İbn Kesîr'i Tefsiri
Lokmân Sûresi — İbn Kesîr'i Tefsiri
(Sûre Mekke'de nazil olmuştur.)
Rahman ve Rahim olan Allah'ın Adıyla.
5. Âyetin Tefsiri
Bu sûrenin baş kısmıyla ilgili olan açıklamalar genel olarak Bakara sûresinin başında geçmişti. Bunu şöyle özetleyebiliriz: Allah Teâlâ bu Kur'ân'ı iyi davrananlar için bir hidâyet, bir şifâ ve rahmet kılmıştır. Onlar şeriata uyan güzel ameller işlemişler, farzlarına ve vakitlerine riâyetle farz namazları, bunların peşinden gelen müekked ve ğayr-ı müekked sünnetleri, nafileleri kılmışlar, üzerlerine farz kılınmış olan zekâtı müstehak olanlara vermişler, akrabaları ile sıla-i rahmde bulunmuşlar ve âhiret yurdundaki cezalandırma ve mükâfata kesin olarak inanmışlardır. Onlar bu davranışlarının sevabını Allah'tan beklerler. Bunlarla gösteriş yapmazlar. İnsanlardan bir karşılık ve teşekkür de beklemezler. İşte kim bunları yaparsa o Allah Teâlâ'nın haklarında: «İşte onlar; Rablarmdan bir hidâyet (bir basiret, bir delil ve apaçık bir yol) üzerindedirler. Ve işte onlar (dünyada ve âhirette) felaha erenlerin tâ kendileridir.» buyurduğu kimselerdendir.
7. Âyetin Tefsiri
Allah Teâlâ «Allah sözün en güzelini ahenkli, ikişerli bir kitab ha-Unde indirmiştir. Rablarmdan korkanların O'ndan derileri ürperir. Sonra Allah'ı anmakla hem derileri, hem de kalbleri sükûn bulur. Bu, Allah'ın hidâyet rehberidir. Onunla istediğini doğru yola eriştirir. Allah kimide saptırırsa, bir daha ona yol gösteren bulunmaz.» (Zümer, 23) âyetinde de olduğu gibi Allah'ın kitabı ile hidâyete ulaşan, onu işitmekle, dinlemekle ondan istifâde eden mutlu kişilerin durumunu zikrettikten sonra bunun peşinden Allah kelâmını işitmekle beraber ondan faydalanmaktan yüz çeviren, çalgı âletleri ve çeşitli nağmelerle şarkı ve türküler dinlemeye yönelen mutsuz kişilerin durumunu zikreder. Nitekim İbn Mes'ûd, «İnsanlar arasında gerçeği boş sözlerle değişenler vardır.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Allah'a yemin olsun ki bu şarkıdır. İbn Cerîr der ki: Bize Yûnus İbn Abd'ül-A'lâ'nın... Abdullah İbn Mes'ûd'dan rivayetine göre ona «İnsanlar arasında bilgisizce Allah yolundan saptırmak için gerçeği boş sözlerle değişenler vardır.» âyeti sorulmuş da şöyle demiş: Kendisinden başka ilâh olmayan Allah'a yemîn olsun ki bu (boş sözler) şarkıdır. İbn Mes'ûd bu sözünü üç kere tekrarlamıştır. Yine İbn Cerîr'in Amr İbn Ali kanalıyla... Ebu Sahbâ'-dan rivayetine göre o îbn Mes'ûd'a «İnsanlar arasında gerçeği boş sözlerle değişenler vardır.» âyetim sormuş da İbn Mes'ûd: Bu; şarkıdır, diye cevab vermiş. İbn Abbâs, Câbir, İkrime, Saîd İbn Cübeyr, Mücâ-hid, Mekhûl, Amr İbn Şuayb ve Ali İbn Bezime (veya Buzeyme) de böyle söylemiştir. Hasan el-Basrî der ki: «insanlar arasında bilgisizce Allah yolundan saptırmak için gerçeği boş sözlerle değişenler vardır.» âyeti, şarkı ve çalgı aletleri hakkında nazil olmuştur. «İnsanlar arasında bilgisizce Allah yolundan saptırmak için gerçeği boş sözlerle değişenler vardır.» âyeti hakkında Katâde der ki: Vallahi her halde o, bu değişim için herhangi bir mal harcayacak değildir. Fakat onun satın alınması onu sevmesidir. Kişinin bâtıl sözü hak söze, zarar vereni fayda verene tercih etmesi sapıklık olarak ona yeter.
«Gerçeği boş sözlerle değişenler vardır.» âyeti ile şarkıcı cariyelerin satın alınmasının kasdedildiği de söylenmiştir. îbn Ebu Hatim der ki: Bize Muhammed İbn İsmail'in... Ebu Ümâme'den, onun da Hz. Peygamber (s.a.)den rivayetinde o, şöyle buyurmuş: Şarkıcı kadınların satılması ve satın alınması helâl değildir. Onların bedelleri (satılmaları karşılığında verilen bedelleri) de haramdır. Allah Teâlâ onlar hakkında bana: «İnsanlar arasında gerçeği boş sözlerle değişenler vardır.» âyetini indirdi. Tirmizî ve İbn Cerîr de hadisi Ubeydullah İbn Zahr kanalıyla yukardakine bşnz^r şekilde rivayet etmişlerdir. Tirmizî hadîsin garîb olduğunu söyleyerek hadîsin isnadında bulunan Ali îbn Yezîd'in zayıf görüldüğünü ekler. Ben de derim ki: Hadîsin isnâdındaki Ali, onun şeyhi ve ondan rivayet edenler zayıftırlar. En doğrusunu Allah büîr.
Dahhâk «İnsanlar arasında gerçeği boş sözlerle değişenler vardır.» âyetinde şirkin kasdedildiğini söylemiştir. Abdurrahmân İbn Zeyd îbn Eşlem de böyle söylüyor. İbn Cerîr ise bunun, Allah'ın âyetlerinden ve Allah'ın yoluna uymaktan alıkoyan her söz olduğu görüşünü tercih etmektedir. Allah Teâlâ: «Allah yolundan saptırmak için...» buyurmaktadır ki bunu yapan sâdece İslâm ve müslümanlara muhalefet olsun diye yapmaktadır. «Ve Allah yolunu alaya alanlar vardır.» Mücâhid: Allah'ın yolunu eğlence edinen ve onunla alay edenler vardır, derken, Katâde şöyle diyor: Burası: Allah'ın âyetlerini eğlence ve alay edinenler vardır, anlamınadır. Burada Mücâhid'in açıklaması daha evlâdır.
«İşte horlayıcı azâb onlar içindir.» Nasıl ki onlar Allah'ın âyetlerini ve yolunu hafife almış, küçük görmüşlerse aynı şekilde kıyamet günü onlar devamlı azâb içinde alçaltılırlar.
«Âyetlerimiz ona okunduğu zaman kulaklarında ağırlık var da işit-miyorjnuş gibi büyüklük taslayarak sırt çevirir.» Eğlenceye, boş söze, oyuna yönelen kimse kendisine Kur'ân âyetleri okunduğu zaman arkasını dönüp yüz çevirir ve sanki işitmiyormuş gibi kulaklarında sağırlık' olmadığı halde sağır kesilirler. Çünkü kendisi için onda bir fayda görmediğinden onu işitmek kendisine eziyyet verir. Ondan istifâde edemeyeceği gibi zâten buna ihtiyâcı da yoktur. «Allah'ın kitabını ve âyetlerini işitmek ona nasıl acı veriyorsa aynı şekilde ona (kıyamet günündeki) çok acıklı bir azabı da müjdele.»
9. Âyetin Tefsiri
Allah Teâlâ burada Allah'a îmân eden, elçilerini doğrulayan, Allah'ın şeriatına uygun sâlih ameller işleyen mutlu kişilerin âhiret yurdunda varacakları yeri zikretmektedir. «Muhakkak onlara Naîm cennetleri vardır.». Onlar orada yiyecek, içecek, giyecek, mesken, binitler, kadınlar ve güzelliklerden; hiç kimsenin aklına gelmeyecek şeyleri duymaktan ibaret olan lezzetli ve sürür verici "çeşitli şeylerle nimet içinde olacaklardır. Onlar bu durumda devamlı kalacaklar, oradan ayrılmayacaklar ve oradan ayrılmak da istemeyeceklerdir. «Bu Allah'ın hak va'didir.» Mutlaka meydana gelecektir. Çünkü bu, Allah'ın va'didir ve Allah asla va'dinden dönmez. Zîrâ O Mennân'dır, Kerîm'dir, dilediğini işleyendir, her şeye kadirdir. «Ve O, (her şeyi kahr u galebesi altına almış olan) Azîz'dir (ve her şey O'na boyun eğmiştir. Kur'ân'ı inananlar için bir hidâyet kılan ve sözlerinde, fiillerinde) Hakîm (olan)dir.» De ki: Bu, îmân edenlere hidâyet ve şifâdır. îmân etmemiş olanların ise kulaklarında ağırlık vardır. Ve bu; onlara kapalıdır.» (Fussüet, 44), «Kur'ân'da mü'minler için rahmet ve şifâ olanı indiririz. Zâlimler için ise ancak hüsranı artırır.» (tsrâ, 82).
12. Âyetin Tefsiri
Selef âlimleri, Lokman (a.s.)ın bir peygamber mi yoksa peygamber olmayıp sâlih bir kul mu olduğu konusunda iki görüşe ayrılmışlardır. Çoğunluk ikinci görüşe yani onun peygamber değil de sâlih bir kul olduğu görüşüne sahiptirler. Süfyân Sevrî'nin Eş'as'dan, onun İkrime'-den, onun da İbn Abbâs'tan rivayetine göre o: Lokman; Habeş'li marangoz bir köle idi, demiştir. Abdullah İbn Zübeyr'den naklen Katâde der ki: Câbir İbn Abdullah'a: Lokmân'ın durumu hakkında size ulaşan nedir? diye sordum, şöyle dedi: Kısa boylu, kalkık ve yassı burunlu Su-dan'lı bir kabileye mensûb birisiydi. Yahya ibn Saîd el-Ansârî'nin Saîd İbn Müseyyeb'den rivayetinde o, şöyle demiş: Lokman Mısır Sudan'ından idi. Dudaklarının kenarı deve dudaklarının kenarı gibi iriydi. Allah ona hikmeti vermiş, peygamberlik vermemiştir. Evzâî —Allah ona rahmet eylesin— der ki: Abdurrahmân İbn Harmele bana rivayet edip şöyle dedi: Esved, bir soru sormak üzere Saîd İbn Müseyyeb'e gelmişti. Saîd İbn Müseyyeb ona şöyle dedi: Siyah (derili) olduğun için üzülme. İnsanların en hayırlılarından üçü Sudan'dandır: Bilâl, Ömer İbn Hat-tâb'ın kölesi Mehcâ ve Lokman el-Hakîm. Lokman; siyahı, Sudan'lı Nûba kabilesinden, dudaklarının kenarı deve dudaklarının kenarı gibi iri olan birisiydi.
İbn Cerîr der ki: Bize İbn Vekî'nin... Hâlid er-Rabaî'den rivayetinde o, şöyle anlatmış: Lokman, Habeş'li marangoz bir köleydi. Efendisi ona: Bize şu koyunu kes, demişti. Lokman o koyunu (oğlağı) kestiğinde efendisi: Ondaki en temiz ve hoş iki parçayı çıkar, dedi. Lokman dilini ve kalbini çıkardı. Allah'ın dilediği kadar bir zaman geçtikten sonra efendisi: Bize şu oğlağı kes, diye emretti. Lokman oğlağı kestiğinde: Ondaki en pis ve murdar iki parçayı çıkar, dedi. Lokman yine dilini ve kalbini çıkardı. Efendisi ona: Ondaki en temiz ve hoş iki parçayı çıkarmanı emrettiğimde sen bu ikisini çıkardın. Ondaki en pis ve iğrenç iki parçayı çıksirmanı emrettiğimde de yine bu ikisini çıkardın, dedi. Lokman: Temiz ve hoş oldukları zaman bu ikisinden daha temiz; pis oldukları zamanda da bu ikisinden daha pis hiç bir şey yoktur, dedi.
Şu'be'nin Hakem'den, onun da Mücâhid'den rivayetine göre Lokman, sâlih bir köle olup peygamber değildi. A'meş'in naklettiğine göre Mücâhid şöyle demiştir: Lokman siyahı, dudakları büyük, iki ayağı yayvan bir köle idi. Hakkâm İbn Selm'in Saîd ez-Zübeydî'den, onun da Mücâhid'den rivayetine göre Lokman el-Hakîm Habeş'li, dudakları büyük (ve kalın), ayakları yassı ve enli bir köle olup İsrâiloğullarının kadısı idi. Bir başkası da onun Hz. Dâvûd (a.s.) zamanında İsrâiloğulları üzerine kadı olduğunu söyler.
İbn Cerîr der ki: Bize İbn Humeyd'in... Amr İbn Kays'tan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Lokman (a.s.) siyahı, dudakları kalın, ayaklan enli ve yassı bir köle idi. O, insanların meclisinde rivayette bulunup onlarla konuşurken birisi geldi ve ona: Sen, benimle beraber falan falan yerde koyun otlatan değil misin? dedi. Lokman; evet, diye cevapladı, o adam: Seni gördüğüm bu duruma sevkeden nedir? diye sordu da Lokman: Doğru söz ve beni ilgilendirmeyen şeyi söylemeyerek susmak, diye cevabladı. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Zür'a'nın... Abdurrahmân İbn Yezîd İbn Câbir'den rivayetinde o, şöyle demiş: Şüphesiz Allah, Lokman el-Hakîm'i hikmeti ile yüceltmiştir. Bundan önce onu tanıyan birisi onu görmüş ve: Sen dün çobanlık yapan filân oğullarının kölesi değil miydin? diye sormuştu. Lokman: Evet oydum, dedi. Adam: Seni, gördüğüm bu duruma ulaştıran nedir? diye sordu da Lokman şöyle ce-vabladı: Allah'ın takdiri, emâneti yerine getirme, doğru söz ve beni ilgilendirmeyen şeyi terk etmem.
Bu haberlerin bazısında onun peygamber olmadığı belirtilirken bazılarında da peygamber olmadığı îmâ olunmaktadır. Zîrâ köle olması, onun peygamber olmasını engellemektedir, çünkü peygamberler ancak kavimlerinin soy-sop sahibi olanları içinden gönderilmekteydi. Bu sebepledir ki Selefin cumhuru, onun peygamber olmadığı görüşündedir. Şayet kendisine varan sened sahih ise, İkrime'den onun peygamber olduğu nakledilmektedir. Bunu İbn Cerîr ve İbn Ebu Hatim Vekî' kanalıyla İkrime'den rivayet ediyorlar ki o: Lokman peygamberdi, demiştir. Haberin isnadında bulunan Câbir, Câbir İbn Yezîd el-Cu'fî olup zayıf bir râvîdir. En doğrusunu Allah bilir.
Abdullah İbn Vehb der ki: Bana Abdullah İbn Ayyaş el-Katbânî'-nin Gufra'nın kölesi Ömer'den rivayetinde o, şöyle anlatmış: Birisi Lokman el-Hâkim'in huzurunda durdu ve: Sen Hashâs oğulları kölesi Lokman mısın diye sordu. Lokman; evet, diye cevâb verdi. Adam: Sen koyun çobanı mısın? diye sordu. Lokmân'm buna da cevâbı evet oldu. Adam: Sen siyahi değil misin? diye sordu. Lokman: Benim siyahlığım açıktır, ama durumumdan seni şaşkınlığa sevkeden nedir? diye sordu. Adam: İnsanların senin halına basması ve kapma doluşarak senin sözüne razı olmalarıdır, dedi. Lokman: Ey kardeşim oğlu, sana söyleyeceğime kulak verirsen sen de böyle olursun deyip şöyle ilâve etti: Gözümü haramdan muhafaza etmem, dilimi tutmam, yemede iffetli ve ölçülü olmam, namusumu korumam, doğruyu söylemem, ahdime vefa etmem, müsâfirime ikramda bulunmam, komşumu korumam ve beni ilgilendirmeyen şeyleri terk etmemden; işte beni gördüğün duruma getiren bunlardır.
İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın... Ebu Derdâ (r.a.)dan rivayetine göre bir gün Lokman el-Hakîm anılmış da o, şöyle demiş: Ona (başkalarına verilmiş olan) evlât, mal, soy-sop ve huylar verilmemişti. Fakat o güçlü kuvvetli, çok susan, uzun uzun tefekkür eden, derin bakışlı bir adamdı. Gündüzleri hiç bir şekilde uyumazdı. Onun tükürdüğünü, burnunu temizlediğini, küçük ve büyük abdest bozduğunu, guslettiğini, abesle meşgul olduğunu ve güldüğünü gören hiç kimse yoktur. Bir başkasının tekrarlamasını istediği ve söylemiş olduğu hikmet dışında konuşmuş olduğu bir sözü tekrar etmezdi. Evlenmiş, çocukları olmuş, çocukları ölmüş de onlara ağlamamış. Bakmak, düşünmek ve ibret almak için sultan ve hâkimlere gidermiş. İşte ona verilenler bu yüzden verilmiştir. İbn Ebu Hatim burada Katâde'den rivayetle garîb bir haber zikreder ve der ki: Allah Teâlâ Lokman el-Hakîm'i peygamberlikle hikmet arasında muhayyer bırakmış da o, hikmeti peygamberliğe ter-cîh etmiş. O uykuda iken Cibril gelmiş ve hikmeti onun üzerine serpmiş de hikmet söylemeye başlamış. Saîd der ki: Katâdenin şöyle dediğini işittim: Lokmân'a: Rabbın seni muhayyer bırakmışken nasıl oldu da hikmeti peygamberliğe tercih ettin? denilmişti. Şöyle dedi: Şayet bana peygamberlikle birlikte önemli bir iş verilmiş olsaydı ondan kurtulmayı umar, bununla beraber yerine getirmek de isterdim. Fakat beni muhayyer bıraktı. Ben de peygamberliği eda etmekte güçsüz kalacağımdan korktum. Dolayısıyla hikmet, bana daha sevimli geldi. Bu haber Saîd İbn Beşîr'den gelmektedir. Bu zât ise zayıf olup onun yüzünden bu haber hakkında ileri geri konuşulmuştur. En doğrusunu Allah bilir.
Saîd İbn Ebu Arûbe'nin Katâde'den «Andolsun ki biz Lokmân'a hikmeti verdik.» âyeti hakkında rivayetine göre o, şöyle demiş: Bu (hikmet) , İslâm hakkındaki anlayış ve bilgidir. O peygamber değildi ve ona vahyolunmamıştı.
«Andolsun ki Biz, (Allah'ın vermiş olduğu, zamanın halkı ve hemcinslerinden Lokmân'ın dışındakilere değil de ona tahsis etmiş olduğumuz fazilet ve üstünlük sebebiyle) Allah'a şükret diyerek Lokmân'a hikmeti; (anlayış, ilmi ve tâbiri) verdik. Kim şükrederse, ancak kendisi için şükretmiş olıir. (Bunun faydası ve sevabı ancak şükredenlere döner.)» Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerîme'de: «Kim de sâlih amel işlerse kendisi için rahat bir yer hazırlamış olur.» (Rûm, 44) buyurmaktadır. «Kim de küfrederse (nankörlük ederse) muhakkak ki Allah (kullarından) müstağnidir.» Bütün yeryüzü halkı toptan nankörlük etmiş olsaydı bu O'na bir zarar vermezdi. Zîrâ O, zâtının dışında-kilerden müstağnidir. Allah'tan başka ilâh yoktur ve biz ancak O'na ibâdet ederiz.
15. Âyetin Tefsiri
Allah Teâlâ burada Lokmân'ın oğluna vasiyyetini haber veriyor. O, Lokman İbn Anka İbn Sedon'dur. Oğlunun ismi ise Süheylî'nin rivayet ettiği bir görüşe göre Sârân'dır. Allah Teâlâ onu güzel bir zikir ile an-mıştır. Ona hikmet vermişti. Lokman da kendisine insanların en sevimlisi olan ve eri çok şefkat duyacağı oğluna vasiyette bulunmaktadır. Elbette o, oğluna bildiklerinin en üstününü yermeye lâyıktır. Bu sebepledir ki önce yegâne Allah'a ibâdet etmesini ve O'na hiç bir şeyle şirk koşmamasını tavsiye etmiş, sonra da onu sakındırarak: «Doğrusu şirk büyük bir zulümdür. (Zulümlerin en büyüğüdür.)» demiştir. Buhârî'-nin Kuteybe kanalıyla... Abdullah- (İbn Mes'ûd)dan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: «îmân edenler, imânlarını zulüm ile bulaştırmayan-lar...» (En'âm, 82) âyeti nazil olduğunda bu, Allah Rasûlü (s.a.)nün ashabına çok ağır geldi de onlar: Hangimiz îmânım 2ulümle karıştırmaz ki? dediler. Allah Rasûlü (s.a.): Bu, sizin söylediğiniz gibi değildir. Lokmân'm: «Oğulcuğum, Allah'a şirk koşma, doğrusu şirk büyük bir zulümdür.» dediğini işitmiyor musunuz? buyurdu. Hadîsi Müslim, A'meş kanalıyla rivayet etmiştir.
Sonra Lokman oğluna, yegâne Allah'a ibâdet etmesi tavsiyesiyle beraber ana-babaya iyilik etmesi tavsiyesinde de bulunur. Nitekim başka bir âyet-i kerime'de: «Rabbın buyurmuştur ki: Kendisinden başkasına ibâdet etmeyesiniz, ana ve babaya iyi davranasınız.» (İsrâ, 23) buyrulmaktadır. Çok yerde Allah Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de ikisini birlikte zikretmektedir. Bu cümleden olarak burada da şöyle buyurur: «Biz insana, ana ve babasına iyi davranmasını tavsiye ettik. Annesi onu güçsüzlükten güçsüzlüğe uğrayarak karnında taşımıştı.» Mücâhid buradaki güçsüzlüğü: Çocuğun zayıflığının meşekkati, olarak açıklar. Katâde ise güçsüzlükten güçsüzlüğe uğramayı; zorluktan zorluğa uğrayarak, şeklinde açıklamıştır. Atâ el-Horasânî ise burayı; güçsüzlükten güçsüzlüğe uğrayarak, şeklinde açıklar.
«Sütten ayrılması da iki yıl sürmüştür.» Doğumundan sonra terbiyesi ve süt emzirilmesi iki yılda olmuştur. Nitekim başka bir âyet-i ke-rîme'de şöyle buyrulur: «Anneler çocuklarını tamâm iki yıl emzirirler. Bu, emzirmeyi tamamlamak isteyen içindir.» (Bakara, 233). İbn Abbâs ve onun dışındaki bazı imâmiar bu âyet-i kerîme'den hamilelik süresinin, en azının altı ay olduğu neticesini çıkarmışlardır. Zîrâ Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerîme'de: «Taşınması (hamileliği) ve sütten kesilmesi otuz aydır.» (Ahkâf, 15) buyurmaktadır. Allah Teâlâ'nın burada annenin çocuğunu terbiyesini, yorgunluğunu, gece ve gündüz uykusuz kalarak katlandığı meşakkati zikretmesi sırf annesinin çocuğa geçen iyiliklerini hatırlatmak içindir. Nitekim başka bir âyet-i kerîme'de: «Rab-bım, o ikisi beni küçükken yetiştirdikleri gibi sen de onlara merhamet et.» (İsrâ, 24). buyrulurken burada da şöyle buyurmaktadır: «Bana ve ana-babana şükret. Dönüş ancak Bana'dır. (Bu sebeple seni en bol mükâfatla mükâfatlandıracağım.)» İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Zür'a'-nın... Saîd İbn Vehb'den rivayetinde o, şöyle anlatmış: Hz. Peygamber (s.a.)in göndermiş Olduğu Muâz İbn Cebel bize geldi. Kalkıp Allah'a hamd ü senada bulunduktan sonra şöyle dedi: Şüphesiz ben Allah Ra-sûlünün size gönderdiği elçisiyim. Allah'a ibâdet edin ve O'na hiç bir şeyle ortak koşmayın. Bana itaat edin ki sizden hiç bir hayrı esirgemeyeyim. Şüphesiz varışınız Allah'adır; ya cennete veya cehennemedir. Orada ayrılma yok kalma var. Ölüm yok ebediyyet var.
«Şayet onlar seni körü körüne Bana şirk koşman için zorlarlarsa onlara itaat etme.» Onlar senin, kendilerinin dinine tâbi olmana arzu edip bu konuda hırs gösterirlerse sakın bunu kabul etme. Ama bu davranışın seni, onlara dünyada iken iyilik yapmaktan alıkoymasın. «Bana dönen (inanan) lerin yoluna uy. Sonra dönüşünüz yine Bana'dır. O za-, man Ben size yaptıklarınızı bildiririm.» Taberânî, İşret adlı kitabında der ki: Bize Ebu Abdurrahman, Abdullah İbn Ahmed İbn Hanbel'in... Sa'd İbn Mâlik'den rivayetine göre o: «Şayet onlar seni körü körüne Bana şirk koşman İçin zorlarlarsa onlara itaat etme...» âyeti benim hakkımda nazil oldu, dedikten sonra şöyle anlatmış: Ben anneme iyilik eden birisiydim, Müslüman olduğum zaman annem: Ey Sa'd, senin uydurduğunu gördüğüm bu şey de nedir? Ya sen bu dinini bırakacaksın ya da ölünceye kadar yemeyeceğim, içmeyeceğim de benim yüzümden seni ayıplayıp; ey annesinin katili, diyecekler, dedi. Ben: Ey anneciğim yapma, şüphesiz ben şu dinimi hiç bir şey için bırakacak değilim, dedim. Bir gün ve gece geçti hiç bir şey yemedi. Izdırap içinde sabahladı. Diğer bir gündüz ve gece daha kaldı ve hiç bir şey yemedi-Izdırabı şiddetlenmiş olarak sabahladı. Ben bu durumu görünce: Ey anneciğim, biliyorsun, Allah'a yemîn ederim ki senin yüz nefesin olsa (yüz canın olsa) ve birer birer çıksa ben yine de bu dinimi hiç bir şey için bırakacak değilim. Dilersen ye, dilersen yeme, dedim. Bunun üzerine o da yedi.
19. Âyetin Tefsiri
İbn Ebu Leylâ'dan, onun İbn Büreyde'den, onun da babasından merfû' olarak rivayetinde şöyle buyrulur: Kim böbürlenerek elbisesini yerde sürürse Allah Teâlâ ona rahmet nazarıyla bakmaz. Hadîs İshâk İbn İsmâîl tarafından Süfyân kanalıyla... İbn Ömer'den merfû' olarak rivayet edilmiştir. Muhammed îbn Bekkâr kanalıyla... Ebu Hüreyre'-den merfû' olarak rivayete göre şöyle buyrulur: Allah Teâlâ kıyamet günü elbisesini yerde sürüyen kimseye rahmet nazarıyla bakmaz. Aynı isnâd ile rivayet edilen başka bir hadîste de şöyle buyrulur: Bir adam
(Kârûn kasdediliyor olmalıdır) iki elbisesi içinde salına salma yürürken kendini beğenmişti de, Allah Teâlâ onu yerin altına geçirmişti. O yeraltında kıyamet gününe kadar inmeye devam etmektedir. Bu hadîsi sonuna kadar Zührî de Sâlim'den, o ise babasından rivayet ediyor.
21. Âyetin Tefsiri
Allah Teâlâ kullarına dünyada ve âhirette bahşetmiş olduğu nimetlerine işaret buyuruyor. Allah Teâlâ gündüz ve gecelerinde ışıklarından istifâde ettikleri yıldızlarıyla, orada yaratmış olduğu bulutlar, yağmurlar, kar ve dolusuyla göklerde olanları onların buyruğuna vermiştir. Gökleri onlar için korunmuş bir tavan yapmıştır. Onları yeryüzünde yerleştirmiş, onlar İçin nehirler, ağaçlar, ekinler ve meyveler -yaratmıştır. Onlara peygamberler göndermek, kitablar inzal etmek ve şüphelerini gidermek suretiyle açık ve gizli nimetlerini bahsetmiştir. Bununla beraber bütün insanlar îmân etmiş değildir. Aksine onlardan Allah hakkında, Allah'ın birliği ve O'nun peygamberler göndermesi konusunda tartışanlar vardır. Onların bu konudaki tartışmaları bir bilgiye, sıhhatli bir delile, sıhhatli olarak nakledilmiş bir kitaba dayanmamaktadır. Bu sebepledir ki: «İnsanlar arasında hiç bir bilgisi olmadan, hiç bir rehberi ve aydınlatıcı (apaçık) kitabı yokken Allah hakkında tartışanlar vardır. Allah'ı birleme konusunda bu tartışanlara: Allah'ın peygamberine indirmiş olduğu tertemiz şeriat ve kanunlara uyun, denilince: Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz (dine) uyarız, derler. Onların eski atalarına uymaktan başka hiç bir delilleri yoktur.» buyurur. Yine aynı sebeple: «Peki, ya ataları bir şey düşünmeyen, doğruyu bulamayan kimseler olsa da mı?» (Bakara, 170) buyurmuştur. Ey babalarının yaptıklarını delil getirenler; ne dersiniz, ya onlar sapıklık üzere idiyseler ve siz de onların içinde oldukları bu durumda onların halefleri iseniz?... Bu sebepledir ki Allah Teâlâ: «Ya şeytân onları yalımlı azaba çağırıyor idiyse?» buyurmuştur.
24. Âyetin Tefsiri
Allah Teâlâ, kendini Allah'a teslim eden, O'na ihlâs ile amel eden, emrine boyun eğip şerîatine tâbi olan kimseden haber veriyor. Bu sebeple o: (Kendisine emredilene uymak ve yasaklananı terketmek suretiyle amelinde ihsâirsâhibi olarak) kendini Allah'a teslim ederse, muhakkak ki o, en sağlam bir kulpa sarılmış; (kendisine azâb etmeyeceğine dâir Allah'tan sağlam bir söz almıştır.) İşlerin sonucu Allah'a aittir.» buyurmuştur. «Kim de küfrederse onun küfrü seni üzmesin.» Ey Muhammed, Allah'ı ve senin getirdiklerini inkâr etmelerinden dolayı onlara üzülme. Şüphesiz onlar hakkında Allah'ın takdiri geçerlidir. Onların dönüşü Allah'adır. O zaman yaptıklarını onlara bildirecek ve yaptıklarından dolayı onlan cezalandıracaktır. «Şüphesiz ki Allah, göğüslerin özünü gerçekten bilendir.» Zîrâ hiç bir gizli şey O'na gizli kalmaz. «Onları (dünyada) az bir süre geçindirir, sonra da (nefislere) ağır (gelecek müthiş ve feci) bir azaba sürükleriz.» Başka bir âyet-i kerîme'de de şöyle buyrulur: «Allah'a karşı yalan uyduranlar hiç şüphesiz felah bulmayacaklardır. Onlara dünyada bir müddet faydalanma vardır. Sonunda dönüşleri Bize'dir. Biz de küfürlerinden dolayı kendilerine en şiddetli azabı tattıracağız.» (Yûnus, 69-70).
26. Âyetin Tefsiri
Allah Teâlâ, müşriklerin Allah'ın tek ve ortağı olmaksızın göklerin ve yerin yaratıcısı olduğunu bildiklerini haber veriyor. Bununla birlikte onlar Allah'ın yarattığı ve mülkü olduğunu itiraf ettikleri ortaklara tapınmaktadırlar. Bu sebepledir ki şöyle buyurur: «Andolsun ki onlara: Gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan: Allah, derler. De ki: (Madem ki bu itirafınızla aleyhinize hüccet konulmuştur, bu durumda) hamd Allah'a mahsûstur. Hayır onların çoğu bilmezler. Göklerde ve yerde olanlar Allah'ın (yaratığı ve O'nun mülkü) dır. Muhakkak ki Allah, O Ganî (zâtı dışındaki her şeyden müstağnidir, her şey Ö'na muhtaç) dir. (Bütün yaratıklarında O hamdedilen) Hamîd'dir.» Yaratıp meşru' kıldıklarından dolayı göklerde ve yerde hamd O'nadır. Bütün işlerde Övülmüş olan O'dur.
28. Âyetin Tefsiri
sîr'dir.
Allah Teâlâ burada azameti, kibriyâsı, celâli, güzel isimleri, yüce sıfatlan, hiç bir beşerin künhüne ve sayılarına muttali' olamadığı, hiç kimsenin ihata edemediği tam ve mükemmel olan sözlerinden haber veriyor. Nitekim Rasûllerin sonuncusu ve beşerin efendisi şöyle buyurmuş: Sana gereği gibi övgüde bulunamıyorum. Sen şüphesiz zâtına senada bulunduğun gibisin. Allah Teâlâ: «Şayet yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa, deniz de, arkasından yedi deniz daha kendisine yardım ederek mürekkep olsa yine de Allah'ın kelimeleri tükenmezdi.» buyurur ki şayet yeryüzü ağaçlarının hepsi kalem, denizler mürekkep yapılsa ve onunla beraber yedi deniz daha imdada çağrılsa ve bunlarla Allah'ın azametine, sıfatlarına ve celâline delâlet eden Allah'ın kelimeleri yazılsaydı; kalemler kırılıp tükenir, denizlerin suyu biterdi. Onların kat kat benzerleri imdada gelmiş bile olsalar. Burada yedi sayısının zikredilmesi mübalâğa içindir. Yoksa denizleri yedi ile kayıdlamak kasdedilme-miştir. Doğrulanmayan ve yalanlanmayan türden olan İsrâiliyât'a dayanan birisinin söylediği gibi ortada âlemi kuşatan yedi deniz mevcûd değildir. Burada bu kasdedilmemektedir. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerîme'de: «De ki: Rabbımın sözlerini yazmak için denizler mürekkep olsa ve bir o kadarını da katsak, daha Rabbımın sözleri tükenmeden denizler tükenirdi.» (Kehf, 109) buyurur ki, burada zikredilen «bir misli» ifadesi ile bir tek misli kasdedilmemektedir. Aksine önce bir misli, sonra bir misli daha, sonra bir misli daha olmak üzere devam ede-gelmektedir. Zîrâ Allah'ın âyetleri ve kelimeleri elbette sayılamaz. Hasan el-Basrî der ki: Şayet yeryüzünün ağaçlan kalem, denizleri mürekkep yapılmış olsaydı ve Allah Teâlâ da: Şu benim emrimdendir, şu benim emrimdendir... buyurmuş olsaydı, denizlerdekiler biter ve kalemler kırılıp tükenirdi. Katâde der ki: Müşrikler: Bu söz çok geçmez biter, demişlerdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ: «Şayet yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa, deniz de, arkasından yedi deniz daha kendisine yardım ederek mürekkep olsa...» buyurdu. Şayet yeryüzü ağaçlan kalem ve denizlerle beraber yedi deniz daha olsaydı Rabbımın hârikalan, hikmeti, yaratıkları ve ilmi bitmezdi. Rebî' İbn Enes der ki: Bütün kulların ilminin misâli Allah'ın ilmine göre bütün denizlerin suyuna göre bir damla gibidir. Allah Teâlâ bu konuda: «Şayet yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa:..» âyetini indirmiştir. Bu âyet-i kerîme'de şöyle buyrulu-yor; Şayet şu denizler Allah'ın kelimelerinin yazılması için mürekkep, bütün ağaçlar da kalem olmuş olsaydı; kalemler kırılıp tükenir, denizlerin Şüyu biter ve yine de hiç bir şeyin bitiremeyeceği Allah'ın kelimeleri kalırdı. Zîrâ hiç kimse onların ölçüsünü takdir edemez. Hiç kimse gerektiği "şekilde O'na senada bulunamaz. Sonunda zâtına senada bulunan yine Rab Teâlâ olur. Şüphesiz Rabbımız kendi buyurduğu gibi ve bizim söylediklerimizin fevkindedir.
Bu âyet-i kerîme'nin yahûdîlere cevab olarak nazil olduğu rivayet edilir. İbn İshâk der ki: Bana İbn Ebu Muhammed'in... İbn Abbâs'tan rivayetine göre yahûdî hahamlan Medine'de Allah Rasûlü (s.a.)ne: Ey Muhanımed, «Size ilimden ancak çok az bir şey verilmiştir.» sözünle sen bizi mi, yoksa kavmini mi kasdediyorsun? demişlerdi. Allah Rasûlü (s.a.): Asla, buyurdu. Onlar: Sana gelenler içinde bize her bir şeyin açıklamasını ihtiva eden Tevrat'ın verildiğini okumuyor musun? dediler de, Allah Rasûlü (s.a.): Şüphesiz bu, Allah'ın ilmine göre azdır. Sizin sahib olduğunuz ilim size yetecek miktardadır, buyurdu. Allah Teâlâ da Hz. Peygambere onlann sordukları konuda: «Şayet yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa...» âyetini indirdi. îkrime ve Ata İbn Yesâr'dan da bu şekilde rivayet edilmiştir. Bu, âyetin Mekke'de değil de Medine'de nazil olmuş bulunmasını gerektirir. Meşhur olan ise âyetin Mekke'de nazil olduğudur. En doğrusunu Allah bilir.
«Muhakkak ki Allah Azîz'dir, Hakîm'dir.» Her şeyi kahr u galebesi altına almış olan Azîz'dir. Dilediğine engel olacak, muhalefet edecek ve hükmünü geciktirebilecek hiç bir şey yoktur. Yaratmasında, emrinde, sözlerinde, fiillerinde, kanun koymasında ve bütün durumlarında hikmet sahibidir.
«Sizin yaratılmanız da, yeniden diriltilmeniz de bir tek kişininki gibidir.» Allah'ın kudretine göre bütün insanların yaratılması ve kıyamet gününde yeniden diriltilmeleri bir tek kişinin yaratılması gibidir. Bütün bunlar'AJlah'a kolaydır. «O'nun emri, bir şeyi murâd ettiği zaman, sâdece ona: ol, demektir. O da oluverir.» (Yâ-Sîn, 82), «Ve Bizim emrimiz birdir, bir göz kırpması gibidir.» (Kamer, 50). Bir şeye ancak bir kere emreder. O şey de emrin tekrarına ve te'kîdine gerek kalmadan oluverir. «Doğrusu O, bir tek çığlıktır. Ki, o zaman hepsi toprağın yüzüne dökülecektir.» (Nâziât, 13, 14).
«Şüphesiz, ki Allah Semî'dir, Basîr'dir.» Nasıl ki bir tek kişiyi işitmesi ve görmesi gibi onların hepsinin sözlerini en iyi işiten ve amellerini görendir; aynı şekilde onlara güç yetirmesi de bir tek kişiye güç yetirmesi gibidir. Bu sebepledir ki: «Sizin yaratılmanız da, yeniden diriltilmeniz de bir tek kişininki gibidir...» buyurmuştur.
30. Âyetin Tefsiri
Allah Teâlâ, Geceyi gündüze kattığını haber veriyor. Geceden alarak gündüze katar da gündüz uzayıp gece kısalır. Bu, yazın olur. Gündüzler iyice uzadıktan sonra kısalmaya başlar, daha sonra gece uzayıp gündüzler kısalır. Bu da kışın olur. «Güneşi ve ayı buyruk altında tutar. Her birisi belirli bir süreye kadar akıp gider.» Güneşin ve ayın mahdûd bir hedefe doğru akıp gittiği de, kıyamet gününe doğru akıp gittiği de söylenmiştir. Her iki anlam da sahihtir. Bunlardan birinci açıklamaya Buhârî ve Müslim'in Sahîh'lerinde Ebu Zerr (r.a.)den rivayet edilen bir hadîs delil getirilir. Bu hadîse göre Allah Rasûlü (s.a.): Ey Ebu Zerr, şu güneşin nereye gittiğini biliyor musun? diye sormuştu. Ben: Allah ve Rasûlü en iyi bilendir, dedim. Şüphesiz o gidip Arş'ın altında secdeye kapanır. Sonra Rabbından (doğmak üzere dönüşü için) izin ister. Çok yakındır ki ona: Geldiğin yere dön, denilecektir, buyurdu. İbn Ebu Hatim 4er ki: Bize babamın... İbn Abbâs'tan rivayetine göre o, şöyle demiş: Güneş su çarkı gibidir. Gündüzün gökte yörüngesinde akar gider. Battığı zamanda ise geceleyin yine yörüngesinde ve yerin altında yürümesine devam eder. Nihayet doğduğu yerden yeniden doğar. Ay da böyledir. Bu haberin isnadı sahihtir.
«Muhakkak ki Allah yaptıklarınızdan haberdârdır.)) âyeti, «Bilmez misin ki, Allah gökte ve yerde olanı bilir.» (Hacc, 70) âyeti gibidir ki, Allah Teâlâ her şeyi en iyi bilen yaratıcıdır. Nitekim başka bir âyet-i kerîme'de şöyle buyrulur: «Allah yedi göğü ve yerden de bir o kadarım yaratmış olandır. Allah'ın buyruğu bunlar arasında iner durur. Ki, Allah'ın her şeye kadir olduğunu ve Allah'ın gerçekten her şeyi ilmiyle kuşatmış olduğunu bilesiniz.» (Talâk, 12).
«Bu, Allah'ın; hakkın kendisi ve (insanların) O'ndan başka taptıklarının da bâtıl olmasındandır.» Allah Teâlâ âyetlerini size açıkça bildiriyor ki bunlarla O'nun hak, mevcûd olan yegâne gerçek ve hakikî ilâh olduğunu, O'nun dışındakilerin ise bâtıl olduğunu anlayabilesiniz. Şüphesiz O, dışındaki her şeyden müstağnidir. Her şey O'na muhtaçtır. Zîrâ göklerde ve yerde olanların hepsi O'nun yaratığı ve kullarıdır. Onlardan hiç birisi O'nun izni olmaksızın bir zerreyi bile hareket ettire-remezler. Şayet bütün yeryüzü halkı bir sineği yaratmak için bir araya gelmiş olsalardı bile bundan âciz kalırlardı. Bu sebepledir ki şöyle buyurmuştur: «Bu, Allah'ın; hakkın kendisi ve (insanların) O'ndan başka taptıklarının da bâtıl olmasındandır. Doğrusu Allah (kendisinden daha yücesi olmayan) çok yüce, (her şeyin en büyüğü olan) büyüktür.» Her şey ona nisbetle küçük ve O'na boyun eğmiştir.
32. Âyetin Tefsiri
Allah Teâlâ gemiler O'nun emri, lütfü ve müsahhar kılması ile denizlerde akıp gitsinler diye denizi bu işe müsahhar kıldığını haber veriyor. Şayet suda gemileri kaldıracak bir güç yaratmamış olsaydı; elbette gemiler suda akıp gidemezdi. Bu sebepledir ki: «Böylece size kudretinin âyetlerini, alametlerini gösterir. Bunlarda sıkıntı hallerinde çok sabırlı ve bolluk halinde çok şükreden kimseler için âyetler vardır.» buyurmuştur.
«Onları dağlar (ve bulutlar) gibi dalgalar sardığı vakit, dini yalnız Allah'a tahsis ederek O'na yalvarırlar.» âyeti şu âyet-i kerîme'ler gibidir: «Denizde size bir sıkıntı dokununca yalvardıklannızm hepsi kaybolur. Ancak Allah kalır.» (Isrâ, 67), «Gemiye bindiklerinde dini yalnız Allah'a tahsis ederek O'na yalvarırlar.» (Ankebût, 65).
«Onları karaya çıkararak kurtardığı zaman da, içlerinden bir kısmı orta yolu tutar.» Mücâhid burada orta yolu tutan, anlamındaki kelimesinin kâfir anlamına da geldiğini söyler. Sanki burada Mücâhid kelimeyi kâfir eden şeklinde açıklamıştır. Nitekim Allah Teâlâ bu anlamda olmak üzere başka bir âyet-i kerîme'de şöyle buyurur: «Ama onları karaya çıkararak kurtarınca hemen Allah'a eş koşarlar.» (Ankebût, 65). İbn Zeyd ise burada bu kelime ile amelinde orta yolu tutanın kasdedildiğini söyler. «Onlardan kimi nefsine zulmedici-dir, kimi de orta yolu tutar. Kimi ise Allah'ın izniyle iyiliklere koşandır.» (Fâtır, 32) âyetinde de İbn Zeyd'in söylemiş olduğu bu açıklama kasdedilmektedir. Bu âyette orta yolu tutan, anlamındaki kelime ile amelde orta yolu tutan kasdedilmektedir. Burada da aynı şeyin kasde-dilmiş olması muhtemeldir. Denizde gözalıcı âyetler, muazzam ve korkutucu durumlar gördükten sonra kendisine kurtuluş bahşettiği kişinin bunun karşılığında daha fazla amelde bulunması ve ibâdete devam ederek hayırlara koşması gerekirdi. Halbuki bundan sonra da orta yolu tutan kusurlu olur. En doğrusunu Allah bilir.
«Ayetlerimizi gaddar ve nankör olanın dışında başkası bilerek inkâr etmez.» Âyetteki kelimesi gaddar anlamındadır. Mücâhid, Hasan, Katâde ve Mâlik'in Zeyd İbn Eslem'den rivayetlerine göre o; ne zaman bir ahidde bulunsa, birisi ile ahidleşse ahdini bozan kimsedir. Bu kelime, gadrin ve haksızlığın en üst derecesi anlamına gelmektedir, demiştir. (...) «Âyetlerimizi gaddar ve nankör olanın, (nimetleri inkâr ederek şükretmeyenin, unutmuş^ görünerek hiç hatırlamayanın) dışında başkası bilerek inkâr etmez.»
33. Âyetin Tefsiri
Allah Teâlâ insanları kıyamet günü ile uyarıp babanın oğluna, oğulun babasına hiç bir şey ödemeyeceği kıyamet gününden korkmalarım, Allah'tan korkarak sakınmalarını emrediyor. O günde şayet baba oğlunu, kendini feda ederek kurtarmak istese bu ondan kabul edilmeyecektir. Aynı şekilde çocuk babası yerine kendisini feda etmek istemiş olsaydı bu da kabul edilmezdi. Sonra Allah Teâlâ onlara Öğüt vermeye başlayarak şöyle buyurur: «Öyle ise dünya hayatı sizi sakın aldatmasın.» Orada mutmain ve huzur içinde olmanız, size âhiret yurdunu unutturmasın. Aldatıcı şeytân sizi yoldan çıkarmasın. İbn Abbâs, Mücâ-hid, Dahhâk ve Katâde âyetteki kelimesini, şeytân ile tefsir etmişlerdir. Zîrâ o, Âdemoğlunu aldatır, ona ümit verir, vaadlerde bulunur. Halbuki bunların hiç birisi onun elinde değildir. Aksine Allah Teâlâ'nm buyurduğu üzere: «Şeytân onlara va'dediyor, kuruntulara düşürüyor. Şeytân'ın kendilerine va'dettikleri aldatmaktan başka bir şey değildir.» (Nisa, 120).
Vehb İbn Münebbih'in anlattığına göre Üzeyr (a.s.) şöyle demiş: Kavmimin musibete uğradığını gördüğümde üzüntüm arttı, kederim çoğaldı ve uykumu kaybettim. Rabbıma tazarrûda bulunarak namaz kıldım, oruç tuttum. Ben bu durumda tazarrûda bulunup ağlarken bana melek geldi. Ben meleğe: Bana haber ver; tasdik edenlerin ruhları, zâlimlere, babalar oğullarına şefâatta bulunacaklar mı? dedim. Melek şöyle cevab verdi; Şüphesiz kıyamet gününde apaçık Ur haki-miyyet ve hükümlerin ayrılması vardır. Orada hiç bir ruhsat yoktur. Rahmân'ın izin vermesi dışında orada hiç kimse konuşmayacaktır. Orada bir baba çocuğu yüzünden, bir çocuk babası yüzünden, kardeş kardeşi yüzünden, bir köle efendisi yüzünden muâhaze olunmayacaktır. Hiç kimse bir başkası ile meşgul olmayacak, bir başkasının üzüntüsü ile üzülmeyecek, kimse kimseye acımayacaktır. Herkes kendisi için korkacaktır. Bir insan başka bir İnsan yüzünden yakalanıp azaba dûçâr edilmeyecektir. Herkes kendi üzüntüsüyle meşgul olup yüksek sesle ağlayacak, kendi günâhını yüklenecek, onunla beraber günâhını bir başkası yüklenip taşımayacaktır. Vehb İbn Münebbih'in bu anlattıklarını İbn Ebu Hatim rivayet ediyor.
34. Âyetin Tefsiri
Bunlar Allah'ın ilmini zâtına sakladığı bilinmezliklerin anahtarlarıdır. Bunları hiç kimse bilmez. Ancak Allah Teâlâ'nm bunları bildirmesinden sonra olanlar müstesnadır. Kıyametin saatini ne Rasûl olan bir peygamber ne de Mukarrabûn meleklerden birisi bile'mezler. «Onun vaktini kendisinden başkası belirtemez.» (A'râf, 187). Yağmurun indirilmesini de yine ancak Allah bilir. Fakat Allah Teâlâ yağmurun indirilmesini emrettiği vakit bunu görevli olan melekler ve Allah Teâlâ'nın yaratıklarından diledikleri bilirler. Rahimlerde olanlardan Allah Teâlâ-nın yaratmayı murâd buyurduğunun ne olduğunu O'nun dışında kimse bilemez. Fakat onun erkek veya dişi, mutlu veya mutsuz olmasını, Allah Teâlâ emrettiği zaman bununla görevli melekler ve Allah Teâlâ'nın yaratıklarından dilemiş oldukları bunu bilirler. Dünyası ve âhireti hususunda hiç bir nefis yarın ne kazanacağını bilmez. Ve hiç bir nefis nerede öleceğini de bilmez. Kendi ülkesinde mi yoksa Allah'ın ülkelerinden bir başkasında mı ölecek bu hususta hiç kimsenin bilgisi yoktur. Bu, Allah Teâlâ'nm: «Gaybm anahtarları O'nun katındadır. O'ndan başka kimse bilmez.» (En'âm, 59) âyetine benzemektedir.
Sünnette (hadîslerde) bu beş şeye «bilinmezliklerin anahtarları» adı verilmiştir. İmâm Ahmed der ki: Bize Zeyd İbn Habbâb (veya el-Hubâb)ın... Ebu Büreyde'den rivayetine göre o, Allah Rasûlü (s.a.)nü şöyle buyururken işitmiş: Beş şey vardır ki, bunları Allah Teâlâ'dan başka kimse bilmez. «Kıyamet saatinin bilgisi şüphesiz ki Allah katındadır, yağmuru O indirir, rahimlerde bulunanı O bilir. Kimse yarın ne kazanacağım bilmez ve hiç bir nefis nerede öleceğini de bilmez. Şüphesiz ki Allah Alîm'dir, Habîr'dir.» Hadîsin isnadı sahîh olmakla birlikte tah-rîc etmemişlerdir. İmâm Ahmed'in Vekî' kanalıyla... îbn Ömer'den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş: Bilinmezliklerin anahtarları beştir ki bunları ancak Allah bilir: «Kıyamet saatinin bilgisi şüphesiz ki AllahTsatındadır, yağmuru O indirir, rahimlerde bulunanı O bilir. Kimse yann ne kazanacağını bilmez. Ve hiç bir nefis nerede öleceğini de bilmez. Şüphesiz ki Allah Alîm'dir, Habîr'dir.» Hadîsi sâdece Buhârî tahrîc etmiş olup bunu Sahîh'inin istiskâ bölümünde Mu-hammed İbn Yûsuf kanalıyla Süfyân İbn Saîd es-Sevrî'den rivayet etmiştir. (Sahîh'inin) tefsir bölümünde de başka bir kanaldan hadîsi şöyle rivayet eder: Bize Yahya İbn Süleyman'ın... Abdullah İbn Ömer'den rivayetine göre Allah Rasûlü: Bilinmezliklerin anahtarları beştir, buyurmuş sonra da: «Kıyamet saatinin bilgisi .şüphesiz ki Allah katındadır, yağmuru O indirir, rahimlerde bulunanı O bilir...» âyetini okumuştur. Hadîsi yine sâdece Buhârî tahrîc etmiştir.
Allah Rasûlü (s.a.) bir gün insanların yanına çıkmışken yürüyerek bir adanı geldi ve: Ey Allah'ın Rasûlü, îmân nedir? diye sordu: îmân; Allah'a, meleklerine, rasûllerine, O'na kavuşmaya, son diriltilişe îmân etmendir, buyurdu. Ey Allah'ın Rasûlü, İslâm nedir? diye sordu da Allah Rasûlü: İslâm; Allah'a ibâdet etmen ve O'na hiç bir şeyi ortak koşmaman, namazı kılman, farz olan zekâtı vermen, Ramazân orucunu tutmandır, buyurdu. Ey Allah'ın Rasûlü, ihsan nedir? diye sordu. Hz. Peygamber: İhsan; sanki sen Allah'ı görüyormuşsun gibi O'na ibâdet etmendir. Şayet sen O'nu görmüyorsan O mutlaka seni görmektedir, buyurdu. Adam: Ey Allah'ın Rasûlü, kıyamet ne zamandır? diye sordu. Hz. Peygamber buyurdu ki: Sorulan kişi sorandan daha bilgili değildir. Fakat sana onun şartların (alâmetlerini)dan haber vereceğim: Câriye efendisini doğurduğu zaman işte bu onun şartlarındandır (alâmet-lerindendir). Yalınayak ve çıplakların, insanların reisleri olduğu zaman işte bu da onun alâmetlerindendir. Beş şey vardır ki onları ancak Allah bilir: Kıyamet saatinin bilgisi şüphesiz ki Allah katındadır. Yağmuru O indirir. Rahimlerde olanı O bilir. Adam sonra dönüp gitti. Allah Rasûlü: Onu bana geri getiriniz buyurdu. Onu geri getirmek üzere aradılar da hiç bir şey bulamadılar. Hz. Peygamber: Bu Cibril'dir. İn-sanlara dinlerini öğretmek -üzere gelmişti, buyurdu. Buhârî hadîsi ayrıca (Sahihinin) îmân bölümünde; Müslim ise muhtelif kanallardan olmak üzere Ebu Hayyân'dan rivayet etmişlerdir. Biz bu hadîs hakkında Buhârî Şerhi'nin başında bilgi vermiş ve yine orada bu konudaki mü'minlerin emîri Ömer İbn Hattâb'ın hadîsini de uzunca zikretmiştik. Bu hadîs Müslim'in, rivayetinde tek kaldığı hadîslerdendir.
İmâm Ahmed der ki: Bize Ebu Nadr'ın... Abdullah İbn Abbâs (r.a.) tan rivayetinde o, şöyle anlatmış: Allah Rasûlü (s.a.) (her zaman ki) oturma yerine oturmuşken Cibril geldi, Allah Rasûlü (s.a.)nün dizlerine ellerini koyarak önüne oturdu ve: Ey Allah'ın elçisi, bana İslâm'ın ne olduğunu haber ver, dedi. Allah Rasûlü (s.a.): İslâm; yönünü Allah'a teslîm etmen, tek ve ortağı olmaksızın Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammedin O'nun kulu ve elçisi olduğuna şehâdet etmendir, buyurdu. Cibril: Bunu yaptığım takdirde müslüman oldum mu? diye sordu da, Hz. Peygamber: Bunu yaptığın takdirde sen şüphesiz müslüman oldun, buyurdu. Ey Allah'ın elçisi, bana îmânın ne olduğunu haber ver, deyince, Allah Rasûlü şöyle cevab verdi: îmân; Allah'a, âhiret gününe, meleklere, kitaba, peygamberlere, ölüme, ölümden sonraki hayata, cennete ve cehenneme, hesâb ve mizana, hayrı ve şerri ile bütün kadere îmân etmendir. Cibril: Böyle yaptığım takdirde îmân etmiş olur muyum? diye sordu da Hz. Peygamber: Bunu yaptığın takdirde sen şüphesiz îmân etmişsindir, buyurdu. Cibril: Ey Allah'ın elçisi, bana ihsanın ne olduğunu haber ver, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdu: İhsan; sanki Allah'ı görüyormuşsun gibi Allah için amel etmendir. Şayet sen O'nu görmüyorsan şüphesiz O seni görüyor. Cibril: Ey Allah'ın elçisi, bana kıyametin ne zaman kopacağım haber ver, dedi. Allah Rasûlü (s.a.): Sübhanallah, beş şey vardır ki onlan ancak O (Allah) bilir: Kıyamet saatinin bilgisi şüphesiz ki Allah katandadır. Yağmuru O indirir. Rahimlerde bulunanı O bilir. Kimse yarın ne kazanacağını bilmez ve hiç bir nefis nerede öleceğini de bilmez. Şüphesiz ki Allah Alîm'dir, Habîr'dir, buyurup şöyle devam etti: Fakat dilersen onun başlangıcındaki alâmetlerini sana haber vereyim. Cibril: Evet, ey Allah'ın elçisi, bana haber ver, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdu: Cariyenin efendisini doğurduğunu gördüğün zaman, davar güden çobanların binalar yapmada yarıştıklarını gördüğün zaman, yalınayak karnı aç yoksulların insanların efendileri olduğunu gördüğün zaman işte bunlar kıyametin alâmet ve şartlarındandır. Cibril: Ey Allah'ın elçisi, yalınayak, karnı aç ve yoksul koyun sahipleri kimlerdir? diye sordu da efendimiz: Araplardır, buyurdu. Bu ğarîb bir hadîs olup tahrîc etmemişlerdir. İmâm Ahmed'in Muhammed İbn Ca'fer kanalıyla... Amir oğullarından bir adamdan rivayetine göre o, Hz. Peygamber (s.a.) in yanına girmek için izin isteyerek: Gireyim mi? demişti Hz. Peygamber (s.a.) hizmetçisine: Şu adamın yanına çık, o güzel izin istemeyi bilmiyor, ona söyle de: Selâm üzerinize olsun, gireyim mi? desin, buyurdu. Ben, Allah Rasûlü'nün böyle söylediğini işitip: Selâm üzerinize olsun, gireyim mi? dedim. Bana izin verildi ve girdim. Bize getirdiğin nedir? diye sordum. Ben size ancak hayır getirdim, yalnız ve ortağı olmaksızın Allah'a ibâdet etmenizi, Lât ve Uzzâ'yı bırakmanızı, gece ve gündüzde beş vakit namaz kılmanızı, senede bir ay oruç tutmanızı, Beytullah'ı haccetmenizi, zenginlerinizin malından zekât alıp fakirlerinize vermenizi getirdim, buyurdu. İlimden senin bilmediğin herhangi bir şey kaldı mı? sorusuna Allah Rasûlü şöyle cevab verdi: Şüphesiz ki hayrı Allah bilir. İlimden öyle bir kısım vardır ki, onu ancak Allah Teâlâ bilir ve bunlar beştir; Kıyamet saatinin bilgisi şüphesiz ki Allah katandadır, yağmuru O indirir, rahimlerde bulunanı O bilir. Kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Ve hiç bir nefis nerede öleceğini de bilmez. Şüphesiz ki Allah Alîm'dir, Hâbir'dir. Hadîsin isnadı sahîh'tir. Mücâhid'den rivayetle İbn Ebu Necîh şöyle anlatır: Çöl halkından bir adam gelip: Benim karım hâmiledir. Bana ne doğuracağını haber ver. Bizim ülkemiz kuraktır. Bana yağmurun ne zaman yağacağını haber ver. Ben ne zaman doğduğumu biliyorum, bana ne zaman öleceğimi haber ver, dedi de, Allah Teâlâ: «Şüphesiz ki Allah Alîm'dir, Habîr'dir;» kısmına gelinceye kadar «Kıyamet saatinin bilgisi şüphesiz ki Allah katındadır...» âyetini indirdi. Mücâhid der ki: Bunlar; Allah Teâlâ'nın: «Gaybın anah-tahları O'nun katındadır. O'ndan başka kimse bilmez. Karada ve denizde olanı da O bilir...» (En'âm, 59) buyurduğu bilinmezliklerin anahtarlarıdır. Hadîsi İbn Ebu Hatim ve İbn Cerîr rivayet etmişlerdir. Şa'-bî'nin Mesrûk'dan, onun da Hz. Âişe (r.a.)den rivayetine göre o: Her kim sana yarın ne olacağını bildiğini söylerse mutlaka yalan söylemiştir deyip sonra da: «Kimse yarın ne kazanacağını bilmez.» âyetini okumuş.
«Ve hiç bir nefis nerede öleceğini de bilmez.» Katâde der ki: Bunlar Allah' Teâlâ'nın kendi zâtı için seçip ayırdığı şeylerdir. Bunlara ne Mukarrabûn meleklerden bir meleği ne de rasûllerden bir peygamberi muttali' kılmamıştır. «Kıyamet saatinin bilgisi şüphesiz ki Allah katın-dadır.» İnsanlardan hiç kimse kıyametin ne zaman; hangi sene veya hangi ay veya hangi gece, veya hangi gündüz kopacağını bilmez. «Yağmuru O indirir.» Yağmurun gece mi, yoksa gündüz mü, ne zaman ineceğini hiç kimse bilemez. «Rahimlerde bulunanı O bilir.» Rahimlerde olanın erkek mi, dişi mi, kırmızı derili mi, yoksa siyah derili mi. veya ne olduğunu hiç kimse bilemez. «Kimse yarın ne kazanacağım, (hayır mı, yoksa şer mi) kazanacağını bilmez.» Âdemoğlu ne zaman öleceğini de bilemez. Belki yarın ölecektir, belki yarın bir musibete dûçâr kalacaktır.
«Ve hiç bir nefis nerede öleceğini de bilmez.» İnsanlardan hiç kimse ölüp defnedileceği yerin deniz de mi, karada mı, yoksa bir ovada veya bir dağda mı olacağım bilemez. Bir hadîste şöyle Duyurulur; Allah Teâlâ bir kulun ruhunu bir yerde kabzetmeyi murâd ettiği zaman onun için orada bir ihtiyâç yaratır. Hafız Ebu Kasım et-Taberânî el-Mu'cem' ul-Kebîr'inin Üsame İbn Zeyd'in Müsned'inde der ki: Bize İshâk İbn İbrahim'in... Üsâme İbn Zeyd'den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş: Allah Teâlâ bir kulun bir yerde Ölümünü takdir buyur-muşsa onun için orada bir ihtiyâç halkeder. Abdullah İbn İmâm Ah-med der ki: Bize Ebu Bekr İbn Ebu Şeybe'nin... Matar İbn Ukâmis'ten rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş: Allah Teâlâ bir kulun bir yerde ölmesini takdir buyurduğu zaman, onun için orada bir ihtiyâç halkeder. Hadîsi Tirmizî de Kader bahsinde Süfyân es-Sevrî kanalıyla rivayetten sonra şöyle diyor: Hasendir, garîbdir. Matar'm Hz. Peygamber (s.a.) den bu hadîs dışında başka bir hadîsi bilinmiyor. Ayrıca hadîsi EbuDâvûd da mürsel hadîsler arasında rivayet etmiştir. En doğrusunu Allah bilir. İmâm Ahmed der ki: Bize İsmail'in... Ebu Azze'den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş: Allah Teâlâ bir kulun ruhunu bir yerde kabzetmeyi murâd buyurduğunda onun için orada bir ihtiyâç halkeder. Bu Ebu Azze, Yesâr İbn Abdullah olup ona İbn Abdi'l-Hüzelî de denir. Hadîsi ayrıca Tirmizî de İsmâîl İbn İbrâ-hîm —ki bu zât îbn Ubeyye'dir— kanalıyla tahrîc etmiş ve sahihtir, demiştir. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ahmed İbn Isâm el-Isfahânî'nin...
Ebu Azze el-Hüzelî'den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.): Allah Teâlâ bir kulun bir yerde ruhunu kabzetmeyi murâd ettiğinde, onun için orada bir ihtiyâç halkeder de kul kendini tutamayıp oraya gider, buyurup sonra da: «Kıyamet saatinin bilgisi şüphesiz ki Allah katındadır. Yağmuru O indirir. Rahimlerde bulunanı O bilir. Kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Ve hiç bir nefis nerede öleceğini de bilmez. Şüphesiz ki Allah Alîm'dir, Habîr'dir.» âyetini okumuş. Hafız Ebu Bekr el-Bezzâr der ki: Bize Ahmed İbn Sabit el-Cahderî ve Muhammed İbn Yahya el-Kutâî'nin... Abdullah (İbn Mes'ûd) dan rivayetlerine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş: Allah Teâlâ bir kulun bir yerde ruhunu kabzetmeyi murâd ettiği zaman onun için orada bir ihtiyâç halkeder. Hadîsi rivayetten sonra Bezzâr der ki: Bu hadîsi Ömer İbn Ali el-Mukaddemî'den başka merfû' olarak rivayet eden başka birisini bilmiyoruz. (...)
İbn Mâce'nin Ahmed İbn Sabit ve Ömer İbn Şebbe'den, bu ikisinin de Ömer İbn Ali'den merfû' olarak rivayetlerine göre şöyle buyruluyor: Sizden birinin eceli bir yerde olduğu zaman bir ihtiyâcı onu oraya götürür. Eceli sonuna ulaştığı zamanda ise Allah Teâlâ o kulun ruhunu kabzeder. Yeryüzü kıyamet günü şöyle der: Rabbım, işte bu bana tevdî' etmiş olduğun emânettir. Taberânî der ki: Bize İshâk İbn İbrahim'in... Üsâme'den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş: Allah Teâlâ bir kulun bir yerde ölümünü takdir buyurmuşsa mutlaka onun için orada bir ihtiyâç halketmiştir. Oraya gider ve orada ölür.