İbn Kesîr'i Tefsiri
Duhân Sûresi — İbn Kesîr'i Tefsiri
(Mekke'de nazil olmuştur.)
Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
8. Âyetin Tefsiri
Allah Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'i mübarek bir gecede indirdiğini haber veriyor ki, o gece Kadir gecesidir. Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerîme'-de . «Şüphesiz Biz onu Kadir gecesinde indirdik.» (Kadir, 1) buyurmuştur. Bu gece de Ramazân aynıdadır. Nitekim bu, «Ramazân ayı; öyle bir aydır ki, Kur'ân o ayda indirilmiştir.» (Bakara, 185) âyet-i ke-rîme'sinde de belirtilmektedir ve biz bu konudaki hadîs-i şerifleri burada tekrarına gerek bırakmayacak şekilde Bakara sûresinde vermiştik. İkrime'den rivayet edildiği üzere bu gecenin Şa'bân ayının 15 inci gecesi olduğunu söyleyenlerin sözünün hiç bir faydası yoktur. Zîrâ Kur'-ân'ın metni bu gecenin Ramazân'da olduğunu belirtmektedir. Abdullah İbn Salih'in Leys kanalıyla... Osman İbn Muhammed İbn Muğîre'-den rivayet ettiği ve Allah Rasûlü (s.a.)nün: Eceller Şa'bân'dan Şa'bân'a kesilir. Hattâ adı ölüler içinde çıkarılmışken kişi evlenir ve çocuğu olur, buyurduğu hadîs mürsel olup böyle bir hadîs kesin hüküm bildiren nass-lara muarız kabul edilemez.
«Doğrusu Biz uyarıcı idik.» Kullarına karşı Allah'ın hücceti bulunsun diye şer'an kendilerine fayda ve zarar verecek şeyleri insanlara öğrettik. «Ki onda her hikmetli iş ayrılır.» Kadir gecesinde o senenin işleri, o senede olacak eceller ve rızıklar, sene sonuna kadar vuku bulacaklar Levh-i Mahfûz'dan ayrılıp yazıcılara intikâl eder. Bu açıklama İbn Ömer, Ebu Mâlik, Mücâhid, Dahhftk ve Seleften birçoklanndan rivayet edilmiştir.
«Ki onda her hikmetli (sağlam, değiştirile'meyecek) iş ayrılır. Katımızdan bir emirle.» Bütün olacaklar, Allah Teâlâ'nın takdir buyurup vahyettikleri ile, O'nun emri, izni ve ilmi iledir. «Muhakkak ki Biz, peygamber gönderenleriz.» Şüphesiz Biz insanlara'Allah'ın apaçık âyetlerini okuyan bir elçi göndermekteyiz. Buna şiddetle ihtiyâç vardır. Bu sebeple şöyle buyurur: «Rabbından bir rahmet .olarak. Gerçekten O; Se-mî', Alîm olanın kendisidir. Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbından.» Bu Kur'an'ı indiren; göklerin ve yerin Rabbı, yaratıcısı, hem gökle yerin ve hem de onlarda bulunanların sahibidir. «Şayet kesin olarak inanıyorsanız. O'ndan başka ilâh yoktur. Diriltir ve Öldürür. Sizin de Rabbınızdır, sizden önceki atalarınızın da Rabbıdır.» Bu âyet-i kerîme Allah Teâlâ'nın şu kavli gibidir: «De ki: Ey insanlar; ben gerçekten göklerin ve yerin mülkü kendisinin olan, O'ndan başka hiç bir tanrı bulunmayan, hem dirilten hem öldüren Allah'ın hepiniz için gönderdiği peygamberiyim.» (A'râf, 158).
33. Âyetin Tefsiri
Allah Teâlâ bu âyet-i kerîmelerde buyurur ki: Bu müşriklerden önce biz Firavun kavmini —ki onlar Mısır kıptîleridir— deneyip imtihan ettik. Onlara kerîm bir peygamber olan Mûsâ Kelîmullah (a.s.) gelmiş ve demişti ki: Allah'ın kullarını bana teslim edin. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerîme'de şöyle haber verir: «Artık İsrâiloğullarını bizimle gönder ve onlara azâb etme. Hem biz, Rabbmdan sana bir âyetle geldik. Hidâyete tâbi olanların üzerine selâm olsun.» (Tâ-Hâ, 47). «Doğrusu ben, size gönderilmiş emîn bir peygamberim.» Size tebliğ etmiş olduğum şeylerde emânetine güvenilen bir peygamberim. «Allah'a karşı yücelik taslamayın.» O'nun âyetlerine tâbi olmak, hüccetlerine boyun eğmek ve burhanlarına îmân etmekten büyüklenip yüz çevirmeyin. Başka bir âyet-i kerîme'de de şöyle buyrulur: «Bana kulluk etmeyi büyüklüklerine yediremiyenler hor ve hakîr olarak cehenneme gireceklerdir.» (Ğâfir, 60).
«Doğrusu ben, size açık bir burhan getirdim.» sözünde kasdedi-len, Allah Teâlâ'nın onunla birlikte göndermiş olduğu apaçık mucizeler ve kesin delillerdir. «Beni taşlamanızdan ötürü benim de Rabbım, sizin de Rabbmız olana sığındım.» âyetindeki taşlama, İbn Abbâs ve Ebu Salih'in açıklamasına göre; dille sataşma ve sövmedir. Katâde ise bunun, bizzat taşla taşlama olduğu görüşündedir. Hz. Mûsâ şöyle demek istemişti: Bana sözle veya fiille bir kötülük değdirmenizden beni ve sizi yaratmış olan Allah'a sığınırım.
«Eğer bana inanmazsanız, benden uzaklaşıp gidin.» Bana karşı çıkmayın, Allah aramızda hüküm verinceye kadar işimle benim arama girmeyin ve beni işimle başbaşa bırakın. Hz. Musa'nın onların arasında kalması uzayıp önlerine Allah'ın hüccetlerini diktiği halde bütün bunlar sadece onlann küfür ve inâdlarını artırınca artık onlar hakkında Allah'ın geçerli kılacağı bedduasını ederek Rabbma yalvardı. Nitekim Allah Teâlâ, başka bir âyet-i kerîme'de bu durumu şöyle beyân eder : «Mûsâ dedi ki: Rabbımız, doğrusu sen Firavun'a .ve erkânına bu dünya hayatında süsler ve mallar verdin. Rabbımız; Senin yolundan insanları saptırsınlar diye mi? Rabbımız; mallarını yok et, onların kalb-lerini sık. Çünkü onlar, can elim azabı görmedikçe îmân etmezler. Allah: ikinizin de duası kabul olundu. İkiniz de doğru yolda devam edin, buyurdu.» (Yûnus, 88-89). Burada da: «Bunlar, suçlu bir kavimdir, diyerek Rabbına duâ etti.» buyrulur ki, işte o zaman Allah Teâlâ kendisine İsrâiloğullarını Firavun'un izni olmaksızın, onunla müşavere edip izin istemeksizin aralarından çıkarmasını emretti. Bu sebepledir ki: «Öyle ise kullarımı geceleyin yürüt, siz muhakkak tâ'kib olunacaksınız.» buyurmuştur. Başka bir âyet-i kerîme'de de şöyle buyrulur: «Andolsun ki Musa'ya şöyle vahyettik: Kullarımı geceleyin yürüt. Denizde onlara kuru bir yol aç. Batmaktan ve düşmanların yetişmesinden korkma, endişe etme.» (Tâ-Hâ, 77).
«Denizi sakin iken geride bırak. Doğrusu onlar, suda boğulacak bir ordudur.» Hz. Mûsâ (a.s.) İsrâiloğulları ile beraber denizi geçtiği zaman, denizin eski haline dönüp kendileri ile Firavun arasında bir engel teşkil etmesi ve Firavun'un kendilerine yetişmemesi için denize asası ile vurmak istedi. Allah Teâlâ da denizi olduğu hal üzere sükûnet içerisinde bırakmasını emretti ve peşinden gelenlerin denizde boğulacak bir ordu olduğunu bildirdi. Peşinden yetişmelerinden korkmamasını bildirdi. îbn Abbâs, «Denizi sakin iken geride bırak.» âyetini: Olduğu halde bırak ve git, şeklinde anlar. Mücâhid de burayı şöyle açıklamaktadır: Denizi olduğu gibi kupkuru bir yol halinde bırak ve eski haline dönmesini emretme ki Firavun ve ordusu sonuncularına kadar oraya dalsınlar. İkrime, Rebî' İbn Enes, Dahhâk, Katâde, İbn Zeyd, Kâ'b el-Ahbâr, Temmân İbn Harb ve birçokları da böyle söylemiştir. Allah Teâlâ daha sonra: «Onlar nice nice bağları, bahçeleri, pınarları, ekinleri bırakmışlardı.» buyurur ki; buradaki pınarlar ile, nehirler ve kuyular kastedilmektedir. Âyet-i kerîme'de geçen «muhteşem konaklar» son derece güzel meskenler ve güzel yerlerdir. Mücâhid ve Saîd İbn Cü-beyr, «muhteşem konaklar»ı minberlerle açıklar. İbn Lehîa'nın Vehb İbn Abdullah el-Meâfirî'den, onun da Abdullah İbn Amr'dan rivayetine göre o, şöyle diyor: Mısır'daki Nil nehri nehirlerin efendisidir. Allah Teâlâ doğu ile batı arasındaki bütün nehirleri ona müsahhar kılmış, onun hizmetine vermiştir. Allah Teâlâ Mısır'ın Nil'ini akıtmak istediği zaman her bir nehre yardıma koşmasını emreder de bütün nehirler suları ile ona imdada koşarlar. Allah Teâlâ yeryüzünde pınarlar fışkırtır. Nihayet Nil nehrinin akıntısı Allah Teâlâ'nın dilediği ölçüye ulaşınca Allah her bir suya aslına dönmesini vahyeder.
Abdullah İbn Amr «Onlar nice nice bağları, pınarları bırakmışlardı. Ekinleri, muhteşem konaklan da. Zevk ve safa sürdükleri nimetleri de.a âyetleri hakkında da şöyle der: Assuan'dan Reşîd'e kadar Nil'in baştan sona her iki kıyısı da bahçelerle çevrili idi. Nil'in dokuz halici vardı: İskenderiye, Dimyat, Serdevs, Menf, Feyûm ve Menhâ haliçleri. Bu haliçler birbirine bitişik olup bunlardan hiç biri arasında kopukluk yoktu. Mısır'ın başlangıcından suyun ulaştığı yerlerin sonuna kadar her iki dağın arası da ekinlerle kaplıydı. Bütün Mısır arazisi onaltı kulaç su ile sulanırdı. İşte Firavun ve kavmi bunların köprülerini, haliçlerini ve ne büyük bir nimet olduğunu takdir edip üzerinde düşünmemişlerdi bile. «zevk ve safa sürdükleri nimetleri de (bırakmışlardı).» Öyle bir hayat içindelerdir ki dilediklerini yiyorlar, dilediklerini ve sevdiklerini giyiyorlar, mal, makam, ülkelerde hüküm onlardaydı. Bir sabah vakti bütün bunlar kendilerinden sökülüp alındı. Dünyadan ayrıldılar ve cehenneme gittiler. Orası ne kötü varacak yerdir. Mısır ülkelerini, Firavunlar tarafından elde edilen bütün bu nimetleri ve kıptîle-rin memleketlerim İsrâiloğulları istilâ ettiler. Nitekim Allah Teâlâ başka âyet-i kerimelerde: «Böylece onlara İsrüoğullarını mîrâsçı kıldık.» (Şuarâ, 59), «Hor görülmüş olan o kavmi de, bereketlendirdiğimiz yerin doğularına ve batılarına mîrâsçı kıldık. Rabbının İsrâiloğullarına vuku bulan güzel sözü de onların sabretmelerinden dolayı yerini buldu. Firavun'un da, kavminin de yapmakta ve yükseltmekte oldukları şeyleri harâb ettik.» (A'raf, 137) buyururken burada da: «İşte böyle. Onlara başka kavimleri inîrâsçı kıldık.» buyurur ki, biraz önce geçtiği gibi bu kavimler İsrâiloğullandır.
«Gök ve yer onların helakine ağlamadı.» Onların gök kapılarına yükselen sâlih amelleri yoktu ki onların yokluğuna ağlasın. Yeryüzünde Allah'a ibâdet ettikleri yerler yoktu ki onların kaybına ağlasın. Bu sebepledir ki onlar, kendilerine rahmet nazanyla bakılmaya hak kazanmamışlar; küfürleri, günâhları, azgınlıkları ve in&dları yüzünden azâbları (veya helakleri) geciktirilmemiştir.
Hafız Ebu Ya'lâ el-Mavsilî Müsned'inde der ki: Bize Ahmed İbn İshâk el-Basrî'nin... Enes İbn Mâlik'den, rivayetine göre Hz. Peygamber (s.a.): Her kul için gökyüzünde iki kapı vardır: Bu kapılardan birinden rızkı çıkar, diğerinden de ameli ve sözü girer. O öldüğü zaman bu iki kapı, kendisini kaybettiklerinden Ötürü ağlarlar, buyurmuş sonra da: «Gök ve yer onların helakine ağlamadı.» âyetini tilâvet buyurmuştur. Anlatıldığına göre onlar, yeryüzünde sâlih ameller işlemediler de onlara ağlanmadı. Göğe onların güzel söz ve sâlih amelleri yüksel-medi ki gökyüzü onların yokluğuna ağlasın. Bu hadîsi İbn Ebu Hatim de Musa İbn Ubeyde er-Rabezî kanalıyla rivayet etmiştir. İbn Cerîr der ki: Bana Yahya İbn Talha'nın... Şureyh İbn Ubeyd el-Hadramî'den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.): Şüphesiz İslâm garip olarak başlamış, garip olarak dönecektir. Dikkat ediniz; mü'mine gariplik yoktur. Bir mü'min kendisine ağlayacak kimselerin olmadığı gurbet yerde ölecek olursa, ona gök ve yeryüzü ağlar, buyurmuş sonra da: «Gök ve yer onların helakine ağlamadı.» âyetini tilâvet edip: Şüphesiz gök ve yer kâfire ağlamazlar, buyurmuştur.
İbn Ebu Hâtim'in Ahmed İbn İsâm kanalıyla... Abbâd İbn Ab-dullah'dan rivayetine göre bir adam Hz. Ali (r.a.)ye: Gök ve yer bir kimseye ağlar mı? diye sormuştu. Hz. Ali ona şöyle cevab verdi: Bana Öyle bir şey sordun ki bunu senden önce hiç kimse bana sormadı. Şüphesiz kul için yeryüzünde namaz kılacağı bir yer ve gökte amelinin yükseleceği bir yer vardır. Firavun ailesinin yeryüzünde sâlih ameli, göğe yükselecek bir ameli yoktu. Sonra Hz. Ali (r.a.): «Gök ve yer onların helakine ağlamadı. Ve onlar mühlet verilenler de olmadı.» âyetini okumuştur. İbn Cerîr der ki: Bize Ebu Küreyb'in... Saîd İbn Cübeyr'den rivayetine göre İbn Abbâs'a birisi gelip: Ey Ebu Abbâs, Allah Teâlâ'nın «Gök ve yer onların helakine ağlamadı. Ve onlar mühlet verilenler de olmadı.» âyeti hakkında ne dersin? Gök ve yer bir kimseye ağlar mı? diye sormuştu. İbn Abbâs: Evet deyip şöyle devam etti: Yaratıklardan her birerinin gökte rızkının ineceği ve amelinin yükseleceği bir kapısı vardır. Mü'min öldüğü zaman amelinin yükseldiği ve rızkının indiği kapısı kapanır ve kapı onun ölümüne ağlar. Yeryüzünde iken namaz kıldığı ve Allah'ı zikrettiği yeri de onu kaybettiği zaman ölümüne ağlar. Firavun kavminin yeryüzünde iyi eserleri yoktu. Onların, Allah'a yükselen hiç bir hayırları da bulunmamaktaydı. Bu yüzden gök ve yer onların helakine ağlamadı. Avfî de bu açıklamanın bir benzerini yine İbn Abbâs'tan rivayet eder. Süfyân es-Sevrî'nin Ebu Yahya el-Kattât kanalıyla... İbn Abbâs'tan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Yeryüzünün kırk sabah mü'minin ölümüne ağladığı söylenir. Mücâhid, Saîd İbn Cübeyr ve birçokları da böyle söylemiştir. Yine Mücâhid der ki: Bir mü'min öldüğü zaman gök ve yer onun ölümüne kırk sabah ağlar. Râ-vî der ki: Mücâhid'e: Yeryüzü ağlar mı? diye sordum. O: Niçin şaşıyorsun? Yeryüzünü rükû' ve secde ile i'mâr etmekte olan bir kula yeryüzü neden ağlamasın? Tekbîr ve tesbîhi için gökyüzünde arı uğultusu gibi bir yankı olan bir kula gökyüzü neden ağlamasın? dedi. Katâde der ki: Onlar Allah katında gök ve yerin helaklerine ağlamayacağı kadar değersiz idiler.
İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ali İbn Hüseyn'in... îbrâhîm en-Nehaî'-den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Dünya var olduğundan beri gökyüzü sadece iki kişinin ölümüne ağlamıştır. Ubeyd'e: Gök ve yer mü' minin ölümüne ağlamaz mı? dedim de, şöyle cevab verdi: Mü'minin. ölümüne ağlayan, amelinin yükseldiği yerdir. Gökyüzünün ağlamasının' ne olduğunu biliyor musun? Ben; hayır, diye cevab verdim de, şöyle dedi: Kızarır ve kırmızı sahtiyan renginde bir gül haline gelir. Hz. Zeke-riyyâ'nın oğlu Yahya katledildiği zaman gökyüzü kıpkırmızı olmuş ve ondan kan damlamıştı. Hz. Ali'nin oğlu Hüseyn katledildiği zaman da yine gökyüzü kıpkırmızı olmuştu. İbn Ebu Hâtim'in Ali îbn Hüseyn kanalıyla... Yezîd İbn Ebu Ziyâd'dan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Hz. Ali'nin oğlu Hüseyn katledildiği zaman gökyüzünün ufukları dört ay kıpkırmızı olmuştu. Yezîd der ki: Gökyüzü ufuklarının kızarması, ağ-lamasıdır. Süddî, «el-Kebir»de böyle söylemiştir. Atâ el-Horasânî ise gökyüzünün ağlamasının ufuklarının kızarması olduğunu söyler. Hz. Hüseyn'in katli hakkında anlatılanlara göre, o gün hangi taşı kaldırmış-larsa altında taze kan bulmuşlar. Güneş tutulmuş, ufuk kızarmış ve taş yağmış. Bütün bunlar şüphelidir. Açıkça görüldüğü üzere bunlar Şia'nın uydurduğu yalanlardan ibarettir ki, böylece onlar bu işi büyütmek istemişlerdir. Şüphe yok ki Hz. Hüseyn'in katledilmesi büyük bir hâdisedir. Fakat onların uydurarak ileri sürdüğü yalanlar vuku bulmamıştır. Hz. Hüseyn'in katledilmesinden daha büyük olaylar meydana geldiğinde bile onların anlattıklarından hiç birisi olmamıştı. Meselâ icmâ' yoluyla ondan daha üstün olan babası Ali İbn Ebu Tâlib katledildiği zaman bunlar olmamıştır. Osman İbn Affân evinde kuşatılıp mazlum olarak katledilmiş iken bunlardan hiç birisi meydana gelmemiştir. Hz. Ömer İbn Hattâb (r.a.) sabah namazında mihrâbda iken katledilmiş, müslümanlara bundan önce böyle bir musibet gelmemişti. O zaman da Şia'nın anlattıklarından hiç birisi meydana gelmemiştir. Dünya ve âhirette beşeriyyetin efendisi Allah Rasûlü (s.a.)nün vefat ettiği günde onların anlattıklarından hiç birisi vuku bulmamıştır. Hz. Peygamber (s.a.)in oğlu İbrahim öldüğü gün güneş tutulmuş, insanlar: Güneş, İbrahim'in ölümü yüzünden tutuldu, demişler. Allah Rasû-lü (s.a.) onlara küsûf namazı kıldırmış, onlara hitâb etmiş, güneş ve ayın hiç kimsenin ölümü veya hayatı yüzünden tutulmayacağını açıklamıştır.
«Andolsun ki İsrâiloğullarını horlayıcı azâbdan kurtardık. Firavun'-dan. Doğrusu o, azgın bir zorba idi.» âyetinde Allah Teâlâ, îsrailoğul-larına bu nimetleri bahşettiğini haber verir ki, onlan içinde bulundukları Firavun'un tahkir ve horlamasından kötü ve zor işlerde kullanmasından kurtarmıştır.
«Firavun'dan. Doğrusu o, azgın (inadçı) bir zorba idi.» âyet-i ke-rîme'si Allah Teâlâ'nın şu kavilleri gibidir: «Gerçekten Firavun, yeryüzünde zorbalığa yöneldi.» (Kasas, 4), «Firavun'a ve erkânına. Bunun üzerine büyüklük tasladılar. Zâten mağrur bir topluluktular.» (Mü'mi-nûn, 46).
«Ve andolsun ki Biz onları bile bile âlemler üzerinde seçkin kıldık.» âyetini Mücâhid şöyle anlıyor: Ve andolsun ki, bile bile onları içlerinde bulundukları kimselerden daha seçkin kıldık. Katâde de: Onlar içinde bulundukları zamanın halkı üzerinde seçkin kimseler kılınmıştır, der. Ayrıca: Şüphesiz her zaman için bir âlem vardır, denilmiştir. Mücâhid'-in açıklamasına göre bu âyet-i kerîme Allah Teâlâ'nın şu kavilleri gibidir: «Buyurdu ki: Ey Mûsâ,; risâletim ve kelâmımla seni insanlar arasından seçtim.» (A'râf, 144), «Hani melekler: Ey Meryem, şüphesiz Allah seni seçip temizledi. Dünyaların kadınlarından seni üstün tuttu, demişlerdi.» (Âl-i İmrân, 42). Şüphesiz ki Hz. Hatice ondan daha üstündür. Firavun'un karısı olan Âsiye Bint Müzahim de öyle olup üstünlükte ona eşittir. Hz. Âişe'nin kadınlara üstünlüğü ise, tirit yemeğinin diğer yemeklere olan üstünlüğü gibidir.
«Onlara âyetlerden, (hüccet, burhan ve harikulade şeylerden) öylelerini verdik ki, her birinde (hidâyete erişecekler için) açıkça bir imtihan (deneme) vardı.»
37. Âyetin Tefsiri
Bu âyet-i kerîmelerde; yeniden diriltilmeyi ve âhiret gününü inkâr eden ve yegâne hayat bu dünya hayatıdır, ölümden sonra hayat, diriltilme ve kabirlerden çıkarılma yoktur diyen ve buna; gidip de dönmeyen geçmiş atalarını delil getiren müşrikleri inkârla Allah Teâlâ onların şöyle dediklerini beyân buyuruyor. Şayet yeniden diriltilme gerçekse ve doğru sözlüler iseniz bize babalarımızı getirsenize. Elbette bu, bâtıl bir delil ve anlamsız bir şüphedir. Çünkü yeniden diriltilme bu dünya yurdunda değil; aksine bu dünya yurdunun sona erip bitmesinden sonra kıyamet günündedir. Allah Teâlâ âlemleri yeni bir yaratışla diriltecek; zâlimleri cehennem ateşi için yakıt kılacaktır. O günde insanlar aleyhine şâhidler konulacak ve Allah'ın Rasûlü de sizin üzerinize şâhid olacaktır.
Daha sonra Allah Teâlâ müşrikleri tehdîdle geri çevrilemeyecek baskını hususunda onları uyarıyor. Nitekim onların benzerleri müşrikler ve yeniden diriltilmeyi inkâr edenler Allah'ın baskınına hedef olmuşlardır. Bunlardan birisi, Sebe' adı da verilen Tübba' kavmidir. Allah Teâlâ onları helak buyurmuş, ülkelerini harâb etmiş, onları ülkelere parça parça edip dağıtmıştı. Nitekim Sebe' sûresinde bunlara dâir bilgi geçmişti. Sebe' sûresi; müşriklerin, kıyamet gününü inkâr ettiklerini belirterek başlamaktadır. Bu âyet-i kerîme'de de müşrikler Tübba' kavmine benzetilmektedir. Onlar, Arapların Kahtân kolundan idiler. Şimdiki hitaba muhâtab olanlar da Arapların Adnan soyundan gelenlerdir. Himyer —ki bunlar Sebe' kavmidir— krallarına Tübba' adı verilirdi. İranlıların krallarına Kisrâ, Rum krallarına Kayser, Mısır'ın kâfir krallarına Firavun, Habeş krallarına Necâşî denildiği gibi. Diğer milletlerin krallarına ve büyüklerine de başka başka isimler verilirdi. Tüb-ba'lardan birisi Yemen'den çıkıp ülkeler geçip Semerkand'a kadar ulaşmıştı. Hükümranlığı güçlenmiş, saltanat ve ordusu büyümüş, memleketi ve ülkeleri genişleyip tebeası çoğalmıştı. Hîre'yi medenîleştiren ve şehirleştiren bu kralları idi. İşte bu Tübba', câhiliye günlerinde Medîne-i Müânevvere'ye uğramış, Medîne'Ulerle savaşmak istemiş, onlar gündüzün ona karşı durup savaşmışlar, geceleyin de onu misafir etmişler. Onlardan utanarak savaşmaktan vazgeçmiş ve kendisine nasîhatta bulunan yahûdî hahamlarından ikisini yanına arkadaş edinmiş. Bu iki haham kendisine bu ülke ile baş edemeyeceğini; çünkü âhir zaman peygamberinin hicret yeri olduğunu haber vermişler. O da Medîne-i Mü-nevvere'den ayrılıp bu iki hahamı yanında Yemen ülkesine götürmüş. Mekke'den geçerlerken Kâ'be'yi yıkmak istemesine de bu iki haham karşı çıkarak bundan alıkoymuşlar, bu Beyt'in azametini, Allah'ın dostu İbrahim tarafından inşâ edildiğini, âhir zamanda gönderilecek peygamberin elleri ile sânının yüceleceğini kendisine haber vermişler. O da Beytullah'a ta'zîmle onu tavaf etmiş, Yemen kumaşından çizgili Örtülerle Kâ'be'yi örtmüş, sonra da Yemen'e dönerek Yemen halkını kendisiyle birlikte yahûdî olmaya davet etmiş. O zamanda yani Hz. İsa'nın peygamber olarak gönderilmesinden önce Hz. Musa'nın dini üzere olanlar hidâyet üzere idiler. Bu Tübba' ile beraber bütün Yemen halkı da böylece yahûdî dinine, girmişlerdi. Bu kıssayı İmâm Muhammed İbn İshâk «es-Sîre» adlı kitabında uzunca zikretmiştir. Hafız İbn Asâkir de Tarih'inde bu Tübba'ın genişçe bir terceme-i halini kaydetmiştir. Bu hal tercemesine bizim burada zikrettiğimiz ve etmediğimiz birçok şeyi de dercetmiş. İbn Asâkir onun Şam kralı olduğunu, süvarileri teftiş etmek istediği zaman süvarilerin Şam'dan Yemen'e kadar saf tuttuklarını kaydeder. İbn Asâkir'in Abdürrezzâk kanalıyla... Ebu Hüreyre (r.a.) nin nakline göre Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: (Dünyada iken uygulanan cezaların, bu cezaların uygulandığı kimseler hakkında bir taharet olup olmayacağını, Tübba'nın lânetli olup olmadığını, Zülkar-neyn'in peygamber mi yoksa bir kral mı olduğunu bilmiyorum. Bir başkası hadîsin son kısmını: Uzeyr'in bir peygamber olup olmadığını bilmiyorum, şeklinde nakletmiştir. Hadisi İbn Ebu Hatim de Muhammed İbn Hammâd'dan, o ise Abdürrezzâk'dan rivayet etmiştir. Dârakutnî, hadisî sadece Abdürrezzâk'm 'rivayet ettiğini söyler. İbn Asâkir'in Muhammed İbn Küreyb kanalıyla... ibn Abbâs'tan merfû' olarak rivayet ettiği hadîste şöyle buyrulur: Uzeyr'in bir peygamber olup olmadığını, Tübba'ın lanetlenmiş olup olmadığını bilmiyorum.
İleride de geleceği üzere Tübba'ın lanetlenip küfredilmesinin men'-edildiği hadîsler vârid olmuştur. En doğrusunu Allah bilir ama önceleri kâfir iken sonradan müslüman olmuş, Hz. İsa'nın peygamber olarak gönderilmesinden önce o zamanda hak üzere olan yahûdî hahamlarının delâleti ile Mûsâ Kelîmullah'ın dinine tâbi olmuş, Cürhüm'lüler zamanında Beytullah'ı haccetmiş, Kâ'be'ye ipekli Yemen kumaşlarından örtüler örtmüş, Beytullah'm yanında altı bin deve kurban edip Beytullah'a ta'zîm ve ikramlarda bulunduktan sonra Yemen'e dönmuştur. Hafız İbn Asâkir onun hikâyesini muhtelif kanallardan olmak üzere uzun ve genişçe Ubeyy İbn Ka'b, Abdullah İbn Selâm, Abdullah İbn Abbâs ve Kâb el-Ahbâr'dan rivayetle nakletmektedir. Bütün bu haberler sonunda Kâ'b el-Ahbâr'a ve aynı zamanda Abdullah îbn Selâm'a dayanmaktadır. Abdullah İbn Selâm bilgin, güvenilir bir kimse idi. Tüb-ba'ın kıssasını Vehb İbn Münebbih ve es-Sire'sinde Muhammed İbn İs-hâk da rivayet etmektedir. Ancak Hafız İbn Asâkir, Tübba'ın hal terce-mesini ondan çok uzun zaman sonra yaşamış bir başkasının hal terce-mesi ile karıştırmıştır. Kur'ân-ı Kerîm'de işaret olunan bu Tübba'ın kavmi onun sayesinde müslüman olmuştu. O öldükten sonra kavmi tekrar putlara ve ateşe tapmaya dönmüşler, Sebe' sûresinde de zikredildiği üzere Allah Teâlâ da onları cezalandırmıştır. Biz onlann hikâyelerini de orada {Sebe' sûresinde) genişçe verdik. Hamd ve minnet Allah'adır. Sa-îd İbn Cübeyr Tübba'ın Kâ'be'ye örtü örttüğünü söyleyip ona sövmek-ten men'ederdi. Bu Tübba\ Tübba' el-Avsat olup adı Es'ad Ebu Küreyb İbn Melkeykerb el-Yemânî'dir. Onun üç yüz yirmi altı sene krallık yaptığım söylerler. Himyer kabilesi içinde, krallık süresi ondan daha uzun olanı yoktur. Allah Rasûlü (s.a.)nün peygamber olarak gönderilmesinden yaklaşık yedi yüz sene önce vefat etmiştir. Anlatırlar ki; Medine yahûdilerinden iki haham kendisine bu beldenin, ismi Ahmed olan âhir zaman peygamberinin hicret yeri olduğunu söylediklerinde bu konuda bir şiir söylemiş ve Medîne'lilerin yanında bırakmıştı. Medîne'liler bu şiiri nesilden nesile mîrâs bırakıp rivayet etmekteydiler. Bu şiiri ezberleyenlerden birisi de Allah Rasûlü (s.a.)nün Medîne-i Münevvsre'de evinde misafir kaldığı Ebu Eyyûb Hâlid İbn Zeyd'dir. Şiir şöyledir:
«Ahmed'in, insanları yaratan Allah'ın rasûlü olduğuna şehâdet ettim. Şayet ömrüm onun gününe kadar uzatılmış olsaydı ona bir vezîr ve amcaoğlu olurdum. Düşmanları ile kılıçla savaşır, göğsünden her bir üzüntüyü giderirdim.»
İbn Ebu Dünya'nın anlattığına göre İslâmî devrede San'â şehrinde bir kabir kazılmış ve orada cesedleri sağlam kalmış iki kadın bulmuşlar. Bu iki kadının başucunda üzerinde: «Bu Hubbâ ve Lümeys —Hubbâ ve Tümâdar rivayeti de vardır— in kabridir. Bunlar Tübba'ın iki kızlarıdır. Onlar Allah'tan başka ilâh olmadığına şehâdet edip Allah'a hiç bir şeyi şirk koşmadan ölmüşlerdir. Bu ikisinden önceki sâlih kimseler de bu şehâdet üzere Ölmüşlerdir.» ibaresi yazılı gümüş bir levha varmış. Bu husustaki Sebe' şiirini de biz Sebe' sûresinde zikretmiştik.
Katâde der ki: Bize anlatıldığına göre Kâ'b el-Ahbâr, Tübba' hakkında şöyle dermiş: Tübba', sâlih bir kişinin sıfatları ile nitelenmiştir. Allah Teâlâ onu kötülememiş ama kavmini kötülemiştir. Hz. Aişe de şöyle dermiş : Tübba'a sövmeyiniz. Zîrâ o, sâlih bir İnsandı. İbn Ebu Hâtim'in Ebu Zür'a kanalıyla... Sehl İbn Sa'd es-Sâidî'den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.): Tübba'a sövmeyiniz. Zîrâ o müslüman olmuştu, buyurmuştur. Hadîsi İmâm Ahmed Müsned'inde Hasan İbn Musa'dan, o da İbn Lehîa'dan rivayet etmiştir. Taberânî der ki: Bize Ahmed İbn Ali'nin... İbn Abbâs'tan, onun da Hz. Peygamber (s.a.)den rivayetine göre Efendimiz şöyle buyurdu: Tübba'a sövmeyiniz. Zîrâ. o müslü-' man olmuştu. Abdürrezzâk'ın Ma'mer kanalıyla... Ebu Hüreyre (r.a.) den rivayetine göre Allah Resulü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Tübba'ın peygamber olup olmadığını bilmiyorum. Biraz önce İbn Ebu Hâtim'in bu isnâd ile rivayet etmiş olduğu «Tübba'ın la'netlenmiş olup olmadığını bilmiyorum.» hadîsi de geçmişti. Bunu İbn Asâkir de zikrediyor. En doğrusunu Allah bilir. İbn Asâkir bu haberi Zekeriyyâ İbn Yahya kanalıyla... İbn Abbâs'tan mevkuf olarak da nakletmektedir. Abdürrezzâk'ın İmrân Ebu Hüzeyl kanalıyla... Ata İbn Ebu Rebâh'tan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Tübba'a sövmeyiniz. Zîrâ Allah Rasûlü (s.a.) ona sövmeyi yasaklamıştır.
42. Âyetin Tefsiri
Allah Teâlâ bu âyet-i kerîme'lerde adaletini haber verip Nefsini oyun, abes ve bâtıldan tenzih ediyor. Başka âyet-i kerîme'lerde de bu kabilden olarak şöyle buyurur: «Biz göğü, yeryüzünü ve ikisinin arasında bulunanları boşuna yaratmadık. Bu, küfretmiş olanların zannıdır. Vay o küfretmiş olanlara cehennem ateşinden» (Sâd, 27), «Sizi boşuna yarattığımızı ve Bize hiç döndürülmeyeceğinizi mi sandınız? Gerçek hükümdar olan Allah yücedir. O'ndan başka hiç bir tanrı yoktur ve O, yüce Arş'ın Rabbıdır.» (Mü'minûn, 115-116).
«Muhakkak ki ayırdetme günü, hepsinin bir arada bulunacağı vakittir.» O gün, kıyamet günü olup Allah Teâlâ yaratıklar arasındaki hükmünü verecek; kâfirleri azablândırırken inananları mükâfatlandıracak, ilklerini ve sonuncularını bir arada toplayacaktır. «O gün, dostun dosta hiç bir yardımı olmaz.»Akrabâmn akrabaya hiç bir menfaati dokunmaz. Başka âyet-i kerîme'lerde de şöyle buyrulur: «Sûr'a üflendiği zaman; o gün, aralanndaki soy yakınlığı fayda vermez. Birbirlerine bir şey de soramazlar.» (Mü'minûn, 101), «Hiç bir yakın bir yakına soramaz. Yalnız birbirlerine gösterilirler.» (Meâric, 10, 11) Apaçık gördüğü halde hiç kimse kardeşinin halini bile sormaz.
«Yardım da görmezler.» Hiç bir dost dostuna yardım etmediği gibi onlara dışardan da yardım gelmez. «Ancak Allah'ın merhamet ettiği müstesna.» Allah'ın yaratıklarından merhamet buyurduğu müstesna o gün hiç kimsenin kimseye faydası dokunmaz. «Muhakkak ki O, Aziz, Rahîm, {geniş bir rahmet sahibi) olanın kendisidir.
50. Âyetin Tefsiri
Allah Teâlâ, Zâtına kavuşmayı inkâr eden kâfirleri ne ile azâb-landıracağmı haber verip şöyle buyurur: «Doğrusu zakkum ağacı, (söz ve fiillerinde) günahkâr (kâfir) yiyeceğidir.» Birçokları burada kasd-edilenin, Ebu Cehîl olduğunu söylemişlerdir. Şüphesiz bu âyetin hükmüne o da girmektedir. Ancak âyet-i kerîme sadece ona mahsûs değildir. İbn Cerîr der ki: Bize Muhammed İbn Beşşâr'ın... Hemmâm îbn Hâ-risMen rivayetine göre Ebu Derdâ, birisine «Doğrusu zakkum ağacı, günahkârların yiyeceğidir.» âyetini okutuyordu. O kişi «günahkârların yiyeceğidir» kısmını; yetimin yiyeceğidir, anlamına gelecek şekilde okudu da Ebu Derdâ: «Doğrusu zakkum ağacı, günahkârların yiyeceğidir.» şeklinde söyle, dedi. Yani günahkâr için zakkum ağacı dışında yiyecek yoktur. Mücâhid der ki: Şayet ondan yeryüzüne bir damla düşmüş olsaydı, yeryüzü halkının hayatını fesada verirdi. Bu haberin bir benzeri daha önce merfû' bir hadîs olarak geçmişti.
«Erimiş maden gibidir.» Zeytinyağı tortusu gibidir, de demişlerdir. «Karınlarında kaynar. (Harareti ve pisliği ile) suyun kaynaması gibi. Kâfiri yakalayın.» Nakledildiğine göre Allah Teâlâ zebanilere: «Yakalayın onu.» buyurduğunda, onlardan hemen yetmiş bin tanesi koşacaktır.. «(Önden çekerek, ardından iterek) onu cehennemin ortasına sü-rükleyin.» Mücâhid bu âyeti: Onu yakalayın ve cehenneme itin, şeklinde açıklamıştır. (...)kelimesi, cehennemin ortası anlamına-dır. «Sonra azâb olarak başına kaynar su dökün.» âyet-i kerîme'si Allah Teâlâ'nın şu kavli gibidir: «Başlan üstünden de kaynar su dökülecektir. Bununla karınlarındakiler ve derileri eritilir.» (Hacc, 19, 20).
Daha önce de geçtiği üzere melek ona, demirden topuzu ile vuracak, dimağı açılarak başına kaynar su dökülecek de bedenine inecek ve karnındaki bağırsakları eriyip topuklarından akacaktır. Allah Teâlâ bizi bundan muhafaza buyursun.
«Tad bakalım, hani güçlü olan, değerli olan yalnız sendin.» Ona bu sözleri bir azarlama ve tahkir şeklinde söyleyiniz. İbn Abbâs'tan rivayetle Dahhâk burayı şöyle anlıyor: Sen ne değerli, ne de güçlü değilsin. El-Ümevî'nin Meğâzi'sinde Esbât kanalıyla... İkrime'den rivayetine göre; o, şöyle anlatıyor: Allah Rasûlü (s.a.) Ebu Cehil —Allah ona lanet eylesin—e rastlayıp: Allah Teâlâ sana: «Sana yazıklar olsun, yazıklar. Daha ne olsun, sana yazıklar olsun, yazıklar.» (Kıyâme, 34-35) dememi bana emretti, demişti. Ebu Cehil elbisesini sıyırıp: Bana karşı sen ve arkadaşın .(Allah Teâlâ'yı kasdediyor) hiç bir şey yapamazsınız. Çok iyi biliyorsun ki Mekke'lilerin en güçlüsü benim. Ben azîz ve kerîm olanım, dedi. Allah Teâlâ da onu Bedir günü katledip zelîl kıldı, kendi sarfettiği kelimelerle onu tahkir edip «Tad bakalım, hani güçlü olan, değerli olan yalnız sendin.» âyetini inzal buyurdu.
«İşte bu, doğrusu şüphelenip durduğunuz şeydir.» âyet-i kerîme'si Allah Teâlâ'nın şu kavli gibidir: «O gün cehennem ateşine itildikçe itildikleri gün, onlara işte yalanlayıp durduğunuz ateş budur. Bu bir büyü müdür, yoksa hâlâ görmüyor musunuz?» (Tür, 13-15). Bu sebepledir ki burada da: «İşte bu, doğrusu şüphelenip durduğunuz şeydir.» buyurmuştur.
59. Âyetin Tefsiri
Allah Teâlâ mutsuzların durumunu zikrettikten sonra hemen pesinden mutluların durumunu zikrediyor. Bu sebepledir ki Kur'ân'a «ikişerli» diye isim verilmiştir. Allah Teâlâ buyurur ki: «Müttakîler (dünyada iken Allah'tan korkanlar) ise, muhakkak âhirette emîn bir makamda (cennette) dırlar.» Orada ölümden, cennetten çıkarılmadan her türlü üzüntü, korku, keder, yorgunluk, zahmet, şeytân ve şeytânın hilelerinden, diğer âfet ve musibetlerden emniyyet içindedirler. «Bahçelerde ve pınar başlarındadırlar.» Müttaküerin bu durumu, zakkum ağacından yeyip kaynar sudan içen diğerlerinin durumunun tâm tersinedir.
«İnce ipekten (gömlek ve benzeri şeyler) ve parlak atlastan (üstlerine elbiseler) giyerler, (tahtlar üzerinde) karşılıklı otururlar.» Onlardan hiç birisi bir diğerine sırtını dönmüş vaziyette oturmaz. «İşte böyle. Onları iri, siyah gözlülerle evlendiririz.» Bütün verdiğimiz bu nimet ve ihsanlar yanında onlara, son derece güzel, iri ve siyah gözlü eşler veririz. O eşler ki; «Daha önce ne bir insan, ne de cinlerin dokunmuş olduğu eşler vardır. Onlar, yâkût ve mercan gibidirler. İyiliğin karşılığı, iyilikten başka bir şey midir?» (Rahman, 56, 58, 60) İbn Ebu Hâtim'in babası kanalıyla... Enes'den —Râvî Nûh İbn Hubeyb hadîsi merfû' olarak naklediyor— rivayetine göre o, şöyle demiştir: Şayet bir huri büyük bir denize tükürmüş olsaydı, o denizin suyu tükrüğünün tatlılığından tatlanırdı.
«Orada emniyet içerisinde her meyveyi isteyebilirler.» Meyve çeşitlerinden neyi isteyecek olsalar kendilerine hemen hazır edilir. Nimetlerin kesintiye uğramasından veya gelmemesinden endîşe etmezler. Aksine her ne zaman isteseler hemen kendilerine hazır edilir. «Orada ilk ölümden başka bir ölüm tatmazlar.» Onlar orada bir daha asla ölümü tatmayacaklardır. Nitekim Buhârî ve Müslim'in Sahîh'lerinde rivayet edilen bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Ölüm, boz renkli (tüylü) bir koç şeklinde getirilir, cennet ve cehennem arasında durdurulup boğazlanır, sonra da: Ey cennetlikler ebedîlik var, ölüm yok, ey cehennemlikler ebedîlik var ölüm yok, denilir. Hadîs daha önce Meryem sûresinde geçmişti. Abdürrezzâk'ın Süfyân es-Sevrî kanalıyla Ebu Saîd ve Ebu Hüreyre'den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Cennetliklere:
Şüphesiz sizin için sıhhatli olmak var, ebediyyen hasta olmayacaksınız. Sizin için yaşamak var, ebediyyen ölmeyeceksiniz. Sizin için genç olmak var, ebediyyen kocamayacaksınız. Sizin için dâima nimet içinde olmak var, ebediyyen yoksullaşmayacaksmız, denilir. Hadîsi Müslim, İshâk İbn Rahûyeh ve Abd İbn Humeyd'den, bu ikisi de Abdürrez-zâk'dan rivayet etmişlerdir. (...)
Ebu Bekr İbn Ebu Dâvûd es-Sicistânî der ki: Bize Ahmed İbn Hafs'-ın... Ebu-Hüreyre (r.a.)den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Kim, Allah'tan korkarsa; cennete girer. Orada nimet-lendirilir, yoksul düşmez. Orada yaşar, ölmez. Elbiseleri eskimez ve gençliği sona ermez. Ebu Kasım et-Taberânî'nin Ahmed İbn Yahya kanalıyla... Câbir İbn Abdullah (r.a.)dan rivayetine göre Hz. Peygamber (s.a.)e : Cennetlikler uyur mu? diye sorulmuş da şöyle buyurmuştur: Uyku, ölümün kardeşidir, cennetlikler uyumazlar. Hadîsi Ebu Bekr İbn Merdûyeh de tefsirinde Ahmed İbn Kasım İbn Sadaka kanalıyla... Câbir İbn Abdullah'dan rivayet etmiştir ki, bu hadîste Allah Rasûlü (s.a.): Uyku; ölümün kardeşidir ve cennetlikler uyumazlar, buyurmuştur. Ebu Bekr el-Bezzâr Müsned'inde der ki: Bize Fazl İbn Ya'kûb'un... Câbir'-den rivayetine göre; o, şöyle anlatıyor: Ey Allah'ın elçisi, cennetlikler uyur mu? denilmişti, Efendimiz: Hayır, uyku ölümün kardeşidir, buyurdu. Bu hadîsi rivayet ettikten sonra Bezzâr der ki: Bunu sadece Sevrî, İbn Münkedir'den, o da Câbir'den; Sevrî'den de sadece Firyâbî rivayet etmişlerdir. Bezzâr'ın böyle söylemesine karşılık daha önce ha-disîn başka kanallardan bu şekli ile müsned olarak rivayeti geçmişti. En doğrusunu Allah bilir.
«Ve onları cehennem azabından korumuştur.» Bu büyük ve devamlı nimetlerle beraber Allah Teâlâ onları korumuş, kurtarmış, necata erdirmiş, cehennemin en alt derekelerindeki elîm azâbdan onları uzak-laştırmıştır. Böylece onları arzuladıklarına kavuşturmuş, korktuklarından emîn kılmış kurtarmıştır. Bu sebepledir ki şöyle buyurur: «Rab-bından bir lütuf olarak. İşte bu büyük kurtuluşun kendisidir,» Bütün bunlar, Allah'ın onlara lutfu ve ihsanı ile olmuştur. Nitekim sahîh bir hadîste rivayet olunduğuna göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Çalışın, doğru olun, birbirinize yaklaşın. Bilin ki hiç kimseyi ameli cennete koymayacaktır. Sen de mi ey Allah'ın elçisi? dediler de şöyle buyurdu: Ben de öyle. Ancak Allah'ın, katından bir rahmeti ve lutfu ile günâhlarımı örtmesi müstesna.
«Biz onu, öğüt alsınlar diye senin dilinde indirerek kolayca anlaşılmasını sağladık.» Biz apaçık ve kolayca indirdiğimiz şu Kur'ân-ı; dillerin en fasihi, en tatlısı ve en yücesi olan senin dilinle indirerek kolaylaştırdık ki böylece belki öğüt alırlar, anlamaya ve gereğince amel etmeye çalışırlar. Kur'ân'm bütün bu açıklığına rağmen insanlardar hâlâ küfreden, karşı gelen ve inâdlaşanlar olduğu için Allah Teâlâ el çişini teselli ile ona zafer va'dedip onu yalanlayanları helak etmekl tehdîd ederek şöyle buyurur: «Öyle ise bekle, onlar da beklemektedirler.
Çok yakında yardımın, zaferin ve üstünlüğün dünyada ve âhirette kimin olacağını bileceklerdir. Ey Muhammed, şüphesiz ki bunlar sana, kardeşlerin olan peygamberler ve rasûllere, size uyan müminleredir. Allah Teâlâ başka âyet-i kerîme'lerde de şöyle buyurur: «Allah; Ben ve peygamberlerim elbette gâlib geleceğiz, diye yazmıştır. Şüphesiz ki Allah Kavî'dir, Azîz'dir.» (Mücâdile, 21), «Şüphesiz ki Biz, peygamberlerimize ve îmân etmiş olanlara hem dünya hayatında, hem de şâhidlerin şehâdet edecekleri günde mutlaka yardım ederiz. O gün mazeretleri zâlimlere fayda vermez. La'net onların, yurdun kötüsü de onlarındır.» (Ğâfir, 51-52).