KEŞŞÂF TEFSİRİ

Cin Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ

Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla…

1. Âyetin Tefsiri

dinledikleri ve şöyle dedikleri bana vahyedildi: Doğrusu biz, öyle enteresan bir Kur’ân dinledik

Bu bölümü tek başına aç →

3. Âyetin Tefsiri

[1983] [ َِ kelimesi; medsiz olarak] ûhiye de okunmuştur; aslı (vahyedildi) أو

vuhiyedir. (‘Ona vahyetti.’ anlamında) evhâ ileyhi dendiği gibi vahâ ileyhi de denebilir. Yani1 Vav Hemze’ye dönüşmüştür. Tıpkı u‘îde, uzine ve ُ ُ وَإِذَا اْ َ ّ dendiği2 gibi ki bu, zammeli (Vakit belirlendiğinde…” [Murselât 77/11]“) أُ

her Vav’da caiz, serbest olan bir durumdur. Mâzinî (v. 249/863), işâh, isâde ve i‘âi ahîhi örneklerindeki3 gibi bütün kesreli Vav’larda bu dönüşümü ser-best kılmıştır. İbn Ebu ‘Able ise aslı üzere vuhiye okumuştur.

] 1984[ -fiilinin fâ‘ili ol (bana vahyedildi) أو ,ifadesi (dinlediği) أ اduğu için, Hemze fethalıdır; א א ا ifadesi ise (işittik) إ א (dediler) fiilinden sonra gelen ve ne denildiğini açıklayan başlangıç cümlesi olduğu için, Hemze kesrelidir. Bundan sonra gelecek bütün Enne ve İnne’ler bu ikisine hamle-dilerek okunur; yani vahyedilenler fethalı, cinlerin sözü olarak nakledilenler kesrelidir. Şu kadar var ki iki [âyet] hariç nakledilenlerin hepsi cinlerin sözü-dür. O ikisi ise, א אم âyeti ile (Şüphesiz ki mescidler…” [18]“) وأن ا א ّ َ وأ (“Ne zaman ki kalktı…” [19]) âyetidir. Tamamını fethalı okuyanlar bunları

א (Biz de ona iman ettik. [2]) ifadesindeki câr - mecrûrun mahalline at-federek okumuşlardır. Âdeta şöyle buyrulmaktadır: Saddaknâhu ve saddaknâ ennehû te‘âlâ ceddu Rabbinâve ennehû kâne yekûlu sefîhuna (… biz de onu tasdik ettik. Şunu da tasdik ettik ki; meğer Rabbimizin şanı yüce imiş. Meğer bizim beyinsiz [İblîs] şöyle diyormuş [3-4]). Diğerleri de bu şekildedir.

[1985] “Bir grup cinin…” َ َ üçten dokuza kadar kişiden oluşan bir cemaat/grup demektir. Söylendiğine göre, bunlar -İblis’in orduları da ken-dilerinden olan ve sayıları çok fazla olan- Şeysabân cinlerinden imiş. 1 Yani medsiz uhiye kıraati, vuhiyenin uhiyeye dönüşmüş hâlidir. / ed.2 Vu‘ide - u‘ide, vuzine - uzine, vukkıtet - ukkıtet.3 Vişâhın (kemer) işâh, visâdenin (yastık) isâde, אءِ أ .ifadesinin de i‘âi ahîhi şeklinde söylenebilmesi وِ

“Kardeşinin yükünden…” anlamındaki אءِ أ .Yûsuf 12/76’da geçmektedir وِ

[1986] “Doğrusu biz, bir Kur’ân dinledik, dediler.” Yani Kur’ân’ı dinleyip kavimlerine dönünce onlara dediler. Tıpkı şu âyetteki gibi: “(Hz. Peygamber’in Kur’ân okuması) bitince (cinler) birer uyarıcı olarak kavimlerine döndüler ve şöyle dediler: Ey kavmimiz! Biz, Mûsâ’dan sonra indirilen, önündekini doğru-layan, gerçeği ve dosdoğru yolu gösteren bir kitap dinledik.” [Ahkāf 46/29-30]

] 1987[ א ً َ َ (enteresan) yani fevkalâde güzel; nazmının güzelliği ve mâna-larının doğruluğu bakımından bütün kitaplardan farklı ve içinde i‘câz delilleri bulunan (bir Kur’ân). ‘Aceb (enteresanlık), ‘acîb (enteresan) yerine getirilmiş bir masdar olup bu kullanımda mübalağa vardır. ‘Aceb (sahip olduğu üstün özellikler sebebiyle) benzerlerinin sınırını aşmış olan şey demektir.

[1988] “… ki, olgunluğa erdiriyor.” Yani doğruyu gösteriyor. Rüşdden maksadın tevhid ve iman olduğu da söylenmiştir. ( א ) ifadesindeki zamir Kur’ân’a râcidir. Kur’ân’a iman etmek, ‘Allah’a ve O’nun tekliğine iman edip şirkten berî olmak’ anlamına gelince, cinler: “Bundan böyle Rabbi-mize hiç kimseyi ortak koşmayacağız!” yani bundan böyle, daha önce Şey-tan’a itaat ederek içinde bulunduğumuz şirke bir daha asla dönmeyeceğiz demişlerdir. ( ’deki) zamirin Allah’a dönmesi de mümkündür; çünkü א ِّ (Rabbimize) kelimesi bunu tefsir etmektedir.

] 1989[ א ِّ َ ر (Rabbimizin şanı) ifadesi, O’nun azamet ve büyüklüğü an-lamındadır. Cedde fülânun fî ‘aynî (Falan gözümde büyüdü.) sözünden alın-mıştır. Kelime Ömer’in (r.a.) sözünde şöyle geçmektedir: “Bizden biri Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerini okuduğu1 zaman içimizde büyürdü.” -Bir rivayete göre ise “Gözümüzde büyürdü.”- demiştir. [Buhārî; Müslim] א ِّ َ ر ifadesi, dev-let ve baht anlamındaki ceddden isti‘âre olarak, “Allah’ın mülk ve saltanatı” anlamına da gelebilir; çünkü krallar ve zenginler devlet ve baht sahibi kimse-lerdir. Mâna şöyledir: Cinler Allah’ı; büyüklüğü veya saltanat ve krallığı yahut zenginliği sebebiyle eşi ve çocuğu olmaktan münezzehlikle vasfetmektedir. Âyetin “O, eş ve çocuk edinmemiştir” kısmı da bunu beyan etmektedir. א ِّ َ ر (Rabbimizin şanı), temyiz olmak üzere cedden Rabbunâ2 ve Cim’in kesresi ile ciddu Rabbinâ şeklinde de okunmuştur. Bu okuyuşa göre mâna; “Rabbimizin rablığının doğru, ilâhlığının gerçek olması O’nun eş ve çocuk edinmeme-sini gerektirir.” şeklinde olur. İşte cinler Kur’ân’ı dinleyip tevhide ve imana muvaffak kılınınca, kâfir cinlerin Allah’ı yaratılmışlara benzetmeleri, O’nun eş ve çocuk edindiğine inanmaları gibi yanlışların farkına vardılar da Allah’ı ululayıp O’nu böyle noksanlıklardan tenzih ettiler.1 Yani içerdikleri ahkâm, dinler arası tartışmalar vd. çetin konuları kavrayıp ezbere anlatabildiği… / ed.2 Yani “Şan olarak çok yüce imiş bizim Rabbimiz!” / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

4. Âyetin Tefsiri

[1990] “Beyinsizleri”, İblîs le‘anehullâh veya onun dışındaki azgın cin-lerden biridir. َ َ zulümde ve başka şeylerde haddi aşmaktır; hayvanın otlarken uzaklaştığını anlatmak üzere kullanılan eşatta fi’s-sevmi sözünden alınmıştır. Yani o beyinsiz, işin gerçeğinden iyice uzaklaşarak bizatihi asılsız olan bir söz söylemiştir. O da Allah’a eş ve çocuk nispet etmesidir.

Bu bölümü tek başına aç →

5. Âyetin Tefsiri

[1991] Oysa bize göre; insan ve cinlerden hiçbiri Allah adına yalan söy-leyemezdi, gerçekliği olmayan bir şeyi Allah’a iftira edemezdi!.. Nitekim, Kur’ân sayesinde yalancı ve iftiracı oldukları bizce açığa çıkana dek Allah’a izãfe ettikleri şeyler hususunda onları tasdik ediyorduk!

] 1992[ ًא ِ kelimesi [ya] kavlen keziben (yalan söz) yani “kendisinde yalan כَsöylenmiş olan söz” demektir veya (ًא ِ ;mef‘ûl-i mutlak olarak mansūbdur (כَçünkü yalan da söz çeşitlerinden biridir.1 (َل ُ َ ْ َ fiilini) en len [demeyeceği] أنْ tekavvele (uydurmayacağı) şeklinde okuyan kişi, ًא ِ masdarını takavvulen כَmasdarı yerine koymuş olur, sıfat yapmaz; çünkü takavvul (uydurma) zaten kezibden (yalandan) başka bir şey olamaz.

Bu bölümü tek başına aç →

6. Âyetin Tefsiri

] 1993[ َ -haramların sarıp sarmalaması demektir. Mâna şöyledir: İn رَsanlar, cinlerden bazı ‘er’lere sığınarak onların küfür ve kibrini artırıyordu. Şöyle ki: Araplardan biri, yolculuk esnasında ıssız bir yerde akşamlayıp da başına bir tehlike gelmesinden korkunca, cinleri -büyüklerini- kastederek “Kavminin beyinsizlerinin şerrinden bu vadinin efendisine sığınırım!” der-di. İlgili cinler bu sözü işittiklerinde büyüklenirler ve “Cinlere ve insanlara efendi olduk!” derlerdi. İşte onların َ .ı yani cür’et ve azgınlıkları bu idi’رَVeya cinler, kendilerine sığınan insanları azdırıp saptırarak onların cür’et ve azgınlarını artırıyorlardı.2

Bu bölümü tek başına aç →

7. Âyetin Tefsiri

1 Bu sebeple, َل fiilinin masdarı olabilir. / ed.2 Bu durumda, ادو ifadesindeki fâ‘il ve mef‘ûl yer değiştirmiş olur; ilkinde insanlar cinleri azdırırken,

ikincide cinler insanı azdırmaktadır. / ed.

[1994] Bu ifade, cinlerin kendi aralarında gerçekleşen konuşmalarından olup “(Ey cinler!) İnsanlar da sizin sandığınız gibi sanmışlar…” anlamında-dır. İfadenin ([6, 7] cinlerin sözü değil) Allah’ın vahyettiği sözlerden olduğu da söylenmiştir. Buna göre ا א ,ifadesi cinlere (sanıyorlarmış) أ כ(tıpkı sizin sandığınız gibi) ifadesi ise Kureyş kâfirlerine ait olur.

Bu bölümü tek başına aç →

9. Âyetin Tefsiri

] 1995[ dokunmak” anlamında olup isteme/yoklama anlamında“ اisti‘âredir; çünkü mâss, talip olan ve araştıran demektir. Şâir şöyle demiştir:

Atalarımızı nesebimizde herhangi bir bozukluk var mı diye yokladık. Hepimizin, kavmi içinde şerefli bir nesebe sahip olduğu ortaya çıktı.

(Onu talep etti, istedi) anlamında talebehû, ıttalebehû ve tetallebehû de-nildiği gibi, lemesehû, iltemesehû ve telemmesehû da denilir. Cess kökü de aynı anlamdadır. Nitekim Araplar “Gözleriyle / casuslarıyla onu araştır-dılar.” anlamında cessûhu bi-a‘yunihim derlerdi. Âyet; “Göğe ulaşmak ve göktekilerin konuşmalarını dinlemek istedik.” anlamındadır.

] 1996[ َس َ .kelimesi, hurrâs (bekçiler) anlamında müfred bir isimdir اHuddâm (hizmetçiler) anlamındaki hadem gibi. Bu sebeple şedîd (sert) keli-mesi ile vasıflanmıştır. Eğer kelimenin lafzı değil de anlamı dikkate alınsay-dı (çoğul olarak) şidâden denmesi gerekirdi. Benzeri şu beyittir:

Sabah erkenden haber getiren yayalardan da süvarilerden de korkarım.Bu mısrada da racl (yaya) ve rakb (süvari) kelimeleri,1 ruccâl (yayalar) ve

rukkâb (süvariler) anlamında müfred kelimelerdir.] 1997[ ا ً َ א kelimesi رَ ً َ َ gibidir; bu da (izleyen, gözetleyen) anlamın-

daki râsıdın çoğulu olup “(Şeytanlara) atılmayı gözetleyen alevli varlıklar” demektir. Bunlar, şeytanlara alevler atan ve onların (gökteki konuşmala-rı) dinlemesini engelleyen meleklerdir. ا ً َ kelimesinin râsıd anlamında رَşihâbın sıfatı olması da mümkündür. Tıpkı şu ifadede olduğu gibi:

... ve aç bağırsakları2 Yani o (cin), kendisini izleyen ve orada onu bekleyen bir gözetleyici bulur!1 Şiirde racl ve rakb kelimelerinin ism-i tasğirleri kullanılmıştır. Haber getiren bir yayacıktan da, bir süva-

ricikten de… / ed.2 Mi‘an ciyâ‘an ifadesinde, mi‘an kelimesi müfret olduğu hâlde, sıfatı çoğuldur. Muhtemelen, bağırsak

doğası gereği çoğul bir organ olduğundan, çoğul bir kelime ile nitelenmiştir. / ed.

[1998] Şayet “Öyle anlaşılıyor ki Câhiliye döneminde taşlama yoktu.1 Oysa “Gerçek şu ki Biz, en yakın göğü kandillerle donattık ve onları şeytan-lara atılan mermiler hâline getirdik.” [Mülk 67/5] buyrulmuş ve yıldızların ya-ratılmasında ‘göğü donatmak’ ve ‘şeytan taşlamak’ gibi iki fayda olduğu bil-dirilmiş.” dersen şöyle derim: Bazıları bunun Peygamber’in (s.a.) bi‘setindensonra meydana geldiğini ve onun mucizelerinden biri olduğunu söylemiş-lerdir. Doğrusu ise bunun bi‘setten önce de var olduğudur. Zira Câhiliye şiirinde bu husustan bahsedilmiştir. Bişr b. Ebû Hâzim şöyle demiştir:

Yaban eşeği, ayakların toprağa gömüldüğü yumuşak bir arazide dişisini takip ederek onu koşturuyor. Sıpası da ikisinin arkasından yıldız kayması gibi hızlıca koşuyor.

Evs b. Hacer (v. 620 m.) şöyle demiştir:

Kayan parlak yıldız gibi süratle koştu (atım)! Arkasından öyle bir toz duman oldu ki onu uzun bir çadır halatı sanırdın.

‘ Avf b. el-Hara‘ da şöyle demiştir:

[Öyle koşar ki atım], yanında dişisi olmayan yaban eşeğini / öküzünü, peşinde kan kırmızı bir hat bırakarak kayan parlak yıldız gibi sürer getirir bize doğru.

Fakat yine de şeytanlar bazı durumlarda kulak hırsızlığı yapabiliyorlar-dı. Peygamber (s.a.) gönderilince alev toplarının atılması çoğaldı ve bu öy-lesine görülür bir şekilde arttı ki insanlar ve cinler tam anlamıyla bunun farkına vardılar ve kulak hırsızlığı bütünüyle engellenmiş oldu. Ma‘mer’den (v. 209/824) şöyle rivayet edilir: İbn Şihâb ez- Zührî’ye (v. 124/742), “Câhili-ye döneminde yıldızlarla (şeytanlar) taşlanıyor muydu?” diye sordum. “Evet” dedi. “Peki, ‘Meğer, biz orada (gaybın) dinlenebileceği yerlerde otururmu-şuz…’ [9] âyeti hakkında ne dersiniz?” dedim. “Peygamber (s.a.) gönderilin-ce bu iş iyice arttı ve şiddetlendi.” dedi. Zührî, Hz. Hüseyin’in oğlu Ali’den (v. 94/712), o da İbn Abbas’dan şöyle rivayet etmiştir: Peygamber (s.a.), ensardan bir grupla birlikte oturuyordu, o anda bir yıldız kayması oldu ve ortalık aydınlandı. O “Câhiliye döneminde bu gibi şeylere siz ne derdiniz?” buyurdu. Oradakiler, “Büyük bir kimse ölüyor veya büyük adam olacak bir çocuk doğuyor, diye konuşurduk” dediler. [Müslim, “Kitâbü’s-Selâm”, 124]

1 Bu âyetten, sanki Câhiliye döneminde cinlerin taşlanmadığı anlaşılıyor. Oysa… / ed.

[1999] [8. Âyetteki] ْ َ ِ ُ (doldurulmuş) fiilinde, vuku bulan şeyin dolmak ve çokluk olduğuna delil vardır; َ ِ א َ َ א ُ ُ ُ َ (Meğer, biz orada [gaybın] din-lenebileceği yerlerde otururmuşuz) âyeti de buna delildir. Yani “biz orada bekçi ve alevtopu bulunmayan oturacak bazı boş yerler bulabiliyorduk. Şu an ise oturulacak yerlerin hepsi dolmuş durumda!” İşte Peygamber’e (s.a.) rastlayıp onun Kur’ân okumasını dinleyinceye kadar sözkonusu cinleri yer-yüzünde dolaşmaya sevkeden durum budur.

Bu bölümü tek başına aç →

10. Âyetin Tefsiri

[2000] Diyorlar ki; bu olay gerçekleşince, yani alev toplarıyla taşlamalar artıp gök haberlerinin dinlenmesi engellenince, dedik ki: Bu, yeryüzünde-kiler için Allah’ın murat ettiği bir iş olup bu iş de; ya şerdir ya da reşed, yani hayırdır; yani ya azaptır ya da rahmettir yahut ya hizlândır ya da tevfiktir; başka bir şey değil…1

Bu bölümü tek başına aç →

11. Âyetin Tefsiri

[2001] “Meğer bizim aramızda da; hem sâlihler” yani takvâ sahibi ‘iyi’ler “hem de bunun dûnundakiler” yani bunlar dışında bir topluluk “varmış.” مٌ ُ ْ َ אمٌ َ ُ َ ّ א إِ ِ א Bizim her birimizin belli bir yeri‘ [:Bu gizli varlıklar derler ki]“) وَvardır.” [Sāffât 37/164]) âyetinde olduğu gibi mevsuf hazfedilmiştir. Bu ikinci grupta olanlar sâlihlik bakımından tam olgun değil, orta seviyede olanlar-dır. Yahut bunların gayr-i sâlih kimseler olduklarını murad etmişlerdir.

[2002] “Biz de türlü türlü yollar tutturmuşuz.” ifadesi, zikredilen tak-simatı açıklamaktadır; yani biz birbirinden farklı, ayrı ayrı yollara sahibiz. Veya durumlarımızın farklılığı bakımından çeşitli yollar gibiyiz. Yahut şu mısrâda olduğu gibi muhtelif yollardayız.

[Öyle hafif, hızlı gider ki benim mızrağım] yolu sür‘atle katettiği gibi tilkinin…Veya muzāf olan ا -ın hazfedilip muzāfun ileyh olan zamirin onun yeri’اne konularak; bizim yollarımız, birbirinden ayrı yollardır.

[2003] el-Kıt‘atu (parça) kelimesi kata‘a (kesti) kökünden geldiği gibi el-kıddetu (fırka) kelimesi de kadde (bir şeyi uzunluğuna kesti, yardı) kö-künden gelmiştir. Yollarınد َ ِ (türlü türlü) diye nitelenmesi, د َ ِ kelimesinin bölünme ve parçalanmaya delâlet etmesinden dolayıdır.1 Burada “bilgi çalmaya çalışan cinlerin taşlanmasının hayır mı şer mi olduğu”ndan ziyade, kâhinler ve

şairler tarafından terviç edilen “cinlerin gaybdan haber verebilme” özelliğinin kendilerinde olmadığı, yani bunlara isnat ederek gaybdan haber veren kâhin vs.nin yalancı olduğu vurgulanmaktadır. Mealde yansıttığımız gibi… / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

12. Âyetin Tefsiri

] 2004[ رض ًא ve (yeryüzünde) ا َ َ (kaçarak) kelimeleri iki hâldir; yani “Meğer yeryüzünün neresinde olursak olalım Allah’ı asla âciz bırakamazmı-şız; yeryüzünden göğe doğru kaçarak da yine imkânı yok Allah’ı âciz bıra-kamazmışız!” Şöyle de denilmiştir: “Meğer Allah bizim için yeryüzünde bir şey murat ederse de Allah’ı âciz bırakamazmışız; istesek de1 Allah’ın elinden kaçıp kurtulamazmışız.”

[2005] Zann kesin inanış (yakîn) anlamındadır. İşte cinlerin hâllerinin ve sahip oldukları inançların durumu budur; içlerinde hayırlılar, şerliler ve hayırla şer arasında orta durumda bulunanlar vardır. Ve şuna inanmaktalar ki; Allah Teâlâ azizdir, galiptir; istediği bir şeyi mutlaka yapar, kaçmak iste-yen hiç kimse O’ndan kaçıp kurtulamaz.

Bu bölümü tek başına aç →

13. Âyetin Tefsiri

[2006] “Kılavuzu işitir işitmez ona iman ettik.” ifadesi, onların Kur’ân’ı işitip ona iman ettiklerini bildirmektedir.

] 2007[ אفُ َ ifadesi fe-huve lâ yehāfu (korkmaz) anlamındadır; çünkü cümle mübtedâ ve haber takdirinde olup başına Fâ gelmiştir. Böyle olma-saydı lâ yehaf (korkmasın) denilirdi. Şayet “Fiilin ref‘edilip haber mevki-inde olabilmesi için kendinden önce bir mübtedâ takdir edilmesinin ve mecburen başına Fâ gelmesinin faydası nedir? Fiil lâ yehaf (korkmaz)2 şek-linde olsaydı, bunların hiçbirine gerek kalmayacaktı.” dersen şöyle derim: Bunun faydası şudur: Peki, kişi böyle yapınca ne olur? [denmekte ve cevaben] fe-huve lâ yehāfu (O korkmaz!) buyrulmuş olmaktadır. Ve bu, müminin kurtulacağı, bunda şüphe bulunmadığı ve böyle bir hakka, başkasının değil sadece müminin sahip olacağı gerçeğine delâlet eder. A‘meş nehiy olarak fe-lâ yehaf (korkmasın) şeklinde okumuştur.

1 Yani “Acaba Allah hakkımızda ne karar vermiş? Önceden öğrenip kurtulabilir miyiz?” gibisinden göğü yoklasak da… / ed.

] 2008[ א ً َ א و رَ ً ْ َ ifadesi, (i) “bir bahs veya rahakın cezasını çekmekten [korkmaz]” demektir; yani mümin, hiç kimsenin hakkını yemediği ve hiç kim-seye zulmetmediği için bunların hesap ve cezasını çekeceğinden korkmaz. Bu da Allah’a iman etmiş bir kişinin mezãlimden1 uzak durması gerektiğini gösterir. Nitekim Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Mümin, insanların can-ları ve malları konusunda kendisinden emin olduğu kimsedir.” [Tirmizî, “İman”, 38] (ii) Şu da kastedilmiş olabilir: Haksızlığa uğramaktan korkmaz, bilakis amel-lerinin karşılığı tam bir şekilde verilir. “Yüzlerini zillet bürür…” [Kalem 68/43] âyetindeki zillet ve horluğun kendisini kaplamasından da korkmaz.

Bu bölümü tek başına aç →

15. Âyetin Tefsiri

beyr (v. 94/713) ile ilgili şöyle nakledilmiştir: Haccâc, kendisini öldürmek isteyince ona; “Benim hakkımda ne dersin?” diye sordu. O da ٌאدل ٌ א diye2 cevap verdi. Oradakiler, Sa‘îd’in Haccâc’ı hak ve adaletle nitelediğini sana-rak; “Ne güzel söyledi!” dediler. Haccâc ise; “Bre câhiller! O beni zâlim ve müşrik olarak isimlendirdi!..” dedi ve “(Haktan) sapanlara gelince, onlardır cehenneme odun olanlar!” [Cin 72/15] ve “Böyleyken, (putları) Rablerine denk tutuyorlar inkârcı nankörler!” [En‘âm 6/1] âyetlerini okudu.

[2010] Cinlere sevap verilmeyeceğini iddia edenler, ‘Allah bunların kâfirle-rini cehennemle tehdit etmiş, ama Müslüman olanlarına bir şey vaat etmemiş!’ derler. Oysa onların Müslümanlarına vaat olarak; “Kim teslimiyet gösterirse, bunlardır işte doğruyu arayanlar!” [Cin 72/14] âyeti yeter; çünkü burada alınacak sevabın sebep ve gerekçesi zikredilmektedir. Allah öyle âdildir ki, nankör kâfiri cezalandırıp, doğru yolda gidene sevap vermemek O’nun şânına yakışmaz!

Bu bölümü tek başına aç →

17. Âyetin Tefsiri

] 2011[ enneden tahfif edilmiştir. Bu ifadeler (cinlerin sözü değil) Allah’ın أنْPeygamberimiz’e vahyettiği sözlerdendir. Mâna şöyledir: Bana durumun ve olayın şöyle olduğu vahyedildi: Eğer cinler dosdoğru yol üzere gitselerdi1 Yani zulmün söz konusu olduğu şeylerden… Yani itikadî ve amelî yanlışlıklardan… Bilindiği gibi,

zulüm iki türlüdür; inançta zulüm, amelde zulüm. Örneği: Allah’ı tevhid etmek gerekirken O’na ortak koşmak vahim bir zulümdür. Dinî emir-yasaklara riayetsiz, fâsıkane yaşamak ise amelî zulümdür. / ed.

אدلٌ 2 ٌ א eğer ksıt ve adaletten alındığında, “kıst ve adalet sahibi” gibi anlaşılabilir; ancak Sa‘îd (rh.) bunu eğrilik anlamındaki kusûttan ve sapma anlamındaki ‘udûl kökünden kullanmaktadır. / ed.

yani onların babaları olan Cânn, başlangıçta olduğu gibi Allah’a ibadet ve taat üzere devam etseydi, kendini Âdem’e secde edemeyecek kadar büyük görmeseydi, nankörlük etmeseydi; çocukları da İslâm üzere kendisine tâbi olsaydı mutlaka onlara nimetler verir, rızıklarını genişletirdik.

[2012] [Burada rızık nâmına] ‘bol su’yu zikretmiştir -ki Dal’ın fethasıyla ve kesresiyle ق َ bol demektir ve her iki şekilde de okunmuştur-; çünkü hem geçim malzemelerinin hem de rızık genişliğinin aslı odur.

[2013] “Onları bol su ile suvarır, onlara bol bol rızık veririz ki” kendilerine verilen bu nimetlere nasıl şükredecekleri hususunda “onları sınayalım.” Anla-mın şöyle olması da mümkündür: Kur’ân’ı dinleyen cinler, [yine] onu dinleme-den önceki (batıl) yolları üzere gitmeye devam ederler, o yolu terkedip İslâm’a girmezlerse, kendilerini bilmedikleri yerden peyderpey helâke sürüklemek için rızıklarını mutlaka genişletirdik “ki onları ayartalım1” yani bu nimetler, on-ların fitneye düşüp şehvetlerine uymalarına ve günahlarını artırmalarına yol açsın. Veya bu nimetlere nankörlükleri sebebiyle onları cezalandıralım...

] 2014[ ِ ِّ yani Rabbine kulluk etmekten veya O’nun öğüdünden ذכ رَyahut vahyinden... ُ ُכْ ْ َ (onu sokar) fiili; “Biz onu azaba sokarız!” anlamında, zammeli ve fethalı Nun ile de okunmuştur. İfadenin aslı, َ َ َ ِ ْ כَכُ َ َ א (Sizi sokan nedir bu Kavurucu’ya? [Müddessir 74/42]) âyetinde olduğu gibi neslukhu fî ‘azâbin (Biz onu bir azabın içine sokarız!) şeklindedir. Dolayısıyla fiil, ya ُ َ ْ َ ُ אرَ ْ âyetinde (Mûsâ kavminden yetmiş kişi seçmişti.” [A‘râf 7/155]“) وَاolduğu gibi câr [ ] hazfedilip mânası fiile bitiştirilerek [hazf u îsāl ile] veya nes-lukhu kelimesinin nudhilhu anlamını içermesi sebebiyle iki mef‘ûl almıştır. “Onu soktu.” anlamında selekehû da eslekehû da denilir. Şair şöyle demiştir:

Nihayet, (yendikleri) askerleri Kutâide denilen dağ kıvrımına sokunca…

] 2015[ ا ً َ َ (yükselen) kelimesi, sa‘ide (yükseldi, üzerine çıktı) fiilinden masdardır. Çekimi sa‘ide - sa‘aden ve su‘ûden şeklindedir. Azabı bu kelimeyle nitelemiştir; çünkü bu azap, azap gören kişinin üzerine çıkar, onu alteder, ona galip gelir de kişi ona dayanamaz. Hz. Ömer’in (v. 23/644) şu sözü de bu kabildendir: “Bana, kız isteme konuşması kadar ağır gelen” yani beni zorlayan, beni ezen “bir şey yoktur!” [Mâ tasa‘‘adenî…]

Bu bölümü tek başına aç →

18. Âyetin Tefsiri

[2016] Bu da Peygamber’e (s.a.) vahyedilenler cümlesindendir. Anla-mın; ve li-enne’l-mesâcide li’llâhi fe-lâ ted‘û (Ve mescitler Allah’a ait olduğu için, [O’nunla beraber hiç kimseye] dua etmeyin) şeklinde olduğu da söylen-miştir. Buna göre li-ennedeki Lâm, lâ ted‘û fiiline bağlıdır; yani mescitlerde Allah ile beraber hiç kimseye dua etmeyin; çünkü mescitler sadece Allah’a ve O’na edilecek ibadete aittir.

[2017] Hasan-ı Basrî’den nakledildiğine göre; mescitlerden maksat yer-yüzünün tamamıdır; çünkü yeryüzünün tamamı Peygamber (s.a.) için mes-cit kılınmıştır. Bundan muradın, bütün mescitlerin kıblesi olmak hasebiyle Mescid-i Haram olduğu da söylenmiştir ki şu âyet de bu husustan bah-setmektedir: “(Sizin Kâbe’yi âbad etmenizi engellemeğe çalışarak) Allah’ın mescitlerinde O’nun isminin anılmasını engelleyen ve oraların harap olma-sı için koşturan birinden daha zalimi olabilir mi?” [Bakara 2/114] Katâde’den (v. 117/735) nakledilmiştir ki; Yahudiler ve Hıristiyanlar havralarına ve kiliselerine girdikleri zaman Allah’a ortak koşarlardı. Bu sebeple mescitlere girdiğimizde bize sadece ve sadece Allah’a dua etmemiz emredildi. Şu da söylenmiştir: Mescitlerden maksat yedi secde organıdır. Nitekim Peygam-ber (s.a.) de şöyle buyurmuştur. “Bana yedi organ üzerine secde etmem emredildi. Bunlar; alın, burun, iki el, iki diz ve iki ayaktır.” [İbn Mâce, “İkâme-tü’s-salevât”, 19] el-Mesâcid kelimesinin sucûd (yani secde etmek) anlamındaki mescedin çoğulu olduğu da söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

19. Âyetin Tefsiri

[2018] Allah’ın kuluPeygamber’dir (s.a.). Şayet “Burada (‘Allah’ın kulu’ yerine) Allah Resûlü” veya ‘Peygamber’ buyrulmalı değil miydi?” dersen şöyle derim: Cümlenin takdiri; “Bana, ‘Allah’ın kulu dua etmek için kalktığında…’ diye vahyedildi” şeklindedir. Bu, Peygamber’in kendi-sinden bahsettiği bir konuşma içerisinde geçtiği için tevazu ve tezellül ge-rektiren bir kelime kullanılmıştır. Veya kelime şu anlamı ifade etmek için kullanılmıştır: Allah’ın kulunun sadece Allah’a kulluk etmesi akıldan uzak, anormal bir durum değildir ki cinler onun üzerinde keçe gibi birbirlerine geçsinler.

[2019] “Kul Allah’a dua etmek için kalktığında” ifadesi, “Kul Allah’a kulluk etmek için kalktığında” anlamındadır. Bununla Peygamber’in (s.a.) Nahle’de sabah namazını kılması murad edilmiştir ki cinler, yanına o vakit gelmişler ve onun Kur’ân kıraatini dinlemişlerdi.

[2020] “(Cinler) onun üzerinde âdeta keçe gibi birbirlerine geçmekte-dirler.” Cinler, Peygamber’in (s.a.) ibadetini, ashabının da kıyam, rükû ve secdede nasıl ona uyduklarını görünce hayret ederek, Hz. Peygamber’in okuduğu Kur’ân’a hayran kalarak neredeyse onun üzerine yığılıyor / düşü-yorlardı; çünkü daha önce benzerini görmedikleri bir şeyi görmekte idiler; daha önce benzerini işitmedikleri bir şeyi işitmekte idiler. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Hz. Muhammed; peygamber olarak, müşriklerin sahte tanrılarına yaptıkları ibadetlerine aykırı bir şekilde tek Allah’a kulluk etmek üzere kalktığında [yani kıyam ve isyan ettiğinde] müşrikler, onun aleyhi-ne birbirlerine destek çıkıp ona düşmanlıkta yardımlaşarak âdeta birbirine geçmiş keçe gibi üst üste onun üzerine yığılıyorlardı!

] 2021[ َِ “saç, yün vs. nesnelerin birbirine girerek oluşturduğu keçe”

anlamındaki libdenin çoğuludur. Libdetu’l-esed (aslan yelesi) tabiri bu kök-ten gelmektedir. ا ً َ

ِ kelimesi lübeden şeklinde de okunmuştur; lübde de libde (keçe) anlamındadır. Kelime; tıpkı sâcidun - succedun örneğindeki gibi lâbi-din (aslan) çoğulu olarak lübbeden şeklinde ve lebûdun (kene) çoğulu olarak iki zamme ile, -sabûr - subur örneğindeki gibi- lübüden şeklinde okunmuş-tur.1 Katâde’den nakledilmiştir ki; (kâfir) insanlar ve cinler, Hz. Peygam-ber’in getirdiği dini (Allah nurunu) söndürmek için yığınlar hâlinde bir araya geldiler. Oysa Allah, Resûlüne yardım etmeyi ve getirdiği dini, ona düşmanlık edenlere galip kılmayı murad etmekte idi.

אم] [2022] א َ ifadesini] kesre ile ve innehû okuyan, bu sözü cinlerin وأ söylediği şeylerden saymıştır. Buna göre mâna şöyle olur: Cinler bu sözü (Kur’ân’ı dinledikten sonra) kavimlerinin yanına döndüklerinde, Hz. Pey-gamber’in namazı ve ashabının onu önder kabul edip yanında kenetlenme-leri çerçevesindeki gördüklerini onlara anlatmak üzere söylemişlerdir.

Bu bölümü tek başına aç →

20. Âyetin Tefsiri

[2023] (Allah’ın kulu) kendisine düşmanlık etmekte birleşenlere dedi2 ki; “Ben sadece Rabbime dua ederim!” Yani size kabul edilemeyecek kötü bir şey getirmedim. Ben sadece tek olan Rabbime kulluk ederim “ve hiç kimse-yi O’na ortak koşmam.” Bu da sizin bana kızmakta, benden nefret etmekte ve bana düşmanlıkta birleşmenizi gerektirecek bir şey değil!.. Veya Hz. Pey-gamber, ‘birbirine geçmiş keçe gibi’ hayretler içinde üzerine yığılan cinlere şöyle demektedir: Gördüğünüz gibi, benim sadece Allah’a kulluk etmem 1 (i) “Peygamber’e yırtıcı aslan gibi saldırıyorlardı!” (ii) “… kene gibi yapışıyorlardı!” / ed.2 Müfessir “de ki” ( ) okuyuşunu değil, “dedi ki” (אل ) kıraatini esas almaktadır; o zaman fâ‘il “Allah’ın

kulu” olacaktır. / ed.

ve O’na ortak koşulmasını reddetmem, şaşılacak bir şey değil! Asıl, Allah’tan başkasına kulluk eden ve O’na ortak koşan kimseye şaşılır. Yahut bu sözü cin-ler, Peygamber’den (s.a.) bahisle kavimlerine (döndüklerinde) söylemişlerdir.

Bu bölümü tek başına aç →

21. Âyetin Tefsiri

] 2024[ ا ً َ ا nef‘an (fayda vermeye) anlamındadır. Yahut رَ َ (zarar) keli-mesiyle azgınlığı kastetmektedir ki Übeyy b. Kâ‘b’ın (v. 33/654), âyeti ğayyen ve lâ raşeden1 şeklinde okuması buna delâlet eder. Mâna şöyledir: Benim size zarar vermeye ve fayda sağlamaya gücüm yetmez; çünkü zarar veren defayda veren de Allah’tır. Veya sizi ne zorla azdırmaya ne de zorla yola getirmeye gücüm yeter; buna gücü yetecek olan sadece Yüce Allah’tır. [23. âyetteki] א ً َ إ(Yapabileceğimtek şey, iletmek.) ifadesi, gücüm yetmez” ifadesinden istisna-dır; yani gücüm sadece Allah’tan gelen mesajları iletmeye yetiyor.

Bu bölümü tek başına aç →

23. Âyetin Tefsiri

[2025] “De ki: Allah’a karşı bana hiç kimse garantör olamaz; O’ndan başka da asla sığınak bulamam” ifadesi ara cümle olup Hz. Peygamber’in kendisinden gücü nefyedip acziyetini beyan edişini pekiştirmek için geti-rilmiştir. Şu anlamda ki Allah, onun için hastalık, ölüm vb. bir kötülük dileyecek olsa, hiç kimsenin onu Allah’tan koruması veya onun Allah’ın dışında sığınabileceği bir sığınak bulması mümkün değildir.

] 2026[ ا ً َ َ ْ ُ “sığınılan yer” demektir; aslı müddehal (girilen yer)dir; lahd (meyletmek) kökünden gelmektedir. ا ً َ َ ْ ُ ’in “kaçacak delik” ve dönecek yer” anlamında olduğu da söylenmiştir.

[2027] [21. âyetteki “De ki benim gücüm yetmez” ifadesi] kāle lâ emliku (Dedi ki: Benim gücüm yetmez.) şeklinde de okunmuştur; yani Allah’ın kulu, müşriklere veya cinlere böyle söyledi. Bunun, cinlerin kendi kavimlerine söylediği sözlerden olması da mümkündür.

1 O zaman anlam; “Benim sizi ne azdırmaya ne de yola getirmeye gücüm yeter!” şeklinde olur. ا و ً َ ا ً َ ifadesi, Allāhu a‘lem, Kur’ân’ın “gece ile gündüzün işlevlerinin anlatıldığı Yûnus 10/67 vb. âyetlerde رَolduğu gibi, îcâz üslubu gereği, darran ve lâ nef‘an ve lâ ğayyen ve lâ raşeden (Benim size ne zarar vermeye ne de fayda sağlamaya; sizi ne azdırmaya ne de yola getirmeye gücüm yeter!) şeklindeki uzun ibarenin -her iki tarafından biri hazfedilmiş sayılarak- kısaltılması şeklinde de değerlendirilebilir. / ed.

[2028] Şu da söylenmiştir: א ً َ (iletmek) kelimesi, ا ً َ َ ْ ُ (sığınak)tan be-deldir; yani Allah’tan başka sığınak bulamam; tek sığınağım O’ndan bana gelen mesajları iletmektir. Bir görüşe göre de; إ‘nın aslı in lâ olup mâna şöyledir: Eğer Rabbimin mesajlarını gerektiği şekilde iletmezsem, Allah’ın karşısında hiç kimse beni himaye edemez! Tıpkı in lâ kıyâmen fe ku‘ûden (Ayağa kalkmayacaksan, oturmaya devam et.) ifadesindeki gibi.

] 2029[ ِ א َ א ,kelimesi (Allah’ın mesajları) وَرِ ً َ (iletmek)e atfedilmiştir. Âdeta şöyle denmektedir: Benim sizinle ilgili olarak, sadece Rabbimden bana gelen mesajları iletmeye gücüm yeter. Mâna şöyledir: Ben Allah’tan tebliğ ediyorum; sözü Allah’a nispet ederek “Allah şöyle şöyle buyuruyor” diyorum. Yine, Allah’ın bana gönderdiği mesajları, onlara bir şey ilave et-meden ve onlardan bir şey eksiltmeden tebliğ ediyorum.

[2030] Şayet “Belleğa ‘an denilmeli1 değil miydi? Nitekim Peygam-ber (s.a.) belliğû ‘annî belliğû ‘annî (Benden iletin! Benden iletin! [Velev bir âyet…]) hadisinde fiili bu şekilde kullanmıştır.” dersen şöyle derim: Bura-daki Min harf-i cerinin tebliğ ile bir bağı yoktur; tamamen ِ َ ا ِ اءَةٌ َ (“Allah ve Resulünden son ihtar.” [Tevbe 9/1]) âyetindeki Min konumundadır; yani belâğan kâinen mine’llāh (Allah tarafından [yani O’nun izniyle] olan bir tebliğ).

[2031] [ َ אرَ ن (Şüphesiz onun için cehennem ateşi vardır!) ifadesi] “Onun cezası, onun için cehennem ateşinin olmasıdır.” anlamında Hemze’nin fethasıyla fe-enne le-hû nâra cehenneme şeklinde de okunmuştur. Tıpkı َ ُ ُ ِ ن (“Ganimetlerin beşte biri Allah’ındır…” [Enfâl 8/41]) âyetindeki

gibi ki burada da anlam, “Ganimetin hükmü, onun beşte birinin Allah için… olmasıdır.” şeklindedir.

] 2032[ َ ’deki çoğul anlamını dikkate alarak [çoğul sîga ile] א (ebe-diyen) buyurmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

24. Âyetin Tefsiri

[2033] Şayet “ (sonunda) kelimesi nereye bağlanmış da bun-dan sonraki kısım ona sonyapılmış?” dersen şöyle derim: “ (so-nunda) kelimesi, [19. âyetteki] “Onun üzerinde âdeta keçe gibi birbir-lerine geçmektedirler.” ifadesine bağlıdır. Şu anlamda ki; Müşrikler, Hz. Peygamber’e düşmanlıkta yardımlaşıyor; onun yardımcılarını za-yıf görüyor ve onları azımsıyorlardı. Sonunda kendilerine vaat edi-len Bedir gününü ve Allah’ın, elçisini kendilerine galip kıldığını gördüklerinde -veya kendilerine vaat edilen kıyamet gününü gördüklerinde-

א 1 ً َ kelimesi ‘an harf-i ceri ile kullanılarak, א ا ً َ buyrulmalı… / ed.

“işte o zaman, kimin yardımcısının daha güçsüz ve sayıca daha az olduğunu öğ-renecekler!” Yahut (sonunda) kelimesi mahzûf bir fiile bağlı olup kâfirlerin Hz. Peygamber’i güçsüz görmeleri ve yanındakileri azımsamaları hâli de buna delâlet etmektedir. Allah bir bakıma şöyle buyurmaktadır: Bunlar, kendilerine vaat edileni sonunda görünceye kadar bulundukları hâl üzere devam edecekler!..

[2034] Müşrikler, inkâr niyetiyle “Ne zamanmış bakalım şu bize vaat edilen şey!?” diyorlardı. Kendilerine şöyle denildi:

Bu bölümü tek başına aç →

26. Âyetin Tefsiri

26. Gaybı bilen O... Gaybını da kimseye açıklamaz;
Bu bölümü tek başına aç →

27. Âyetin Tefsiri

gözcüler salar.

Bu bölümü tek başına aç →

28. Âyetin Tefsiri

sayabildiği hâlde- ‘Bakalım, Rablerinin mesajlarını iletmişler mi?’ görsün (ve buna dayanarak, hem elçilerini hem de ümmetlerini sorguya çeksin)...

[2035] “De ki:” O kesinlikle olacak, bunda şüphe yok. Bu sebeple sa-kın onu inkâr etmeyin! Çünkü Allah onun geleceğini vaat etti ve Allah asla vaadinden dönmez. Vaktine gelince… Onun ne zaman vuku bulacağını bilmiyorum; zira Allah, onun vaktinin gizlenmesinde gözettiği bir maslahat sebebiyle bunu beyan etmiyor.

[2036] Şayet “Yoksa Rabbim onun için bir süre (emed) mi koymuştur?’ ifadesinin anlamı nedir? Oysa burada kullanılan emed kelimesi yakın bir za-manı da, uzak bir zamanı da ifade edebilir. Nitekim âyette “Kişi günahları ile kendisi arasında uzak bir mesafe olmasını isteyecek!” [Âl-i İmrân 3/30] buyru-luyor.” dersen şöyle derim: Peygamber (s.a.), vaat edilen şeyi yakın görüyor ve âdeta şöyle diyordu: Bu size vaat edilen, her an gelebilecek bir şey mi, yok-sa kendisine bir müddet tayin edilen bir şey mi, bilemiyorum. “Gaybı bilen O’dur…” ُ ِ ُ (açmaz) fiili fe-lâ yutli‘u (bildirmez, açıklamaz) anlamındadır.

] 2037[ لٍ ;kelimesi, “râzı olduğu kimse”yi açıklamaktadır (bir elçi) رyani Allah, gaybını kendisinden razı olduğu herkese değil, sadece razı olup özel olarak nübüvvet için seçtiği kişiye bildirir. Bu ifadede kerametlerin iptali söz konusudur; çünkü keramet izãfe edilen kimse, kendisinden razı olunan bir evliya bile olsa, elçi değildir. Oysa Allah gaybı kendilerine bildirmeyi, razı olunanlar arasından elçilere özgü kılmıştır. Yine, burada kehânet ve tencimin (yani yıldızların durumundan gayble ilgili tahminlerde bulunmanın) boş şey-ler olduğu anlamı bulunmaktadır; çünkü bu iki işle uğraşanlar, Allah’ın razı olmasından en uzak ve O’nun hışmına en çok uğrayan kimselerdir!

[2038] Allah risâlet için seçtiği elçisinin önünden ve ardından gözcüler -yani onu şeytanlardan koruyacak, onları uzaklaştıracak, şeytanların vesvese ve karıştırmalarından onu muhafaza edecek koruyucu melekler- gönderir. Ta ki elçi, Allah’ın kendine vahyettiği şeyleri tebliğ edebilsin. Dahhâk’tan (v. 105/723) nakledilmiştir ki; gönderilen her elçinin yanında onu, melek suretine girip de kendisini aldatmak isteyen şeytanlardan koruyan1 melekler olmuştur.

[2039] Allah Teâlâ, gönderdiği elçilerin, Rablerinin mesajlarını tam olarak iletip iletmediklerini görmek için böyle yapmıştır. ِ ِ ْ َ ْ ِ ِ وَ َ َ ِ َ ْ ِ (onun önünden ve ardından) ifadesinde lafza bakılarak zamir müfred; ا ُ َ ْ أْ ِ ِّ رَ تِ َ א ِ ifadesinde ise mâna dikkate (Rablerinin mesajlarını iletsinler) رِalınarak çoğul kullanılmıştır. Tıpkı َ ِ ِ א َ َ َ אرَ ُ َ ِن َ (onun için cehennem ateşi vardır. Onlar orada ebedi kalacaklardır.” [23]) âyetindeki gibi. Mâna şöyledir: Rablerinin mesajlarını, ziyade ve noksandan korunmuş olarak ol-duğu gibi iletmişler mi [bakalım]. Bu durumda, َ َ ْ َ

ِ (‘bilsin’ diye) şeklinde ilmin zikredilmesi, َ ِ ِ א ُ ْ ا َ َ ْ َ َ (Biz; içinizden, cihad edenlerle sabre-denleri (diğerlerinden) ayırt edinceye kadar…” [Muhammed 47/31]) âyetinde zikredilmesi gibidir.2 Meçhul olarak li-yu‘leme (bilinsin diye) şeklinde de okunmuştur.

[2040] “Onların ellerindekini tam anlamıyla bildiği hâlde…” Allah, elçilerinin ellerindeki bütün dinî hüküm ve esasları tam anlamıyla bilmek-tedir. Hiçbir şeyin O’na gizli kalması, O’nun bunlardan tek bir harfi bile unutması mümkün değildir. Allah bunlar üzerinde gözetmendir, koruyu-cudur; damlalardan, kumlardan, ağaç yapraklarından, deniz köpüklerinden vs. her bir şeyi teker teker sayabilir! Böyle olduğu hâlde nasıl olur da elçile-rin elinde bulunan vahyini ve kelâmını bilemez olur!?

] 2041[ دًا َ َ hâldir; yani Allah her şeyi sayılı bir şekilde kaydetmiştir. Veya ihsāen (saymak) anlamında mef‘ûl-i mutlaktır.

[2042] Peygamber’den (s.a.) nakledilmiştir ki “Her kim Cin sûresini okursa, Muhammed’i (s.a.) tasdik eden ve onu yalanlayan cinler sayısınca köle azat etmiş sayılır.”

1 Müfessir hafaza kelimesini Peygamber’i koruyan anlamına hamletmekte ise de âyetin akışından, bunla-rın; elçinin ne yaptığını kontrol edip kayda alan kirâmen kâtibîn kabilinden melekler oldukları anlaşıl-maktadır. / ed.

2 Tefsiri için o âyete ve dipnotunda verilen makaleye bkz. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →