İbn Kesîr'i Tefsiri
Ahkâf Sûresi — İbn Kesîr'i Tefsiri
(Mekke'de nazil olmuştur.)
Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
6. Âyetin Tefsiri
Allah Teâlâ kulu ve elçisi Muhammed —Allah'ın salât ve selâmı din gününe kadar onun üzerine olsun—e kitabı indirdiğini haber verip Zâtını eğilip bükülemeyen ve yenilemeyen izzetle, söz ve fiillerinde hikmetle niteler, sonra da şöyle buyurur: «Biz gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları (boş yere ve bâtıl olarak değil) ancak hak üzere ve belirli bir süre için yarattık.» Eksilmeyecek ve noksânlaşmayacak belirli bir süreye kadar kalmak üzere yarattık. «Küfredenler ise korkutuldukları şeylerden yüz çevirmektedirler.» Başlarına gelecek şeyler hakkında eğlenedurmaktadırlâr. Onlara kitâb indirilmiş, rasûl gönderilmiş ama onlar bütün bunlardan yüz çevirmiş durumdadırlar. Ama bunun akıbetini yakında bileceklerdir. Allah'a şirk koşup O'nunla beraber başka şeylere tapınan şu müşriklere de ki; «Allah'tan başka taptığınız şeyleri gördünüz mü? Yeryüzünde ne yaratmışlardır? (Yeryüzünde başlı başına yaratmış oldukları bir yer) gösterin bana. Yoksa onların ortaklıkları göklerde midir?» Onların ne göklerde, ne de yerde ortaklıkları yoktur. Bir kıtmîre bile sâhib değillerdir. Hükümranlık ve tasarruf, bütünüyle Allah'ındır. Nasıl oluyor da O'nunla beraber bir başkasına tapınıp O'na şirk koşuyorsunuz? Sizi buna götüren, sizi buna çağıran nedir? Size bunları Allah mı emretti? Yoksa kendiliğinizden uydurduğunuz bir şey midir? «Eğer doğru söyleyenlerden iseniz, size (bu putlara tapınmanızı emreden, Allah'ın kitablarmdan peygamberlere) indirilmiş bir kitab veya size intikâl etmiş bir bilgi kalıntısı (girmiş olduğunuz bu yolun doğruluğuna delâlet eden apaçık bir delil) varsa, getirin bana.» Elbette sizin buna dâir ne naklî ne de aklî hiç bir deliliniz yoktur. «Veya size intikâl etmiş bir bilgi kalıntısı varsa...» kısmını diğer bazıları: Sizden öncekilerden birisinden naklen aldığınız sahîh bir ilim varsa... anlamına gelecek şekilde okumuşlardır. Nitekim Mücâhid burayı: Veya bir ilim nakleden kimse varsa, getirin bana... şeklinde açıklar. İmâm Ahmed'in Yahya kanalıyla... İbn Abbâs'tan —Râvî Süfyân hadîsin Hz. Peygamber (s.a.) den nakledildiğini söyler— rivayetine göre; o, «İntikâl etmiş bir bilgi kalıntısı»nı yazı ile açıklar. Ebu Bekr İbn Ayyaş bunu; ilimden bir kalıntı ile tefsir ederken Hasan el-Basrî de; çıkarıp ayaklandırabi-leceği eski bir kalıntı ile tefsir etmiştir. İbn Abbâs, Mücâhid ve Ebu Bekr İbn Ayyaş da burayı yazı ile tefsir etmişlerdir. Katâde ise bunun özel bir bilgi olduğunu söyler. Bütün bunlar birbirine yakın açıklamalar olup aslında bizim söylediğimize dönmektedir. İbn Cerîr —Allah ona rahmet eyleyip ikramda bulunsun ve akıbetini güzel kılsın— de bu açıklamayı tercih etmektedir.
«Allah'ı bırakıp da kıyamet gününe kadar cevab veremeyecek şeylere duâ edenden,daha sapık kimdir. Halbuki bunlar, onlaruı dualarından habersizdirler. Putlara duâ eden, cansız bir taş ve sağır, dilsiz olduğu için yakalayıp tutamayan, görmeyen, işitmeyen ve kendisine söylenenlerden gafil, kıyamet gününe kadar güç yetiremeyeceği şeyleri putlardan isteyenden daha sapık hiç kimse yoktur.
Allah Teâlâ'nın: «İnsanlar hoşrolunduklan zaman bunlar, onlara düşman kesilirler. Ve onların ibâdetlerini inkâr ederler.» kavli, şu âyet-i kerîme gibidir: «Onlar, kendilerine güç kazandırsın diye Allah'ı bırakarak ilâhlar edindiler. Hayır, onlar (putlar) kendilerinin ibâdetlerini inkâr edecekler ve aleyhlerine döneceklerdir.» (Meryem, 81-82). Onlar, en muhtaç oldukları bir zamanda kendilerine ihanet edeceklerdir. Hz. İbrahim Halil de şöyle demişti: «Dünya hayatında Allah'ı bırakıp aranızda putları dostluk vesilesi kıldınız. Sonra da kıyamet gününde birbirinize küfreder ve karşılıklı lanet okursunuz. Varacağınız yer ateştir. Sizin yardımcılarınız da yoktur.» (Ankebût, 25).
8. Âyetin Tefsiri
gelecek hiç bir şeye sizin gücünüz yetmez. O, yaptığınız taşkınlıkları çok daha iyi bilir. Benimle sizin aranızda şâ-hid olarak Allah yeter. O, Gafur'dur, Rahim'dir.
9. Âyetin Tefsiri
Allah Teâlâ burada müşriklerin küfür ve inâdlarını haber veriyor. Allah'ın âyetleri onlara açıkça okunduğu zaman derler ki: «Bu, apaçık bir büyüdür.» Onlar yalan söylemiş, iftira atmış, sapıtmış ve kâfir olmuşlardır. «Yoksa: (Muhammed) onu kendiliğinden uydurdu mu diyorlar? De ki: Eğer onu ben uydurmuşsam, Allah tarafından bana gelecek hiç bir şeye sizin gücünüz yetmez.» Şayet Allah'a karşı yalan söylemiş ve O, beni peygamber olarak göndermemişken, beni peygamber olarak gönderdiğini iddia ediyorsam beni öyle şiddetli bir azaba dû-çâr kılar ki ne siz, ne de (sizden başka yeryüzü halkından) hiç kimse bu azâbdan beni kurtarmaya güç yetiremez. Bu, Allah Teâlâ'nm şu kavilleri gibidir: «De ki: Doğrusu beni kimse Allah'a karşı savunamaz ve ben O'ndan başka bir sığmak bulamam. Benim yaptığım yalnız Allah katından olanı, O'nun gönderdiklerini tebliğdir. (Cinn, 22, 23), «Eğer, Bize karşı, bazı sözler katmış olsaydı, Biz onu kuvvetle yakalardık, sonra onun şah damarını koparırdık. Hiç biriniz de onu koruyamazdınız.» (Hakka, 44-47). Bu sebepledir ki burada da: «De ki: Eğer onu ben uydurmuşsam, Allah tarafından bana gelecek hiç bir şeye sizin gücünüz yetmez. O, yaptığınız taşkınlıkları çok daha iyi bilir. Benimle sizin aranızda şâhid olarak Allah yeter.» buyurur ki; bu, onlar için bir tehdîd ve şiddetli bir korkutmadır.
«O Gafûr'dur, Rahimdir.» âyeti, onları tevbeye ve Allah'a dönmeye teşviktir. Yani bütün bunlara rağmen Allah'a dönüp O'na tevbe ettiğiniz takdirde sizin tevbenizi kabul buyurur, sizi affedip bağışlar ve size merhamet eder. Bu âyet-i kerîme Allah Teâlâ'nın Furkân süresindeki şu kavli gibidir: «Ve dediler ki : Öncekilerin masallarıdır. Başkalarına yazdırıp sabah akşam kendisine okunmaktadır. De ki: Onu (Kur'ân'ı) göklerin ve yerin sırrını bilen indirmiştir. Şüphesiz ki O, Gafur ve Ra-hîm olandır.» (Furkân, 5-6).
«De ki: Ben, peygamberlerden bir ilk değilim.» Ben, âleme gelen ilk peygamber değilim. Benden önce de peygamberler gelmiştir. Ben; benzeri olmayan bir iş üzere değilim ki beni garip karşılayıp size peygamber olarak gönderilmemi uzak göresiniz. Şüphesiz Allah Teâlâ, benden önce bütün peygamberleri ümmetlerine göndermiştir. îbn Abbâs, Mücâhid ve Katâde, «De ki: Ben peygamberlerden bir ilk değilim.» âyetini: Ben, ilk peygamber değilim, şeklinde açıklamışlardır. İbn Cerîr ve İbn Ebu Hatim bundan başka bir tefsir nakletmemektedir.
«Bana ve size ne yapılacağını da bilmem.)* âyeti hakkında Ali İbn Ebu Talha, İbn Abâs'tan rivayetle şöyle der: Bu âyet-i kerîme'den sonra «Tâ ki Allah, senin geçmiş ve gelecek günâhını bağışlasın.» (Fetih, 2) âyeti nazil oldu. îkrime, Hasan ve Katâde de bû âyet-i kerîme'nin «Tâ ki Allah, senin geçmiş ve gelecek günâhım bağışlasın.» âyeti ile men-sûh olduğunu söylemişlerdir. Bu âyet-i kerîme nazil olduğu zaman müs-lümanlardan birisi: Allah Teâlâ senin hakkında ne yapacağını beyân buyurdu ey Allah'ın elçisi. Bize ne yapacak? diye sordu da Allah Teâlâ: «Tâ ki mü'min erkeklerle mü'min kadınları; cennete koysun.» (Fetih, 5) âyetini indirdi. Sahîh bir hadiste sabit olduğu üzere «Tâ ki Allah, senin geçmiş ve gelecek günâhını bağışlasın.» âyeti nazil olduğunda mü'minler: Ey Allah'ın elçisi, sana mübarek olsun. Bize ne var? dediler de, Allah. Teâlâ bu âyet-i kerîme'yi indirdi. Dahhâk, «Bana ve size ne yapılacağını da bilmem.» âyetini şöyle açıklar: Bundan sonra ne ile emrolunacağımı ve bana neyin yasaklanacağını bilmem. Ebu Bekr el-Hüzelî'nin Hasan el-Basrî'den rivayetine göre; o, «Bana ve size ne yapılacağım da bilmem.» âyeti hakkında şöyle demiştir : Âhirette Hz. Peygamberin cennette olduğu kesin olarak bilinmektedir. Ancak Allah Rasûlü şöyle demek istemiştir: Dünyada bana ve size ne yapılacağım bilmem: Benden önceki peygamberlerin ülkelerinden çıkarıldığı gibi çıkarılacak mıyım, benden önceki peygamberlerin öldürüldüğü gibi öldürülecek miyim? Siz yere mi batırılacaksınız yoksa başınıza taş mı yağacak bilmiyorum. İbn Cerîr'in de dayanmış olduğu görüş budur ve başkası da zâten caiz değildir. Allah Rasûlü (s.a.)ne yaraşan da şüphesiz budur. Âhirete nisbetle onun ve ona tâbi olanların cennete gitmeleri kesindir. Dünyada ise kendisinin ve Kureyş müşriklerinin işlerinin akıbetinin ne olacağını elbette bilmemektedir. Kureyş müşrikleri ona îmân mı edecekler; yoksa küfredip azâblandıracak ve küfürleri sebebiyle kökleri mi kazınacak?
İmâm Ahmed der ki: Bize Yâ'kûb'un... Ümmü Alâ-Ansâr hanımlarından olup Allah Rasûlü (s.a.) bîat etmişti— dan rivayetine göre o, şöyle anlatıyor: Mekke'den Medine'ye hicret eden müslümanlarm an-sâr'dan kimlerin evlerinde kalacakları hususunda ansâr kur'a çekiştiğinde bizim hissemize Osman İbn Maz'ûn düşmüştü. Osman bizim yanımızda hastalandı ve onu tedâvî etmeye çalıştık. Sonunda vefat edince onu elbiselerine sardık. Allah Rasûlü (s.a.) yanımıza girdi. Ben: Ey Ebu Saîd, Allah'ın rahmeti senin üzerine olsun. Şshâdetim odur ki şüphesiz Allah sana ikram etmiştir, dedim. Allah Rasûlü (s.a.): Allah'ın ona ikram ettiğini nereden biliyorsun? diye sordu. Ben; Anam babam sana feda olsun, bilmiyorum, dedim. Allah Rasûlü (s.a.): Şüphesiz Rabbından ona yakın gelmişti ve muhakkak ben, onun için hayır umarım. Allah'a yemîn olsun ki, elçisi olduğum halde Allah'ın bana ne yapacağını bilmiyorum, buyurdu. Ben: Allah'a yemîn olsun ki bundan sonra hiç kimseyi asla tezkiye etmeyeceğim, dedim ve bu beni son derece üzdü. Uyuduğumda Osman için akan bir kaynak gördüm, Allah Rasû-lü (s.a.)ne gelip bunu haber verdim de, Allah Rasûlü (s.a.): Bu onun amelidir, buyurdu. Bu hadîsi sadece Buharı tahrîc etmiş olup Müslim tahrîc etmemiştir. Buhârî'nin rivayet ettiği hadîsin lafzı şöyledir: Ben Allah'ın elçisi olduğum halde ona ne yapacağını bilmiyorum. Ümraü Alâ'nın: Bu beni son derece üzdü, ifâdesine bakılırsa, Buhârî'nin lafzının mahfuz olana daha çok benzediği görülür. Bu ve benzeri haberlerin delâletine dayanarak belirli bir kimsenin cennete gireceğini kesin olarak söylemek mümkün değildir. Ancak Şârî'in (Allah ve Rasûlü'nün) isim vererek belirttikleri müstesnadır. Aşere-i Mübeşşere, İbn Selâm, Ğumeysâ, Bilâl, Sürâka, Câbir'in babası Abdullah İbn Amr İbn Haram, Bi'ri Maûne'de şehîd edilen yetmiş kurrâ, Zeyd İbn Harise, Ca'fer, İbn Re vaha ve bunlar gibi.
«Ben sâdece bana vahyolunana uyarım.» Ben, sadece Allah'ın bana indirmiş olduğu vahye tâbi olurum. «Ve ben, ancak apaçık bir uyarıcıyım.» Benim durumum akıl sâhibleri katında apaçıktır.
11. Âyetin Tefsiri
diyeceklerdir.
14. Âyetin Tefsiri
Allah Teâlâ buyurur ki: Ey Muhammed, şu Kur'ân'ı inkâr eden müşriklere söyle: Şayet O, Allah katından ise ve siz de onu inkâr et-mişseniz; size tebliğ etmem için Allah'ın bana indirmiş olduğu ve benim size getirdiğim şu kitabı siz inkâr edip yalanlamışsanız, İsrail-oğullarından birisi de bunun böyle olduğuna dâir şehâdet edip inandığı, benden önceki peygamberlere indirilmiş kitablar bunun doğruluğuna ve sıhhatına şehâdet ettiği, müjdelediği ve bu Kur'ân'ın haber verdiği gibi haberler verdiği halde siz yine de büyüklük taslamışsamz, İsrâiloğullarmdan bunun doğruluğuna şehâdet eden birisi onun hakikatini bildiği için inandığı halde siz büyüklük taslayarak ona tâbi olmaktan yüz çevirmişseniz, Allah'ın size ne yapacağını sanıyorsunuz? Mesrûk, «İsrâiloğullarmdan birisi de bunun böyle olduğuna dair şehâdet edip inandığı halde...» kısmını şöyle açıklar: Bu şâhid, kendi peygamberine ve kitabına inanmış, siz ise kendi peygamberinizi ve kitabını inkâr etmişseniz; şüphesiz ki Allah, zâlimler güruhunu hidâyete erdirmez.
Âyet-i kerîme'de geçen şâhid kelimesi, cins ismi olup Abdullah İbn Selâm ve başkaları hakkında umûmîdir. Bu âyet-i kerîme, Mekke' de ve Abdullah İbn Selâm'ın müslüman olmasından önce nazil olmuştur. Ve Allah Teâlâ'nın şu kavilleri gibidir: «Onlara Kur'an okunduğu zaman derler ki: Ona inandık, doğrusu o Rabbımızdan gelen gerçektir. Şüphesiz biz, daha önceden de müslüman olmuş kimseleriz.» (Kasas, 53), «Muhakkak ki ondan önce kendilerine bilgi, verilenlere, o okunduğu zaman, yüzleri üstü secdeye kapanırlar ve derler ki, tenzih ederiz Rabbımızı. Rabbımızın va'di şüphesiz yerine gelmiş olacaktır,» (İs-râ, 107, 108). Mesrûk ve Şa'bî, bu âyet-i kerîme'de zikredilen şahidin Abdullah İbn Selâm olmadığını söylerler. Zîrâ âyet Mekke'de nazil olmuştur. Abdullah İbn Selâm'ın İslâm'a girmesi ise Medine'dedir. Bu açıklamayı İbn Cerîr ve İbn Ebu Hatim, Mesrûk ve Şa'bî'den nakletmektedirler. İbn Cerîr bu açıklamayı tercih etmiştir. Mâlik'in Ebu Nadr kanalıyla Âmir İbn Sa'd'm babasından rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.)nün, Abdullah İbn Selâmdan başka yeryüzünde yürüyen hiç kimse için; Bu, cennetliklerdendir, buyurduğunu işitmedim, onun hakkında «İsrâiloğullarından birisi de bunun böyle olduğuna dâir şehâdet etmiştir.» âyeti nazil oldu. Buharı, Müslim ve Neseî hadîsi Mâlik kanalıyla rivayet etmişlerdir. İbn Abbâs, Mücâhid, Dahhâk, Katâde, İkrime, Yûsuf İbn Abdullah İbn Selâm, Hilâl İbn Ye-sâf, Süddî, Sevrî, Mâlik İbn Enes ve İbn Zeyd de âyet-i kerîme'de zikredilen şahidin, Abdullah İbn Selâm olduğunu söylemişlerdir.
«O küfredenler, (Kur'ân'a) inananlar için: Bu iş, bir hayır olsaydı; onlar bunda bizi geçemezlerdi, dediler.» Bu sözleri ile onlar Bilâl, Am-mâr, Suheyb, Habbâb ve benzerleri, akranları olan câriye, köle ve zayıf görülen kimseleri kasdetmektedirler. Onlar kendilerinin Allah katında değerli olduklarına inanmaktaydılar ki bundan hatâ etmiş ve açıkça yanılmışlardır. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyet-i kerîme'de şöyle buyurur: «Biz böylece onların bir kısmını bir kısmıyla denedik ki; aramızdan Allah bunlara mı lütfetti? desinler.» (En'âm, 53) Yani onlar bu kimselerin kendilerinden önce nasıl olup ta hidâyete erdiklerine şaşmaktaydılar. Bu sebepledir ki: «Bu iş.bir hayır olsaydı; onlar bunda bizi geçemezlerdi.» demişlerdi. Ehl-i Sünnet ve'1-Cemâat, Sahâ-be'den rivayetle sabit olmayan her iş ve söz için bîd'at tâ'bîrini kullanırlar. Zîrâ bid'at saydıkları bu söz ve fiil bir hayır olsaydı, onlar mutlaka bizden önce bunu yaparlardı. Çünkü onlar, hayır hasletlerinden hiç birini terketmeksizin hemen ona koşmuş ve uygulamışlardı.
(Kur'ân'la) hidayete ermediklerinden; «bu, eski bir uydurmadır (öncekilerden nakledilmektedir), diyecekler (ve Kur'ân ile Kur'ân ehlini küçük görecekleridir.» Bu; Allah Rasûlü (s.a.)nün: Böbürlenerek hakkı kabul etmemek ve insanlan hor görmektir, buyurduğu kibirdir.
«Ondan önce de rehber ve rahmet olarak Musa'nın kitabı (Tevrat) var. Bu (Kur'ân) ise zulmedenleri (kâfirleri) uyarmak ve ihsan edenlere (mü'minlere) müjde olmak üzere (apaçık ve fasîh) arabça bir dille (indirilmiş kendinden önceki kitabları) doğrulayıcı bir kitâbdır.»
«Muhakkak ki; Rabbımız Allah'tır, deyip de sonra dosdoğru istikâmette gidenlere korku yoktur.» âyet-i kerîme'sinin tefsîri daha önce Fussilet sûresinde (âyet 30) geçmişti. İşte onlara, gelecekleri hakkında korku yoktur ve onlar geride bıraktıklarına üzülecek de değillerdir. «İşte onlar cennet ehlidirler. İşlediklerine karşılık olarak orada temelli kalacaklardır.» Ameller rahmete nail olmalarına ve rahmete gark olmalarına bir sebeptir.
20. Âyetin Tefsiri
Allah Teâlâ, ana babalarına dua eden ve onlara iyilik edenlerin durumu ile onların, katında kazanacakları kurtuluş ve kazançları zikrettikten sonra peşinden ana babalarına âsî olan bedbahtların durumunu zikreder ve şöyle buyurur: «Anne ve babasına: Of sizden... diyen kimse...» Bu, böyle söyleyen herkes hakkında umûmîdir. Bu âyetin, Abdurrahmân İbn Ebu Bekr hakkında nazil olduğunu zannedenlerin görüşü zayıftır. Zîrâ Abdurrahmân İbn Ebu Bekr bundan sonra müslü-man olmuş; hem de güzel bir müslüman ve zamanının hayırlılarından olmuştur. Avfî'nin İbn Abbâs'tan rivayetine göre bu âyet-i kerîme, Ebubekir es-Sıddîk'in oğlu hakkında nazil olmuştur. Ancak bu rivâ-yetüı sıhhati şüphelidir. En doğrusunu Allah bilir. îbn Cüreyc'in Mü-câhid'den rivayetine göre, âyet Abdullah İbn Ebu Bekr hakkında nazil olmuştur. İbn Cüreyc'in de görüşü böyledir. Diğerleri ise âyetin Abdurrahmân İbn Ebu Bekr hakkında nazil olduğunu söylerler. Süd-dî de böyle demektedir. Ancak bu âyet-i kerime ana babasına âsî olan, hakkı yalanlayan ve ana babasına: Of sizden diyerek onlara âsî olan herkes hakkında umûmîdir. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ali İbn Hü-seyn'in... Abdullah İbn el-Medînî'den rivayetine göre; o, şöyle anlatıyor: Mervan hutbe okurken ben de mescidde idim. Allah Teâlâ mü'min-lerin emîrine, Yezîd hakkında güzel bir fikir ilham etti. Şayet o halefini belirtmişse, şüphesiz Ebubekir ve Ömer de haleflerim belli etmişlerdi, dedi. Abdurrahmân İbn Ebu Bekr dedi ki: Bu krallık değil de nedir? Allah'a yemîn ederim ki Ebubekir ne çocuklarına ne de ailesi halkına böyle bir şey bırakmamıştır. Muâviye de çocuğuna şefkatinden ve değer vermesinden ötürü böyle bir şey bırakmamıştır. Mervan: Ana babasına; of sizden, diyen sen değil misin? deyince Abdurrahmân: Sen lânetli adamın oğlu değil misin? Allah Rasûlü (s.a.) senin babana lanet etmiş değil miydi? dedi. Her ikisinin sözlerini işiten Hz. Âişe: Ey Mervan, Abdurrahman'a şöyle şöyle diyen sen misin? Yalan söyledin. Âyet onun hakkında nazil olmadı, aksine filân oğlu filân hakkında nazil oldu, dedi. Mervan ağlayarak minberden indi, odasının kapısına kadar geldi, kendi kendine konuşarak ayrılıp gitti. Buhârî hadisi başka bir isnâd ve başka lafızlarla rivayet eder ve der ki: Bize Mûsâ İbn İsmail'in... Yûsuf İbn Mâhek'den rivayetine göre o, şöyle anlatıyor: Mervan, Muâviye İbn Ebu Süfyân'm Hicaz vâlîsi idi. Bir hutbesinde babasından sonra bîat edilmek üzere Muâviye'nin oğlu Yezîd'i zikretmeye başladı. Abdurrahmân İbn Ebu Bekr kendisine bir şey söyleyince: Onu yakalayın, dedi. Abdurrahmân, Hz. Âişe (r.a.)nin evine girdiği için yakalayamadılar. Mervan: Şüphesiz bu, hakkında «Anne ve babasına: Of sizden, benden önce nice nesiller gelip geçmişken beni mi tekrar dirilmekle tehdîd ediyorsunuz?» âyetinin nazil olduğu kimsedir, dedi. Hz. Âişe de örtünün arkasından çöyle konuştu : Benim ma'zûr olduğuma dâir inzal buyurdukları dışında Allah Teâlâ Kur'ân'da bizim hakkımızda hiç bir şey indirmemiştir. Hadisin başka bir kanaldan rivayeti şöyledir: Neseî'nin Ali İbn Hüseyn kanalıyla... Muhammed İbn Ziyâd'dar rivayetine göre; o, şöyle anlatıyor: Muâviye, oğluna bîat edilmesini istediğinde Mervan: Ebubekir ve Ömer'in sünnetidir, demişti. Abdurrahmân İbn Ebu Bekr ise: Bu, Hirakl'm (He-raklius) ve Kayser'in sünnetidir, dedi. Mervan: Bu adam Allah Teâlâ'-nın hakkında: «Anne ve babasına: Of sizden... diyen kimse» âyetini indirdiğidir, dedi de, bu Hz. Âişe'ye ulaşınca şöyle dedi: Mervan yalan söylemiş. Allah'a yemîn ederim ki onun hakkında nazil olmamıştır. Âyetin, hakkında nazil olduğu kişinin adını belirtmek isteseydim şüphesiz adını söylerdim. Ancak Allah Rasûlü (s.a.), daha Mervan babasının sulbünde iken Mervan'm babasına lanet etmiştir ve Mervan Allah'ın lanetinden bir parçadır, dedi.
«Benden önce nice nesiller gelip geçmişken; (insanlar geçip gitmiş ve onlara dâir hiç bir haber alınamamışken) beni mi tekrar diril-tilmekle, (kabirden çıkarılıp hasrolunmakla) tehdîd ediyorsunuz? diyen kimseye, anne ve babası Allah'a sığınarak: (Çocuklarım Allah'ın hidâyete erdirmesini dileyip ona) yazıklar olsun sana. îman et, muhakkak ki Allah'ın, vaadi haktır, dedikleri halde; bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir, der.» Allah Teâlâ da buyurur ki: «İşte onlar, kendilerinden önce cinlerden ve insanlardan gelip geçmiş ümmetler içinde üzerlerine, söz hak olmuş kimselerdir. Doğrusu onlar,
25. Âyetin Tefsiri
Allah Teâlâ, kavminden kendini yalanlayanların yalanlamasına karşı peygamberini teselli ederek: «Âd kavminin kardeşini de hatırla...» buyuruyor ki bu, Hz. Hûd (a.s.)dur. Allah Teâlâ onu Âd kavmine peygamber olarak göndermişti. Onlar Ahkâf da otururlardı. Ahkâf, İbn Zeyd'in söylediğine göre kum dağlandır. İkrime ise Ahkâf in, dağ ve mağara olduğunu söyler. Hz. Ali İbn Ebu Tâlib (r.a.); Ahkâf m Had-ramût'da Bürhût adı verilen bir vâdî olduğunu söyler. Kâfirlerin ruhları orada birbirleriyle karşılaşırmış. Katâde der ki: Bize anlatıldığına göre, Âd, Yemen'de bir kabile olup eş-Şihr denilen bir yerde deniz civarındaki kumsallarda otururlarmış. İbn Mâce, «Kişi dua ettiği zaman kendinden başlasın.» babında der ki: Bize Hüseyn İbn Ali'nin İbn Ab-bâs'tan rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Allah, bize ve Âd kavminin kardeşine merhamet buyursun.
«Hani kavmini; Allah'tan başkasına ibâdet etmeyin, diyen nice uyarıcılar gelip geçmişken Ahkâf ile uyarmıştı.» Allah Teâlâ, onların ülkesinin çevresinde bulunan kasabalara uyarıcı peygamberler göndermiştir. Allah Teâlâ başka âyet-i kerîme'lerde de şöyle buyurur: «Artık bunu hem Önündekilere, hem de ardmdakilere ibret verici bir ceza kıldık.» (Bakara, 66), «Eğer yüz çevirecek olurlarsa; Âd ve Semûd'un yıldırımına benzer bir yıldırımla sizi uyarırım, de. Onlara; Allah'tan baş-kasına ibâdet etmeyin (sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum) diye önlerinden ve arkalarından peygamberler gelmişti.» (Fussi-let, 13,14). Hz. Hûd b,u sözleri onlara söylemişti. Kavmi de kendisine şöyle cevab verdiler: «Sen, bizi tanrılarımızdan döndürmek için mi geldin? Doğru söyleyenlerden isen, haydi tehdîd ettiğin şeyi başımıza getir.» Böylece Allah'ın azâb ve cezalandırmasının başlarına gelmesini uzak görerek bu azabın hemen gelivermesini istemişlerdi. Bu, Allah Te-âlâ'nın şu kavli gibidir: «Buna inanmayanlar onun çabucak gelmesini isterler.» (Şûra, 18).
«O da: İlim, ancak Allah katandadır.» Azabın başınıza hemen getirilmesine müstehak olup olmadığınızı en iyi Allah bilir ve buna istinaden azabınızı çabuklaştırır. «Ben size gönderildiğim şeyi tebliğ ediyorum.» Bana ,düşen, gönderildiğim şeyi tebliğ etmektir. «Ama bakıyorum ki siz, câhil bir kavimsiniz (aklınız ermiyor ve hiç bir şey anlamıyorsunuz) demişti.»
Allah Teâlâ buyurur ki: Azabın kendilerine yöneldiğini görünce; bunun bir yağmur bulutu olduğuna inanarak sevindiler, birbirlerine müjdeler verdiler. Onlar kuraklık içindeydiler ve yağmura muhtaçtılar. Allah Teâlâ da buyurur ki: «Hayır o, acelece beklediğiniz şey, bir rüzgârdır ki içinde elem verici azâb vardır.» Bu; «Doğru söyleyenlerden isen, haydi tehdîd ettiğin şeyi başımıza getir.» demiş olduğunuz azâb-dır. «Rabbmın emri (ve izni) ile (yıkılıp harâb olabilecek her şeyi) yıkar, (tahrîb eder.)» «Her uğradığı şeyi bırakmayıp toza çeviriyordu.» (Zâriyât, 42) «Bunun üzerine onların meskenlerinden başka bir şey görünmez oldu.» Sonuncularına varıncaya kadar helak oldular ve onlardan hiç bir kalıntı kalmadı. «İşte Biz, suçlular güruhunu böylece cezalandırırız.» Elçilerimizi yalanlayan ve emrimize zıd gidenler hakkında bizim hükmümüz budur.
Bunların kıssalarına dâir müfred ve garîb hadisler cümlesinden olarak gerçekten garîb bir hadîs vârid olmuştur. İmâm Ahmed der ki: Bize Zeyd İbn Habbâb'ın... Haris el-Bekrî'den rivayetine göre; o, şöyle anlatıyor: Ala İbn Hadramî'yi Allah Rasûlü (s.a.)ne şikâyet etmek üzere çıkmış ve Rabeze'ye uğramıştım. Orada Temim oğullarından yalnız başına oturan bir ihtiyar kadın gördüm. Bana: Ey Allah'ın kulu, benim Allah Rasûlü (s.a.)ne iletilecek bir isteğim var. Beni ona ulaştırır mısın? dedi. Ben de kadını yüklenip Medine'ye getirdim. Bir de baktım ki mescid dopdolu ve siyah bir bayrak dalgalanıyor. Bilâl kılıcını kuşanmış halde Allah Rasûlü (s.a.)nün önünde duruyor. Bu insanlara ne oluyor? dedim de, Allah Rasûlü (s.a.) Amr İbn Âs'ı öncü olarak bir yere göndermek istiyor, dediler. Oturdum, Allah Rasûlü (s.a.) evine girdi, yanına gitmek için izin istedim, izin verdi girdim ve selâm verdim. Te-mîm oğullan ile aranızda bir şey var mı? diye sordu. Ben: Evet dedim, bir savaşta onları hezimete uğratmıştık. Şöyle devam ettim: Temîm oğullarından orada yalnız kalan ihtiyar bir kadına uğradım. Kendisini sana getirmemi istedi, o kapıda duruyor. Allah Rasûlünün izni üzerine kadın içeri girdi. Ben: Ey Allah'ın elçisi, şayet Temîm ile aramıza bir engel koymayı uygun görürsen bu engeli Dehnâ (çölü) olarak koy, dedim. İhtiyar kadın ateşlenip oturduğu yerde doğruldu ve: Ey Allah'ın elçisi, senin Mudar kabilen nereye sığınacak? dedi. (Haris el-Bekrî) der ki, ben şöyle dedim: Benim misâlim eskilerin dediği gibidir: «Benim keçim ölümünü beraberinde taşıdı.» Bu ihtiyar kadım yüklenip getirdim ve onun bana bir hasım olduğunu hissetmedim bile. Ad kavminin elçisi gibi olmaktan Allah'a ve Rasûlüne sığınırım, dedim. Allah Rasûlü: Âd kavminin elçisi de nedir? buyurdu. Elbette bu hâdiseyi en iyi bilendi ama onu konuşturmak istiyordu. Ben şöyle anlattım: Âd kavmi kuraklığa dûçâr kalmış ve Kayl adında birini elçileri olarak göndermişlerdi. Bu elçi Mûaviye İbn Bekr'in yanına uğradı, orada bir ay kaldı. Muâviye ona içkiler içiriyor ve Cerâdetân adındaki iki cariyesi ona şarkılar söylüyordu. Bir ay geçince Kayl Mehra dağına çıkıp: Ey Allah'ım, Sen biliyorsun ki ben bir hastaya gelmedim ki onu tedâvî edeyim. Bir esîre gelmedim ki fidye verip onu kurtarayım. Allah'ım, daha önce verdiğin şekilde Âd kavmine yağmur ver, dedi. Siyah bulutlar göründü ve bulutlardan : Seç, diye bir ses geldi. Bulutların içinden siyah olanına işaret etti de, o buluttan: Kül ve helaki al, diye nida olundu. Âd kavminden hiç kimse kalmadı. Onlara gönderilen rüzgâr sadece benim şu yüzüğümden geçecek kadardı da bununla helak oldular. Ebu Vâil der ki: Doğru söyledi. Kadın olsun, erkek olsun. Bir elçi gönderdikleri zaman ona: Âd kavminin elçisi gibi olma, derlerdi. Bu hadîsi Tirmizî, Neseî ve İbn Mâce rivayet etmişlerdir. Bu hadîs daha önce A'râf sûresinde de geçmişti.
İmâm Ahmed der ki: Bize Hârûn İbn Ma'rûf'un... Hz. Âişe'den rivayetine göre; o, şöyle diyor: Allah Rasûlü (s.a.)nü küçük dili görünün-ceye kadar güler halde hiç görmedim. O, sadece tebessüm ederdi. Bir bulut —veya rüzgâr— gördüğü zaman yüzünde bir hoşnûdsuzluk belirirdi. Hz. Âişe der ki: Ey Allah'ın elçisi, insanlar bulutu gördükleri zaman yağmur yağacağı ümîdi ile sevinirler. Görüyorum ki sen bulutu gördüğün zaman yüzünde hoşnûdsuzluk beliriyor, dedim. Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdu: Ey Âişe, onda azâb olmadığını bana kim te'mîn eder? Bir kavim rüzgârla azâb olunmuştu. O kavim azabı gördüklerinde: İşte bir yağmur bulutu, demişlerdi. Hadîsi Buhârî ve Müslim, İbn Vehb kanalıyla tahrîc etmişlerdir. İmâm Ahmed der ki: Bize Abdurrah-mân'ın... Hz. Âişe'den rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.), gökyüzü ufuklarından birinde yeni beliren bir bulut gördüğünde namazında bile olsa işini terkeder, sonra: Allah'ım, içindeki serden Sana sığınırım, dermiş. Allah Teâlâ o bulutu giderdiğinde Allah'a hamdeder, bulut yağmur getirirse: Allah'ım, onu faydalı bir yağmur kıl, diye dua edermiş. Müslim, Sahîh'inde der ki: Bize Ebu Tâhir'in... Hz. Âişe'den rivayetine göre; o, şöyle anlatıyor: Rüzgâr estiği zaman Allah Rasûlü (s.a.): Allah'ım, Senden onun hayrını, içindekilerin hayrını ve gönderildiği şeyin hayrını dilerim. Onun kötülüğünden, içindekilerin kötülüğünden ve gönderildiği şeyin kötülüğünden de Sana sığınırım, diye duâ edermiş. Hz. Âişe der ki: Gök bulutlarla kapandığı zaman Allah Rasûlünün rengi değişir, hanesine girer çıkar, gider gelirdi. Yağmur yağdırırsa onun durumu ortadan kalkardı. Hz. Âişe Allah Rasûlünün bu durumunu fark edip sorduğunda, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdu: Ey Âişe, belki de bu bulut Âd kavminin söylediği gibidir: «Onu, vadilerine doğru yayılan bir bulut şeklinde görünce dediler ki: Bu, bize yağmur getirecek büyük bir buluttur.» Âd kavminin helakine dâir kıssayı burada tekrarına gerektirmeyecek şekilde A'râf ve Hûd sûrelerinde vermiştik. Hamd ve minnet Allah'adır.
Taberânî der ki: Bize Abdan İbn Ahmed'in... îbn Abbâs'tan rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdu: Âd kavminin üzerine gönderilen rüzgârın çıkması için açılan kısım yalnızca bir yüzük yeri kadardı. Sonra bu rüzgâr bedeviler üzerine gönderildi, bedevileri alıp kasabalıların üzerine yöneldi. Kasabalılar bulutu görünce: Bu, ufukta beliren bize yağmur getirecek büyük bir buluttur, dediler. Bedeviler bulutun içindeydiler. Bulut, bedevileri kasabalılar üzerine atıp yağdırdı ve sonunda helak oldular. Râvî der ki: Bu rüzgâr, bekçilerine isyan ederek kapı aralıklarından çıkmıştı.
28. Âyetin Tefsiri
Allah Teâlâ buyurur ki: Dünyada geçmiş ümmetlere mal ve çocuklar, size ne bir benzerini ne de yakınını vermediğimiz dünyalıklar vermiştik. «Ve kendilerine kulaklar, gözler ve kalbler vermiştik. Ne var ki kulakları, gözleri ve kalbleri onlara bir fayda sağlamadı. Çünkü onlar, Allah'ın âyetlerini bile bile inkâr ediyorlardı.» Sonunda yalanlayıp meydana gelmesini uzak gördükleri ve alaya aldıkları Allah'ın azabı ve cezalandırması onlan kuşatıverdi. Ey muhâtablar, onlar gibi olmaktan sakının ki dünyada ve âhirette onlann başına gelenler sizin de başınıza gelmesin.
«Andolsun ki, Biz, çevrenizdeki kasabaları da yok ettik.» Burada Mekke'liler kasdedilmektedir. Allah Teâlâ Mekke çevresinde peygamberleri yalanlayan ümmetleri helak buyurmuştu. Bunlardan birisi Ad kavmî olup Yemen kıyısında Hadramût'tâki Ahkâf ta idiler. Diğeri ise Semûd kavmi olup onların duraklan da Mekke'lilerle Şam arasındaydı. Yemen ahâlisi olan Sebe', Mekke'lüerin Ğazze'ye giderken yollan üzerinde olan Medyen ve yine gelip geçtikleri Lût kavminin gölü de bunlardandır.
«Belki dönerler diye âyetleri tekrar tekrar (beyân edip) açıkladık. Allah'ı bırakarak ona yakınlık peyda etmek için edindikleri tanrılar kendilerine yardım etmeli değil miydi?» Allah'ın dışında edinmiş oldukları tanrılar muhtaç oldukları sırada kendilerine yardım etmeli değil miydi? «Hayır, onlar görünmez oldular.» Kendilerine en muhtaç oldukları sırada çekip gittiler. «Bu; onların yalanlan ve (Allah'a yakınlık peyda etmek için onları tanrılar edindikleri, hususunda) uydurup durdukları şeydir.» Bu tanrılara ibâdetlerinde ve onlara güvenip dayanmalarında bütün bütüne kaybetmiş ve hüsrana uğramışlardır.
35. Âyetin Tefsiri
Allah Teâlâ buyuruyor ki: Kıyamet günü yeniden diriltilmeyi inkâr eden, kıyamet günü cesedlerin dirilip kalkacağını uzak gören kimseler görmezler mi ki, gökleri ve yeri yaratan ve onlan yaratmaktan yorulmayan, onların yaratılması zâtına meşekkat vermeyen, aksine onlara «Olun» dediğinde karşı durmaksızın, muhalefet etmeksizin, isteyerek, Allah'ın emrine icabet eden ve itâatla oluveren emir sahibi Allah, ölüleri de diriltmeye kadir değil midir? Nitekim başka bir âyetti kerîme'de: «Elbetteki göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür. Ne var ki insanların çoğu bilmezler.» (Ğâfir, 57) buyrulurken, aynı sebeple burada da: «Evet O, muhakkak her şeye kadirdir.» buyurmuştur.
Allah Teâlâ küfredenleri tehdîdle şöyle buyurur: «O küfredenler ateşe sunuldukları gün: Nasıl, bu gerçek değil miymiş? (Bu sihir miymiş? Yoksa siz mi görmüyordunuz?) denildiğinde; Rabbımıza andolsun ki, evet gerçekmiş, derler (ve itiraf etmekten b^şka bir çâre bulamazlar.) O da: Şu halde küfrettiğinizden dolayı ta'dın azabı, der.» Daha sonra Allah Teâlâ, kavminden kendini yalanlayanların yalanlamasına karşı Rasûlüne sabrı emrederek şöyle buyurur: «Peygamberlerden azim sahibi olanların, (kavimlerinin yalanlamasına) sabrettiği gibi sen de sabret.» Ülü'1-Azm peygamberlerin sayısında ihtilâf edilmiştir. Meşhur olan kavle göre onlar; Nuh, İbrahim, Mûsâ, îsâ ve bütün peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed (s.a.)dir. Diğer peygamberler içinde bunların isimlerini Allah Teâlâ Ahzâb ve Şûra sûrelerindeki iki âyet-i kerîme'de belirtmiştir. Ülü'1-Azm peygamberlerden maksadın bütün peygamberler olması da muhtemeldir. Buna göre peygamberler kelimesinin başında bulunan edatı cinsin beyânı içindir. En doğrusunu Allah bilir. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Muhammed İbn Haccâc el-Hadramî'nin... Mesrûk'dan rivayetine göre o, şöyle demiştir: Hz. Âişe bana dedi ki: Allah Rasulû (s.a.) oruç tuttu, sonra bu orucu bir sonraki güne ekledi. Oruç tutmaya devam etti sonra bu orucu bir sonraki güne ekledi ve sonra oruçlu olmakta devam etti (Üç gün peşpeşe visal orucu tuttu) ve buyurdu ki ey Âişe, şüphesiz dünya, Muhammed'e ve Muhammed ailesine yaraşmaz. Ey Âişe, şüphesiz Allah Teâlâ Ülü'1-Azm peygamberlerden dünyanın mekruhlarına ve sevilen şeylerine sabırdan başkasına razı olmadı. Benden de onlara yüklediğini yüklemekten ve mükellef tutmaktan başka bir şeye razı olmuş değildir. «Peygamberlerden azim sahibi olanların sabrettiği gibi sen de sabret.» buyurdu. Allah'a yemîn ederim ki ben, onların sabrettiği gibi mutlaka sabredeceğim. Kuvvet ancak Allah iledir.
«Onların başına azabın ve cezalandırılmanın acele gelmesini isteme.» âyet-i kerîmesi Allah Teâlâ'nın şu kavilleri gibidir: «Varlık sahibi olup da seni yalanlayanları Bana bırak ve onlara biraz mühlet ver.» (Müzzemmil, 11), «Sen inkarcılara mühlet ver, onlara mukabeleyi biraz geri bırak.» (Târik, 17).
«Onlar, va'dolunduklarım gördükleri gün sanki dünyada sadece gündüzün bir saati kadar kaldıklarım sanırlar.» âyet-i kerîme'si Allah Teâlâ'nın şu kavilleri gibidir: «Kıyameti gördükleri gün dünyada ancak bir akşam yahut bir kuşluk vakti kadar kalmış olduklarını sanırlar.» (Nâziât, 46). «O gün, Allah onları sanki dünyada gündüzün sadece bir saat kalmışlar gibi toplayınca; birbirlerini tanırlar. Allah'a kavuşmayı yalan sayanlar hem ziyana uğramışlardır. Onlar hidâyete er misler de değillerdi.» (Yûnus, 45).
«Bu bir tebliğdir.» âyet-i kerîme'sinde İbn Cerîr iki ihtimâl zikreder: Birinci ihtimâle göre anlam: Onların dünyada kalmaları bir tebliğ kalışıdır. İkinci ihtimâle göre ise anlam: Bu Kur'ân bir tebliğdir şeklindedir. «Fâsıklar güruhundan başkası helak edilir mi hiç?» Bu, Allah Te-âlâ'mn adaleti gereğidir ki O, azaba müstehak olanlardan başkasına elbette azâb edecek değildir.