KEŞŞÂF TEFSİRİ
Lokmân Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ
Mekke’de nâzil olmuştur. 34 âyettir. 33 âyet olduğu da söylenmiştir.
Rahmân Rahîm Allah’ın Adıyla
1. Âyetin Tefsiri
2. Âyetin Tefsiri
3. Âyetin Tefsiri
rilmiştir).
4. Âyetin Tefsiri
yakînen iman edenler de sadece onlardır.
5. Âyetin Tefsiri
erecekler de bunlardır.[424] “Hikmetli kitap” hikmet içeren, içinde hikmet bulunan kitap de-
mektir. Veya kitap mecazî isnatla Allah’ın [el-Hakîm] sıfatıyla sıfatlanmıştır. Ay-rıca, hakîm ifadesinin el-hakîmi kāiluhû (söyleyeni hakîm olan [kitabın âyetleri]) şeklinde olması da caizdir; yani muzāf (kāil) hazfedilmiş ve yerine muzāfun ileyh (hû) getirilmiştir. Bu muzāfun ileyh, mecrûr iken merfû‘ a dönüşmekle (yani fâ‘il durumuna gelmekle) sıfat-ı müşebbehede ( כ .gizlenebilmiştir (ا
[425] “Hidayet ve rahmet olarak” ifadesi “ayetler”den hal olmak üzere mansūbtur. Nasbedilmelerindeki âmil, כ ’deki işaret mânasıdır. Haberden son-ra haber veya mahzuf bir mübtedanın haberi olmak üzere merfû‘ da olabilirler.
[426] Güzel işler yapan “muhsinler için.” Bu güzel ameller namaz kıl-mak, zekât vermek, âhirete yakînen iman etmek gibi Allah’ın zikredeceği amellerdir. Tıpkı Evs’in şu sözündeki gibi:
[Cömertlik, yardımseverlik, yiğitlik ve takvayı kendinde toplayan] ferasetli kişi: adeta görmüş ve işitmiş gibi kanaate sahip olandır senin hakkında.
Anlatıldığına göre el- Asma‘î’ye [v. 216/831] ferasetli kişinin kim olduğu so-rulunca, bu beyti okumuş; başka da bir şey söylememiş.1 Veya “ihsan üzere hareket edenler için” demek, bütün güzel amelleri yapanlar için, demektir. Allah daha sonra bunlardan o üç ameli yapanları, bu amellere verilen özel anlam dolayısıyla ayrıca zikretmiştir. 1 Yani “ihsan üzere hareket edenler” -sadece- burada sayılan amellere sahip olanlardır: ikāme-i salât, îtâ-i
zekât ve âhirete ikān. Ki bunlar münferit özel ritüeller olmaktan ziyade, amellerin tamamını ifade eden küllî kavramlardır; âhirete yakînen inanarak sözde değil özde dindar olmak, arınmak amacıyla vermek. Geniş bilgi için bkz. Murat Sülün, “Kur’ân’da Salâtın (ة ) Kavramsal Çerçevesi”, Namaz ve Cami, İstanbul: Ensar Neşriyat, 2009, 17-46; a.mlf., “Kur’ân’da Arınma Amaçlı Verişlerin (ة -Kavramsal Çer (زכçevesi”, Bir Sosyal Güvenlik Kurumu Olarak Kur’ân’da Zekât, İstanbul: Ensar Neşriyat, 2008, 46-77.
7. Âyetin Tefsiri
[427] Lehv hayırdan ve esas ilgilenmen gereken şeylerden alıkoyan bâtıl her şeydir. Lehve’l hadîs (lâf eğlencesi) ise geceyi aslı olmayan masal, efsane ve dedikodularla, hurafeler, komiklikler, boş sözler ve bir varmış bir yok-muş türünden gereksiz şeyler anlatarak geçirmek, şarkı söylemek, müzik öğrenmek vb. şeylerdir.
[428] Denilmiştir ki: Bu âyet Nadr b. Hâris hakkında inmiştir. Nadr ti-caret için Pers diyarına gider, Acem kitaplarını satın alıp onları Kureyşlilere anlatır ve “Muhammed size Âd’ın, Semûd’un haberlerini anlatıyorsa, ben de Rüstem’in, Behram’ın, kisraların ve Hîre krallarının haberlerini anlatıyo-rum!” derdi. Kureyşliler de onun anlattıklarından hoşlanır, Kur’ân dinlemeyi bırakırlardı. Şu da söylenmiştir: Nadr şarkıcı kadınlar tutardı. Müslüman ol-mak isteyen birini gördüğünde, onu şarkıcı cariyesine götürür ve “Bunu ye-dir, içir; ona şarkı söyle!” derdi. Adama da; “Bu, Muhammed’in seni çağırdığı namazdan, oruçtan ve onun önünde savaşmandan daha hayırlıdır!”1 derdi.
[429] Peygamber (s.a.)’den gelen bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “Şar-kıcı kadınları ne satmak, ne satın almak, ne onların ticaretini yapmak ne de paralarını yemek helâldir.” [Tirmizî, “Büyû‘”, 51; İbn Mâce, “Ticârât”, 11] Yine Peygamber (s.a.)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Şarkı söyleyerek sesini yükselten hiç kimse yoktur ki Allah ona iki şeytan göndermesin; biri bu omzunda öbürü şu omzunda durur, adam sesini kesinceye kadar ayak-larıyla ona vurmaya devam ederler.” Denilmiştir ki; şarkı söylemek malın tükenmesine, Rabbin hışmına ve kalbin bozulmasına sebep olur.
[430] Şayet“Lehvin hadîse [yani eğlencenin söze] izafe edilmesinin anlamı nedir?” dersen şöyle derim: Bunun anlamı [muzāfı] beyan etmek olup, Min mânalı2 bir izāfettir. Bu izāfet, -suffetu hazzin (ipek örtü), bâbu sâcin (tahta3 kapı) sözleri gibi- bir şeyin, kendisinden mamul olduğu şeye muzāf olmasıdır.
1 Sure Mekkî olduğuna göre namazın, orucun ve savaşın söz konusu olmadığı bir dönemde Nadr’ın bu şekilde konuşmuş olması zordur; ancak din uğrunda, yani hak-hakikat ve insan hakları uğrunda sab-redilmesi gereken çeşitli zorlukları başka şekillerde ifade etmiş olabilir. “Ye, iç, eğlen; ölümlü dünya… Yaşamaya bak; bırak bu din işlerini, başını belâya sokma!” mealinde… / ed.
2 Yani muzāf ile muzāfun ileyh arasında Min’in var kabul edildiği izāfet türü. / çev.3 Metinde geçen sâc tik ağacı, hint ardıcı anlamına gelmektedir. / çev.
Buna göre mâna, men yeşterî el-lehve mine’l-hadîs (lâftan ibaret bir eğlence satın alan) şeklinde olur; zira eğlence lâftan da olur, başka şeyden de olur; işte ‘lâf ’ diyerek beyan edilmiştir. Lâftan maksat da dînen hoş görülmeyen lâftır. Nitekim hadiste şöyle gelmiştir: “Camide konuşmak, hayvanın otu yediği gibi, iyi amelleri yer.” Bu izāfetin “bazı” anlamını ifade eden Min anlamında olması da caizdir. Sanki şöyle denilmiş olur: “İnsanlardan öylesi de var ki bazı lâflar satın alır; eğlence de bu lâflardandır.”
ى [431] ِ َ ْ َ fiili, ya Nadr’ın yaptığı rivayet edilen “Acem kitapları satın almak” veya “şarkıcı cariyeler tutmak” sözlerindeki gibi “satın almak” fii-lindendir ya da “İmana karşılık küfrü satın alanlar” [Âl-i İmrân 3/177], yani “imanı küfürle değiştirenler, küfrü imana tercih edenler” âyetindeki gibidir. Katâde’den [v. 117/735] rivayet edildiğine göre “Lâf eğlencesi satın almak” bâtıl ifadeyi hak söze tercih ederek onu sevmek demektir.
[432] َّ ِ ِ Ya’nın zammesiyle de, fethasıyla da okunmuştur. “ Allah yolu” İslam dini veya Kur’ân demektir. Şayet“Zamme (yani ّ ِ
ُِ [saptırmak
için]) kıraatında mâna açıktır; çünkü Nadr’ın lâf eğlencesi satın almaktan amacı, insanları İslâm’a girmekten ve Kur’ân dinlemekten döndürmek ve onları bundan saptırmak idi. Fetha ile (yani ّ ِ
َِ [sapmak için]) okumanın
mânası nedir?” dersen şöyle derim: Fetha ile okumada iki mâna vardır. Birincisi: Daha önce üzerinde bulunduğu sapıklıkta sebat etmek, ondan uzaklaşmamak, sapıklığı artırmak ve uzatmak için. Çünkü Allah tarafından yardımsız bırakılan kişi, din düşmanlığında ve insanları dinden çevirme konusunda boyun eğmez derecede kibirlidir. İkincisi: Başkasını sapıklığa düşürenin mutlaka kendisinin de sapık olacağı cihetle, li-yadıllenin َّ ِ
ُِ
yerine konulmasıdır. Böylece, eyerin arkasında oturan söylenmek suretiyle önde oturana işaret edilmiş olmaktadır.
[433] Şayet“Hiçbir bilgiye dayanmaksızın” demenin anlamı nedir?”dersen şöyle derim: Allah Teâlâ, Nadr’ı Kur’ân’a karşılık lâf eğlencesini sa-tın alan kimse konumuna getirince buyurmuştur ki; o, ticareti bilmeden, ticaret konusunda bir ileri görüşü olmadan satın alıyor; çünkü hidayeti ve-rip dalâleti, hakkı verip bâtılı alıyor! Tıpkı “(Bunlar, hidayet karşılığı dalâle-ti satın alan kimselerdir.) Ama bu alış-verişlerinden kâr edememişler; doğru yolu bulamamışlardır.” [Bakara 2/16] âyetindeki gibi.
א [434] َ ِ َّ َ َّ ifadesi وَ ُِِ üzerine atfedilerek nasb ile; ى ِ َ ْ َ üzerine at-
fedilerek de ref‘ ile okunmuştur.1 ُ ِ َّ َ filinin sonundaki zamir, sebîl keli-mesine aittir; çünkü sebîl א ً َ ِ א َ َ ُ ْ َ ِ وَ ِ َ َ ْ آ َ ِ ِ ا ِ َ َ ونَ ُّ ُ َ O’nun“) وَyolunda yamukluk arayarak, inananları Allah’ın yolundan alıkoymak (için) yol başlarını tutmayın…” [A‘râf 7/86]) âyetinde olduğu gibi müennestir.
[435] Hiçbir ağırlık olmadığı halde “sanki kulaklarında ağırlık varmış da işitemiyormuş gibi” okunan âyetlerimize aldırmadan, kafasını bile kal-dırmadan “büyüklük taslayarak” burnu havada “sırtını dönüyor!” Onun bu esnadaki hâli, âyetlerimizi pekâlâ işittiği halde onlara kulak vermeyen birinin durumuna benziyor!
[436] ( ِ ْ َ اذُُِ ifadesi) Zel’in sükûnu ile de okunmuştur.
[437] ŞayetKeenne ile başlayan iki cümlenin i‘râbdan mahalli nedir?” der-sen şöyle derim: Birincisi cümle, ا ً ِ َכْ ْ ُ den; ikinci cümle, א َ ْ َ ْ َ ْ َ dan hal-dir. Sözü kesip yeni bir söze başlama (isti’nafiyye) cümleleri olmaları da caizdir.
[438] Şeddesiz َْن .in aslıkeennehû olup; zamir, şan zamiridir’כَ
11. Âyetin Tefsiri
א [439] ًّ َ ِ َ ا ْ -ifadeleri tekit edici iki mas (Allah’ın gerçek vaadi olarak) وَtardır; birincisi kendi (fiili)ni, ikincisi başkasını tekit etmektedir; çünkü “on-lar için cennetler vardır” sözü, Allah onlara cennetler vaad etti, anlamındadır. א ًّ َ mastarı ise “sebat” mânasına delâlet etmektedir; onunla da “vaad” mânası tekit edilmiş ve “onlar için cennetler vardır” ifadesi her ikisiyle tekit edilmiştir.
1 (i) Allah yolundan saptırmak ve onu eğlence konusu haline getirmek için lâf eğlencesi satın alıyor! (ii) Allah yolundan saptırmak için lâf eğlencesi satın alıyor ve Allah yolunu eğlence konusu haline getiriyor! / ed.
[440] “O” öyle “mutlak bir izzet sahibidir” ki, O’nu hiçbir şey mağlup edemez, âciz bırakamaz. O’nun bir şeye de, o şeyin zıddını yapmaya da gücü yeter; dilediğine nimet verir, dilediğine de sıkıntı. Ama O, öyle “mut-lak bir hikmet sahibidir” ki, hikmet ve adalet neyi gerektirirse onu diler.
[441] “Onları görüyorsunuz.” Zamir, “gökler”e aittir. Bu, insanların gök-yüzünü direksiz görmelerini, “direkler olmaksızın” sözüne delil getirmektir. Nitekim sen, arkadaşına; “Beni görüyorsun, ne kılıcım ne mızrağım var!” dersin. Şayet“א َ َ وْ َ َ (Onları görüyorsunuz) ifadesinin i‘râbdan mahalli ne-dir?”dersen şöyle derim:Onun i‘râbdan mahalli yoktur; çünkü isti’nâf cüm-lesidir.1 Veya ٍ َ َ kelimesinin sıfatı olarak mahallen mecrûr olup, “görülen direkler olmaksızın” yani “Allah Teâlâ o gökleri görülmeyen direklerle dikti.” demektir. Bu, Allah Teâlâ gökleri kudretiyle tutuyor, demektir.
[442] “İşte” kelimesi, zikredilen2 mahlûkāta işarettir; ْ َ mahlûk anla-mındadır. “O’nun dışındakiler” yani taptıkları ilâhlar.
[443] Böylece, “Bu büyük şeyler, Allah’ın yarattığı ve inşa ettiği şeyler-dendir; haydi siz gösterin bakalım bana, ilâhlarınız neler yaratmış da, sizce tapılmayı hak etmişler!?” buyurarak onları susturmuş; sonra da susturmayı bırakıp ötesinde daha başka bir sapıklığın olamayacağı bir sapıklığa batmış olduklarını kayda geçirmiştir.
12. Âyetin Tefsiri
[444] O, Eyyüb (as.)’ın kızkardeşinin veya teyzesinin oğlu Lokman b. Bâ‘ûrâ’dır. Âzer’in çocuklarından olduğu da söylenir. Bin sene yaşamış, Da-vud (a.s.)’a yetişmiş ve ondan ilim almıştır. Davud (a.s) peygamber olarak gönderilmeden önce fetva veriyormuş; o peygamber olarak gönderilince fetva vermeyi bırakmış. Bunun sebebi sorulunca, “Bana yeter denildiğinde yetin-mese miydim?” demiş. Lokman’ın, İsrail oğulları içinde bir kadı olduğu da söylenmiştir. Onun hakkında en çok söylenen, bilge bir zat olduğu, peygam-ber olmadığıdır. İbn Abbas (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre, “ Lokman ne bir peygamber ne de bir kraldı; sadece zenci bir çobandı. Allah ona azat edilmeyi nasip etti. Sözünden ve vasiyetinden hoşnut oldu ve onun vasiyetini tutmanız için durumunu Kur’ân’da anlattı.” İkrime ve Şa‘bî ise onun peygamber oldu-ğunu söylemişlerdir. Yine denilmiştir ki; kendisine peygamberlikle bilgelik arasında tercihte bulunma hakkı verilmiş, o bilgeliği tercih etmiştir. 1 “İşte siz de görüyorsunuz.” mealinde. / ed.2 Mâ zükire diyerek ism-i işaretin neden müzekker olduğunu açıklıyor. / ed.
[445] İbnü’l-Müseyyeb’den [v. 94/713] rivayet edildiğine göre o Mısır zen-cilerinden bir zenci ve bir terzi imiş. Mücahid’den [v. 103/721] rivayet edildi-ğine göre, kalın dudaklı, yarık ayaklı zenci bir köle imiş. Onun bir marangoz olduğu, bir çoban olduğu, her gün efendisine bir demet odun topladığı da söylenmiştir. Mücahid’in rivayetine göre Lokman, kendisine [istihfafla] bakan birine şöyle demiş: “Beni kalın dudaklı görüyorsan, bil ki onların arasından çok ince sözler çıkar. Beni siyah görüyor olsan da kalbim bembeyazdır.”
[446] Rivayete göre bir kişi, onun meclisinde karşısına dikilip “Sen fa-lan yerde benimle beraber çobanlık yapan kişi değil misin?” demiş. Lok-man “Evet, ben o kişiyim.” deyince, adam “Gördüğüm bu makama seni ne ulaştırdı?” demiş. Lokman: “Doğru konuşmak ve beni ilgilendirmeyen konularda susmak.” diye cevap vermiş.
[447] Rivayete göre Lokman, zırh örmekte olan Davud (a.s.)’ın huzuru-na girmiş. -Allah onun için demiri çamur gibi yumuşatmıştı.- Ne yaptığını sormak istemiş ise de birden, hikmet ona yetişmiş ve susmuş. Davud (a.s) zırh örmeyi bitirince onu giyerek; “Sen, savaş elbisesisin!” demiş. Bunun üzerine Lokman: “Susmak hikmettir; ama onu yapan azdır!” demiş. Davud (a.s) da ona: “Sana hakîm ismi çok yerinde verilmiş!” demiş.
[448] Yine rivayete göre efendisi ona bir koyun kesmesini ve onun en güzel iki parçasını çıkarmasını emretmiş. Lokman da dilini ve kalbini çıkar-mış. Günler sonra yine aynı şeyi emrederek en kötü iki parçasını çıkarması-nı istemiş. Lokman yine dili ve kalbi çıkarmış. Efendisi ona bunu(n hikme-tini) sorunca: “Bu ikisi, güzel oldukları zaman, vücutta bulunan şeylerin en güzeli; kötü oldukları zaman da en kötüsü olurlar.” demiş.
[449] Sa‘îd b. el-Müseyyeb’den rivayet edildiğine göre bir zenciye şöyle demiş: “Üzülme! Çünkü zencilerden üçü, en hayırlı insanlardan idi: Bilal, Ömer’in kölesi Mihca‘ ve Lokman.”
-müfessire olan En’dir; çünkü hikmet vermek “söylemek” an أن [450]lamındadır. Allah Teâlâ şuna dikkat çekmektedir ki asıl hikmet ve gerçek ilim, bu ikisi ile amel etmek, Allah’a kulluk etmek ve O’na şükretmektir; zira hikmet vermeyi şükre teşvik etmek olarak açıklamaktadır.
[451] ٌّ yani şükre ihtiyacı yoktur; ٌ yani hiç kimse O’na hamd etmese de “bizatihî hamde lâyıktır.”
13. Âyetin Tefsiri
[452] Denilmiştir ki; oğlunun ismi En‘am idi. Kelbî ise “Eşkem idi.” demiştir. Söylendiğine göre, oğlu ve karısı kâfir imiş; Müslüman oluncaya kadar onları bırakmamış.
[453] “Şirk gerçekten büyük bir zulümdür”; zira bütün nimetlerin sa-dece kendisinden geldiği Zat’ı, kendisinden hiçbir nimet gelmemiş olan -ve gelmesi de tasavvur edilemeyen- biriyle eşit tutmak, künhüne varılamaya-cak vahamette bir zulümdür.
15. Âyetin Tefsiri
ًא [454] ْ ُ وَ ُّ ُ أُ ْ َ َ َ ifadesi hamelethu ummuhû tehinu vehnen (Anası onu zayıflık üstüne zayıflık çekerek taşımıştır.) anlamındadır; “tekrar başa dön-dü” anlamındaki race‘a ‘avden ‘alâ bed’in sözüne benzer. İfade, hal yerinde olup “zayıflık üstüne zayıflık katarak” yani “zayıflığı artarak ve katlanarak” anlamındadır; çünkü hamilelik artıp cenin büyüdükçe annenin ağırlığı ve zayıflığı artmaktadır. Ebû ‘Amr’dan [v. 154/771] gelen bir rivayette Hâ’nın harekelenmesiyle vehenen ‘alâ vehenin şeklinde okunmuştur. [“Zayıf ve yorgun düştü” anlamında] vehine - yevhenu da, vehene - yehinu da denebilir. [ ُ ُ א َ ِ (sütten ayrılması) ifadesi] fasluhû (ayrılması) şeklinde de okunmuştur.
[455] “Şükret diye” ifadesi, “emrettik” sözünün tefsiridir. [456] “Hakkında bilgi sahibi olmadığın şey” derken o şeyin hiç olma-
dığını kastetmektedir; yani putları kastederek, “Şu yok hükmündeki şeyleri bana ortak koşma!” buyurmuştur. Tıpkı “Allah’tan başka dua ettikleri, hiç-bir şey değildir!” [Ankebut 29/42] âyetindeki gibi.11 Ra‘d 13/33 ve Yûnus 10/18’de geçtiği üzere, bir şeyin ilâhi ilme konu olmaması onun yok olduğunun /
var olmadığının kanıtıdır. Bu âyetler; putperestin zihin dünyasını tamamen işgal eden putlar ve tanrı/ça/ları Allah’ın, ma‘dûmu “bilmediği”ni söyleyerek O’nun bilgi alanı dışında kabul etmiştir ki ilmin ma‘lûma bağlı oluşunu açıklar niteliktedir: Allah tanrı/çaları bilmemektedir, çünkü böyle bir şey yoktur; olsaydı, O bilirdi. Müfessirin ويعلم (biliyor) fiiilini vermeden atıf yaptığı Ankebut 29/42’ye gelince burada aslında “Allah; kendisinden başka dua ettikleri şeyleri elbette bilmekte!” buyrulmaktadır; yani Allah putları tanı-makta; bunların, âbitlerine ne zarar ne de fayda verebileceğini bilmektedir. / ed.
ًא [457] و kelimesi birliktelik bakımından veya kendisiyle birlikte olunan kişi olarak demektir; güzel ahlâk, yumuşak huyluluk, eziyetlerine katlanmak, iyilik yapmak, sıla-i rahim gibi güzel davranışlarda bulunmak ve alicenaplık ve yiğitliğin gerektirdiği şeyleri yapmak suretiyle “onlarla iyi geçin. [Ama asıl] banayönelenlerin yolunu izle.” Bununla şunu kastediyor: Dininde müminlerin yolunu izle. Her ne kadar sana dünyada onlarla iyi geçinmek emredilmiş olsa da, din işinde onların yolundan gitme. Çünkü sonunda senin de, onların da dönüşü sadece banadır. Sana imanının karşı-lığını, onlara da küfürlerinin karşılığını vereceğim.
[458] Allah Teâlâ bu âyetle, insanın dünyada anne ve babasıyla sohbetin-de ve onlarla sosyal ilişkilerinde yapması gereken; ana-babalık haklarına riayet ve bu hakka saygı göstermek gibi davranışların ve onlara karşı, çiğnenmesi caiz olmayan ahlâki zorunluluk ve görevlerin hükmünü bildirmiş; sonra bu ikisi ile ilgili âhiretteki hükümleri ve bunların durumunu beyan etmiştir.
[459] Rivayete göre bu âyet Sa‘d b. Ebu Vakkās ile annesi hakkında in-miştir… Olay şöyle anlatılmaktadır: Sa‘d’ın annesi, [oğlu Müslüman olunca] bir şey yemeden, içmeden üç gün durmuş. Nihayet ağzını aç[ıp yemek yedir]mek için çeneleri arasına tahta parçası (çubuk) sokmuşlar. Rivayete göre Sa‘d: “Onun yetmiş canı olsa ve tamamı çıksa yine de küfre dönmezdim!” dermiş.
[460] Şayet “Bu ifade, Lokman’ın vasiyeti sırasında nasıl yer alabilmiş?” dersen şöyle derim: Bu ifade, asıl konudan olmayıp yeri gelmişken söylenen sözler (istitrāt) kabilinden olmak üzere vârit olan bir ara cümledir. Lokman’ın vasiyetinde bulunan “şirkten nehyetme” hususunu tekit için söylenmiştir.
[461] Şayet “Çünkü anası onu zayıflık üstüne zayıflıkla taşımıştır. Süt-ten ayrılması da iki yıl zarfındadır.’ âyeti, tefsir edilen ile tefsir eden ara-sında nasıl bir ara cümle olarak yer almıştır?”dersen şöyle derim:Allah, ana-babaya iyi davranmayı emredince, annenin o kadar uzun süre çocuğu karnında taşıması ve sütten kesmesi sırasında çektiği sıkıntılar ve katlandığı zorlukları zikretmiş; bunu, özellikle anaya iyi davranmak gerektiğini gös-termek ve onun büyük hakkını müstakil olarak zikretmek için yapmıştır.
[462] İşte bu yüzden Peygamber (s.a.), “Kime iyi davranayım?” diyen adama: “Annene,” “Sonra?” “Annene,” “Sonra?” “Annene” buyurmuş; bu sözlerinin ardından: “Sonra babana.” demiştir.” [Tirmizî, “Birr ve Sıla”, 1; Ebu Davud, “Edeb”, 129]
[463] Araplardan birinin, kendi kendine şu sözleri söyleyerek annesini sırtında hacca götürdüğü rivayet edilir:
Anamı sırtımda taşıyorum; o ki [beni karnında] taşıdıkça taşımış,son damlasına kadar bol bol emzirmiştir beni.Yaptıklarının karşılığı ödenemez hiçbir ana babaya!
[464] Şayet“Sütten kesilmenin vaktini iki yıl ile belirlemenin anlamı nedir?” dersen şöyle derim: Onun vaktini bu süre ile belirlemek demek; bu süre, geçilmeyecek son süre demektir. İki yılın altındaki sürelerde iş, annenin içtihadına bırakılır. Anne, çocuğu sütten kesebileceğini [yani çocu-ğun buna dayanabileceğini] bilirse çocuğu sütten kesebilir. “Anneler çocuklarını tam iki yıl emzirirler. Bu, emzirmeyi tamamlamak isteyen içindir.” [Bakara 2/233] âyeti de buna delildir. Şafi‘î Rahimehullāh, emzirme süresinin iki yıl olduğuna, iki yıl bittikten sonra emzirme yoluyla haramlığın sabit olmaya-cağına bu âyeti şahit göstermiştir. Ebû Yûsuf ve Muhammed’in görüşü de böyledir. Ebû Hanîfe Rahimehullāh’a göre ise emzirme süresi otuz aydır. Ebû Hanîfe’den rivayet edildiğine göre: Eğer anne çocuğu iki yıldan önce sütten keser, çocuk da yediği yemek sayesinde emmeye ihtiyaç duymazsa, daha sonra anne onu tekrar emzirirse bu artık [haramiyet gerektiren] emzirme olmaz; ama çocuk emmeye ihtiyaç duyacak kadar az yemek yer de, sonra annesi onu emzirirse bu, evlenme haramlığı doğuran bir emzirme olur.
16. Âyetin Tefsiri
[465] ٍ َّ َ אل َ ْ ِ (tane ağırlığınca) ifadesi mansūb ve merfû‘ olarak okun-muştur. Mansūb okuyana göre zamir, iyilik veya kötülükten ibaret olan “şey”e râcidir; âyetin mânası da şöyledir: Eğer o şey, küçüklük ve değersizlik-te hardal tanesi gibi sembolik bir şey olsa ve bunca küçüklüğüyle beraber, kayanın içi gibi en gizli ve en korumalı bir yerde bulunsa veya ulvî ya da süflî âlemdeki bir yerde bulunsa, kıyamet günü “Allah onu mutlaka geti-rir” ve yapanı onunla hesaba çeker. Çünkü “Allah, bütün inceliklere nüfuz eder,” O’nun ilmi bütün gizli şeylere ulaşır; “her şeyden haberdardır,” gizli her şeyin künhünü ve özünü bilir. Katâde’den [v. 117/735] rivayet edildiğine göre, onu çıkarmasını bilir, bulunduğu yerden haberdardır. ٍ َّ َ אل َ ْ
ِ ifadesi-ni merfû‘ okuyana göre ise ّإن’nin sonundaki zamir, zamir-i kıssa olur. אل kelimesi ’ye muzāf olarak getirildiği için, müennes yapılmıştır. Şairin şu sözünde [sadr kelimesinin müennes] olduğu gibi:
[Etrafı aydınlatırsın yaydığın sözle] mızrağın ucu kandan parladığı gibi!
[466] Rivayete göre, oğlu Lokman’a: “Denizin dibinde bulunan tane hakkında ne düşünüyorsun? Allah onu da bilir mi?”demişti. Lokman şu cevabı verdi: Şüphesiz ki Allah en gizli yerlerdeki en küçük şeyi bilir; çünkü kayanın içindeki tane, suyun dibindeki taneden daha gizlidir.
[467] Denilmiştir ki; sahre yerin altında bulunan, kâfirlerin amellerinin yazılı olduğu Siccîn’dir.
[468] ْ כُ َ َ kelimesi, “Kuş, gece kaldığı yer olan yuvasına yerleşti.” anla-mına gelen vekene -yekinu fiilinden, Kâf ’ın kesresiyle fe-tekin şeklinde de okunmuştur.
17. Âyetin Tefsiri
[469] “Başına gelene sabret.” Bu sabrın, başa gelen her sıkıntı hakkında genel olması da, -kötülüklerini kınayarak hayra teşvik ettiği kimselerden gördüğü eziyetler gibi- iyiliği emredip, kötülükten nehyederken başına ge-len sıkıntılar hakkında özel olması da caizdir. Bunlar, Allah’ın kesin olarak emrettiği işlerden, yani zorlama ve mecbur etme yoluyla, yapılmasını ke-sin olarak istediği şeylerdendir. “Oruca geceden kesin olarak karar verme-yen -yani onu niyetle kesinleştirmeyen- kimsenin orucu yoktur.” [Tirmizî, “Savm”, 33; Ebu Davud, “Savm”, 71; İbn Mace, “Sıyam”, 26] hadisi de bu mânadan-dır. Peygamber (s.a.)’in: “Fecirden önce oruca geceden niyet etmeyen kim-senin orucu yoktur.” [Nesâî, “Sıyam”, 68; Dârimî “Savm”, 10] sözüne dikkat edin. Şu hadis de bu mânadandır: “Şüphesiz Allah, azimetlerinin benimsenip yapılmasını sevdiği gibi, ruhsatlarının da benimsenip yapılmasını sever.” Arapların; ‘azmetun min ‘azemâti Rabbinâ (Rabbimizin kesin emirlerinden bir emir) sözü de, ‘azemâtu’l-melik (kralın kesin buyrukları) tabiri de bun-dandır. Şöyle ki; kral, emri altındakilerden birine “Sana kesin emrettim. Yapmazsan şöyle şöyle olur!” der. O böyle dediği zaman bu emri alanın artık onu yapmaktan başka ne bir çaresi, ne de terketme seçeneği olabilir. Gerçekte ‘azm kelimesi ism-i mef‘ûlün mastarla isimlendirilmesidir; yani رِ ُ ُ ْ مِ ا ْ َ ْ ِ ifadesinin aslı min ma‘zûmâti’l-umûr -yani karara bağlanmış, farz kılınmış işlerdendir- demektir. Bunun, ism-i fâ‘il anlamında mastar olması da caizdir. O zaman; “Bunlar, kesinlik kazanan işlerdendir.” anla-mında olur. Tıpkı ُ ْ مَ ا َ َ ذَا ِ َ (“İş ciddiye bindiğinde” [Muhammed 47/21]) âyetindeki ve “İş ciddileşti, savaşın aslı çıktı.” demen gibi.
[470] Bu âyet, bu taatlerin öteden beri var olduğunu, diğer ümmetlere de emredilmiş olduğunu; salâtın1 şanının daima yüce ve diğer ibadetlere karşı önceliği bulunduğunu ve bütün dinlerde emredilmiş olduğunu bil-dirme hususunda sana yeter.
19. Âyetin Tefsiri
[471] [ ifadesi] şeddeli - şeddesiz [ ِْ ْ ُ , ْ ّ
ِ َ ُ ] ve tusā‘ir şeklinde okun-muştur. “Kibirden yanağını eğdi.” anlamında as‘ara haddehû, sa‘‘ara had-dehû ve sā‘ara haddehû denir. Bu, “onu yükseltti” anlamında a‘lâhu, ‘allâhu ve ‘âlâhu demen gibidir. Sa‘ar ve sayed; deveye isabet eden bir hastalık olup bu yüzden deve boynunu büker. Âyetin mânası şöyledir: Alçakgönüllü dav-ranarak yüzünü insanlara döndür; kibirlilerin yaptığı gibi onlara yanağını veya yüzünün yarısını çevirme.2
[472] Kasdettiği şudur: Lâ temşi temrahu merahan (Böbürlene böbür-lene yürüme!) Veya merahan mastarını, “böbürlenen” anlamında olmak üzere hâl yerine koyarak bu mânayı kastetmiştir. “Böbürlenmek ve şımarık-lık yapmak için yürüme” mânasını da kastetmiş olabilir; yani yürümekteki maksadın çalım satmak ve şımarıklık olmasın. Nitekim insanlardan birço-ğu, dinî - dünyevî önemli bir ihtiyacı karşılamak için değil de bu maksatla yürürler. Tıpkı “Yurtlarından çalım satarak ve insanlara gösteriş yaparak çıkanlar gibi olmayın!” [Enfal 8/47] âyetindeki gibi.
אل [473] (kendini beğenen) çalımlı çalımlı yürüyene karşılık; ر (böbürlenen) ise kibirden dolayı yanağını çevirene karşılık getirilmiştir.3
2 Yani Hazret-i Peygamber gibi, konuştuğun kişiye tam yönel. / ed.3 Leff u neşir mürettep. / ed.
[474] “Yürüyüşünde orta yolu tut.” Yürüyüşünde ortayı bul, ta ki iki yürüyüş arasında bir yürüyüş olsun; ne pîr-i fâniler gibi yavaş yavaş yürü, ne de külhanbeyi gibi adeta uçarak yürü! Peygamber (s.a.); “Hızlı yürü-mek müminin değerini düşürür.” buyurmuştur. Âişe (r.a.)’nın Hz. Ömer hakkında söylediği: “Yürüdüğü zaman hızlı yürürdü.” sözüne gelince, bu sözüyle o, ölü gibi yürüyenlerin yürüyüşünden yüksek bir hızlılığı kastet-miş olmalıdır.
[475] ْ ِ ْ ifadesi Hemze-i katı‘ ile ve aksıd şeklinde de okunmuştur ki وَاbu, avcı okunu avına doğrulttuğu zaman kullanılan aksade’r-râmî sözünden alınarak “yürüyüşünü doğrult” anlamına gelir.
[476] “Sesini alçalt”, kıs ve kontrol altına al. Bu, bir kimse bir başkasını kusurlu gördüğü ve derecesini düşürdüğü zaman söylenen fulânun yeğuddu min fulânin sözündendir.
[477] “Seslerin en çirkini” yani en yabanisi. כ -kelimesi; insan psi أkolojisi bir şeyi yadırgayıp ona ısınamadığı ve ondan nefret ettiği zaman kullanılan şey’un nekirun (yadırgatıcı şey) sözündendir. Eşek, aşırı yergi ve kötülemede mesel olmuştur; anırması da böyledir. Eşek ismini soyut ola-rak zikretmeyi iğrenç gördükleri ve ismini kullanmaktan sakındıkları için insanlar onun ismini kinayeli söylerler, açıkça söylemek istemezler; “uzun kulaklı” derler. Nitekim iğrenç ve kötü sayılan şeyler de kinayeli söylenir. Şahsiyetli kişilerden oluşan bir topluluğun meclisinde eşek adının geçmesi edepsizlik sayılmıştır. Bazı Araplar, yürümek kendilerini yorsa da tenezzül etmedikleri için eşeğe binmezler.
[478] Bu sebeple, sesini yükseltenler eşeğe, sesleri de anırmaya benzeti-lerek, ayrıca teşbih lafızları kullanmadan kelâm isti‘âreli şekilde söylenerek bunların “eşek”, seslerinin de “anırma” diye ifade edilmesi yerme ve ayıpla-mada şiddetli mübalağa; üst perdeden konuşmaya engel olmak ve bundan son derece nefret etmek ve bunun, Allah’ın sevmediği bir konumda bulun-duğuna dikkat çekmek içindir.
[479] Şayet “Eşeklerin sesi neden tekil söylendi de çoğul yapılmadı?”1 dersen şöyle derim: Maksat, bu cinsin bireylerinden her birinin sesini söy-lemek değildir ki çoğul yapılsın. Maksat, ses çıkaran canlı cinslerinden her birinin kendine ait bir sesi olduğu; bu cinsler içinde sesi en çirkin olanın ise işbu cinsin [eşeğin] sesi olduğudur. Dolayısıyla, tekil söylenmesi gerekmiştir. 1 Yani himâr (eşek) الحمير (eşekler) diye çoğul getirildiği halde, صوت neden asvât şeklinde çoğul getirilmedi? / ed.
20. Âyetin Tefsiri
[480] “Göklerde bulunan şeyler” Güneş, Ay, yıldızlar, bulutlar ve baş-ka şeylerdir. “Yerde bulunanlar” denizler, nehirler, madenler, hayvanlar ve daha sayılamayacak kadar çok şeylerdir.
[481] “Bolca vermiş.” أ kelimesi Sîn’le de, Sād’la da okunmuştur. Gayın, Hā ve Kāf ile birlikte bulunan bütün Sîn’ler böyle okunabilir: َ َ َ (sıyırdı) fiilinde َ َ , َ َ َ ( Cehennem) kelimesinde َ َ َ ve ِ א َ (sıyıran) kelimesinde ِ א َ diyebilirsin.
[482] َ َ ِ (nimetlerini) kelimesi ni‘meten (bir nimet) ve ni‘metehû (ni-metini) şeklinde de okunmuştur. Şayet“Nimet nedir?” dersen şöyle de-rim: Nimet, kendisiyle iyilik kastedilen her faydadır. Allah Teâlâ bütün âle-mi nimet olarak yaratmıştır; çünkü evrendekiler, ya canlıdır ya cansızdır. Canlı olmayanlar, canlılar için nimettir. Canlılar da nimettir; şu itibarla ki, onun canlı olarak var edilmesi diğer canlı için bir nimettir. Eğer canlı olarak yaratılmasaydı, ondan faydalanmak söz konusu olmazdı. Faydalanmaya yol açan ve faydalanmayı sahih kılan her şey nimettir.“Peki âlemin yaratılması neden iyilik kastıyla olmuştur?” dersen şöyle derim: Çünkü Allah sadece bir maksada binaen yaratır; bunun aksi abes [yani bir şeyi boşu boşuna yapmak] olur ve O’nun hakkında abes caiz değildir. Kendisine dönen bir fayda ama-cıyla yaratması da caiz olmaz; çünkü O, hiçbir faydaya ihtiyacı olmayan mutlak zengindir. Geriye, canlılara ait bir maksatla yaratmış olmaktan baş-ka bir şey kalmamaktadır ki, o maksat da canlıların faydalanmasıdır.
[483] Şayet“Açık ve gizli” ne demektir?” dersen şöyle derim: “Açık” müşahede ile bilinen her şeydir. “Gizli” ise delil olmadan bilinmeyen veya hiç bilinmeyen şeydir. İnsan bedeninde nice nimet vardır ki, insan onları ne bilebilir ne de bilmeye yol bulabilir. Âlimler bu kelimeler üze-rinde çok konuşmuşlardır. Mücahid’den [v. 103/721]; “açık” İslâm’ın üs-tün gelmesi ve düşmanlara karşı zafer; “gizli” meleklerin yardım etmesi-dir. Hasan-ı Basrî’den [v. 110/728]; “açık” İslam, “gizli” (ayıpları) örtmektir. Dahhâk’ten [v. 105/723]; “açık” suret güzelliği, uzun boyluluk ve uzuvların düzgünlüğü, “gizli” ma‘rifettir. Yine denilmiştir ki; “açık” göz, kulak, dil
ve diğer görünen uzuvlar; “gizli” kalp, akıl, anlayış ve bunlara benzer şeyler-dir. Rivayete göre Musa (a.s); “Allah’ım! Bana kullarının üzerindeki en gizli nimetini göster.” demiş; Allah da “Onlar üzerindeki en gizli nimetim, nefes alıp vermeleridir.” buyurmuş. Cehennem ehlinin, kendisi sebebiyle azap gördükleri en basit şeyin, nefes almak olduğu rivayet edilir.
21. Âyetin Tefsiri
[484] Bu şu demektir: Şeytan onları azaba çağırıyor olsa da, yani şeytan onları azaba çağırır iken de mi, atalarının izinden gidecekler?
22. Âyetin Tefsiri
[485] Hazret-i Ali (r.a.) şedde ile ve men yusellim okumuştur. “İşini Al-lah’a bırak.” anlamında, eslim emrake ilâ’llāh da, sellim emrake ilâ’llāh da denir.Şayet“Bu fiil, ‘Hayır! Her kim varlığını en güzel şekilde Allah’a tes-lim ederse…’ [Bakara 2/112] âyetinde Lâm ile geçişli yapıldığı halde burada neden İlâ ile geçişli yapılmış?” dersen şöyle derim: Lâm ile kullanıldığında mânası şudur: “Kişi yüzünü, ki bundan maksat zatı ve nefsidir, Allah’a ait kıldı.” İlâ ile kullanıldığında ise mâna şöyledir: “Bir mal birisine verildiği zaman ona teslim edildiği gibi, o da nefsini bu şekilde Allah’a teslim etti.” Maksat Allah’a tevekkül ve işleri O’na havale etmektir.
[486] “En sağlam kulpa yapışmış olur.” ifadesi temsil babındandır. Te-vekkül edenin durumu, yüksek bir yerden aşağı inmek isteyip de, en sağlam kulpa, yani kopmayacağına güvenilen sağlam bir ipe tutunarak kendisi için önlem alan bir kimsenin durumuna benzetilmiştir.
[487] “İşlerin akıbeti Allah’a ait” olup sonunda bütün işler O’na vara-cak“tır”.
24. Âyetin Tefsiri
כ) [488] [seni üzmesin] ifadesi) hazene ve ahzene fiillerinden, fe-lâ yahzunke de, fe-lâ yuhzinke de okunmuştur. Bu fiilin yaygın kullanılışı; [mazide, if‘âlden] ahzenehû, [muzaride ise sülasiden] yahzunuhû şeklindedir. Mâna şudur: Nankörce inkâr edenin inkârı ve İslâm’a tuzak kurması sakın seni kederlendirmesin. Mutlak izzet ve celâl sahibi Allah, onun tuzağını kursa-ğında bırakacak, ona hak ettiği cezayı mutlaka verecek ve yaptığına karşılık onu cezalandıracaktır. Allah elbette kullarının sinelerinde bulunanları bilir ve onlara yapacağını buna göre yapar.
[489] Biz “onları” dünyalarında “az bir süre faydalandırır, sonra” onları “ağır bir azaba mecbur bırakırız.”Allah Teâlâ, onların azaba mecbur bıra-kılmalarını ve ona zorlanmalarını, ayrılmak istese de ayrılamayacağı bir şeye mecbur bırakılan birinin zorunluluk haline benzetmiştir.
[490] Gılaz (sertlik ve ağırlık) iri varlıklar için kullanılmakla birlikte, isti‘âre yoluyla azap çeken kişinin üzerindeki şiddet ve ağırlık anlamında kullanılmıştır.
26. Âyetin Tefsiri
[491] “Elhamdülillâh, de.” Bu, gökleri ve yeri yaratanın tek başına Allah olduğunu, hamd ve şükrün sadece O’na yapılması ve O’nunla beraber bir başkasına kulluk edilmemesi gerektiğini ikrar etmeye onları mecbur bırak-maktır. Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ama çoğu” bunun kendilerine gerekli olduğunu “bilmez” ve buna dikkatleri çekildiği zaman uyanmazlar.
[492] “Yalnızca Allah’tır” hamd edenlerin hamdine “ihtiyacı olmayan;” O’na hamd etmeseler de “bizatihi hamde lâyık (olan).”
27. Âyetin Tefsiri
[493] ْ َ ْ ;nin ismi üzerine atfedilerek nasb ile’أنّ kelimesi (deniz) وَا“Ağaçların kalem olması sabit olsa ve denizin de yedi denizle desteklenmesi sabit olsa” anlamına gelmek üzere, ّأن ve ma‘mûlünün mahalline atfedilerek de ref‘ ile okunmuştur. Veya başındaki Vav hâliyye olmak üzere mübteda olarak ref‘ ile okunmuştur. Bu durumda da mâna, “Deniz, yedi denizle desteklenmiş olduğu halde ağaçlar kalem olsa” şeklinde olur.
[494] İbn Mes‘ûd kıraatında, nekire olarak bahrun yemudduhû şeklinde okunmuştur ki bu kıraatin, [ref‘ vecihlerinden] ilk veche yorumlanması ge-rekir. ُه ُّ ُ َ fiili, Tâ ve Yâ ile[if‘âlden ve sülâsîden] yumidduhû - tumidduhû ve yemudduhû - temudduhû şeklinde okunmuştur.
[495] Şayet “Sözün gereği, ‘ağaçlar kalem, deniz de mürekkep olsa’ de-nilmesi [değil mi] idi?” dersen şöyle derim: ُه ُّ ُ َ ifadesi, mürekkep keli-mesini zikretmeye ihtiyaç bırakmamıştır; çünkü bu söz, senin “Hokkaya mürekkep koydu.” sözündendir. Allah Teâlâ, en büyük denizi hokka yerine koymuş ve yedi denizi mürekkeple dolu yapmıştır; bu denizler de o en bü-yük denize hiç kesilmeksizin ebediyen mürekkeplerini dökmektedir. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa, deniz de yedi denizle mürekkep doldurulsa ve bu kalem ve mürekkeplerle Allah’ın kelimeleri yazılmış olsa kalemler de mürekkepler de biter; ama Allah’ın ke-limeleri bitmezdi. Tıpkı “De ki: Benim Rabbimin ‘kelime’leriniyazmak için denizler mürekkep olsa -bir o kadarını daha katsak bile- Rabbimin kelimeleri tükenmeden denizler tükenirdi.” [Kehf 18/109] âyetindeki gibi.
[496] Şayet“Bahr kelimesinin ref‘ ile okunduğu iki vecihten birinde, bu kelime ile başlayan cümlenin hal olduğunu iddia etmiştin. Oysa bu cümlede zi’lhâle ait bir zamir yok?” dersen şöyle derim: Bu, şairin:
Bazen, sabahleyin daha kuşlar yuvalarında iken çıkarım [ava].sözünde ve “Askerler sıra sıra dizilmiş haldelerken geldim.” vb. hükümleri zarf hükmü gibi olan hallerde olduğu gibidir. Mânanın, “Onun denizi” şek-linde olması da caizdir; o zaman zamir, [zi’lhâl olan] Arz’a ait olur.
[497] Şayet“Niçin tekil olarak şecere denildi de cins ismi olan şecer de-nilmedi?” dersen şöyle derim: Bununla ağaçların ayrıntısı ve ağaç ağaç iyi-ce araştırılması kastedilmiştir ki ne ağaç cinsinden ne de herhangi bir tek ağaçtan kalem yapılmadık bir şey kalmasın.
[498] Şayet“Kelimât azlık bildiren bir çoğuldur; oysa yer, azlık değil çokluk gösterme yeridir. Bu durumda, kelimullāh (Allah’ın kelimeleri) den-meli değil miydi?” dersen şöyle derim: Allah’ın kelimâtı, denizlerin onları yazmasıyla bitmez. O’nun kelimi nasıl bitsin!
[499] İbn Abbas (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre âyet, Yahudilerin, “Bize, içinde bütün hikmetlerin bulunduğu Tevrat verilmiştir [sen ne diyorsun]!” de-meleri üzerine, onlara cevap olarak nâzil olmuştur. Şu da söylenmiştir: Müş-rikler vahyi kastederek: “Bu, yakında bitecek olan bir kelâmdır!” dediler.
Allah Teâlâ da kelâmının bitmeyeceğini bildirdi. Bazılarına göre, âyet Me-denîdir ve hicretten sonra inmiştir. Mekkî olduğu da söylenir; Yahudiler Kureyş heyetine, Muhammed’e “Sen, sana indirilenler içinde; ‘Bize Tevrat verildi ve onda her şeyin ilmi var.’ diye okumuyor muydun?” demelerini telkin etmişlerdi.
[500] “Allah mutlak izzet sahibidir”; hiçbir şey O’nu âciz bırakamaz, “mutlak hikmet sahibidir”; hiçbir şey O’nun ilim ve hikmetinden dışarıda kalamaz. Böyle bir varlığın kelimeleri de, hikmetleri de tükenmez.
28. Âyetin Tefsiri
ة [501] ٍ وا ْ َ َّ כَ -yani bir tek kişinin yara (tek bir kişininki gibidir) إِtılması ve yeniden diriltilmesi gibidir; O’nun kudretinde az ve çok, tek kişi ve topluluk birdir; farklılık göstermez. Herhangi bir durumda bulunmak başka bir durumda bulunmaktan ve bir şeyi yapmak başka bir şeyi yapmak-tan O’nu meşgul etmiş olsaydı ancak o zaman tek kişi ile çok sayıda kişi farklılık gösterirdi. Oysa Allah bundan uzak ve yücedir.
[502] “Allah” her sesi aynı halde “işitir ve” görülen her şeyi aynı hal-de “görür”; bir kısmını algılamak diğer kısmını algılamaktan O’nu meşgul edemez. İşte yaratmak ve yeniden diriltmek de böyledir.
30. Âyetin Tefsiri
[503] Ay ve güneşten her biri, yörüngesinde akıp gitmekte ve belli bir vakte kadar; güneş yıl sonuna, ay da ay sonuna kadar yol almaktadır. Ha-san-ı Basrî’den rivayet edildiğine göre; “belli süre” Kıyamet günüdür; çün-kü bu ikisinin hareketi ancak o zaman kesilir.
[504] Allah Teâlâ aynı şekilde, gece ve gündüzü, bunların birbirlerini ta-kip etmelerini, artıp eksilmelerini, Güneş ve Ay’ın kendi yörüngelerinde akıp gitmelerini -ki bunların hepsi bir takdir ve hesaba göredir- ve mahlûkatın bütün işlerini bilmesini kudret ve hikmetinin büyüklüğüne delil getirdi.
[505] Şayet“ ًّ َ ُ ٍ َ َ ِ ى ِ ْ َ ve ًّ َ ُ ٍ َ أَ َ اِ ى ِ ْ َ ifadeleri iki harfin nöbetleşe aynı anlamda kullanılması mıdır?” dersen şöyle derim: Asla! Bu yola ancak aptal yaratılışlı ve kısır görüşlü olanlar girer; aksine iki mâna, yani “bir yere varmak” ve “has olmak”tan her biri maksadın sıhhatine uygundur; çünkü ًّ َ ُ ٍ َ َ أَ ى اِ ِ ْ َ demek “Belli bir süreye ulaşır, varır.” demektir; ى ِ ْ َ ًّ َ ُ ٍ َ َ ِ sözünle ise, “belli bir süreye yetişmek için akıp gider” mânasını
kasteder ve bu “akıp gidiş”i belli bir süreye yetişmekle sınırlandırmış olursun. Dikkat edersen, Güneş’in gidişi yıl sonu ile, Ay’ın gidişi de ay sonuyla sınır-lanmaktadır. Hâsılı, her iki mâna da kullanıldığı makama uygundur.
[506] “Bu” anlatılanlar, yani Allah’ın ilginç kudret ve hikmetleri -ki kudret ve ilim sahibi canlılar bile bunlardan âcizken Allah’la birlikte taptık-ları cansız şeyler nasıl âciz kalmasın- “Allah’ın” ilâhlığı sabit “mutlak gerçek olması,” O’nun dışındaki ‘ilâh’ların sahte olması “ve” şanı “yüce,” otoritesi “büyük olanın sadece Allah olması sebebiyledir.” Veya Allah’ın sana vahyet-tiği “bu” âyetler, “Allah’ın mutlak gerçek olması” ve O’nun dışındaki bütün ‘ilâh’ların sahte olması “sebebiyledir. Ve Allah” kendisine şirk koşulamaya-cak kadar “yücedir, büyüktür.”
31. Âyetin Tefsiri
כ [507] .kelimesi, Lâm’ın zammesiyle de okunmuştur (gemiler) اFu‘lün kalıbındaki bütün kelimeler fu‘ulün şeklinde okunabilir. Nitekim biri diğerini telafi etmek düşüncesine göre, fu‘ulün kalıbındaki her kelime-nin de fu‘lün şeklinde okunması caizdir. ِ ا אتِ َ ْ ِ ِ (Allah’ın nimetleriyle) ifadesi de Ayın’ın sükûnu ile okunmuştur. Fi‘lâtun kalıbındaki kelimelerin ‘ayn’ını1 fetha, kesra ve sükûn ile okumak caizdir. “Allah’ın nimetiyle” de-mek, O’nun ihsan ve rahmetiyle demektir.
[508] Allah’ın verdiği belalara “gerçekten sabreden” ve sunduğu nimet-lere “gerektiği gibi şükreden” sıfatları, müminin sıfatlarıdır. Adeta; “Elbette bunda bütün müminler için âyetler var.” buyurmaktadır.
32. Âyetin Tefsiri
[509] Dalga yükselir, üst üste biner ve sonunda gölgelik gibi olur. Zulle seni gölgelendiren dağ, bulut vb. her şeydir. [ َ ُّ kelimesi] zullenin çoğulu اolarak zılâl şeklinde de okunmuştur;tıpkı kulle (testi, tepe) kelimesinin çoğulunun kılâl olması gibi.
[510] “Bir kısmı orta yolda sebat eder.” Küfür ve zulümde aşırıya kaç-maz, taşkınlıklarını azaltır ve kendisine biraz çeki düzen verir. Veya denizde iken gösterdiği ihlâsta orta yolu tutar; yani korku halinde iken ortaya çıkan o ihlâs, asla hiç kimsede aynen kalmaz; orta yolu tutan az ve nadirdir. De-nilmiştir ki; orta yolda sebat edenden maksat, denizde iken Allah’a verdiği sözde sebat eden mümindir.
[511] Hatr aşırı vefasızlık, üç kâğıtçılık, dolandırıcılık demektir. Arap-ların: “Sen bize ne zaman bir karış vefasızlık uzatırsan biz de sana bir kulaç hatr/aşırı vefasızlık uzatırız!” ifadesi bundandır. Şair diyor ki:
Ebu Umeyr’i görmüş olsaydın,Vefasızlık ve hainlikle doldururdun ellerini!1
33. Âyetin Tefsiri
[512] “Onun adına ödeyemeyecek,” yani onun adına bir şey yapamaya-cak. Alacağını vereceğine karşı tutan (takas eden) kişiye, [âyetteki kelime ile aynı kökten] mütecâzi denilmesi bundandır. “ Ebû Bürde b. Niyar’ın oğlağı” hadisin-de şöyle buyrulmuştur: “Bu oğlak senin adına yeter, senden sonra hiç kimse adına yetmez.”2 [Müslim, “Edāhî”, 5, 8; Tirmizî, “Edāhî”, 12] İfade, “İhtiyacını gider-mez.” anlamında lâ yucziu şeklinde de okunmuştur. Nitekim ecze’tu ‘anke mec-zee fulânin (Seni falancanın vereceği şeye muhtaç bırakmadım.) denir. ى ِ ْ َ ٰ ifadesi “o gün ödeyemeyecek” anlamında olup fî-hi (o gün) hazfedilmiştir.
[513] Ğarûr Şeytandır. “Dünya” olduğu da söylenmiştir. Şu da söy-lenmiştir: “Ğarûr masiyet işlerken mağfiret temenni etmenizdir.” Sa‘îd b. Cübeyr’den rivayet edildiğine göre, Allah(ın affediciliği) ile aldanmak; kişinin, Allah’tan bağışlanma temenni ederek masiyete devam etmesidir. 1 Bir kimsenin hasletlerini parmaklarıyla sayan kişi, her haslette bir parmağını kapatır. On’a ulaşınca,
bütün parmaklarını kapatmış olur; yani Ebu Umeyr’i gören onda on tane kötü huy sayar; -kinaye yoluyla- ellerini bu huylarla doldurmuş olur. / çev.
2 Bkz. Keşşaf Tefsiri, Bakara 2/47 hk.
“İyiliklerini anıp kötülüklerini unutman, aldanmaktır.” da denmiştir. Ğarûr, ğarra (aldattı) filinin mastarı olarak, Gayın’ın zammesiyle (ğurûr) de okun-muş ve ğurûr (aldatmak) mastarı, ğârr (aldatıcı) anlamında kullanılmıştır. Nitekim cedde cidduhû1 denir. Veya ğarûr kelimesiyle dünya ziyneti kaste-dilmiştir; çünkü dünya ziyneti de aldatıcıdır.
[514] Şayet “ئًא ْ َ هِ ِ ِ ْ وَا َ אزٍ َ َ ُ دٌ ُ ْ َ َ -Hiçbir oğul da ana-babası adı) وَ
na hiçbir şey ödeyemez!) ifadesi, tekit yoluyla gelmiş olup kendisine ma‘tūf olduğu ifade2 bu şekilde vurgulu gelmemiştir.” dersen şöyle derim: Doğru; çünkü isim cümlesi fiil cümlesinden daha vurguludur. Üstelik ve د ke-limeleri eklen[erek vurgu güçlendiril]miştir. Cümlenin bu şekilde getirilmesinin sebebi şudur: Hitap müminlere ve onların ulularınadır. Bunların ataları ise Cahiliye dini ve inkârcılık üzere ölmüşlerdi. İşte bunların ve diğer insanların, daha önce ölmüş ataları hakkındaki “Âhirette onlara fayda verecekleri, şefa-at edecekleri, onları Allah’tan gelecek bir şeyden kurtaracakları” yönündeki umut ve arzularının kırılması istenmiş; o nedenle bu ifadeler, en güçlü tekit yoluyla getirilmiştir. د lâfzındaki tekidin anlamı da şudur: Bunlardan biri, bırakın önceki ninelerine-dedelerine şefaatçi olmayı, kendisinden doğduğu en yakın ana-babası için şefaatçi olsa bu şefaati bile kabul edilmeyecektir. Çünkü veled kelimesi hem oğul hem de oğlun oğlu için kullanılır. Ama mev-lûd böyle değildir; o, bizzat senden doğan çocuk için kullanılır.
34. Âyetin Tefsiri
[515] Rivayete göre ( Fihr’in bir kabilesi olan) Muhârib’den bir adam - Hâris b. Amr b. Hârise- Peygamber (s.a.)’e geldi ve: “Ya Rasûlâllāh! Bana bildir; Kıyamet ne zaman kopacak? Tohumlarımı yere serptim, bize yağ-murun yağması gecikti, yağmur ne zaman yağacak? Karımdan haber ver, karnında çocuk var: Erkek mi yoksa dişi mi? Dün ne yaptığımı biliyorum, peki yarın ne yapacağım? İşte doğumum; onun ne zaman olduğunu öğren-dim, peki ne zaman öleceğim?”demişti. Âyet bunun üzerine nâzil oldu.
[516] Peygamber (s.a.)’in “ Gaybın anahtarları beştir.” buyurup bu âyeti okuduğu rivayet edilmiştir [Buhārî, “Tefsîru Sûre 6/1, 31/2”]. İbn Abbas (r.a.)’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Kim bu beş şeyi bildiğini iddia ederse ya-lan söylemiş olur. Kâhinlikten sakının, çünkü kâhinlik şirke sebep olur. 1 “Çalışası geldi” anlamında olup, ciddiyet kişide gerçekleştiği halde masdara isnat edilmiştir. / ed.2 Yani ِلا يجَْزيِ وَالِدٌ عَنْ وَلَدِه (Hiçbir ana-baba oğlu adına hiçbir şey ödeyemez!). / ed.
Şirk de, şirkin sahibi de Ateş’tedir!” Yine rivayete göre ne kadar ömrü kal-dığını öğrenmek [Halife] Mansūr’un [v. 158/775] aklına aklına takılmış, zih-nini meşgul etmişti. Rüyasında, bir siluetin denizden elini çıkartıp, ona parmaklarıyla beş işareti yaptığını gördü ve bu konuda âlimlerden görüş almak istedi. Âlimler bunu beş sene, beş ay ve daha başka şeylere yorumla-dılar. Sonunda Ebû Hanîfe Rahimehullāh; “Bunun yorumu şudur: Gaybın anahtarları beştir, onları Allah’tan başkası bilmez. Öğrenmek istediğin şeyi bulmana imkân yok.” dedi.
[517] “Kıyamet(in ne zaman kopacağın)a dair bilgi tamamen Allah ka-tındadır. Yağmuru,” öne çekmeden, sona bırakmadan tam vaktinde ve başka bir yere geçmeden, tam yağacağı yere “O indirir. Rahimlerde bulunanları”n erkek mi yoksa dişi mi, tam mı yoksa eksik mi olduğunu “O bilir;” onların diğer durumlarını bilmek de böyledir. Allah’a itaatkâr veya günahkâr “hiçbir kimse, yarın” hayır veya şer namına “ne kazanacağını bilmez.” Hayırlı bir işe azmedebilir de bakarsın şer işler; şerre azmeder, fakat hayır yapar. “Hiç kimse nerede öleceğini bilmez.” Bazen bir yerde ikamet eder, oraya iyice yerleşir ve “Kabre sokuluncaya kadar buradan ayrılmayacağım!” der. Ama kader ona ok-larını öyle fırlatır ki, hiç aklından geçirmediği, hiç zan ve tahmin etmediği bir yerde ölüverir. Rivayete göre bir gün ölüm meleği Süleyman (a.s)’a uğramış; bakışını hiç ayırmadan onun meclisinde bulunan bir adama dik dik bakma-ğa başlamış. Adam; “Bu kim?” diye sorunca, Süleyman (a.s); “Ölüm mele-ği.” demiş. Adam; “Benim canımı almak istiyor sanki!” demiş ve Süleyman (a.s)’dan kendisini rüzgâr üzerinde taşıyıp Hint ülkesine bırakmasını istemiş. Süleyman (a.s) da bunu yapmış. Sonra ölüm meleği Süleyman (a.s)’a: “Onun durumuna şaştığım için devamlı ona bakıyordum; çünkü bana onun canını Hint’te almam emredilmişti; o ise senin yanında bulunuyordu!” demiş.1
[518] Âyette ilim Allah’a, dirâyet ise kula ait gösterilmiştir; çünkü dirâ-yette oyun ve hile mânası vardır. Mâna şudur: Kul bütün hilelere başvurup çareler arasa da kendisinde bulunan, ona mahsus, kendisinin dışına çıkma-yan özellikleri [dahi] bilemez. İnsana kendi kazanç, eylem ve akıbetinden daha özgü hiçbir şey yoktur. Bunları bilmeye yol ve imkânı olmayınca, bunların dışındakileri bilmek daha uzak olacaktır. 1 Hazret-i Süleyman’ın rüzgâra hükmedişini avamileştiren bu vb. menkıbeler Enbiyâ 21/81; Sebe’ 34/12 ve
Sād 38/36’daki ifadelerin çağın olağanüstücü anlayışları doğrultusunda icra edilmiş tevillerine dayanmak-tadır. Oysa bu ayetlerde, Hazret-i Süleyman’ın gerek ticarî gerekse savaş gemilerinin yelkenlerini rüzgârla doldurup götürdüğü anlatılmaktadır. Bugün için son derece doğal, normal bir mazhariyet, Allah’ın yakla-şık üç bin yıl evvel bu kral-peygambere ilginç bir lütfu olarak lanse edilmektedir ki Kur’ân-ı Kerim’in gemi ve denizcilik kavramlarına hiç de aşina olmayan ilk muhatapları açısından dikkat çekici bir temadır. / ed.
ىَِّ أرَْضٍ] [519] ِ ifadesi] bi-eyyeti ardin şeklinde de okunmuştur. Sîbeveyhi [v. 180/796] eyyu kelimesinin müennes yapılmasını, küll kelimesinin, Arapların külletühünne (bütün kadınlar) sözünde müennes yapılmasına benzetmiştir.
[520] Peygamber (s.a.)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Kim Lokman suresini okursa Lokman Aleyhisselâm Kıyamet günü ona yoldaş olur. Ve ona, iyiliği [emretmekle kalmayıp bizzat] yapan ve kötülüğü yasaklayan kimseler sayısınca onar onar sevap verilir.”