İbn Kesîr'i Tefsiri
Cin Sûresi — İbn Kesîr'i Tefsiri
(Mekke'de nazil olmuştur.)
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
17. Âyetin Tefsiri
Allah Teâlâ, cinlerden haber vererek onlann kendi aralarında şöyle konuştuklarını bildiriyor: ((Gerçekten aramızda, sâlihler de vardır ve bundan aşağı olanlar da.» Yani sâlih olmayanlar da. «Biz, türlü türlü yollara ayrılmışız.» Muhtelif yollara ve farklı görüşlere bölünüp parçalanmışız. İbn Abbâs, Mücâhid ve bir başkası bu ifâdeye şöyle mânâ vermişlerdir: İçimizden mü'nıin olan da var, kâfir olan da. Ahmed İbn Süleyman en-Necâd, Emâlî isimli eserinde der ki: Bize Eşlem İbn Sehl... Ebu Muâviye'den nakletti ki; o, A'meş'in şöyle dediğini işittim, demiş: Bize bir.cinnî gidip gelirdi. Ben kendisine; en çok sevdiğiniz yemek nedir? dedim. O; pirinç, dedi. Biz ona pirinç yemeği getirdik. Ben, lokmaların kalktığını görüyor, ancak cinlerden hiçbirini görmüyordum. Dedim ki: Bizde bulunan bu mezheb sahiplerinden sizde de var mı? Evet, dedi. Ben; sizdeki Râfızîler ne durumdadır? dedim de o; içimizdeki en kötüleri onlardır, dedi. Ben, bu rivayetin isnadını şeyhimiz Hafız Ebu'1-Hac-câc el-Mızzî'ye sunduğumda, o; bu rivayetin A'meş'e isnadı sahihtir, dedi.
Hafız İbn Asâkîr Şâm'lı Abbâs İbn Ahmed'in hâl tercümesinde şöyle der: Ben, geceleyin evimde bulunduğum bir sırada bazı cinnîlerin şu şiiri okuduklannı işittim: öyle gönüller var ki; sevgi onları temizlemiş,
Ve yolları doğulardan batılardan bağlanmış.
Allah sevgisiyle koşarlar, Allah onların Rabbıdır,
Yaratıklardan uzaklaşıp gönülleri Allah'a bağlanmıştır.
«Doğrusu biz, yeryüzünde kalsak da Allah'ı âciz bırakamayacağımızı, kaçsak da O'nu asla âciz bırakamayacağımızı anladık.» Biz, Allah'ın kudretinin üzerimizde hâkim olduğunu, istesek ve kaçmaya çalışsak da, yeryüzünde Allah'ı âciz bırakamayacağımızı, her yerde O'nun bizim üzerimizde Kadir-i Mutlak olduğunu anladık. «Doğrusu biz, hidâyeti işittiğimizde ona inandık.» Bununla övünüyorlardı. Bu, yüce bir şeref, üstün bir nitelik ve övünülebilecek bir özelliktir.
«Kim Rabbına îmân ederse; o, ecrinin eksiltilmesinden ve kendisine haksızlık edilmesinden korkmaz.» İbn Abbâs, Katâde ve başkaları der ki: İyiliğinin eksiltilmesinden veya kendi yaptığından başka kötülüklerin üzerine yüklenmesinden korkmaz. Allah Teâlâ'nın buyurduğu gibi: «Kim de inanmış olarak sâlih ameller işlerse; o, zulümden ve hakkının yenmesinden korkmaz.» (Tâhâ, 112).
«İçimizde teslim olanlar da vardır, kendine yazık edenler de.» İçimizden kimimiz müslümandır, kimimiz azgın. Hakkı çiğneyip aşan. Buradaki kelimesi âdil anlamına gelen kelimesinin tersidir.
«Kim teslim olursa; işte onlar, doğru yolu aramış olanlardır.» Kendileri için kurtuluşu arayanlardır. «Kendilerine yazık edenlere gelince; onlar da, cehenneme odun oldular.» Cehennemin kendileriyle ısıtıldığı yakıt oldular.
(Şâyet onlar, yol üzerinde istikâmeti bulmuş olsalardı; onlara bol bol su içirirdik. Ki onları bununla tecrübe edelim.» Tefsîrciler bu âyetin mânâsı üzerinde iki ayrı görüş serdetmişlerdir:
1- Eğer azgınlar, İslâm yolunda dosdoğru istikâmete girseler, dönüp müslüman olsalar ve bu istikâmette devam edip gitselerdi; onlara bol bol su verirdik. Bu bol sudan maksad, rızık genişliğidir. Nitekim Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurur: «Eğer onlar; Tevrat'ı, İncil'i ve kendilerine Rablarmdan indirilmiş olanı, dosdoğru tutsalardı; muhakkak ki hem üstlerinden hem de ayaklarının altlarından yiyeceklerdi.» (Mâide, 66), «Şayet kasabaların halkı inanmış ve sakınmış olsalardı; elbette üzerlerine gökten ve yerden bereketler açardık.» (A'râf, 96). Bu takdirde «Onları bununla tecrübe edelim» kavlinin mânâsı; onları deneyip imtihan edelim, demek olur. Nitekim Mâlik, Zeyd İbn Eşlem'-den nakleder ki; o, buraya şöyle anlam vermiştir: Kimin hidâyet üzere devam edip gittiğini, kimin de azgınlığa yuvarlandığını tecrübe edelim. Avfî de İbn Abbâs'tan nakleder ki; «Şayet onlar, yol üzerinde istikâmeti bulmuş olsalardı» kavlindeki istikâmetten maksad, itaattir, demiştir.
Mücâhid ise; yoldan maksad, İslâm'dır, der. Saîd tbn Cübeyr, Saîd İbn Müseyyeb, Atâ, Süddî ve Muhammed İbn Kâ'b el-Kurazî de böyle derler. Katâde «Şayet onlar, yol üzerinde istikâmeti bulmuş olsalardı.» kavline şöyle mânâ vermiştir: Eğer onların hepsi inanmış olsalardı; yeryüzünü onlar için genişletirdik. Mücâhid ise «Şayet onlar, yol ürerinde istikâmeti bulmuş olsalardı» kavimdeki yolun, Hak yolu olduğunu söylemiştir. Dahhâk da böyle söyler ve yukarıda zikrettiğimiz bu iki âyeti buna delil getirir. Bunlar ve çoğunluk, buradaki .«tecrübe edelim» kavline imtihan ve deneme anlamını vermişlerdir. Mukâtil der ki: Bu âyet; yedi yıl yağmur yağmayınca Kureyş'li kâfirler hakkında nazil olmuştur.
2- «Şayet onlar, yol üzerinde istikâmeti bulmuş olsalardı» Sapık yola istikâmet tutturmuş olsalardı, «Onlara bol bol su içirirdik.» Onları kötülüğe götürmek için nzıklannı derece derece genişletirdik. Nitekim Allah Teâlâ'nm şu kavilleri de bu anlamdadır: «Onlar, kendilerine hatırlatılan şeyleri unutunca; Biz de kendilerine her şeyin kapılarını açtık. Nihayet kendilerine verilen o şeyler yüzünden sevinince; onları, ansızın yakaladık ve bütün ümitlerinden mahrum kaldılar.» (En'âm, 44), «Zannederler mi ki; kendilerine mal ve oğullar vermekle, iyiliklerde onlar için acele davranmaktayız? Hayır farkında değiller.» (Mü'mi-nûn, 5^-56). Bu, Ebu Miclez'in sözüdür. O; «Şayet onlar, yol üzerinde istikâmeti bulmuş- olsalardı» kavimdeki yoldan maksad, sapıklık yoludur, demiştir. îbn Cerîr Taberî ve îbn Ebu Hatim böyle rivayet ederler. Beğavî de, Rebî' İbn Enes, Zeyd İbn Eşlem ve Kelbî ile îbn Keysân'dan böyle nakleder. Bu âyetin devamındaki «Ki onları bununla tecrübe edelim» kavli bu yönelişi te'yîd edici niteliktedir.
«Kim Rabbının zikrinden yüz çevirirse; onu, gittikçe artan bir azaba uğratır.» Gittikçe artıp şiddetlenen, elem verici bir azaba. îbn Ab-bâs, Mücâhid, İkrime, Katâde ve İbn Zeyd; gittikçe artan bir azaba kavlinin, birlikte rahat etme imkânı bulunmayan sıkıntılar ve meşakkatler anlamına geldiğini söylemişlerdir. îbn Abbâs, bunun cehennemde bir dağ olduğunu söylerken, Saîd İbn Cübeyr onun, cehennemde bir kuyu olduğunu söylemiştir.
24. Âyetin Tefsiri
Allah Teâlâ kullarına yalnız ve yalnız kendisine ibâdet etmelerini, kendisine başkasını ortak koşmamalarını emrederek buyuruyor ki: »(Muhakkak ki mescidler, Allah içindir. Öyleyse Allah ile beraber başkasına ibâdet etmeyin.» Katâde der ki: Yahûdî ve Hıristiyanlar, havralarına ve kiliselerine girdiklerinde Allah'a şirk koşarlardı. Bu sebeple Allah Teâlâ Nebiy-yi Zîşânına; yalnız ve yalnız kendisinin birliğini haykırmalarım emretmiştir. İbn Ebu Hatim der ki: Ali İbn Hüseyn... İbn Abbâs'-tan nakletti ki; o, bu âyet konusunda şöyle demiştir: Bu âyetin indiği gün, yeryüzünde Kabe'deki Mescid-i Haram ve mukaddes evdeki llyâ mescidinden başka bir mescid yoktu. A'meş der ki: Cinler; ey Allah'ın Rasûlü, bize izin ver de seninle birlikte mescidinde namaza duralım, dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ, «Muhakkak ki mescidler, Allah içindir. Öyleyse Allah ile beraber başkasına' ibâdet etmeyin.» âyetini indirdi ve böylece; namaz kılın, ama insanların araşma karışmayın, denildi. İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Abd İbn Humeyd... Saîd İbn Cübeyr'den nakletti ki; o, «Muhakkak ki mescidler...» âyeti hakkında şöyle demiş: Cinler Hz. Peygambere: Biz mescide nasıl gelebiliriz? Biz onlardan uzağız, dediler. Yani namaza nasıl katılabiliriz? Biz senden uzağız, dediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu. Süfyân der ki: Husayf, İkrime'nin bu âyetin bütün mescidler hakkında nazil olduğunu söylediğini bildirir. Saîd İbn Cübeyr ise bu âyetin secdeye katılan organlar hakkında nazil olduğunu söyler; Yani secde yapan organlar Allah içindir, onlarla Allah'tan başkasına secde etmeyin. Bu konuda bir de sahîh hadîs rivayet edilir. Abdullah İbn Tâvûs, İbn Abbâs'tan nakleder ki; Ra-sûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Ben, yedi kemiğim üzerine secde etmekle emrolundum: Alın kemiği —eliyle burnunu gösterdi— iki el, iki diz ve iki ayağın çevresi.
«Doğrusu Allah'ın kulu, kalkıp O'na yalvarınca; neredeyse çevresinde keçe gibjl oluyorlardı.» Avfî, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirdi: Cinler Hz. Peygamberin Kur'ân okuduğunu işitince; onun okuduğu Kur'ân'a tutkunluklarından dolayı üzerine yığılıverdiler. Peygambere yaklaştılar, nihayet peygamber onların durumunu bilmeden bu sûrenin baştarafını okumaya başladı. Onlar Kur'ân'ı dinliyorlardı. Bu, Zü-beyr îbn Avâm'dan da rivayet edilen görüştür. İbn Cerîr Taberî der ki: Bana Muhammed İbn Ma'mer... İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirdi: Cinler, kendi kavimlerine dediler ki: «Doğrusu Allah'ın kulu, kalkıp O'na yalvarınca; neredeyse çevresinde keçe gibi oluyorlardı.» Yani onlar peygamberin ve ashabının namaz kıldığını, rükû'a ve secdeye vardıklarım görünce; ashabının peygambere itâatmdan hayrete düştüler de kendi kavimlerine «Doğrusu Allah'ın kulu, kalkıp O'na yalvarınca; neredeyse çevresinde keçe gibi oluyorlardı.» dediler. Bu ikinci görüş de Saîd îbn Cübeyr'den rivayet edilmiştir.
Hasan der ki: Rasûlullah (s.a.), Lâ İlahe İllallah diyerek kalkıp insanları gerçek Rablarına davet edince; araplar ona karşı toplandılar. Katâde de bu âyetin tefsirinde der ki: İnsanlar ve cinler bu dini söndürmek için toplandılar, ama Allah Teâlâ onu desteklemek, ileri götürmek ve karşı çıkanlara üstün kılmak üzere onları durdurdu. Bu üçüncü görüş de İbn Abbâs, Mücâhid ve Saîd ibn Cübeyr'den rivayet edilmiştir. İbn Zeyd'in ve İbn Cerîr Taberî'nin de tercih ettiği görüş budur. Müteâkib ifâdeden de açıkça bu görüş anlaşılmaktadır: «De ki: Ben, ancak Rabbıma yalvarırım. Ve O'na hiç kimseyi ortak koşmam,» Yani Hz. Peygambere işkence edilip karşı çıkılıp yalanlayarak aleyhinde toplanılınca; getirdiği hakkı ibtâl etmek üzere herkes ona düşmanlıkta birleşince; o: «Ben, ancak Rabbıma yalvarırım.» demiştir..Yalnız ve yalnız eşi ve benzeri olmayan Rabbıma ibâdet eder, ücretimi O'ndan diler ve O'na dayanıp tevekkül ederim. «Ve O'na hiç kimseyi ortak koşmam.» demiştir.
«De ki: Ben, size zarar vermeye de, iyilik yapmaya da muktedir değilim.» Ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim ve bana sadece vahyedil-mektedir. Ben, Allah'ın kullarından bir kulum. Sizi doğru yola sevket-mek veya eğri yola götürmek konusunda elimden bir şey gelmez. Her şeyin varıp duracağı yer Azîz ve Celîl olan Allah'tır. Ve arkasından da Rasûlullah, Allah'a karşı hiç bir kimsenin kendisini savunup müdâfaa edemeyeceğini haber veriyor. Ve diyor ki: Eğer ben, O'na isyan etmiş olsam, hiç bir kimse beni O'nun azabından kurtaramaz. «Ve ben, O'ndan başka bir sığınak da bulamam.» Mücâhid, Katâde ve Süddî kelimesine, sığınak anlamını vermişlerdir. Bir başka rivayette de Katâde bu kelimeye yardımcı ve sığınak anlamı veya dost ve bannak anlamını vermiştir.
«Benim vazifem, ancak Allah katından olanı ve O'nun risâletle-rini tebliğ etmektir.» Bazıları derler ki; Bu ifâde «Ve ben O'ndan başka bir sığınak da bulamam.» kavlinden istisnadır. Yani Ben, O'ndan başka bir sığınak bulamam, ancak Allah katından olanı ve O'nun ri-sâletini tebliğ ederim. Ayrıca bu ifâdenin, «Doğrusu kimse beni Allah'a karşı savunamaz.» kavlinden istisna olması da mümkündür. Yani beni hiç bir kimse Allah'a karşı savunup kurtaramaz. Ancak Allah'ın benim üzerime yüklediği risâlet vazifesini tebliğ etmem beni kurtarabilir. Nitekim Allah Teâlâ bir başka âyette şöyle buyurur: «Ey Peygamber; Rab-bından sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan; O'nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah, seni insanlardan korur.» (Mâide, 67).
«Kim, Allah'a ve Rasûlüne isyan ederse; muhakkak ki onun için, cehennem ateşi vardır. Orada ebediyyen kalacaklardır.» Ben size yalnızca, Allah'ın risâletini tebliğ ediyorum. Bundan sonra kim isyan ederse; bu isyanına karşılık onun için cehennem azabı vardır. Orada ebediyyen kalacaklardır. Kaçıp kurtulma ve çıkış imkânları yoktur.
«Nihayet kendilerine va'dedilenieri gördükleri zaman, kimin yardımcısının daha zayıf ve sayıca daha az olduğunu bileceklerdir.» İnsanlardan ve cinlerden şu müşrikler, kıyamet günü kendilerine va'dedilen şeylerin gerçekleştiğini görünce; kimin yardımcısının daha güçsüz ve sayısının daha az olduğunu göreceklerdir. Onlar mı, yoksa Allah'ın birliğini kabul eden mü'minler mi? Hayır, müşriklerin hiç bir yardımcıları yoktur ve onlar, Allah'ın orduları karşısında sayıca çok azdırlar.
28. Âyetin Tefsiri
Allah Teâlâ; Rasûlüne, insanlara şöyle demesini emrediyor: Ben, kıyametin vaktini bilmem. Uzak mı yakın mı olduğunu da anlamam: «De ki: Size va'dedilen yakın mıdır, yoksa Rabbım onu uzun süreli mi kılmıştır bilemiyorum.» Bir müddet sonra mı gerçekleşecek bilmiyorum. Bu âyet-i kerîme câhil halkın arasında yaygın olan ve Peygamberin toprağın altına ısınmayacağını bildiren hadîsin yalan ve aslı olmadığını göstermektedir. Gerçekte biz hiç bir kitabta da böyle bir hadîse rastlamadık. Zaman zaman Hz. Peygambere kıyametin vakti sorulurdu da o, bunlardan hiçbirine cevâb vermezdi. Nitekim Cebrâîl (a.s.) de bir bedevî suretine girip kendisine: Ya Muhammed, bana kıyametten haber ver, dediğinde: Soru sorulan da sorandan daha iyi bilir değildir, diye karşılık vermiştir. Yine bedevî yüksek bir sesle: Yâ Muhammed, kıyamet ne zamandır? diye seslendiğinde, Rasûlullah (s.a.): Yazıklar olsun sana, o olacaktır, hâlâ ona hazırlanmadın mı? demiştir. Bedevî; ben ona namazımın ve orucumun çokluğu ile hazırlanmadım, ancak Allah'ı ve Rasûlünü severim, dedi. Rasûlullah (s.a.): Öyleyse sen, sevdiğinle berabersin. Enes der ki: Müslümanlar bu hadîse sevindikleri kadar, hiç bir şeye sevinmemişlerdi. îbn Ebu Hatim der ki: Bize babam... Ebu Sa-îd el-Hudrî'den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Ey âdem-oğulları, aklınız başınızda ise kendinizi ölülerden sayın. Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemîn ederim ki; size va'dolunanlar muhakkak gelecektir. Ebu Dâvûd da el-Melâhim kitabının sonunda der ki: Bize Mû-sâ îbn Sehl... Ebu Sa'lebe'den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Allah Teâlâ bu ümmeti yarım günden başka âciz bırakacak değildir. Bu hadîsin rivayetinde Ebu Dâvûd münferid kalmıştır. Sonra Ebu Dâvûd şöyle der: Bize Amr İbn Osman... Sa'd îbn Ebu Vakkâs'tan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Ben umarım ki ümmetim Rabbınuı huzurunda yanm günden başka geciktirilerek âciz bırakılmasın. Sa'dJÇbn Ebu yakkâs'ajjrarım gün ne kadar? dendiğinde o; beş yüz, yıldır, dedi. Bu rivayetin, naklinde de Ebu Dâyûd münferid kalmıs-
«Gaybı bilendir. Gaybını kimseye açıklamaz. Ancak beğenip seçtiği bir peygamber müstesnadır.» Bu âyet-1 kerîme Allah Teâlâ'nın şu kavli gibidir: «Dilediği kadarından başka O'nun ilminden hiç bir şey kavrayamazlar.» (Bakara, 255). Burada ise buyuruyor ki: O, görüleni ve görülmeyeni bilir. Allah'ın haberdâr kıldıklarından başka mahlûkâ-tuıdan hiç bir kimse O'nun gaybmdan hiç bir şey bilemez. .«Kimseye gaybını açıklamaz. Ancak beğenip seçtiği bir peygamber müstesnadır.». Bu ifâde; gerek melek, gerekse beşer türünden peygamberleri içine alır. «Çünkü onun önünden ve ardından gözcüler koyar.» Aynca o peygambere, meleklerden gözcüler ve gözeticiler tahsis eder. Onu Allah'ın emriyle korurlar ve beraberindeki ilâhî vahyi halka anlatmalarım sağlarlar. Bu sebeple âyetin devamında «Tâ ki Rabîarınm risâletlerini gerçekten tebliğ etmiş olduklarını bilsin. Onların yaptıklarını kuşatmış ve her şeyi bir sayı ile saymıştır.» buyuruyor. Müfessirler «Rabîarınm risâletlerini gerçekten tebliğ etmiş olduklarını bilsin.» kavlindeki zamirin kime âit olduğunda ihtilâf etmişlerdir. Bazıları bunun Hz. Peygambere râci' olduğunu söylemişlerdir. Nitekim îbn Cerîr Taberî der ki: Bize Abd îbn Humeyd... Saîd İbn Cübeyr'den nakletti ki; o, «Gaybı bilendir. Gaybını kimseye açıklamaz. Ancak beğenip seçtiği bir peygamber müstesnadır. Çünkü onun önünden ve ardından gözcüler koyar.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Cebrâîl ile beraber dört tane koruyucu melek vardır. «Tâ ki Rablannın risâletlerini gerçekten tebliğ etmiş olduklarını bilsin.» Yani Muhammed (s.a.) bunu bilsin. İbn Ebu Hatim de bu hadîsi Ya'kûb el-Kummî'den nakleder. Dahhâk, Süddî ve Yezîd İbn Ebu Habîb de bunu bu şekilde rivayet ederler.
Abdürrezzâk, Ma'mer kanalıyla Katâde'den nakleder ki; o, «Tâ ki Rablannın risâletlerini gerçekten tebliğ etmiş olduklarını bilsin.» kavli hakkında şöyle.demiştir: Allah'ın nebîsi kendisine gelen elçilerin Allah'ın enirini tebliğ ettiklerini bilsin. Meleklerin onu koruyup savunduklarım anlasın diye. Said İbn Ebu Arûbe de Katâde'den böylece rivayet eder. îbn Cerîr Taberî de bu rivayeti tercih eder.
Başka bir görüş daha zikredilmiştir. Şöyle ki: Avfî, İbn Abbâs'tan nakleder ki; «Ancak beğenip seçtiği bir peygamber müstesnadır. Çünkü onun önünden ve ardından gözcüler koyar.» kavli ile kasdedilen peygamberi şeytânlardan koruyan gözcü meleklerdir. Tâ ki insanlara peygamber vasıtasıyla gönderilmiş olan gerçekler açıklık kazansın ve müşrikler Rablannın risâletlerinin kendilerine tebliğ edildiğini bilsinler.
İbn Ebu Necîh de Mücâhid'den nakleder ki; o, «Tâ ki Rablarının risâ-letlerini gerçekten tebliğ etmiş olduğunu bilsin.» kavli hakkında şöyle demiştir: Peygamberi yalanlayan kimse bilsin ki; onlar Rablarının ri-sâletlerini gerçekten tebliğ etmişlerdir. Ancak bu görüşün üzerinde durulması gerekir.
Beğavî der ki: Ya'kûb bu âyetteki bilsin anlamına gelen kelimesini zamme ile şeklinde okumuş. Yani insanlara, peygamberlerin Allah tarafından alınan emirleri tebliğ ettikleri bildirilsin diye, şeklinde mânâ vermiştir.
Buradaki zamirin Azız ve Celîl olan Allah'a râci' olması da muhtemeldir. İbn el-Cevzî, Zâd el-Mesîr isimli eserinde bu görüşü nakletmiş-tir. O zaman mânâ şu şekilde olur: Allah Teâlâ elçilerini melekleriyle korur ki, onlar Rablarının risâletlerini yeterince ifâ etsinler, kendilerine vahyedilmiş olan gerçekleri korusunlar ve peygamberlerin kendilerine gelen risâletleri tebliğ ettiğini de bilsinler. Bu takdirde âyetin mânâsı Bakara süresindeki şu ifâdeye benzer: «Ve senin üzerinde bulunduğun kıbleyi, peygambere uyanları, ayağının iki ökçesi üzerinde geri döneceklerden ayırdetmek için kıble yaptık.» (Bakara, 143). «Elbette Allah, inananları bilir ve doğrusu O, münafıkları da bilir.» (Ankebût, 11). Şüphesiz ki Allah Teâlâ bütün eşyayı, olmazdan önce kesin olarak bilmektedir. Bu sebeple hemen ardından «Onların yaptıklarını kuşatmış ve her şeyi bir sayı ile saymıştır.» buyuruyor.