İbn Kesîr'i Tefsiri

Bürûc Sûresi — İbn Kesîr'i Tefsiri

(Mekke'de nazil olmuştur.)

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

10. Âyetin Tefsiri

Bu sûrede vârid olduğu gibi ashâb-ı Uhdûd'un kıssası gerçekten de her yerde ve her nesilden Allah davasında olanların üzerinde çok düşünmeleri gereken bir kıssadır. Kur'ân mukaddime ve neticeleriyle birlikte sûreye eşlik eden prensib ve tevcîhâtla îrâd ettiği üslûb ile bu sûreyle Allah'a davet metodunun tabiatı ve ideolojisi üzerinde bu ko­nudaki insan fonksiyonu ve insandan beklenen tahammül gücü hu­susunda derin çizgiler belirtmekte ve çizmektedir. Bu sâhâ gerçekten de yeryüzünün kiapladığı kara parçalarından ve dünya hayatının hu-dûdlanndan çok daha geniş ve uzundur. Bu sûrede Kur'ân-ı Kerîm, mü'minler için yoldaki işaretleri çizmektedir. Kader plânında üzerine düşen vazifeleri benimsemek için Allah'ın gizli gayb hazînesindeki hik­metine muvafık olarak nefisleri hazırlamaktadır.

Bu kıssa Rabbına îmân eden ve îmân hakîkatlarına sarıldığını açık­ça ilân eden bir kitlenin kıssasıdır. îmân hakîkatlarını açıkça belirttik­ten sonra insanın insanlık hakkı olan inanç ve akide hürriyetini, ger­çekleri bilmek ve Azîz, Hamîd olan Allah'a inanmak hakkını despotça ayaklar altına alıp dikta ve zulüm rejimi kuran Allah düşmanları tara­fından çeşitli fitnelere ma'rûz kalan bir toplumun kıssasıdır. Bu des­potlar, insanın Allah indindeki şerefini de ayaklar altına almakta ve yaptıkları çeşitli işkence ve azâblarla bir oyuncakla oynarcasına te­selli bulmakta, ateşle azâblandırdıkları esnada karşılaştıkları manzara­larla eğlenmektedirler.

Ne var ki bu îmânlı kitlenin gönlünde yer eden îmân duygusu her türlü fitnenin üstüne çıkmakta ve bu gönüllerdeki akîde hayata muzaffer olmaktadır. Binâenaleyh zâlim diktatörlerin tehdidi karşısında eğilmemekte, dininden dönmemekte, ölünceye kadar ateşte yakılmala­rına rağmen davalarından fedakârlık etmemektedirler. Aslında bu gö­nüller hayata kulluktan kurtulmuşlar, bu derece iğrenç bir metodla ölümle yüzyüze gelirken hayat sevgisini küçümsemişler, yerin bağlarından kurtulmuş, her türlü cazibelerden âzâd olmuşlardır. Böylece de ha­yat karşısında akidenin gâlib gelmesiyle bizzat kendi varlıklarının da üstüne çıkmışlardır. Bu hayırlı, yüce ve şerefli mü'min gönüllerin kar­şısında inâdçı, şirret, mücrim ve alçak cibilliyyete sahip kimseler yer alıyordu. Bu bozuk fıtratlı insanlar, ateşin üzerine oturmuş mü'min-lerin nasıl eziyet çektiklerini, azâbla yüz yüze geldiklerini seyrediyor­lardı. Ateşin yediği hayatların arzettiği ürpertici manzarayla kurulmuş eğleniyorlardı. Şerefli insanların yavaş yavaş kül ve toprağa dönüştük­lerini, eğlenerek seyrediyorlardı. Hayırlı ve şerefli mü'minlerden bir de­likanlının, bir genç kızın, bir çocuğun, bir ihtiyarın, bir yaşlı kadının, bir kız çocuğunun ateşe atılması onların ruhlarında yer eden hasis ve despot duyguları daha da fazlalaştırıyor, kan ve kemik yığını üzerinde kurulan cinnet pazarlıklarının arbedesini daha da artırıyordu.

İşte zâlim despotların alçak fıtratlarının işledikleri iğrenç hâdise... İşte onların tepetaklak yuvarlandıkları pis çirkeflik... Ama onlar yine de bu şiddetli ve korkunç ta'zîb sahnelerini seyretmekten zevk alıyor­lar, hiç bir vahşî hayvanın bile yapmadığı kötülükleri yaparak eğleni­yorlardı. Vahşî hayvan avının üzerine saldırırken yemek için saldırır, yoksa aşağılık ve iğrenç bir arzuyla avının nasıl acı çektiğini görerek zevk almak için değil...

Ama aynı hâdise mü'minlerin ruhen yücelmelerini, hürriyete ka­vuşmalarını ve o üstün zirveye, en son noktaya kanatlanmalarını asır­lar ve nesiller boyu insanlığın hayretle gözlediği ufuklara yükselmele­rini sağlıyor...

Yeryüzünün hesâblarına göre bu durumda dikta ve despotizm îmâna üstün gelmiştir. Ama bu yüce, hayırlı ve şerefli kitlenin ruhlarında yer eden ve onları o zirvelere, son derece' üstün noktalara yükselten, düş­manları karşısında üstün kılan ve direnme azmi veren îmâna gelince... Bu îmânla dikta rejimleri arasında cereyan eden savaşta onun hiç mi hiç hesabı ve ağırlığı mevzuu bahis edilmiyor onların yanında...

Bu hâdise üzerinde nakledilen rivayetlerin hiç birisi Kur'ân âyet­lerinin zikrettiği kadar kesin ve açık değil... Aslında Allah Teâlâ o zâlim despotları yeryüzünde işledikleri iğrenç suçlarından dolayı mahvet­miştir. Nûh peygamberin, Hûd peygamberin, Salih peygamberin, Şuayb peygamberin ve Lût peygamberin kavmini helak ettiği gibi... Firavun'-un kavmi ve askerlerini izzet sahibi güçlü bir zât olarak yakalayıp yok ettiği gibi...

Yeryüzünün hesabına göre bütün bu sonuçlar üzücü ve esef veri­cidir.

Böylece bitiyor mu iş? îmânın zirvesine yücelen mü'min kitle yok olup gidiyor mu? Uhdûd hâdisesinde olduğu gibi facia bütün açılarıyla son mu buluyor? Halbuki bu korkunç çirkefe yüzükoyun dalmış olan zâlim ve despot kitle kurtulmuş olarak çıkmıyor mu ortadan? Yeryü­zünün hesabı insan gönlünde bu üzücü sonuçlarla ilgili olarak bir sızı bırakıyor.

Ama Kur'ân mü'minlere bir başka şey öğretiyor. Bir başka haki­kati açıklıyor. Ve onların değerlendirdikleri değer ölçülerinin tabiatını gösteriyor. Giriştikleri savaşın sahasını belletiyor...

Gerçek odur ki hayatta karşılaşılan acı ve zevkler, eğlence ve mah­rumiyetler... Esâs ölçüde büyük değer ifâde etmezler... Ayrıca bunlar kâr veya zararın hesabını gösteren ana maddeler değildir... Zafer sa­dece dış görünüşe münhasır değildir. Ancak bu, birçok zafer şekillerin­den yalnız bir tanesidir...

Allah'ın ölçüsünde en büyük değer akidenin taşıdığı değerdir... Allah'ın pazarında en çok revaç bulan mal, îmân malıdır. Zaferin eh üstün şekli ruhun maddeye karşı zaferidir. İnancın acılara karşı üs­tünlüğüdür, îmânın fitneye karşı galibiyetidir... İşte bu hâdisede de mü'minlerin ruhu korku ve elemlere gâlib geliyor. Yeryüzünün cazibe­lerine ve hayatın çekiciliklerine muzaffer oluyor. Fitneyi öyle bir mağ­lûbiyete uğratıyor ki bütün asırlar boyunca insan cinsi hep böyle bir zaferin müjdesini bekliyor... İşte en büyük zafer...

Şüphesiz bütün insanlar ölecektir... Sebepler değişecektir. Ama insanlık hiç bir zaman böyle bir zafere, böyle bir yüceliğe, böyle bir hür­riyete ulaşamayacak ve böyle bir kanatlanışla yüce ufuklara uçamaya­caktır. Bu, yalnız Allah'ın seçmesi ve kullarından yüce bir kitleyi şeref­lendirmesi ile mümkündür. İnsanlarla birlikte ölme fiiline karışacak­lardır. Ama insanlar arasında şerefleriyle ayrılacaklar, Mele-i A'lâ'da son derece bir üstünlüğe sahip olacaklardır. İnsanların dünyasında da böyle... Biz meseleyi nesiller sonrası için göz önünde bulundurduğumuz ve değerlendirdiğimiz zaman durum böyledir.

Mü'minler îmânlarıyla hezimete uğrayarak belki de hayalarını kurtarabilirlerdi. Ama onlar bizzat neler kaybedeceklerdi neler?... İn­sanlık neler kaybedecektir? Bu büyük mânâ uğrunda öldükleri zaman kaybedecekleri nedir? Akîdesiz hayatın ne değeri vardır? Hürriyetsiz hayat ne aşağılık bir hayattır? Zalim despotların insan cesedlerine hâkim olduktan sonra, rûhlanna da hâkim olunca insanın düşeceği aşağılık seviye ne kadardır?

Gerçekten onlardan sonra da yeryüzünde onların elde ettiği kazanç son derece büyük mânâ ifâde eder. Ve son derece şereflidir. Onlar ate­şin yalımlarıyla yüz yüze gelirken de kazançlıydılar. Korkunç ateşlerin fânî cesedlerini yaladığı zaman da şerefliydiler. Ateşin temizlediği bu şerefli mânâ ile asıl zaferi kazananlar onlardır...

Hem savaş sâhâsı yalnız başına yeryüzü değildir ki... Ve bu savaş sadece dünya hayatında devam edecek değildir. Bu savaşın seyircileri yalnız başına nesillerden bir nesil değildir. Aslında Mâverâ, Mele-i A'lâ karışmaktadır bu yeryüzündeki hâdiselere ve bizzat denetimi, gözeti­mi altında bulundurmaktadır. Yeryüzünün ölçülerine uymayan, yer­yüzündeki nesillerin ölçüsüne benzemeyen Ölçülerle ölçmektedir. Dün­yanın ölçülerinden tamamen ayrı bir ölçüdür bu... Mele-i A'lâ şu yer­yüzündeki insanların topladığından çok daha üstün, kat kat şerefli ruh­ları kaplar ve şüphesiz ki Mâverâ'nın övgüsü, ikramı yeryüzünün bü­tün görüşlerinden, takdir ve alkışlarından çok daha üstün, çok daha büyük ve ağırlıklıdır...

Ve bundan sonra olacakların hepsi âhirette meydana gelecektir. Âhiret sâhâsı yeryüzünün sahasını kapladığından çok daha geniş ve köklüdür. Ayrılık asla sözkonusu değildir. Ne pratik hakîkatta, ne de bu hakikati mü'minin hissedişinde böyle bir hakikat bahis mevzuu de­ğildir. Şu halde savaş bitmemiştir. Ve savaşın gerçek sonucu henüz alınmamıştır. Onların aleyhindeymiş gibi görünen yeryüzünün hükmü ise sağlam bir hüküm değildir. Çünkü yeryüzünün verdiği hüküm, küçük bölüklere ve önemsiz parçalara aittir.

Birinci görüş kısa mesafeli, dar sâhâlı bir görüştür. Ve sâdece ace­leci bir fıtrata sâhib olan insanın görüşüdür. İkinci görüşün sâhâsı ge­niş, mesafesi fazladır. İşte Kur'ân, mü'minieri bu görüşe göre eğitmek­tedir. Zîrâ bu görüş sağlam îmân ideolojisinin üzerine kâim olduğu ger­çekleri temsil etmektedir.

İşte bunun için Allah'ın mü'minlere vaadi; îmân ve tâatın mükâ­fatı belâlara karşı sabır, hayatta karşılaşılan fitnelere karşı direnme ve gönül huzurudur :

«Onlar ki; inanmışlardır ve kalbleri Allah'ı anmakla huzura ka­vuşmuştur. Dikkat edin;gerçekten kalbler, ancak Allah'ı anmakla hu­zura kavuşur.» (Ra'd, 28)

Bu, Rahman ve Rahîm olan Allah'ın şefkat ve memnuniyetinin ifadesiydi :

«Muhakkak ki îmân edip sâlih amel işleyenleri Rahman sevgili kıla­caktır.» (Meryem, 96)

Bu maverada zikredilişin ifadesidir :

Rasûlullah (s.a.) buyuruyor : Bir kulun çocuğu öldüğü zaman Allah meleklerine der ki: Siz kulumun çocuğunu aldınız mı? Evet, derler. Bunun üzerine buyurur: Siz onun gönlünün meyvesini kopardınız. Evet derler. Kulum ne dedi? der. Hamd etti Sana, bir de «Biz Allah içiniz ve yine O'na döndürüleceğiz.» dedi, derler. Allah Teâlâ buyurur : Öyley­se kulum için cennette bir ev yapın ve ona «Hamd evi» adını verin.

Rasûlullah (s.a.) buyuruyor. Azız ve Celü olan Allah buyurur ki: Ben, kulumun Beni zannı gibiyim. O Beni zikrettiği zaman Ben onun yanındayım. O Beni kendi nefsinde zikrederse, Ben de onu kendi nef­simde zikrederim. O Beni bir topluluk içinde zikrederse, Ben onu on­dan daha iyi bir topluluk içerisinde zikrederim. O Bana bir karış yak­laşırsa Ben ona bir kulaç yaklaşırım. O Bana bir kulaç yaklaşırsa Ben ona on adım yaklaşırım. O Bana yürüyerek gelirse, Ben ona koşarak gi­derim.

Aslında bu, Mele-i A'lâ'nın yeryüzündeki mü'minlerin işiyle meş­gul olmasıdır.

«Arş'ı yüklenen melekler ve onun etrafındakiler Rablarım hamd ile tesbîh ederler. O'na îmân ederler ve îmân eden kimseler için de şöyle mağfiret dilerler: Ey Rabbımız; Senin rahmetin ve ilmin her şeyi ku­şatmıştır. Bunun için tevbe edenleri ve Senin yoluna koyulanları bağış­la, onları cehennem azabından koru...» (Ğâfir, 7).

Bu, Allah indinde şehîdler için hazırlanan hayatın timsâlidir:

«Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar di­ridirler. Rabları katında rızıklandırılırlar. Allah'ın keremiyle kendileri­ne verdiklerinden sevinerek arkalarından henüz kendilerine katılmayan­lara; kendilerine korku olmadığını ve üzülmeyeceklerini müjdelemek is­terler.»

«Onlar, Allah'tan gelen bir nimet ve kerem ile ve Allah'ın mü'min­lerin mükâfatını zayi' etmeyeceği müjdesiyle sevinirler.» (Âl-i İmrân, 169-171) '

Allah'ın yalancıları, zâlimleri ve mücrimleri helak edeceğine ve âhirette azaba müstehak kılacağına dâir vaadi gibi... Aslında yeryüzü­nü onlarla doldurmanın belirli bir vakte kadar mühlet verilme mânâsı­na geldiği gibi. Her ne kadar zaman zaman dünyada da onları helak et-mekteyse de asıl yüklenilen nokta âhirettir. Çünkü bütün ceza âhiret-tedir:

«O Allah'ı tanımayanların refah içinde diyar diyar gezip dolaşma­ları sakın sizi aldatmasın. Kâfirlerin bu halleri çabuk geçen bir zevk­tir. Sonunda varacakları yer cehennem. O ne azâb verici bir döşektir.» (Âl-i İmrân, 196-197)

«Zâlimlerin yaptıklarından Allah'ı gafil sanma. Onlar sadece gözlerin dehşetle belireceği bir güne kadar te'hîr etmektedir. O gün başları kalkmış, gözleri kendilerine dönmeyecek şekilde sabit kalmış, gönülleri bomboş olarak koşup duracaklardır.» (İbrahim, 42-43).

«O halde bırak o inkarcıları, dalsınlar ve oynaya dursunlar tâ o va'dolunduklan güne kavuşturulacakları zamana kadar. O gün, kabir­lerinden koşarak çıkacaklar; sanki dikili putlara koşuyorlarmış gibi... Gözlerinin feri sönmüş bir halde, kendilerini bir horluk kaplayacak. İş­te bugün, o vaad edildikleri kıyamet günüdür.» (Meâric, 42-44).

İşte böylece insanların hayatı Mele-i A'lâ'daki hayatla ilgi kuruyor ve dünya âhirete bağlanıyor. Şu halde hayırla şer, hak ile bâtıl ve îmân­la zulüm arasındaki savaş sahnesi yalnız başına yeryüzü değildir... Yo­lun varılacak son durağı ve bu çatışmada söylenilecek söz yeri, dünya hayatı değildir. Ayrıca dünya hayatındaki zevkler ve lezzetler, acılar, eğlenceler ve mahrumiyetler de ilâhî mîzânda en yüce değerleri ifâde etmezler.

Şu halde mekânda sâhâ genişliyor... Zaman sâhâsı da genişliyor... Ölçü ve değerlerin yeri de enginleşiyor. Mü'min nefislerin ufukları son­suzluğa varıyor. İhtimamlar büyüyor. Yeryüzü ve içinde bulunan her şey küçülüyor. Dünya hayatı ve onunla ilgili her şey basitleşiyor. Ve mü'min gördüğü ufuklar ve hayatlar nisbetinde büyüyor ve gelişiyor... Ve işte Uhdûd kıssası bu engin, şümullü, yüce ve büyük düşünce sistemi­nin inşâsında en üstün zirveyi, en yüce noktayı temsil ediyor...

Gerek ashâb-ı uhdûdun kıssası, gerekse Bürûc sûresi Allah dava­sının tabiatı ve dava adamının bütün mükellefiyetler karşısındaki tu­tumu konusunda geniş ışıklar serpmektedir. Allah davasının tarihi bo­yunca yeryüzünde çeşitli davaların ve ideolojilerin muhtelif neticelerin­den pek çok Örnekler görülmüştür. Yeryüzü Nûh peygamberin, Hûd peygamberin, Şuayb peygamberin, Lût peygamberin kavminin acı akı­betlerini, sayıları pek az bir inananlar topluluğunun kurtuluşlarını, evet mücerred olarak kurtuluşlarını pek çok kere müşahede etmiştir. Kurtu­lanlar için bundan sonra yeryüzünde ve hayatta icra ettikleri fonksi­yonlarla ilgili hiç bir şey nakletmiyor Kur'ân... İşte bu örnekler göste­riyor ki Allah Teâlâ bazen yalancıların, zâlimlerin ve despotların akı­betini çabucak kararlaştırmakta ve onlara dünya hayatında ya azâb gelmekte, ya da orada kendilerini bekleyen, gözetleyen en uygun ceza...

Bu dava tarihinde Firavun'un ve askerlerinin acı akıbetleri de gö­rülmüş, Mûsâ (a.s.)nın ve kavminin kurtuluşu ve bir müddet yeryüzün­de yerleşmeleri ve kendi tarihleri boyunca en uygun şekilde hüküm sür­dükleri de müşâhade edilmiştir. Onlar her ne kadar mükemmel bir is­tikâmet ta'kîb.ederek yücelere çıkamamışlarsa da Allah'ın âlem-şümûl hayat nizâmını, dinini kâinata yerleştirmemişlerse de bu nevi örnekle­rine pek çok kere rastlanmıştır. Bu örnekler daha da artırılabilir.

Bunun gibi bu davanın tarihi boyunca hidâyete karşı gelen ve Hz. Muhammed'e inanmayan müşriklerin acı akıbetleri de görülmüş, mü'-minlerin tamamen zafer kazanıp, akidelerinin ruhlarında son derece üstünlük kesbettiği de müşahede edilmiştir. Ve bir kere insanlık tarihi boyunca Allah'ın nizâmının hayata hâkim olduğu insanlığın hiç bir devresinde görülmeyen, ne önce ne de sonra bir daha eşine rastlanma­yan şekilde Allah nizâmının yeryüzüne yerleştirilme işi tamamlanmış­tır.

Bunun gibi İslâm davasının tarihi ashâb~ı uhdûd kıssasında gö­rülen örneklere de şâhid olmuştur. Gerek eski devirlerde, gerekse mo­dern çağlarda îmân tarihinin katalogunda en az zuhur eden başka ör­neklere de rastlanmıştır. Ve hâlâ bu örnekler asırlar boyu zaman geç­miş olmasına rağmen devam edip gitmektedir. Uzak veya yakın diğer Örnekler yanında Uhdûd hâdisesi anlatılması çok zor bir örnektir. Mü'~ minlerin kurtulmadığı, kâfirlerin muaheze edilmediği bir Örnek ola­rak kalacaktır. Bunun sebebi de Allah davasının yârânı olan mü'min-lerin .hissinde bu gerçeğin yer etmesi ve kendilerinin elinde bir şey ol­madığını, bütün meselelerinin ve akide konusunun Allah'a âit olduğu­nun anlatılmasıdır. Onların vazifesi sadece vazifelerini yerine getirip gitmektir. Onların üzerine düşen görev Allah yolunu seçip, akideyi ha­yata tercih edip, îmân ederek fitnelere üstün gelmek, amelleri ve niyet­leriyle Allah'ı tasdik etmektir. Sonra Allah hem onlara, hem de düş­manlarına yapacağını yapar... Tıpkı kendi davasına ve dinine istediği­ni yaptığı gibi... Ve onlar da nihayet îmân tarihinin tanıdığı, şâhid ol­duğu sonuçlardan birisine ulaşacaklar veya onların bizzat gördüğü ve bildiği neticelerden birisine erişeceklerdir.

Onlar Allah indinde ücretli olarak tutulmuşlardır. O; nerede, nasıl ve ne şekilde isterse öylece çalışırlar ve belirli bir ücreti alırlar. Ama ellerinden ne lehte, ne de aleyhlerinde bu daveti yönetme yetkisi yok­tur. Çünkü o,;iş sahibinin vazifesidir. Yoksa işçinin değil... Bir kere onlar ilk anda gönül huzuruna ulaşırlar, duygu üstünlüğüne erişirler, ideal güzelliğine vanrlar, cazibe ve şatafattan kurtulurlar, korku ve ka­rarsızlıktan uzaklaşırlar ve her halükârda hürriyete ulaşırlar. İkinci olarak da onlar maverada övgüye, anılmaya ve şerefe erişirler... Daha yeryüzünde iken oradaki üstün mertebelere ererler.

Sonra onlar bir defasında da âhirete, hesaba ve büyük nimetlere gark olurlar. Her defa şüphesiz ki bir öncekinden daha büyüktür. Ve bunların hepsinin yanı sıra da Allah'ın memnuniyeti vardır. Ve onlar Allah'ın takdirini yerine getirmek için seçilmiş bir vâsıta, bir kudret perdesidirler. Allah onlarla yeryüzünde dilediği şeyi yapar...

İşte böylece son bulmuştu Kur'ân'm sadri. İslâm'daki ilk müslü-manlara, seçilmiş kitleye tatbik ettiği terbiye. Onları Öyle bir mertebeye çıkarmıştı ki önce kendi benliklerinden ve kişiliklerinden uzaklaştırmış, kendileriyle ilgili her şeyi atmış ve emir sahibinin yanında ücretli işçi olarak çalışmalarını sağlamış, ne şekilde olursa olsun Allah'ın seçti­ğinden memnun kılmıştı onları.

Bunun yanı sıra da Kur'ân'ın tevcîhâtıyla birlikte yürüyen peygam­ber terbiyesi yer alıyordu. Gönülleri ve gözleri cennete çeviriyor, seçil­miş olan deve için sabretmeye çağırıyordu. Neticede Allah, dünya ve âhirette dilediği izni verdi onlara...

Rasûlullah (s.a.) Amrriâr'ı ve anasıyla babasını görüyor, Mekke'de korkunç azâblar altında inlediklerini müşahede ediyor ama «Sabredin ey Yâsir ailesi... Sizin yeriniz cennet.» demekten başka bir şey söyle­miyordu.

Habbâb İbn Eret anlatıyor: Diyor ki: «Bir gün Rasûlullah (s.a.) Kâ'be'nin gölgesinde hırkasına dayanmış otururken halimizden şikâyet ettik ve dedik ki: Bize nusret dilemeyecek misin? Bizim için dua etme­yecek misin? Bunun üzerine o buyurdu: Sizden önce öyle şeyler olmuş­tu ki, adam tutuluyor, yere gömülüyor, sonra bir testere getiriliyor ve başının üzerine konularak biçilip iki parçaya ayrılıyordu. Geriye kalan eti ve kemiği ise demirden taraklarla taranıyordu. Ama bu yine de onun dininden uzaklaşmasına sebep olmuyordu. Allah'a yemîn ederim ki, Al­lah bu mes'eleyi mutlaka üstün getirecek ve neticede San'a'dan binen Hadramût'a inecek de Allah'tan başka kimseden korkmayacak. Kurt koyuna karışacak, ama siz acele etmek istiyorsunuz...»

Her şartın ve durumun ötesinde Allah'ın bir hikmeti vardır. Bu kâinatta olan her şeyi idare eden O'dur. Kâinatın başına, sonuna mut­tali' olan, kâinattaki hâdiseleri düzenleyerek aralarındaki münâsebeti sağlayan O'dur. Odur bilen örtülü gayb perdesinin gerisindeki gizli hik­metleri... Uzun yol hattı boyunca meşiyyetine uygun düşen hikmeti.

Nesiller ve asırlar boyunca bazı hâdiseler gözümüz önüne serilmek­tedir ki, o hâdiseyi yaşayanlar yaşadıkları çağlarda onun hikmetini kav-rayamıyorlardı. Belki de onlar niçin böyle olduğunu soruyorlardı? Ya Rabbi niçin oluyor bunlar? diyorlardı. Aslında bu suâller mü'minin ka­çınması gereken cehaletin ifadesidir. Çünkü mü'min başlangıçta bilir ki her hâdisenin gerisinde bir hikmet vardır. Mü'min zihninde sâhâ-lar geniştir. Zaman ve mekân içerisindeki mesafeler uzaktır. Ve onun sahip olduğu değer ve ölçüler başlangıçta böyle bir suâl îrâd etmeyi ve düşünmeyi önler... Ve mü'min kaderin devresine kapılarak selâmet ve huzur içerisinde yolunda yürür ve ilerler.

Gerçekten de Kur'ân, emâneti taşımak için bazı gönülleri hazır ha­le getiriyor ve yeniden inşâ ediyordu. Tabiî olarak bu gönüllerin eşine rastlanmayacak şekilde güçlü kuvvetli ve ferâgatkâr olması gerekirdi. Çünkü o her şeyini feda edecek ve her güçlüğe katlanacaktı. O, bu yeryüzüyle ilgili şeylere göz atmayacak, âhiretten başka bir şeye nazar et­meyecekti. Allah'ın rızâsından başkasını istemeyecekti... Yeryüzünde­ki yolculuk boyunca mesafeler kat'edilirken dikilen engellere, meşak­katlere, mahrumiyetlere, fedakârlıklara, azâb ve serdengeçtiliklere, hat­tâ ölüme bile hazır olacaktı. Hem de yeryüzünde yakın zamanda mükâ­fat beklemeksizin... İsterse bu mükâfat bizzat davasının zaferi, İslâm'­ın galibiyeti ve müslümanlarm üstünlüğü olsun. Hattâ bu karşılık zâ­limlerin helak olması ve ilk devrelerde yalancıların çarpıldığı zorlu ve güçlü bir cezaya çarpılmaları şeklinde olsun...

Tâ ki bu gönüller önünde yeryüzünde yürüyecek ve karşılık bekle­meyecek bir yol olduğunu anlayınca ve yalnız başına hak ile bâtıl ara­sındaki kesin hesâblaşma zamanı olarak âhiret bekleninceye kadar... Hattâ Allah Teâlâ'nm niyetlerinin doğruluğunu, verdikleri vaadi ve ah­di yerine getireceklerini bildiği bu gönüller, zaferin yeryüzünde geldi­ğini görseler ve buna emîn olsalar kendi nefisleri için değil ilâhî nizâ­mı emânet vazifesini yerine getirmeyi kabul etseler bile onlar bu emâ­neti yürütecek, dünyada karşılaştıkları her türlü ganimetlerin farkın­da bile olmasalar bu emâneti yerine getireceklerdir. Çünkü onlar hak için fedakârlığa katlanmışlar, Allah'ın rızâsından başka bir mükâfat bil-memişlerdir.

Zaferden söz edilen, ganimetlerden mevzû-u bahsedilen ve mü'min-lerin eliyle müşriklerin yenildiğinden söz edilen bütün âyetler Medine'de nazil olmuştur... Bundan sonra... bütün bu meseleler mü'minin prog­ramının dışında beklediği ve görmek istediği şeylerin haricindedir. Za­fer ise kendiliğinden gelmiştir. Çünkü Allah'ın nizâmı ve irâdesi, bu ni­zâmın pratik hayatta tahakkukunu îcâbettirmiş, nesiller boyu görülen amelî bir şekil olarak çıkmasını irâde buyurmuştur.

Elbetteki yorulmanın, fedakârlığın, engellere karşı dikilmenin ve ıstırâb çekmelerin hepsi Allah'ın takdirine göredir ve onun gerisinde bizim şu anda görmeye çalıştığımız hikmetler gizlidir. Bu nokta üzerin­de Allah davasına çağıranların dikkatle düşünmeleri gerekir. Her yerde ve her nesilden dava adamlarının... Bu nokta dava adamlarına eksiksiz ve açık olarak yoldaki işaretleri göstermeye kâfidir. O yolda sonuna ka­dar ilerlemek isteyenlerin adımlarını pekiştirmeye yeter. Sonuç nasıl olursa olsun en sonunda vukû'bulacak Allah'ın takdiridir. Etler ve ke­miklerle serilmiş, kanlar ve terlerle yoğrulmuş meşakkatli yol boyunca onlar zafer veya mağlûbiyete, hak ile bâtıl arasındaki kesin ayrılığa as­la iltifat edemezler. Fakat Allah, kendi davası ve dini için bir şey yap­mak isterse, bu Allah'ın irâde buyurduğu tarzda cereyan eder ve Öylece sonuçlanır. Yoksa elem ve fedakârlıkların karşılığı olarak değil... Ha­yır... Yeryüzü ceza ve mükâfat diyarı değildir. Sadece ve sadece Allah davasının emri ve nizâmı çerçevesinde Allah'ın seçtiği bazı kullan vasıtasıyla dilediği şekilde hareket etmek üzere Allah'ın takdirini tahak­kuk zemini bulduğu bir yerdir. Bu seçilme işi kendileri için yeter. Al­lah'ın bu davaya kendilerini seçmesinin yanında her şey küçük ve basit kalır. Hayat bile... Yeryüzünde yapılacak gizli açık bütün seyahatler Önemsiz olur...

Uhdûd kıssasını müteakiben Hak Teâlâ'mn buyurduğu şu hüküm de bir başka gerçeği işaret etmektedir:

«Mü'minlere kızdıkları da ancak Azız ve Hamîd olan Allah'a îmân etmeleri sebebiyle idi...»

Allah davasına inananların, her nesilde ve her yerde bu nokta üze­rinde dikkatlice durmaları ve düşünmeleri gerekir.

Aslında mü'minlerle düşmanları arasında geçen savaş, esas yapısı itibarıyla bir akîde savaşıdır, başka bir şey değil... Düşmanları mü'min-lerin îmânlarını çekememektedirler. Onları kızdıran yalnız ve yalnız bu akidedir...

Mü'minler ile Allah düşmanları arasında geçen savaş aslında ne siyasî, ne iktisadî ne de ırk ayrımına dayalı bir savaştır... Şayet mese­le bu saydıklarımızdan herhangi birisi için olsaydı, durdurulması ga­yet kolay olurdu. Böyle bir problemi çözmek basîtleşirdi. Ne var ki bu savaş temelden bir akîde savaşıdır. Ya küfür, ya da îmân... Ya câhüi-yet, ya da İslâm.

Müşriklerin ileri gelen büyükleri Rasûlullah'a geliyor, bir tek şey karşılığmda dilediği malı, başkanlığı ve dünya nimetlerini verecekleri­ni söylüyorlardı. İstedikleri tek şey akîde savaşını bırakması ve bu konuda gevşeklik göstermesiydi. Tenzih ederiz Peygamberi şayet o is­tedikleri şeylerden her hangi birisine «Peki» deseydi, hiç şüphesiz ara­larında hiç bir savaş kalmayacaktı.

Aslında bu bir akîde davasıdır ve bir akîde savaşıdır. Nerede bir müslümanla karşılaşırlarsa karşılaşsınlar, mü'minlerin yakînen bilme­leri gereken budur. Onlara karşı gelenler bu akideden başka hiç bir şey için karşı gelmiyorlar. Azîz ve Hamîd olan Allah'a inanmaktan başka bir şeye kin beslemiyorlar. Bazan mü'minlerin düşmanları giriştikleri savaşın üstüne akîde sancağından başka sancaklar çekmek, siyâsî, ik­tisadî ve cinsî bayraklar kaldırmak istiyorlar. Maksadları mü'minlerle giriştikleri savaşın gerçek yönünü değiştirmek ve mü'minlerin ruhun­daki akîde meş'alesini söndürmek... Şu halde mü'minlerin vazifesi bun­lara aldanmamaktır. Ve bu yaptıkları her şeylerin bir gözboyacılığın-dan ve gizli bir niyetten geldiğini anlamalarıdır. Aslında savaşın san­cağını değiştirenler, mü'minleri gerçek zafer silâhından mahrum et­mek ve ellerinden bu silâhı kapmak istemektedirler. Ne şekilde olursa olsun, ister Uhdûd hâdisesinde olduğu gibi ruhî boşalım şeklinde, isterse ilk müslüraan nesillerde meydana geldiği gibi ruhî enginliğe ulaşmadan doğan hâkimiyet tarzında olsun, farksızdır.

Biz bugün dünya haçlılarının bizi gerçek savaştan yanıltmak için kendi hedeflerine çeşitli sancaklar diktiklerini bir örnek olarak müşâ-hade ediyoruz, tarihi nasıl değiştirmek istediklerini görüyoruz. Ve bize, aslında haçlı savaşları sömürgeciliğin bir maskesi ve vasıtasıdır da, baş­ka bir gayeye mebnî değilmiş zannını veriyorlar... Asla... Aslında son zamanlarda ortaya çıkan sömürgecilik hiç bir zaman ortadan kalkmamış olan ve Ortaçağdaki şımarıklığı kadar hiç bir devrede şımarıklık etme­miş olan haçlı ruhunun bir maskesidir. Ve muhtelif ırklardan müslü-manlar, müslüman kumandanların emri altın,da, akide sancağına da­yanarak onları yenmişlerdi. İçlerinde Selâhaddîn-i Eyyûbî ve Turan Şah gibi kendi kavmiyetini unutan ve akidesi için kendisini adayarak akîde sancağı altında zafer kazanan kumandanlar da vardı.

«Mü'minlere kızdıkları da ancak Aziz ve Hamîd olan Allah'a îmân etmeleri sebebiyle idi...»

Ve ne kadar doğru söylüyor ulu Allah... Aldatıcı hâinler de ne ka­dar da yalan uyduruyorlar...

Bu bölümü tek başına aç →

11. Âyetin Tefsiri

kurtuluş budur.

Bu bölümü tek başına aç →

22. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ, mü'min kulları için »Altlarından ırmaklar akan cen­netler» bulunduğunu bildiriyor. Düşmanlarına hazırlamış olduğu ce­hennemle yakıcı azabın tersine, onlara bu nimeti hazırlamıştır. Bu se­beple Hak Teâlâ; «İşte büyük kurtuluş budur.» buyuruyor.

Sonra da «Doğrusu Rabbının yakalayışı amansızdır.» Peygamber­lerini yalanlayan, emrine muhalefet eden düşmanlarım yakalayışı ve onlardan intikam alışı çok amansız ve şiddetlidir. Çünkü Allah Teâlâ metîn kuvvet sahibidir. O'nun dilediği şey bir göz açıp kapamak kadar veya daha az zamanda dilediği şekilde olur. Bu sebeple hemen ardından: «Önce yaratıp sonra tekrarlayan O'dur, O.» buyuruyor. Yani O'nun önce yaratıp sonra ilk yarattığı gibi tekrarlaması kudretinin bir örneği­dir. O'nun yaratmasına engel olup alıkoyacak hiç bir kimse yoktur. «O, Ğafûr'dur, Vedûd'dur.» Kendisine sığınıp tevbe edenin günâhını bağış­lar. Günâh neden olursa olsun. İbn Abbâs ve başkaları «Vedûd» keli­mesinin dost anlamına geldiğini söylerler. «Arş'ın sahibidir, Mecîd'dir.» Bütün yaratıkların üstünde bulunan o muazzam Arş'ın sahibidir. «Me­cîd'dir.» kavlinde iki kırâet vardır. Ötre olarak Azîz ve Celîl olan Rab-bın sıfatıdır. Esre olarak Arş'ın sıfatıdır. Her iki mânâ da sahihtir.

«Dilediğini mutlaka yapandır.» Neyi isterse onu yapar. Hükmünün takîbcisi yoktur. Yaptığından suâl eden yoktur. Azameti, gücü, hikmeti ve adaleti nedeniyle kimse O'nu yaptığından sorumlu tutmaz. Nitekim Ebubekir es-Sıddîk'e ölümfeül hasta iken sana doktor baktı mı? denil­diğinde onun; evet, dediğini, ne dedi? diye sorulunca da: Bana: «Ben dilediğimi yapanım» dedi, dediğini nakletmiştik.

«O orduların haberi sana geldi mî? Firavun ve Semûd'un.» Firavun ve Semûd'un başına gelen belânın ve hiç bir kimsenin uğramadığı inti­kamın haberi sana ulaştı mı? Bu, Allah Teâlâ'nın: «Doğrusu Rabbının yakalayışı amansızdır.» kavlinin gerçekleşmesinden ibarettir. Yani Rab-bım zâlimleri yakaladığı zaman çok şiddetli ve -amansız bir şekilde ya­kalar, Azîz ve muktedir bir zâtın yakalayışıyla yakalar. İbn Ebu Hatim der ki: Bize babam... Arar İbn Meymûn'dan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.): «O orduların haberi sana geldi mi?» âyetini okuyan bir kadına rastlamış, ayakta durup onu dinlemiş ve: Evet bana geldi, demiş.

«Doğrusu küfredenler yalanlamadadırlar.» Onlar şek, şüphe, küfür ve inâdtadırlar. »Allah ise onları arkalarından kuşatandır.» Onlara gü­cü yeter, onları ezer. Onlar Allah'ın elinden kaçıp kurtulamazlar.

«Doğrusu o, şanlı bir Kur'ân'dır.» Yüce ve ulu. «Levh-i Mahfûz'da-dır.» Yücelerin yücesinde Levh-i Mahfûz'da korunmuştur, fazlalık ve­ya eksiklik yoktur. Tahrif veya tebdile uğramaz.

İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Amr İbn Ali... Enes İbn Mâlik'ten nak­letti ki; o: «Doğrusu o, şanlı bir Kur'ân'dır. Levh-i Mahfûz'dadır.» kavli hakkında şöyle demiştir: Allah'ın bu âyette zikrettiği korunmuş levha İsrafil'in karşısındadır. İbn Ebu Hatim der ki: Bize babam... Abdurrah-mân İbn Selmân'dan nakletti ki; o, şöyle demiş: Allah'ın verdiği her şey Kur'ân'dan öncesi ve sonrasında mutlaka Levh-i Mahfuz'dadır. Ko­runmuş olan levha İsrafil'in iki gözünün önündedir, ancak İsrafil'e ona bakma izni verilmez.

Hasan el-Basrî der ki: Bu şanlı Kur'ân, Allah'ın katında korunmuş levhadadır. Ondan dilediği kadarını kullarından dilediğine indirir.

Beğavî, İshâk İbn Bişr kanalıyla... Mukâtil, İbn Cüreyc, Mücâhid ve İbn Abbâs'tan nakleder ki; bu levhanın üstünde: Bir tek Allah'tan başka ilâh yoktur, O'nun dîni İslâm'dır, Muhammed O'nun kulu ve Rasûlüdür. Kim, Allah'a inanır, vaadini doğrular ve peygamberlerine tâbi olursa; Allah onu cennetine girdirir, ibaresi yazılıdır. İbn Abbâs der ki: Bu levha beyaz inciden bir levhadır, uzunluğu gökle yer arası, geniş­liği de Doğu ile Batı genişliğindedir. Altı inci ve yakuttan, sayfaları kır­mızı yakuttan, kalemi nurdandır. Sözü Arş'a bağlıdır, aslı meleğin ku-cağındadır.

Mukâtil der ki; Levh-i Mahfuz, Arş'm sağındadır.

der ki: Bize Muhammed İbn Osman... İbn Abbâs'tan

nakletti ki, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Allah Teâlâ Levh-i Mahfûz'u beyaz inciden yaratmıştır. Sayfaları kızıl yakuttandır. Kale­mi nûr, yazısı .nurdur. Allah Teâlâ'nın onda her gün 360/ını vardır. Ya­ratır ve rızık verir, diriltir ve öldürür, aziz eder, zelîl eder ve dilediğini yapar.

Bu bölümü tek başına aç →