İbn Kesîr'i Tefsiri

Cum‘a Sûresi — İbn Kesîr'i Tefsiri

(Medine'de nazil olmuştur.)

Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

4. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ, göklerde ve yerde bulunanların kendisini tesbîh etti­ğini bildiriyor. Yani canlı ve cansız, konuşan ve konuşmayan bütün yaratıkların Allah'ı tesbîh ettiğini haber veriyor. Nitekim İsrâ sûresin­de de «O'nu hamd ile tesbîh etmeyen hiç bir şey yoktur.» buyurmuştu. (îsrâ, 44) Tesbîhin arkasından Allah Teâlâ'nın ((Melik, Kuddûs» oldu­ğunu bildiriyor. Yani O, göklerin ve yerin sahibi ve hükmü İle bu iki­sinde tasarruf eden zâttır. Ve O, her türlü eksikliklerden münezzeh, ke­mâl sıfatlarıyla muttasıf olan Kuddûs'tur. «Azîz, Hakîm» dir. Bu sı­fatların tefsiri daha Önce birçok kere geçmişti.

«Ümmîler arasından, kendilerine âyetlerini okuyan, onları temizle­yen, onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen O'dur.» Ümmîlerden maksad, Araplardır. Nitekim Âl-i İmrân sûresinde de şöy­le buyurulur: «Kendilerine kitâb verilenler ve kitâbsız ümmüere; siz de müslüman oldunuz mu? de. Eğer İslâm olurlarsa; doğru yola girmiş­lerdir. Şayet yüz çevirirlerse; sana yalnız tebliğ etmek düşer. Ve Allah, kullarını görendir.» (Âl-i îmrân, 20) Yalnızca ümmîlerin zikredilmiş olması, onlardan başkalarının bulunmamasını gerektirmez. Ancak üm-mîlere Allah'ın lutfu çok daha belîğ ve çok daha açıktır. Nitekim Allah Teâlâ: «Doğrusu bu (Kur'ân); sana ve kavmine bir öğüttür.» (Zuhruh, 44) buyuruyor ki, bu Kur'ân'la öğüt alan başkaları için Kur'ân'ın bir Öğüt olduğunu bildirmektedir. Ayrıca «Ve yakın akrabalarını uyar.» (Şûarâ, 214) buyuruyor ki, bu ve benzeri hükümler, Allah Teâlâ'nın :«De ki: Ey insanlar; ben gerçekten Allah'ın hepiniz için gönderdiği peygam­beriyim.» (Â'râf, 158) ve «Bu Kur'ân; bana sizi de, ulaştığı kimseleri de uyarmam için vahyolundu.» (En'âm, 19) kavüleriyle çelişmez. Yine Al­lah Teâla Kur'ân hakkında «Herhangi bir güruh onu inkâr ederse; onun varacağı yer ateştir.» (Hûd, 17) kavli ve peygamberliğinin umumîliğine, bütün mahlûkâta gönderilmiş olup kızılın, karanın nebisi olduğuna de­lâlet eden âyetlerle bu âyet çelişik değildir. Bu âyetin tefsirini, yine âyetler ve sahîh hadîslerle En'âm sûresinde bildirmiştik. Hamd ve min­net Allah'a mahsûstur.

Bu âyet-i kerîme, Allah Teâlâ'nıii halîl-i İbrahim (a.s.)in Mekke halkı için duâ ettiğinde kendilerine onlardan bir rasûl göndermesini ve bu rasûlün Allah'ın âyetlerini okuyup, onları tezkiye etmesini ve on­lara kitabı ve hikmeti öğretmesini istediğinde, onun isteğine cevab ve­rildiğini doğrulamaktadır. Allah Sübhânehû ve Teâlâ —Hamd ve minnet ona mahsûstur— yolların karardığı, peygamberin azaldığı, ihtiyâcın arttığı, Arap ve Arap olmayanların yeryüzünde Allah'ın gazabına uğra­dığı, Meryem Oğlu îsâ (r.a.)nın getirmiş olduğu şeriata bağlanan çok az bir kitle müstesna —ki bunlar ehl-i kitâb'ın bakıyyeleridir— herke­sin sapıttığı bir dönemde, peygamber olarak onu göndermiştir. Bu se­beple, «Ümmîler arasından, kendilerine âyetlerini okuyan, onları te­mizleyen ve onlara kitabı ve hikmeti Öğreten bir peygamber gönderen O'dur. Halbuki onlar, daha önceleri gerçekten apaçık bir sapıklık için­deydiler.» Buyurmuştur. Şöyle ki: Araplar îbrâhîm (a.s.)in dinine bağ­lıydılar. Onun dinini değiştirip ona karşı çıkmışlardı. Tevhîd yerine şirki, yakîn yerine şekki koymuşlar ve Allah'ın izin vermediği şeyler uydurmuşlardı. Keza Ehl-i kitâb da Allah'ın kitabını değiştirmiş, tah­rif ve te'vîl etmişti. Bu esnada Allah Teâlâ Hz. Muhammed'i —Allah'ın salât ve selamı onun üzerine olsun— yüce bir şeriat, mükemmel bir ni­zâm, kapsamlı bir sistem ile bütün mahlûkâta peygamber olarak gön­dermişti. İnsanların dünya ve âhiretleriyle ilgili muhtaç oldukları her şeyin kılavuzu ve açıklaması onun şerîatındaydı. İnsanları cennete yak­laştıran ve Allah'ın rızâsına lâyık kılan davet, onun çağnsıydı. Cehen­neme yaklaştıran ve Allah'ın gazabına götüren yollan yasaklayan, hü­küm veren ve ana konularda, teferruatta her türlü şek, şüphe ve reybi izâle eden şeriat onun şeriatıydı. Allah Teâlâ —Hamd ve minnet O'na mahsûstur— öncekilerin bütün güzelliklerini onda toplamış, eskiler­den hiç bir kimseye verilmemiş olan nimetleri ve daha sonrakilerden de hiç bir kimseye verilmeyecek olanları ona vermişti. Allah'ın salât ve selâmı kıyamet gününe kadar onun üzerine olsun.

«Onlardan başkalarına da. Ki henüz onlara katılmamışlardır. Ve O; Azîz'dir, Hakîm'dir.» İmâm Ebu Abdullah el-Buhârî merhum der ki: Bize Abdullah oğlu Abdülâzîz... Ebu Hüreyre (r.a.)den nakletti ki; o, şöyle demiş :

Biz Hz. Peygamberin yanında oturduğumuz bir sırada Allah Teâlâ ona Cum'a sûresini inzal buyurdu. Burada «Onlardan başkalarına da. Ki henüz onlara katılmamışlardır.» Duyuruluyordu. Halk: Ey Allah'ın Rasûlü; bunlar da kimler? dediler. Ancak Rasûlullah (s.a.) onlara kar­şılık vermedi. Üç kere suâl edildi. Aramızda Selmân el-Fârisî de bulunuyordu. Rasûlullah (s.a.), elini Selmân'm sırtına koyarak buyurdu ki: Eğer îmân Şürekâ yıldızında olsaydı; şunlardan birçok kişiler —veya kişi demiştir— yine ona ulaşırdı. Bu hadîsi, Tirmizî, Neseî, İbn Ebu Hatim, İbn Cerîr Taberî, Sevr İbn Zeyd kanalıyla... Ebu Hüreyre'den nakletmişlerdir. Bu hadîs, bu sûrenin Medine'de nazil olduğunu göste­riyor ve Rasûlullah'ın peygamberliğinin bütün insanlara şâmil olduğu­nu belirtiyor. Çünkü «Onlardan başkaları» kavlini îran'lılar diye tef­sir etmektedir. Bu sebeple Allah Rasûlü İran'Ulara, Bizans'lılara ve di­ğer milletlere mektûblar yazmış ve onları Allah'a davet^etmiş, getirdiği hakîkata uymalarını istemiştir. Buna binâen Mücâhid ve bir başkası «Onlardan başkalarına da. Ki henüz onlara katılmamışlardır.» kavli ile İranlıların ve Arap olmayanlardan Peygamberi tastık eden herke­sin kasdedilmiş olduğunu bildirmişlerdir. İbn Ebu Hatim der ki: Bize babam... Sehl İbn Sa'd es-Saîdî'den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Ashabımdan bazı kimselerin soyunun, soyunun, soyunda öy­lesine kadınlar ve erkekler var ki; hesâbsız olarak cennete girecekler­dir. Sonra Hz. Peygamber «Onlardan başkalarına da. Ki henüz onlara katılmamışlardır.» âyetini okumuştur. Bununla daha sonra gelecek olan Muhammed ümmeti kasdedilmiştir.

«Ve O; Azîz'dir, Hakîm'dir.» Şeriatında ve kudretinde izzet ve hik­met sahibidir.

«Bu, Allah'ın lutfudur. Onu dilediğine verir. Ve Allah, büyük lü­tuf sahibidir.» Allah'ın Hz. Muhammed'e verdiği yüce peygamberlik ve onu bahusus bu ümmete peygamber olarak göndermesi Allah'ın büyük bir lutfudur.

Bu bölümü tek başına aç →

8. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ; kendilerine Tevrat'ı verdiği ve onunla amel etmesini istediği halde onu yerine getirmeyen yahûdîleri kınıyor. Ve bunlann koca koca kitablar taşıyan eşek gibi olduklarım belirtiyor. Yani bun­ların durumu üzerine kitab yüklenen ancak içinde ne olduğunu bilme­yen ve hissî olarak onları taşıyıp muhtevasını anlamayan merkeplerin durumu gibidir. Kendilerine kitâb verilmiş olan şu yahûdîler de onun lafzını ezberleyerek, ruhunu anlamamışlar ve gereğince amel etmeyip aksine te'vil, tahrif ve değiştirme yoluna sapmışlardır. Onların duru­mu eşeklerin durumundan daha kötüdür. Çünkü eşeğin anlayışı yok­tur. Bunlar ise zekâlarını kullanmamakta, idrâklerini çalıştırmamakta­dırlar. Bu sebeple Allah Teâlâ A'râf sûresinde: «Onlar, hayvanlar gibi­dirler, hattâ daha da sapıktırlar. İşte onlar; gafillerin kendileridir.» (A'râf, 179) buyurmaktadır. Burada ise müteakiben: «Allah'ın âyetle­rini yalanlamış olan kavmin durumu ne de kötüdür. Ve Allah, zâlimler güruhunu hidâyete erdirmez.» buyurmaktadır. îmâm Ahmed İbn Han-bel der ki: Bizs Numeyr... tbn Abbâs'tan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Cum'a günü, imâm hutbe okurken konuşan kim­senin durumu koca koca kitablar taşıyan eşeğin durumu gibidir. Ona; sus, diyenin cum'ası da kabul değildir.

«De ki: Ey yahûdîler; bütün insanları bir yana bırakarak yalnız kendinizin mi Allah'ın dostları olduğunu iddia ediyorsunuz? öyleyse bunda samîmi iseniz ölümü temenni edin.» Siz, kendinizi hidâyet, Mu-hammed ve ashabının dalâlet üzere olduğunu iddia ediyorsunuz ve eğer bunda da samimî iseniz; bu iki gruptan hangisinin dalâlette olduğunu belirlemek üzere ölümü isteyin. Allah Teâlâ «Yaptıklarından dolayı ölü­mü kat'iyyen temenni edemezler.» buyuruyor. İşledikleri küfür, zulüm ve fâsıklıktan dolayı, bunu asla temenni edemezler. »Allah, zâlimleri bi­lendir.» Biz, yahûdîlere meydan okuyan bu âyetle ilgili olarak Bakara sûresinin 94-96 âyetlerinde söz etmiştik. Nitekim Allah Teâlâ orada şöyle buyuruyordu: «De ki: Allah katında âhiret yurdu başkalarının değil de yalnız sizin ise ve bu iddiada samimî iseniz; haydin ölümü is­teyin. Önceden ellerinin kazandığından dolayı, onlar hiç bir zaman onu (ölümü) isteyemezler, Allah zâlimleri hakkıyla bilir. Andolsun ki onları, insanlardan şirk koşanlardan daha çok hayata düşkün bulacak­sın. Onlardan her biri bin yıl ömür verilmesini ister. Halbuki çok ya­şatılması onu azâbtan uzaklaştıracak değildir. Allah, onların ne yap­tığını hakkıyla görendir.» (Bakara, 94-96) Orada açıkladığımız gibi, Al­lah Teâlâ içlerinden kimin sapıklık üzerinde bulunduğunu belirlemek üzere ölümü istemelerini emrediyordu. Keza Âl-i İmrân sûresinde de yine Hıristiyanlara meydan okuyarak şöyle buyuruyordu: «Sana ilim geldikten sonra; kim seninle tartışırsa de ki: Gelin, oğullarımızı ve oğul­larınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıra­lım. Sonra lâ'netleşelim. Allah'ın lâ'netinin yalancıların üstüne olmasını dileyelim.» (Âl-i İmrân, 61) Meryem sûresinde ise müşriklere meydan okuyarak şöyle buyurmuştu: «De ki: Rahman, sapıklıkta olanın günle­rinin uzunluğunu uzattıkça uzatır. Nihayet tehdîd edildikleri azabı ve­ya kıyamet gününü gördükleri zaman; kimin yerinin daha kötü ve ta­raf darlarının daha güçsüz olduklarını bileceklerdir.» (Meryem, 75).

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize îsmâîl İbn Yezîd... İbn Ab-bâs'tan nakleder ki; Ebu Cehil mel'ûn şöyle demiş: Ben, Muhammed'i Kâ'be'nin yanında görürsem muhakkak onun üzerine gider ve onun boynunu çiğnerim. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) buyurmuş ki: Eğer öyle yapsaydı melekler göz göre göre onu alırlardı. Eğer yahûdîler ölü­mü temenni etmiş olsalardı, cehennemdeki yerlerini göre göre ölürler­di. Rasûlullah (s.a.)a meydan okuyanlar ortaya çıkmış olsaydılar; dö­nüşlerinde ne ailelerini, ne de mallarını bulurlardı. Bu hadîsi Buhârî, Tirmizî ve Neseî Abdürrezzâk kanalıyla Ma'mer'den rivayet eder. Bu­hârî müteakiben; Amr İbn Hâlid, Ubeydullah İbn Amr'dan, o da Abd'ül-Kerîm'den bu hadîsi rivayet etmiştir der. Neseî de ayrıca Abdurrahmân İbn Ubeyd kanalıyla Ubeydullah İbn Amr'dan nakleder ki; bu daha ta­mâm bir rivayettir.

«De ki: Gerçekten sizin kaçıp durduğunuz ölüme mutlaka yaka­lanacaksınız. Sonra da görüneni ve görülmeyeni bilene döndürüleceksi­niz. O, size neler yaptığınızı haber verecektir.» Bu âyet Nisa süresindeki şu âyet gibidir: «Nerede olursanız olun, sağlam kaleler içinde dahi ol­sanız ölüm sizi bulacaktır.» (Nisa, 78) Taberânî'nin el-Mu'cem'inde Muâz İbn Muhammed kanalıyla... Semure'den merfû' olarak nakledilir ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Ölümden kaçanın durumu; toprağın borcunu istediği tilkinin durumu gibidir. Tilki koşar, koşar yo­rulup güçsüz düşünce deliğine girer. Toprak ona der ki: Ey tilki, bor­cumu ver. Böylece tilki düşrnanıyla karşılaşır. Ve boynu kopuncaya kadar bu hali devam eder, en sonunda ölür.

Bu bölümü tek başına aç →

11. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ o gün Medine'ye gelen ve ticârete koşup cum'a hut­besini terkedenleri kınayarak buyuruyor ki; «Onlar, bir ticâret veya bir oyun gördükleri zaman; seni ayakta bırakarak oraya yöneldiler.» Seni minberde hutbe okurken bıraktılar. Aralarında Ebu'l-Âliye, Hasan, Zeyd İbn Eşlem ve Katâde'nin de bulunduğu tâbi'în'den birden çok ki­şi böyle demişlerdir. Mukâtil İbn Hayyân'ın iddiasına göre; bu ticâret, müslüman olmazdan önce Dihye İbn Halîfe'nin ticâretiydi. O, davul ça­larak halkı toplardı. Müslümanlardan pek azı müstesna cemâat Rasû-lullah'ı minberde ayakta dikili olarak bırakıp ticâret kervanına gitmiş­lerdi. Bu konudaki haber sahihtir. Nitekim İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize İbn İdrîs... Câbir'in şöyle dediğini bildirdi: Medine'ye bir kervan gelmişti, Rasûlullah (s.a.) da o esnada hutbe okuyordu. Halk çıkıp kervana gitti ve mescidde on iki kişi kaldı. Bunun üzerine: «On­lar, bir ticâret veya oyun gördükleri zaman; seni ayakta bırakarak ora­ya yöneldiler.» âyeti nazil oldu. Buhârî ve Müslim de Sahîh'lerinde Sa­lim kanalıyla Câbir'den bu hadîsi tahrîc ederler. Hafız Ebu Ya'lâ der ki: Bize Zekeriyyâ İbn Yahya... Câbir İbn Abdullah'tan nakletti ki; o, şöyle demiş: Rasûlullah (s.a.) cum'a günü hutbe okuduğu sırada Me­dine'ye bir kervan geldi. Peygamberin ashabından on iki kişiden baş­ka kimse kalmamak üzere diğerleri kervana gittiler. Bunun üzerine Ra­sûlullah (s.a.) buyurdu ki: Nefsim kudret elinde bulunan (Aliah)a ye-mîn ederim ki; sizden bir kişi kalmayacak derecede birbirinizin arkasına düşseydiniz, vâdîden üzerinize ateş akardı. Bunun üzerine «Onlar, bir ticâret veya bir oyun gördükleri zaman; seni ayakta bırakarak oraya yöneldiler.» âyeti nazil oldu. Câbir'in belirttiğine, göre Peygamberle be­raber kalan on iki kişi arasında Hz. Ebubekir ve Ömer de bulunuyordu.

«Seni ayakta bırakarak» kavli imâmın cum'a günü hutbeyi ayak­ta okuyacağına delildir. Nitekim Müslim, Sahîh'inde Câbir İbn Semu-re'den nakleder ki; Rasûlullah (s.a.) iki hutbe okurmuş ve ikisinin ara­sında otururmuş. Kur'ân okur ve halka öğüt verirmiş. Fakat burada bi­linmesi gereken bir şey var: Söylendiğine göre bu kıssa, Rasûlullah (s.a.)ın cum'a günü hutbeyi namazdan önce okuduğu sırada cereyan etmiş. Nitekim Ebu Dâvûd mürseller bahsinde der kt: Bize Mahmûd İbn Hâlid, Velîd'den, o da Ebu Muâz Bükeyr İbn Ma'rûf tan nakletti ki; o, Mukâtil İbn Hayyân'ın şöyle dediğini duymuş: Rasûlullah (s.a.) cum'a günü de tıpkı bayram günleri gibi hutbeden önce namaz kılardı. Niha­yet bir gün Hz. Peygamber hutbe okuyordu, cum'a namazım kılmıştı, bir adam gelip; Dihye îbn Halîfe ticâret kervanı ile geldi, demiş. Bu­nun üzerine herkes ticârete koşmuş ve Peygamberin yanında küçük bir topluluk kalmıştı.

«De ki: Allah'ın katında olan; oyun ve ticâretten daha hayırlıdır. Ve Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.» Allah katında bulunan âhiret diyânndaki sevâb ve ihsanlar Allah'a dayanıp tevekkül ederek vaktin­de rızkını taleb edenler için çok daha hayırlıdır.

Bu bölümü tek başına aç →