KEŞŞÂF TEFSİRİ

Duhân Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ

meâlindeki (15ci) âyet hariç, Mekke’de nazil olmuştur. 57 âyettir. 59 olduğu da söylenmiştir.

Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla…

1. Âyetin Tefsiri

1. Hâ, Mîm.
Bu bölümü tek başına aç →

2. Âyetin Tefsiri

2. Apaçık kitaba yemin ederim:
Bu bölümü tek başına aç →

3–4. Âyetlerin Tefsiri

işler o gecede ayrılır. Çünkü Biz, hep uyarmışızdır. ] 156[ َאبِ כِ ْ -ifadesinin başındaki Vav; eğer “Hâ, Mîm”i harflerin sayıl وَا

ması yahut hazfedilmiş bir mübtedânın haberi olarak merfû‘ konumda sû-renin ismi kabul edersen, yemin harfi olur; “Hâ, Mîm”i kendisiyle yemin edilen şey kabul edersen ise atıf harfi olur. “Biz onu indirdik” ifadesi yemi-nin cevabıdır. “Apaçık kitap” Kur’ân’dır.

[157] “Mübârek gece” Kadir gecesidir. Fakat Şaban ayının tam orta-sındaki gece (Berat) olduğu da söylenmiştir ki bu gecenin dört adı vardır: Mübârek gece, Berat gecesi, Vesîka gecesi ve Rahmet gecesi. Bu gece ile Kadir gecesi arasında kırk gece olduğu da söylenmiştir. Bu gecenin Berat ve Vesîka gecesi şeklinde isimlendirilmesiyle ilgili olarak şunlar söylenmiştir: Tıpkı, tahsildarın vergi mükelleflerinden vergiyi tam olarak aldıktan sonra onlara (borçsuz olduklarına dair) bir belge yazması gibi, Allah da bu gecede aynı şekilde kullarına bir kurtuluş (berat) belgesi yazar.

[158] Bu gecenin şu beş özelliğe sahip olduğu da söylenmiştir: (i) Bütün hikmetli işlerin bu gecede ayrılması; (ii) Bu gece ibadet etmenin faziletli olması ki Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Kim bu gecede yüz rekat namaz kılarsa Allah ona yüz melek gönderir. Bunlardan otuzu o kişiye Cen-neti müjdeler, otuzu Cehennem azabından kurtulduğu garantisini verir; otuzu dünyanın âfetlerini, ‘on’u da şeytanın hilelerini o kişiden savuşturur.” (iii) Rahmetin inmesi: Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Şunu bilin ki Allah bu gecede ümmetimden, Kelb kabilesinin koyunlarının kılları sayısı kadar kişiye merhamet eder.” [Tirmizî, “Savm”, 39, benzer lafızlarla.] (iv) Bağış-lamanın hâsıl olması: Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Şu bir haki-kattir ki Allah bu gecede kâhin, sihirbaz, kindar, içki müptelası, ana-ba-basına âsi ve zinakâr kimseler hariç, Müslümanların tümünü bağışlar.” (v)

Bu gecede Peygamber’e (s.a.) ümmetinin tamamına şefaat yetkisinin ve-rilmesi. Zira Peygamber (s.a.) Şaban ayının on üçüncü gecesi ümmetine şefaat etme yetkisi istemiş; üçte birine şefaat etme yetkisi verilmişti. On dördüncü gecesi tekrar isteyince üçte ikisine şefaat etme yetkisi verildi. On beşinci gecesi tekrar isteyince ise, kaçak develer gibi Allah’tan kaçanlar dışın-da bütün ümmetine şefaat etme izni verildi. Zemzem suyunun belirgin bir şekilde artması da Allah’ın bu geceyle ilgili âdetlerindendir.

[159] Çoğunluğun görüşüne göre; “Mübârek gece” ile kastedilen Kadir gecesidir; çünkü hem Allah Teâlâ “Biz onu, şüphesiz Kadir gecesi indirdik.” [Kadir 97/1] buyurmuştur hem de bu sûredeki “Bütün hikmetli işler o gecede ayrılır.” sözü ile Kadir sûresindeki “O gece, melekler ve Ruh (Allah’tan aldık-ları) her emir için Rablerinin izniyle iner dururlar. Tanyeri ağarıncaya kadar da tam bir esenliktir.” [Kadir 97/4-5] sözleri ve Bakara sûresindeki “Ramazan ayı ki insanlara doğru yolu gösteren, hak ile bâtılı ayıran Kur’ân o ayda indiril-miştir.” [Bakara 2/185] sözü arasında bir uyum vardır. Çoğunluğun görüşüne göre Kadir gecesi Ramazan ayında bulunmaktadır.

[160] Şayet“Kur’ân’ın bu gecede indirilmiş olmasının anlamı nedir?” dersen şöyle derim: Âlimler demişlerdir ki Kur’ân Kadir gecesinde bir bü-tün olarak yedinci gök katından dünya semasına indirildi ve kıymetli ya-zıcı meleklere onu (yazmak suretiyle) çoğaltmaları emredildi. Cebrâil (a.s.) Kur’ân’ı oradan Peygamber’e (s.a.) parça parça indiriyordu.

[161] ŞayetÇünkü Biz, hep uyarmışızdır.” ve “Bütün hikmetli işler o gecede ayrılır.” cümlelerinin konumu nasıldır?” dersen şöyle derim: Bu iki cümle, öncesinden bağımsız yeni cümlelerdir ve burada leffüneşir sanatı vardır.1 Yeminin cevabı olan “Biz onu öyle mübârek bir gecede indirdik.” cümlesi, bu iki cümle vasıtasıyla tefsir edilmiştir. Bu durumda sanki şöy-le denilmektedir: Onu Biz indirdik, zira azap hususunda uyarma ve on-dan sakındırma Bizim işimizdir; onu özellikle bu gecede indirdik; çünkü Kur’ân’ın indirilmesi hikmetli işlerdendir ve bu gece bütün hikmetli işlerin ayrıldığı [ve belirlendiği] bir zamandır.

1 Allah Teâlâ önce “Biz onu öyle mübârek bir gecede indirdik ki” sözünde şu iki mânayı “dürmüştür” (leff): Kur’ân’ın indirilişi ve bu indirmenin özellikle mübârek bir gecede olması. Sonra bu mânalardan ilkini; “Çünkü Biz, hep uyarmışızdır.” sözüyle, ikincisini de “Bütün hikmetli işler o gecede tek tek belirlenir.” sözüyle gerekçelendirmiş ve “açmış”tır (neşir). Buradaki ikinci mâna ilkine bağlı olup kendi başına bağımsız bir mâna olmadığı için -ki bilindiği hâliyle neşir de budur; zira burada neşir “Kur’ân’ın indirilişi yalnızca bu geceye has kılınmıştır; çünkü bu olay hikmetli işlerdendir; bütün hikmetli işler bu gece tek tek belirlenir; bu sebeple Kur’ân’ın bu gecede indirilmesi uygun olmuştur.” demeden ta-mamlanmış olmaz- müfessir bu iki cümleyle ilgili olarak “Bu iki cümle, öncesinden bağımsız, yeni cümlelerdir ve içlerinde leffüneşir sanatı barındırırlar” demiştir. / çev.

[162] Mübârek “içinde çok hayır barındıran” demektir. Zira Allah Teâlâ bu gecede, kulların din ve dünyaları hususunda faydalarına olacak ikram-larda bulunmuştur. Gerçi bu gecede sadece Kur’ân indirilmiş olsaydı bile bereket olarak yeterdi.

[163] “Bütün hikmetli işler” yani bu geceden başlayarak gelecek senenin aynı gecesine kadar olan, kulların rızıkları, ecelleri ve bütün işleriyle ilgili hususlar “[bu gecede] ayrılır”, yani belirlenir ve yazılır. Denilmiştir ki, bu hu-susların Levh-i Mahfûz’dan istinsah edilmesi Berat gecesinde başlar, Kadir gecesinde biter. Sonrasında rızıklarla ilgili olan nüsha Mîkâîl’e; savaş, dep-rem, yıldırım ve ay tutulmalarıyla ilgili olan nüsha Cebrâîl’e; amellerle ilgili olan nüsha -dünya semasına refakat eden ve büyük bir melek olan- İsmâ’îl’e; belâ ve felâketlerle ilgili olan nüsha da ölüm meleğine teslim edilir. Bazı kim-selerden şöyle nakledilmiştir: Her amel sahibine amelinin bereketi verilir ve insanların diline o kimsenin övgüsü, kalplerine de heybeti yerleştirilir.

قُ] [164] َ ْ ُ fiili] yuferraku (teker teker ayrılır) şeklinde şeddeyle de fâ‘i-li Allah olarak yefruku külle (Bütün hikmetli işleri Allah ayırır.) şeklinde ma‘lûm fiille de okunmuştur. Zeyd b. Ali (r.a.; v. 122/740) ise nefruku (Biz ayırırız.) şeklinde okumuştur.

[165] “Bütün hikmetli işler”, kendisinde hikmet bulunan durumlar, yani hikmetin gerektirdiği şekilde yapılmış işler demektir. Bu kullanımda mecazi bir isnat vardır; çünkü “hikmetli olmak” hakikatte işi yapanın sıfa-tıdır. Dolayısıyla, yapılan işi hikmetle vasıflamak mecazdır.

Bu bölümü tek başına aç →

5. Âyetin Tefsiri

5. Hele o katımızdan gelen emri... Çünkü Biz, hep göndermişizdir.
Bu bölümü tek başına aç →

6. Âyetin Tefsiri

‘mutlak ilim sahibi’ (Semî’, Alîm). ] 166[ َא ِ ْ ِ ْ ِ ا ً ْ ifadesi, ihtisās üzere1 (Hele o katımızdan gelen emri) أ

mansūbdur. Burada Allah Teâlâ, hikmetle vasıflandırmak suretiyle bütün işleri bereketli ve kıymetli hâle getirmiş; ardından, “Bu işle, katımızdan hâsıl olan, nezdimizden vücuda gelen ve ilmimizle idaremizin gerektirdiği şekilde meydana gelen işi kastediyorum.” diyerek, onun bereket ve kıyme-tini daha da artırmıştır.

[167] Emr kelimesiyle, nehyin zıddı olan emrin kastedilmiş olması da mümkündür. Bu durumda emr, ya ُق َ ْ ُ fiilinin mastarı olan furkānen kelimesi-nin yerine konacaktır -zira emr ve furkān kelimeleri, Allah’ın bir şeye hükme-dip onu yazdığında onu emretmiş ve farz kılmış olması açısından aynı anlam-dadır- ya da َُאه ْ َ ْ .fiilindeki fâ‘il ve mef‘ûl zamirlerinden birinin hâli olacaktır أَ1 Yani öncesinde “özellikle / hele” anlamında bir ُ .fiili takdir edilmiş olarak. / çev أَ

Fâ‘il zamirinden hâl olursa, bu durumda “Onu (Kur’ân’ı) bir emir şeklinde emrederek indirdik.” mânasına gelir; ama eğer mef‘ûl zamirinden hâl olursa bu durumda “Onu, yapılması gerektiği şekilde, katımızdan bir emir olduğu hâlde indirdik.” mânasına gelir.

[168] Şayet “َِّכ ْ رَ ِ ً َ ْ َ رَ ۪ ِْ ُ א א כُ Çünkü Biz hep göndermişizdir. Senin) اِ

Rabbinden bir rahmet olarak) cümlelerinin müteallakı nedir?” dersen şöyle derim: [i] Cümlelerden ilkinin, “Çünkü Biz, hep uyarmışızdır.” sözünden be-del olması, “Senin Rabbinden bir rahmet olarak.” cümlesinin de “Çünkü Biz hep göndermişizdir.” cümlesinin mef‘ûlün lehi olması mümkündür. Bu durumda mâna şöyle olur: Biz Kur’ân’ı indirdik; çünkü kendilerine olan merhametimiz sebebiyle kullarımıza elçilerle birlikte kitap göndermek Bizim işimizdir. [ii] Yine, “Çünkü Biz hep göndermişizdir.” sözünün, ُق َ ْ ُ (ayrılır) ifadesinin yahut “Katımızdan bir emir olarak.” ifadesinin gerekçesi olması da mümkündür. Bu durumda ً َ ْ َ ,kelimesi رَ ِ ِ

ْ ُ kelimesinin mef‘ûlün bihi olacaktır [“rahmet gön-deririz” anlamında]. Allah Teâlâ, tıpkı “İnsanlara Allah’ın açtığı bir rahmeti tutacak yoktur; O’nun tuttuğunu da O’ndan sonra salıverecek yoktur.” [Fâtır 35/2] sözünde olduğu gibi, rahmeti peygamber ve kitap göndermekle tavsif etmiş olmaktadır; yani bu gecede bütün işler ayrılır yahut katımızdan fermanlar çıkartılır; çün-kü rahmetimizi göndermek (salıvermek) Bizim sürekli yaptığımız işlerdendir. Rızıkların taksimi vb. bütün işlerin ayrılması (belirlenip yazılması) rahmetle ilgilidir. Allah katından sâdır olan emirler de böyledir; çünkü kulları yükümlü tutmaktan maksat, onlara kendi menfaatlerine olacak şeyleri arz etmektir. İba-renin aslı; innâ kunnâ mursilîne rahmeten min (Çünkü Biz katımızdan hep bir rahmet göndermekteyiz.) şeklindedir; rablığın kullara merhameti gerektir-diğini ilan etmek için, zamirin yerine açık isim [כ .konulmuştur [ ر

א] [169] ا ً ifadesi] Zeyd b. Ali’nin (r.a.; v. 122/740) kıraatinde, hüve أemrun (bu emirdir) anlamında emrun min ‘indinâ (Bu, katımızdan bir emir-dir) şeklindedir ki bu [kıraat], ْ kelimesinin ihtisās üzere mansūb olduğu أaçıklamasını destekler. Hasan-ı Basrî de tilke rahmetun anlamında olmak üzere rahmetun min rabbike (Bu, Rabbinden bir rahmettir.) şeklinde oku-muştur; bu okuyuş da ً kelimesinin mef‘ûlün leh olmak üzere mansūb رoluşunu desteklemektedir.

[170] “O’dur gerçekten işiten, mutlak ilim sahibi.” Bu ve devamındaki ifadeler, Allah’ın rablığının hakikat olduğunun ve ancak böyle sıfatlara sa-hip birinin gerçekten rab olacağının bildirilmesidir.

Bu bölümü tek başına aç →

8. Âyetin Tefsiri

] 171[ אَوَتِ ْ ve رَبّ ا כُِ אَ ْ وَرَبّ آ ّכُ ifadelerindeki rab kelimeleri, [6. âyetteki] رَ

ِّכَ den bedel olarak mecrûr da okunmuştur.1’رَ

[172] Şayet“Şart koşmanın, yani ‘Yakînen iman eden kimselerseniz.’ sö-zünün anlamı nedir?” dersen şöyle derim: Cahiliye Arapları, göklerin ve yerin bir rab ve yaratıcısı olduğunu kabul ediyorlardı; bu sebeple onlara “Peygamber gönderme ve kitap indirme Rab’dan gelen bir rahmettir.” de-nildi. Sonra da denildi ki; “Şayet [gökleri ve yeri Allah’ın yarattığına dair] kabulü-nüz bilgi ve yakîne dayanıyorsa, sizin de kabul ettiğiniz; göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin rabbi olduğunu itiraf ettiğiniz, “gerçekten işiten, mut-lak ilim sahibi” rab işte bu Rab’dır.” Tıpkı “Bu; -eğer onun hakkında konu-şulup anlatılanlar kulağına geldiyse- cömertliği insanların ağzında dolaşan, eli açıklığıyla meşhur Zeyd’in ikramıdır.” sözündeki gibi.

Bu bölümü tek başına aç →

9. Âyetin Tefsiri

9. Aksine, şüphe içinde oynuyorlar!
Bu bölümü tek başına aç →

10. Âyetin Tefsiri

10. Öyleyse, göğün aşikâr bir duman getireceği öyle bir günü gözle
Bu bölümü tek başına aç →

11. Âyetin Tefsiri

11. ki insanları bürüyecek!.. “Can yakıcı bir azap bu!..”
Bu bölümü tek başına aç →

12. Âyetin Tefsiri

(dedikleri hâlde…)[173] Allah Teâlâ daha sonra “Aksine, şüphe içinde oynuyorlar!” diyerek,

müşriklerin yakînen iman eden kimseler olduklarını reddetmiştir. Onların bahsi geçen ikrarları bir bilgiye ve yakîne dayanmadığı gibi, ciddi ve hakiki de değildir; bilakis istihza ve oyunla karışık sözlerdir.

] 174[ אَءُ ِ ا ْ مَ ْ َ (göğün getireceği) ifadesi mef‘ûlün bih olup beklene-cek şey odur. (Onu gözledim, bekledim anlamında) rakıbtuhû da, irtekab-tuhû da denir. Tıpkı (ona baktım, onu bekledim anlamında) nazartuhû ve intezartuhû dendiği gibi.

[175] “Duman”ın ne olduğu hususunda ihtilaf edilmiştir: Hazret-i Ali’den (r.a.) nakledildiğine göre -ki Hasan-ı Basrî de bunu benimsemiştir- duman kıyamet kopmadan evvel gelip, kâfirlerin kulaklarına dolacak ve kafalarını kı-zartacaktır. Mümin ise bu dumandan sadece nezle olmuş kadar etkilenecektir. Yeryüzü bu duman sebebiyle herhangi bir deliği gediği (odası vs.) kalmayacak şekilde yanmış bir eve dönecektir. Peygamber’in (s.a.) de şöyle dediği riva-yet edilmiştir: “Kıyamet alâmetlerinin ilkleri duman, İsa b. Meryem’in inişi1 Demek ki müfessir, merfû‘ okunuşu esas almaktadır. Âsım’ın Hafs rivayetinde, 7. âyetteki ّرب mecrur,

8. âyetteki ّرب’ler ise merfû‘ okunmaktadır. / ed.

ve [Yemen’deki] Aden-i Ebyen’de1 kuyudan çıkıp insanları mahşer yerine sürükle-yecek olan ateştir.” Huzeyfe (r.a.), “Ya Resûlallah! Duman nedir?” diye sorunca Peygamber (s.a.) bu âyeti okumuş ve şöyle buyurmuştur: “O duman doğu ile batının arasını dolduracak ve kırk gün kırk gece kalacaktır. Müminler sadece nezle olmuş gibi etkilenecek; kâfirler ise sarhoş gibi olacaklardır. Duman onla-rın burun deliklerinden girip kulaklarından ve dübürlerinden çıkacaktır.”

[176] İbn Mes‘ûd’un (r.a.) da şöyle dediği aktarılmıştır: “Beş şey var ki şu an gerçekleşmiş bulunmaktadır: Rumlar, duhān, kamer, batşe ve lizâm.2 [Müslim, “Sıfatü’l-kıyâme”, 41] Rivayete göre; Kinde kapılarındaki bir hikâyeci-nin, bu dumanın, kıyamet günü gelip insanların nefesini kesecek bir duman olduğunu söylediği İbn Mes‘ûd’a haber verilmiş. Bunun üzerine İbn Mes‘ûd demiş ki; “Kim bir şey biliyorsa bildiğini söylesin. Bilmeyen de ‘En iyi Allah bilir.’ desin; çünkü kişinin bilmediği bir şey hakkında ‘En iyi Allah bilir.’ de-mesi onun ilmine delâlet eder.” Sonra şöyle devam etmiş: “Kulak verin, size meseleyi anlatacağım. Kureyşliler Peygamber’e (s.a.) inatla direnince o onlara beddua etti ve “Allah’ım! Şiddetle ez şu Mudar’ı!3 Yûsuf ’un (a.s.) yaşadığı kıtlık gibi kıtlık ver bunlara!..” dedi. Bunun üzerine Kureyş’i şiddetli bir kıtlık yakaladı. Öyle ki, açlıktan hayvan leşlerini ve postlarını yediler. İnsanlar gökle yer arasında (yoğun bir) duman görüyorlardı. Birbirleriyle konuştuklarında seslerini duyuyorlar, ama dumandan konuşanı göremiyorlardı. Bunun üzeri-ne Ebû Süfyân birkaç kişiyle birlikte Peygamber’in (s.a.) yanına gitti. Hepsi Allah veakrabalık bağları üzerine yemin ettiler ve şayet Peygamber (s.a.) Al-lah’a dua eder de bu dumanı kaldırırsa iman edeceklerine dair söz verdiler. Ama duman onlardan giderilince yine şirklerine geri döndüler!”

[177] “Âşikâr bir duman”, yani ne olduğu belli ve kimsenin duman ol-duğu hususunda şüphe etmeyeceği bir duman.

[178] “İnsanları bürüyecek”, yani onları bürüyecek, kaplayacak. َאس َ ا ْ َ cümlesi, ٍאن َ ابٌَ .kelimesinin sıfatı olup cer mahallindedir دُ َ ا َ َ ن den‘ وَ ُ ِ ْ ُ kadar-ki bölüm4 ise gizli yekūlûne (derler) fiilinin mef‘ûlü olarak nasb mahallindedir;1 San‘â’nın güneydoğusunda, bu kente 427 km’lik mesafede bir eyalet. Aden ise, merkezi Zengibar olan

bu eyaletin batısında yer alıyor. / ed.2 Bizanslıların Perslere yenilip daha sonra yenmeleri, bu âyetteki duman, Ay’ın yarılması, batşe (sert yakala-

yış) ve lizâm (azabın kişinin yakasını bırakmaması). Batşe ve lizâmın Bedir savaşında gerçekleştiği söylenir.3 Yani sadece Kureyş’i değil, çevredeki bütün Arapları… Çünkü Mudar Adnân ve Kahtān’dan sonra Arap-

ların kendilerine nispet edildiği dört ana koldan biridir. -Diğerleri Rebî‘a, Kudā‘a, Yemen.- Mudar İslâmiyet’ten önce; Hındif ve Kays Aylân adında iki kola ayrılmıştı. Sayı ve güç itibariyle çok defa bütün Mudar kabilelerini temsil eden Kays Aylân’ın en meşhur kolları Süleym, Hevâzin, Mâzin, Gatafân, Muhârib, Advân, Fehm ve Enmâr; Hındif ’in kolları ise Kureyş, Eşrâf, Kinâne, Hüzeyl, Temîm, Huzâ‘a ve Müzeyne’dir (DİA’dan). / ed.

4 “Can yakıcı bir azap bu!.. Ya Rabbi! Bu azabı üzerimizden kaldır; biz artık gerçekten müminiz!” / ed.

yekūlûne fiili ise hâl üzere mansūbdur; yani dedikleri hâlde. “Kesin mümi-niz!” ifadesi, azap üzerlerinden kaldırılırsa iman edeceklerine dair verdikleri bir sözdür.

Bu bölümü tek başına aç →

14. Âyetin Tefsiri

14. Sonra... “Eğitilmiş, cinlinin teki!” diyerek ondan yüz çevirdiler...
Bu bölümü tek başına aç →

15. Âyetin Tefsiri

bebiyle) nasıl düşünüp ibret alacaklar; azap kaldırıldığında iman edecek-lerine dair verdikleri söze nasıl sadık kalacaklar ki?! “Oysa kendilerine” bu duman azabından daha etkili ve üzerinde düşünmeyi daha çok gerektiren şeyler; yani Peygamber’in elinde ortaya çıkan mu‘cize kitap vd. mu‘cize-lerden müteşekkil apaçık deliller “gelmişti.” Bu deliller üzerinde düşünüp ders çıkarmadılar ve ona (s.a.) sırt çevirdiler , “Kur’ân’ı Peygamber’e (s.a.) Sakīfli birine ait yabancı bir köle olan Addâs’ın öğrettiği” iftirasını attılar ve Peygamber’e cinlilik1 isnat ettiler.

[180] Allah Teâlâ daha sonra, “Azabı biraz kaldıracak olsak, eski hâlinize dönersiniz!” buyurdu; yani azabı üzerinizden kaldırınca şirke hemen geri dönersiniz; azabın kaldırılmasından sonra, (az önceki) niyaz ve yakarış hâ-lini hemen terkedersiniz!

[181] Şayet “Bu dumanın, kıyametten önce ortaya çıkacak duman ol-duğunu söyleyen görüş, ‘Azabı biraz kaldıracak olsak’ âyetiyle nasıl bağ-daşır?” dersen şöyle derim: Gökyüzü bu dumanı getirince, onun azabına düçar olan kâfirler ve münafıklar acıyla kıvranacaklar ve “Ey Rabbimiz! Bu azabı üzerimizden kaldır, kesin müminiz!” -yani şirki bırakıp imana dön-dük- diyecekler. Bunun üzerine Allah kırk gün sonra azabı üzerlerinden kaldıracak; ama azabı kaldırır kaldırmaz, eski hâllerine dönecekler.

Bu bölümü tek başına aç →

16. Âyetin Tefsiri

[182] Sonra Allah (c.c) “Onları o büyük yakalayışla yakaladığımız gün” buyurdu ki bununla, “Fakat o ‘bütün felâketleri bastıran felâket’ geldiğinde” [Nâzi‘ât 79/34] sözündeki gibi kıyamet gününü kastetmektedir. “(Hak edeni) mutlaka cezalandırırız!” Yani işte o gün onları (o kâfirleri) cezalandırırız.1 Peygamber’in söyledikleri ve yaptıkları, statükoya “çılgınca” geliyordu. Ancak cünûn (cinlilik) delilik/

çılgınlık anlamının yanı sıra, kişinin bir ilham perisi/cini olma durumunu da ifade etmektedir; ilahî vahyi bu cine/şeytana nispet etmeye çalışıyorlardı! / ed.

[183] Şayet“ ُ ِ ْ َ مَ ْ َ ifadesini mansūb kılan nedir?” dersen şöyle de-rim: َن ُ ِ َ ْ ُ א ُ .ifadesinin delâlet ettiği nentekımu fiilidir إِ ِ ْ َ مَ ْ َ ifadesinin نَ ُ ِ َ ْ ُ kelimesiyle nasbedilmiş olması uygun değildir; çünkü kelimenin ba-şındaki إَن buna engeldir.1

[184] ( ُ ِ ْ َ fiili) nebtuşu şeklinde de okunmuştur. Hasan-ı Basrî nubtışu (yakalatırız) şeklinde okumuş olup buna göre âdeta Allah melekleri, kâfir-leri büyük bir yakalayışla yakalamaya sevketmekte yahut büyük yakalayışın kendisini “onları yakalayıcı kılmaktadır.2 “Büyük yakalayış”ın Bedir günü olduğu da söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

17. Âyetin Tefsiri

א) [185] َ َ kelimesi) şeddeyle fettennâ (teker teker denemiştik) şeklinde de okunmuştur ki bu, pekiştirmek için yahut denenen, bir topluluk olduğu için-dir. Fitnenin anlamı şunlar olabilir: [i] Allah o kimselere mühlet vermiş ve rızık-larını genişletmişti. Ama bu, Allah’a isyan edip günah işlemelerinin sebebi oldu! [ii] Yahut iman etsinler diye Allah kendilerine Hazret-i Mûsâ’yı göndermek suretiyle onları sınamıştı; ama onlar iman etmek yerine küfrü tercih etmişlerdi. [iii] Ya da Allah iktidarlarını ellerinden alıp, onları denizde boğmuştur.

] 186[ -Allah’a ve mümin kullarına göre değerli” yahut “haddizatın“ כda değerli” demektir. Çünkü Allah kavimlerin yalnızca seçkin ve değerli olanlarından peygamber göndermiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

18. Âyetin Tefsiri

] 187[ َ إ أدوا -müfessiredir; çünkü elçinin, kendileri أنْ ifadesindeki أنْ ne gönderildiği kimselere gelişi, “onlara bir şey söyleme” mânasını ihtiva etmektedir. Zira elçi onlara [başka bir şey için değil], müjdeleyici, uyarıcı ve Allah’a çağırıcı olarak gelir.3 ْأن şeddeli [أن]nin hafifletilmişi de olabilir. Bu durumda mâna şöyle olur: Elçi vaziyet itibariyle onlara “Allah’ın kullarını bana verin!” dercesine gelmişti.

] 188[ ِ ا אدَ َِ mef‘ûlün bih olup bu kimseler İsrâiloğullarıdır. Hz. Mûsâ

“Onları bana verin ve benimle gönderin.” demiştir. Tıpkı “O hâlde, İs-râiloğullarını bizimle gönder; onlara işkence etme!” [TāHâ 20/47] sözünde-ki gibi. ِ ا אدَ َ

ِ ifadesinin, İsrâiloğullarına sesleniş olması da mümkündür. 1 Zira إِن’den sonra gelen kelimenin, öncesindeki bir kelimeye etki etmesi uygun görülmemiştir. / çev.2 (i) “Bunları meleklere büyük bir yakalayışla yakalatırız!” (ii) “Bunları o büyük yakalayışa yakalatırız!..” / ed.3 Ve bunların tamamında bir söylem (kavl) söz konusudur. / ed.

Bu durumda mâna; “Ey Allah’ın kulları! Bana iman etmek, davetimi kabul etmek ve yoluma uymak gibi bana yönelik vazifelerinizi yerine getirin!” şeklinde olur. Ve akabinde Mûsâ aleyhisselâm, bu isteğini kendisinin vahiy ve peygamberlik konusunda Allah’ın güvendiği, itham edilmemiş “güveni-lir bir elçi” olmasıyla gerekçelendirmiş olur.

Bu bölümü tek başına aç →

21. Âyetin Tefsiri

Yani elçisini ve vahyini küçümsemek suretiyle “Allah’a karşı” kibirlenme-yin. Yahut “Allah’ın nebisine karşı kibirlenmeyin!”

] 190[ ٍ ِ ُ َאنٍ ْ ُ ِ yani apaçık güçlü bir kanıtla. “Beni taşlamanıza” yani öldürmenize. ُت ْ ُ kelimesi idğamla ‘uttü şeklinde de okunmuştur. Mânası şudur: Hz. Mûsâ, kendisini onlardan ve tuzaklarından koruyacağına inana-rak Rabbine sığınmakta, O’na dayanmakta, taşlanma ve öldürülme tehdit-lerine aldırmamaktadır.

] 191[ نِ א ifadesiyle şunu kastediyor: Bana iman etmiyorsanız, benim iman etmeyenlerle işim olmaz. Dolayısıyla, yanımdan uzaklaşın; benimle her türlü ilişkiyi kesin! Yahut “… bari yolumdan çekilin; ne destekleyin ne de karşı çıkın; kötülük ve eziyetiniz bana bulaşmasın. Sizi, ebedi kurtulu-şunuzu sağlayacak şeye çağıran birine vereceğiniz karşılık bu olmamalıdır!”

Bu bölümü tek başına aç →

22. Âyetin Tefsiri

] 192[ ءَ ُ َ ifadesinin aslı bi-enne hâulâi şeklindedir; yani “Rabbine أن böyle diyerek beddua etti.” Hz. Mûsâ’nın bedduasının, “Allah’ım! Bunların isyankârlıklarının cezasını çabuklaştır!” şeklinde olduğu söylenmiştir. Yine, “Ya Rabbi! Bizi bu zalim kavim için sınanma vesilesi hâline getirme (Bizim kötü durumumuza bakarak, inkârlarından memnun olmasınlar).” [ Yûnus 10/85] sözü olduğu da söylenmiştir. Âyette Allah Teâlâ onların helâkini gerek-tiren sebebi zikretmiştir ki o da isyankâr oluşlarıdır. َء ُ َ ifadesi, inne hâulâi أن şeklinde kesre ile ve “dedi” fiili gizlenerek1 de okunmuştur. Bu durumda ifade şöyle olur: “Rabbine dua etti ve ‘Bunlar mücrim bir kavimdir.’ dedi.”

Bu bölümü tek başına aç →

23. Âyetin Tefsiri

[193] ( א ifadesi) hem esrâdan Hemze-i katı‘ ile, hem de serâdan Hem-ze-i vasıl ile (fe-esri / fe’sri) okunmuştur. Anlamı iki şekilde açıklanabilir. (i) Fâ’dan sonra gizli bir “dedi” fiilinin olması. Bu durumda ifade “Dedi ki: Kullarımı geceleyin yola çıkar.” şeklinde olur. (ii) İfadenin mahzuf bir şar-tın cevabı olması. Adeta şöyle denmektedir: “Dedi ki: Eğer vaziyet dediğin gibiyse, o zaman kullarımı geceleyin yola çıkar.”

[194] “Kullarımı” yani İsrâiloğullarını geceleyin yola çıkar; zira Allah [olarak Ben] sizin önden gitmenize, Firavun ve ordusunun da sizi takip etme-sine karar vermiş bulunuyor[um]! Böylece önden gidenleri kurtarıp, takip edenleri suda boğacak[ım]!

Bu bölümü tek başına aç →

24. Âyetin Tefsiri

[195] Rahvanın anlamı hakkında iki izah vardır; (i) Durgun, sakin. A‘şâ şöyle demiştir:

Rahvan yürüyorlar; ne kalçaları bacaklarını terk ediyorne de kalçalarına kadar dayanıyor göğüsleri

Yani telaşsız, yavaş yavaş yürüyorlar. Hz. Mûsâ denizi geçince, -daha evvel vurup ikiye ayırdığı denize- tekrar vurup [başkası geçmesin diye] kapanmasını istemişti. Ancak kendisine, Kıptîler iyice içine girsin diye denizi sakin ve durgun hâli üzere -yani suyu, ortadan ikiye ayrılıp yukarı kalkmış vaziyette, aradaki yolu da olduğu şekliyle kuru hâlde- bırakması; asâsıyla denize vur-mayıp onun hâlini herhangi bir şekilde değiştirmemesi emredildi. Kıptîler ikiye ayrılmış denizin ortasındaki yola girdiklerinde Allah denizi onların üzerine kapattı! (ii) İkinci izah, kelimenin “geniş açıklık/boşluk” anlamına geliyor olmasıdır. Bir Arap hakkında şöyle bir olay nakledilir: Çift-hörgüç-lü iri bir deve görmüş de sübhânallāh rahvun beyne sinâmeyn (Arası boş iki hörgüç fe-sübhânallāh!) demiş… Buna göre, anlam; “denizi, ikiye ayrılmış ve arada boşluk oluşmuş vaziyette bırak!” olur.

نَ) [196] ُ َ ْ ُ ٌ ْ ُ ْ ُ ifadesi, li-ennehum (çünkü onlar) ا (ifadesinde إِmânası sebebiyle fethalı olarak da okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

25. Âyetin Tefsiri

25. Nice bağlar bıraktılar; nice pınarlar,
Bu bölümü tek başına aç →

26. Âyetin Tefsiri

26. nice ekinler, değerli ikametgâhlar,
Bu bölümü tek başına aç →

27. Âyetin Tefsiri

dir. Tahtlar olduğu da söylenmiştir. Fethayla okunan, ٌ َ ْ tena‘‘um kökünden, kesreli ni‘metun ise in‘âm kökündendir. ِ אכَِ fekihîne şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

28. Âyetin Tefsiri

bir kavmi onlara mirasçı kıldık” mânasını vermek üzere mansūbdur. Yahut “İşte durum böyledir.” mânasını vermek üzere [mahzuf bir mübtedânın haberi olarak] merfû‘dur.

[199] “Başka bir kavmi” yani onlarla akrabalık, din yahut dostluk bakı-mından hiçbir ilişkisi olmayan bir kavmi. Bu kavim İsrâiloğullarıdır. İsrâi-loğulları hor görülüyor ve onlar tarafından köleleştiriliyorlardı. Ama Allah onları İsrâiloğullarının eliyle helâk etti; onların mallarına ve yurtlarına da bunları mirasçı yaptı.

Bu bölümü tek başına aç →

29. Âyetin Tefsiri

[200] Önemli bir kişi öldüğü zaman Araplar onun ölümünü yüceltmek için “gök ve yer ona ağladı, rüzgâr ona ağladı, güneş onun için karardı.” derler-di. Peygamber’in (s.a.) bir hadisinde de şöyle geçmektedir: “Gurbette ölüp de ağlayanı olmayan hiçbir mümin yoktur ki ona gök ve yer ağlamasın!” Cerîr de;

Güneş [puslu puslu doğmuş] ağlıyor senin1 içintıpkı geceleyin yıldızlar ve Ay ağladığı gibi.

demiştir. Yine, Hāricî bir kadın (şair) demiştir ki:Ey Habur ormanı! Neyin var senin, yapraklanmışsın?!Tutmuyor gibisin sanki, İbn Tarîf ’in yasını!..

Kadının bu sözleri, İbn Tarîf için yas tutmak ve ağlamak gerektiğini, temsil ve tahyil yoluyla mübalağalı bir şekilde anlatmaktadır. İbn Abbas’tan nakle-dilen; “müminin namaz kıldığı mekânın, toprakta bıraktığı izlerin ve amel-lerinin göğe yükseldiği yerlerle rızkının gökten indiği yerlerin, [ölümünden sonra] onun için ağladığı” vb. ifadeler de temsildir.

[201] “Üzerlerine ne gök ağladı ne de yer!” âyetiyle bu durumun onlar için gerçekleşmediği belirtilmiş olmaktadır. Burada; onlarla ve vefatı büyük bir kayıp olarak görülerek, hakkında “gök ve yer ona ağladı” denilen kimselerin-kinin tam tersi olan hâlleriyle istihza edilmektedir. Hasan-ı Basrî’den şöyle nakledilmiştir: “Onlara melekler ve müminler ağlamadılar, bilakis onlar öldü diye seviniyorlardı.” Yani onlara ne gök halkı ağladı ne de yer halkı!..

[202] “Mühlet de verilmedi kendilerine!” Yani helâk vakitleri gelince başka bir zamana ertelenmediler; âhirete de bırakılmadılar. Bilakis dünyada çabucak helâk edildiler. 1 Yani Ömer b. Abdül’aziz için… / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

30. Âyetin Tefsiri

30. Gerçek şu ki İsrâiloğullarını o alçaltıcı azaptan Biz kurtardık;
Bu bölümü tek başına aç →

31. Âyetin Tefsiri

] 203[ نَ ْ َ ِْ ْ ِ ( Firavun’dan) ifadesi, “alçaltıcı azap”tan bedeldir; yani İs-

railoğullarına zulmedip durması ve onları aşağılaması sebebiyle Firavun’un kendisi alçaltıcı azapmış gibi. Anlamın “ Firavun tarafından ortaya çıkan al-çaltıcı azaptan” şeklinde olması da mümkündür. İfade, min ‘azâbi’l-muhîn (o alçaltıcının azabından) şeklinde de okunmuştur ki açıklaması şudur: ْ ِ نَ ْ َ ْ

ِ ( Firavun’dan) ifadesi, min ‘azâbi fir‘avne şeklinde takdir edilmelidir ki ِ ُ ْ .Firavun olmuş olsun ,(o alçaltıcı) ا[204] İbn Abbas’ın kıraatinde ifade men fir‘avnu ( Firavun kimdir?) şeklin-

dedir. Allah Teâlâ Firavun’un azabını aşırılık ve çirkinlikle niteleyince “ Firavun kimdir?” buyurmuştur; yani “Küstahlık ve şeytanlığa devam eden bu adam kimdi biliyor musunuz?” diye sormuş, ardından da “O, gerçekten aşırı giden bir azgındı!” -yani üst tabakaya mensup, halkı arasında seçkin bir yeri olup fazlasıyla aşırı giden biriydi- diye tarif etmiştir. Yahut “ Firavun, ülkesinde iyice zorbalaşmıştı.” [Kasas 28/4] âyetindeki gibi, kibirli bir zorbaydı., ِ ِ ْ ُ ْ َ ا ِ (aşırı giden) ifadesi ikinci haber olur; âdeta “Kibirli ve aşırıydı.” buyrulmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

32. Âyetin Tefsiri

[205] “Onları tercih etmiştik” ifadesinde zamir İsrâiloğullarına râcidir. ٍ ْ ِ َ َ (bilerek) ifadesi hâl konumundadır; “tercih sebebini de onların tercih edilmeye lâyık olduklarını da bilerek” demektir. “Onların yoldan çıktığını ve bazılarının kimi durumlarda aşırıya kaçtığını biliyor olmakla birlikte” anlamında olması da mümkündür.

[206] “Âlemlere” ifadesi kendi devirlerindeki insanlara demektir; ama içlerinden çok peygamber çıkmış olması sebebiyle “bütün insanlara” anla-mında olduğu da söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

33. Âyetin Tefsiri

cın eti ve kudret helvası gönderilmesi gibi Allah’ın İsrailoğullarından baş-kasına benzerini nasip etmediği büyük mu‘cizeler. “Apaçık sınama”, aşikâr nimet demektir; çünkü Allah musibetle olduğu gibi nimetle de sınar. Yahut “nasıl davrandığınızı görelim diye” apaçık bir sınama anlamına da gelebilir. Nitekim “Sizin için bunda Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan vardı.” [Bakara 2/49] âyetinde de aynı anlam vardır.

Bu bölümü tek başına aç →

34. Âyetin Tefsiri

34. Şimdi, bunlar da diyorlar ki:
Bu bölümü tek başına aç →

35. Âyetin Tefsiri

35. “İlk ölümümüzden ilerisi yoktur; diriltilip kaldırılacak değiliz!”
Bu bölümü tek başına aç →

36. Âyetin Tefsiri

[209] Şayet“Konuşma ölüm hakkında değil, ikinci hayat (baas) hak-kında olduğuna göre, ‘İlk hayatımızdan ilerisi yoktur; diriltilip kaldırılacak değiliz!’ denseydi daha doğru olmaz mıydı? Nitekim ‘Bir de hayat sadece şu dünyadaki hayatımızdır; asla dirilecek değiliz! demekteler!’ [En‘âm 6/29] buyrul-muştur. Ayrıca, ‘İlk ölümümüzden ilerisi yok!’ ne demektir ve buradaki ‘ilk’ sözünün anlamı nedir? Sanki onlara başka bir ölüm daha vaat edilmiş de bu ölümü yok sayıp inkâr ediyorlar ve ilkini kabul edip benimsiyorlar!?” dersen şöyle derim: Bunun mânası şudur -ki doğruya muvaffak kılan Allah’tır-: Bu-rada onlara, “Daha önce ardından hayatın geldiği bir ölüm yaşadığınız gibi, yine ardında hayat bulunan bir ölüm yaşayacaksınız” denmiş gibidir. “Birer ölü iken size O hayat verdi; sonra sizi öldürecek, sonra tekrar diriltecek...” [Bakara 2/28] âyeti de bu anlamdadır. Kâfirler “İlk ölümümüzden ilerisi yok!” sözüyle şunu kastediyorlardı: Ardından hayat gelecek ölüm, ikincisi değil yalnızca ilk ‘ölüm’dür. Ölümü nitelediğiniz bu “ardından hayat gelme” vasfı, sadece ilk ölüm için geçerli ve ona has bir sıfattır. Dolayısıyla, bu durumda onların böy-le söylemesiyle, “Hayat sadece şu dünyadaki hayatımızdır.” [En‘âm 6/29] demesi arasında mâna bakımından bir fark yoktur.

[210] “Allah ölüleri diriltti.” anlamında enşera’llāhu’l-mevtâ da neşera’llā-hu’l-mevtâ da denebilir.

[211] “Getirin o hâlde bize atalarımızı!” ifadesi, kendilerine yeniden di-rilişin olacağını söyleyen Peygamber ve müminlere karşı kâfirlerin hitabı-dır; yani iddianız doğruysa Rabbinizden isteyip ölmüş atalarımızı diriltin de ‘Kıyamet kopacak.’ ve ‘Ölüler tekrar diriltilecek.’ şeklindeki iddianızın doğru olduğuna dair bir delil teşkil etsin!

[212] Şu da söylenmiştir: Kâfirler, kendisine danışmak istedikleri Kusay b. Kilâb’ın diriltilmesi hususunda Peygamber ve müminlerin Allah’a dua et-mesini istiyorlardı; çünkü Kusay önemli dâvalarda ve karşılaştıkları tehlikeli durumlarda kendisine danıştıkları büyükleri ve yol göstericileriydi.

Bu bölümü tek başına aç →

37. Âyetin Tefsiri

[213] Bu, Himyerli Tübba‘dır. Kendisi mümin, kavmi ise kâfirdi. Bu sebeple, Allah onu değil, kavmini kötülemektedir. Tübba‘, orduları komuta eden, Hîre’yi bir şehir hâline getiren ve Semerkant’ı kuran kişidir. -Semer-kant’ı yıkan kişi olduğu da söylenmiştir.- (Mektup) yazdığı zaman “Karanın ve denizin sahibi olan Allah’ın adıyla…” diye başlarmış. Peygamber’in “ Tübba‘ hakkında ileri geri konuşmayın; çünkü o Müslüman idi.” buyurduğu nakle-dilmiştir. [ Ahmed b. Hanbel, Müsned, XXXVII, 519] Yine “ Tübba‘ nebi miydi, değil miydi bilmiyorum!” dediği de rivayet edilmiştir. [ Ebû Dâvûd, “Kitâbü’s-Sünne”, 14 benzer lafızlarla] İbn Abbas’ın “Nebi idi.” dediği nakledilir. Söylendiğine göre İbn Abbas Himyer’in bir bölgesinde bulunan iki mezara bakmış ve “Bunlar Tüb-ba‘ın kızları Radvâ ve Hubbâ’nın mezarlarıdır. Onlar Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmazlardı.” demiştir. Kâbe’ye (ilk defa) örtü örten kişinin Tübba‘ olduğu da söylenmiştir. Yemen krallarına -insanlar kendilerine tâbi olduğu için- tebâbi‘a dendiği de söylenir. Yine onlara, sözlerine güvenildiği ve kendilerine uyulduğu için akyâl de denmiştir. Gölgeye de güneşi takip ettiği için tübba‘ denir.

[214] Şayet “İki grupta1 da herhangi bir hayır olmamasına rağmen ‘Bun-lar mı daha hayırlı…’ denmesinin anlamı nedir?” dersen şöyle derim: Bu, güç ve engelleme bakımından bunlar mı daha üstün, onlar mı anlamındadır. Firavun hanedanını zikrettikten sonra “Sizin inkârcı nankörleriniz ‘bunlardan’ daha mı ileri?” [Kamer 54/43] buyrulması da böyledir. İbn Abbas’ın da; “Bunlar mı daha zorlu, yoksa Tübba‘ın kavmi mi?” şeklinde tefsir ettiği nakledilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

42. Âyetin Tefsiri

[215] “İkisinin arasındakileri” yani her iki cinsin arasındakileri. Ubeyd b. Umeyr ve mâ beynehunne şeklinde okumuştur. Yine o, [ א ifadesini] ّإن’nin ismi kabul ederek mîkātehum şeklinde mansūb okumuştur. Bu durumda ُم ْ َ ِ ْ َ ْ -nin haberi olmaktadır; yani onların hesaba çekilme ve ceza’إنّ ifadesi اlandırılma randevuları (haklıyı haksızdan) ayırt etme günü gerçekleşecektir.1 Tübba‘ın kavmi ve Kureyşliler -ikisi de- kâfir olduğu için… / ed.

[216] “Dostun”, yani akraba olsun başkalarından olsun hiçbir dostun, “dosta” yani herhangi bir dosta küçücük de olsa “herhangi bir fayda sağ-layamayacağı… yardım da görmeyecekleri [gün].” “Görmeyecekleri” ifade-sindeki zamir dostlara gitmektedir; çünkü [ (dost) kelime olarak tekil ise de] lafzan belirsiz ve dost cinsinin bütün fertlerini kapsayacak özellikte olması sebebiyle mâna bakımından çokluk ifade eder.

] 217[ َ اِ ْ رَ َ ifadesi, ون ُ َ ْ ُ ’daki Vav’dan bedel olmak üzere mahallen

merfû‘dur; yani Allah’ın rahmet ettiğinden başkasına yardım edilmez. İfa-denin istisna olmak üzere mansūb sayılması da mümkündür.

[218] “O’dur mutlak izzet sahibi [güçlü];” yani O’na isyan edene O’na rağ-men yardım edilmez; kendisine itaat edenlere karşı da “çok merhametli”dir.

Bu bölümü tek başına aç →

43. Âyetin Tefsiri

43. O zakkum ağacı ki
Bu bölümü tek başına aç →

44. Âyetin Tefsiri

44. günahkâr yiyeceğidir;
Bu bölümü tek başına aç →

45. Âyetin Tefsiri

45. erimiş maden gibi karınlarda fokurdar;
Bu bölümü tek başına aç →

46. Âyetin Tefsiri

] 219[ م ا ةَ َ َ َ ifadesi; Şın’ın kesresiyle de okunmuştur. Bu kelimenin üç okunuşu vardır: Şın’ın fetha ve kesra ile okunuşu ve Cim yerine Yâ ile şîrate okunuşu. Rivayete göre; “Şimdi, ziyafet olarak bu mu daha iyidir, yoksa zakkum ağacı mı?” [Sāffât 37/62] âyeti nâzil olunca İbnü’z-Ziba‘râ, “Yemenliler tereyağı ve hurmayı birlikte yemeye zakkumlanmak diyorlar.” demiş. Bunun üzerine Ebû Cehl tereyağı ve hurma getirmelerini istemiş, gelince de; “Haydi zakkumlanın! İşte, Muhammed’in sizi korkuttuğu şey bu!..” demiş. Bu olay üzerine “O zakkum ağacı ki, günahkâr yiyeceğidir…” âyetleri inmiştir.

[220] ِ َ çok günah işleyen fâcir kimse demektir. Ebu’d-Derdâ (v. 32/652) اile ilgili şöyle bir anekdot anlatılır: Bir adama Kur’ân öğretiyormuş. Adam [ُאم َ َ ِ َ ْ ,ifadesini okurken] ta‘âmu’l-yetîm deyip duruyormuş. Sonunda “Be adam اta‘âmu’l-fâcir de bari!” demiş. Onun bu sözü, (Kur’ân’daki) bir kelimeyi, aynı mânaya gelen başka bir kelimeyle değiştirmenin caiz olduğu hususunda delil olarak kullanılmaktadır. Yine bundan hareketle Ebû Hanîfe, bir şartla Kur’ân’ı Farsça okumanın caiz olduğuna hükmetmiştir. O şart, Kur’ân’ı Farsça oku-yan kişinin, âyetin mânalarını tam olarak ifade edip o mânalardan herhangi birini eksik bırakmamasıdır. Ebû Hanîfe’nin bu görüşü hakkında demişlerdir ki bu şart, Ebû Hanîfe’nin [Kur’ân’ın Farsça okunabileceğine dair] verdiği iznin, izin vermemekle aynı anlama geldiğine tanıklık etmektedir! Çünkü Arap dilinde -ve özellikle; hem fesahati hem de nazmının ve üslûplarının benzersiz oluşu sebebiyle bir mu‘cize olan Kur’ân’da- ne Farsçanın ne de başka herhangi bir dilin tam olarak ifade edemeyeceği ince mânalar ve maksatlar bulunmaktadır.

Zaten, Ebû Hanîfe Rahimehullāh da iyi Farsça bilmezdi. Dolayısıyla, o bu görüşü, Farsçayı iyice tahkik edip araştırdıktan sonra ifade etmiş değildir. Ayrıca Ali b. el-Ca‘d; Ebû Yûsuf kanalıyla Ebû Hanîfe’nin, “Kur’ân’ın Farsça okunmasını hoş karşılamadığına dair” -iki talebesinin görüşüne benzer bir görüşünü- nakletmiştir.

] 221[ ِ ْ ْ Mim’in fethası ile de zammesiyle de okunmuş olup “zeytinyağı כَאtortusu” demektir. Bu anlama geldiğinin delili, “O gün ki; gök, yağ tortusu gibi olur.” [Ma‘âric 70/8] ve “Gök ikiye ayrılıp; dipte kalan yağ tortusu gibi (iyice eriyip) kıpkırmızı bir gül (rengin)e dönüştüğünde...” [Rahmân 55/37] âyetleridir. ا ke-limesinin gümüş ve bakır eriyikleri olduğu da söylenmiştir. ِ ْ ُ ْ kelimesinin כَאbaşındaki Kâf merfû‘ konumda olup haberin ardı sıra gelen bir başka haberdir; ِ ْ َ kelimesi de böyledir. Bu son kelime, [müennes] ة َ َ َ kelimesi fâ‘il kılınarak

tağlî şeklinde Tâ ile de; אم َ َ kelimesi fâ‘il kılınarak Yâ ile de okunmuştur.[222] fokur fokur kaynayan sıcak su demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

47. Âyetin Tefsiri

47. Tutun şunu, sürükleyin şunu tâ cayır cayır yanan Ateş’in ortasına!..
Bu bölümü tek başına aç →

48. Âyetin Tefsiri

48. Başının üzerinden kaynar su azabını boca edin sonra!..
Bu bölümü tek başına aç →

49. Âyetin Tefsiri

49. Bak bakalım tadına! Asıl şerefli, asıl güçlü sensin, öyle ya!
Bu bölümü tek başına aç →

50. Âyetin Tefsiri

sert davranarak götürün şunu! Bu, kişinin yakasından tutulup çekilerek hapse yahut öldürülmeye götürülmesidir. Kaba saba, müsamahasız anlamı-na gelen ُ ُ kelimesi de ُه ُ ِ ْ א َ ile anlam ilişkisine sahiptir. İfade Tâ’nın zam-mesiyle fa‘tulûhu şeklinde de okunmuştur. ِ ِ َ ْ اءِ ا َ َ َ (Ateş’in ortasına) إyani tam ortasına ve en yoğun bölgesine.

[224] Şayet “Başlarının üstünden kaynar sular dökülür.’ [Hacc 22/19] âye-tinde olduğu gibi, burada da “Başının üstünden kaynar suyu boca edin!” denseydi daha doğru olmaz mıydı? Çünkü dökülen kaynar sudur, suyun azabı değil!” dersen, şöyle derim: Başının üstünden kaynar su döküldü-ğünde, aslında o kaynar suyun azabı ve işkencesi o kişinin üstüne dökülmüş olur; fakat “azabın dökülmesi”, şairin şu sözünde olduğu gibi bir isti‘âredir:

Zamanın belâları döküldükçe döküldü üzerineAyrıca “Ya Rabbi! Üzerimize sabır yağdır!” [Bakara 2/250] âyeti de böyledir. Bu âyette de Allah Teâlâ azabı -isti‘âre yoluyla- “dökülme” ile ilişkilendir-miştir ki daha korkunç ve daha ürkütücü olsun.

[225] Kavmi karşısında büyüklenen ve ululuk taslayan kimse-ye, alay ve istihza yoluyla, “Bak bakalım tadına! Asıl şerefli, asıl güç-lü sensin, öyle ya!” denilir. Rivayete göre Ebû Cehl Peygamber’e (s.a.)

“ Mekke’nin şu iki dağı arasında benden daha güçlüsü ve soylusu yoktur. Allah’a yemin olsun ki sen de Rabbin de bana bir şey yapamayacaksınız!” demiştir.

] 226[ כَ kelimesi, li-enneke (çünkü sen) mânasında enneke şeklinde de إokunmuştur. Hasan b. Ali’nin (r.a.) bu âyeti minberde (hutbede) okuduğu rivayet edilmiştir.

[227] “Budur” bu azap yahut bu iştir “işte, hakkında şüphe edip durduğu-nuz şey!” Yani kuşkulandığınız yahut tereddüde düşüp inatla çekiştiğiniz şey.

Bu bölümü tek başına aç →

51. Âyetin Tefsiri

51. Müttakîler ise güvenli bir ikametgâhtadır;
Bu bölümü tek başına aç →

52. Âyetin Tefsiri

52. bahçelerde, pınar başlarında...
Bu bölümü tek başına aç →

53. Âyetin Tefsiri

] 228[ אمٍ َ َ Mim’in fethasıyla okunmuştur ki bu durumda, “ayağa kalk-ma yeri” anlamına gelir ve mekân kastedilmiş olur. Makām, genel anlam-da kullanılan özel manalı kelimelerdendir.1 Zamme ile mukāmin şeklinde de okunmuştur; o zaman, ikāmetgâh anlamına gelir. أ kelimesi emi-ne’r-raculu emâneten fe-huve emînun (Kişi tamamen güvenilir oldu ve gü-venilir biridir.) anlamında olup hâin kelimesinin zıttıdır. Burada mekân, isti‘âre yoluyla emîn olarak nitelenmiştir; çünkü (cehennemliğin ikamet edeceği) korkutucu mekân, içinde bulunan kimseyi çeşitli nâhoşluklara mâruz bırakmakla ona hâinlik ediyor gibidir.

[229] Sündüsün ince ipek, istebrakın da kalın ipek olduğu söylenmiş-tir. İstebrak, istebr kelimesinin Arapçalaşmış hâlidir. Şayet“Apaçık Arapça olan Kur’ân’da yabancı bir kelimenin bulunması nasıl mümkün olabilir?” dersen, şöyle derim: Kelime Arapçalaştığı zaman yabancı olmaktan çı-kar; çünkü bir kelimeyi Arapçalaştırmak, üzerinde tasarrufta bulunarak o kelimeyi Arapça biçimine sokmak, kendi dil sisteminden çıkartıp Arapça dil kurallarına uygun hâle getirmek demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

55. Âyetin Tefsiri

Yahut “işte böylece onları mükâfatlandırdık” mânasında mansūb-dur. “Onları âhu gözlü bembeyaz dilberlerle eşleştirdik.” İkrime, iza-fetle bi-hûri ’în şeklinde okumuştur. Bu durumda mâna, ’în cin-sinden (âhu gözlü) hurilerle (beyaz tenli dilberlerle), şeklinde olur. 1 Yani aslında sadece “ayağa kalkma yeri” anlamındayken daha sonra genelleşip her türlü mekân için

kullanılır hâle gelmiştir. Nitekim “oturulan yer” anlamındaki meclis için dahi makām kelimesi kullanılır olmuştur. / çev.

Çünkü ‘în (âhu gözlülük) hem beyaz tenlilerde hem de böyle olmayanlarda bulunabilir. İşte cennetliklere verilecek olanlar, meselâ ela gözlü olanlar değil, “âhu gözlü beyaz tenli dilberler” olacaktır. İbn Mes‘ûd kıraatinde ise bu ifade

ِ ٍ ِ ِ şeklindedir ki َאء ْ َ ْ .pembeye çalan beyaz tenli kadın” demektir“ ا[231] Ubeyd b. Umeyr lâ yuzâkūne fî-he’l-mevte (orada kendilerine

ölüm tattırılmayacak) şeklinde okurken, İbn Mes‘ûd lâ yezûkūne fî-hâ ta‘me’l-mevt (orada ölüm acısını tatmayacaklar) şeklinde okumuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

56. Âyetin Tefsiri

[232] ŞayetCennet’e girmeden önce tadılacak olan ilk ölüm, nasıl ora-da tadılmayacağı belirtilen ölümden istisna edilmiştir?” dersen, şöyle derim: Bu ifadeyle cennetliklerin orada asla ölümü tatmayacakları söylenmek isten-miş, “ilk ölüm hariç” sözü de bu söylenmek istenenin yerine söylenmiştir. Çünkü geçmişte gerçekleşip gitmiş bir ölümün gelecekte tadılması mümkün değildir. Bu, “meseleyi imkânsıza bağlama” kabilinden bir ifadedir. Âdeta şöy-le buyrulmaktadır: Şayet dünyadaki ölümün gelecekte (cennette) tadılması mümkün olursa, işte o zaman onu tadarlar [ama böyle bir şey muhaldir]. ْ ُ א َ وَوَifadesi şeddeli olarak “ve vakkāhum” şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

57. Âyetin Tefsiri

takîlere verdiği cennet mutluluğu ve ateşten kurtuluş gibi ihsanların tamamı kas-tedilmiştir. Kelime, “Bu bir lutuftur.” anlamında fadlun şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

59. Âyetin Tefsiri

“onlara bu açık ve anlaşılır kitap ile öğüt ver” demektir. Zira kavminin onu anlamasını ve böylece öğüt almasını istediğimiz için “Biz onu senin dilinle” -yani Arapça- indirmek suretiyle “kolaylaştırdık.”

[235] “Öyleyse, gözetle” yani onların başına gelecekleri bekle, “çünkü onlar da gözetlemekte…” yani senin başına geleceğini umdukları belâları beklemekteler.

[236] Peygamber’den (s.a.) şöyle nakledilmiştir: Kim geceleyin HâMîm-i Duhān sûresini okursa, yetmiş bin meleğin kendisi için ettiği istiğfar eşliğinde sabahlar.” Yine ondan şöyle rivayet edilmiştir: “Kim Cuma gecesi, duman-dan bahsedilen HâMîm sûresini okursa bağışlanmış olarak sabahlar.” [Tirmizî, “Fezâilü’l-Kur’ân”, 8 benzer lafızlarla]

Bu bölümü tek başına aç →