KEŞŞÂF TEFSİRİ
A‘lâ Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ
Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla…
1. Âyetin Tefsiri
mına gelen cebir,2 teşbih3 gibi birtakım [sağlıksız] anlamlardan tenzih etmektir; sözgelimi A‘lâ (Yüce) ism-i şerifinin, mekân itibariyle bir yükseklik ve Arş’a hakikaten kurulma anlamında değil de “boyun eğdiren güç” ve “muktedirlik” anlamındaki “yücelik”le tefsir edilmesidir. (ii) Ayrıca, O’nun isminin; huşû‘ ve tazimle değil, itibarsız, müptezel bir şekilde anılmaktan korunmasıdır.
] 2622[ kelimesinin de sıfatı olabilir.4 ا kelimesinin de رب ,lafzı ا[2623] Ali (r .a.) َ ْ ا َ ِّ رَ אنَ َ ْ ُ (Yüceler yücesi Rabbimin adını tesbîh
ederim!) şeklinde okumuştur.5 Hadiste yer aldığına göre, “O hâlde, tenzih ve takdis et ulu Rabbinin ismini!..”[Vâkı‘a 56/96] âyeti nâzil olunca Peygam-ber (s.a.), “Bunu rükûlarınıza yerleştirin”; “Yüceler yücesi Rabbinin adını tesbîh et.” âyeti inince de “Bunu secdelerinize yerleştirin” buyurmuştur [ Ebû Dâvûd, “Kitâbü’s-Salât”, 5]. Daha evvel, rükûda “Allah’ım! Sadece sana rükû ederim.”, secdede ise “Allah’ım! Sadece sana secde ederim.” diyorlardı.
2. Âyetin Tefsiri
3. Âyetin Tefsiri
4. Âyetin Tefsiri
5. Âyetin Tefsiri
mına düzenleyen ve derli toplu olmaksızın uyumsuz biçimde ortaya koy-mayan… Aksine, sağlamlık ve insicam üzere; bir bilen tarafından sadır olduğuna ve bir hikmet sahibinin yapıtı olduğuna delâlet edecek şekilde ortaya koyan.
1 Yani gerçeği yamultma, saptırma. / ed.2 Kulların bütün fiillerinin kendi iradeleri dışında tamamen ilâhî bir zorunluluk ve yönlendirme dâhilin-
de cereyan ettiğini ve böylece kulun sorumluluğunun göz ardı edildiği Cebriye anlayışı. / çev. 3 Allah ile yaratılmışlar arasında; bilhassa ilâhî sıfatlar açısından bazı benzer ve ortak yönlerin mevcut
olduğunu kabul eden Müşebbihe anlayışı. / çev. 4 İlkine göre anlam; “Yüceler yücesi Rabbinin...”; ikincisine göre de; “Rabbinin yüce ismini...” şeklinde
olur. / çev.5 Yani âyetteki emre imtisal etmiş; emredileni yapmıştır. אس ا ب ذ أ (De ki: Sığınırım insanların
Rabbine.) âyetinin, olmaksızın doğrudan emre imtisalle (“Sığınırım insanların Rabbine.” şeklinde) okunması, buna benzer bir uygulamadır. Buna “âyetin teevvul” edilmesi denmektedir. / ed.
[2625] “Programlayıp yol gösteren” yani her canlı için kendisine elveriş-li olanı programlayıp, onu buna yönelten ve kendisine bundan yararlanma yöntemini belleten. Anlatıldığına göre; engerek bin yaşına geldiğinde kör olurmuş. Allah ona gözünü taze rezene otunun yaprağına sürmesi hâlinde tekrar eski görür hâle geleceğini ilham etmiş1 imiş. Bazen öyle olurmuş ki yeşil alana günlerce yürüme mesafesindeki çorak bir yerde bulunuyorken, mesafenin uzunluğuna ve körlüğüne rağmen kat eder ve nihayet bahçelerden birine dalıp, hiç ıskalamadan rezene bitkisini bulup gözlerini buna sürerek, Allah’ın izniyle eski görür hâline dönermiş. Allah’ın insanları besin, araç-ge-reç, dinî ve dünyevî hususlara ilişkin sınırsız maslahatlara ve hesapsız ihtiyaç-lara yönlendirmesi, hayvanları, kuşları ve yerin haşerelerini güdülemesi hiçbir tasvircinin tasvirine sığmayacak geniş bir konu ve pek büyük bir esastır. Ne kadar da münezzeh ve mukaddestir benim yüceler yücesi Rabbim!
[2626] Şeddesiz olarak kadera2 şeklinde de okunmuştur.] 2627[ ى אءً (ism-i tafdîli) أ ’nin sıfatıdır; yani “otlağı” bitirip “çıkaran,
sonra da onu” yeşillik ve parlaklığının ardından “siyahî bir kusmuğa” siyah; çürümüş bir ot yığınına “çeviren...” ى tan hâl düşmesi(otlak) ا nın’أde caizdir; yani otlağı koyu yeşillikten ve suya kanmaktan ötürü simsiyah çıkarıp, bu [güzelim] kararışın ardından çer çöpe çeviren.
6. Âyetin Tefsiri
7. Âyetin Tefsiri
8. Âyetin Tefsiri
müjdelemiş olup o da Cebrâil’in kendisine vahiy namına okumakta olduğu şeylerdir. Peygamber; okuma-yazması olmayan bir ümmî olup vahyi belli-yor ve “Allah’ın diledikleri müstesna” unutmuyordu. Allah o dilediklerinin hükmünü ve tilâvetini kaldırmak suretiyle onun hafızasından siliyordu. Tıpkı; “… ya da unutturursak…” [Bakara 2/106] âyetindeki gibi.
[2629] Söylendiğine göre; Hz. Peygamber, Cebrâil vahyi kendisi-ne telkin ettiğinde [unutabilirim endişesiyle] alelacele kıraat edermiş. Bunun üzerine kendisine “Acele etme! Zira Cebrâil, onu ezberleyip, unutmanın ardından tekrar hatırlayacağın şekilde Allah’ın diledikleri dışında hiç unut-mayacağın ana dek, vahyi sana tekrar tekrar okumakla memurdur.” den-miş. Yahut burada “Ancak Allah’ın çok az ve nadir bir kısmını unuttur-mayı diledikleri müstesna” buyrulmuş olmaktadır. Nitekim rivayete göre; 1 Sevk-i tabî‘î (içgüdü) hâlinde doğasına yerleştirmiş. / ed.2 İlk kıraatte “programlayan” anlamında, bunda ise “kādir olan” anlamındadır. / ed.
Hz. Peygamber namazda iken bir âyeti okumayı unutmuştu da, Übeyy b. Kâ‘b o âyetin neshedildiğini sanmış ve bunu kendisine sorunca “[Hayır, sade-ce] unuttum.” cevabını almıştı [Nesâî, “Menâkıb”, 29]. Ya da Allah Teâlâ; “Allah dilemedikçe” buyurmuştur ki maksat doğrudan unutma diye bir şeyin ol-mayacağıdır. Tıpkı bir kişinin, arkadaşına “Sen benim sahip olduğum şey-lerde hissedarımsın; ancak Allah dilemezse başka!” demesi gibi ki [bu sözle gerçekte] herhangi bir şeyi istisna etmeyi kastetmez. İşte bu, azlığın olumsuz-luk anlamında kullanımıdır.
[2630] Yine denilmiştir ki ifadesi yasaklama1 anlamına gelmekte olup kelimenin sonundaki Elif fâsıla uyumu için getirilmiş bir fazlalıktır. Tıpkı ... א ا َ (“... [Önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik;] onlar da bizi yoldan saptırdılar.” [Ahzâb 33/67]) âyetinde [ nın sonundaki Elif’ا ’te] olduğu gibi; yani “Vahyi okumaktan ve tekrarlamaktan gafil kalma ki unutmaya-sın! Ancak Allah’ın, maslahat gereği tilâvetini kaldırmakla sana unutturma-yı diledikleri müstesna…”
[2631] “Çünkü O, açığı da bilir...” Yani senin, hafızadan silinip gide-ceği endişesiyle Cebrâil’in okumasıyla birlikte açıktan okumanı bilir. Allah senin Cebrâil ile birlikte açıktan okumanı da, seni bu açıktan okumaya motive eden şeyle ilgili içinde olanı da biliyor. O hâlde bunu yapma! Zira endişe duyduğun şeye karşı ben sana yeterim. Yahut söz ve fiillerinizden gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı da; açık hâllerinizi de gizli hâllerinizi de; dininiz konusunda maslahatınıza olanları da, fesat kaynağı olanları da bilir ve böylece dilediği vahyi unutturur, dilediğini koruma altına alır.
[2632] “Kolayca ulaştıracağız seni, en kolaya...” ifadesi “Sana okutaca-ğız”a atfedilmiş olup “Çünkü O, açığı da bilir, gizli kalanı da” kısmı ara cümledir. Buna göre mâna; “Biz seni en kolay, en sühuletli yola -yani vahyi ezberlemeye- muvaffak kılacağız” şeklindedir. Bunun; “Seni kaynak itiba-riyle şeriatların en kolay ve en sühuletlisi olan müsamahakâr bir şeriata muvaffak kılacağız.” veya “Seni cennetlik amellere muvaffak kılacağız.” an-lamlarında olduğu da söylenmiştir.
9. Âyetin Tefsiri
murken, faydanın şart koşulmasının anlamı ne?” dersen şöyle de-rim:Bunun iki açıklaması vardır. 1) Peygamber (s.a.) var gücünü onlara öğüt vermeye yoğunlaştırmışken, onlar öğüdün artırılmasına kar-şılık taşkınlık ve azgınlıktan başka bir şey artırmıyorlardı. Peygamber ise 1 “[Sana okutacağız;] sen de unutma!” ([ؤك ] َ ) / ed.
yakınma ve hayıflanma ateşiyle yanıp tutuşuyor ve onlara öğüt verme uğ-raşını büyük bir tutkuyla, artırarak devam ettiriyordu. İşte bunun üzerine kendisine; “Sen, onların başına dikilmiş bir zorba değilsin; Benim tehdi-dimden korkanlara bu Kur’ân’la öğüt ver (yeter)!” [Kāf 50/45]; “Dolayısıyla, (şimdilik) onlardan yüz çevir ve “Selâmetle!” de... Yakında öğrenecekler!..” [Zuhruf 43/89] ve (nihayet bu sûrede) “Öyleyse öğüt ver; öğüdün faydası ola-caksa!” buyruldu. [Ancak] bu, tekrar tekrar öğüt vererek aleyhlerinde hüccet bağlayıcılık kazandıktan sonra idi. 2) Âyetin görünen kısmı şart olup; bahsi geçenler için bir yergi, durumlarıyla ilgili bir ihbar/ihtar olup öğütün on-lara tesiri uzak görülmekte ve kalplerinin mühürlenmiş olduğu tescil edil-mektedir. Tıpkı vaaz eden birine; “Haraççılara nasihat et; tabiî seni dinler-lerse!” demen gibidir ki bu şart koşma ile bunun uzak görüldüğünü ve asla olmayacağını kastetmektesindir.
10. Âyetin Tefsiri
öğüdü kabul edecek ve öğütle menfaat elde edecek de bakıp düşünecek ve nihayet bu derin bakış onu hakka tâbi olmaya sevk edecektir. Fakat şunlara gelince bunlar endişe duymayan ve derin bakış sahibi olmayanlardır. Bun-ların senin öğüdünü kabul edeceklerini bekleme!
11. Âyetin Tefsiri
12. Âyetin Tefsiri
13. Âyetin Tefsiri
duracak” ve sakınacaktır; çünkü kâfir fâsıktan daha bedbahttır. Yahut bu kişi Peygamber’e (s.a.) düşmanlıkta çok derine dalması sebebiyle inkârcı-ların en bedbahtıdır. Söylendiğine göre, âyet Velîd b. Muğîre ve Utbe b. Rebî‘a hakkında inmiştir.
[2636] “En büyük” ateş katmanlarının en alt tabakası olan “ateşi...” De-nilmiştir ki büyük ateş cehennem ateşi, küçük ateş de dünya ateşidir.
[2637] “Sonra...” diye başlanması, hayat ile ölüm arasında tereddüt ser-gilemenin ateşe girmekten daha feci olmasındandır. Dolayısıyla, bu (“son-ra” ve devamındaki ifade) şiddet mertebeleri hususunda ateşe girmekten sonraya bırakılmıştır. Âyetin anlamı; “O (o ateşte) ne ölür -ki rahata kavuş-sun- ne de kendisine fayda sağlayacak bir hayat yaşar” şeklindedir.
14. Âyetin Tefsiri
15. Âyetin Tefsiri
maz için [abdest alıp] temizlenen… Yahut -“artma” anlamındaki ez-zekâu kö-künden- takvâyı çoğaltan ya da -sadaka kökünden- tesaddaka (sadaka verdi) ifadesine benzer şekilde zekât verme faaliyetinde bulunan (felâha erer).
[2639] “Namaz kılan;” yani beş vakit namazı kılan. Tıpkı “namazı dos-doğru kılan, zekâtı veren…” [Bakara 2/177] âyetindeki gibi. İbn Mes‘ûd’un; “Tasaddukta bulunup, namaz kılan kişiye Allah rahmet etsin!” dediği riva-yet edilmiştir. Ali’nin (r.a.) [ َ َ ifadesini] “fıtır sadakasının verilmesi” ola-rak yorumladığı ve şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Kitabımda [fıtır hakkın-da] başka bir âyet bulamamış olsam da aldırış etmem; çünkü Allah Teâlâ; ‘Arınan ve Rabbinin adını zikrederek namaz kılan kimse mutlaka kurtuluşa ermiştir.’ demektedir; yani arınmak için fıtır sadakasını veren, müteakiben namazgâha yönelip bayram namazını kılan, Rabbinin adını anarak ifti-tah tekbirini alan (felâha erer).” Bu, iftitah tekbiri almanın vacip oluşuna, (âyette “Rabbinin adını anıp, namaz kılan” buyrulmak suretiyle) namazın tekbir üzerine atfedilmiş olması sebebiyle1 bu tekbirin namazdan sayılma-dığına ve başlangıç tekbirinin Yüce Allah’ın isimlerinden herhangi biriyle alınabileceğine delil getirilmiştir. İbn Abbas’ın (r.a.) bu âyeti; “Dönüş ye-rini (âhiretini) ve Rabbinin huzurunda mahkemeye duracağını hatırlayıp, O’nun için namaz kılan kimse...” şeklinde tefsir ettiği rivayet edilmiştir. Dahhâk’in de bu âyeti, “Namazgâh yolunda Rabbinin adını anıp, bayram namazını kılan kimse...” şeklinde tefsir ettiği rivayet edilmiştir.
16. Âyetin Tefsiri
17. Âyetin Tefsiri
niz şeyleri yapmıyor“sunuz.” Gaip sîgasıyla; yu’sirûne ([Dünya hayatını] tercih ediyorlar!) şeklinde de okunmuştur. Fakat İbn Mes‘ûd’un bel entum tu‘sirû-ne (Aksine, siz tercih ediyorsunuz!) şeklindeki kıraati ilk kıraati destekle-mektedir.
[2641] “[Oysa âhiret] daha iyi ve daha kalıcıdır.” Bizatihi daha değerli, nimeti daha çok ve daha devamlıdır. Ömer’in (r.a.), “Âhirete nispetle dünya sadece bir tavşan sıçramasından ibarettir.” dediği rivayet edilmiştir. 1 Çünkü ma‘tūf, ma‘tūfun aleyhin gayri olmak durumundadır. / çev.
18. Âyetin Tefsiri
19. Âyetin Tefsiri
âyetlere) işaret etmektedir; yani bu sözlerin anlamı şu sahifelerde mevcut-tur. -İşaretin bütün sûrenin muhtevasına ait olduğu da söylenmiştir.-
[2643] Rivayete göre Ebû Zer (r.a.) “Allah kaç kitap indirdi?” diye so-runca Hz. Peygamber, “Yüz dört kitap [indirdi]; Âdem’e on sayfa; Şît’e elli sayfa; Hanûk’a -yani İdrîs’e- otuz sayfa; İbrâhim’e on sayfa; (ilâveten) Tev-rat , İncil, Zebur ve Furkān.” buyurmuştur.
[2644] Söylendiğine göre; şu söz İbrâhim’in sayfalarında mevcutmuş: “Akıllı kimseye yaraşan; diline sahip olması, yaşadığı çağı tanıması ve kendi işine bakmasıdır.”
[2645] Peygamber’den (s.a.) nakledilmiştir ki “Her kim A‘lâ sûresini okursa, Allah ona İbrâhim, Mûsâ ve Muhammed’e indirdiği her bir harf adedince on sevap verir.” Hz. Peygamber bu sûreyi okuyunca; subhâne rab-biye’l-a‘lâ (Yüceler yücesi Rabbimi tenzih ve takdis ederim!) dermiş. Yine, Hz. Ali ve İbn Abbas da bu sözü söylerlermiş ve Hz. Peygamber bu sûreyi çok severmiş. Yine Hz. Peygamber, “İlk defa subhâne rabbiye’l-a‘lâ diyen Mikâîl’dir.” buyurmuştur.