İbn Kesîr'i Tefsiri
Nâziât Sûresi — İbn Kesîr'i Tefsiri
(Mekke'de nazil olmuştur.)
Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
14. Âyetin Tefsiri
Buraya kadar durmak gerekmezken burada durmak gerekmektedir. Çünkü eğer bundan sonra gelen «O gün» kavli, «işleri yönetenlere» kavline bağlanacak olursa; bu, onun zarfı olur. Halbuki o günde meleklerin işleri yönetme görevi son bulmuştur. Allah Teâlâ, ruhları cesed-lerden söküp alan melekler grubuna kasem etmektedir. Söküp almak, bedenin en alt kısımlarından yani parmak uçlarından ve tırnak diplerinden çekip çıkarmak demektir. Yine ayrıca Allah Teâlâ kovayı kuyudan çıkaran kişi gibi canları çekip alan bir gruba da yemin etmektedir. Üçüncü olarak, yürüyüşlerinde yüzüp giden yani hızlıca koşan ve emredildikleri şeye doğru yarışanlara kasem etmektedir. Bunlar kulların dinleri ve dünyalarıyla ilgili konularda kendileri için çizildiği çerçeve dâhilinde menfaatlarına olan işleri yönetirler. Ya da boyunları uzun olduğu için dizginlerinin içinde oynayıp sıyrıldığı savaşçı atlarına ye-mîn edilmektedir. Bunlar arap atı gibidirler. İslâm diyarından çıkıp harb diyarına doğru koşarlar. Bir ülkeden bir başka ülkeye çıkıp giden ve yürüyüşünde yüzer gibi olan boğa ya da güçlü boğa anlamına ta'bîri kullanılır. Bunlar hedefe doğru koşar ve baskın emrini yerine getirirler. Bunlara işleri yönetenler denilerek yönetmenin kendilerine isnâd edilmesi yönetimin nedeni olmalarından dolayıdır. Ya da Doğudan çıkıp Batıya doğru akıp giden yıldızlara yemîn edilmektedir. Yıldızın sökülüp alınması ise feleğin bütününü kat'edecek şekilde en uzak batıya ulaşması ve bir burçtan diğer burca geçmesi nedeniyledir.
Müfessirler bu ifâdelerin anlamı konusunda ihtilâf etmişlerdir. Bunların hepsi bir tek şeyin niteliği midir, yoksa muhtelif şeylerin nitelikleri midir? Bu konuda değişik vecihler vardır. Ancak «İşleri yönetenlere» kavli ile bir tek şeyin yani meleklerin kasdedilmiş olduğu konusunda ittifak etmişlerdir.
Birinci Vecih: Allan Teâlâ'nın: «Boğulmuş olanı söküp alanlara andolsun.» kavlidir. Bununla meleklerin, kâfirlerin ruhlarını bedenlerinin en alt kısımlarından çekip almaları kasdedilmiştir. Yaydan oku son noktaya kadar çekerek fırlatmada olduğu gibi. Buradaki kelimesi, boğmak anlamına gelir. İbn Mes'ûd der ki; Ölüm meleği ve yardımcıları çok çengeli bulunan şişi, parça yünden çekip çıkaran gibi kâfirin ruhunu çıkarırlar. Bu durumda kâfirin ruhu, suda Doğulmuş ^îrrT sepin çıkarılması gifri çıkarılır. «Canları kolaylıkla alanlar» ise melekelerdir. Mü'minin ruhunu kolayca alırlar. Devenin boynundan yularını çekip almak gibi kolaylıkla çekip alırlar. Kâfirin ruhu için ta'bîri kullanılıyor da mü'minin ruhu için ta'bîri kullanılıyor. Bunun sebebi nedir? Çünkü iki ta'bîr arasında fark vardır. Söküp almada şiddetli bir çekme vardır. Kolaylıkla almakta ise yumuşaklıkla çekip çıkarma vardır. «Yüzüp yüzüp gidenlere» ile melekler kasde-dilmektedir. Onlar mü'minlerin ruhlarını yumuşaklıkla yüzüp yüzüp giderler. Sonra dinlenmesi için bırakırlar. Sonra tekrar çıkarmaya çalışırlar. Tıpkı suda yüzen yüzücüler gibi, kolaylık ve rahatlıkla hareket eder. Denildi ki; Bunlar meleklerdir. Gökten, hızlıca koşan atın koştuğu andaki hızı gibi yere inerler. Koşan atın koşusuna da, yüzen, ta'bîri kullanılır. «Yarıştıkça yarışanlara» ile de melekler kasdedilmiştir. Hayır ve sâlih amelde âdemoğluyla yarışırlar. Denildi ki; Bunlar mü'minlerin ruhlarını cennete koşarak götüren meleklerdir.
İkinci bir vecih olarak bu âyetlere şöyle mânâ verilir: «Boğulmuş olanı söküp alanlara andolsun.» Bedenden çıktığı zaman ruha. Bu, göğsü boğar sonra çıkar. «Canları kolaylıkla alanlara.» İbn Abbâs der ki; bu, mü'minlerin canlarıdır. Ölüni anında orada gördükleri yüceliklerden dolayı çabucak çıkmaya gayret ederler. Çünkü ölmezden önce mü'mine cennetteki yeri gösterilir. Ali İbn Ebu Tâlib de der ki: Bu, kâfirlerin ruhlarıdır. Üzüntü ve kederle ağızlarından çıkıncaya kadar deri ve tırnak arasında çırpınır dururlar. «Yüzüp yüzüp gidenlere» Bununla mü'minlerin ruhları kasdedilmektedir ki, melekût âleminde yüzüp giderler. «Yarıştıkça yarışanlara» Mukaddes huzura doğru koşup gidenlere, demektir.
Üçüncü vecih olarak şöyle denilir: «Boğulmuş olanı söküp alanlara» Yıldızlar, bir ufuktan öbür ufuka doğru akıp giderler. Önce doğar sonra kaybolurlar. İşte bu âyetle onlar kasdedilmektedir. «Canları kolaylıkla alanlara.» Yıldızlar bir ufuktan öbür ufuka doğru çabalayarak koşarlar. «Yüzüp yüzüp gidenlere.» Yıldızlar, güneş ve ay felekte yüzerler. «Yarıştıkça yarışanlara» Yıldızlar hareket ederken birbirleriyle yarışırlar.
Dördüncü Vecih: «Boğulmuş olanı söküp alanlara.)) Bununla g&zî* lerin atları kastedilmektedir. Yorulmadan çekip alır ve terlere batıp dalarlar. «Canlan kolaylıkla alanlara» Bununla savaş meydanına hızlıca koşarak giden atlar kasdolunmuştur. «Yüzüp yüzüp gidenlere» Hareketlerinde ve gidişlerinde yüzenlere ve «Yarıştıkça yarışanlara» Hedefe doğru koşup yanşan atlara.
Beşinci Vecih: «Boğulmuş olanı söküp alanlara.» Gaziler, oklarını kmlanndan çıkararak uzak hedefe ulaştırdıkları için burada «boğulmuş» kavliyle onlar kasdedilmektedir. «Canlan kolaylıkla alanlara.» Atıldığı zaman oklara. «Yüzüp yüzüp gidenlere ve yanştıkça yarışanlara.» Bununla savaşa çıktığı zaman yanşan atlar ve develer kasdedilmiştir.
Altıncı Vecih: Bu ifâdelerle tek bir şey kasdedilmemiş, değişik şeyler kasdedilmiştir. Binâenaleyh «Boğulmuş olanı söküp alanlara» kavli ile ölüm meleğinin ruhu boğarak en sonuna ulaşacak şekilde çekip alması kasded) imiştir. «Canlan kolaylıkla alanlara.» kavli ile iki ayaklarından çekilen rûh kasdedilmiştir. «Yüzüp yüzüp gidenlere» kavli ile, gemiler kasd'2dilmiştir. «Yarıştıkça yarışanlara» kavli ile, mü'min ruhların hayır vo tâata koşmaları kasdedilmiştir.
«Ve işleri yönetenlere» kavli ile meleklerin kasdedildiği konusunda icmâ' vardır. İbn Abbâs der ki: Bunlar, Allah'ın yapmalarını bildirdiği işlerle görevli olan meleklerdir. Abdurrahmân İbn Sabit de der ki: Dünyada işleri dört melek yönetir. Bunlar Cebrâîl, Mikâîl, Isrâfîi ve olum meleği olan Azrail'dir. Cebrâîl rüzgârlar ve ordularla görevlidir. Mikâîl yağmur ve bitkilerle görevlidir. Ölüm meleği ruhları almakla görevlidir, israfil ise Allah'tan aldığı emirleri onlara bildirir. Allah Teâla değerli oldukları için bunlara kasem etmiştir. Allah yaratıklarından dilediğine kasem edçr.
Kitâb-ı Azîz'de çeşitli şekillerde zaman, mekân ve eşyaya yemîn yer alır. Yemîn; yemîn eden kişinin, yemininden dönmesi halinde sorumluluk altında kalmasından korktuğu şeyler için yapılır. Biz Allah Teâlâ bakımından böyle bir şeyi vehmetmekten Allah'a sığınırız. Sânı yüce olan Allah'ın, verdiği haberleri te'kîd etmek için kendi kudretinin eseri olan şeylere gerek duyması mümkün değildir. Allah'ın gücüne nisbetle varlıkta hiç bir şeyin gücü anlam taşımaz. Halbuki hiç bir güç sahibi O'nun gücü karşısında bir güce sahip değildir. Hattâ hiç bir varlığın varlığı O'nun varlığına kıyâs edildiği zaman varlık ifâde etmez. Ancak varlık, şanı yüce olan Allah'ın tecellî ışıklarından bir ışık üzerine yayıldığı nisbette varlık ifâde eder. Bu sebeple bazı kişiler Kur'ân'da betah-sîs zikredilen bu haberlerin bu şekilde pekiştirilmesinin nedenini sorabilirler. Allah'ın kelâmında bu tür yeminlerin niçin yer aldığını merak edebilirler. Bunlara şöyle cevâb verilir: Siz, Allah'ın kendilerine kasem ettiği şeylere başvurduğunuzda görürsünüz ki; bu kasem edilen şeyleri ya birtakım kimseler inkâr etmişlerdir, ya da onun faydasından habersiz oldukları için küçümsenmişlerdir. Veya onlardaki ibret teşkil eden noktadan gafil olmuşlardır .Allah'ın yaratıklarmdaki hikmetini görememişlerdir. Yahut da bu konuda yanlış bir görüşe kapılmış, Allah'ın belirlediği gerçeğin dışında o konuyla alâkalı inançlara sahip olmuşlardır. Binâenaleyh Allah Teâlâ; bunların varlığını inkâr edenlere onların varlığını kabul ettirmek için veya onu küçümseyenlerin zihninde o konunun değerini yüceltmek için veya hatırlamayanlara konuyla ilgili şuurlarını uyarmak için veya vehminin kendisini sapıttığı, anlayışının kendisini aldattığı kimselerin ruhundaki inancı geliştirmek için bu şeylere yemîn etmiştir. Sözgelimi Allah Teâlâ kıyamet gününe veya Kur'-ân'a mı kasem ediyor; bu, birincinin kaçışı imkânsız bir gerçek olduğunu tesbît etmek, ikincinin de içinde şüpheye yer bulunmayan Hak kelâmı olduğunu isbât etmek içindir. Ayrıca bunlarda her ikisinin de durumunu yüceltme sözkonusu olabilir. Birincisinde mutluluk ve mutsuzluğun gerçekleşmesi, ikincisinde de ruhları hastalıklardan kurtaran hidâyet ve şifânın yer alması konusunu ta'zîm için olabilir. Ve yine yıldızlara mı kasem ediliyor: Bazı toplumlar onları küçümsüyor ve bunların maddî evrenin bütünü içerisinde bir yer işgal ettiklerini, Allah'ın o sayede halkettiği hikmeti ve bunlar nedeniyle sağladığı faydalan görmezlikten geliyorlardı. Başka bir topluluk da bunların yaratanın yaratılanlara tasarrufu niteliğinde süflî âlemde tasarruf yetkisine hâiz ilâhlar olduklarını kabul ediyorlardı. Allah Teâlâ bunlara kasem etmekle ilâhî kudretinin buradaki tasarrufuna dikkatleri çekmekte ve onların yaratılmış olduğuna delâlet eden hesâblarını zikretmekte, kendilerinde ulû-hiyyet niteliklerinden herhangi birisinin bulunmadığını belirtmektedir. Nitekim gerek bu sûrenin, gerekse Tekvîr sûresinin başındaki kasem bu türdendir. Diğer taraftan —daha sonra görüleceği gibi— buradaki faydalara dikkat çekilmektedir. Bu tefsirde önümüzdeki sûrelerde sözünü ettiğimiz hususların tafsilatıyla ilgili açıklayıcı bilgiler gelecektir.
Burada üzerinde dikkatle durulması gereken bir başka konu daha var: İslâm dininden Önce geçen bazı dinlerin mensûbları bu cisimler evreninin ve bu evrendeki aydınlıkların, karanlıkların, cisimlerin ve arazların birer maddî varlık olduğunu kabul etmişlerdir. Güya bunları yaratan onların ruhları için birer hapishane ve imtihan yeri olmasını istemiştir. Binâenaleyh Allah'ın rızâsını taleb eden kimse bu maddî şeylerden kaçınmalıdır. Nimetlerden ve onların güzelliklerinden uzaklaşmalıdır. Çeşitli şekillerde bedenine sıkıntılar vermeli ve işkenceler yapmalıdır Kendini her türlü nimetlerden mahrum etmelidir. İddialarına göre kötü olan bu kâinatın içinde yer alan eşyaya göz yummalıdır. Mak-sadları yalnızca bu maddî âlemi küçümsemek ve ondan kaçınmaktır. Bunun için Allah Teâlâ, bu varlıklardan birçoğuna kasem ederek, oradaki itinâsının derecesini açıklamak istemiştir. Bu varlıklardan herhangi birinden yararlanmak isteyen bir kulun, o varlıklardaki hikmeti idrâk edip yararlanmanın sınırını aşmadığı takdirde Allah'ın ona kızmayacağını belirtmek istemiştir.
Allah Teâlâ bu sûrenin başında bazı yaratıklarına kasem ederek onların değerinin yüceliğini açıklamak ve bu yaratıklanndaki ilâhî nizâmın güzelliğini, faydaların çokluğunu belirtmek istemiştir. Bu yaratıkların Allah'ın emrine bağlı olduğunu, O'na boyun eğdiğini ve hepsine vaadolunan şeyin muhakkak gerçekleşeceğini bildirmiştir.
26. Âyetin Tefsiri
Allah Teâlâ Rasûlü Muhammed (a.s.)e kulu ve Rasûlü Mûsâ (a.s.) dan haber veriyor. Onu Firavun'a gönderdiğini, mucizelerle kendisini desteklediğini ve buna rağmen Firavun'un küfür ve isyanda direndiğini, neticede Allah Teâlâ'nın güçlü ve kuvvetli bir yakalayışla onu yakaladığını bildirerek: «Sana karşı gelen ve getirdiğin gerçekleri yalanlayanların da akıbeti böyle olacaktır.» diyor. Ve bu sebeple kıssanın sonunda: «Şüphesiz ki bunda, korkan kimseler için ibret vardır.» buyuruyor.
«Musa'nın haberi sana geldi mi?» Onun haberini duydun mu? «Hani Rabbı ona; mukaddes,vâdîde, Tuvâ'da şöyle seslenmişti;» Temiz vâdî olan Tuvâ'da ona seslenip kendisiyle konuşmuştuk. Tâhâ sûresinde de geçtiği gibi, sahîh olan kavle göre Tuvâ bir vâdînin adıdır. Allah Teâlâ ona şöyle demişti: «Firavun'a git, doğrusu o, azmıştır.» (Tâhâ, 24) ts-yân edip direnmiş ve karşı gelmiştir. «De ki: Temizlenmeye meylin var mı senin?» Ona şöyle de: Teslim olup İtaat edecek bir yola ve mesleğe gitmeye arzu ve isteğin var mı? «Rabbma giden yolu göstereyim de» Seni Rabbma kul olmaya sevkeden yolu sana göstereyim de: «Ondan korkasm.» Rabbma giden yolu göstereyim de daha önce kalbin katı, hayırdan uzak ve kötü bir kalb iken, O'na boyun eğip itaat eden ve haşyet duyan bir kalb haline dönüşsün. «Ve ona en büyük mucizeyi gösterdi.» Mûsâ peygamber bu apaçık hak çağırısıyla birlikte ona kendisinin Allah katından geldiğini doğrulayan açık, kuvvetli, belge ve deliller gösterdi. «Ama o, yalanlayıp isyan etti.» Hakkı yalanladı ve uyması bu-yurulan emre muhalefet etti. Kısacası onun kalbi inkâr edip içi ve dışıyla Musa'nın te'sirine kapılmadı. Halbuki of Mûsâ peygamberin kendisine getirdiğinin hakikat olduğunu biliyordu, ancak bu bilgi onun îmân etmesini sağlamadı. Çünkü ma'rifet kalb ile bilgidir, imân ise bu bilginin uy^uIanmasıdırTîmân; Hakka boyun eğip kabullenmektir. «Sonra arkasını döndü, koşmaya başladı.» Hakka karşılık bâtıla koştu. Bu koşusu Mûsâ (a.s.)nm gözalıcı mucizelerine karşılık olmak üzere sihirbazlarını toplamasıdır. «Toplayıp seslendi.)) Kavmine seslendi ve «Sizin en yüce Rabbınız benim» dedi. İbn Abbâs ve Mücâhid der ki: Firavun «Benden başka bir tanrınız olduğunu bilmiyorum.» (Kasas, 38) sözünü kırk yıl sonra söylemiş idi.
«Bunun üzerine Allah, onu dünya ve âhiret azâbıyla yakaladı.» Dünyadaki âsîlere örnek olmak üzere Allah Teâlâ ondan intikam aldı ve onu bir ibret numunesi kıldı. «Hem burada hem ele kıyamet gününde la'nete uğratıldılar. Kendilerine verilen bu bağış ne kötü bir bağıştır.» (Hûd, 99) Nitekim Allah Teâlâ bir başka sûrede şöyle buyuruyor: «Onları ateşe çağıran önderler kıldık. Kıyamet günü de yardım görmezler.» (Kasas, 41) Ayette: «Dünya ve âhiret azâbıyla yakaladı.» kavlindeki kelimelerinin dünya ve âhiret anlamına gelmesi en sahîh olanıdır. Bu iki kelime ile onun ilk ve ikinci sözü kasdedil-miştir, diyenler bulunduğu gibi, küfür ve isyanı kasdedilmiştir, diyenler de vardır. Şüphe bulunmayan sahîh görüş birincisidir.
«Şüphesiz ki bunda, korkan kimseler için ibret vardır.» Öğüt alıp sakınanlar için.
33. Âyetin Tefsiri
«Onu bina etmiştir.-) Sonra Allah Teâlâ bu bina edişi açıklayarak: «Boyunu yükseltmiş» tavanını yüceltmiştir. Denildi ki; onun başucu doğrultusundaki noktada gidiş mikdânnı, beş yüz yıllık bir mesafe içerisinde yüceltmiştir. «Ve ona bir şekil vermiştir.» Onu yarık ve çatlak olmaksızın dosdoğru ve düzgün bir biçimde yaratmıştır. «Gecesini karanlık yapmış» karartmış, «gündüzünü ortaya çıkarmıştır.» Güneşinin ışığını ortaya çıkarıp göstermiştir. Gece ve güneş göğe izafe edilmektedir. Çünkü gece göğün gölgesi, güneş ise çırasıdır. «Bundan sonra yeri döşemiştir.» Yaymıştır. Yer, daha önce yaratılmış ancak yayvanlaştml-mamıştı. Göklerin yaratılışından iki bin yıl sonra Mekke'den başlanarak döşenip yayılmıştır.
«Bundan sonra yeri döşemiştir.» Yaymış ve çekmiştir. Ümeyye İbn Ebu Salt bir şiirinde der ki:
«Ülkeleri Sen döşedin ve düzelttin,
Tekrar dürmeye de Sen kadirsin.»
Derseniz ki: Bu âyetin zahirinden yeryüzünün gökyüzünden sonra yaratılmış olması gerektiği anlaşılmaktadır. Çünkü Allah Teâlâ burada «Bundan sonra» buyurmaktadır. Secde sûresinde ise «Sonra göğe yöneldi.» (Fussilet, 11) buyurmaktadır. O halde bu iki âyetin arasını bulmak nasıl mümkün olur? İkisinin mânâsı nedir? Ben derim ki: Allah Teâlâ önce yeryüzünü gökyüzüyle birleşik olarak yaratmıştır. İkinci olarak gökyüzünü ayırıp yayvanlaştırmış, üçüncü olarak da yeryüzünü döşe-miştir. Yani yaymış ve çekmiştir. Bu tefsir ile her iki âyetin arasını birleştirmek mümkün olur ve müşkil ortadan kalkar. îbn Abbâs der ki: Allah Teâlâ yeryüzünü, gökyüzünden önce rızıklarıyla birlikte yaratmış, ancak döşememiştir. Sonra göğe yönelmiş ve onu yedi gök halinde düzeltmiştir. Sonra tekrar yeryüzünü döşemiştir. Denildi ki: Bu âyetin mânâsı şöyledir: Bununla beraber yeryüzünü de döşedi.
46. Âyetin Tefsiri
Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Fakat o en büyük belâ geldiği zaman.» Yani kıyamet günü. İbn Abbâs der ki: Kıyamet gününe en büyük belâ anlamına adının verilmesi, her türlü başdöndürü-cü ve fecî halleri basıp geçmesinden dolayıdır. Nitekim Allah Teâlâ Kamer sûresinde de şöyle buyurur: «O saat ne belâlı ne acıdır.» (Kanier, 46).
«O gün insan, neye çalıştığını anlar.» O gün âdemoğlu iyi kötü bütün yaptıklarını hatırlar. Fecr sûresinde buyurulduğu gibi: «İnsan o gün, hatırlayacak ama hatırlamadan ona ne?» (Fecr, 23).
«Cehennem, bakan herkese apaçık gösterilir.» Bakanlara açıkça gösterilir ve insanlar onu ayân-beyân görürler. «Artık kim haddi aşmışsa,» isyan edip direnmişse. «Ve dünya hayatını tercih etmişse» dünyasını âhiretinden ve dininden öne almışsa, «Şüphesiz ki onun varacağı yer; cehennemdir.» Onun varıp gideceği yer cehennemdir. Yiyeceği zakkum, içeceği kaynar sudur.
«Kim de Rabbının makamından korkup ta nefsini heveslerden alı-koyduysa» Azîz ve Celîl olan Allah'ın huzurunda ayakta durup Allah'ın onun hakkında verecek hükmü düşünerek nefsini heveslerden uzaklaştırıp mevlâsına itâata sevkederse; «şüphesiz ki onun varacağı yer; cennettir.» Onun dönüp varacağı ve sığınacağı yer, yemyeşil cennettir.
«Sana kıyametin ne zaman gelip çatacağını soruyorlar. Senin neyine onun zamanını bildirmek. En sonunda o, (onun nihayeti) ancak Rabbına aittir.» Onun bilgisi ne senin yanıdadır, ne de mahlûkâttan herhangi birinin yanında. Aksine kıyametin bilgisinin dönüp varacağı yer, Azîz ve Celîl olan Allah'ın katıdır. Kesin olarak onun vaktini ancak Allah bilir. A'râf sûresinde buyurulduğu gibi: «Onun ağırlığını gökler de yer de kaldıramaz. O, size ansızın gelir. Sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar: De ki: Onun bilgisi ancak Allah'ın katındadır.» (A'râf, 187). Burada ise «En sonunda o, ancak Rabbına aittir.» buyuruiuyor. Bu sebeple Cebrail (a.s.) Rasûlullah'a kıyametin vaktini sorduğunda, Allah Rasûlü şöyle buyurmuştur: Soru sorulan bu kûnuda soru""so-rândan daha bilgili değildir.
«Sen, ancak O'ndan korkanı uyaransın.» Ben seni ancak insanları uyarman ve Allah'ın azâb ve gazabından sakındırman için gönderdim. Kim Allah'tan korkar, O'nun huzuruna dikilmekten ve azabına çarpılmaktan çekinirse, sana tâbi olur, kurtulur ve felaha erer. Felâket ve hüsran seni yalanlayan ve sana karşı gelenlerin üstünedir.
«Ve onlar onu gördükleri gün; sadece bir akşam veya bir kuşluk vakti kalmış gibi olurlar.» Onlar kabirlerinden kalkıp mahşer yerine gittikleri gün, dünya hayatının süresini çok kısa görürler. Sanki dünya hayatı bir akşam veya bir kuşluk vakti gibi görünür kendilerine. Cü-veybir, Dahhâk kanalıyla îbn Abbâs'tan nakleder ki, buradaki akşam anlamına gelen kelimesi öğleden güneşin batışına kadar olan zaman aralığıdır. Kuşluk vakti anlamına gelen kelimesi ise güneşin doğuşundan günün yansına kadar olan zaman aralığıdır. Ka-tâde der ki: Bu, o topluluğun âhireti görünce gözlerinin önünde beliren dünya vaktidir.
«Kim de Rabbının makamından korkup nefsini heveslerden alı-koyduysa.» Büyük sarsıntı gününde kim de işlerin mâliki olan yaratıcısının huzurunda durmaktan korkarsa. O gün insan, neye çalıştığını hatırlayacaktır. Çünkü O, başlangıç ve sonu bilmektedir. O'nun huzurunda hesâb vermekten korkmak için, mutlaka önceden onun bilinmesi gerekir. Bazı tefsirlerde «makam» kelimesinin kıyam kelimesinden mimli masdar olduğu veya durulan yer anlamına yer ismi olduğu belirtilir. Bu takdirde mânâ; Allah'ın kullarının hesâb ve ceza için ayakta durmalarını bildirdiği yerde, şeklinde olur. Denildi ki burada makam; te'kîd için sevkedilmiştir. Çünkü isyana mukabil olarak korku yerleştirilmektedir. Halbuki isyanın mukabili açıkça inkıyâd ve itaattir. Çünkü korku itaatin ilk nedenidir. Sonra ümid gelir, sonra sevgi. Birincisi (korku) avam içindir. İkincisi <Recâ,) havas içindir. Üçüncüsü (mahabbet) havasın hâsslan içindir. «Nefsini heveslerden alıkoyduysa» Beşerî yaratılışının hükmettiği temayüllerden alıkoyduysa ve dünya hayatının eğlenceleri ve çiçekleriyle oyalanmadıysa, süsleri ve zînetleriyle gurûrlanmadıysa ve bunun sonunun vahim olduğunu bilerek uzak durduysa. Hevâ kelimesi, nefsin şer'î bir gerekçe olmaksızın, zevk duyduğu ve lezzet aldığı şeylere karşı eğilim göstermesidir. Hadîste denilir ki: Ümmetim için en çok korktuğum şey, hevâ ve uzun emeldir. Hevâ haktan alıkoyar. Uzun emel ise âhireti unutturur. Bazı büyükler dediler ki: Hevâ Allah Teâlâ'nm şu âyette zikretmiş olduğu yedi istek ve arzudan ibarettir: «Kadınlardan, oğullardan, kantar kantar altın ve gümüşten, nişanlı atlardan, develerden ve ekinlerden gelen zevklere aşırı düşkünlük; insanlar için süslenip hoş göründü. Bunlar dünya hayatının geçimidir.» (Âl-i İmrân, 14) Sonra Allah Teâlâ bunların hepsini: «Dünya hayatı ancak oyun ve eğlenceden ibarettir.» (En'âm, 32) buyurarak özetlemiştir. Sonra da hepsini bir tek şeyde yani hevâda özetlemiştir. Binâenaleyh, hevâ her türlü arzu ve istekleri içinde toplar. Kim hevâ ve heveslerden kurtulursa; her türlü kayıplardan ve berzahlardan kurtulur. Sehl et-Tüsterî merhum der ki: Peygamberlerden başka hiç bir kimse hevâdan kurtulamaz. Bir de sıd-dîklardan bazıları, hepsi değil. Nefsini edebe alıştıran ve zorlayan kimse hevâdan kurtulur. Bazıları dediler ki: İnsanın gerçek varlığı nefsidir, bunun üstünde fazla bir şey yoktur. Allah Teâlâ da bu sebeple ((Nefsini heveslerden alıkoyan» buyuruyor. Kimin nefsini heveslerden alıkoyduğunu düşün.
Fakîr (İsmâîl Hakkı Bursevî) der ki: İnsan, ilâhî hakîkatla kevriî hakikat arasında bir berzahtır. Keza melekî hakîkatla hayvanı hakikat arasında da bir berzahtır. O nefsini ilk hakikati nokta-i nazarından, ikinci hakîkattan nehyeder. Nitekim Peygamber (s.a.) nefsine şöyle hitâb ederdi: Ey peygamber, selâm sana olsun. Bu meleklik canibinden beşeriyet canibine veya cem' makamından fark makamına yöneltilmiş bir selâmdır. «Şüphesiz ki onun varacağı yer cennettir.» Onun, başkasının değil. Nefsin heveslerden yasaklanması demek, bütün heveslerden yasaklanması demektir. Buradaki istiğrak içindir. Aksi takdirde hasr anlamı vermek imkânı olmaz. Çünkü fâsık olan mü'min de Önce cehenneme, sonra cennete girer. Dolayısıyla «Şüphesiz ki onun varacağı yer; cennettir.» diyerek hasr mânâsı vermek sahîh olmaz. Ancak hasr mânâsı, cennet ona girenin kendisinden çıkmayacağı makamdır, şeklinde yorumlanırsa sahîh olur. Bazı tefsirlerde denilir ki: Cennetten mak-sad mutlak anlamda sevâb diyarıdır. Bu tefsir Allah Teâlâ'nın «Rabbı-nın mekânından korkan kimseye iki cennet vardır» (Rahman, 46) kavline aykın düşmez. Onun için sevâb diyarında Allah'ın lutfu ile iki cennet vardır. Birisi bedeni nimetlerle nimete ereceği cennet, diğeri de ruhanî nimetlerle zevkyâb olacağı cennettir.
(...)
Muhammed İbn Hasan merhum der ki: Bir gece uyuyordum. Birden kapının vurulup çalınmasıyla kalktım. Kim o bakın? dedim. Halîfe Harun'un elçisi, halîfe seni çağırıyor, diye karşılık verdi. Kendimden korktum, kalktım ve onunla birlikte gittim. Halîfenin huzuruna varınca dedi ki: Bir mes'eleden dolayı seni çağırdım. Muhammed'in anası (Zübeyde'yi kasdediyordu)na; ben, adaletli imamım, adaletli imâm cennetliktir, dedim. O ise; sen zâlim ve âsî birisisin, kendinin cennete gideceğini söylüyorsun. Böylece Allah'a karşı yalan isnâd ediyorsun, cenneti kendine haram kılıyorsun, dedi. Ben dedim ki: Ey mü'minlerin emî-ri; bir günâh işleyince o anda veya ondan biraz sonra Allah'tan korkuyor musun? O; evet, Allah'a andolsun ki çok fazla korkuyorum, dedi. Ben de ona: Senin bir tek cennete değil, iki cennete gireceğine şehâdet ederim, çünkü Allah Teâlâ: «Kim de Rabbımn huzurunda durmaktan korkarsa onun için iki cennet vardır,» buyurmaktadır, dedim. Bana iyi davrandı ve dönüp gitmemi buyurdu. Evime döndüğümde ayın bana bakmakta olduğunu gördüm.
Mervân oğlu Abdülmelik günün halîfesi idi. Ebu Hâzim de vaktin zâhid imâmı idi. Abdülmelik Ebu Hâzim'e sorup dedi ki: Ey Ebu Hâzini; yarın bizim halimiz ve işimiz nasıl olsun istersin? O dedi ki: Eğer Kur'-ân okursan Kur'ân sana cevâb verir. Halîfe; nerede söylüyor? dedi. Ebu Hâzim: «Artık kim haddi aşmışsa» âyetini «...cennettir» kavline kadar (37-41) okudu. Bil ki; dünyada her nefis için şehvet ateşi vardır, âhi-rette de ceza ateşi. Kim bugün şehvet ateşiyle yanarsa o, yarın ceza ateşiyle karşılaşır. Kim de bugün riyâzat ve mücâhede suyu ile şehvet ateşini söndürürse; yarın o ateşi de söndürür. Aynen bunun gibi, her mü'minin gönlünde bir cennet vardır ki, buna.irfan cenneti derler. Âhi-rette de bir cennet vardır ki ona Rıdvan cenneti derler. Kim bu dünyada bugün irfan cennetini itâatla süslerse, yarın kıyamette Rıdvan cennetine ulaşır.
Kâşânî bu âyeti şöyle tefsir eder: «Artık kim haddi aşnuşsa» însan fıtratının merhalelerini aşmış, adalet ve şeriat sınırını geçmiş, hayvanlık veya canavarlık derecesine düşmüş ve bu haddi aşmada ifrata gidip aşağılık zevklerin sevgisiyle hissi hayatı, hakîkata tercih etmişse; onun dönüp varacağı yer cehennemdir, sığınağı orasıdır.
Kim de kalb makamına ulaşarak, Allah Teâlâ'nın nefsine kâim olduğunu müşahede ederek nefsini hevâ ve hevesinden alıkoyup sindirir ve Allah'ın azabından korkar, Rabbının huzurunda durmaktan çekinir-se; onun derecesine göre varıp sığınacağı yer de cennettir.
Bazıları dediler ki: Birinci âyetle yeni başlayan (mübtedi) kişinin (müridin) hâline işaret edilmiştir. Çünkü mürîd yeni başladığı sırada maksadı Allah'a yönelmek olduğu için, ona hicâbdan çekinilerek ruhsat ve refah caiz olur. Tasfiye ve marifet makamına ulaşınca; nefsini heveslerden uzaklaştırmaya gerek duymaz. Çünkü onun nefsi, cismi ve şeytânı, rûhânî olur. Bu takdirde arzulanan şeyler hep arzular olur ki bu, ruhun arzusudur. Başlayan kişi başlangıçta arzularında nefsi ile beraberdir. Dolayısıyla o, yasak ehlinden olmuştur. Sonra bununla Rab-bına ulaşmıştır. Rabbıyla beraber olan kişinin şehveti gerçek ve makbul bir lezzete dönüşmüştür.