KEŞŞÂF TEFSİRİ
Ahkâf Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ
Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla…
1. Âyetin Tefsiri
2. Âyetin Tefsiri
tarafından indirilmektedir:
3. Âyetin Tefsiri
bir gaye ile ve belli süreliğine yarattık. Nankörce inkâr edenler ise uyarıldıkları şeylerden yüz çevirmekteler!
[301] “Gerçek bir gayeyle,”ancak hikmetle ve doğru bir maksatla ya-rattık ve onlara belli bir süre -yani kıyamet günü- takdir ettik; o vakte ka-dar mevcudiyetlerini devam ettirirler. “Nankörce inkâr edenler ise uyarıl-dıkları şeylerden,” yani bütün yaratıkların mutlaka son bulacağı o günün korkusundan “yüz çeviriyorlar;” ona iman etmiyorlar; o gün için hazırlık yapmaya özen göstermiyorlar. رُوا ِ ْ ا א َ ’daki Mâ’nın masdariyye olması da mümkündür; yani o güne dair uyarılmaktan yüz çeviriyorlar.
4. Âyetin Tefsiri
[302] “Bundan” bu kitaptan -yani Kur’ân’dan- “önce indirilmiş bir ki-tap” getirin de görelim. Demek istiyor ki bu kitap (Kur’ân), tevhidi emret-mekte ve şirkin bâtıllığını, haykırmaktadır. Allah tarafından bundan önce indirilen kitaplar da bu kitabın söylediğinden başka bir şey söylememiştir. Haydi, bundan önce indirilen ve sizin yaptığınız şu Allah’tan başkasına tap-ma işinin doğruluğuna şahitlik eden bir kitap getirin!
[303] “Ya da bilimsel bir kanıt getirin;” yani öncekilerin ilimlerinden size kalan bir bilgi kalıntısı getirin. Bu ifade Arapların semineti’n-nâkatü ‘alâ esâratin min şahmin sözünden alınmıştır. Bu söz, “Deve, eriyen yağla-rının kalıntıları üzerine semirdi.” anlamına gelir. ٍَאرَة -kelimesi eseratin şek اlinde de okunmuştur. Bu durumda mâna şöyle olur: “Sizin seçildiğiniz; yani başkalarının bilmeyip sadece sizin bildiğiniz bir bilgi getirin.” Hem-ze’nin üç harekesiyle ve Sâ’nın sükûnuyla üç şekilde de okunmuştur. Kesre ile el-isratu seçilmek, has kılınmak anlamına el-eseratu ile aynı anlamdadır.
el-Esratu ise esera’l-hadîse (hadis rivayet etti) ifadesindeki kelimenin masdar binâ-yı merresidir. Zamme ile el-usratu ise rivayet edilen şeyin ismidir, tıpkı kendisiyle hitap edilen şeyin isminin hutbe olması gibi.
6. Âyetin Tefsiri
] 304[ َ ا ْ َ ifadesindeki istifham yadırgama ifade (…Daha sapkını) وَeder; burada, bütün dalâlettekiler içerisinde puta tapanlardan daha yanlış yolda giden biri bulunabileceği yadırganmaktadır; çünkü işiten, cevap ve-ren, bütün arzu ve istekleri yerine getirebilen bir zata dua etmeyi bırakıp O’nun dışında kendilerine cevap veremeyen, dünya devam ettiği müddetçe ve hatta kıyamet kopuncaya kadar onlardan hiç kimseye cevap vermeye gücü yetmeyen bir cansıza dua ediyorlar!
[305] “Kaldı ki” kıyamet kopup “insanlar haşredildiğinde, bunlar ken-dilerine düşman olacak,” aleyhlerinde ve karşılarında duracaklardır. Put-perestler her iki dünyada da sıkıntı ve zarar içinde olacaklar; o taptıkları, dünyada onlara icabet edip yardımcı olmadığı gibi âhirette de kendilerine düşmanlık edip kulluklarını kabul etmeyeceklerdir.
[306] Akıllı varlıklar için kullanılan ْ َ ve ْ ُ ’un, burada putlar hak-kında kullanılmasının sebebi, ilim sahiplerine izâfe edilen icabet ve gaflet gibi hâllerin putlara izâfe edilmesi ve müşriklerin, cehalet ve ahmaklıkla putları iyiyi kötüden ayırabilen akıllı varlıklar olarak nitelemeleridir. Yine, Allah dışındaki -cin, insan ve put- bütün ma‘budların kastedilmiş olması da mümkündür; bu durumda, akıllı varlıklar putlara galip kılınarak hep-sinden aynı şekilde ( ) bahsedilmiş olur. İfade mâ lâ yestecîbu şeklinde de okunmuştur. Ayrıca, yed‘û ğayra’llāhi men lâ yestecîbu şeklinde de okun-muştur. Putların ‘icabet etmeme’ ve ‘gaflet’ ile nitelenmesi onlarla ve onlara tapanlarla alay etmek içindir. Tıpkı şu âyette olduğu gibi: “Onlara dua etse-niz, duanızı işitmezler. Diyelim ki işittiler, size icabet edemezler... Kıyamet günü de kendilerini Allah’a ortak koşmanızı inkâr edeceklerdir!” [Fâtır 35/14]
7. Âyetin Tefsiri
] 307[ َאتٍ ِّ َ “delil ve şahit” anlamındaki beyyinenin çoğuludur. “Açıklayı-cı, net” anlamında da olabilir. ِّ َ ْ ِ ’daki Lâm’ın benzeri ا ُ َ َ ا ِ وا ُ َ َ כَ َאلَ ا وَِْ َ َא ا ُ َ َ א َ ا ً ْ َ ْ כَאنَ َ (“Nankörce inkâr edenler, iman edenler için; ‘Bu, hayırlı
bir iş olsaydı, onlar bunda bizi geçemezlerdi!’ dediler.” [Ahkāf 46/11]) âye-tinde de bulunmaktadır; yani “hak için” ve “iman edenler için…” Haktan maksat, o âyetler; “inkâr edenler”den maksat da âyetlerin okunduğu kim-selerdir. Onların kâfir, okunan şeyin de hak olduğunu açıkça kaydetmek için bu iki yerde zamir kullanılması gerekirken açık isimler zikredilmiştir.
[308] “Kendilerine gelir gelmez” yani kendilerine geldiği anda, hiç fikir yürütmeden, düşünüp tartmadan inkârla karşıladılar; inat ve zulümleri se-bebiyle hakkı, “bâtıl olduğu ortada ve şüphe götürmez açık bir sihir” diye isimlendirdiler.
8. Âyetin Tefsiri
[309] “Yoksa ‘Onu kendisi uydurmakta!’ mı diyorlar?!” ifadesi ıdrâb1 olup konuyu, âyetlere “sihir” demelerinden “Bunları Muhammed uydurmuş!” de-melerine nakletmektedir. ْام’deki Hemze, yadırgama ve şaşırtma anlamında-dır; âdeta “Onu bırak da, ‘Muhammed Allah’a izâfe etmeseydi ve O’nun adına uydurmasaydı bu sözü söyleyemezdi!’ şeklindeki çirkin ve şaşırtıcı sözlerini din-le!” buyrulmaktadır. Bütün Arap ırkı yapamazken o bu sözü söyleyebilseydi, normalin dışına çıktığı için onun bu kudreti zaten mu‘cize olurdu. Mu‘cize olması ise, Allah’ın onu tasdik etmesi demektir. Oysa Hakîm olan (Allah), yalancıyı tasdik etmez; o da böylece iftiracı olmamış olur.
[310] “Onu” zamiri [7. âyette geçen] hakka râcidir; bundan kasıt da âyetlerdir.[311] “De ki: Onu kendim uydurduysam,” farazâ, şüphesiz Allah ken-
disine iftira atmam sebebiyle beni derhal cezalandırırdı ve siz de beni âci-len cezalandırmasına engel olamazdınız; O’nun vereceği hiçbir cezayı ba-şımdan savamazdınız. Bu durumda ben nasıl O’na iftira edip de kendimi O’nun cezasına maruz bırakabilirim?!
[312] Fülânün lâ yümlekü izâ ğadıbe (Falanca öfkelendiği zaman zap-tedilemez.), lâ yümlekü ‘ınânühû izâ sammeme (Karar verdiğinde gemi tu-tulamaz, engellenemez.) denir. Tıpkı şu âyetlerdeki gibi: “Allah; Meryem oğlu Mesih’i helâk etmek istese, kim Allah’a karşı koyabilir?” [Mâide 5/17], 1 Yöneldiğin konudan vazgeçerek, başka bir konuya geçmek. / ed.
“Allah’ın fitneye düşürmek istediği işbu kimseler için, sen Allah’a karşı hiçbir şeye mâlik değilsin.” [Mâide 5/41] Peygamber’in (s.a.) “Sizin için Allah’a karşı hiçbir şeye mâlik değilim (Allah size ceza vermek isterse ben bunu sizden uzaklaştıramam).” [Müslim, “Îmân”, 348] şeklindeki sözü de bu mânadadır.
[313] Sonra şöyle buyurdu: “Kaldı ki hakkında yaygara yaptığınız şeyi O çok iyi bilmektedir!” Yani ilâhî vahyi iptal etmeye çalıştığınızı, Allah’ın âyetleri-ne sataşarak, onları kâh sihir kâh iftira diye isimlendirmek için koşuştuğunuzu çok iyi bilmektedir! “Sizinle benim aramda[ki anlaşmazlıklarda] Allah’ın şahitliği yeterlidir” benim doğru söylediğime ve tebliğ vazifemi yaptığıma, sizin de yalan söyleyip hakkı inkâr ettiğinize O şahitlik eder. Allah’ın bildiğinden ve şahitlik ettiğinden bahsedilmesinin anlamı, Allah’ın âyetleri hakkındaki taşkın sözler sebebiyle cezalandırılacaklarını hatırlatarak onları tehdit etmektir.
[314] Bununla birlikte, “bağışlayıcı, merhametli de O’dur.” Bu ifade tevbe ve iman ederek dönüş yaptıkları takdirde affedilip rahmete nâil ola-cakları hususunda bir vaat olup işledikleri günahların büyüklüğüne rağmen Allah’ın onları hemen cezalandırmadığını hissettirmektedir.
[315] Şayet“Allah’ın bana vereceği cezayı savmaya sizin gücünüz de yet-mez.’ ifadesinde fiilin inkârcılara isnadının anlamı nedir?”1 dersen şöyle derim:Peygamber’in (s.a.) onlara getirdiği şeyler arasında ‘onların iyiliğini düşünmek’, âkıbetlerinin kötü olacağından korkmak, hâllerine acımak ve iyiliklerini is-temek vardı. Onlara âdeta şöyle deme[si istenme]ktedir: Onu kendim uydur-duysam, bununla sizin iyiliğinizi düşündüğüm, sizi putlara kulluktan Allah’a kulluğa çevirmek istediğim hâlde, O beni ‘kendisine iftira ettiğim’ için cezalan-dırmak isterse sizin bana ne faydanız olacak ey iyilikleri için çalıştığım insanlar?!
9. Âyetin Tefsiri
] 316[ ع ْ ِ kelimesi bedî‘ (benzeri olmayan) anlamındadır. Tıpkı el-hafîf اanlamına gelen el-hıff kelimesi gibi. Dal’in fethasıyla bide‘an şeklinde de okunmuştur. Böyle okunduğunda anlamı bid‘at sahibi, bid‘atçi olur. Dînün kıyemün (dosdoğru dimdik ayakta duran bir din) ve lahmün ziyemün (parça-lanmış, dağınık et) ifadelerinde olduğu gibi, fi‘al kalıbında sıfat olması da mümkündür. Düşünmeden ondan bazı âyetler istiyorlar, kendisine vahyedil-meyen gaybî konuları soruyorlardı. Bunun üzerine Peygamber’e (s.a.) şöyle denildi: “De ki: İlk gönderilen peygamber ben değilim” ki teklif ettiğiniz bütün şeyleri getireyim ve gayba dair sorduğunuz her şeyi size haber vereyim! 1 İnkârcılar rakiplerini -yani Hz. Muhammed’i- neden Allah’ın cezasından kurtarmak istesinler ki!? / ed.
Resuller ancak Allah’ın kendilerine verdiği âyetleri getirirler ve ancak ken-dilerine vahyedilen şeyleri haber verirler. Mûsâ (a.s.) da, Firavun’un “Peki, (kendilerine elçi gönderilmediği için doğru yoldan habersiz kalan) ilk çağ-ların durumu ne olacak?!” [TāHâ 20/51] sorusuna, “Onların bilgisi Rabbimin katındadır.” [TāHâ 20/52] cevabını vermiştir.
[317] “Bilmem”, çünkü gayba dair bir bilgim yok; Allah’ın ileride bana ve size ne yapacağını, benim ve sizin hakkınızda ne takdir ettiğini bilemem. “Ben sadece bana vahyedilene uyarım.” Hasan-ı Basrî’nin (v. 110/728) bu ifadeyi şöyle tefsir ettiği nakledilmiştir: “Benim ve sizin hâlinizin dünyada ne olacağını, nereye varacağını, hangimizin galip, hangimizin mağlup olacağını bilmiyorum.” Kelbî’den (v. 146/763) şöyle nakledilmiştir: Müşriklerin ezi-yetlerinden iyice usanmış olan Ashâb-ı Kirâm, Peygamber’e (s.a.); “Ne zama-na kadar bu vaziyette devam edeceğiz?!” diye sormuşlardı. Şöyle cevap verdi: “Bana ve size ne yapılacağını bilmiyorum; Mekke’de mi bırakılacağım yoksa -rüyamda- bana gösterilen hurmalık ve ağaçlık yere1 çıkmam mı emredilecek bilemiyorum.” İbn Abbas (v. 68/688) da “Bana ve size âhirette ne yapılacağı-nı bilmiyorum.” şeklinde açıklamıştır. Yine o, bu âyetin “Böylece, Allah senin mazideki ve atideki ‘günah’ını bağışlayacak” (Fetih 48/2) âyetiyle neshedildi-ğini söylemiştir. Âyette “tafsilatlı bir şekilde bilmediği” de kastedilmiş olabilir (bu durumda mensuh olmaz). İfade, Yâ’nın fethasıyla; “Allah Teâlâ’nın bana ne yapacağını bilmiyorum.” anlamında, mâ yef‘aluşeklinde de okunmuştur.
[318] Şayet“ ُ َ ْ ُ (yapılacak) kelimesi olumlu bir mâna ifade ediyor, nef-yedilmiyor. Bu durumda söz mâ yüf‘alü bî ve bi-küm (bana ve size yapılacak şeyi) şeklinde olmalıdır. [Neden כ ;olmuş]?” dersen şöyle derim: Doğru و ancak א ادْري َ א ifadesindeki olumsuzluk (bilmiyorum) وَ َ ve ona bağlı kelime-leri kapsaması sebebiyle bunu da içine aldığından, âyetteki ifade çok doğru ve güzel olmuştur. Dikkat edersen, ْ َ وَ رْضَ ْ وَا אوَاتِ َ ا َ َ َ ى ِ ا َ ا ان وْا َ َ ْ َ اوَאدِرٍ َ ِ ِ ِ ْ َ ِ َ ْ َ (“Anlamıyorlar mı ki gökleri ve yeri yaratan -ve onları yarat-maktan yorulmayan- Allah, ölüleri de diriltmeye kādirdir?!” [Ahkāf 46/33]) buyrulmuştur; yani ان’nin haberinin başına Bâ gelmiştir. Bu, olumsuzluğun ‘kendisine bağlı isim ve haberle’ birlikte onu da içine alması sebebiyledir.
] 319[ ُ َ ْ ُ א َ ’deki Mâ nasb makamında mâ-i mevsūle de olabilir, ref‘ ma-kamında mâ-i istifhâmiye de olabilir.
] 320[ َ ُ fiili, “Allah’ın bana vahyettiği şeye uyarım.” anlamında yûhî şeklinde de okunmuştur. 1 Bkz. Buhārî, “Kefâlet”, 3.
10. Âyetin Tefsiri
[321] Şartın cevabı mahzuftur; takdiri şöyledir: Ya Kur’ân Allah katın-dan gelmişse ve siz onu inkâr ediyorsanız, o zaman zâlim olmaz mısınız!? “Zalim bir kavmi, Allah elbette doğru yola getirmez.” sözü de mahzûfun bu şekilde takdir edilmesi gerektiğine delâlet eder.
[322] İsrâiloğullarından olan şahit, Abdullah b. Selâm’dır. Peygamber (s.a.) Medine’ye geldiğinde Abdullah onun yüzüne bakmış ve bunun ‘yalancı yüzü’ olmadığını anlamıştı [İbn Mâce, “Et‘ime”, 1; “İkāmet”, 174; Tirmizî, “Kıyâmet”, 42/2485]. Biraz düşününce Muhammed’in beklenen o peygamber olduğuna kesin kanaat getirerek “Ben sana, bir peygamberden başkasının bilemeyeceği üç şey sora-cağım: Kıyamet alâmetlerinin ilki nedir? Cennettekilerin yiyeceği ilk yemek nedir? Çocuk niçin babasına veya annesine çeker?” dedi. Peygamber (s.a.) ona şu cevabı verdi: “Kıyametin ilk alâmeti, insanları doğudan batıya sürecek olan bir ateştir. Cennettekilerin yiyeceği ilk yemek, balık ciğerinin kenarındaki çı-kıntıdır (bu kısım ciğerin kendisinden daha lezzetlidir). Çocuğa gelince, erke-ğin ‘su’yu öne geçerse ona çeker; kadının ‘su’yu öne geçerse ona çeker.” Bunun üzerine Abdullah: “Şehadet ederim ki sen gerçekten Allah’ın resulüsün!” dedi. Ve sözlerine devamla; “Yâ Resûlallah! Yahudiler yalancı ve iftiracı bir kavimdir. Siz onlara benimle ilgili görüşlerini sormadan Müslüman olduğumu öğrenir-lerse, sizin yanınızda bana iftira ederler.” dedi. Yahudiler geldiler. Peygamber (s.a.) onlara; “Abdullah’ın aranızdaki konumu nedir?” diye sordu. “En hayır-lımız, en hayırlımızın oğlu, efendimiz, efendimizin oğlu, en âlimimiz ve en âlimimizin oğludur.” dediler. “Abdullah Müslüman olsa ne dersiniz?” dedi. “Allah onu bundan korusun!” dediler. Bu esnada Abdullah (saklandığı yerden) çıkıp yanlarına gelerek; “Şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur ve yine şehadet ederim ki Muhammed Allah’ın resulüdür!” dedi. Yahudiler: “O bizim en şerlimiz ve en şerlimizin oğludur!” diye onu kötülemeye başladılar. Abdul-lah; “İşte benim korkup çekindiğim buydu ey Allah’ın Resulü!” dedi [Buhārî, “Enbiyâ”, 1, “Menâkıbu’l-Ensār”, 51, “Tefsîr”, 2/6].
[323] Sa‘d b. Ebî Vakkās şöyle demiştir: “Peygamber’in (s.a.) yeryüzünde yürüyen hiç kimse için ‘O cennet ehlindendir.’ dediğini duymadım. Bunu sadece Abdullah b. Selâm için söyledi. Onun hakkında şu âyet nazil oldu:
‘Ya İsrâiloğullarından bir şahit, onun bir benzeri (olan Tevrat’ın gerçekliği) hak-kında şahitlik ederse’” [Buhārî, “Menâkıbu’l-Ensār”, 19] ِ ْ ِ َ ’deki zamir Kur’ân’a râcidir; yani anlamca Kur’ân’ın benzeri olan Tevrat hakkında şahitlik ediyorsa. Bu da Tevrat’ta bulunan ve Kur’ân’ın konularına uygun düşen tevhid, va‘d, va‘îd gibi mânalardır. Şu âyetler de bu anlama delâlet etmektedir: “Kaldı ki o(nun ana içeriği) öncekilerin kitaplarında da mevcuttur.” [Şu‘arâ 26/196]; “Şüphesiz bu, ilk sahifelerde de geçmektedir.” [A‘lâ 87/18], “Mutlak izzet ve hikmet sahibi Allah sana da, senden öncekilere de işte böyle vahyediyor.” [Şûrâ 42/3]
[324] Âyetin anlamı şöyle de olabilir: “O Allah katından ise ve siz de onu inkâr etmişseniz ve bir şahit onun böyle olduğuna -yani Allah katından geldiğine- şahitlik ediyorsa…”
[325] Şayet“Bana bu âyetin nazmını anlat da nazım yönünden anlamı-na vâkıf olayım!” dersen şöyle derim:İlk Vav ْ ُ ْ َ cümlesini şartın fiiline כَatfeder; tıpkı ِ ْ ُ ْ َ ُ כَ ِ ّ ِ ا ْ ِ ْ ِ ْ انْ כَאنَ ُ ْ ْ ارَا ُ (“De ki: Peki, ya bu (Kur’ân), Allah tarafından geliyor; siz de buna rağmen onu nankörce inkâr ediyorsa-nız!?” [Fussilet 41/52]) âyetinde sümme edatının yaptığı gibi. En sondaki Vav, ْ ُ ْ َ כْ َ ْ ٌcümlesini ا ِ א َ َ ِ َ cümlesine atfeder. َ ِ َ ْ deki Vav ise’وَ ِ ٌ ِ א َ َ ِ َ وَ
ْ ُ ْ َ כْ َ ْ َ وَا َ א َ ِ ْ ِ َ َ اء َ ْ َ ا cümlesini ِ ْ ُ ْ َ ِ وَכَ ّ ِ ا ْ ِ ْ ِ .cümlesine atfeder כَאنَ Bunun benzeri, in ahsentü ileyke ve ese’te ve akbeltü ‘aleyke ve a‘radte ‘annî lem nettefik (Ben sana iyilik ettiğim hâlde, sen kötülük edersen ve ben sana yöneldiğim hâlde sen benden yüz çevirirsen uyuşamayız.) diyerek anlamca birbirine bağlı iki şeyi alıp birbirine atfetmen gibidir. Bu durumda âyetin anlamı şöyle olur: De ki: Kur’ân’ın Allah katından oluşuyla sizin onu inkâr etmeniz ve İsrâiloğullarının en bilgilisinin onun benzerinin [Allah’tan] indi-rildiğine şahitlik ederek ona iman etmesiyle sizin Kur’ân’a karşı büyüklenip kendinizi ona iman edemeyecek kadar ‘büyük’ görmeniz bir araya gelmişse, o zaman insanların en sapkını ve en zalimi siz olmaz mısınız söyleyin bana!?
] 326[ َ َ א َ sözündeki iman, Kur’ân’ın benzerine şahitlik etmesinin bir neticesi kılınmıştır; çünkü o [şahit], Kur’ân’ın benzerinin Mûsâ’ya (a.s.) in-diğini, onun vahiy cinsinden olup beşer sözü olmadığını bilip, sonra da insaflı davranarak buna şahitlik edince ve itirafta bulununca iman bunun bir neticesi olmuştur.
11. Âyetin Tefsiri
] 327[ ا ُ َ َ ا ِ ifadesi, “iman edenler için” demektir. Âyette bahsedilen söz de Mekke kâfirlerine aittir; “Muhammed’e tâbi olanların çoğu toplumdaki düşük seviyeli insanlardır.” diyorlardı. Bu sözleriyle de Ammâr (v. 37/657), Suheyb (v. 38/659), İbn Mes‘ûd (v. 32/653) gibi fakir sahâbîleri kastediyor-lardı. “Eğer ona iman etmek hayırlı bir şey olsaydı, bu düşük insanlar ona koşma hususunda bizi geçemezlerdi!” diyorlardı. Şöyle de denmiştir: Cü-heyne, Müzeyne, Eslem ve Gıfâr kabileleri Müslüman olunca Benû Âmir, Gatafan, Esed ve Eşca‘ kabileleri, “Eğer o hayırlı bir şey olsaydı, koyun ço-banları ona koşma hususunda bizi geçemezlerdi!” dediler. Şöyle de denmiştir: Ömer’in bir cariyesi Müslüman oldu. Ömer yoruluncaya kadar onu döver; sonra da “Yorulmasaydım seni daha fazla döverdim!” derdi. Kureyş kâfirleri de “Muhammed’in çağırdığı şey hak olsaydı, filan cariye bu konuda bizi ge-çemezdi!” derlerdi. Bir görüşe göre de Yahudiler bu sözü Abdullah b. Selâm ve arkadaşları Müslüman olunca söylemişlerdir.
[328] Şayet“ ِ وا ُ َ ْ َ ْ َ sözündeki (Onunla hidayete eremedikleri için) وَاذْ zarfın bir âmili ve َن ُ ُ َ َ َ (diyecekler) sözünün bir müteallakı olması gerekir. Oysa birinin geçmiş, diğerinin gelecek zamana delâlet etmesi sebebiyle birbir-leriyle uyuşmadıkları için َن ُ ُ َ َ َ sözünün zarfta amel etmesi doğru olmaz. O hâlde, bu sözün açıklaması nasıldır?” dersen şöyle derim: ْاذ’deki âmil, söz ken-disine delâlet ettiği için hazfedilmiştir. Tıpkı ا א ذ ّ (“Onu götürüp de…” [Yûsuf 12/15] âyetinde ve insanların hîneizin el’âne (olay o zaman oldu; sen şimdi dinle) sözünde hazfedildiği gibi. Âmilin takdiri şöyledir: “Onunla hidayete ere-meyince, inatları ortaya çıktı; artık bu sebeple, ‘Bu eski bir uydurmadır!’ diye-ceklerdir.” Bu gizli cümle, sözün kendisiyle anlam kazandığı şeydir; çünkü zarf onunla mansūb olmuş; َن ُ ُ َ َ َ ifadesi de onun neticesi olmuştur. Tıpkı ان’in gizlendiği ُل ُ لَ ا ُ َ ّ َ (“… sonunda, peygamber [ve berberindeki müminler] şöyle demeye başlıyordu…” [Bakara 2/214]) ifadesinin sahih olması gibi; çünkü bura-da hattâ mecrûruna, muzāri‘ fiil de kendisini nasbeden edata tesadüf etmiştir.
[329] “Bu, eski bir uydurmadır!” sözleri ise “eskilerin masalları” deme-leri gibidir.
14. Âyetin Tefsiri
] 330[ ُ َאبُ ِ ;ifadesi mübtedâdır (Mûsâ’nın kitabı ) כِ ِْ َ ْ
ِ (ondan önce) وَise mübtedâdan önce gelmiş haber olarak zarftır ve aynı zamanda א ً א َ kılavuz) اolarak) kelimesini hâl olarak nasbetmiştir. Tıpkı fi’d-dâri Zeydün kāimen (Evde ayağa kalkmış vaziyette Zeyd var.) demen gibi. İfade, “Ondan öncekilere Tev-rat’ı verdik.” Takdiriyle ve men kablehû kitâbe Mûsâ şeklinde de okunmuştur.
] 331[ א ً א َ -kelimesi, “Allah’ın dini ve şeriatleri konusunda tıpkı cemaa اtin imama uyması gibi kendisine uyulan kılavuz” anlamına gelir. O kitap, aynı zamanda kendisine iman eden ve içindekilerle amel edenler için “bir rahmettir. Bu” Kur’ân ise Mûsâ’nın kitabını “tasdik eden bir kitaptır.” Veya kendinden önceki bütün kitapları tasdik eden… Nitekim musaddikun li-mâ beyne yedeyhi (kendinden öncekilerin tasdikçisidir) şeklinde de okunmuş-tur. א ِ َ َ ًא א َ ِ (Arap diliyle) ifadesi, ٌق ِّ َ ُ (tasdikçi) kelimesinde bulunan ve kitaba işaret eden zamirin hâlidir. Onun âmili de ٌق ِّ َ ُ kelimesidir; sıfatla hususileşen ٌَאب kelimesinin hâli olarak mansūb olması da caizdir; onda כِ[hâzâdaki] işaret anlamı amel etmiş olur. Yusaddiku zâ lisânin ‘arabiyyin yani “Arap dili sahibini -Peygamber’i- tasdik eden…” anlamında ٌق ِّ َ ُ kelimesi-nin mef‘ûlü olması da caiz görülmüştür.
] 332[ رَ ِ ْ ُِ ifadesi, Yâ ile de Tâ ile de okunmuştur [uyarsın diye - sen uyarasın
diye]. Yine, “sakınmak, bir şeye karşı hazırlık yapmak” anlamına gelen nezira - yenzerudan li-yenzera şeklinde de okunmuştur. ى ْ ُ kelimesi (ve müjde olarak) وَnasb mahallindedir; َر ِ ْ ُ
ِ ’nin mahalline atfedilmiştir, çünkü َر ِ ْ ُِ mef‘ûlün lehtir.
15. Âyetin Tefsiri
[333] Hâ’nın zammesi ve Sîn’in sükûnu ile husnen, ikisinin de zamme-siyle husünen, ikisinin de fethasıyla hasenen, ayrıca ihsânen şeklinde okun-muştur. א .de fetha ve zamme ile kerhen ve kürhen şeklinde okunmuştur כBu ikisi meşakkat anlamında iki ayrı kullanımdır. Tıpkı fakr - fukr gibi. Mansūb olması, hâl olduğu içindir ve “meşakkat sahibi, meşakkatli” an-lamına gelir. Veya masdarın sıfatı olduğu için mansūbdur; yani hamlen zâ-kürhin (meşakkatli bir taşıma).
[334] “Taşınması ve sütten kesilmesi” yani karında taşınma ve sütten ke-silme müddeti “otuz aydır.” Bu ifade, hamilelik süresinin en azının altı ay ol-duğuna delildir; zira “Anneler çocuklarını tam iki yıl emzirirler. Bu, emzirmeyi tamamlamak isteyen içindir.” [Bakara 2/233] âyetine göre emzirme müddeti iki sene ise geriye hamilelik için altı ay kalmaktadır. İfade ve fasluhû şeklinde de okunmuştur. Fasl ve fisāl, yapı ve mâna olarak fatm ve fitām kelimeleri gibidir.1
[335] Şayet“Maksat sütten kesmeyi değil, emzirme süresini bildirmek-tir; o hâlde bunu neden sütten ayırma ile ifade etti?” dersen şöyle derim:Sütten ayırma, emzirmenin peşinden geldiği ve devamlı onunla beraber olduğu için, sütten ayırma ifadesi kullanılmıştır; çünkü emzirme ona kadar devam eder ve onunla tamamlanır. Tıpkı şairin müddeti [sürenin sonunu ifad eden] emed2 kelimesiyle isimlendirmesi gibi:
Her mahalle halkı ömür süresini tamamlarZamanı dolunca da ölür gider.
(“Emzirme” yerine “sütten kesme”nin kullanılmasında) bir artı anlam vardır ki o da; ifadenin, tam olarak yapılan, sütten kesmeyle biten bir em-zirmeye ve onun vaktine delâlet etmesidir.
[336] İfade, hattâ ize’stevâ ve beleğa eşüddehû şeklinde de okunmuştur. İn-sanın “ergin çağına ermesi”; orta yaşa gelmesi, kuvvetinin, akıl ve temyiz gü-cünün iyice kuvvetlenip kökleştiği yaşa tam olarak ulaşmasıdır ki o da otuzu geçip kırka dayanmasıdır. Katâde’nin (v. 117/735) otuz üç dediği rivayet edil-miştir. Şöyle ki; otuz üç yaş erginliğin başı olup sonu kırktır. Şöyle de denil-miştir: “Bütün peygamberler ancak kırk yaşından sonra gönderilmişlerdir.”
[337] (Salih evlâdın) şükre yönlendirilmeyi istediği nimetle kastedilen, tevhid ve İslâm nimetidir. O, kendi üzerindeki nimetlerle ana-babasının üzerindeki nimetlere birlikte şükretmiştir; çünkü onların üzerindeki nimet-ler aynı zamanda kendisi için de bir nimettir. “Razı olunan amel”in beş vakit namaz olduğu da söylenmiştir.
[338] Şayet“ ْ ذُرِّ ِ ْ ifadesindeki ’nin anlamı nedir?” dersen şöyle وَاderim:Bunun anlamı, Allah’ın, kişinin zürriyetini salâh olan yere ve onun bu-lunacağı yerlere koymasıdır. Âdeta şöyle demiş olmaktadır: “Zürriyetime salâh ver, salih olmayı onların içine koy!” Bunun benzeri şu mısrada geçmektedir:1 Fasl mahkemede verilen kararla suçluyu suçsuzdan ayırmak dâhil, her tür ayırma ile ilgili kullanılabilir;
fisāl ise bahusus bebeği sütten ayırma anlamındadır. Fatm da, her tür kesme / ayırma anlamına gelmekle birlikte, fitām sütten kesmek anlamındadır. Müfâ‘aleden gelen fisāl ve fitām masdarlarında işteşlik bu-lunduğundan, anne ile bebek arasındaki karşılıklı bir eylemi ifade etmektedirler. / ed.
Ökçelerini kanatır keskin kılıcım![339] “Müslümanlardanım”, ihlâsla sadece Sana teslim olanlardanım.
16. Âyetin Tefsiri
ve kötülüklerini görmezden geleceğimiz cennet sahiplerinin arasındaki kimselerdir. İşte budur kendilerine vaat edilegelen kesin vaat...
[340] Yâ’nın fethi ile yetekabbelü (makbul kılar), yetecâvezü (kötülükle-rini görmezden gelir) şeklinde de okunmuştur ki her iki fiilde de zamir Al-lah’a râcidir. (Netekabbelü ve netecâvezü şeklinde) Nûn ile de okunmuştur.
[341] Şayet“ ِ َ ْ אبِ ا َ ْ :sözünün anlamı nedir?” dersen şöyle derim اBu senin şu sözün gibidir: Ekrameni’l-emîru fî nâsin min ashâbihî (Sultan, arkadaşlarından bir grup insan arasında bana ikramda bulundu.) Bunun-la şunu kastedersin: İkram ettikleri arasında bana da ikram etti; beni de onların arasına kattı, onlardan saydı. Mahalli hâl olarak nasbdır; “Cennet ehlinden oldukları, onlardan sayıldıkları hâlde” anlamındadır.
] 342[ قِ ْ ِّ َ ا ْ ifadesi, mef‘ûl-i mutlaktır; çünkü (kesin gerçekleşecek vaat) وَ“kabul ederiz”, “görmezden geliriz” ifadeleri, amellerinin kabul edileceği ve günahlarının görmezden gelineceği hususunda Allah tarafından bir vaattir.1
[343] Bu âyetin Hazret-i Ebû Bekir, babası Ebû Kuhâfe, annesi Üm-mü’l-Hayr ve ( Ebû Bekir’in) evlâtları ve onlar için yaptığı duanın kabulü hakkında nâzil olduğu söylenmiştir. Yine şöyle denmiştir: Hazret-i Ebû Be-kir dışında, muhacirlerden ve ensārdan hiç kimsenin kendisi, anne-babası, oğulları ve kızlarının tamamı Müslüman olmamıştır.
18. Âyetin Tefsiri
] 344[ َאلَ ي ُ ifadesi mübtedâ, haberi de (diyen kişi) وَا ِ ْ َ َ َ َ ِכَ ا اولُ ْ َ ْ -ifadesi (.Bunlar da ilâhî hükmün haklarında kesinleştiği kimselerdir) اdir.“Diyen kişi” ile bu sözü söyleyen insan tipi kastedilmiştir. Bu sebeple de haber çoğul gelmiştir. 1 Ve ِق ْ ِّ َ ا ْ .ifadesi bu vaadi pekiştirmektedir. / ed (hem de kesin gerçekleşecek bir vaat olarak) وَ
[345] Hasan-ı Basrî, bu âyetin anne-babasına âsî gelen ve yeniden dirilmeyi inkâr eden kâfirler hakkında olduğunu söylemiştir. Katâde’ye göre âyette bahse-dilen, anne-babasına isyan eden ve Rabbinin emirlerinden dışarı çıkarak günah işleyen kötü kulun vasfıdır. Âyetin, Müslüman olmadan önce Hazret-i Ebû Be-kir’in oğlu Abdurrahman hakkında indiği de söylenmiştir. Babası Ebû Bekir ve annesi Ümmü Rûmân onu İslâm’a davet etmişlerdi. O da onları “Öf be!..” diye azarladıktan sonra “Bana Cüd‘ân b. Amr ile Osman b. Amr’ı yeniden diriltin de Muhammed’in söylediği şeyleri onlara sorayım!” demişti. -Bu iki kişi onun dedelerindendi.- Bu son rivayetin yanlışlığına,“diyen kişi” ifadesiyle bu sözü söyleyen insan tipinin kastedilmiş olması ve“İlâhî hükmün haklarında kesin-leştiği kimseler”in cehennem ehli olması, Abdurrahman’ın ise Müslümanların faziletlilerinden ve efendilerinden olması şahitlik eder. Âişe’nin (r.a), bu âyetin Abdurrahman hakkında indiği iddiasını yalanladığı nakledilmektedir. Mu‘âvi-ye, Mervan’a, insanların Yezid’e biat etmeleri hususunda bir mektup yazınca, Abdurrahman: “İşi krallığa çevirdiniz!.. Çocuklarınıza biat ediyorsunuz!” demiş [ve kendisini tutuklamak istediklerini görünce, Hazret-i Âişe’nin evine sığınmış] idi. Bunun üzerine Mervan: “Ey insanlar! Bu adam, Allah’ın, hakkında; ‘Ana-babasına: ‘Öf be!..’ diyen kimse…’buyurduğu kişidir!” dedi. Hazret-i Âişe bu sözü işitince kızdı ve “Vallahi, bu o değildir. İsteseydim, onun ismini verirdim! Lâkin Allah Teâlâ sen kendisinin sulbündeyken babanı lânetlemişti! Sen Allah’ın lânet ettiği şeyden bir parçasın!..”1 dedi. [Nesâî, es-Sünenü’l-Kübrâ, X, 257]
] 346[ kelimesi tenvinsiz olarak kesre ve fetha ile [üffi ve üffe], tenvinli افolarak da üç harekeyle [üffin, üffen, üffün] okunmuştur. Bu bir sestir, insan bu sesi çıkardığında onun bunaldığı ve sıkıldığı anlaşılır. Tıpkı bir insan hiss diye ses çıkarınca onun bir ağrısının olduğu anlaşıldığı gibi. [Bu kelimeden sonra gelen] Lâm[kişinin canının neye sıkıldığını] açıklamaktadır; “Bu öfleme bil-hassa sizedir; başkası için değil sizin içindir!” anlamında...
[347] [ ا ifadesi] iki Nûn ile e-te‘idâninî, tek Nûn ile e-te‘idânî ve idgâmla اe-te‘idânnî şeklinde okunmuştur. Kurrâdan biri de Nûn’un fethası ile e-te‘idânenî şeklinde okumuştur ki iki Nûn, iki kesre ve Yâ’nın bir araya gelmesini ağır gör-müş, bunu biraz hafifletmek için birinci Nûn’u fethayla okumuş gibidir. İdgamla okuyan ve Nûn’lardan birini atan da aynı şekilde hafifletmeyi düşünmüştür.1 Mervan b. Hakem. “Mervani” Emevi sultanlarının başı; Cemel savaşında Hz. Ali’ye karşı aynı safta savaş-
tığı Talha b. Ubeydullah’ın kātili… Babası Hakem b. Ebü’l-Âs, Peygamber’e (s.a.) karşı düşmanca bir tavır takınıp ona eziyet etmekte idi; Mekke’nin fethiyle güya Müslüman olduysa da, olumsuz tavrını devam ettirdi. Hz. Peygamber’i taklit etmesi, evini gözetlemesi ve Müslümanların sırrını ifşa etmesi yüzünden Resûlullah tarafından lânet edilerek Tāif ’e sürüldü. İlk iki halife; Hakem ve ailesinin Medine’ye dönmek için yaptığı müracaatları reddetmesine rağmen, Osman b. Affan işbaşına gelince -amcası- Hakem ile aile-sinin Medine’ye dönmesine izin verdi ve onlara ihsanda bulundu; o sırada yirmi yaşlarında olan Mervan’ı da devlet kâtipliği görevine getirdi (DİA’dan; mealen). Osman (r.a.), Ashab arasında iyi karşılanmayan bu icraatıyla, kendisinin katliyle sonuçlanan meş’ûm olayların temelini attığının farkında değildi. / ed.
[348] “Çıkarılacağımı” yani yeniden diriltilip yerden çıkarılacağımı. Bu ifade ahruce (çıkacağımı) şeklinde de okunmuştur.
[349] “Benden önce o kadar nesil gelip geçtiği” yani onlardan hiçbiri tek-rar diriltilmediği “hâlde…” “Ana-babası, Allah’a sığınıyorlardı” yani “senden ve söylediğin şeyden Allah’a sığınırız!” diyorlardı. Bu, onların, çocuğun söy-lediği şeyi çok vahim, tehlikeli ve kötü bir söz olarak gördüklerini ifade eder.
[350] “Yazıklar olsun sana!” ifadesi onun helâk olması için bir bedduadır; maksat, gerçekten helâk olması değil, onu imana teşvik edip yönlendirmektir.
] 351[ ٍ َ ا (topluluklarla birlikte) ifadesinin gramer yönünden izahı aynen yukarda geçen ِ َ ْ אبِ ا َ ْ .gibidir [Ahkāf 46/16] ا
[352] [17. âyetteki] ان, “Allah’ın vaadinin hak olduğuna iman et” anlamın-da fetha ile enne şeklinde de okunmuştur.
19. Âyetin Tefsiri
[353] “Herkese” yani yukarıda zikredilen iki tip insana “yaptıklarına göre birtakım dereceler” yani işledikleri hayır ve şerrin karşılığı olarak veya o ikisinden işledikleri şeyler sebebiyle makam ve mertebeler vardır. Şayet“Cennet derece derecedir, cehennem dereke dereke (yani aşağıya doğru ka-deme kademe)dir.’ rivayeti varken neden [âyette ikisi için de] ‘dereceler’ den-miştir?” dersen şöyle derim:“Hepsi” kelimesi iki gruba da şâmil olduğu için tağlib kaidesine uyarak böyle demek caizdir.
] 354[ ْ ُ َِّ َ ُ
ِ -ifa (Onlara işlediklerinin karşılığını tastamam ödesin diye) وَdesi Nûn ile ve li-nuveffiyehum (Onlara işlediklerinin karşılığını tastamam ödeyelim diye) şeklinde de okunmuştur. Bu ifade sebep bildirmektedir; söz kendisine delâlet ettiği için de bu sebep hazfedilmiştir. Âdeta şöyle buyrul-maktadır: Onlara amellerinin karşılığını tastamam ödemek ve haklarına zul-metmemek için karşılıklarını amellerine göre takdir etti ve mükâfatı “(yukarı doğru) dereceler”, cezayı da “(aşağı doğru) derekeler” şeklinde yaptı.
20. Âyetin Tefsiri
[355] Zarfı nasbeden, ْ ُ ْ َ .ün öncesindeki gizli “söylenir” ifadesidir’اذْAteşe arz edilmeleri ise, kendilerine onunla azap edilmesidir. Araplar ‘urida benû fülân ‘ale’s-seyf (Falan kabile kılıca arz edildi.) yani kılıçla öldürüldü!” derler. Tıpkı “Sabah-akşam Ateşe arz edilirler!” [Gāfir 40/46] âyetindeki gibi. Ateşin onlara arz edilmesi de kastedilmiş olabilir. Nitekim Araplar ‘ara-dtü’n-nâkate ‘ale’l-havz (Deveyi havuza arz ettim.) derler ve havuzun ona gösterilmesini kastederler; ancak kelimelerin yerlerini değiştirmişlerdir. İbn Abbas’ın şu tefsiri de buna delâlet eder: “Cehenneme getirilirler ve cehen-nemle onların arasındaki engeller kaldırılarak orası kendilerine gösterilir.”
[356] “Tertemiz-hoş şeylerinizi tükettiniz!” Yani tertemiz ve hoş şeyler-den size yazılan nasibiniz dünyada kavuştuklarınız kadardı; onları da tüket-tiniz ve hepsini almış oldunuz. Bütün nasibinizi bitirdikten sonra size artık başka bir şey kalmadı.
[357] Hazret-i Ömer şöyle demiştir: “Dileseydim kızarmış kuzular, ince ekmekler, çerezler, deve döşleri ve hörgüçleri getirtirdim; ancak gördüm ki Allah bir grup insana, tertemiz ve hoş şeylerini bitirmeleri sebebiyle kötü âkıbetlerini haber veriyor; ‘Siz, tertemiz-hoş şeylerinizi dünya hayatınızda tü-kettiniz!’ [Ahkāf 46/20] buyuruyor.” Onun şöyle dediği de nakledilmiştir: “İs-teseydim içinizde en lezzetli yemekleri yiyen ve en güzel elbiseleri giyen ben olurdum; ancak ben tertemiz ve hoş şeylerimi (âhirete) bırakmak istiyorum.” Rivayete göre Peygamber (s.a.) bir gün Ehl-i Suffe’nin yanına girmişti. Onlar elbiselerini deri ile yapıyor, yamalık kumaş dahî bulamıyorlardı. Onlara: “Siz bugün mü daha hayırlı bir hâldesiniz yoksa birinizin sabah bir takım elbise, akşam başka bir takım elbise giydiği, kendisine sabah bir tencere yemek, ak-şam başka bir tencere yemek getirildiği ve evinin Kâbe gibi kumaşlarla örtü-lüp süslendiği zaman mı?” buyurdu. Onlar: “Biz o gün daha hayırlı bir hâlde oluruz.” dediler. Peygamber (s.a.): “Hayır, bilâkis siz bugün daha hayırlı bir durumdasınız!” buyurdu [Krş. Tirmizî, “Kıyâmet”, 35/2476].
[358] İstifham Hemze’si ile e-ezhebtüm ve iki Hemze arasına bir Elif koyarak â-ezhebtüm şeklinde de okunmuştur. ِن ُ ْ ;horluk, zillet demektir اnitekim ‘azâbe’l-hevâni şeklinde de okunmuştur. َن ُ ُ ْ َ Sîn’in zammesiyle de kesresiyle de okunmuştur.
21. Âyetin Tefsiri
] 359[ אف َ ْ uzun, yüksek ve eğimli kum yığını” anlamına gelen hıkf“ اkelimesinin çoğuludur. Yamulan ve eğrilen bir şey için kullanılan ihkavka-fe’ş-şey’u ifadesinden alınmıştır. Âd kavmi direk kullanan bir kavimdi, denize yakın bir yerde, Yemen’in eş-Şıhr denilen bölgesinde kumlar arasında otu-rurlardı. Buranın Umân ile Mehera arasında olduğu da söylenmiştir.
] 360[ رُ ُ -uyaran ve uyarmak anlamına gelen nezîr kelimesi ,(uyaranlar) اnin çoğuludur. ِ ْ َ َ ِ ْ َ ْ
ِ öncesinde, ِ ْ َ ْ ِ .arkasında, sonrasında demektir وَMin beyni yedeyhi ve min ba‘dihî şeklinde de okunmuştur. Anlam şöyledir: Hûd (a.s.), “Sadece Allah’a kulluk edin, yoksa sizin hakkınızda azaptan kor-kuyorum.” diye kavmini uyardı ve kendisinden önce gelen ve sonra gönde-rilecek olan resullerin hepsinin de aynen bu şekilde kavimlerini uyardıkla-rını ve uyaracaklarını onlara bildirdi. İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre; Hûd’dan (a.s.) önce ve onun çağında gönderilen resuller kastedilmektedir. Bu tefsire göre “sonrasında” ifadesi, “uyarmasından sonra” anlamındadır. Bu izah, ُر ُ ِ ا َ َ ْ َ ُ ifadesini (uyaranlar gelip geçmişti) وَ َ ْ َ رَ َ ْ -kavmini uyarmış) اtı) ifadesine bağladığın (hâl yaptığın) zaman geçerli olur. ِ ْ َ َ ِ ْ َ ْ
ِ رُ ُ ِ ا َ َ ْ َ وَِ ْ َ ْ ِ (önündekilerden ve arkasındakilerden uyaranlar da gelip geçmişti) وَ
cümlesini ُ َ ْ َ رَ َ ْ وا ile (kavmini uyardı) ا ُ ُ ْ َ arasında bir (kulluk etmeyin) ا ara cümle olarak kabul etmen de mümkündür ki bu durumda mâna şöyle olur: Hûd’un, kavmini şirkin âkıbeti ve büyük azaba karşı uyarmasını yâd et! Ondan önceki ve sonraki resuller de bu şekilde uyarmışlardı, onları da yâd et!
23. Âyetin Tefsiri
[361] İfk çevirmek demektir, efekehû an ra’yihî (onu görüşünden dön-dürdü) denir. “İlâhlarımızdan” yani onlara tapmaktan. “Tehdit ettiğin şeyi”, yani şirk koşulduğunda azabın âcilen geleceği tehdidini hemen gerçekleştir; vaadinde sadık “isen.”
[362] Şayet“(Bunun ne zaman gerçekleşeceğine dair) bilgi tamamen Allah katındadır.’ ifadesi onların ‘Haydi getir şu tehdit ettiğin şeyi başımıza!’ sözlerine cevap olarak nasıl uygun düşmektedir?” dersen şöyle derim:Onların bu sözü azabı âcilen istediklerini göstermektedir. Dikkat edersen, “Hayır! Bu, sizin o hemen istediğiniz şey!” [Ahkāf 46/24] buyrulmuştur. Hûd (a.s.) onlara şöyle de-miş olmaktadır: Size azap edilecek vakitle ilgili bende herhangi bir bilgi yok;
Allah bilmediğim bir hikmet ve bir kısım faydalar sebebiyle bunu bana bildir-medi. Bu vaktin bilgisi sadece Allah katındadır. O hâlde, sizin teklif ettiğiniz azabı âcilen getirmesi için O’na nasıl dua edebilirim?! ِ ُ ْ ِ א ارْ َ ْ ُכُ
ِّ َ Ben) وَاsadece, iletmekle görevlendirildiğim şeyi size iletiyorum) ifadesinin -ki hafif-letilerek (ubliğuküm) de okunmuştur- anlamı şöyledir: Benim durumum ve bana şart koşulan şey; uyarmak, korkutmak ve sizi Allah’ın gazabına çarptıra-cak şeylerden sizi var gücümle uzaklaştırmak gibi elçilik vazifelerimi yapmak ve bu husustaki bilgileri sizlere ulaştırmaktır. Ancak siz cahilsiniz; peygam-berlerin sırf uyarmak için gönderildiğini, kendilerine izin verilmeyen şeyleri teklif etmek ve istemek için gönderilmediğini bilmiyorsunuz!
25. Âyetin Tefsiri
] 363[ א رَاوْهُ َ َ (onu görünce) ifadesindeki zamirde iki vecih vardır; َא ُ ِ َ א َ ’ya (tehdit ettiğin şeye) râci olabilir veya mübhem zamirdir, peşinden gelen “ufku enlemesine kaplayan bir bulut” kelimesi onu temyiz veya hâl olarak açıklar. Bu, daha açık ve daha fasihtir. el-‘Ârıd semanın ufkunu enlemesine kaplayan bulut demektir. Bunun benzeri, “yayıldı, karşısına çıktı” anlamına gelen habâ ve ‘anne kelimelerinden gelen el-habiyyü ve el-‘anânu kelimeleri-dir. ve kelimelerinin izâfeti mecazidir; kelimeyi ma‘rife yapmaz. Bunun delili ise ma‘rife kelimelere muzāf oldukları hâlde ikisinin de nekire kelimelere (א ً אر אرضٌ - ) sıfat olmasıdır.
[364] “Bilâkis o” ifadesinin öncesinde gizlenmiş bir söyleme fiili vardır; söyleyen, Hûd’dur (a.s.). Bunun delili de kāle Hûdun bel huve ( Hûd dedi ki: Bilâkis o…) kıraatidir. İfade, kul bel me’sta‘celtüm bi-hî hiye rîhun (De ki: Bilâkis acele istediğiniz şey, öyle bir kasırgadır ki…) şeklinde de okunmuş-tur ki, “Allah ‘De ki’ buyurdu.” anlamındadır.
[365] “…ki önüne çıkan her şeyi yerle bir edecek”, Âd’ın can ve malların-dan çok miktar helâk edecek. Böylece, ‘çokluk’u ‘her şey’ diyerek ifade etmiş oluyor. [ ُ
ِّ َ ُ ] “Helâk oldu” anlamına gelen demera - dimâran kökünden yedmüru küllü şey’in ([O kasırga yüzünden] her şey helâk olur!) şeklinde de okunmuştur.
[366] Lâ terâ1 (görmezsin) ifadesi, kim olursa olsun gören herkese hi-taptır. Bu ifade meçhul sîga ile Yâ ve Tâ ile lâ yürâ (görülmez) ve lâ türâ (görülmez) şeklinde de okunmuştur. Tâ ile [müennes] okunmasının -ki bu Hasan-ı Basrî’den nakledilmiştir- açıklaması şöyledir: Lâ turâ bakāyâ ve lâ eşyâ’… (Onlardan, -meskenleri hâricinde- ne bir kalıntı ne de bir eşya görülebilir). Tıpkı Zürrumme’nin (v. 117/735) şu mısralarındaki gibi;
[İş ve koşturma sebebiyle o iri cüsseli develer o kadar zayıfladı ki]sadece iki tarafı şişkin göğüsleri kaldı geriye.
Ancak kuvvetli okuyuş bu değildir. Lâ terâ illâ meskenehum (Onların ancak meskenlerini görebilirsin.) ve lâ yürâ illâ meskenühüm (Onların ancak mes-kenleri görülebilir.) şeklinde de okunmuştur.
[367] Rivayete göre; rüzgâr çadırları ve hevdeçleri alıp havaya kaldırıyor, bunlar uzaktan çekirgeymiş gibi görünüyordu. Denildiğine göre; azabı ilk gören onlardan bir kadın idi, “Bir rüzgâr gördüm, içinde ateş topları gibi alevler var!” demişti. Rivayete göre; rüzgârın azap olduğunu ilk şöyle anlamış-lar: Rüzgârın çöldeki develerini ve sürülerini yerle gök arasında uçurduğunu görünce, hemen evlerine girip kapılarını kilitlemişler. Ancak kasırga kapıları-nı söküp insanları yere çarpmış!.. Allah da üzerlerine kum yığınlarını akıtmış ve yedi gece sekiz gün inleyerek bu yığınların altında kalmışlar. Sonra kasırga, kumları üzerlerinden açmış, insanları da alıp denize atmış.
[368] Rivayete göre; Hûd (a.s.) kasırganın geldiğini hissedince bir pı-narın yanında kendisi ve müminler için bir çizgi çizmiş. İbn Abbas’ın şöyle dediği nakledilmiştir: Hûd ve beraberindekiler korunaklı bir yere çekilmiş-ti. Kasırga onların tenlerine yumuşakça dokunuyor ve hoşlarına gidecek şekilde esiyor; Âd kavmine vardığında ise üzerindeki insanlarla birlikte hev-deçli develeri yerle gök arasında uçuruyor ve onları taşlarla eziyordu.
[369] Peygamber’in (s.a.) de kasırga çıktığını gördüğünde endişelendiği ve “Allah’ım! Bunun ve gönderildiği vazifenin hayrını istiyorum. Bunun ve gönderildiği vazifenin şerrinden Sana sığınıyorum!” dediği rivayet edilir. Bir yağmur bulutu gördüğünde kalkar, oturur; gider gelir, rengi değişir-miş. Kendisine “Yâ Resûlallah, niçin korkuyorsunuz?” denilince “İşte bize yağmur getirecek bir bulut!’ diyen Âd kavminin başına gelenlerin benzeri meydana gelecek diye korkuyorum.” buyururmuş [Buhārî, “Bed’ü’l-Halk”, 5; Müslim, “İstiskā”, 15].
1 Müfessirin ى ُ kıraatini değil, bunu esas aldığı anlaşılmaktadır. / ed.
[370] Şayet“Kasırganın Rabba izâfe edilmesinin faydası nedir?” dersen şöyle derim:Bu rüzgâr ve onun dizginlerini elde tutma, Allah’ın kudreti-nin azametine şahitlik etmektedir; zira kasırga O’nun hayranlık verici mah-lûkātından ve büyük ordularındandır. ا’den bahsedilmesi ve kasırganın Allah’tan emir alması, bu görüşü destekler; kuvvetlendirir.
26. Âyetin Tefsiri
[371] [ אכ כ ”nâfiyedir; “size vermediğimiz imkânlar انْ [ifadesindeki ان demektir; ancak ْان lafız olarak buraya daha uygun ve daha güzeldir; çünkü oraya mâ gelseydi, kendisi gibi bir mâ ile bir araya gelecek ve çirkin bir tekrar olacaktı. [Sözde] bu tür şeylerden kaçınılır. Dikkat edersen, א َ ْ َ (her ne kadar) kelimesinin aslı mâmâdır. Buradaki tekrarın çirkinliği sebebiyle Elif ’i Hâ’ya çevirmişlerdir. Nitekim Ebü’t-Tayyib (v. 354/965) de şu sözü-nü edebî bir üslûpla söyleyememiştir:
Hayatına ant içerim ki; [ayıplayana üzüldüğün kadar] vurup öldürene üzülmüyorsun!
Keşke Kur’ân lafzının tatlılığına uyarak “le-‘amruke mâ in bâne minke li-dāribin” deseydi. Bunun ona ne zararı olurdu ki! ْان Ahfeş’in (v. 316/928) inşâd ettiği şu mısralarındaki benzeri gibi sıla olarak da kabul edilmiştir:
Kişi henüz görmediği bir şeyi ümid eder;ancak ona kavuşamadan, hoşlanmadığı şeyler çıkar önüne!
Bu durumda âyet; “Onlara, size verdiğimiz gibi imkânlar verdik.” anlamına gelmiş olur; ancak doğru olan birinci görüştür; zira Kur’ân’da bu mânada pek çok âyet vardır: “… Hem eşya hem de gösteriş bakımından bunlardan çok daha yüksektiler!” [Meryem 19/74]; “… Onlar, hem kendilerinden daha fazla sayıda idiler hem daha güçlüydüler hem de yeryüzünde kendilerinden daha fazla eser bırakmışlardı…” [Gāfir 40/82] Bu görüş, (müşrikleri) azarla-mak için daha uygun ve ibret almaya teşvik hususunda daha tesirlidir.
] 372[ ءٍ ْ َ ْ ِ yani faydadan bir şey, az bir fayda.
[373] Şayet “َون ُ َ ْ َ ا ُ cümlesi ne (!Çünkü bile bile reddediyorlardı) اذْ כَאile mansūbdur?” dersen şöyle derim:ْ א ا َ َ (fayda vermedi) sözüyle mansūb-dur. “Peki, (ْاذ zarf olduğu hâlde) niçin gerekçelendirme yerine geçmiş?” der-sen şöyle derim:Senin “Onu kötülük ettiği için dövdüm.” ve “Onu kötülük ettiğinde dövdüm.” sözlerinde gerekçelendirme ve zarf mânalarının aynı se-viyede olması sebebiyle böyle olmuştur; zira sen onu kötülük yaptığı vakit dövdüğünde, o vakitte kötülük ettiği için dövmüş olursun. Ancak iz ve haysü edatları bu şekilde, diğer zarflardan daha fazla kullanılırlar.
27. Âyetin Tefsiri
[374] “Çevrenizdekileri” ey Mekkeliler! Hicr-i Semûd, Sodom şehri ve diğer “yerleşim yerlerini.” Âyette “şehir” kelimesi kullanılmış; ancak şehirlerin halkı kastedilmiştir. Nitekim bu sebeple, “dönsünler diye” buyrulmuştur.
28. Âyetin Tefsiri
[375] el-Kurbân kendisiyle Allah’a yaklaşılan şeydir; yani kâfirler o ilâhları kendilerine Allah’a yaklaştıracak şefaatçiler edinmişlerdi. Nitekim “Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir.” [ Yûnus 10/18] diyorlardı.
] 376[ َ َfiilinin iki mef‘ûlünden biri ا ,ye râcî olan mahzuf isim’اikincisi de ً َ ِ ًא ;dir’ا َא ْ ُ isehâldir.ًא َא ْ ُ kelimesinin ikinci mef‘ûl olup ً َ ِ nin’اondan bedel olması ise doğru değildir; mâna bozulur. Râ’nın zammesiyle kurubânen şeklinde de okunmuştur.
[377] Mâna şöyledir: İlâhları onları helâk olmaktan kurtarsaydı ya! “Aksi-ne, onlardan” yani onlara yardım edeceklerine “sıvışıp gittiler!” Kayboldular.
] 378[ ِכَ -kelimesi, ilâhlarının onlara yardım etmesinin imkân (bunlar) وَذsızlığına ve onlardan uzaklaşıp gitmelerine işarettir; yani bu, onları ilah edin-mek suretiyle yaptıkları iftiralarının bir eseri ve şirk koşmalarıyla, ortakları olduğunu söyleyerek Allah adına yalan uydurmalarının bir semeresidir.
[379] ( כ -kelimesi) efekühüm şeklinde de okunmuştur ki ifk - efek keli اmeleri hizr - hazer gibidir. İfade; “Sonuç ve semeresi işte bu olan Allah’tan baş-ka ilâh edinme hâdisesi, onları haktan ayırıp uzaklaştırdı” anlamında ve zâlike efekehüm şeklinde de okunmuş; bu anlamı daha mübalağalı yansıtmak için şeddelenerek effekehüm şeklinde okunmuş; “Onları, iftiracı yaptı!” anlamında âfekehüm şeklinde; ayrıca, âfikühüm (uydurmalarıdır) şeklinde okunmuştur ki,
âfik kelimesi -tıpkı kavlün kâzibun (yalan[lı] söz) örneğindeki gibi- zû ifk (uydurmalı) anlamındadır. Yine, ve zâlike ifkün mimmâ kânû yefterûn (Bu, atageldikleri iftiralardan olan uyduruk bir şeydir!) şeklinde de okunmuştur.
32. Âyetin Tefsiri
[380] “Sana bir taife yöneltmiştik”, onları sana meylettirmiş ve sana doğru yöneltmiştik. Şedde ile sarrafnâ şeklinde de okunmuştur; çünkü bir topluluk-tular.1 Nefer ‘on’un altındaki topluluklara verilen bir isimdir; çoğulu enfâr gelir. Nitekim Ebû Zer hadisinde; lev kâne hâhunâ ehadün min enfârinâ (Bizim grup-larımızdan biri burada olsaydı.) şeklinde geçmiştir [Müslim, “Fedāilü’-sahâbe”, 132].
[381] “On(un okunuşun)da hazır bulunduklarında…” Buradaki zamir Kur’ân’a râcidir; yani Kur’ân onların işiteceği bir yerde olduğunda. Zamir Peygamber’e (s.a.) de gidebilir ki fe-lemmâ kadā (tamamlayınca) kıraati bu görüşü desteklemektedir. Dinlemek üzere “susun! “dediler.” Yani birbirlerine... [“Bir şeyi dinlemek için sustu.” anlamında] ensate li-kezâ da, istensate li-kezâ da denir.
[382] Rivayete göre; [Kur’ân vahyedilmeden evvel] cinler kulak hırsızlığı yapı-yorlardı. Gökyüzü bekçilerle korunup hırsızlık yapmak isteyenler alev topla-rıyla kovulunca, “Bu durum ancak meydana gelen önemli bir hâdise sebebiy-ledir!” dediler. Nusaybin veya Ninova cinlerinin eşrafından -Zevba‘a’nın da aralarında bulunduğu- yedi veya dokuz kişilik bir grup yola koyuldu. Epey yol kat ederek, Tihâme’ye ulaştılar. Oradan Nahle vadisine indiler ve bura-da gecenin ortasında veya sabah namazında kıyam hâlindeki Peygamber’e (s.a.) rastladılar; kıraatini dinlediler. Bu hâdise, Peygamber’in (s.a.) Tāif yol-culuğundan dönüşü esnasında gerçekleşmişti; Tāiflilere giderek yardımlarını istemiş; ancak onlar bu isteğine müspet karşılık vermedikleri gibi, Sakîf ’in ayaktakımını ona karşı kışkırt[arak kendisini taşlat]mışlardı. 1 Tef‘îl sıygasının sarf köküne kattığı kesret anlamına işaret ediyor. / ed.
[383] Sa‘îd b. Cübeyr’in (r.a.) (v. 94/713) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Peygamber (s.a.) cinlere (hususî olarak) okumuş, onları görmüş değildir; namazda kıraat ederken cinler kendisine rastlamış; durup dinlemişlerdir. Ancak Peygamber onları hissetmemiştir. Cinlerin Kur’ân dinlediğini ona Allah haber vermiştir [ Ahmed b. Hanbel, I, 252; Tirmizî, “Tefsîr”, 72/3323]. Şöyle de denmiştir: Bilâkis Allah Teâlâ, Resulüne cinleri uyarmasını ve onlara Kur’ân okumasını emretmiş; onlardan bir grubu da ona doğru yönelterek, (Resulü) için toplamıştır. Buna göre, [Peygamber, ashabına] “Bu gece cinlere Kur’ân okumam emredildi; kim peşimden gelir?” dedi ve bu sözünü üç kez tekrarladı. İbn Mes‘ûd hariç hepsi başlarını önlerine eğip sükût ettiler. İbn Mes‘ûd olayı şöyle anlatır: “Cin gecesi benden başka kimse oraya gelmedi. Gittik; Mekke’nin üst kısmında Hacûn vadisinde iken Peygamber (s.a.) be-nim için bir çizgi çizerek; “Ben yanına dönünceye kadar bu çizgiden dışarı çıkma” buyurdu. Sonra Kur’ân okumaya başladı. Çok şiddetli bir gürültü işitiyordum, Peygamber’e bir şey olacak diye korktum. Sonra, onu çok sa-yıda siyah varlıklar sardı; onunla benim arama girerek sesini işitmeme engel oluyorlardı. Sonra bulut parçaları gibi başından dağıldılar. Peygamber (s.a.) bana; “Bir şey gördün mü?” diye sordu. “Evet, (güreşçi gibi) beyaz elbisele-rinin uçlarını toplayıp bacaklarının arasından geçirerek bellerine bağlamış siyah adamlar gördüm!” dedim. “Onlar Nusaybin cinleridir! On iki bin kişi idiler.” buyurdu. Onlara okuduğu sûre ise İkra’ bi’smi Rabbik (‘Alak) idi.
[384] Şayet“Niçin ‘ Mûsâ’dan sonra’ dediler?” dersen şöyle derim:Atā’dan (v. 114/732) rivayet edildiğine göre, Yahudi dini üzere idiler. İbn Abbas’tan gelen rivayete göre ise Îsâ’nın (a.s.) nübüvvetini işitmemişler; bu sebeple de “ Mûsâ’dan sonra” demişlerdi.1
[385] Şayet“‘Günahlarınızın bir kısmını’ ifadesinde niçin bir kısmının affedileceğini söylediler?” dersen şöyle derim:Çünkü iman etmekle affedil-meyen zulüm gibi günahlar vardır. Tıpkı “Allah’a kulluk edesiniz, O’ndan sakınasınız ve bana itaat edesiniz; O da bir kısım günahlarınızı size bağışla-sın.” [Nûh 71/3-4] âyetindeki gibi.
[386] Şayet“İnsanlar gibi cinlere de sevap verilir mi?” dersen şöyle de-rim:Bu konuda ihtilâf edilmiştir. [31. âyetteki] “Ve sizi can yakıcı bir azaptan kurtarsın.” ifadesinden dolayı “Onlara sevap yoktur; sadece cehennemden kurtulmuş olurlar” denilmiştir ki Ebû Hanîfe Rahimehullah da bu görüşte idi. Ancak doğru olan, onların da Âdemoğullarıyla aynı hükme dâhil olma-larıdır; çünkü onlar da insanlar gibi kullukla yükümlüdür.1 Bu ifade ile Kur’ân-ı Kerim’in, büyük peygamber Mûsâ’ya gelen Tevrat gibi muazzam ve müstakil bir
kitap olduğu anlatılmaktadır; Ahd-i Atik ve Ahd-i Cedid’i oluşturan ketubim ve nebiim ise -Yahudilik içerisinde kalan- Tevrat’a tâbi kitaplardır. / ed.
[387] “Yeryüzünde Allah’ı âciz bırakacak değildir;” yani hiçbir kaçış yeri kişiyi O’ndan kurtaramaz; hiçbir şey O’nun hüküm ve kazasının önüne geçemez. Tıpkı “Meğer, yeryüzünde kalsak da Allah’ı âciz bırakamazmışız, kaçsak da O’nu âciz bırakamazmışız...” [Cin 72/12] âyetindeki gibi.
33. Âyetin Tefsiri
] 388[ אدِرٍ َ ِ (kādirdir) ifadesi, ان’nin haberi olduğundan, mahallen merfû‘dur. İbn Mes‘ûd’un kādirun kıraati de buna delâlet etmektedir. Kelime-nin başına Bâ gelmesinin sebebi âyetin başındaki olumsuzluğun, ismiyle ha-beriyle ان’yi de kapsamasıdır. Zeccâc (v. 311/923) demiştir ki ( Zeyd’in ayakta olduğunu zannetmiyorum, anlamında) mâ zanentü enne Zeyden bi-kāimin de-sen caiz olur. Âyette; eleysa’llāhu bi-kādirin (Allah kādir değil mi?) buyrulmuş gibidir. Dikkat edersen, belâ (elbette) lafzı, onların görmelerini değil, Allah’ın yeniden diriltme vb. her şeye kādir olduğunu ortaya koyup tasdik etmektedir. İfade yakdiru (güç yetirir) şeklinde de okunmuştur.
[389] Ne yapacağını bilemediğinde, ayiytü bi’l-emri (Bu konuda çaresiz kaldım!) dersin. Tıpkı “Yoksa Biz, ilk yaratışı gerçekleştirmekle çaresiz mi kalmışız?!” [Kāf 50/15] âyetindeki gibi.
34. Âyetin Tefsiri
[390] “Gerçek değil miymiş bu?!” ifadesi, gizli bir“denilir ki” sözünden sonra yapılmış bir nakildir. Zarfı nasbeden âmil de bu gizli sözdür. “Tadın şu azabı!” sözünün delâletiyle, “bu” [ا ] azaba işaret eder.
[391] Burada onlarla alay edilmekte, Allah’ın vaatleriyle ve tehditleriyle alay etmeleri ve “Azaba uğratılacak da değiliz!” [Şu‘arâ 26/138] demeleri sebe-biyle azarlanmaktadırlar.
35. Âyetin Tefsiri
[392] “Azimli” yani gayretli, sebatkâr ve sabırlı. ِ edatının, teb‘îz ifade etmesi;“azimli” derken nebilerin bir kısmının kastedilmesi mümkündür. Bunların şu peygamberler olduğu söylenmiştir: Nûh, kavminin eziyetlerine sabretti, onu bayılıncaya kadar döverlerdi. İbrâhim, ateşe ve oğlunu kurban etmeye; İshâk, kurban edilmeye; Yakup, oğlunu kaybetmeye ve gözlerinin gitmesine; Yûsuf, kuyuya ve zindana atılmaya; Eyyûb, sıkıntılara sabretti. Mûsâ’nın kavmi ( Firavun ordusuyla deniz arasında kalınca); “Kesin, ya-kalandık!..’ dediler. O; ‘Hayır!’ dedi; ‘Şüphesiz, Rabbim benimle birliktedir; bana doğru yolu gösterecektir.” [Şu‘arâ 26/61-62] Dâvud, hatası sebebiyle kırk sene ağladı; Îsâ, tuğla üzerine tuğla koymadı (dünyada bir dikili ağacı yok-tu). “Bu dünya bir köprüdür; ondan geç[tiğinizi bil]in, [kazık çakacakmışçasına] mamur etmeyin onu!..” derdi. Allah Teâlâ Âdem (a.s.) hakkında; “Biz onda kararlı bir karşı çıkış bulmadık.” (TāHâ 20/115]; Yûnus (a.s.) hakkında da; “Balık sahibi gibi olma!” [Kalem 68/48] buyurmuştur. Bununla birlikte, ِ ’in beyaniye olması vepeygamberlerin tamamının “azimli” olması da caizdir.
[393] “Acele etme”, Kureyş kâfirlerinin azaba uğraması için acele etme; yani onlara azabın âcilen gelmesi için dua etme! Çünkü gecikse bile o üzer-lerine mutlaka inecek! İşte o zaman, dünyada kalma müddetlerini çok kısa görecekler ve hatta onun “gündüzün tek bir saati” kadar olduğunu zanne-decekler!
[394] “Yeterli” yani size edilen bu vaaz ve nasihatler öğüt olarak yeterli-dir. Veya bu, Peygamber’den (s.a.) bir tebliğdir. Bundan öğüt almayı ve ge-reğince amel etmeyi terk edenden başkası helâk edilir mi? Tebliğ anlamına, belliğ fe-hel yühlekü (ulaştır, … helâk edilir mi?) kıraati de delâlet etmek-tedir. Belâğan şeklinde de okunmuştur; yani belleğû belâğan (tam anlamıyla tebliğ ettiler).
[395] Heleke ve helike köklerinden, Yâ’nın fethası, Lâm’ın kesresi ve fet-hası ile yehlikü ve yehlekü; Nûn ile nühlikü şeklinde de okunmuştur; yani “fâsıklar topluluğundan başkası” helâk olur mu, edilir mi, eder miyiz?
[396] Peygamber’den (s.a.) nakledilmiştir ki “Her kim Ahkāf sûresini okursa, dünyadaki kumların her biri karşılığında onar sevap yazılır.”