KEŞŞÂF TEFSİRİ
İhlâs Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ
4 âyettir.Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla…
1. Âyetin Tefsiri
2. Âyetin Tefsiri
] 3048[ durum (şan) zamiridir; durum ise “Allah’ın tek”olduğudur. Tıpkı hüve Zeydün muntalıkun (Durum şu ki, Zeyd yola koyulmuştur.) de-men gibi. Buna göre; “Durum şu ki, Allah tektir; asla bir ikincisi yoktur!” denmiş olmaktadır.
[3049] Şayet“ َ ُ ’nin i‘râb konumu nedir?” dersen şöyle derim:Müb-tedâ olmak üzere merfû‘ olup ا cümlesi de haberdir. Şayet “Haber ا olarak yer alan cümlede mutlaka mübtedâya ait bir zamir bulunması gerek-tiğine göre, bu zamir nerede o zaman?” dersen şöyle derim:Bu cümlenin hükmü, mânaca mübtedâ olmak hususunda senin Zeydün ğulâmuke ( Zeyd senin delikanlındır.) sözündeki müfredin hükmüdür ki bu da ا in’ا ‘o’nun anlattığı durumun ta kendisi olmasıdır. Zeydün ebûhu muntalıkun ( Zeyd, babası yola koyulan kişidir.) cümlesi ise böyle değildir; zira burada Zeyd ve ebûhu muntalıkun cümlesi iki farklı anlama delâlet etmektedir ve bu yüzden, mutlaka ikisini birbirine bağlayan bir şey [zamir] olması gerekir.
[3050] İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre sûre; Kureyş’in: “Ey Mu-hammed! Bizi davet ettiğin Rabbini bize anlat!” demesi üzerine inmiştir; yani bana vasfını sorduğunuz zât var ya, işte o, “Allah”tır. ٌ (”yani “tektir) اkelimesi ise ا lâfzından bedeldir. Veya ٌ -takdiri üzere (hazfe (O, tektir) اdilmiş bir mübtedânın haberi)dir. ٌ kelimesinin aslı vahadün olup vâhidün ا(bir) anlamına gelir.
[3051] İbn Mes‘ûd ve Übeyy b. Kâ‘b ْ ُ (de ki) olmaksızın, ٌ ا ا şeklinde okumuşlardır. Hz. Peygamber’in kıraatinde ise (kısmı) ol-maksızın ٌ şeklindedir. Nitekim o; “Kim Allāhu Ehad‘i okursa, Kur’ân’a ا اdenk düşer.” buyurmuştur. A‘meş ise ُ ِ ا َ ُ ا َ ا ُ ْ ُ (De ki; o yegâne ilâhtır.) şeklinde okumuştur. (Sonrasıyla birlikte) tenvînsiz olarak ( ُ ُ (ا ُ ا َ ُ) أ (اşeklinde de okunmuş olup tenvin Lâm-ı ta‘rif ile buluştuğu için düşürül-müştür. Bunun örneği ( Ebu’l-Esved ed-Düelî’nin inşat ettiği) şu şiirdir:
[Onu azarlarıma karşılık veremez hâlde buldum]Ve Allah’ı çok az zikreder hâlde…1
1 İkinci mısradaki ifadenin aslı َ ٍ ا .şeklinde tenvînlidir. / çev و ذاכِ
Fakat sağlam olan tenvîndir. (ُ ا نِ ُ َ (şeklinde geçiş yapılırken tenvînin ...اkesre hareke alması ise iki sakinin buluşması sebebiyledir.
[3052] Samed kelimesi fe‘alun vezninde olup mef‘ûl anlamı taşımakta-dır ki bu da samede ileyh (Amaçları için ona yöneldi.)kullanımından alın-madır. Dolayısıyla samed; “ihtiyaçlar hususunda kendisine yönelinen ulu” demektir.
[3053] Mâna şöyledir: O, tanıyıp bildiğiniz; göklerin, yerin ve sizin ya-ratıcınız olduğunu ikrar ettiğiniz Allah’tır, birdir; ulûhiyeti ortaklık kabul etmeyecek şekilde tek başına yürütendir. Her mahlûkun, dileğini kendisine havale ettiği, O’ndan müstağni kalamadığı, kendisi hiçbir şeye muhtaç ol-mayan Zât O’dur.
3. Âyetin Tefsiri
4. Âyetin Tefsiri
dir ki kendi cinsinden bir hayat arkadaşı olsun da böylece ikisi de döl sahibi olsunlar. “Bir hayat arkadaşı yokken, O’nun nasıl çocuğu olabilir?!”(En‘âm 6/101) âyeti de buna delâlet etmektedir.“Ne de doğurulmuştur.” Çünkü her doğan sonradan olmadır ve cisimdir. Oysa O kadîmdir; varlığının ön-cesi yoktur. Herhangi bir cisim de değildir.
[3055] “Hiç kimse O’na eşit / denk olmamıştır; yani ne O’na mümasil olabilir ne de O’nunla benzeşebilir. Bunun, (Allah hakkında) hayat arka-daşının olumsuzlaştırılması için nikâhtaki o bilinen “denklik”1 anlamına gelmesi de caizdir.
[3056] Onlar Hz. Peygamber’den (sırf ) Allah Teâlâ’yı kendilerine ni-telemesini istemişlerdi; ama Hz. Peygamber’e, O’nun (Zât’ının) sıfatlarını kapsamına alan şeyler vahyedilmiş oldu. Dolayısıyla Allah’ın, “O (kendi-sinden sual ettiğiniz zât) Allah’tır.” sözü, varlıkların yaratıcısı ve var edicisi olan Zât’ı onlara işaret etmektedir. Bunun (yani varlıkların yaratıcısı olu-şunun) ibareden çıkarılmasında Allah’ın kādir ve âlim olmakla sıfatlanma-sı yatmaktadır; çünkü “yaratma”, nihai derecede bir sağlamlık, insicam ve intizam üzere vuku bulması sebebiyle güç ve bilgiyi gerektirir ki bunda da Allah’ın diri, işiten ve gören olmakla sıfatlanması yatmaktadır. ٌ -tek) اtir) ifadesi vahdaniyet ve ortaksızlığının; ا (Sameddir) ifadesi ise O’nun tek “kendisine muhtaç olunan” yegâne varlık2 oluşunun betimlenmesidir. 1 Güzel bir evliliğin sürdürülebilmesi adına Fıkıh’ta tavsiye edilen “eşler arası denklik (kefâet)” kavramı. / ed. 2 Yani bütün ‘var’ların ‘varlık’larını borçlu oldukları ‘varlığı zarurî olan varlık’ (vâcibu’l-vücûd). / ed.
Allah mutlak olarak “kendisine yegâne muhtaç olunan” olunca [olduğu açık-lanınca] bu da O’nun Gani (hiçbir şeye muhtaç olmayan) olduğu anlamına gelir. Allah’ın Âlim olmasının yanı sıra Gani olmasında ise, çirkinin çirkin-liğini ve kendisinin buna ihtiyacı olmadığını (çirkinliği yaratmaktan mü-nezzeh olduğunu) bildiği için, O’nun çirkinliklerin fâ‘ili olmayan bir Âdil-i Mutlak oluşu yatmaktadır. Allah’ın “... O doğurulmamıştır da” sözü kıdem ve önceliğin betimlenmesi iken; “O, doğurmamıştır...” sözü de (yaratılmış-lara) benzeme ve “cins” ortaklığı oluşturmanın nefyedilmesidir. “Hiç kimse O’na denk de olmamış ve olamaz da…” sözü ise bütün bunların kararlaştı-rılıp, kesin bir hükme bağlanmasıdır.
[3057] Şayet“Fasih Arapça(da makul olan) söz, mekân tutmayı ifade et-meyen hükümsüz zarfın sona bırakılıp, öne alınmaması şeklindedir. Nitekim Sîbeveyhi (v. 180/796) el-Kitâb’ında buna değinmektedir. Peki, en fasih ve en düzgün Arapça olan bir sözde (yani Kur’ân’da) zarfın1 öne alınması da ne demek oluyor?” dersen şöyle derim:Bu söz ancak her tür noksandan mü-nezzeh olan Zât-ı Bârî tarafından denkliğin nefyedilmesi için sevk edilmiştir. İşbu mânanın odağı ve merkezi ise zarftır. Dolayısıyla zarf en mühim, amaca en uygun, öne alınmaya en lâyık ve en münasip bir şey olmuştur.
[3058] Kâf ve Fâ harflerinin zammesi ile (Vav yerine Hemze ile) küfuen; Kâf ’ın zammesi ve Fâ’nın sükûnuyla (küf ’en) ve Kâf ’ın kesresi ve Fâ’nın sükûnuyla (kif ’en şeklinde) de okunmuştur.
[3059] Şayet“Bu sûre, metninin kısalığına ve iki ucunun (baş ve so-nunun) birbirine yakınlığına rağmen neden “bütün bir Kur’ân”a2 denk ol-muştur?” dersen şöyle derim:
[Sabaha kadar kalmaya karar verdim ben!]Kavmin efendisi olacak kimsenin efendi kılınacağı büyük bir iş için!...
Bu (mecazî) efendilik de ancak İhlâs sûresinin, Allah’ın sıfatlarını, [bilhassa] adalet ve tevhidi içermesi sebebiyledir. İşte, sûrenin faziletini ik-rar eden ve Peygamber’in (s.a.) onun hakkındaki sözlerini3 tasdik eden kimseye, Tevhid (Kelâm) ilminin Allah nezdinde büyük bir itibarı ol-duğuna dair delil olarak bu yeter! Nasıl yetmesin ki, bilgi bilinene bağ-lıdır; (ve bu sebeple) ilim, ilme konu olanın şerefi sayesinde şeref bulur;
1 Yani ’nun ا ا ً כ כ و şeklinde Kâne’nin haberinden önce getirilmesi. İbarenin normal akışı و ا ً ٌ כ כ ا şeklindedir. / ed.
2 Bütün Kur’ân’a değil, Kur’ân’ın 1/3’ine… Yani Allah’ın birliğinin ve eşsizliğinin konu alındığı ulûhiyyet âyetlerine. / ed.
3 Sûrenin bitiminde rivayet edeceği hadisi kastediyor. / çev.
onun düşüşüyle de düşüş kaydeder. Bu (Tevhid) ilmi(ni)n bilinme konu-su ise bizzat Allah Teâlâ ile O’nun sıfatları ve O’nun hakkında caiz olan ve olmayan şeylerdir. O hâlde sen var, bu ilmin şeref ve yüceliğini, bütün ilimlerden üstün olduğunu ve önüne geçilemeyecek oluşunu takdir et. Kim bu ilmi hakir görürse bu ilmin konusuna dair bilgisinin zayıflığı, o ilmin konusuna olan taziminin azlığı, O’ndan korkmayışı ve kendi akıbetini dü-şünmekten uzak kalışı sebebiyle (böyle yapmış demek)dir. Allah’ım! Seni bilenlerin, senin için iş görenlerin, senin adalet ve tevhidini1 benimse-yenlerin ve senin tehdidinden korkanların zümresi içerisinde haşreyle bizleri!
[3060] Bu sûre, dinin esaslarını kapsaması sebebiyle “Temel Sûre” diye de isimlendirilir. Übeyy b. Kâ‘b ve Enes, Hz. Peygamber’in: “Yedi kat gök-lerin ve yedi kat yerlerin temeli ا ا üzerine kurulmuştur.” hadisini rivayet etmişlerdir; yani (gökler ve yer) ancak, bu sûrenin dile getirdiği; Allah’ın birliğine ve O’nun sıfatlarının tanınmasına delil olsunlar diye ya-ratılmıştır, demektir.
[3061] Rivayete göre Peygamber (s.a.), bir kişinin ا ا sûresini okuduğunu işitince: “Vacip oldu!” buyurmuş. “Ey Allah’ın Elçisi; ne vacip oldu?” diye sorulunca; “Cennet ona vacip oldu!” buyurmuş [Tirmizî, “Fedāi-lu’l-Kur’ân”, 11].
1 Müfessir, Kelâm ilmini yüceltirken bir yandan da İslâmiyet dışı odaklara karşı Kur’ân’ı, Peygamber’i ve din-i celîl-i İslâm’ı savunarak,(savunan Mutezile mi? O hâlde “İslâm’ı savunan,” savunan müellif ise “İslâm’ı savunmakta”) Kelâm ilminin temellerini atan ve geliştiren, gerçek adı Ehl-i Adl ve’t-Tevhid olan Mu‘tezile’yi methetmektedir. / ed.