İbn Kesîr'i Tefsiri

A‘lâ Sûresi — İbn Kesîr'i Tefsiri

(Mekke'de nazil olmuştur.)

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

19. Âyetin Tefsiri

eş-Şeyh er-Reîs (İbn Sînâ) —ruhu takdis edilsin— der ki: İyi bil ki; bu sûre üç ana isteği ihtiva etmektedir:

Birinci istek; tanrının isbâtı konusundadır. «Rabbmın o çok yüce adını tesbîh et. Ki O, yaratıp şekil vermiştir. Ki O, takdir edip doğru yolu göstermiştir. Ki O, yeşilliği çıkarmıştır. Sonra da onu, kupkuru, si­yah bir çöpe çevirmiştir.» İyi bil ki; bu âyetten maksad, hikmet sahibi, bilen bir tanrının varlığına (delâlet eden) delillerden ikisi ile delil ge­tirmektir. Birinci delil getirme türü; canlıların yaratılışıyla ilgilidir. İşte Allah Teâlâ'nın «Ki O, yaratıp şekil vermiştir.» sözüyle kasdedilen budur. Zîrâ her canlının bedeni belirli bir ölçüye (kader) göre takdir edil­miştir. İşte bu takdir, yaratmadır. Ayrıca beden, sıcak ve soğuk (kuru ve nemli) parçalardan (cüz'ler) birleşir. Bu parçalardan herbirinin de muayyen bir mikdâr ile takdir edilmiş olması gerekir ki, karışım mey­dana gelsin. Şayet bu parçalar (cüz'ler) fazla veya eksik olursa, meyda­na gelen karışım o karışım değil, başka karışım olur. İşte «Şekil vermiş­tir» kavlinin anlamı budur.

Canlının kendisiyle delil getirmesine gelince; bu da «Ki O, takdir edip doğru yolu göstermiştir.» sözüdür. Bunun anlamı şöyledir: Allah Teâlâ o özelleştirilmiş olan organlardan her biri için özel bir güç takdir etmiştir. Sonra da bu organların fayda ve menfaatinin o güç ile elde edilmesini sağlamıştır. Sözgelimi göz için görme gücünü, kulak için işitme gücünü, mide için hazım gücünü takdir etmiştir.

Sâni'in (yapıcı = yaratıcı) varlığına ikinci tür delil; bitkilerin hal­leri iledir. Allah Teâlâ'nın «Ki O, yeşilliği çıkarmıştır. Sonra da onu kup­kuru siyah bir çöpe çevirmiştir.» kavli bu (neviden bir delil) dir. Ve bu ma'lûm olan bir şeydir. Canlılar ile delil getirme, bitkiler ile delil ge­tirmeden önce zikredilmiştir, çünkü canlı daha değerlidir. Ayrıca can-lılardaki fevkalâdelikler daha çoktur. Bu sebeple öne alınması uygun olmuştur. Bir deyen, derse ki: Canlıların ve bitkilerin doğumu, irâde sahibi etkin bir varlık sebebiyle değil de tabiat nedeniyle olması, niçin caiz olmasın? Biz deriz ki: Bunun delili şudur: Nutfenin (sperma) ya­pısı, benzer tabiattadır. Tabiatların, feleklerin ve yıldızların onun üze­rindeki etkisi de birbirine benzer. Birbirine benzeyen bir cismi birbirine benzeyen etkiler etkileyecek olursa; bu etkiden farklı hallerin doğması imkansızlaşır. Görmez misin; bir mum, beş zirâ'dan aydınlatılan bir yere konnıuşsa; diğer taraflardan da bu mikdârda aydınlatması gere­kir. Ama bir yandan beş zirâ'lık bir mesafeyi aydınlatıyor da, diğer yan­dan yalnızca —bir engel veya mania olmaksızın— yarım zirâ'lık bir yeri aydınlatıyorsa; bu ma'kûl bir durum değildir. Böylece sabit oluyor ki; tabiatı etkileyen şeylerin etkilerinin de benzer etkiler olması gere­kir. Biz nutfenin (sperma) bazı parçalarından kemiklerin, diğer parça­larından sihirlerin, damarların ve kasların doğduğunu gördüğümüzden, bunun, tabiat ve icâb yönünden müessir olan bir etkiden değil, kudret ve irâde sahibi bir etkenin etkisinden dolayı olduğunu anlarız.

İkinci istek; Bu sûredeki isteklerden ikincisi de peygamberliklerin kararlaştırılması konusundadır. İyi bil ki; bu istek, ancak üç şeyle ta­mamlanır (gerçekleşir) :

Birincisi; peygamberin zâtı ve cevheri bakımından sıfatları Üe;

İkincisi; eksik olanların (hakka) davet edilmesi ile ilgili (yapıla­cak) çalışmanın şekli ile;

Üçüncüsü de, yaratıkların, ondan gelen kemâli kabul etmeleri hu­susundaki hallerinin farklı oluşu ile ilgilidir.

Birinci istek, peygamberin sıfatının ve onun ilim ve ahlâkmdaki ruhunun (asıl) cevherinin nasıl olduğunun açıklanmasından ibarettir. İyi bil ki; temel bilimlerde, beşer nefsinin iki gücünün bulunduğu sa­bittir: Bu güçlerden birincisi nazarî güç, ikincisi de amelî güçtür. Nef­sin bedene tasarrufu bu güç sayesinde mümkün olur. Ve onun vasıta­sıyla da en uygun ve en elverişli biçimde bu evrenin bedenine tasarruf etmesi gerçekleşir. Burhanlar ile (diyalektik olarak) nazari gücün ame­lî güçten daha değerli olduğu sabit bulunduğundan, şüphesiz önce bu gücün zikredilmesi gerekti. İşte Allah Teâlâ'nın: «Seni okutacağız da hiç unutmayacaksın.» kavli buna işarettir. Bunun mânâsı şudur: Allah Teâlâ, onun (Peygamberin) ruhunun cevherini güçlendirerek hakîkî bi­limler, ve ilâhî bilgilerle şereflenmiş kudsî ruh olacak şekilde kemâle er­dirir. Ve o, bir şeyi tanıyınca bir daha hiç unutmaz olur. İşte bizim Al­lah Teâlâ'nın «Seni okutacağız da hiç unutmayacaksın» kavlinden an­ladığımız budur. «Yalnız Allah'ın dilediği başka.» kavline gelince; bun­daki fayda şöyledir: İnsan nefsinin cevherinin gücü, mutlak bir kudretle tabiatına gâüb gelemeze Bu sebeple de bazı vakitlerde unutma ve yanıl­madan uzak kalamaz.

Allah Teâlâ'nın «Çünkü O, açığı da, gizli olanı da bilir.» kavline gelince; burada kasdedilen şudur: Allah Teâlâ peygamberine kendisinin ruhunun cevherini, bilinenlere tâm olarak uyan ve onları kuşatan bir bilgi ile bilen kılıp eserden daha güçlü bir kemâl ile her hal ve durumda müessir olacak (şekilde) yapacağını vaadetmektedir. Eğer Allah Teâlâ bütün bilinenleri bilir olmasaydı; peygamberinin ruhunu da unutma ve yanılmadan uzaklaştırılmış olarak, bilir kılmaya güç yetiremezdi.

Allah Teâlâ'nın «Ve seni kolay olana muvaffak edeceğiz» sözünden peygamberin nefsinin amelî kuvvet bakımından olgunlaştırılacağına işaret edilmektedir. Şöyle ki; bütün insanlar iyilik ve kötülük etme, iffetli ve iffetsiz olma gücü bakımından esâsta müşterektirler. Ancak ba­zı kimseler bu nitelikte daha kolay (serî') ve tabiat bakımından buna daha çok .mütemayil olurlar. Bu kolaylık, ahlâk (huy) adı verilen ni­telikten ibarettir. Bahtiyar, temiz, müttakî ve arınmış olan kimsenin nefsi, iffet ve temizlik huyu ile bezendirilmiş olur. Şaki (bedbaht) olan kimse de —Allah saklasın— bunun zıddına olur. İşte Allah Teâlâ'mn «Ve seni kolay olana muvaffak edeceğiz» kavli bu duruma işarettir. Mü­teakiben peygamberin öncelikle nazarî güçteki kemâlini anlattıktan sonra, ikinci olarak amelî gücünün durumunu anlatmaktadır.

Peygamberlik konusundaki ikinci istek, yaratıkları hak yoluna da­vetle meşgul olma hususudur. Çünkü nazarî ve amelî güç bakımından mükemmel olan kişi; başkasını kemâle erdirmeye güç yetiremiyorsa, bu velîdir. Eğer başkasını olgunlaştırmaya güç yetiriyorsa, bu nebidir. Şüp­hesiz ki bu makam daha mükemmel bir makamdır. Çünkü mutlak ke­mâl, tâm ve tamın üzerinde olan şeydir. Onun (peygamberin) olgunluğu nazari ve amelî gücünün olgunluğu sebebiyle gerçekleştiğinden, tamâ­mın üzerinde olanın eksik olanlara olgunlukları yayması gerekir. İşte bu, halkı hakka yönelmeye davettir. Bu sebeple Allah Teâlâ, önceki âyetleri müteakiben: «O halde öğüt fayda verecekse, öğüt ver.» buyur­muştur. «Öğüt ver.» kavli peygambere halkı hakka davet konusunda bir emirdir. Sonra da bu davetin herkes için yararlı olmayacağını açık­lamaktadır. Zîrâ nâtık nefislerden bir kısmı uslandırılmayı ve eğitilme­yi kabul eder, bir kısmı da kabul etmez. Kabul eden de kuvvet ve zayıf­lık, hızlılık ve yavaşlık, çokluk ve azlık bakımından birbirlerinden fark­lıdır. Bunun için Allah Teâlâ «Öğüt fayda verecekse» buyurmuştur.

Allah Teâlâ bu anlamı özet olarak zikrettikten sonra bunu tafsilât­lı olarak açıklamak istemiştir. Maksad, halkın durumunun ve bu çağrı­yı kabul şeklinin açıklanmasıdır. Peygamberlikten istenen şey de bu­dur. Şöyle ki; insanlar bu çağrıyı duydukları zaman, iki kısma ayrılır­lar: Bir kısmı bundan yararlanır ki, Allah Teâlâ'mn «Korkacak olan öğüt alacaktır.» kavli ile kasdedilen bunlardır. Onlar peygamberlerin davetinden yararlanırlar, onu kabul ederler ve ruhlarını olgunlaştırmak isterler. (Bu daveti) kabulün başlangıcı, ancak korku ve haşyet ile olur. Şöyle ki; peygamberlerin davetini işitip te zihninden bu dünyanın her halükârda fânî ve geçici olduğunu düşünen kişi; âhiretinin i'mârıyla -meşgul olmadığı takdirde ebediyyen helak olacağını düşünür ve (buna bağlı olarak) içinde bir haşyet belirir. Bu (düşünce) onu peygamberle­rin davetini düşünmeye ve öğrenmeye sevkeder. Dünyadan yüz çevirip âhirete yönelmeye çağırır. «Bedbaht olan ise, ondan kaçınır. Ki o, en büyük ateşe girecek olandır.» kavliyle peygamberlerin davetini kabul etmeyen ve ondan yararlanmayanlara işaret edilmektedir. Şöyle ki; âhi-ret peşinde koşmaktan kaçınanlar, dünya sevgisine dalanlar, dünyanın güzelliklerini, zevklerini ve lezzetlerini elde etmeye yönelenler, öldükle­rinde çok sevdikleri şeylerden ayrılırlar. Bilmedikleri ve aslında alışkın ol­madıkları bir yere giderler. Sevgiliden ayrılmak, insanda hüzün ve is­tek ateşini alevlendirir. Halkıyla uyuşulmayan bir yere gidiş, yalnızlık ve nefreti gerektirir. İşte peygamberlerin davetini kabulden yüz çeviren bu kişi, şüphesiz ki «En büyük ateşe girecek olandır. O, orada ne ölecek, ne de dirilecektir.» Duyularla kavranan ateşe, bu ruhanî ateş de ekle­necek ve azâb gittikçe büyüyecektir.

İyi bil ki; Allah Teâlâ bu taksimin baş tarafında «Korkacak olan öğüt alacaktır.» dedikten sonra, taksimi açıklamaya dönüyor ve diyor ki: «Doğrusu arınan, felah bulmuştur. Rabbının adını anıp, namaz kı­lan.» Burada (peygamberlerin davetinden) yararlananların halinin ol­gunluğuna (işaret olmak üzere) üç mertebeyi zikretmektedir:

Birinci mertebe; nefsi bâtıl inançlardan ve kötü ahlâktan arıtma­dır. Bu, gereksiz şeyin yok edilmesini gösterir. Şüphesiz ki iyilik levha­sından bâtıl nakışların izâlesi temiz ve mükemmel nakışların meydana gelmesinden (yazılmasından) önce olmalıdır. Sonra nefis gerefcsiz olan her şeyden arınınca, kudsal bilgiler ve ilâhî bilimlerle nazarî gücünün olgunlaştırılması gerekir. İşte «Rabbının adım anıp» kavliyle işaret edi­len ikinci mertebe budur. Zîrâ Allah'ın bilinmesi ve anılması, bilgilerin ve tanımaların başında gelir. Sonra amelî gücün olgunlaştırılmasında isabetli fiiller ve güzel eserlerden yardım dilenmesi îcâbeder ki bu, üçün­cü mertebedir. «Namaz kılan» kavli buna işarettir. Çünkü iyi davranış­ların başı Allah'a itaat ve hizmettir.

Burada peygamberlikle ilgili mertebeler hakkındaki söz tamamla­nıyor. Çünkü Peygamber Aleyhisselâm'ın kemâlinin, nazarî ve amelî gücünün olgunlaşmasıyla tamamlandığı açıklanmış ve bunu müteaki­ben Allah'a çağırma emri gelmiş, sonra da bu emirle birlikte işitenler­den bir kısmının korku ve haşyet ile onu kabule yanaşacakları, bir kıs­mının da böyle davranmayıp şiddetli azaba düşecekleri açıklanmıştı. Bu azâb, ölüm veya hayat bulunmayan bir durumdaki cehennem azabıdır. Sonra peygamberlere tâbi olanlardan mutluların durumları ve merte­beleri anlatıldı. Bunlar, açıkladığımız ve zikrettiğimiz (şeylerin) öte­sinde bir açıklama gerektirmeyen hallerdir. Zîrâ istenen; ya gereksiz olan şeylerin ortadan kaldırılmasıdır ki «Doğrusu arınan, felah bulmuş­tur.» kavli bunu gösterir veya nazarî kuvvetinin ilâhî bilgilerle kemâle erdirilmesidir ki «Rabbının adını anıp, namaz kılan.» kavli bunun ifa­desidir. Veya amelî gücün iyi davranışlarla kemâle erdirilmesidir ki «Namaz kılan.» sözü bunu anlatmaktadır. Burada peygamberlik konu­sunun açıklanmasıyla ilgili söz son buluyor. Allah, doğrunun yardımcı-sıdır.

Bu sûredeki isteklerden üçüncü istek; âhiret durumunun belirtilmesiyle ilgilidir. «Fakat siz, dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Halbuki âhiret, daha hayırlı ve daha bakîdir.)) kavli buna işarettir. İyi bil ki; bu açıklama âhiret konusunun isbâtı ile ilgili olarak tanı, mükemmel ve yeterli bir açıklamadır. Bunun belirlenmesi şöyledir: Bu zevkler kendili­ğinden istenen şeylerdir. Halk bu dünya hayatında bedenî zevklerin her türünü idrâk etmiş, ama uhrevî mutluluktan hiç bir şey kavrayama­mıştır. Öyle ise uhrevî zevklerden kaçınarak dünyevî zevklerin peşinde koşmaları (ve bu hususta) devamlı olmaları gerekir (normaldir). İşte Allah Teâlâ'nın, «Fakat siz, dünya hayatını tercîh ediyorsunuz. Halbuki âhiret, daha hayırlı ve daha bakîdir.» kavli buna işarettir. Bu açıklama, bu konuda anlatılabilecek olanın en son noktasıdır. Bunun belirlenmesi ise iki şekildedir:

Birincisi; uhrevî zevkler dünyevî zevklerden daha hayırlıdır. Bu­nun doğruluğuna birkaç yönden delil getirilebilir: önce bedenî zevkler; insanlar, hayvanlar, kurtlar, böcekler arasında ortak olan zevklerdir. Ruhanî zevkler ise; insanlar, peygamberler ve rasûller arasında ortak olan zevklerdir. Binâenaleyh ruhî zevkler daha değerli olur. İkinci ola­rak; bedenî zevkler iyi ve mutluluk (sağlayıcı) olsaydı, bunlar çoğal­dıkça mutluluğun ve kemâlin daha çok olması gerekirdi. Bilinmektedir ki; mes'ele böyle değildir. Zîrâ biz yemek, içmek ve cinsel birleşmeden başka bir düşüncesi olmayan akıllı bir insan varsayalım. Onun ömür sü­resi bu isteklerin çok iyi olarak (yapılmasına) hasredilmiş olsa da o ki­şi (yine) aşağılık ve düşüklüklere nisbet edilirdi ve onun hayvanlar gi­bi olduğu söylenirdi. Bu gibi zevklerden daha çok kaçınan ve daha çok uzaklaşan kimse rûhânîliğe ve kemâle daha çok.yaklaşır. Öyleyse rû-hânî lezzetlerin cismânî lezzetlerden daha hayırlı olduğunu bilmiş olu­yoruz. Bu sebepledir ki, insan halkın bulunduğu bir yerde cinsel temas (yapmaya) yönelmez. Şayet o zevk, kemâl cinsinden bir zevk olsaydı, el­bette ki onun açığa vurulması gizlenmesinden daha evlâ olurdu. Akıllı kişi çok yeme ile övünmeş. Bütün bunlar da bizim zikrettiğimiz görüşün doğruluğunu gösterir. Üçüncü olarak; ruhun cevheri bedenin cevherin­den daha değerlidir. Allah'ın bilgisi ve sevgisi ile sevinmek, yenilen, içi­len ve cinsel temasla elde edilen sevinçten daha değerlidir. Bütün bun­lardan dolayı da âhiret dünyadan daha hayırlıdır.

İkinci makam âhiretin daha hayırlı ve daha sürekli olmasıyla ilgi­lidir ki, bu iki bakımdan açıktır: İlkin ölüm mutlaka gelecektir. O za­man bedenî zevklerin hepsi son bulacaktır. İkinci olarak yeme, içme ve cinsel temasla elde edilen zevkler ancak yeme, içme ve cinsel temasla meşgul olunduğu anda gerçekleşir. O andan sonra bu zevkin etkisi kal­maz Hattâ bazan bu zevkler acılara dönüşür. İlâhî bilgiler, kudsal bilim­ler ve değerli ahlâkla ortaya çıkan sevince gelince; bu, sürekli ve ka­lıcıdır. Yok olmaktan ve değişmekten uzaktır. «Halbuki âhiret, daha hayırlı ve daha bakîdir.» şeklindeki gözalıcı beyân ile bu husus sabit ol­muştur. Bu öncüllere başka öncüller de eklenmiştir. Şöyle ki: Daha ha­yırlı've daha sürekli olan her şeyi akıl sahiplerinin istemeleri gerekir. Bu ikinci öncülün atılması caiz olmuştur, çünkü selîm akıl sahipleri ka­tında bu öncül açıkça yer etmekte (bedîhî)dir.

İyi bil ki; Allah Teâlâ bu .üç isteği belirttikten sonra «Şüphesiz ki bu, ilk sahıfelerdedir. İbrahim'in ve Musa'nın sahîfelerinde.» buyru­ğu ile sûreyi sona erdiriyor. Mânâ şöyledir: Allah tarafından peygam­berlerine indirilmiş olan kitabların hepsinin asıl amacı, bu üç istekten başkası değildir. Bu istekler; önce ilâhiyyâtm bilgisi, sonra peygamber­liklerin bilgisi, sonra da —üçüncü olarak— âhiretin bilgisidir.

İyi bil ki; bu sûrenin sırlarım düşünmek, bu üç istekten başkasıyla meşgul olmanın lüzumsuzluğuna dikkatleri çekmektedir. Ve yine insan­ların mutluluğunun ancak bu üç isteğin bilinmesi ile (mümkün) oldu­ğunu açıklamaktadır. Başarı Allah'tandır. Yardım O'ndan dilenir.

Bu bölümü tek başına aç →