KEŞŞÂF TEFSİRİ
Cum‘a Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ
Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla…
1. Âyetin Tefsiri
kusursuz, mutlak izzet ve hikmet sahibi Allah’ı tenzih ve takdis eder.[1486] Allah’ın (âyetteki) sıfatları, övgü amacıyla merfû‘ -da- okunmuş-
tur ki; âdeta huve’l-melikü’l-kuddûs (O, mutlak hükümdardır! Eksiksiz-ku-sursuzdur!) denmektedir. (Bunları) mansūb okuman da anlamlıdır; tıpkı Arapların el-hamdu lillâhi ehle’l-hamdi (Övülmeye lâyık olan Allah’adır tüm övgüler!) demesi gibi.
2. Âyetin Tefsiri
[1487] Ümmî “Arap ümmetine mensup kişi” demektir; çünkü onlar toplumlar içerisinde okuma yazması olmayan kimselerdi. Yazma işinin Tāif ’te başladığı; onların bunu Hîrelilerden, Hîrelilerin de Enbârlılardan aldığı söylenmiştir.
[1488] “Ümmîlere kendi içlerinden bir peygamber gönderen O’dur.” ifadesi “Ümmîler topluluğuna bir ümmî gönderen O’dur.” anlamındadır. Nitekim İşaya Peygamber’in sözünde de: “Ben körlere (şeriat nedir bilme-yen) bir kör; ümmîlere de ümmî olarak gönderiliyorum.” şeklinde gelmiştir.
[1489] “Kendi içlerinden” ifadesinin, “kendi içinizden” [Tevbe 9/128] ifa-desi gibi olduğu da söylenmiştir ki yani siz onun nesebini ve durumunu bilmektesiniz.
[1490] İki Yâ’dan, nispet için olanın hazfiyle fi’l-ummîne şeklinde de okunmuştur.
[1491] “Kendilerine O’nun âyetlerini okuyan” yani tıpkı onlar gibi bir ümmî olduğu hâlde, ne bir okuma alışkanlığı bulunuyor ne de bir öğrenim görmüşlüğü biliniyor olmakla birlikte o âyetleri onlara okuyan. Herhangi bir tahsili olmayan bir ümmînin okuması açık bir mu‘cizedir.
[1492] “Onları” şirkten ve Cahiliye çirkefliklerinden “arındıran”; te-mizleyen “ve onlara kitabı ve hikmeti”; Kur’ân ve sünneti “öğreten” (bir peygamber). ا -nin şeddesiz kılınmış olanıdır ki bu’ان şeddeli انْ daki’وانْ כאnun delili ( ِ َ ’deki) Lâm[ı-Mufârika]’dır; yani onlar, senin daha vahimin gö-remeyeceğin bir sapkınlık içindedirler.
3. Âyetin Tefsiri
] 1493[ -üzerine atfedilmiş olup mec [2] ا ,ifadesi (başkalarına da) وآrûrdur; yani Allah onu kendi zamanındaki ümmîlere ve henüz bunlara katılma-mış, fakat yakında katılacak olan diğer ümmîlere de peygamber göndermiştir ki onlar Sahâbe-i Kiram’dan sonra gelecek olanlardır. Söylendiğine göre bu âyet inince; “Onlar kimlerdir yâ Resûlallah?” diye sorulmuş; Hazret-i Peygamber elini Selman’ın üzerine koyarak; “İman Süreyya yıldızında olsa, şunların için-den onu alacak kişiler mutlaka çıkar!” demiştir [Buhārî, “Tefsir”, 62; Müslim, “Fedāi-lu’s-Sahâbe”, 231]. Yine bunların sahâbeden sonra kıyamet gününe değin gelecek kimseler olduğu da söylenmiştir. وا’nin, و’un mansūb zamiri üzerine atfedilmiş olarak mansūb kılınması da caizdir; yani “onlara ve başkalarına... öğreten.” Çünkü öğretme zamanın sonuna değin aynı minvalde sürdüğünde, bunun tamamı öncesine istinat etmiş olur ve böylece sanki Hazret-i Peygamber o öğretme adına mevcut olan her şeyi üstlenen kişi olmuş olur.
[1494] Ümmî bir adama böylesine büyük bir imkân bahşetme, onu bu-nunla destekleme ve bütün bir beşeriyetin içinden onu seçmesi hususunda “O’dur mutlak izzet ve hikmet sahibi!”
4. Âyetin Tefsiri
[1495] Allah’ın hem kendi çağının hem gelecek tüm çağların insanla-rının peygamberi olma adına Muhammed’e bahşettiği “bu” lutuf, O’nun, kendisine bahşedilmesini “dilediği” ve hikmetinin gerektirdiği “kişiye” ver-mekte olduğu “Allah’ın lutfudur.”
5. Âyetin Tefsiri
[1496] Yahudiler Tevrat’ı üstlenmeleri, onu okuyup ders yapmaları, muhtevasını ezberlemeleri; ancak onunla amel etmemeleri -nitekim Tev-rat’ta Peygamber (s.a.)’in vasıfları ve gelişinin müjdelenmesi yer almasına rağmen ona inanmamışlardır- ve içindeki âyetlerden yararlanmamaları hu-susunda koca koca kitaplar taşıyan eşeğe benzetilmiştir. Eşek büyük büyük ilim kitapları taşıyıp, onlarla birlikte yürür de o kitaplar adına iki yanında ve sırtında taşıdığı meşakkat ve yorgunluktan başka bir şey anlamaz. İşte, bilip de bildiğini uygulamayan herkesin durumu budur.
Ne berbat bir durum! “Ne kötüdür Allah’ın âyetlerini yalanlayan kavmin durumu!” Bu kavim Allah’ın, Muhammed’in (s.a.) peygamberliğinin sıh-hatine delâlet eden âyetlerini yalanlayan Yahudilerdir.
] 1497[ راةَ ا ا ِّ (kendilerine Tevrat yüklendiği hâlde…) ifadesinin an-lamı; “ Tevrat’ın bilinmesinden ve uygulanmasından sorumlu olup da sonra onu taşıyamayanlar”; yani uygulamaya koymayanlar. Böylece onlar sanki Tevrat’ı(n sorumluluğunu) taşımamaktadır. İfade, hamelu’t-Tevrâte şeklinde de okunmuştur ki, “ Tevrat’ı (sözde) taşıdıkları hâlde, uygulamanın bulun-mayışı sebebiyle gerçekte onu taşımamış olanlar” anlamına gelir.
אرًا) [1498] ا ) yahmilu’l-esfâra (o kocaman kitapları üstlenirler) şek-linde de okunmuştur. Şayet“ ُ ِ ْ َ ” fiilinin i‘râbdaki konumu nedir?” dersen şöyle derim:Ya hâl olmak üzere mansūb ya da sıfat olmak üzere mecrûrdur; çünkü ُאر َ ِ kelimesi [Lâm-ı ta‘rif itibariyle], şu sözlerdeki el-leîm (çirkef ا ) gibidir;
Hakkımda ileri geri konuşan bir çirkefin1 yanından geçtiğimde [yoluma devam eder ve şöyle derim: ‘Umurumda değil… Ben değilim çünkü kastettiği!]
7. Âyetin Tefsiri
[1499] Hâde - yehûdü (Hakk’a yöneldi - yöneliyor) fiili, “biri Yahudi oldu-ğunda” kullanılır. “Allah’ın velileri…” Onlar: “Biz Allah’ın oğulları ve sevgili kullarıyız!” [Mâide 5/18] diyorlardı; yani şayet dedikleriniz gerçekse, bundan eminseniz, O’nun sizi öldürüp hemen, veli kulları için hazırladığı keramet/ikram yurduna nakletmesini Allah’tan “temenni etsenize!” Ardından, “Onlar o ölümü asla temenni edemezler” buyurmuştur ki bunun sebebi de gerçekleştir-miş oldukları inkârlarıdır. Nitekim Peygamber (s.a.)Yahudilere: “Canımı elin-de tutan [Allah]a yemin ederim ki o ölüm temennisini sizden kim dile getirirse, mutlaka tükürüğü boğazında kalır (daha sözünü bitiremeden ölür ve cehen-nemdeki yerini görür)!” demiştir. Bunlar Peygamber’in (s.a.) doğruluğuna dair kesin inanç beslemeselerdi, bunu mutlaka temenni ederlerdi; fakat biliyorlardı ki şayet bunu temenni etselerdi, mutlaka o saatte ölecekler ve o azap tehdidi gelip, kendilerini bulacaktır. Dolayısıyla onlardan hiç kimse böyle bir temen-nide bulunamamıştır. Bu da Muhammed’in (s.a.) mu‘cizelerinden biridir.1 İki kelimenin Lâm-ı ta‘rîfi de hariçteki değil, zihindeki şeyi [yani “eşek” ve “çirkef” kavramlarını] belir-
lediği için nekire hükmündedir ve bundan dolayı her iki ma‘rife kelime de sonrasındaki muzari fiilini sıfat almış olabilir. / çev.
تَ] [1500] ا ا ُ َ َ َ ifadesi, Tevbe 9/42’deki] َא ْ َ َ ْ ا ِ َ ifadesine benzetilerek, Vav’ın kesresiyle fe-temennevi’l-mevte şeklinde de okunmuştur.1 İkisinin de gelecek zamandaki olumsuzluğunu ifade etme açısından lâ ile len arasında fark yoktur. Ne var ki len edatında, lâda bulunmayan bir pekiştirme ve muhkem kılma anlamı olup bu yüzden bir keresinde; ه ْ -Bunu hiç“) وbir zaman temenni edemezler!” [Bakara 2/95]) buyrularak tekit lâfzıyla, bir keresinde ise و buyurmak suretiyle tekit lâfzı olmaksızın getirilmiştir.
[1501] Daha sonra onlara şöyle denmiştir:
8. Âyetin Tefsiri
‘gaybı ve âşikârı bilen’e döndürüleceksiniz ve O, yaptıklarınızı size bir bir haber verecek!
[1502] “De ki: Kaçıp durduğunuz” ve inkârınızın vebali sebebiyle ya-kalanmaktan korktuğunuz için temenni etme cesareti gösteremediğiniz “o ölüm var ya” onu atlatamayacaksınız ve çare yok; o sizi mutlaka gelip bu-lacak; “sonra” Allah’a “döndürüleceksiniz de” O sizi lâyık olduğunuz azaba çarptıracak!
[1503] Zeyd b. Ali ( v. 122/740; Fâ’sız) כ okurken, İbn Mes‘ûd’un ا kıraatinde כ ون şeklinde yer almıştır ki bu ikisi açıktır; Fâ’lı kıra-at ise, ي nin şart anlamı içermesi sebebiyledir. Zeyd’in kıraatinde “Kaçıp’اdurduğunuz ölüm” kısmı müstakil bir cümle kılınmıştır; yani “Ölüm, sizin kaçıp durduğunuz şeydir!” (dendikten sonra), “Ama o mutlaka sizi gelip bulacak!” şeklinde yeni bir başlangıç yapılmış olmaktadır.
9. Âyetin Tefsiri
] 1504[ م ا (Cuma günü) “toplu hâldeki kalabalık(lar) günü” demek-tir ki, [fu‘letun mef‘ûl vezninde olmak üzere] kendisine gülünene duhketun denmesine benzer. Mim’in fethasıyla yevmu’l-cume‘ati ise (kalabalıkları) toplayan gün de-mektir ki o da (fu‘aletun fâ‘il vezninde olmak üzere) duhaketun (çok gülen), lu‘a-netun (lânet okuyup duran) ve lu‘abetun (çok oynayan) kelimelerine benzer. Yev-mu’l-cumu‘ati tabiri el-cum‘atunun ağırlaştırılmış2 şeklidir ki bu da ‘usratun yerine ‘usuratun denmesine benzer. Nitekim bu lügatlerin hepsiyle de okunmuştur.َא 1 ْ َ َ ْ ِ ا َ ifadesini; َت ا ا ُ َ َ َ genel kıraatine benzer biçimde, Vav zammeli olarak levu’steta‘nâ okuyan-
lar da olmuştur. Zamme kıraatinde Vav’a itibar edilmekle birlikte, kesre kıraati açık değildir; َא ْ َ َ ْ ِ ا َ ’da Lev’in kesre okunması, א -daki Hemze-i vasılla irtibatlı gözükmektedir, yani geçişte Hemze’nin ha’اrekesi Vav’a verilmiş gibi. Anlaşılan, bu özelliği bulunmayan fe-temennevi’l-mevte kıraati de buna kıyas-lanmış olmaktadır. / ed.
2 Yani Mim’i harekelenmiş. / ed.
“Peki, م ا ْ ِ ifadesindeki Min’in mahiyeti nedir?” dersen şöyle derim:O, (namaza çağrılmanın vakit tayini adına) اذا’nın beyan ve tefsiridir.1
[1505] Nidâ ezan demektir. Demişlerdir ki; bununla, imamın minbere oturması anında okunan ezan kastedilmiştir; zira Peygamber’in (s.a.) tek müez-zini vardı; Hazret-i Peygamber minbere oturduğunda, o kişi mescidin kapısında ezan okur, Hazret-i Peygamber minberden inince de namaz için kāmet getirirdi. Sonra Ebû Bekr ve Ömer (r.anhumâ) da bu minval üzere devam ettiler. Hazret-i Osman döneminde ise insanlar çoğalıp, evler de uzak düşünce, Hazret-i Osman bir başka müezzin daha ilave etmiş ve ona ilk ezanı Zevrâ’ isimli evinin üze-rinde okumasını emretmişti. Minbere oturduğunda ikinci müezzin ezan okur; minberden inince de bu müezzin namaz için kāmet getirirdi ve bu (uygulama) Hazret-i Osman için bir kusur addedilmezdi. [ Ebû Dâvûd, “Kitâbü’s-Salât”, 224]
[1506] Söylendiğine göre bu günü cum‘a diye isimlendiren ilk kimse Kâ‘b b. Lueyy imiş. Bu güne daha önce ‘arûbe denmekte idi. Yine söylendiğine göre Ensār “Yahudilerin de Hıristiyanların da her yedi günde bir toplanmakta oldukları bir günleri var (Cumartesi ve Pazar). Gelin, biz de kendimiz için; toplanıp Allah’ı zikredeceğimiz ve namaz kılacağımız bir gün belirleyelim!” demişlerdi. Bunun üzerine insanlar “Cumartesi Yahudilerin, Pazar ise Hıristi-yanların günüdür. Siz de bunu ‘arûbe günü yapın!” demişler ve nihayet toplu-ca Es‘ad b. Zürâre’nin2 (v. 1/623) yanına varmışlar; o da kendilerine o gün iki rekât namaz kıldırmış ve onlara öğüt vermiştir; onlar da bu günü -toplanmış olmaları sebebiyle-“cum‘a günü” diye isimlendirmişlerdir ki cum‘a âyetini Al-lah daha sonra indirmiştir. İslâm’daki ilk Cuma budur; Peygamber’in (s.a.) kıldırdığı ilk Cuma ise şudur: Hazret-i Peygamber hicret ederek Medine’ye varınca, Kubâ’da Amr b. Avf oğullarının yurduna konuk olmuş; orada pa-zartesi, salı, çarşamba ve perşembe günleri ikamet etmiş ve onların mescidini kurmuştu. Sonrasında da Medine’ye gitme niyetiyle cuma günü yola çıkmıştı. Sâlim b. Avf oğullarının yurdunda; onların bir vadisinde [Ranuna] bulunuyor-ken cuma namazının vakti girince hutbe okumuş ve cumayı kıldırmıştı.
[1507] Bazılarından gelen rivâyete göre Allah Yahudilerin sözünü şu üç hususta iptal etmiştir: 1) Onlar Allah’ın velileri ve sevgili kulları olmakla övünüyorlardı; Allah Teâlâ onları: “Eğer (iddianızda) samimi iseniz haydi ölümü istesenize!” [Bakara 2/94; Cum‘a 62/6] buyurarak yalanladı. 2) Onlar Arapların kitabı olmadığı hâlde kendilerinin kitap sahibi olmalarıyla iftihar ediyorlardı; Allah Teâlâ onları koca koca kitaplar taşıyan eşeğe benzetti. 3) Onlar Müslümanlarda benzeri bulunmayan cumartesi günüyle iftihar edi-yorlardı; Allah Müslümanlar için Cuma gününü teşri kıldı. 1 Yani namaza çağrıldığınız Cuma günlerinde… / ed.2 Peygamber (s.a.) Medine’ye hicret etmeden evvel oradaki Müslümanların lideri Es‘ad b. Zürâre idi. / ed.
[1508] Hazret-i Peygamber’den şöyle rivâyet edilmiştir: “Güneşin doğduğu en hayırlı gün Cuma günüdür. (Zira) Âdem o gün yaratılmış ve o gün cennete konulup, yine o gün yeryüzüne indirilmiştir. Kıyamet de o gün kopacaktır. O, Allah nezdinde bereketli bir gündür.” [Müslim, “Cum‘a”, 17-18] Yine Hazret-i Peygamber’den şöyle rivâyet edilmiştir: “ Cebrâil, avucunda bembeyaz bir ayna olduğu hâlde bana geldi ve ‘Bu cumadır; Rabbin bunu sana sunuyor ki hem senin hem senden sonra ümmetin için bir bayram olsun. O bizim nezdimizde günlerin ulusudur ve biz ona âhirete değin yevmu’l-mezîd (bereket günü) diye-ceğiz.’ dedi. Yine Hazret-i Peygamber’den rivâyet edildiğine göre Allah’ın, her Cuma günü cehennem ateşinden azat ettiği altı yüz bin kulu varmış.
[1509] Kâ‘b’dan (v. 32/653) rivâyet edildiğine göre Allah, beldelerden Mekke’yi; aylardan Ramazan’ı; günlerden de cumayı üstün kılmıştır. Yine Hazret-i Peygamber’den nakledilmiştir ki “Her kim Cuma günü ölürse Allah ona bir şehit sevabı yazar ve onu kabir imtihanından korur. Hadiste yer al-dığına göre, Cuma günü melekler, ellerinde gümüş sayfalar ve altın kalemler olduğu hâlde mescitlerin kapılarında oturup, gelenleri sırayla yazarlar.” İlk nesil (Selef ) döneminde seher vakti ve tanyerinin ağarmasından sonra sokak-lar, meşaleler eşliğinde yürüyerek cumaya giden erkencilerle dolup taşardı.
[1510] Söylendiğine göre İslâm’da ortaya çıkan ilk bid‘at, cumaya sabah er-kenden gitmenin terk edilişi imiş. Rivâyete göre İbn Mes‘ûd erkenden yola çık-mış. Üç kişinin kendisinden önce davrandığını görünce çok mahzun olmuş ve “Seni dört kişinin dördüncüsü görüyorum; dört kişinin dördüncüsü bahtiyar olamaz!” diyerek kendi kendisine sitem etmeye başlamış [İbn Mâce, “İkāme”, 82].
[1511] Ebû Hanîfe’ye göre Cuma namazı ancak toplayıcı (merkezî) bir şe-hirde ikame edilebilir ki bunun sebebi Hazret-i Peygamber’in “Merkezî şehir dışında ne Cuma, ne teşrik tekbirleri, ne ramazan, ne de kurban bayramı var-dır.” buyurmasıdır. Toplayıcı şehir, cezaların uygulandığı ve hükümlerin infaz edildiği yer demektir ki bunun şartlarından biri de devlet reisi ya da onun yerini alabilecek birinin bulunmasıdır; zira Peygamber ‘Aleyhisselâm: “... Binaenaleyh âdil veya zalim bir yöneticisi varken kim o cumayı terk ederse...” [İbn Mâce, “İkā-me”, 93] ve “Dört şey yöneticilere bırakılmıştır; savaşsız alınan ganimetler (fey’), sadakalar, cezalar ve cumalar.” buyurmuştur. Dolayısıyla kim devlet reisinin veya kendisini yöneten bir hâkim yahut güvenlik sorumlusunun izni olmadan (Cuma için) imamlık yaparsa bu caiz değildir. İzin talebi olmaz da (halk) bir kişi üzerinde mutabık kalır, o kişi de onlara namaz kıldırırsa caiz olur. [ Ebû Hanîfe’ye göre] Cuma imamın dışında ‘üç kişiyle’; Şâfi‘î’ye göre ise ‘kırk kişiyle’ ifa edil-miş sayılır.Yolculara, kölelere, kadınlara, hastalara, yatalaklara ve Ebû Hanîfe’ye göre âmalara ve yardımcısı olmadan yürüyemeyen ihtiyara Cuma farz değildir.
[1512] Hazret-i Ömer, İbn Abbas, İbn Mes‘ûd ve benzerleri ا ُ ْ א َ (yola koyulun) şeklinde okumuşlardır. (Hatta) rivâyete göre Hazret-i Ömer ا ْ َ ْ א َ (Koşun!) okuyan bir adamı işittiğinde: “Bunu sana kim okuttu?” diye sor-muş, adam: “Übeyy b. Kâ‘b!” deyince Ömer: “O, neshedilmiş olanı okuyup duruyor! Eğer bu kıraat ا ْ َ ْ א َ şeklinde olaydı, ben de koşardım ve üst giysim düşerdi!” demiş. Denilmiştir ki; sa‘yden maksat koşmak değil, yönelmektir. Sa‘y ise her işte tasarruf etmektir ki א ا ... (“[Oğlu] kendisiyle bir-likte koşturacak çağa gelince...” [Sāffât 37/102]) ve א אن ا (“İnsan için kendi çabasından başkası yoktur.” [Necm 53/39]) âyetleri de bu kabil-dendir. Hasan-ı Basrî’nin “Sa‘yedecek olan, ayaklar değil, bilakis niyetler ve kalplerdir.”1 dediği rivâyet edilmiştir. Muhammed b. Hasan(eş- Şeybânî; v. 189/805),Muvatta’ında2 belirttiğine göre, Hazret-i Ömer Bakî‘ mevkiinde iken cuma kāmetini işitince yürümeyi hızlandırmıştı. Muhammed yine, kişi kendisini yormadığı sürece bunda bir beis olmadığını söylemiştir.
[1513] “Allah’ı zikretmeye” yani hutbe ve namaza... Allah’ın hutbeyi kendi zatının zikredilmesi olarak isimlendirmesi sebebiyle, Ebû Hanîfe Ra-himehullah, hatibin elhamdülillâh; sübhânallāh demesi gibi hutbeyi zikrul-lāh diye isimlendirilecek miktarda kısa tutsa, bu caizdir, demiştir. Rivâyete göre Hazret-i Osman [halife seçildiğinde] minbere çıkıp, (sadece) elhamdülil-lah demiş ve söz boğazına düğümlenip, ilerisini getirememişti; “Ebû Bekr ve Ömer şu makamda söyleyeceklerini hazırlarlardı. Sizin konuşkan bir devlet reisinden çok çalışkan bir devlet reisine ihtiyacınız var! Yakında size (bu makamda irat edilecek) hutbeler gelecek!” demiş ve minberden inmişti. Bu olay sahâbenin huzurunda vuku bulmuştu da hiç kimse onu yadırgama-mıştı. Ebû Hanîfe’nin iki arkadaşı (Ebû Yusuf ve Muhammed) ile Şâfi‘î’ye göre mutlaka “hutbe” denebilecek bir konuşma gereklidir.
[1514] Şayet“İçerisinde Allah’tan gayrısının zikrinin de yer aldığı bir Allah zikri nasıl ‘hutbe’ diye tefsir edilebilir?” dersen şöyle derim:Allah Resulü’nün zikredilmesi, ona ve onun râşid halifelerine ve yüksek tak-vâ sahibi müminlere senada bulunulması, (halka) nasihat ve öğüt veril-mesi; bütün bunlar “Allah’ın zikredilmesi” hükmünü taşır. Fakat bunun ötesinde aksini hak etmiş olmalarına rağmen zalimlerin ve unvanlarının zikredilmesi, onlara sena ve duada bulunulmasına gelince; bu şeytan zik-ri türünden olup bu da zikrullahtan fersah fersah uzaktır! Sessiz sedasız bir şekilde hutbeye yoğunlaşan biri, (konuşan) arkadaşına: “Sus!” dese 1 Yani yapmakta olduğu işi derhal bırakarak cumaya yönelme kararlılığı. / ed.2 Yani İmam Malik’in Muvatta’ adlı eserinin İmam Muhammed rivâyetinde. İmam Muhammed’in bu rivâ-
yeti, bazı Hicazlı ve Iraklıların rivâyetlerini ve çoğu zaman da kendi görüşünü eklediği için diğer Muvatta rivâyetleri arasında önemli yere sahiptir. Muvatta rivâyetinde Şeybânî, Medine/Hicaz ve Kûfe/Irak ekolle-rinin ihtilâfa düştüğü konularda, Kûfe ekolünün görüşlerini savunmuştur. (DİA’dan) / ed.
anlamsız bir iş yapmış olmaktadır. Peki, ya bu konuda aşırıya kaçan bir ha-tip (hak etmeyen birini övmekle) anlamsız bir iş yapmış olmayacak mıdır? İslâm’ın garip kalmasından ve çorak dönemlerden Allah’a sığınırız!
[1515] Allah Teâlâ, Allah zikrini unutturacak dünya meşgalelerinin terk edilmesi emrini kastetmiştir. Bu meşgaleler arasında sırf alış verişe yer verilmiş olmasının sebebi, Cuma gününün insanların köylerinden ve yaylalarından inip, her yönden şehre akın ettikleri bir gün olması ve şehre inip toplanmala-rının ve çarşı-pazarın bu insanlarla tıklım tıklım dolmasının, gündüzün iyice belirginleşip kuşluk vaktinin yükselmesi ve öğle vaktinin yaklaşması anına denk gelmesidir. O vakitte ticaret kızışmakta ve alışveriş çoğalmaktadır. Do-layısıyla bu vakit, alışveriş sebebiyle Allah zikrinden ve mescide koşmaktan gafil kalınmasına müsait bir zaman dilimi olunca, insanlara şöyle denilmiştir: Dünya ticaretini bırakın da, âhiret ticaretine yarışın! Kendisinden daha fay-dalı ve kârlı hiçbir şeyin bulunamayacağı Allah zikrine koşun! “Ve” faydası az, kârı ise tahminî ve vasat olan “alışverişi bırakın!”
[1516] Şayet“Bu vakitteki alışverişin terk edilmesi emredildiğine göre bu alışveriş fasit midir?” dersen şöyle derim:Ulemanın genel yaklaşımı bu yasa-ğın, alışverişin fesadını gerektirmeyeceği doğrultusundadır; çünkü (o saatteki) alışveriş özden kaynaklı (li-‘aynihî) olarak değil, vacip olandan gafil kalmayı barındırdığı için (dolaylı olarak) haram kılınmıştır. Binaenaleyh, gaspedilmiş bir arazide gaspedilmiş bir elbise ve gaspedilmiş bir su ile alınan abdestle kılınan namaz gibidir. -Bazı âlimlerden gelen rivâyete göre ise bu alışveriş fasittir.-
10. Âyetin Tefsiri
[1517] Daha sonra Allah Teâlâ Cuma namazının edasının ardından, in-sanlara yeryüzüne dağılma ve kazanç peşinde koşturma adına kendilerine mahzurlu kıldığı şeyleri serbest kılmakta; bu serbestliği de Allah’ı çokça anma, ticaret vb. hususlardan hiçbirinin insanları Allah’tan alıkoymaması, bütün ortam ve zamanlarda hiç kopmayacak şekilde Allah’a yönelmeleri hususlarının tavsiyesi eşliğinde sunmaktadır; çünkü insanların felâhı ve kurtuluşu bütünüyle buna bağlıdır.
[1518] İbn Abbas’tan rivâyet edildiğine göre (bu âyette) insanlara dünya adına herhangi bir şey talep etmeleri değil, sadece hasta ziyareti, cenazede bulunma ve din kardeşinin Allah için ziyaret edilmesi emredil-mektedir. Hasan-ı Basrî ve Sa‘îd b. el-Müseyyeb’den (v. 94/713) rivâye-te göre de emrin konusu ilim talep etmektir. Bunun nafile namaz oldu-ğu da söylenmiştir. Yine rivâyete göre, Seleften birileri bu âyete bakarak, cumadan sonra kendilerini azıcık dünya işleriyle meşgul ederlermiş.
11. Âyetin Tefsiri
[1519] Rivâyete göre Medine halkına şiddetli bir açlık ve pahalılık isa-bet etmişti. Derken, Dıhye b. Halife (v. 50/670) Suriye zeytinyağı taşıyan bir ticaret kervanı ile Medine’ye gelmişti. Tam o esnada Hazret-i Peygam-ber Cuma günü hutbe irat ediyordu. İnsanlar geri kalacakları endişesiyle derhal Dıhye’yi karşılamaya çıkmış ve Hazret-i Peygamber’le birlikte ancak az bir grup kalmıştı ki söylendiğine göre bunlar sekiz veya on bir yahut on iki ya da kırk kişiydiler. Bunun üzerine Peygamber (s.a.) şöyle dedi: “Mu-hammed’in canını elinde tutan Allah’a yemin ederim ki eğer hepsi dışarı çıksaydı, elbette Allah bu vadiyi onların üzerine ateşle tutuştururdu!”
[1520] Kervan karşıdan gelince insanlar onu davul ve alkışlarla karşı-larlardı ki işte “eğlence” ile kastedilen budur. Katâde’den rivâyet edildiğine göre, onlar bunu her kervan gelişinde üç kez yapıyorlarmış.
[1521] Şayet“İnsanlar Cuma namazında topyekûn imamdan1 ayrılırlarsa, imam nasıl davranacak?” dersen şöyle derim:[Ayrıldıklarında] imam tek başına veya üç kişiden daha az kimseyle kalırsa, eğer imamdan rükûdan önce ayrılıp gitmişlerse Ebû Hanîfe’ye göre imam öğleyi baştan kılar. Ebû Hanîfe’nin iki arkadaşına (Ebu Yusuf ve Muhammed’e) göre ise imam tekbir aldığında cema-at onunla beraber bulunuyor (da sonradan ayrıldı) iseler imam namaza devam eder. Züfer’e göre ise cemaat teşehhütten önce giderse namaz bâtıl olur.
[1522] Şayet“Allah Teâlâ iki şeyden (ticaret veya eğlence) bahsetmişken neden ileyhimâ değil de müfret sîgasıyla ileyhâ (ticaret kervanına doğru) bu-yurmuştur?” dersen şöyle derim:Bunun takdiri: İzâ raev ticâraten infaddū ileyhâ ev lehven infaddū ileyhi (Onlar bir ticaret gördüklerinde ticarete; bir eğlence gördüklerinde de eğlenceye koşuşurlar!) şeklindedir. Böylece (açık-tan) zikredilenin delâletiyle, bu ikisinden birisi hazfedilmiştir. Nitekim in-faddū ileyhivelehvenevticâraten infeddū ileyhâ şeklinde okuyanın kıraati de böyledir.2 İfade, ileyhimâ şeklinde de okunmuştur.
[1523] Peygamber’den (s.a.) nakledilmiştir ki: “Her kim Cum‘a sûresini okursa, ona Müslümanların şehirlerinde cumaya gelen ve gelmeyenlerin sayısınca onar kat sevap mükâfatı verilir.”
1 Devlet başkanından veya namaz kıldırmak üzere tayin ettiği resmi görevliden. / ed.2 “Ticaret veya eğlence” ifadesinde, her ne kadar “iki” şey varsa da, bu ikisi aynı şeyi ifade ettiğinden,
müfret hükmündedir. / ed.