhisselâm’a şöyle vahyetmiştir: Sen benim dostumsun, kâfirlere karşı bile güzel ahlâklı ol ki iyilerin girdiği yere giresin. Zira benim şu hükmüm, ahlâkını güzelleştiren kimseler için ezelde takdir olunmuş-tur: Ahlâkını güzelleştireni Arş’ımın gölgesinde gölgelendirir, Cennet’e yerleşti-rir ve civarıma yaklaştırırım.”

[320] İşte, İbrahim Aleyhisselâm da önce babasından bu hatasının sebebini söylemesini talep etmiş, bu taleple onun hatada ısrarına dikkat çekmek, ne ka-dar aşırı derecede hatalı olduğu konusunda onu uyandırmak istemiştir. Çünkü bir mabut, ödüllendirme ve cezalandırma kudretine sahip, fayda ve zarar vere-bilen, temyiz kabiliyetine sahip canlı, işiten, gören bir varlık bile olsaydı, yara-tılmışların bir kısmı onu ibadet edilmeye lâyık gören ve ona Rab’lık vasfı yük-leyen kişilerin aklını küçümseyebilir, onların apaçık bir azgınlık ve büyük bir zulüm içinde olduklarını tescil edebilirdi. Bu mabut, melekler ve peygamberler gibi mahlûkatın en şereflisi ve üstünü bile olsa… Allah Teâlâ “(Allah’ın kitap verdiği bir kişinin) size, ‘melekleri ve peygamberleri Rab olarak benimsemenizi emretmesi’ de olacak şey değildir! Siz (Allah ve dinine) teslimiyet gösterdikten sonra, hiç inkâr etmeyi emredebilir mi size?!” [Âl-i ‘İmrân 3/80] buyurmuştur. Zira ibadet, tazimin zirve noktasıdır ve nimet vermenin en üst derecesinde olan Zat’tan başkası ibadete lâyık değildir, yani yaratıp rızık veren, öldüren, dirilten, ödüllendiren, cezalandıran, bütün nimetlerin kökleri ve dalları kendisinden sadır olan Varlık’tan (Allah) başkası. İbadet O’ndan başkasına yöneltilirse –ki bu sıfatların O’ndan başka bir varlıkta bulunmasından Allah münezzehtir- bu ancak zulüm, azgınlık, küstahlık, nankörce ve bile bile inkâr etmek, aydınlık yoldan çıkıp bozuk, karanlık yola sapmak anlamına gelir. [Mabudun “canlı…” ol-ması durumunda bile böyle;] bir de kulluğunu his ve şuur sahibi bile olmayan cansız varlıklara yönelten birinin durumu nedir, var sen düşün! Ey böyle bir varlı-ğa kulluk eden kişi! Kulluk ettiğin şeyin, senin yardım taleplerine cevap verip başındaki belaları savmasını ya da imdadına yetişip bir ihtiyacını gidermesini bırak, daha senin kendisini zikrettiğini, ona senada bulunduğunu bile işitmez, karşısında nasıl boyun büküp huşû içinde durduğunu bile görmez!

[321] Sonra, ikinci olarak; lütuf ve şefkat göstererek babasını hakka da-vet etmiş, bu çağrısında babasını kara cahil olarak nitelemediği gibi ken-disini de çok üstün bir âlim olarak nitelememiştir; sadece, “Bende sende olmayan türden bir bilgi demeti var, dosdoğru yolu gösteren bir bilgi. Bu yüzden yüksünme, kabul et ki ben ve sen bir yolda ilerliyoruz ve senin elinde değil de benim elimde meşale var. Dolayısıyla, gel bana tâbi ol da seni yolu şaşırıp kaybolmaktan koruyayım” demiştir.

[322] Sonra, üçüncü olarak; onu bulunduğu halden vazgeçirmek için “Senin elindeki bütün nimetlerin sahibi olan Rahman sıfatına sahip Rab-bine isyan etmiş olan şeytan hem senin, hakkında sana ancak her türlü helâk, rezillik, ceza ve perişanlıktan başka bir şey istemeyen düşmanındır hem de senin baban Âdem’in ve onun bütün evlatlarının, yani senin tüm hemcinslerinin düşmanıdır. Seni bu sapkınlığa batıran, sana bunu emre-den, cazip gösteren odur. Eğer dikkatle bakar ve düşünürsen şeytana iba-det ettiğini görürsün.” demiştir. Ancak İbrahim Aleyhisselâm son derece ihlas sahibi olduğu ve rabbanî himmeti çok yüce olduğu için, şeytanın iki büyük hatasından sadece Yüce Allah’a isyan ve kibirlenme konusuyla ilgili olanı zikretmiş, onun Âdem ve zürriyetine olan düşmanlığını zikret-memiştir. Adeta onun bu konuda işlediği günahın büyüklüğüne bakmak, bunu düşünmek bütün aklını fikrini meşgul etmiş, zihnini kaplamış gibi konuşmuştur.

[323] Ardından, dördüncü olarak; onu kötü akıbetle, başına gelecek ceza ve vebal ile korkutmuştur ki bu ifade tarzı da ‘güzel edep’ özelliğin-den âri değildir. Çünkü burada cezanın onun başına muhakkak geleceği-ni, azaba duçar olacağını açık açık ifade etmemiş, bunun yerine “Sana bir azabın dokunmasından korkarım.” demiştir. Korkma ve dokunma keli-melerini kullanıp azap kelimesini nekire olarak kullanmış, şeytanın dost-luğunu, onun dost ve taraftarları arasında girmeyi azaptan daha vahim bir şey olarak saymıştır. Zira Allah’ın rızası, sevabın / mükâfatın kendisinden daha büyüktür, Allah Teâlâ kendi rızasını muazzam kazanç olarak nite-lemiş ve “Ama Allah rızası daha büyüktür... ki büyük başarı da budur.” [Tevbe 9/72] buyurmuştur. İşte aynı şekilde Şeytanın dostu olmak da Allah rızasının tam karşısında yer alır ve azabın bizzat kendisinden daha büyük ve daha muazzamdır.

[324] İbrahim Aleyhisselâm bu dört nasihatin her birinin başında “Ba-bacığım” ifadesine yer vermiş, böylece ona yaklaşmak, onun şefkatini uyan-dırmak istemiştir.

[325] ُ َ ْ َ א (işitmeyen) ve َِכ ْ َ ْ َ א (sana gelmemiş olan) ifadelerindeki Mâ, ism-i mevsūl Mâ’sı olabileceği gibi sıfatla nitelenen Mâ da olabilir. Lâ yes-me’u ve lâ yubsiru (işitmez ve görmez) ifadelerinin mef‘ûlü ise niyette bulunma-yıp büsbütün unutulmuş bir mef‘ûldür, tıpkı leyse bi-hi istimâ‘un ve lâ ibsārun (ne işitmesi var ne görmesi) ifadesindeki mef‘ûlün durumu gibidir. Şey’en (herhangi bir şey) ifadesinde iki ihtimal söz konusudur. Birincisi bunun mastar konu-munda olması, yani “herhangi bir fayda” anlamına olmasıdır ki bu mânanın, öncesindeki iki fiille birlikte, (“herhangi şey işitmeyen”, “herhangi bir şey gör-meyen” anlamında) takdir edilmesi de mümkündür. İkincisi ise bunun mef‘ûl olmasıdır ki bu durumda, tıpkı ağni ‘annî vecheke (Yüzünü benden uzak tut.) ifadesi gibi olur. “Bana, sana gelmeyen bir bilgi gelmiştir.” ifadesinde, İbrahim Aleyhisselâm’ın ilminin yenilendiği anlamı bulunmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

46. Âyetin Tefsiri

[326] İbrahim Aleyhisselâm babasının içinde bulunduğu durumun yakışık-sızlığını kendisine bildirdikten, görüşünü kesin kanıtlarla yerle bir ettikten ve ona bütün bu iltifatlarla oldukça sıra dışı bir şekilde nasihatte bulunduktan son-ra, yaşlı babası ona küfrün katılığı ve aşırı inatçı bir sertlikle hitap etmiştir; ona ismiyle seslenmiş, onun kendisine “babacığım” demesine karşılık, ona “evladım / yavrum” diye seslenmemiş ve “Sen şimdi benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyor-sun?!” derken haberi mübtedanın önüne geçirmiştir. Zira onun için en önemli husus, İbrahim’in yüz çevirmiş olmasıdır. Bu ifadede bir tür şaşkınlık vurgusu, İbrahim Aleyhisselâm’ın ilâhlardan yüz çevirmiş olmasını yadırgama ve ilâhları-nın kimsenin yüz çeviremeyeceği şeyler olduğunu ifade etme mânası bulunmak-tadır. Ayrıca bu ifadede, benzer bir tavrı kavminin kâfirlerinden görmekte olan Peygamber (s.a.)’e yönelik bir teselli ve manevi rahatlatma da bulunmaktadır.

כَ [327] َ ُ رَْ َ ifadesi “Sana dilimle laf atarım.” demek olup, kına-ma ve zemmetmeyi kastetmiştir. Nitekim racîm, ‘kendisine lânet atı-lan’ demektir. َכ َ ُ رَْ َ zinakârın recmedilmesinde olduğu gibi “Seni öldüreceğim!” anlamına geliyor da olabilir; recmdeki taş atma anlamın-dan, “Seni taşlayarak kovarım!” anlamında da olabilir. Zira recmin aslı

taş atmaktır. Meliyyen kelimesi el-melâvetten türemiş olup “uzun bir süre” de-mektir. Ya da “Ben seni darbe ile yere sermeden ve kaçacak halin kalmaz duru-ma düşmeden önce, yanımdan uzaklaş!” anlamındadır. Nitekim “Falan kimse şu işe güç yetirir.” anlamında fülânün melî’ün bi-kezâ denilir.

[328] Şayet “ ifadesi nereye (!Yanımdan uzaklaş, gözüme gözükme) واma‘tūftur?” dersen şöyle derim: Bu ifade “Seni taşlarım!” ifadesinin delâlet et-tiği “Benden sakın!” şeklindeki hazfedilmiş bir ifadeye ma‘tūftur, çünkü “Seni taşlarım!” ifadesi tehdit ve uyarıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

48. Âyetin Tefsiri

כَ [329] ْ َ َ مٌ َ (Selâmetle kal) ifadesi bir terkediş ve vedalaşma selâmıdır. Tıpkı “Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz size aittir; selâmetle!.. Bizim ca-hillerle işimiz yok!” [Kasas 28/55] ve “Cahiller kendilerine lâf attığında ‘Selâmetle (haydi bana eyvallah)!’ derler.” [Furkān 25/63] ifadelerindeki gibi. Bu ifade böylesi durumlarda nasihat edilen kişiyi terketmenin caiz olduğunu göstermektedir. Yalnız, İbrahim Aleyhisselâm’ın, babasını yumuşatma adına babasının selâmet bulması için dua etmiş olması da mümkündür. Nitekim onun bağışlanması için dua edeceğini vaad etmiştir. “Peki, İbrahim Aleyhisselâm’ın bir kâfirin ba-ğışlanması için dua etmesi, ona böyle bir vaatte bulunması nasıl caiz olabilir?” dersen şöyle derim: İbrahim Aleyhisselâm babasının küfürden tövbe etmesi şar-tını kastetmiştir, nitekim kâfirlere yönelik şer‘î emir ve yasaklarda da ‘dönüş yapıp iman etme şartı’ murat edilir. Aynı şekilde abdestsiz olana namaz kılması, fakire de zekât vermesi emredildiğinde, abdestsiz olanın önce abdest alması, fakir olanın da nisap miktarına sahip olması şartı kastedilir. Bazıları İbrahim Aleyhisselâm’ın “Babamı da bağışla! Çünkü o da yoldan çıkanlar arasında…” [Şu‘arâ 26/86] ifadesiyle, babası için bağışlanma dilemiş olmasının sebebinin, babasının ona iman edeceğine dair söz vermiş olması olduğunu söylemişler ve buna delil olarak, “İbrahim’in, babası için mağfiret dilemesi ise sadece ona ettiği bir vaatten dolayı idi.” [Tevbe 9/114] âyetini göstermişlerdir. Bu noktada birileri; “Kâfir için bağışlanma duasında bulunmayı yasaklayan şey vahiydir, yoksa aklen böyle bir şey mümkündür. Dolayısıyla, İbrahim Aleyhisselâm’ın kendisine bu konuda yasak bildiren vahiy iletilmeden önce babasına bu ko-nuda, aklî değerlendirmeye göre söz vermiş olması da mümkündür.” diyebilir.

Bu sözün doğruluğuna delâlet eden şey, “İbrahim’in, babasına; ‘Senin bağışlan-man için dua edeceğim; senin için yapabileceğim başka bir şey yok!..’ demesi müstesna” [Mümtehane 60/4] âyetidir. Eğer İbrahim Aleyhisselâm bu sözü söyler-ken babasının iman etmesini şart koşmuş olsaydı, o zaman böyle bir vaatte bu-lunması yadırganmaz, örnek alınması gereken hususiyetlerden bu istisna edil-mezdi. Kaldı ki, “İbrahim’in, babası için mağfiret dilemesi ise sadece ona ettiği bir vaatten dolayı idi.” [Tevbe 9/114] âyetinde vaatte bulunan kişi, babası Âzer değil, bizzat İbrahim Aleyhisselâm’dır, yani İbrahim Aleyhisselâm’ın “Babamı da bağışla! Çünkü o da yoldan çıkanlar arasında.” [Şu‘arâ 26/86] diye dua etmesinin sebebi, “Senin bağışlanman için dua edeceğim.” [Mümtehane 60/4] demiş olması-dır. Nitekim Hammâd er-Râviye’nin [v. 160/776-77] va‘adehâiyyâhu (ona ettiği vaat) ifadesini va‘adehâ ebâhu (babasına ettiği vaat) şeklinde okumuş olması da bunu teyit etmektedir. Doğrusunu Allah bilir.

[330] Hafiyyen “iyilik ve lütfetme konusunda zirvede olan” demek olup, hafiye bi-hî ve teheffâ bi-hî şeklinde kullanılır.

[331] “Sizi terk ediyorum!” derken Şam diyarına hicret etmeyi kastetmiştir. “Dua ettiğiniz şeyler” ifadesi, ibadet ettiğiniz şeyler anlamındadır.Çünkü dua ibadetin bir parçası ve araçlarından biridir. Peygamber (s.a.)’in “Dua ibadetin ta kendisidir.” sözü de bu mânadadır. [Tirmizî, “De‘avât”, 1.] “Onları ve Allah’tan başka taptıkları şeyleri terkedince…” [ Meryem 19/49] ifadesi de buna delâlet eder. Ayrıca dua ile, Şu‘arâ suresinde söz edilen duanın, [yani “Ya Rabbi! Bana hikmet bahşet; beni salihlere kat” [Şu‘arâ 26/83] ifadesinin] kastedilmiş olması da mümkündür.

[332] “Rabbime yalvardığım için de mahrum kalmayacağımı ümit ediyo-rum.” Bu ifade ile hem onların putlarına dua etmekle bedbaht olacaklarına gönderme yapmış, hem de “ümit ediyorum” ifadesi ile Allah karşısında tevazu-unu ifade etmiştir ki bu ifadede, nefsin köreltilmesi de söz konusudur.

Bu bölümü tek başına aç →

50. Âyetin Tefsiri

[333] Kâfir ve fâsıkları Allah rızası için terketmiş olan hiç kimse hüsrana uğramış değildir. Nitekim Allah Teâlâ da İbrahim Aleyhisselâm’a mümin ve peygamber evlatlar bahşetmiştir.

[334] “Rahmetimiz”den kasıt nübüvvettir. Bu görüş Hasan-ı Basrî’den nak-ledilmiştir. Kelbî’den [v. 146/763] de “mal ve evlat” görüşü nakledilmiştir. Rahmet, ona ihsan edilmiş dinî ve dünyevî her türlü hayrı ihtiva eden genel bir ifade ola-bilir. Lisânü’s-sıdk, güzel övgü demektir. Bu ifadede, dil ile varlığa gelen şey, bizzat dil (lisân) kelimesiyle ifade edilmiştir ki bu yönüyle, el ile verilen şeye (yani ihsan ve lütfa) el denilmesi gibi bir durum söz konusudur. Şair şöyle demiştir:

Bana öyle bir dil geldi ki, ona sevinmem

Şair burada “dil” ile mesajı kastetmiştir. “Arap lisanı” ifadesi de, Arapların dilleri, sözleri anlamındadır.

[335] Allah Teâlâ İbrahim Aleyhisselâm’ın “Sonrakiler arasında hayırla yad edilmemi nasip et.” [Şu‘arâ 26/84] şeklindeki duasını kabul etmiş ve onu rol model1 kılmıştır, öyle ki bütün din müntesipleri kendilerini ona nispet etmektedirler. Allah Teâlâ da “Atanız İbrahim’in dini” [Hac 22/78], “İbrahim’in hanif dini” [Bakara 2/135] ve “Samimi bir muvahhit olan, Müşriklerden olma-yan İbrahim’in dinine uy.” [Nahl 16/123] buyurmuş, bütün bunları ona vermiş ve kendisine övgüde bulunmuş olduğu gibi zürriyetine de vermiş ve onları da methetmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

51. Âyetin Tefsiri

[336] Muhlis, şirkten ve riyadan uzak bir şekilde kulluk eden, kulluğunu şirkten ve riyadan arındıran kimse ya da kendisini halis kılıp yüzünü bütü-nüyle Allah’a yönelten kimse demektir. Muhlâs ise Allah’ın kendisini kur-tardığı kimse demektir. Resûl (elçi), kendisine kitap verilen peygamberdir. Önemli mesajlar getiren (nebî) ise Yûşa‘ Aleyhisselâm gibi kendisine bir kitap verilmemiş olsa da, Allah’tan haber veren kimsedir.

Bu bölümü tek başına aç →

52. Âyetin Tefsiri

[337] ِ َ ْ َ ْ -yemînden türemiş olup sağ taraf anlamındadır ya da yüm اnden türemiş olup Tūr’un veya ِ ِ א ’in sıfatıdır. Allah Mûsâ Aleyhisselâm’ı, kendisiyle bir melek vasıtası olmaksızın konuşmuş olması sebebiyle, büyük kimselerin gizlice konuşmak için kendisine yakınlaştırdığı kimselere benzet-miştir. Ebu’l-‘Âliye’nin [v. 90/709] “Allah onu Tevrat’ın yazıldığı kalemlerin gı-cırtısını duyacak kadar kendisine yaklaştırmış.” dediği nakledilmiştir.1 Nümûne-i imtisal, paradigma, üsve-i hasene. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

53. Âyetin Tefsiri

[338] “Rahmetimizden” yani ona olan rahmet ve şefkatimizden dolayı kendisine Hârun’u hibe ettik. Ya da “Kendilerine rahmetimizden hibe ettik.” [ Meryem 19/50] âyetinde olduğu gibi burada da “Onlara rahmetimizin bir kısmı-nı hibe ettik.” anlamındadır. Bu son yoruma göre ُאه ,kelimesi bedel (biraderi) أَאرُونَ ise atf-ı beyandır; tıpkı raeytüracülen ehāke Zeyden (Bir adam gördüm, kardeşin Zeyd’i.) ifadesi gibi. Hârûn Aleyhisselâm Mûsâ Aleyhisselâm’dan yaşça büyük idi.1 Onun Mûsâ Aleyhisselâm’a destek ve takviye olarak verilmesi, bir hibe olmuştur. Nitekim İbn Abbas’tan da böyle bir görüş nakledilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

55. Âyetin Tefsiri

[339] Vaadine sadık olma özelliği diğer peygamberlerde de olmakla beraber, Allah Teâlâ burada İsmail Aleyhisselâm’ı teşrif edip yüceltmek için vaadine sadık olma vasfıyla zikretmiştir. Bu tıpkı (diğer peygamberlere) halîm (ağırbaşlı), evvâh (içli), sıddîk (özü sözü doğru) lakaplarının verilmesi gibidir. Bu onun özellikleri arasında meşhur olan nitelik olduğu için böyle zikretmiştir. İbn Abbas’tan nak-ledildiğine göre İsmail Aleyhisselâm bir seferinde bir dostuna kendisini bir yerde bekleyeceği vaadinde bulunmuş; bu yüzden onu orada bir sene beklemiştir. Kaldı ki o, kurban edilmeye sabretme konusunda da vaatte bulunmuştur. Nitekim “ İn-şâallah, beni sabredenlerden bulacaksın” [Sāffât 37/102] demiştir.

[340] İsmail Aleyhisselâm önce ailesine salih olmayı ve ibadeti emrederdi ki on-ları arkalarındaki kimseler için örnek kılsın. Böyle yapmasının bir sebebi de ibadeti emretme konusunda ailenin daha öncelikli olmasıdır. Nitekim Allah Teâlâ, “En yakınlarını, aşiretini uyar!” [Şu‘arâ 26/214]; “Ailene namazı emret!” [TāHâ 20/132] ve “Kendinizi ve ailenizi ateşten koruyun!” [Tahrim 66/6] buyurmuştur. Nitekim dikkat edersen, kendilerine sadaka verme konusunda da aile ve yakınlar daha önceliklidir. O halde, dinî anlamda ihsanda bulunma konusunda onlar haydi haydi öncelik-lidirler. “Ehli”nin, akrabası olsun olmasın bütün ümmeti anlamında olduğu da söylenmiştir. Çünkü peygamberlerin ümmetleri, onların aileleri kapsamında sayılır. Buradan, salih bir insanın, bırakın yakın akrabalarını ve yakınlarını, uzak kimselere bile nasihatten yüksünmemesi, onlara dinî anlamda faydalı olacak şeyleri yapmak-tan geri durmaması, bu konuda kusur işlememesi gerektiği anlaşılmaktadır.

1 O sırada Hazret-i Mûsâ 80, Hazret-i Hârûn ise 83 yaşında imiş [Bkz. Ahd-i Atik, Çıkış, 7/7] / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

57. Âyetin Tefsiri

kitabını çok tedris etmesinden kaynaklanmakta imiş. Asıl ismi Uhnûh’tur. Ancak bu görüş doğru değildir, zira eğer İdrîs kelimesi ders kökünden if‘îl vezninde türe-miş olsaydı o zaman gayr-i münsarif olmazdı. Çünkü bu durumda bu kelimede özel isim olmak dışında gayr-i münsarif olmayı gerektiren bir sebep kalmayacak, tek bir sebep yeterli olmadığı için de kelime münsarif olacaktı. Oysa bu kelime-nin gayr-i münsarif olması, yabancı bir kelime olduğuna delildir. Aynı şekilde İblîs de yabancı bir kelimedir, iddia ettikleri üzere iblâstan türememiştir. Bunun gibi, İbnü’s-Sikkît’in [v. 244/858] iddia ettiğinin aksine, ya‘kūb kelimesi ‘akıbden, isrâ’îl kelimesi esri ille kelimesinden türemiş değildir. Dil sanatında muhakkik ve deneyimli olmayan kimselerden bu tür yanlışlar çok sadır olmaktadır. Yalnız, idrîs kelimesinin o dilde de derse yakın bir anlama sahip olması ve bu yüzden râvînin bu kelimenin dersten türemiş olduğunu zannetmiş olması mümkündür.

[342] “Yüce bir mekân” nübüvvet ve Allah’a yakınlık şerefidir. Allah Teâlâ ona otuz sahife indirmiştir. Kalemle ilk yazan, yıldız ilmi ve hesap konusunda ilk kez nazarda bulunan, yani gözlem yapıp düşünen, ilk elbise dikip terzilik yapan odur. Ondan önce insanlar deri giyinirlerdi. Enes b. Mâlik’in merfû‘ bir rivayet olarak “İdris Aleyhisselâm’ın dördüncü kat göğe yükseltilmiş ol-duğu”nu nakletmiştir. [Tirmizî, “Tefsîr”, 20.] İbn Abbas’tan ise altıncı semâya yükseltildiği [Müslim, “İman” 162.], Hasan-ı Basrî’nin ise “Cennete yükseltildi, cennetten daha yüksek bir şey yoktur.” dediği nakledilmiştir. Yine Nâbiğâ el-Ca‘dî’den [v. 65/685] nakledildiğine göre, Peygamber (s.a.)’e sonunda:

Şanımız, şerefimiz ulaştırdı bizi göklereBunun üstünde bir nailiyet daha isteriz elbette

mısralarının olduğu bir şiir okuduğu, bu mısralara geldiğinde Peygamber (s.a.)’in “Nedir bu nailiyet ey Ebû Leylâ?” dediği, onun da “cennet” diye cevap verdiği rivayet edilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

58. Âyetin Tefsiri

ِכَ [343] surede Zekeriya Aleyhisselâm’dan İdris Aleyhisselâm’a (İşte onlar) أوُkadar zikri geçen kimselere işarettir. َ ِّ ِ َ ا ِ (peygamberler) ifadesindeki Min açıklayıcıdır; Fetih suresinin sonundaki ْ ُ ْ

ِ אتِ ِ א ا ا ُ ِ َ ا وَ ُ َ َ آ ِ ُ ا َ ا َ وَةً َ

ِ ْ َ (Bunlardan iman edip salih amel işleyenlere Allah, mağfiretin yanı sıra büyük de bir mükâfat vaat etmektedir.- [Fetih 48/29]) âyetinde de böyle kul-lanılmıştır. Çünkü bütün peygamberler nimete mazhar kılınmış kimselerdir. İkinci Min ise kısmîlik ifade eder. Zira İdris Aleyhisselâm Âdem Aleyhisselâm’ın zürriyetindendir, hem ona çok yakındır. Çünkü o, Nûh Aleyhisselâm’ın babası-nın dedesidir. İbrahim Aleyhisselâm da Nûh Aleyhisselâm’ın gemide beraberin-de taşıdığı kimselerin zürriyetindendir, çünkü Nûh oğlu Sâm’ın soyundandır. İsmail Aleyhisselâm İbrahim zürriyetinden; Mûsâ, Hârûn, Zekeriya ve Yahya peygamberler ise İsrail (Yakup) zürriyetindendir. Aynı şekilde İsa Aleyhisselâm da öyledir. Çünkü Hazret-i Meryem onun soyundandır.

א [344] ْ َ َ ْ ِ ifadesi birinci Min’e (Doğruya ilettiğimiz nice kimseler) وَatıf olabileceği gibi, ikinci Min’e de atıf olabilir. َ ِ ِכَ ifadesi ا (işte onlar) أوُifadesinin haberi olursa, o zaman ْ ِ ْ َ َ ْ ُ -ifa (onlara okunduğu zaman) إِذا desi yeni bir cümle başlangıcı olur; fakat َ ِ ِכَ ifadesi ا ,nin sıfatı olursa’أوُo zaman ْ ِ ْ َ َ ْ ُ ifadesi haber olur. Şibl b. Abbâd el-Mekkî [v. 148/765] إِذا müzekker olarak yütlâ şeklinde okumuştur, çünkü hem “Rahmân’ın âyetleri” ifadesinin müennesliği hakiki değildir, hem de arada fasıla bulunmaktadır.

[345] el-Bukiyy, bâkin (ağlayan) kelimesinin çoğuludur; tıpkı sâcidin çoğu-lunun sücûd; kā‘idin çoğulunun ku‘ûd olması gibi. Peygamber (s.a.)’in “Kur’ân okuyunuz ve ağlayınız, ağlayamıyorsanız ağlar gibi yapınız.” dediği nakledil-miştir [İbn Mâce, “İkâmetü’s-salavât”, 176. Benzer lafızlarla.] Sālih el-Mürrî’nin de [v. 172/788] “Rüyamda Peygamber (s.a.)’in huzurunda Kur’ân okudum. Bana ‘Bu sadece okumaktır ey Sālih! Peki, ağlamak nerede?’ diye sordu” dediği nakledil-miştir. İbn Abbas’ın ise “Münezzeh olan Allah’a secde âyetlerini okuduğunuz zaman ağlamadan secde etme konusunda acele etmeyin, içinizden birinizin gözü ağlamıyorsa bile, kalbi ağlasın.” dediği nakledilmiştir. Yine Peygamber (s.a.)’in “Kur’ân hüzünle inmiştir, siz de onu okuduğunuz zaman hüzünlenin.” buyurduğu rivayet edilmiştir. [Ebû Nuaym el-Isfeânî, Hilyetü’l-evliyâ, VI, 196.]

[346] Âlimler demişlerdir ki: Kişi tilavet secdesi esnasında, oku-duğu âyetlerin muhtevasına uygun bir şekilde dua eder; eğer Sec-de suresindeki secde âyetini okuyorsa, Allāhumme’c’alnî mine’s-sâ-cidîne li-vechike el-müsebbihîne bi-hamdike ve e‘ûzu bi-ke en ekûne mine’l-müstekbirîne ‘an emrike (Allah’ım! Beni sana secde eden, seni hamd ede-rek tesbih eden kullarından eyle, senin emrine karşı kibir gösterenlerden olmak-tan sana sığınırım.) diye dua eder. Eğer Sübhân [İsrâ] suresindekini okuyorsa

o zaman Allāhumme’c‘alnî mine’l-bâkîne ileyke’l-hāşi‘îne le-ke (Allah’ım! Beni se-nin huzurunda gözyaşı döken ve sana karşı huşû içinde olanlardan eyle!) diye dua eder. Eğer bu ( Meryem’deki) âyeti okuyorsa, o zaman da Allāhumme’c‘alnî min ‘ibâdike’l-mün‘ami ‘aleyhim el-mehdiyyîne’s-sâcidîne le-ke’l-bâkîne ‘inde tilâveti âyâtike (Allah’ım! Beni kendilerine nimet ihsan edilmiş, hidayet edilmiş olan, sana secde eden, âyetlerin okunduğunda ağlayan kullarından eyle!) diye dua eder.

Bu bölümü tek başına aç →

59. Âyetin Tefsiri

[347] Halefehû “ardından geldi” demektir. Bir şey iyi bir şeyin ardından geldiği zaman onu fetha ile halef şeklinde, kötü bir şeyin ardından geldiği zaman ise onu sükun ile half şeklinde ifade ederler. Benzer şekilde hayır sözü verildiği zaman va‘d, kötülük sözü verildiği zaman ise va‘îd denilir.

[348] İbn Abbas’tan nakledildiğine göre ayette sözü edilen kimseler, farz olan namazı terkeden, içki içen, baba bir kızkardeş ile evlenmeyi helal gören Yahudilerdir. İbrahim en-Nehaî [v. 96/714] ve Mücâhid’den [v. 103/721] “Bun-lar namazı tehir etmek suretiyle zayi etmişlerdir.” görüşü nakledilmiştir. Fa-kat “Ancak dönüş yaparak iman edip salih amel işleyenler müstesna” [ Meryem 19/60] âyeti ilk görüşü, yani bu kimselerin kâfirler olduklarını teyit eder. Haz-ret-i Ali’nin de “arzularına uydular” ifadesi hakkında, “Bunlar güçlü binalar yapan, gösteriş için bineklere binen, şöhret bulmak için giyinen kimseler-dir.” dediği nakledilmiştir. Katâde b. Di’âme es-Sedûsî’nin [v. 117/735] “Bu, bu ümmet hakkındadır.” dediği nakledilmiştir. İbn Mes‘ûd, Hasan-ı Basrî ve Dahhâk b. Müzâhim [v. 105/723] salevât şeklinde çoğul okumuşlardır.

[349] Araplar her tür şerri ğayy, her tür hayrı da reşâd kelimesi ile ifade etmişlerdir. Şair el-Murakkış şöyle demiştir:

Kim bir hayır elde etse, insanlar onun halini övüp dururKötülük edense, bu kötülük sebebiyle mutlaka bir kınayıcı bulur

[350] Zeccâc [v. 311/923] ğayyen kelimesini cezâe ğayyin (azgınlığın karşı-lığı) olarak tefsir etmiştir ki bu tıpkı א ً َא َ أَ ْ َ (Günahının vebaliyle karşılaşır. [Furkān 25/68]) ifadesinin “Günahının karşılığını görür.” anlamında olması gi-bidir. Ya da bu ifade “Cennet yolundan sapmış olur.” anlamındadır. Ğayyın diğer cehennem vadilerinin kendisinden Allah’a sığındıkları bir cehennem vadisi olduğu da söylenmiştir. Ahfeş [v. 215/830] yelkavne kelimesini yulakkev-ne şeklinde rivayet etmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

60. Âyetin Tefsiri

[351] Yüdhalûne ve yedhulûne şeklinde iki okuyuş vardır. Anlam, “Amel-lerinin karşılığını eksiksiz alırlar, alacakları karşılıktan herhangi bir şey ek-siltilmez, aksine kat kat fazlası verilir.” şeklindedir. Bu ifade onların daha önce kâfir olmalarının, bu şekilde dönüş yapmaları halinde kendilerine bir zarar vermeyeceğinin beyanıdır. Buradaki zulüm kelimesinin kullanımı tıp-kı, “Şunu şöyle yapmaktan seni alıkoyan nedir.” anlamında mâ zalemeke en tef‘ale kezâ? demen gibidir. Yahut da “Asla zulme uğramazlar, kendilerine zulüm namına hiçbir şey yapılmaz.” anlamındadır.

Bu bölümü tek başına aç →

61. Âyetin Tefsiri

[352] Cennet, “ Adn cennetleri”ni de içine aldığı için, burada Adn cenneti1 ifadesi (önceki âyette geçen) cennetin bedeli olarak kullanılmış olup, ebsartü dâ-rake el-kā‘ate ve’l-’alâlî (Evini gördüm, salonu ve odaları.) ifadesine benzemekte-dir. ‘Adn kelimesi özel isim olduğu için ma‘rifedir, dolayısıyla el-‘Adn anlamın-dadır; ikāmet demektir. Buna benzer şekilde Araplar el-feyn (an), es-seher (seher vakti) ve gayr-i münsarif kabul etmeyenlere göre el-ems (dün) mânalarının özel isimleri olarak feynetu, seheru ve emsi kelimelerini kullanırlar; işte ‘adn de bu şe-kilde kullanılmıştır. Ya da “Adn cenneti” cennet topraklarının özel ismidir, zira cennet toprakları ikāmet mekânlarıdır. Böyle olmasaydı, bu kelimenin bedel olarak kullanılması mümkün olmazdı. Çünkü nekire kelimeler sıfat almadıkça ma‘rife kelimelerin bedeli olamazlar. Yine, böyle olmasaydı bu kelimenin elletî ile nitelenmesi de mümkün olmazdı. Bu ifade cennâtu ‘adnin ( Adn cennetleri) şeklinde çoğul olarak ve cennetü ‘adnin (Adn cenneti) şeklinde tekil olarak mübteda olduğu için merfû‘ yapılarak okunmuştur. Mâna, “Allah onu kulla-rın gözünün önünde olmadığı, onlara gaip olduğu halde vaat etmişti.” ya da “Onlar bu cennetten gaip oldukları, onu müşahede edemedikleri halde vaat etmişti.” veya “Gaybı tasdik ve ona iman şeklinde vaat etmiştir.” şeklindedir.

[353] Me’tiyyen kelimesinin fâ‘il anlamında mef‘ûl olduğu söylenmiştir. Oysa vaat edilen şey cennettir, “Onlar ise cennete gireceklerdir.” demek daha uygundur.2 Ya da ifade, “Onun vaadi yerine getirilmiştir, yapılmıştır.” anlamın-dadır; etâ ileyhi ihsânen (Ona ihsan olarak geldi.) sözünde olduğu gibi.

Bu bölümü tek başına aç →

62. Âyetin Tefsiri

insanlar ona gelecek olduğu için me’tiyy “kendisine gelinen” anlamında mef‘ûl olmaktadır. / ed.

[354] Lâğv herhangi bir faydası olmayan boş ve gereksiz söz demek-tir. Burada boş sözden kaçınmanın, sakınmanın zorunluluğuna dikkat çe-kilmektedir. Zira Allah Teâlâ mükellefiyetin olmadığı diyarı (cenneti) boş sözden arındırmıştır. Allah Teâlâ’nın şu ifadeleri bu mânayı ne güzel ifade etmektedir: “Onlar ki asılsız sözlere tanıklık etmezler; boş ve kötü lâkırdıla-ra (dalanlara) uğradıklarında uzaklaşırlar.” [Furkān 25/72], “Boş söz işittikle-rinde de (o lâkırdının sahiplerine) ‘Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz size aittir. Selâmetle!.. Bizim cahillerle işimiz yok!’ diyerek ondan yüz çe-virirler.” [Kasas 28/55]. Boş sözden, cehaletten, bizi ilgilendirmeye şeylere dalıp gitmekten Allah’a sığınırız. Mâna şöyledir: Eğer birbirlerine selâm vermeleri ya da meleklerin onlara selâm vermesi boş söz ise, onlar bundan gayrı boş söz işitmezler. Buradaki ifade tarzı şairin şu mısralarındaki gibidir:

Hiçbir kusurları yok; düşman birliklerini doğrarken örselenen kılıçlarından gayrı!

[355] Ya da anlam “Orada sadece kusur ve eksiklikten kendilerini salim ve beri kılacak olan sözler işitirler.” şeklinde olup istisnâ, munkatı istisna türündendir. Veya selâm selâmet duasında bulunmak anlamındadır. Oysa dârussselâm (yani cennet), selâmet diyarı demektir. Dolayısıyla selâmet di-yarının halkına selâmet duasında bulunmak zahiri itibariyle boş söz sayılır. Sadece karşıdaki insana bir saygı ve ikram şeklinde faydası vardır.

[356] İnsanlardan bazıları sadece bir öğün yer, bazıları ise her buldu-ğunda yer ki bu, açgözlülerin âdetidir. Bazı insanlar ise bir sabah bir de akşam yerler; bu da dengeli, övülmeye değer bir âdettir. Aslında cennette gece - gündüz yoktur; burada takdiren böyle söylenmiştir. Ayrıca Araplar nezdinde nimete kavuşmuş kimse, sabah ve akşam yiyecek bulan kimsedir. Burada onlara verilen rızkın devamlılığının kastedilmiş olduğu da söylen-miştir. Nitekim ene ‘inde fülânin sabâhan ve mesâen ve bükraten ve ‘aşiyyen (Ben sabah - akşam, erken - geç hep falan kimsenin yanındayım.) der ve bununla zikredilen malum vakitleri değil, devamlılığı kastedersin.

Bu bölümü tek başına aç →

63. Âyetin Tefsiri

muştur. Mâna, “Vârisi merhûmun malına sahip kılıp malı ona bı-raktığımız gibi, cenneti de onlara bırakacağız.” şeklindedir. Takva sahipleri kıyamet günü Rablerine kavuştukları zaman amel-leri sona ermiş olsa da amellerinin meyveleri bâki kalacaktır ki

o da cennettir. Allah Teâlâ onları cennete soktuğu zaman, tıpkı vârisin mer-humun malına sahip olması gibi, onları da takva sahibi olmalarından dola-yı cennete mirasçı kılmış olmaktadır. Bunların, cehennemliklerin itaatkâr olmaları durumunda cennette sahip olacakları meskenlere mirasçı kılınaca-ğı da söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

64. Âyetin Tefsiri

[358] “Biz, ancak senin Rabbinin emriyle iniyoruz” cümlesi, Hazret-i Peygamber’e vahyin gelmesi geciktiği zaman Cebrâil Aleyhisselâm’ın kendisi-ne söylemiş olduğu sözün aktarımıdır. Rivayete göre vahiy kırk gün boyunca gelmemiştir. Bu sürenin on beş gün olduğu da söylenmiştir. Bu sürenin on beş gün olduğu da söylenmiştir. Bu, Peygamber (s.a.)’e Ashâb-ı Kehf, Zülkarneyn ve ruh konusunda soru sorulduğu zaman olmuştur; Peygamber nasıl cevap ve-receğini bilememiş, bu konuda kendisine vahyedilmesini beklemiş ve (bir süre vahiy gelmeyince) bu durum ona çok ağır gelmiştir. Müşrikler, “Rabbi onu terk etti, bıraktı.” demişler, Cebrâil Aleyhisselâm vahiy getirdiğinde ise ona, “O kadar geciktin ki seni çok özledim ve sû-i zanda bulundum!” demiş; bunun üzerine “Ben daha çok özledim, ama nihayetinde ben emir kuluyum, gönderildiğim zaman inerim, alıkonulduğum zaman dururum.” demiştir. Allah Teâlâ da bu âyeti ve Duhâ sûresini inzâl etmiştir. Meleklerin tenezzül etmesi iki mânadadır; ilki ağır ağır inme, ikincisi ise mutlak olarak inme mânasıdır. Nitekim şair şöyle demiştir:

Bir insanoğlu olamazsın sen; bir meleğin oğlusundurAncak, gök boşluğundan aşağı süzülerek inen…

[359] Zira tenezzele fiili nezzele fiilinin dönüşlü halidir, nezzele ise tedrî-ci olarak indirme anlamına gelir. Bu konuma uygun olan fiil, ağır ağır inme anlamındaki fiildir. Kastedilen şudur: Bizim değişik zamanlarda ara ara iniyor olmamız, sadece Allah’ın emri, O’nun doğru ve hikmetli görmesi ile gerçekleş-mektedir. Önümüzdeki ve ardımızdaki yön ve mekânlar ve bunların arasında-kiler, içinde bulunduğumuz mekânlar hep O’na aittir, bizler bir yönden diğer bir yöne, bir mekândan diğer bir mekâna ancak O’nun emri ve isteği ile intikal edebiliriz, her hareket ve sükûnu, olmuş ve olacak her hali bilen ve muhafa-za eden O’dur, O’nun hakkında gaflet ve unutma gibi bir şey düşünmek caiz değildir, O bir maslahat ve hikmet görmedikçe ve bize izin vermedikçe bizler onun manevî egemenlik alanı içerisinde nasıl hareket edebiliriz ki?!

[360] Bu ifadenin (yani önümüzdeki, arkamızdaki ve bu ikisi arasındaki her şey ifadesinin), geçmişte olup biten dünyevî şeyler ve gelecekte olacak uh-revî şeyler anlamında olduğu, ‘bu ikisi arasındaki şeyler’in ise Sūr’a iki kez üfle-me arasındaki süre olduğu da söylenmiştir ki bu da kırk senedir. Yine, ifadenin ömrümüzün geçen kısmı ile gelecek kısmı ve şu an içinde bulunduğumuz hal anlamında olduğu, ayrıca, var olmamızdan öncesi ve yok olmamızdan sonrası anlamında olduğu, (peygambere) tenezzül ettiğimizde önümüzdeki yer ve ardı-mızda bıraktığımız gök ve bu ikisinin arası anlamında olduğu da söylenmiştir. Anlam şöyledir: O her şeyi ihata eder, hiçbir gizli şey O’na gizli kalamaz, zerre kadar bir şey dahi O’ndan saklanamaz, o halde biz O’nun hikmetinden sâdır olmayan ve O’nun bize izin vermediği, emretmediği bir adımı nasıl atabiliriz?!

[361] “Ve senin Rabbin unutkan değildir.” ifadesinin, “Rabbin seni ne terk etti ne de darıldı.” [Duhâ 93/3] ifadesindeki gibi, Rabbin seni terk etmiş ve edecek değildir anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani vahyin inmemiş olması, sadece buna yönelik emrin olmamasındandır. Vahyin gecikmesi ise Allah’ın seni terk etmiş, bırakmış olmasından değil, O’nun neyin maslahat olduğunu çok iyi bil-mesinden kaynaklanmaktadır. Bu ifadenin, müttaklerin cennete girdiklerinde söyleyeceği sözün aktarımı olduğu da söylenmiştir. Yani “Biz cennete ancak Al-lah’ın amellerimizin karşılığını vermesi ve girmemizi emretmesi sonucunda gir-dik; geçmişteki, şimdiki ve gelecekte olması beklenen bütün işlerimizin gerçek mâliki O’dur; bütün hayır amellerini bize lütfeden, bizi onlara muvaffak kılan ve o amellerin karşılığını veren O’dur.” Allah Teâlâ da onların bu sözünü onay-lama babında şöyle buyurur: “Senin Rabbin” amel eden kimselerin amellerini “unutmaz”, onlara vermesi gereken sevaptan gafil değildir. Yerin, göğün ve bu ikisi arasındaki şeylerin manevî egemenliğine sahip olan kudret hakkında gaflet ve unutma nasıl mümkün olabilir?! Ardından, peygamberine şöyle demiştir: İmdi, sen Rabbini bu sıfat ile tanımış olduğuna göre, artık amele yönel ve Rab-bine ibadet et! O, senden gayrı diğer takva sahiplerine karşılıklarını verdiği gibi sana da karşılığını verecektir.

[362] Humeyd b. Kays el- A‘rec [v. 130/747] bu fiili Yâ ile, Cebrâil Aley-hisselâm’dan aktarma formunda, fail zamiri vahye raci olacak şekilde ve mâ yetenezzelü (Vahiy nâzil olmuyor.) şeklinde okumuştur. İbn Mes‘ûd’un da, [illa bi-emri Rabbike ifadesini] illâ bi-kavli Rabbike (ancak Rabbinin sözüyle) şeklinde okuduğu nakledilmiştir. Nesiyy kelimesi konusundaki ihtilâf [fe‘ûl mi yoksa fe‘îl mi olduğu] aynen bağiyy kelimesindeki ihtilâf gibi olmalıdır.1

1 Bu surenin 20. Ayetinde geçen א ِ َ kelimesinin tefsirine bakınız. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

65. Âyetin Tefsiri

[363] “Göklerin ve yerin Rabbi” ifadesi “senin Rabbin” [ Meryem 19/64] ifadesinden bedeldir. “O, göklerin ve yerin Rabbidir, (o halde sadece O’na kulluk et)” şeklinde hazfedilmiş bir mübtedanın haberi de olabilir. Nitekim şair şöyle demiştir:

“ Havlân kabilesi(dir bunlar)! Evlen kızlarıyla!” diyen nice kadın var

[364] Bu yoruma göre “Ve senin Rabbin unutkan değildir” [ Meryem 19/64] ifadesi müttakilerin sözü olabilir; devamındaki ifadeler ise Allah Teâlâ’nın sözüdür.

[365] Şayet “ ْ ِ َ ْ א fiili ا َ ْ َ َ ِ َ ْ -âyetindeki gibi, sı [TāHâ 20/132] وَاْlası olan ‘Alâ ile geçişli olması gerekmiyor muydu?” dersen şöyle derim:Burada kulluk, senin [akranıyla] dövüşen kişiye istabir li-kırnike (Akranına karşı sebat et!) cümlesindeki kırn kelimesinin kullanılışı gibidir. Yani şöyle buyrulmuştur: Sadece Allah’a kul olmak sana çeşitli sıkıntı ve meşakkat-ler getirecektir, bunlara karşı durma konusunda sabırlı ol. Ehl-i Kitab’ın sana düşmanlıkları, seni zora sokmak için söyledikleri ağır sözler, vahyin bir müddet gecikmiş olması ve Müşriklerin sana karşı kopardıkları yaygara içini daraltmasın.

[366] “O’nunla aynı ismi taşıyan birini biliyor musun?!” Yani hiçbir şey “Allah” ismiyle anılmış değildir. Müşrikler putlarını “ilâh” diye isimlendirir-ler; Uzzâ’ya “ilah” derlerdi. İlâh kelimesinin başındaki Hemze yerine Elif Lâm takısı getirilerek oluşturulan “Allah” ismi ise hak olan mabuda mahsus olup başkası için kullanılmaz. İbn Abbas’tan, “Allah’tan başka hiçbir varlık Rahmân olarak isimlendirilmez.” şeklinde bir görüş nakledilmiştir. İfadenin, “O’ndan gayrı bir varlığın bâtıl şekilde değil de hak olarak O’nun ismiyle isimlen-dirildiğini biliyor musun?” anlamında olduğu da söylenmiştir. Çünkü bâtıl olarak isim vermek muteber bir isimlendirme olmadığı için, aynı zamanda yok hükmündedir. Semiyyen kelimesinin denk ve benzer anlamına gediği de söylenmiştir. Buna göre mâna şöyledir: Kulların kulluk edeceği O’ndan başka bir mabud bulunmadığı ortada olduğuna göre, o zaman O’na kulluk etmek ve bu kulluğun külfet ve meşakkatlerine sabretmek gerekmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

67. Âyetin Tefsiri

[367] Burada insan kelimesi ile bütün bir insan cinsi kastedilmiş olabi-leceği gibi bazı insanlar, yani kâfirler kastedilmiş de olabilir. Şayet “Neden bütün insanların kastedilmiş olması mümkün olsun ki, zira bütün insanlar bu sözü söylemezler?” dersen şöyle derim:Bu söz, insan cinsinden olan kimselerden sadır olduğu için, sözün bütün bir insan cinsine isnat edilmesi mümkündür. Nitekim Araplar, “Falan oğulları filan kimseyi öldürdüler.” derler. Oysa öldüren, onlardan sadece biridir. Ferezdak da şöyle demiştir:

‘Abs oğullarının vurdukları o kılıçVerkā’nın ellerinden kaydı, Hâlid’in başına isabet etmedi

Şair burada “Verkā’nın ellerinden kaydı” ifadesini kullanmakla birlikte, kılıç darbesini Abs oğullarına isnat etmiştir. Verkā dediği, Abs kabilesine mensup Verkā b. Züheyr b. Cezîme’dir.

[368] Şayet “İzânın ُج َ ْ fiiliyle mansūb (çıkarılacağım / diriltileceğim) أُolması mümkün olmadığına göre -zira fiilin başında Lâm vardır, sözgelimi el-yevme le-Zeydün kāimün (Bugün Zeyd elbet ayaktadır.) şeklinde bir ifade kul-lanılmaz- o zaman bu ifade ne ile mansūbdur?” dersen şöyle derim:Zikredilen ifadelerin delâlet ettiği hazfedilmiş bir fiil ile mansūbdur. Şayet “Muzari fiilin başına gelen Lâmu’l-ibtidâ, fiile şimdiki zaman mânası verir. O halde bu fiil ge-lecek zaman anlamı veren sevfe ile nasıl bir araya gelebilmiş?” dersen şöyle de-rim:Tıpkı yâ Allāh ifadesindeki Hemze’nin sadece telafi için bulunuyor olması ve ma‘rifelik anlamını kaybetmiş olması gibi, burada da Lâm’ın sevfe ile birlikte gelmesi sadece tekit içindir; böylece Lâm’daki şimdiki zaman mânası oldukça azalmış, neredeyse yok olmuştur. E-izâ mâ ifadesindeki Mâ da tekit içindir. Sanki yadırgama ve çok uzak görme babında, “Ölümümüz ve helâkimiz kesin olarak gerçekleştiğinde, diri olarak bir daha mı çıkarılacakmışız gerçekten?!” demiş olmaktadırlar. Çıkartılmaktan maksat, topraktan ya da yokluk halinden çıkartılmaktır. Ya da “Falanca âlim çıktı.” ve “Filanca cesur çıktı.” ifadelerindeki gibi, o hususta nadir görülür bir kişi oldu mânasında kullanılmış da olabilir. Bu durumda adeta alaycı bir şekilde, “Şimdi ben ‘ender görülür bir canlı’ olarak çıkartılacakmışım öyle mi!?” demiş olmaktadır.

[369] Hasan-ı Basrî ve Ebû Hayve [v. 203/818] le-sevfe ahrucu (çıkacak mışım öyle mi?) şeklinde okumuşlardır. Talha b. Musarrıf ’ın [v. 112/730] ise le-se-ahrucu şeklinde okuduğu nakledilmiştir ki bu tıpkı İbn Mes‘ûd’un le-se-yu‘tīke [Duhâ 93/5] okuyuşu gibidir.

[370] Bu ifadede (א َ جُ َ ْ فَ أُ ْ َ َ ِ א zarfın önce zikredilmesi ve (أإَِذا başına yadırgama anlamındaki soru harfinin getirilmiş olması, ölüm sonra-sının, hayatın sıra dışı hale geldiği bir vakit olmasındandır. Nitekim inkâr-ları da bu yüzdendir. Bu ifade tıpkı iyilik yapan bir kişiye kötülükle karşılık veren birine, e-hîne temmet ‘aleyke ni‘metü fülânin ese’te ileyhi (Falanca sana her türlü imkânı sağladığı halde, ona kötülük ettin hâ)!? demek gibidir.

[371] ُ כُ ْ َ َ لُ ifadesindeki Vav, lâ yezkürüyu [66. Ayetteki] (düşünmez mi) أوََ ُ َ (der) ifadesine atfeder. Atfedilen ile atıfta bulunulan kelime arasına yadırgama mânası veren Hemze girmiştir, anlam şöyledir: “Bunu diyor da ilk yaratılışını hiç düşünmüyor mu ki sonraki yaratılışı inkâr ediyor!? Oysa ilk yaratış daha sıra dışı-dır ve Yaratıcının kudretine daha çok delâlet etmektedir. Zira o yaratılışta Yaratıcı, cevherleri ve arazları yokluktan varlığa çıkarmış, sonra da aklın havsalanın alma-yacağı türlü hikmetlerle onları birleştirip telif etmiş, üstelik bunu yaparken daha önceden yapılmış herhangi bir örneği taklit etmemiş, kudret sahibinin tamamen kendi icat ve yaratması olarak meydana getirmiştir. O’nun kudreti pek büyük, hikmeti çok inceliklidir! İkinci yaratmanın ise daha önce bir benzeri bulunmakta; kendisine uyulacak bir model olarak önünde durmaktadır. Üstelik bu yaratmada sadece zaten önceden mevcut olan parçaların telif ve terkip edilmesi, dağılmanın ardından onların tekrar eskisi gibi birleştirilmesi söz konusudur. Allah Teâlâ’nın “Kendisi daha önce bir şey (yani varlık) değildi.” ifadesi ve “(İlk yaratmaya naza-ran) bu, O’nun için çok daha kolaydır.” [Rûm 30/27] ifadesi bu mânaya delildir. Bununla beraber, Allah Teâlâ için her iki yaratma da eşittir; O’nun kudreti açı-sından zor ile kolay arasında bir fark yoktur ve O yaratırken önceden var olan bir örneği izlemeye, bir bilgeden yardım almaya ya da bir model üzerinde düşünme-ye muhtaç değildir. Fakat [böyle karşılaştırmalı söylenmiştir, çünkü] bu ifade ile dirilişi inkâr eden kimseye cevap verilmekte, onun inadı adeta bir deryaya gömülmekte, cehaleti gün yüzüne çıkarılmaktadır.

[372] Nâfi [v. 169/785], İbn Âmir [v. 118/736] ve ‘ Âsım [v. 127/745] hariç bütün kıraat imamları bu fiili lâ yezzekkeru şeklinde şedde ile okumuşlar, adı geçen üç imam ise tahfif ile okumuşlardır. Übeyy b. Ka‘b’ın okuyuşun-da yetezekkerü şeklindedir.

[373] ُ ْ َ ِْ (daha önce) ifadesi, içinde bulunduğu halden yani bakā

halinden önce anlamındadır.

Bu bölümü tek başına aç →

68. Âyetin Tefsiri

haşredeceğiz! Sonra Cehennemin yanına diz çökmüş vaziyette getireceğiz!

Bu bölümü tek başına aç →

69. Âyetin Tefsiri

çekip çıkaracağız!

Bu bölümü tek başına aç →

70. Âyetin Tefsiri

liriz!.. [374] Allah Teâlâ’nın, kendi ismini -ki O’nun isimleri mukaddestir- Re-

sulûllah’a izafe ederek yemin etmesinde, Peygamber (s.a.)’in şanını yüceltme ve yükseltme söz konusudur. Aynı durum, “O halde, göğün ve yerin Rabbine yemin ederim ki…” [Zâriyât 51/23] âyetinde yer ve gök için de söz konusudur.

[375] َ ِ א -ifadesindeki Vav atıf olabileceği gibi “birlikte” anlamın وَاda da olabilir, “birlikte” anlamında olması daha uygundur. Mâna, “Bunları kendilerini yoldan çıkaran şeytan dostları ile beraber hasredeceğiz; her kâfir bir şeytanla birlikte zincire vurulmuş olacak!” şeklindedir. Şayet “Bu mâna, insan kelimesi ile hususen kâfirlerin kastedilmesi durumunda geçerlidir, peki insan kelimesi ile genel olarak bütün insanlar kastediliyorsa, o zaman bütün insanların şeytanlarla beraber haşredilmeleri nasıl mümkün olabi-lir?” dersen şöyle derim:İçlerinde şeytanlarla birlikte zincire vurulmuş in-sanlar olduğu halde bütün insanlar tek bir mahşerde haşredilince, o zaman bütün insanlar, tıpkı kâfirler gibi, şeytanlarla beraber haşredilmiş sayılırlar.

[376] Şayet “Mesutlar bedbahtlardan [yani Cennetlikler Cehennemliklerden] ahirette, alacakları karşılık konusunda ayırt edildiği gibi mahşerde de ayırt edilselerdi olmaz mıydı?” dersen şöyle derim:Mahşerde aralarında ayrım ya-pılmamıştır. Cehennemin çevresinde toplanma anına kadar hepsi birlikte tu-tulacak ve hepsi cehenneme bakana kadar aralarında ayrım yapılmayacaktır. Ta ki mesutlar Allah’ın kendilerini kurtarmış olduğu cehennem ahvalini mü-şahede etsinler, sevinçlerine sevinç, kıvançlarına kıvanç katılsın, Allah’ın ve kendilerinin düşmanları ile alay etsinler ve böylece kâfirlerin kederlerine keder, hayıflarına hayıf eklensin, Allah dostu kimselerin mesut halleri ve kendileri ile alay etmeleri onları iyice öfkelendirsin!.. Peki “Onların cehennemin kenarına diz çökmüş vaziyette getirilmeleri ne mânaya geliyor?” dersen şöyle derim:İnsan kelimesi hususi mânada (kâfirler şeklinde) anlaşılırsa, o zaman anlam,

bunların mahşerden cehennemin kenarına kadar ayakları üzerine yürüye-rek değil, tıpkı mahşerdeki halleri gibi dizlerinin üzerine çökmüş vaziyette sürüklenecekleri şeklindedir. Zira mahşerdekiler diz çökmüş olarak nite-lenmiştir. Allah Teâlâ “Bütün ümmetleri dizüstü çökmüş görürsün.” [Câ-siye 45/28] buyurmuştur. Nitekim tartışma ve atışmalarda taraflar diz üstü çökerler. Zira böyle yapmak insanın içini huzursuz eder, endişeye sevk eder ve daha dikkatli, tetikte olmalarını sağlar. Ya da karşılaşacakları ve ayakları üzerinde durmaya dahi takatlerinin kalmamasına sebep olacak şiddetli hal-den dolayı dizleri üzerine kapaklanacaklardır. İnsan kelimesi umumi mâna-da kabul edilirse, o zaman anlam, “Cehennemin kıyısına vardıkları zaman diz üstü çökecekler.” şeklinde olur ki bu durumda א ِ ِ (diz üstü vaziyette) ifadesi onların hallerinin tıpkı hesap için durulan yerdeki halleri gibi sürekli diz üstü çökmek olduğu anlamına gelir. Çünkü bu durum, mükâfat ve ce-zaya ulaşmadan önce hesap için durdurulmanın tabii sonuçları arasındadır.

[377] eş-Şî‘a ile -ki bu kelime fırka ve fi’e kelimeleri gibi fi‘le vezninde-dir- azgınlardan olan bir kişiye taraftar olan, yani onun izinden giden grup murat edilmektedir. Allah Teâlâ, “Dinlerini parça parça edip gruplaşanlarla [senin hiçbir alâkan yok].” [En‘âm 6/159] buyurmuştur. Âyette kastedilen şudur: Azgın ve fesatçı grupların her birinden sırasıyla en azgın olanlarından baş-layarak seçer ve onları topladıktan sonra, azaba en çok müstahak olanlar-dan başlayarak bu tertip üzere ateşe atarız. “Cehennemi boylamaya en lâyık olanlar” ifadesiyle bunlar gibi, içlerinden çekilip alınanlar kastedilmiş de olabilir. Bu durumda adeta “Biz bunlara Cehennem’i boylattırmayı iyi bi-liriz! Cehennemi boylayacaklar içinde orayı boylamaya en lâyık olanlar işte bunlardır! Onlar buna diğerlerinden çok daha müstahaktırlar; dereceleri daha aşağı, azapları daha şiddetlidir.” buyrulmuş olmaktadır. “ Rahman’a karşı en çok başkaldıranlar” ifadesiyle bu grupların liderleri ve önderleri kastedilmiş de olabilir. Zira hem sapkın hem de saptırıcı oldukları için suç-ları katmerlidir. Allah Teâlâ, “İnkâr edip de Allah yolundan uzaklaşanla-rın, azabına azap katmışızdır bozuculuk edip durduklarından dolayı!” [Nahl 16/88] ve “Kendi yüklerini elbette taşıyacaklar; ama kendi yüklerinin yanı sıra, daha nice yükler yüklenecekler!” [Ankebût 29/13] buyurmuştur.

[378] َ أَ ْ ُ -ifadesinin i‘râbı konusun (hangisi daha şiddetli) أَda ihtilâf edilmiştir. Halil b. Ahmed’den [v. 175/791] nakledildiğine göre bu, direkt aktarım ifadesi olarak merfû‘dur ve cümlenin takdiri;

le-nenzi‘annellezîne yukālu fî-him eyyühüm eşeddü (Haklarında, “Kimmiş Rah-man’a karşı en çok başkaldıranlar?!” denilecek olan kimseleri çekip ayırırız) şeklin-dedir. Sîbeveyhi’ye [v. 180/796] göre ise eyyühüm eşeddü ifadesi,sılası olan cümlenin baş tarafı düştüğü için zamme üzere mebni olup, düşen cümle yerinde getirilecek olsaydı i‘râb kurallarına uyacaktı. Bu ifadenin, eyyühüm hüve eşeddü takdirinde olduğu da söylenmiştir. Ayrıca söz konusu ‘içinden çekip alma’ fiilinin “her bir gruptan” olması da mümkündür ki bu durumda ifade tıpkı “Onlara rahmetimiz-den hibe etmiştik.” [ Meryem 19/50] ifadesi gibi olur. Yani “Her grubun içinden bir kısmını çekip alırız.” buyrulmakta, o sırada biri adeta “Peki kimdir bunlar?” diye sormakta ve ona cevaben, “Hangileri Rahman’a karşı başkaldırıda daha şiddetli ise onlardır.” buyrulmaktadır. Talha b. Musarrıf ’tan [v. 112/730] ve Ferrâ’nın [v. 207/822] hocası olan Mu‘âz b. Müslim el-Herrâ’dan eyyehum eşeddü (daha şiddetli olanları…) şeklinde nasb okuyuşu da nakledilmiştir.

[379] Şayet “Alâ ve Bâ harf-i cerleri neye taalluk etmektedir? Zira bun-ların iki mastarla birden ilişkili olmaları mümkün değil” dersen şöyle derim:Bu iki harf-i cer beyan anlamında olup, herhangi bir ifade ile ilişkili değildir. Ya da ism-i tafdil kalıbında olan fiillerle ilişkilidir, yani ‘utüvvuhum eşeddü ‘ale’r-Rahmâni (başkaldırıları Rahman’a karşı daha şiddetlidir) ve sıliyyühüm evlâ bi’n-nâri (boylamaları ateşe daha lâyıktır) şeklindedir. Nitekim huveeşed-dü ‘alâ hasmihî (O hasmına karşı daha serttir.) ve huve evlâ bi-kezâ (O şu işe daha lâyıktır.) denilir. [Yani eşeddü ‘Alâ ile, evlâ Bâ ile kullanılır.]

Bu bölümü tek başına aç →

72. Âyetin Tefsiri

[380] “içinizden kimse yoktur ki” ifadesinde hitap tekrar daha önce zikre-dilmiş olan [67. âyetteki] “insan”a dönmüştür, nitekim İbn Abbas ve İkrime’nin [v. 105/723] bu ifadeyi ve in minhüm (içlerinden kimse yok ki) şeklinde okumuş olmaları bu yorumu destekler. Ya da bu ifadede daha önce zikredilmiş olan “insan” ifadesine dönüş olmaksızın, doğrudan insana hitap edilmiştir. Eğer “insan” ifadesi ile bütün insan cinsi kastediliyorsa o zaman cehenneme uğra-ma ifadesinin mânası, cehennem henüz donuk, cansız iken oraya girmeleri ve müminlerin oradan geçip gitmelerine karşılık cehennemin diğerlerini yutma-sıdır. İbn Abbas’tan, “Onlar cehenneme, cehennem adeta bir yağ kütlesi -bir başka rivayette: “katı bir tabaka”- halinde iken girerler.” görüşü nakledilmiştir. Rivayete göre Câbir b. Abdullah [v. 78/697] bunu Peygamber (s.a.)’e sormuş, o da şöyle buyurmuştur: Cennetlikler cennete girdiği zaman birbirlerine, “Rab-bimiz bize cehenneme uğrayacağımızı vaat etmemiş miydi?” diye sorarlar.

Bunun üzerine onlara, “Sizler cehennem donuk iken oraya uğramıştınız.” deni-lir. Yine bir rivayete göre bu âyet Câbir b. Abdullah’a [v. 78/697] sorulmuş. O da, “ Peygamber (s.a.)’in “Uğramak girmek demektir, oraya girmeyen iyi ya da kötü hiç kimse kalmayacaktır. Ama cehennem müminlere tıpkı İbrahim’e olduğu gibi serin ve selâmet olacak, hatta ateş soğuktan çığlık atacaktır.” buyurduğunu söyle-miştir. [Ahmed b. Hanbel, Müsned, XXII, 396] “Onlar buranın uğultusunu işitmezler.” [Enbiyâ 21/101] âyetinden maksat ise cehennemin azabından uzak olmalarıdır. İbn Mes‘ûd, Hasan-ı Basrî ve Katâde’nin [v. 117/735], “Bu, sırattan geçmek anla-mındadır. Zira sırat cehennem üzerindedir.” dedikleri nakledilmiştir. Yine, İbn Abbas’tan “Bir şey diğer bir şeye uğramış, fakat ona girmemiş olabilir.” görüşü nakledilmiştir. Nitekim Allah Teâlâ “ Medyen suyuna uğradığında” [Kasas 28/23] buyurmuştur.1 Ayrıca kafile beldeye yaklaşmış olduktan sonra, oraya girmemiş olsa bile veradeti’l-kāfiletü el-belede (Kafile beldeye uğradı.) denilir. Mücâhid b. Cebr’den [v. 103/721] “Müminin ateşe uğraması, dünyada bedenine humma hastalığının bulaşması demektir. Zira Peygamber (s.a.), ‘Humma, cehennem ateşindendir.’ buyurmuştur.” dediği nakledilmiştir. [Buhârî, Bed’u’l-halk”, 10.] Yine hadiste “Humma, her müminin ateşten payıdır.” ifadesi geçer [İbn Mâce, “Tıb”, 19. Benzer lafızlarla.] Ayrıca uğramak kelimesi ile “cehennemin çevresinde diz çökmüş vaziyette toplanmalarının” kastedilmiş olması da mümkündür. Eğer insan ile sadece kâfirler kastediliyorsa, o zaman anlam açıktır.

א [381] ً ifadesi “biri işi kesinleştirdiği” zaman kullanılan hateme’l-emra fiilinin mastarıdır, kesinleşen şeyin ismi olarak kullanılmıştır; tıpkı halkullāh (Allah’ın yarattıkları) ve darbu’l-emîr (Emîrin bastırdığı para) ifadelerindeki kullanım gibidir. Yani cehenneme uğramaları Allah üzerine vaciptir; O bunu kendisine vacip kılmış, aksinin olmayacağına hükmedip karara bağlamıştır.

ا [382] (…Daha sonra müttakîleri teker teker kurtarıp) ا ا[cümlesindeki] ّ َ ُ ifadesi nüncî şeklinde okunduğu gibi, meçhul fiil formunda yüneccâ ve yüncâ şeklinde de okunmuştur.2 Eğer insan ile cins kastediliyorsa anlam açıktır. Ama sadece kâfirler kastediliyorsa, o zaman “Daha sonra, müt-takîleri kurtaracağız.” ifadesi müttakîlerin cehenneme uğrayıp daha sonra oradan kurtarılacakları anlamına değil, “Kâfirlerin cehenneme girmelerinin ardından müttakîler cennete sevk edileceklerdir.” anlamına gelir. İbn Mes‘ûd, İbn Abbas, ‘ Âsım el-Cahderî [v. 129/746] ve İbn Ebî Leylâ’nın [v. 83/702] oku-yuşunda bu ifade “Orada [kurtarırız.]” anlamında semme nüneccî şeklindedir.1 Yani Hazret-i Mûsâ Medyen suyunun içine girmiş değildir. / ed.2 ّ َ ُ “teker teker kurtarırız”, nüncî “kurtarırız”, yüneccâ “teker teker kurtarılırlar”, yüncâ “kurtarılırlar”

anlamındadır. / ed.

“Zalimleri diz üstü çökmüş vaziyette orada bırakacağız!” ifadesi, vürûd (uğrama) ifadesinden maksadın, onun etrafında diz üstü çökmüş vaziyette toplanmak olduğunun ve müminlerin bu halin ardından kafileden ayrılıp cennete sevk edileceğinin, kâfirlerin ise yerlerinde diz üstü çökmüş vaziyet-te kalacaklarının delilidir.

Bu bölümü tek başına aç →

73. Âyetin Tefsiri

[383] “Açık seçik,” ifadesi, ya “kelimeleri tertîl üzere okunarak, anlam-ları ve maksatları açık ve net bir şekilde ortaya konularak, kâh muhkem kâh müteşabih olup fakat hemen akabinde muhkemlerle ve Peygamber (s.a.)’in sözlü ve fiilî beyanlarıyla açıklanarak” ya da “i‘câzı ayan beyan ortada, ken-disi ile meydan okunmuş, fakat bu meydan okumaya cevap verilememiş bir şekilde” veyahut da “kanıtlar ve deliller” anlamındadır. En uygun olan yorum bu ifadenin tıpkı “Oysa o, ellerindekini doğrulayan bir kitaptır.” [Bakara 2/91] ifadesi gibi tekit edici bir hal olmasıdır, yoksa Allah’ın âyetleri zaten apaçıktır, kanıttır, başka türlü olmaz.

[384] “Müminler için” ifadesi onların bu sözleri müminlere karşı söyle-dikleri, bu sözleri müminlere yönelttikleri ve onları kastederek konuştukları anlamına gelebilir. Nitekim “Nankörce inkâr edenler, iman edenler için; ‘Bu, hayırlı bir iş olsaydı, onlar bunda bizi geçemezlerdi!’ dediler.” [Ahkāf 46/11] âyeti de bu mânadadır. İbn Kesîr [v. 120/738] makāmen ifadesini zamme ile mukāmen

okumuştur. Bu kelime ikamet ve konaklama yeri anlamına gelir. Diğer kıraat imamları ise fetha ile makāmen okumuşlardır ki bu durumda kelime, kıyam yeri anlamında olur. Kastedilen, yer ve konum mânasıdır. Nediyy, insanların toplan-dıkları yer, meclis anlamında olup mâna şöyledir: Bunlar âyetleri işittiklerinde, cahillikleri ve dünya hayatının sadece zahirini anlamaları yüzünden ‘ilimden nasipleri bu kadar’ olduğundan, ‘Bu âyetlere iman edenlerle onları inkâr eden gruplardan hangisi dünyadan daha çok nasip sahibidir!?’ derler; dünyadan na-siplenmiş olmayı fazilet ve eksikliğin, üstünlük ve alçaklığın ölçüsü olarak kabul ederlerdi. Rivayete göre saçlarını örüp yağlıyorlar, övünç vesilesi sayılan şeyler-le süslenip püsleniyorlar, sonra da fakir müminlere üstünlük taslayıp, Allah’ın kendilerini müminlerden üstün kıldığını iddia ediyorlardı.

Bu bölümü tek başına aç →

74. Âyetin Tefsiri

[385] ْ َא ,ifadesi (nice) כَ כْ َ ْ fiilinin mef‘ûlüdür, Min ise (helâk ettik) أَKem’deki müphemliği beyan etmek üzere kullanılmıştır. Mâna, “Nesille-rin bir çoğunu helâk etmiştik.” şeklindedir. Her asrın halkı kendilerinden sonrakiler için karn / nesil konumundadır, çünkü onlardan önce gelmiş-lerdir. ُ َ ْ ْ أَ ُ (Onlar daha güzeldiler.) ifadesi ْ ifadesinin sıfatı (nice) כَolarak nasp mahallindedir. Nitekim bu ifadedeki ْ ُ zamiri kaldırılacak olsa, geride kalan ُ -ifadesi sıfat olduğu için nasp olmak durumunda أdır. אث ev eşyaları demektir; yeni olan tefrişat malzemeleri olduğu da اsöylenmiştir; eski olanlarına ise hurda ( ّ

ِْ ُ ) denilir. Hasen b. Ali et-Tūsî

şöyle demiştir:

Ummu’l-Velid’den ayrılalı epey zaman olduVe hurdaya döndü ev eşyalarımız

ًא [386] رِءْ kelimesi beş türlü okunmuştur:

Ri’yen: Görünüş ve heyet anlamında olup ra’eytüden fi‘len vezninde ve mef‘ûl anlamında.

• Riy’en: Tıpkı ra’ânın râ’eye dönüşmesi gibi, harflerin yer değiştirmesiyle.

Riyyen: Hemze’nin Yâ’ya çevrilip idğam edilmesiyle, ya da nimet ve refah anlamındaki rayyden türetilerek. Nitekim rayyânun mine’n-na‘îm1 denir.

Riyen: Hemze baştan hazfedilerek. Burada; kalbedilmiş olan riy’en kelimesi, Hemze atılarak hafifletilmiş ve Hemze’nin harekesi, öncesindeki harekesiz Yâ’ya verilmiş olmaktadır.

Ziyyen (kılık kıyafet) şeklindedir ki bu durumda kelime, toplama anlamındaki zeyyden türetilmiştir. Nitekim ‘derli-toplu güzellik’ler demektir. Bu durumda, “onlardan daha güzel” anlamında olur.

Bu bölümü tek başına aç →

75. Âyetin Tefsiri

1 O yemyeşil güzelim ağaçlı bölge yani reyyân, nimet dolu cennetlerden biridir. / ed.

[387] ُ َ دْ ُ ْ َ ْ َ yani Rahman ona süre versin, kendisine ömür süresi bah-şetsin. Bu ifade emir kipinde kullanılarak, sözü edilen şeyin zorunluluğuna, adeta emredilmiş ve mutlaka yerine getirilecek bir şey konumunda olup mutlaka gerçekleşeceğine vurgu yapılmıştır. Böylece sapkın olanın mazereti ortadan kaldırılacak ve kendisine kıyamet gününde “Biz sizi, ‘ders çıkaracak birinin ders çıkarabileceği kadar’ yaşatmadık mı?” [Fâtır 35/37] denilecektir. Ya da “Sırf günahları artsın diye onlara mühlet veriyoruz.” [Âl-i ‘İmrân 3/178] anlamındadır. Ayrıca “Her kim dalâlette ise Rahman ona istediği kadar süre versin” ifadesi, Allah’ın onun hayatını uzatması ve kendisine refah bahşet-mesi yönünde bir dua ifadesi de olabilir.

[388] Bu âyetin yorumunda iki ihtimal söz konusudur. [i] Bu âyet, üç âyet öncesindeki ifade ile ilişkili olup aradaki iki âyet ara cümledir. Buna göre onlar, “Bu iki gruptan hangisi makam bakımından daha iyi, mevki açı-sından daha yüksek?” demişler ve “sonunda, tehdit edildikleri şeyi -ya azabı ya da (Kıyamet) saati(ni)- gördüklerinde” yani bu azabı görecekleri zamana kadar böyle söylemeye devam etmişlerdir; kendilerine vaat edilen bu şeyi ayan beyan görünceye kadar bunu söylemekten geri durmamışlar, nihayet “ya azabı” yani dünya azabını -ki bu Müslümanların onlara galip gelmeleri ve kendilerini kâh öldürerek kâh esir ederek azaba uğratmaları, Allah’ın müminler eliyle kendi dinini diğer bütün dinler üzerinde hâkim kılması anlamındadır- ya da “kıyamet gününü” o gün başlarına gelecek rezilliği ve ibretlik cezayı görünceye kadar böyle konuşmaya devam edeceklerdir. Bun-ları gördüklerinde, yani bu açık seçik, ayan beyan görme anında, durumun kendi düşündüklerinin tam aksi istikamette olduğunu, kendilerinin yer iti-bariyle daha hayırlı ve konum itibariyle daha yüksek olmadıklarını, aksine “yerlerinin daha kötü, taraflarının da daha güçsüz olduğunu”, müminlerin ise onların düşündüğünün tam aksi noktada olduklarını anlamış olacak-lardır. [ii] Âyet devamındaki ifade ile ilişkili olup mâna şöyledir: Dalâlet-te olanlara dalâletleri içerisinde süre verilmiştir, Allah onları, yani lütfun kendilerine fayda etmeyeceğini ve onların lütuf ehli olmadıklarını, bildiği için mahrumiyet de yakalarına yapışmış vaziyettedir. Dalâletten maksat ise, onları söylemiş oldukları sözü söylemeye sevk eden cehaletleri ve küfürdeki aşırılıklarıdır; Allah’ın müminlere yardımını ayan beyan görünceye ya da kıyameti ve onun alametlerini görünceye kadar dalâletlerinden ayrılacak değillerdir.

[389] Şayet “Bu, hangi hattâdır?” dersen şöyle derim:Devamında-ki cümlelerin hikâye olarak geldiği hattâdır. Dikkat edersen, bu ifadenin ardından şart cümlesi, yani “tehdit edildikleri şeyi gördüklerinde” ifadesi gelmiş ve “Kimin yerinin daha kötü, taraftarının da daha güçsüz olduğunu öğrenecekler!” ifadesi “Hangisi (yani, Kur’ân’a iman edenler ve onu red-dedenler olarak hangimiz) makam bakımından daha iyi, (meclisteki) mev-kii açısından daha yüksek?” ifadesinin karşıtı olarak kullanılmıştır. Çünkü ‘makamları’ndan maksat, yerleri ve evleridir; nediyy, ileri gelenlerin, yar-dımcı ve kurmaylarının bir araya geldikleri meclis; cünd ise taraftar, kurmay ve destekçileri anlamındadır.

Bu bölümü tek başına aç →

76. Âyetin Tefsiri

[390] ُ ِ َ (artırır) ifadesi ْد ُ ْ َ ْ َ (öyleyse uzatsın) fiilinin konumuna ma‘tūftur, çünkü haber olarak gelmiştir. Takdir, “Her kim dalâlette ise Rahman ona uzatsın / uzatır ve artırır” şeklindedir, yani dalâlette olanları yüz üstü bırakarak dalâletlerini artırır, doğru yolda gidenleri ise muvaffak kılarak hidayetlerini artırır.

[391] “Kalıcı salih ameller” ahirete yönelik bütün amellerdir; “namazlar” olduğu da söylenmiştir. Yine, sübhânallāhi ve’lhamdülillâhi ve lâ ilâhe illâl-lāhu vallāhu ekber (Allah münezzehtir. Allah’a hamdolsun. Allah’tan başka ilâh yoktur. Tek büyük Allah’tır.) ifadesidir de denmiştir. Yani bu, kâfirlerin kendilerini üstün görmelerinden sevap itibariyle çok daha hayırlıdır.

[392] “Hem de karşılık (دا َ َ ) bakımından daha hayırlıdır.” yani nihayet ve akıbet itibariyle ya da menfaat itibariyle daha hayırlıdır. Nitekim Arap-lar, leyse li-hâze’l-emri meraddün (bu işin sonu yok) derler. Şair de bu mânada şöyle demiştir:

[Sızlansam da, yırtınsam da,] zerre kâr etmez bu ağlama!

[393] Şayet “Âyette nasıl ‘Sevap olarak daha hayırlıdır.’ denilmiş; sanki onların kendilerini üstün görmelerinin bir sevabı varmış da, salih amellerin sevabı onlardan daha hayırlıymış gibi!?” dersen şöyle derim:Burada adeta “Onların sevabı ateştir!” denilmekte, fakat bu, şairin şu ifadesinde olduğu gibi dile getirilmektedir:

[ Temîm kabilesi, müttefikleri ile savaştığımız için bizi kınadı, ama]kınamalarına son verildi keskin kılıçlarımızla

Şu beyitte de bu mânada bir kullanım vardır:

Öğlen vakti (hararet ve açlıktan) ağır ağır yürürken develer,Akşam üstü geviş getirircesine rahattır, süratlidir bu deve

Benzer kullanım şu beyitte de vardır:

Acıtıcı bir darbeden ibarettir aralarındaki selâmlaşma (dirlik temennileri)!

[394] Daha sonra bu ifadeye “sevap olarak daha hayırlıdır.” ifadesi ek-lenmiştir. Burada, tehdit edilen birine “Senin cezan ateştir!” demekten daha ağır, daha öfkelendirici bir alay tonu da vardır.

[395] Şayet “Peki, kalıcı salih amellerin daha üstün olduğunu ifade et-menin gerekçesi nedir? Sanki kâfirlerin kendilerini üstün görmeleri hayır itibariyle kalıcı salih amellere ortak olabilecekmiş, onunla yarışabilecekmiş gibi?” dersen şöyle derim:Bu ifade Arapların “Yaz kıştan daha sıcaktır.” deyişlerinde olduğu gibi veciz bir kullanım olup, “Yazın sıcağı, kışın soğu-ğundan daha yüksektir” denilmek istenmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

80. Âyetin Tefsiri

menin, haklarında sağlıklı bilgi sahibi olmanın yolu olduğu için, Araplar َ ْ أ َ َ -ifadesini “Söyle bana, bildir.” anlamında kullanmış (?Gördün mü) أ

lardır. َ ْ أ َ َ ifadesindeki Fâ, takip anlamını ifade etmek için kullanmış أolup sanki, “Şu kâfirin hikâyesini de aynı şekilde haber ver, onları (yani ka-dim peygamberleri) anlattıktan sonra bunu da anlat.” denilmiştir. “Gayb’a mı muttalî olmuş.” ifadesi, Arapların bir kimse dağın zirvesine ya da bir tepeye çıktığı zaman, ıttala‘a’l-cebele (Dağa muttali oldu.) demelerine ben-zer bir kullanımdır. Şair Cerir şöyle demiştir:

[Hakkımda nâhoş şeyler söylerler, ama ben]Dağların ve yalçın kayalıkların zirvelerine ulaşmışımdır

[397] Yine Araplar merra muttali’an li-zâlike’l-emr (Şu işe hakim, malik olarak geçti.) derler. Ayette bu kelimenin seçilmiş olmasının bir hususiyeti bulunmaktadır. Buna göre âyette şöyle denilmektedir: “Sadece Bir ve Kah-hâr olan Allah’ın elinde bulunan gayb ilmine yükselecek, erişecek kadar şanı yüce midir, o noktaya ulaşabilmiş midir?” Mâna şöyledir: Onun kendi-sine verildiğini iddia ettiği ve hakkında yemin ettiği bu şeye ancak iki yolla ulaşılır: Biri gayb ilmine sahip olmak, diğeri de gaybı bilenden söz almış olmaktır. Peki o, bunlardan hangisi ile bu bilgiye ulaşmıştır!?

ا) [398] ً َ -kelimesini) Hamza [v. 156/773] ve Kisâî [v. 189/805] vülden şek وَlinde okumuşlardır ki bu, tıpkı esed kelimesinin çoğulunun üsd şeklinde gelmesinde olduğu gibi, veledin çoğuludur. Ya da el-‘arab kelimesinin el-’urb şeklindeki kullanımında olduğu üzere bu kelime de veled anlamında-dır. Yahyâ b. Ya‘mer’in [v. 89/708] vilden şeklinde kesre ile okuduğu nakledil-miştir. ‘Ahd (sağlam söz) kelimesinin kelime-i şehadet olduğu söylenmiştir. Katâde’nin [v. 117/735] bu ifadeyi, “Önceden yaptığı bir salih ameli var mı ki o ameliyle buna ulaşmayı ümit etsin!?” şeklinde tefsir ettiği nakledilmiş-tir. Kelbî’nin [v. 146/763] ise “Allah ona bunu vereceğine dair söz mü vermiş-tir!?” diye tefsir ettiği nakledilmiştir. Hasan-ı Basrî Rahimehullāh’dan nakle-dildiğine göre âyet Velîd b. Muğîre hakkında nâzil olmuştur. Ancak meşhur olan, âyetin ‘ Âs b. Vâil hakkında nâzil olduğudur. Habbâb b. el-Eret’in şöyle dediği nakledilmiştir: “Âs b. Vâil’den alacağım vardı, gidip ondan istedim. O da bana, ‘Hayır! Vallahi Muhammed’i inkâr etmeden borcunu ödemem!’ dedi. Ben de ‘Olmaz! Yaşarken de, öldüğümde de sen diriltildiğin zaman da Muhammed’i asla inkâr etmem!’ dedim. Bunun üzerine, ‘Ne yani, ben öl-düğüm zaman tekrar mı diriltileceğim!?’ dedi. Ben de ‘Evet!” dedim. O ise, ‘Peki o zaman, ben diriltilince yanıma gelirsin, o zaman orada benim ma-lım ve evlatlarım da olacaktır, o zaman sana borcunu öderim.’ dedi.” [Buhârî, “Buyû‘”, 29.] Bir görüşe göre Habbâb b. el-Eret ona (altın) bir takı yapmış ve ücretini istemiş, o da “Sizler yeniden diriltileceğinizi ve cennette altın, gümüş ve ipekler olacağını iddia ediyorsunuz ya, işte ben de sana borcumu o zaman öderim. Çünkü o zaman bana mal ve evlatlar verilecektir.” demiş.

ifadesi hataya dikkat çekme ve olumsuzlama ifadesi (!Asla) כَ [399]olup, o kendisi hakkındaki bu düşüncesinde ve temennisinde hata etmek-tedir, derhal bu düşünce ve temennisinden vazgeçsin, demektir.

[400] Şayet “Allah Teâlâ “(Dudaklarının arasından) attığı her sözü, mut-laka yanında bir gözcü olduğu halde atmakta” [Kāf 50/18] âyetinde buyurduğu üzere, kâfir bu sözü söyler söylemez, hiç tehir edilmeksizin yazıldığı halde bu âyette neden gelecek zaman ifadesi kullanılarak ‘yazacağız’ denilmiştir?” der-sen şöyle derim:Bu iki şekilde açıklanabilir. İlkine göre ifade, “Söylediklerini yazmış olduğumuzu ona göstereceğiz, ona bildireceğiz.” anlamındadır. Bu durumda, ifadede tıpkı şairin şu beytindeki gibi bir üslup kullanılmış olur:

(Bre kadın!) Neseplerimizi sayıp dökecek olsak,(Senin gibi) beni (de) üç kuruşluk bir kadının doğurmadığı anlaşılır

Yani benim değersiz bir kadının oğlu olmadığım nesep ilmi sayesinde bi-linecek, anlaşılacaktır. İkinci yoruma göre tehdit eden kimse cinayet işleyen katile, “Senden intikam alacağım” der. Bu ifadeyle, aradan uzun bir zaman geçse ve bu iş gecikse bile, önünde sonunda muhakkak öcünü alacağını kastet-miş olur. İşte bunun gibi, âyette de salt tehdit mânası ifade edilmiş olmaktadır.

[401] “Uzattıkça uzatacağız azabını!” Yani azabını uzatılabildiği kadar uzatacağız, alaycı kâfirlere uygulanacak olan azap türünü ona vereceğiz. Ya da onun azabını artıracak, katbekat uzatacağız. Meddehû (onu uzattı) fi-ili ile emeddehû fiilinin aynı mânada olduğu da ifade edilmiştir. Hazret-i Ali’nin bunu zamme ile ve numiddü le-hû şeklinde okumuş olması bunu teyit eder. Bu ifadenin medden şeklinde mastar ile tekit edilmiş olması, Al-lah’ın bu konudaki gazabının ne kadar çok olduğuna delâlet eder. Gazabına sebep olacak şeyler yapmaktan Allah’a sığınırız!

[402] “O söylediği şeylere Biz mirasçı olacağız.” yani ahirette sahip olacağını iddia ettiği şeyleri ondan alıkoyup esirgeyecek ve hak eden kimselere vereceğiz. “Söylediği şeyler”den maksat, söylediği şeylerin müsemmaları olup kastedilen, mal ve evlâttır. Nitekim biri “Ben şuna şuna sahibim.” der, sen de buna karşılık “Ben senin dediğinden fazlasına sahibim.” dersin. Bu sözü söyleyen kişinin Al-lah’ın dünyada kendisine mal ve evlat vermesini temenni etmiş, istemiş ve açgöz-lülüğünün “Elbette yine bana verilecek!” diye yemin etmesine sebep olacak nok-taya varmış olması da mümkündür. Zira “elbette yine bana verilecek” ifadesi, gizli bir yeminin cevabıdır. Gerçek şu ki; kim böyle Allah adına konuşursa, Allah onu yalancı çıkartır. Nitekim Allah Teâlâ, “Diyelim ki onun istediği şeyleri kendisine verdik, peki işin akıbetinde (ahirette) onlara Biz mirasçı olmayacak mıyız? O yarın bize malsız ve evlatsız olarak tek başına gelmeyecek mi?” buyurmaktadır. Bu ifade tıpkı “İşte şimdi Bize tek başınıza geldiniz.” [En‘âm 6/94] ifadesine benzemektedir.

Böylece, kâfirin ne temennisi kendisine bir fayda verecektir ne de ettiği yeminler. Ayrıca bu ifade, “Kâfir bunu ancak hayatta olduğu sürece söyle-yebilir; onun canını alıp katımıza çektiğimizde ise kendisi ile söyledikleri arasına engel koyarız, onlardan uzak, tek başına, o sözleri söylemez halde bize gelir.” anlamında da olabilir. Yine onun bu sözünü unutmayacak ve yok saymayacağız, aksine amel defterine yazacağız, böylece hesap gününde bu sözünü yüzüne vuracak ve onu rezil rüsva edeceğiz anlamına da gelebilir.

[403] “Bize” fakirlik ve miskinliği içerisinde, malından ve evlatlarından ayrı olarak “tek başına gelecektir.” İstediklerini, umduklarını ona vermeyeceğiz. Böylece iki musibet de başına gelmiş olacaktır, yani hem söylediği sözün veba-lini taşıyacak hem de istediği şeyden mahrum kalacaktır. Birinci yoruma göre دًا ْ َ (tek başına) kelimesi tıpkı َ ِ ِ א َ א ُ ُ אد َ (Oraya ebedi olarak girin.) [Zü-mer 39/73] ifadesinde olduğu gibi mukadder haldir. Zira bu sözü söyleyen kişi, ahirette Allah’ın huzuruna gelirken tek başına olma konusunda diğer insanlarla aynı konumdadır. Ancak oraya geldikten sonra durumları farklılaşacaktır.

Bu bölümü tek başına aç →

82. Âyetin Tefsiri

[404] Yani tanrılara Allah katında kendilerine şefaatçi olsunlar, azaptan kurtaracak yardımcılar olsunlar diye tapınırlar ve böylece onların kendileri-ne izzet kazandırmasını isterler.

-Bu ifade onların ilâhları ile izzet umma düşün !(Yok böyle bir şey) כَ [405]celerine yönelik bir reddiyedir. İbn Nehîk bu ifadeyi kellen se-yekfürûne bi-’ibâde-tihim şeklinde okumuştur. Bu durumda ifade, “Bu anlamsızlığı inkâr edecekler, onların kulluğunu reddedecekler.” anlamında olup tıpkı Zeyden merartü bi-ğulâ-mihî (Zeyd’in kölesine uğradım.) demek gibidir. İbn Cinnî’nin [v. 392/1001] el-Muhtesib isimli eserinde “Kâf’ın fethası ve tenvin ile kellen” şeklinde geçer ve İbn Cinnî bunun kelle hâze’r-ra’yü ve’l-i’tikādü kellen (Bu düşünce ve inanç anlam-sızdır) anlamında olduğunu iddia etmiştir. Bu noktada biri çıkıp, “Eğer bu rivayet doğru ise o zaman bu kellen ifadesi, reddetme anlamındaki kellânın ta kendisidir. Sadece kelimenin sonunda vakfe yapan (duran) kimse, tıpkı kavârîrâ [İnsan 76/15] âyetinde olduğu gibi sonundaki Elif ’i Nun’a dönüştürmüştür.” diyebilir.11 َ ارِ َ َ (kavârîra) kelimesi normalde Elif ’siz olup, durmaksızın öteki ayete geçildiğinde medsiz olarak

kavârîra kavârîra min fıddatin… şeklinde okunur. Vakfe yapıldığında ise, İnsan suresinde ayet sonları “â” sesiyle bittiği için, kavârîrâ şeklinde okunur. Müfessir, kellâdaki â sesini kavârîrâdaki ânın da aslında tenvin olmasıyla irtibatlandırmış olmaktadır. / ed.

ونَ [406] ُ ُ כْ َ َ (inkâr edecekler) ifadesindeki zamir (fâ‘il/özne) onların ilâhlarına aittir, yani ilâhları onların kulluğunu reddedip inkâr edecek; “Sizler bize kulluk etmediniz, yalan söylüyorsunuz.” diyeceklerdir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “(O gün ki,) şirk koşanlar, ortaklarını gördüklerinde ‘Ya Rab-bi! Bunlar, Senden başka yalvardığımız ortaklarımızdır.’ derler. Ama onlar; ‘Siz kat’iyyen yalancısınız!’ diyerek sözü onlar(ın suratın)a çarparlar...” [Nahl 16/86]. Ayrıca َون ُ ُ כْ َ َ ’deki zamir Müşriklere ait de olabilir. Bu durumda mâna, “On-lar akıbetlerinin kötü olması sebebiyle, vaktiyle putlara kulluk etmiş oldukları-nı inkâr edeceklerdir.” şeklinde olur. Bu mânada da Allah Teâlâ “Kandırmaya çalışmak adına söyleyebilecekleri tek şey, ‘Rabbimiz Allah’a yemin ederiz ki biz Müşrik değildik!’ demekten ibaret olacaktır.” [En‘âm 6/23] buyurmuştur.

[407] “Onların aleyhine dönecekler” ifadesi “kendileri için izzet vesilesi olsun diye” ifadesinin mukabilidir. Maksat izzetin zıttı, yani zillet ve alçaklıktır. Yani onlar, onların amaçladığının, istediğinin tam zıttı olacaklardır. Sanki “Onlar için izzet değil zillet vesilesi olacaklar.” denilmiştir. Yahut bu kelime “onlara yardımcı olacaklar.” anlamındadır. ّ ِ kelimesi ‘avn (yardım) anlamına da gelir. Nitekim “Yardımcılarınız kimlerdir?” anlamında menazdâdüküm denilir. Yardımcının ّ ِ olarak isimlendirilmesi sanki onun, senin düşmanına zıt durmasından, onun aleyhine sana yardım ederek ona karşı durmasından kaynaklanmaktadır. Şayet “Ayette bu kelime neden tekil olarak kullanılmıştır?” dersen şöyle derim:Bu ifa-de tıpkı Peygamber (s.a.)’in ve hüm yedün ‘alâ men sivâhum (Onlar kendilerinin dışındakilere karşı tek bir “el”dirler) sözü gibidir. [Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 157.] Burada Peygamber (s.a.) müminlerin sözlerinin bir olmasından, birbirlerine muvafık ve tam bir dayanışma içinde olmalarından dolayı onları sanki tek bir şeymiş gibi ifa-de etmiştir. İlahların onlara ‘yardımcı’ olmasının mânası ise, onların ateşin yakıtı ve cehennemin odunu olmaları ve Müşriklerin onlar yüzünden azap görmeleridir. Ancak َون ُ ُ כْ َ َ (inkâr edecekler) ve َن ُ َכُ ifadesindeki Vav’ın (yani (olacaklar) وfâ‘il zamirinin) Müşriklere ait olduğunu düşünürsen o zaman mâna, “İlâhlarına düşman olacaklar, başlangıçta onlara kulluk ettikleri halde sonra onları inkâr ede-cek ve onlara zıt olacaklardır.” şeklinde olur.

Bu bölümü tek başına aç →

83. Âyetin Tefsiri

[408] el-Ezz, el-Hezz ve el-İstifzâz kelimeleri (kışkırtmak anlamın-da) kardeştirler; anlamları harekete geçirmek, şiddetli bir şekilde sars-mak, tahrik etmektir. Yani onları günahlara sevk ederler, vesvese ve de-siselerle günaha kışkırtırlar. “Onlarla şeytanların arasından çekiliriz,

onları engellemeyiz.” demek istiyor. Allah Teâlâ dileseydi onlara zorla mani olurdu. Maksat, inatçı, amansız kâfirlerin sözlerinin, peygamberlere karşı inatçılıklarının, söz anlamazlıklarının, din ile alay etmelerinin, inat ve az-gınlığa iyice dalıp bu konuda aşırı gitmelerinin, küfürde ısrarcılıklarının, hakkın hiçbir şüpheye yer bırakmayacak açıklıkta ortaya çıkmasının ardın-dan onun aleyhinde birleşmelerinin ve bu sebeple şeytanları ve şeytanların kendilerine cazip gösterdiği şeyleri takip etmelerinin anlatılmasının ardın-dan ( .buyurarak) Peygamber (s.a.)’in şaşkınlığını ifade etmektir أ

Bu bölümü tek başına aç →

84. Âyetin Tefsiri

[409] ‘Aciltü ‘aleyhi bi-kezâ ifadesi, bir şeyi birinden âcilen istediğin zaman kullanılır. Söylenmek istenen şudur: Sen ve müminler kâfirlerin şerrinden kur-tulup rahata eresiniz, köklerinin kazınmasıyla yeryüzü onlardan temizlensin diye helâk edilmeleri için acele etme. Zira istediğin bu şey ile aranda sadece sayılı günler, sayılı nefesler bulunmaktadır. Bu günler öylesine hızlı geçmekte-dir ki, saymaya kalksan sayılacak kadar hızlı geçmektedir. Bunun bir benzeri, “[O halde, sen de o azimli peygamberler gibi sabret!] Bunlar için acele etme. Nasılsa, tehdit edildikleri azabı gördüklerinde, ancak gündüzün tek bir saati kadar kal-mış gibi olacaklar!” [Ahkāf 46/35] âyetinde söz konusudur. İbn Abbas’ın bu âyeti okuduğu zaman ağladığı ve “Sayının sonu canın bedenden çıkmasıdır. Sayının sonu ailenden ayrılıştır. Sayının sonu kabrine giriştir.” dediği nakledilmiştir. İb-nü’s-Semmâk’in de bu âyeti Halife Me’mûn’un [v. 218/833] yanında okuduğu ve “Nefesler sayılıysa ve ilave yoksa ne de çabuk tükenir!” dediği nakledilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

85–86. Âyetlerin Tefsiri

مَ [410] ْ َ (gün) kelimesi gizli bir ifade ile mansūb olup cümlenin takdiri yevme nahşüru… ve nesûku… nef‘alü bi’l-ferîkayni mâ lâ yuhîtu bi’l-vasf (… haşrettiğimiz ve … sevk ettiğimiz gün her iki gruba da tarifi imkânsız şeyler yapacağız.) şeklinde ya da üzkür yevme nahşüru (Haşredeceğimiz günü zik-ret!) şeklindedir. Bu ifadenin (87. âyetteki) َن כُ ِ ْ َ َ (sahip olamayacaklar) fiili ile mansūb olması da mümkündür.

[411] Ayette müttakîlerden tebcil edilerek bahsedilmiştir ki buna göre onlar; kendilerini rahmetine gark eden ve hoşnutluk ve ikramını on-lara özgü kılan Allah’ın huzuruna, tıpkı bir kralın huzurunda saygın bir şekilde konuk edilip ağırlanan misafirlerin girdikleri gibi gireceklerdir.

Hazret-i Ali’nin “Vallahi, onlar ayakları üzerine haşredilmeyecekler, fakat altın semerli develer, yakut eğerli binekler üzerinde haşredileceklerdir.” de-diği nakledilmiştir. Kâfirler ise cehenneme aşağılanarak, hafife alınıp de-ğersiz düşürülerek, tıpkı susuz kalmış hayvanların suya götürüldükleri gibi sevk edileceklerdir. el-Vird, susuz [hayvan sürüsü] anlamındadır, zira suya an-cak susamış olan gelir. Bu kelimenin asıl anlamı, suyun başına gelmektir. Şair şöyle demiştir:

Suya gel ey devem suya gel, boz renkli sağır [avcının sesini duymayan ve ürkmeyen] kayakuşunun suya gelişi gibiusulca ve suyun serinliğinden mest olmuş vaziyette

Böylece suyun başına gelenler de bu isimle isimlendirilmişlerdir.

[412] Hasan-ı Basrî Rahimehu’llāh, yuhşeru’l-muttekūne… ve yüsâku’l-müc-rimûne ( Müttakîler haşredilir… mücrimler sevk edilir.) şeklinde okumuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

87. Âyetin Tefsiri

نَ [413] כُ ِ ْ َ ‘deki Vav zamir olarak düşünülecekse, o zaman “kullar”a işaret eder; müttakîlerin ve mücrimlerin zikredilmiş olması da buna delâlet eder. Zira kullar bu şekilde gruplara ayrılmış durumdadır. Ancak bu Vav’ın tıpkı ekelûnî el-berâğîsü (yediler beni pireler!) ifadesinde olduğu gibi sadece kelimenin çoğul oluşuna delâlet eden Vav olması da mümkündür. Fâ‘il ise َ َ ِا َ (alan kimse) ifadesidir. Çünkü bu ifade çoğul anlamındadır. َ َ ِ ا َ ifadesi bedel olarak ya da fâ‘il olarak ref‘ mahallindedir. Ancak muzāfın hazfi takdir edilerek nasp mahallinde olması da mümkündür. Bu durumda, illâ şefâ‘ate men ittehaze (sadece alan kimsenin şefaatine) şeklinde olur ve kendilerine şefaat edilmesi gibi bir hakka sahip olamayacakları murat edilir. Söz almak ise, iman ve amel ızhar etmek demektir.

[414] İbn Mes‘ûd’un rivayetine göre Peygamber (s.a.) bir gün ashabına, “Herhangi biriniz her sabah ve her akşam Allah katında söz almaktan âciz midir?” buyurmuş, kendisine “Bu nasıl olacak?” diye sorduklarında ise şöy-le buyurmuştur: Her sabah ve akşam, “Ey yeri ve gökleri yaratan, gaybı da şehadeti de bilen Allah’ım! ‘Senden başka ilâh yok, ilâh sadece sensin, senin ortağın yok; Muhammed de senin kulun ve elçindir.’ diyerek seninle ahit-leşiyorum. Ayrıca, beni kendime bırakırsan nefsim beni şerre yaklaştırıp, hayırdan uzaklaştıracaktır. Ben tamamen senin rahmetine güveniyorum.

Katında benim için kıyamet günü yerine getirip bana vereceğin bir ahit mey-dana getir ya Rabbi! Muhakkak ki sen ahdinden dönmezsin.” diye dua eder. Bu şekilde dua ettiği zaman, verdiği ahit mühürlenir ve Arş’ın altına konulur. Kıyamet günü geldiği zaman bir münadi; “Allah katında ahdi olanlar nere-de?” diye seslenir ve onlar cennete girerler.

[415] Bu ahdin kelime-i şehadet olduğu da söylenmiştir. Ya da ‘ahi-de’l-emîru ilâ fülânin bi-kezâ (Emîr falancaya şunun verilmesini ferman bu-yurdu.) ifadesindeki gibi kullanılmış da olabilir. Bu durumda, “Ancak ken-dilerine şefaat emri ve izni verilmiş olanlar şefaat ederler.” anlamında olur1 ki Kur’ân’daki bazı âyetler de bunu teyit eder:

• “Göklerde nice melekler vardır ki, şefaatleri hiçbir fayda sağlamaz. Ancak Allah, diledikleri yani razı oldukları için izin verdikten sonra.” [Necm 53/26]

• “O’nun katında şefaat kâr etmez; sadece O’nun izin verdiklerine.” [Sebe’ 34/23]

• “O gün şefaat kâr etmez; Rahman’ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimseler müstesna.” [TāHâ 20/109]

Bu bölümü tek başına aç →

88. Âyetin Tefsiri

88. “ Rahman çocuk edindi.” dediler!..
Bu bölümü tek başına aç →

89. Âyetin Tefsiri

yaptınız ki,

Bu bölümü tek başına aç →

90. Âyetin Tefsiri

lacak ve dağlar yığılıp yere kapaklanacak!

Bu bölümü tek başına aç →

91. Âyetin Tefsiri

Hâleveyhi [v. 370/980], “el-İdd ve el-üdd kelimeleri hayret anlamına gelir.” demiştir. Bu kelimenin, “yadırganan büyük kabahat” anlamına geldiği de söylenmiştir. el-İddetü şiddet demektir. Eddenî el-emru ve âddenî el-emru, “İş benim için çok ağır ve vahim hale geldi.” anlamındadır. َُכَאد (neredey-se) kelimesinde Kisâî’nin [v. 189/805] ve Nâfi’in [v. 169/785] kıraati Yâ iledir (yekâdu). َن ْ َ َ َ (parçalanacak) ifadesi yenfatırne şeklinde de okunmuş olup infitār, “açtı, yardı” anlamındaki fetaradan; tefattur ise “yardı durdu, bu işi defalarca yaptı” anlamındaki fettaradan gelir. İbn Mes‘ûd yensadi‘ne (çatla-yacak) şeklinde okumuştur. Anlam, “yığılıp -ya da- yığılmış olarak yere ka-paklanacak” şeklindedir. ا َ mef‘ûlün leh de olabilir ki bu durumda anlam, “yığılmış olduğu için (yere kapaklanacak)” şeklinde olur.כ 1 kökü, şefaat bekleyenlerle değil, şefaat edeceklerle ilgilidir; şefaat hakkına malik olmak demektir.

Fâtiha 1/3, Gâfir 39/16, İnfitār 82/17-19 vb. ayetlerde Allah Teâlâ “ceza gününün tek mâliki” -yani tek söz sahibi- olarak işbu sebeple nitelendirilmektedir. ْ ُ ِّ وَ َ ْ א ِ َ ِ َ ْ َ َ إِ َ א َ ِ ا ِ ْ دُو ِ نَ ُ ْ َ َ ِ ِכُ ا ْ َ َ وَنَ ُ َ ْ َ [Zuhruf 43/86] ifadesi bu konuda nettir. / ed.

[417] Şayet “Göklerin parçalanması, Yer’in yarılması ve dağların yığılıp yere kapaklanması ne anlama gelmektedir; bu (Allah’ın oğlu var, kızı var!) ifade(si) cansız varlıkları nasıl böyle etkileyebilir ki?” dersen şöyle derim:Bu iki şekilde açıklanabilir. İlkine göre Allah Teâlâ, “Eğer Ben ağır hareket eden yumuşak başlı biri olmasaydım, cezayı âcilen veriyor olsaydım onlar bu sözleri söyledikleri vakit gazabımdan gökleri, dağları ve yeri böyle ya-pardım!” buyurmaktadır. Bu durumda ifade tıpkı “Zeval bulmasınlar diye gökleri ve yeri kesinlikle Allah tutmaktadır. Bir de (kıyamet günü O’nun emri ile) zeval bulmaları kesinleşti mi, bunları O’ndan başka hiç kimse tu-tamaz. O, gerçekten Halîm’dir, bağışlayıcıdır.” [Fâtır 35/41] ifadesine benze-mektedir. İkincisine göre ise burada (kâfirlerin ağzından çıkan) kelimenin ne kadar ağır ve çirkin olduğunu ifade etmek, dinde bu sözün etkisinin ne kadar büyük olduğunu, dinin kaide ve temellerini yerle bir edeceğini tasvir etmek, bu sözün dindeki tesirinin tıpkı âlemi ayakta tutan bu varlıklara isabet edecek olsa onları parçalayacak, yaracak ve yere yıkacak kadar etkili olduğunu ifade etmek için böyle söylenmiştir.

[418] Daha önce gaib sıygası kullanılmışken ( ْ ُ ْ ِ ْ َ َ [yaptınız]) ifade-sinde muhatap sıygasına geçilmiş olmakla -ki Belâgat ilminde buna iltifat sanatı denir- onların Allah’a karşı cür’etkârlıkları ve O’nun gazabına ma-ruz kaldıkları daha bir vurgu ile tescil edilmiş, söyledikleri sözün ağırlığına daha ziyade dikkat çekilmiştir.

[419] “İsnat ettikleri için” ifadesinin üç farklı değerlendirmesi olabilir. İlkine göre bu ifade (onun yüzünden) ifadesindeki Hâ’dan (yani zamir-den) bedel olarak mecrurdur. Bu durumda tıpkı şairin şu ifadesine benzer:

Öyle bir hal üzreler ki, içlerinde Hâtim-i Tāî olsaydı bile,bütün cömertliğine rağmen Hâtim dahi cimrilik ederdi su konusunda1

Bir diğer ihtimal de, [Sebep bildiren] Lâm’ın düştüğü ve fiilin yalın olarak kaldığı takdir edilerek ifadenin mansūb olmasıdır; hedden li-en de‘av (iddia ettikleri için yere kapaklanmak) şeklinde olur. Böylece bu ifadede yere ka-paklanmak yığılmanın gerekçesi, Rahman’a evlat isnat etmek ise yere kapak-lanmanın gerekçesi olarak dile getirilmiştir. ا ْ َ ا ifadesi أَنْ دَ َ ’in fâ‘ili olarak, merfû‘ da olabilir, yani dağları yere Rahman’a evlat isnat etmeleri kapakladı!

1 Ferezdak’ın [v. 114/732], cömertliğini anlattığı bu şiirinde, ‘alâ cûdihîdeki mecrur zamirden bedel ola-rak, son kelimeyi Hâtimi şeklinde söylemiştir; normalde Hâtimu denmesi gerekiyordu. / ed.

[420] Âyette Allah’ın bilhassa Rahmân isminin seçilmesinin ve tek-rarlanmasının anlama pek çok katkısı vardır; ilk olarak bu durum, sadece O’nun Rahmân1 olduğuna, bu isme O’ndan başkasının lâyık olmadığına delâlet eder. Zira bütün nimetlerin kökleri ve dalları O’ndandır; O âlemleri yaratmış, beraberlerindeki her şeyi onlar için var etmiştir. Nitekim âlim zatlardan biri bu meyanda şöyle demiştir:

Hele bir kaldırılsın O’nu gizleyen perdeAnlarsın ki, sen de O’nun vergisisin, sahip olduğun her şey de…

İşbu sebeple, Yüce Allah’a evlat isnat eden kimse, O’nu yarattıkları gibi düşünmüş, böylece onu Rahman ismine lâyık olmaktan çıkarmış olur.

[421] De‘â (iddia etti) fiili, iki mef‘ûl alan bir fiil olup semmâ (isimlen-dirdi) anlamına gelir. Ancak burada iki mef‘ûlden sadece ikincisinin zik-redilmesiyle yetinilmiş, böylece ifadenin genel olması, Allah’a evlat olarak isnat edilen herkesi kapsaması murat edilmiştir. Bir başka ihtimal ise de‘â fiilinin nesebe (nispet etti) anlamında olmasıdır ki bu fiilin dönüşlü hali Hazret-i Peygamber (s.a.)’in men idde‘â ilâ ğayri mevâlîhi… (Her kim efen-disinden başkasına mensubiyet iddia ederse…) şeklindeki hadisinde [Müs-lim, “Hâc”, 85] ve şairin şu beytinde kullanılmıştır:

Biz Nehşel oğulları, kendimizi başka bir ataya nispet etmeyiz

Şair burada lâ nedde‘î ifadesini nispet etmeyiz anlamında kullanmıştır.

Bu bölümü tek başına aç →

92. Âyetin Tefsiri

“Farz-ı muhal böyle bir talep söz konusu olsa dahi, evlât edinmek O’nun için söz konusu değildir. Çünkü bu imkânsızdır, sıhhat/imkân kapsamında değil-dir.” demektir. Zira bildik yolla çocuk sahibi olmanın Allah hakkında imkânsız olduğu, üzerinde konuşulmayacak denli açıktır. Evlat edinmek suretiyle çocuk sahibi olmak ise ancak evlat ile evlat edinenin aynı cinsten olmaları halinde söz konusu olur. Oysa kadîm olan Allah Teâlâ’nın hemcinsi söz konusu değildir. Allah Teâlâ zalimlerin dillerine doladıklarından tamamen münezzehtir!

Bu bölümü tek başına aç →

94. Âyetin Tefsiri

94. Gerçek şu ki O, bunları bir bir sayıp kaydetmiş bulunuyor.
Bu bölümü tek başına aç →

95. Âyetin Tefsiri

1 Her tür rahmetin ezelî ebedi ilkesi ve kaynağı, sınırsız merhamet sahibi. / ed.

[423] [ ْ َ (kim) ifadesi] sıfat alan mendir. Zira nekire olarak gelen ّ כ(her) ifadesinin ardından kullanılmıştır; bu kullanım aynı edatın şairin şu mısrasında rubbe (nice) ifadesinin ardından gelen kullanımına benzemek-tedir:

Yüreğini alev alev yakıp öfkeden kudurttuğum niceleri var!

[424] İbn Mes‘ûd ve Ebû Hayve [v. 203/818] âtinir-Rahmâne şeklinde, izafet öncesindeki aslı üzere okumuşlardır. el-İhsā saymak, zapt etmek de-mektir; “İlmiyle onları zaptetmiş, kuşatmıştır.”1 anlamındadır. “Onlar”dan maksat, meleklerin, İsâ Aleyhisselâm’ın ve Üzeyir Aleyhisselâm’ın Allah’ın evlatları olduğuna inananlardır. Bu kimseler iki küfür arasındadırlar ki biri, Rahmân’ın evlat sahibi olmasının mümkün olduğu, ikincisi ise Allah’ın evladı olduğunu iddia ettikleri kimseleri yine O’na ortak koşmaları, tıpkı insanların kralların evlatlarına, babalarına hizmet edercesine hizmetkârlık yapmaları gibi onlara kulluk etmeleridir. İşbu iki küfürden ilkini Allah Teâlâ daha önceki âyetlerde yerle bir etmiş, daha sonra da ikinci küfrü yerle bir etmiştir. Anlam şöyledir: “Göklerde ve yerde kâh meleklerden kâh in-sanlardan, Müşriklerin, Yahudi ve Hıristiyanların ibadet ettiği her kim var-sa, hepsi Rahmân’ın huzuruna gelecektir, yani O’na sığınacak, huşû içinde, ümit ve korku halinde, boyun eğip itaat etmiş vaziyette O’na iltica ede-cektir; tıpkı kölelerin yaptığı, yapması gerektiği gibi yapacak, kendisi için bu sapkınların iddia ettikleri şeyleri iddia etmeyecektir. Bunun benzeri şu ayette söz konusudur: “O çağırdıkları şeyler; Rablerinin rahmetini umup, azabından korkarak ‘Hangimiz O’na daha yakın olacağız!’ diye O’na götü-ren vesileyi ararlar.” [İsrâ 17/57] O gün, tamamı Allah’ın manevi hükümran-lığında, mutlak egemenliği altında bulunacak; O’nun kudretine boyun eğe-ceklerdir. O, onlara hükmedecek, onları ve bütün amellerini, hem de bütün tafsilatı, nicelik ve niteliği ile birlikte tamamen kuşatmış olacak; hallerine dair hiçbir şey O’ndan gizli kalmayacaktır. Her biri kıyamet günü O’nun huzuruna tek başına, bu Müşriklerden berî olarak çıkacak, beraberinde bu Müşriklerden hiçbiri bulunmayacaktır.”

Bu bölümü tek başına aç →

96. Âyetin Tefsiri

1 Gelmişleriyle, gelecekleriyle, yaptıklarıyla ve geride bıraktıklarıyla tamamen bilmektedir. / ed.

[425] Cenâh b. Hubeyş وُدا (sevgi) kelimesini, kesre ile vidden şeklinde okumuştur. Anlam, “Allah onlar için kalplerde sevgi ihdas edecek, araların-da birbirlerini sevmeleri için gerekli olan sebeplerin hiçbiri bulunmaksızın, insanların birbirlerini sevmelerini sağlayan akrabalık, dostluk, hayır-hasenat ve benzeri vesileler olmaksızın onlar için bu sevgiyi kalplere ekecektir. Bu sev-gi [herhangi bir sebepten hâsıl olmayıp] bütünüyle Allah tarafından doğrudan var edilmiş, O’nun velilerine hususi bir ikram ile tahsis edilmiş olacaktır. Buna karşılık, düşmanlarının kalplerine de korku ve heybet salacak, böylece onların müminlerin konumlarını tazim edip büyük görmelerini sağlayacaktır.

[426] [ ُ َ ْ َ َ (meydana getirecektir) ifadesindeki] Sîn, ya bu sûrenin Mek-ke’de nâzil olmasındandır, -Zira müminler o dönemde kâfirler arasında se-vilmeyen, kendilerine öfke duyulan kimselerdi; bu yüzden de Allah onlara İslâm’ın güneşinin yayıldığı günlerde böyle olacağını vaat etmişti.- ya da bu olay kıyamet günü gerçekleşecektir. O gün Allah müminlerin amel def-terlerini ortaya serecek, güzel amellerini herkese arz edecek, böylece bütün mahlûkata onları sevdirecektir.

[427] Rivayete göre Peygamber (s.a.) Hazret-i Ali’ye “Ey Ali! ‘Allah’ım! Bana katında bir ahit nasip et1, müminlerin kalplerinde bana yönelik bir sevgi yarat!’ diye dua et.” buyurmuştur. Bunun üzerine bu âyet nâzil olmuş-tur. İbn Abbas’tan nakledildiğine göre anlam, “Allah onları sevecek ve yarat-tıklarına sevdirecektir.” şeklindedir. Peygamber (s.a.)’in şöyle buyurduğu da nakledilmiştir: “Allah Teâlâ ‘Ey Cebrâil! Ben falanı sevdim, sen de onu sev.’ buyurur, böylece Cebrâil de onu sever ve gök ehline ‘Allah falanı sevmiştir, sizler de onu seviniz.’ diye nida eder. Bunun üzerine bütün gök ehli onu sever. Sonra yeryüzü halkının kalplerine de onun sevgisini koyar.” [Buhârî, “Edeb”, 38.] Katâde’nin [v. 117/735] de “Allah’a yönelen hiçbir kul yoktur ki Allah kullarının kalbini ona yöneltmiş olmasın.” dediği nakledilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

98. Âyetin Tefsiri

[428] Burası surenin sonu ve nihai yargısıdır, sanki “Sana inzâl edilen işbu mesajı tebliğ et, bununla müjdele ve uyar, çünkü Biz onu senin dilinle, apaçık bir Arapça ile indirdik, kolaylaştırdık, açık seçik bildirdik ki onunla müjdeleyesin ve uyarasın.” denilmiştir.1 Yani beni ‘duası makbul’ kullarından kıl. / ed.

[429] Lüdd, bâtılda husumeti şiddetli olan, her türlü ledîdi alan, yani aşırı inatçılığı yüzünden her tür tartışma ve cedel yoluna başvuran kimseler demektir ki kastedilen Mekkelilerdir.

[430] “Nice nesilleri helâk etmiştik” ifadesi onlara yönelik bir uyarı ve korkutmadır. ّ ِ ُ ifadesi tehussü şeklinde de okunmuştur. Bu ifade “Onu hissetti.” anlamında hassehû fiilinden gelir. Havâss (duyu organları) ve mahsûsât (duyulur/algılanır varlıklar) ifadeleri de bu köktendir. [ ُ َ (işitiyorsun) ifadesini] Hanzale, üsmi‘te fiilinin muzarisi olarak tüsme’u (sana işittiriliyor) şeklinde okumuştur. Rikz gizli ses demektir. Kişi mızrağın ucunu yere saplayıp gizlediği zaman rakeze’r-rumha derler. Rikâz da gö-mülü mal anlamına gelir.

[431] Peygamber (s.a.)’in şöyle buyurduğu nakledilmiştir: Her kim Meryem sûresini okursa, ona Zekeriya, Yahya, Meryem, İsa, İbrahim, İs-hâk, Ya‘kūb, Mûsâ, Hârûn, İsmail ve İdrîs’e inananların ve bunları yalanla-yanların sayısının ve dünyada Allah’a dua / kulluk eden ve etmeyen kimse-lerin sayısının on katı kadar sevap verilir.

Bu bölümü tek başına aç →