İbn Kesîr'i Tefsiri

Asr Sûresi — İbn Kesîr'i Tefsiri

(Mekke'de nazil olmuştur.)

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

3. Âyetin Tefsiri

İslâm düşüncesinde insan; aynı yapı içinde içice girmiş ve birbiri­ne bağlı, değişik iki unsurdan ibarettir. Yeryüzünün çamurundan bir kabza... Ve Allah'ın ruhundan bir nefha...

Toprağın çamurundan bir avuç... Orada maddî elementlerin hep­si mevcûd. Oksijen, hidrojen, karbon, kalsiyum, fosfor, vesaire... Bu elementlerle toprağın arzuları ve yeryüzünün ihtiyâçları temsil edili­yor.

Allah'ın ruhundan alman nefha'da, tertemiz ruhî parlaklık, idrâ­kin güçlü şuuru ve insan ruhunun irâde gücü temsil ediliyor. Bu ikisinden insan denen varlık meydana geliyor. Öyleyse insan yalnızca bir avuç toprak değildir. Toprağın ihtiyâcı olan yeme, içme ve cinsel arzu­lara boyun eğen bir parça değildir. Bu ihtiyâçlar karşısında kendine sâ-hib olmayan ve belirli bir hareket biçimi ta'yîn edemeyen bir varlık de­ğildir. İstediği yana açılabilen, hiç bir ihtiyâca boyun eğmeyen, zaman ve mekân kayıdlarının te'sîri altında kalmayan, varlık ve yokluk gibi sınırlarla bağlanmayan, toprağa yapışıp kalmış bir et parçasından iba­ret değildir.

İnsan, ezici ihtiyâçların ve sınır tanımaz aydınlıkların kompleksi bir varlıktır. Bu karışımda, zaman olur iki unsurdan biri gâlib gelir ve o zaman ya toprağın zorunlulukları ve çamurun yapışkanlığı ortaya çı­kar. Veya ışığın hafifliği ve parlaklığı beliriverir. Fakat insan, hayatı­nın hiç bir alanında bu iki unsuru birbirinden ayırarak yaşayamaz.

Mümkün olsa da rûh ve beden unsurundan ayrılabilse, o zaman as­lî yapısından uzaklaşır ve artık ona «insan» demek mümkün olmaz.

Sadece cesedden ibaret olsa, her türlü aydınlıktan uzak, tamamen hissinin mahkûmu bir varlık haline gelse, çirkin ihtiyâçların esîri olsa, bitmez tükenmez yeme içme ihtiyacıyla kavrulup dursa, doymak nedir .bilmeyen cinsî eğil'mlerinin kölesi olsa... Duygularının kavradığı sınır­ların içine hapsolup kalsa ve şuur âleminin ötesindeki, ruhun kavraya­bileceği engellikler evrenine geçemese... Bu takdirde o, insan olamaz. İnsanlık âleminden çıkıp hayvanlar dünyasına gömülür.

Sâf bir ruhtan ibaret olsa, maddî bünyesini ihmâl etse, vücûdunun ezici ihtiyâçlarım karşılamasa ve râhiblik hayatı yaşasa... Evet, his öte­si dünyada yaşayabilmek için duygularıyla kavradığı âlemi tamamen bir kenara itse... Artık o, insan olamaz. Kendi gözünde insandan daha üstün bir varlık haline gelebilmek için çırpındığını sansa da gerçekte o üstün varlık seviyesine asla ulaşamaz. Çünkü onun varacağı üstün se­viye tamamen bir menfî durumdur ki, üstünlük ve meziyetle ilgisi yok­tur.

Aslında bur insanın sâhib olduğu en üstün değeri, pratik hayatta etkin rol alan müsbet değeri tüketip heder etmekten başka bir şey de­ğildir.

Şu halde insan, kendi fonksiyonunu yeryüzünde gerçekleştirir. Ka­pasitesinin en üstün şeklini tahakkuk ettirir. Komple tabiatı olan top­rak parçasıyla ruhî soluğu birlikte yaşadığı zaman beklenenin üstünde, çok daha iyi şeyleri gerçekleştirir. İşte bu toprak parçasıyla ruhî solu­ğun İslâm terminolojisinde birleştirilmesinin gereği şudur:

İnsan, biyolojik yapısının gereği olan toprağa bağlı ihtiyâçlanm hayvanca yollara başvurarak değil, insanca yollara başvurarak giderir. Keza meleklere özgü ruhanî şevklerini gerçekleştirirken meleklere mah­sûs araç ve yollarla değil, insana mahsûs yollarla gerçekleştirir.

Yer, içer, cinsel ihtiyâçlarını tatmin eder... Bütün bu konularda hayvanlarla ortak yapıya sahiptir. Ama yine de insan bu ihtiyâçlarını «Hayvanca» değil «insanca» yerine getirir. Bu ihtiyâçlarının karşılan­masında, insanla hayvan arasındaki başlıca fark, mekanik olarak ihti­yâçları karşılama biçiminden ibaret değildir. Hattâ bu karşılama biçi­mi, çoğu zaman birbirine de benzer. Ama insanla hayvan arasındaki başlıca fark, aradaki ruh ve şuur farklılığıyla «davranış tarzı»dır.

Yemek, içmek ve cinsel istek... Bu ihtiyâçları hayvan direkt olarak içgüdüsünün kendisine gösterdiği belirli biçimlerle karşılar. Bu karşı­lama biçiminde hayvanın seçme hakkı yoktur. Mikdânm ta'yîn. edemez. Zamanını kestirmez. Ve herhangi bir nedenle onlardan uzaklaşmada kendi ihtiyarı sözkonusu değildir.

Yemek, içmek ve cinsel istek... Bunlar insanın karşılamak zorun­da olduğu ihtiyâçlardır. Fakat insan bunları «insanca» yollarla karşı­lar. Kendine bir «davranış biçimi)) seçer. Maksadı, bu ihtiyâçları tör­püleyerek, eğiterek, güzelleştirerek ve «seçerek» karşılamaktır... O, bir çiğ et parçasını tırnağıyla koparıp dişleriyle öğüterek çiğnemez ve yut­maz.- Bir parça kapıp hayvancasına saldırarak bir doyumluk şeyle ye­tinmez. Aksine bunu belirli bir ölçü ve edeb içerisinde yapar. Maksadı, içgüdüsel sâiklerle (motiv) bu sâikleri karşılama hali arasında farklı bir mesafe bırakmaktır. Nihayet o da içgüdüsel motivlerini karşılamak­tadır. Doğru. Ama, şüphesiz ki bu sâiklerle onların «karşılanışı» ara­sındaki merhale ve kendi kurduğu davranış kuralları, karşılama biçimi arasına yerleştirdiği mesafe farklıdır. Bu mesafe belirli duygu­lar, düşünceler ve belli davranış şekilleriyle «güzelleştirilir.» İşte «in-san»la «hayvan»ı ayıran nokta, sâikle (motiv) karşılama arasındaki bu mesafedir. Ve bu mesafeden, insanın biyolojik ihtiyâçlarını karşılama şeklinin hayvandan ayrı ve insanca olduğu görülmektedir.

Cinsiyet konusunda da durum aynıdır. Hayvanlar dünyasında, dişi ve erkeklerin çiftleşme mevsimi gelmeden cinsî sâikler artar. Çiftleşme vaktini belirlemede hayvanın «seçme» yetkisi yoktur. Cinsel dürtüler topluca harekete geçer ve orada hayvanın ferdî ayrıcalığı yoktur. He­yecana gelen cinsî istekler, belirli hareketlerle ilerleyerek neticede cin­sel birleşimle son bulur.

Bu hareketleri hayvan kendisi seçemez. Tür'ün bütün bireylerinde aynı hareketler vardır. Bundan daha önemlisi de hayvanlar dünyasında her dişi her erkek için mubahtır. Her erkek her dişiye istek duyabilir. Bu «komünite» isteğini gerçekleştirmemek için hiç bir engel yoktur. Ancak erkeklerin dişilerle veya kendi aralarında savaşıp birçoğunun he­lak olup geriye kalanların dişiler bölüğüne sâhib olmaları ile mümkün olur.

Cinsel ihtiyâçlar insan dünyasında da mevcûddur. Fakat insan —insan olunca— cinsel ihtiyâcını «hayvanlardan» ayrı bir biçimde kar­şılar. Her şeyden önce insan, hayvanda olduğu gibi belirli «zaman» kaydından uzaklaşmış ve yılın bütün günleri insan bakımından, çift­leşmeye elverişli duruma gelmiştir. Fakat buna karşılık, insan —her şeyden önce kendi faydasına olarak— cinsel isteğini tatmin için gerek­li mikdân ta'yîn konusunda bir bağımlılık gereği duyar. Bu bağımlılı­ğın sağlanması için gereken kontrol mekanizması da onun bünyesinde mevcûddur. Her konuda olduğu gibi, cinsiyet bahsinde de insan, bir hayvan «sürüsü» olmaktan çıkmış, başlıbaşına bir «kişiliğe» sâhib var­lık haline dönmüştür. O, davranışını, yollarını, zamanını, birleşme ve ayrılma şeklini kendisi seçer ve ta'yîn eder. İnsanlar dünyasında her dişi, her erkek için mübâh değildir. Her erkek, her dişiye sâhib olamaz. Çünkü insanlık âleminde cinsel istek, şuursuzca, mekanik bir hedefe yönelik değildir. O, insanın kişisel bilincinin neticesinde gerçekleşir. Cinsel birleşimde insanın rolü, sadece temas değildir. Çünkü o, bir ma­kine değildir. İnsanlık dünyasındaki her şey gibi cinsel isteğin de, insan bireyi tarafından kavranan ve bu kavrayış gereğince yerine getirilen şuurlu bir hedefi vardır.

Bu kavrayıştır ki insana, yeryüzündeki vazifesinin bir «aile» ve «toplum» oluşturmak yoluyla gerçekleşebileceği «gerçeği»ni kavratmış-tır. Aile yuvasının kurulabilmesinin temel şartı, erkekle dişi arasında bir sevgi ve şefkat bağının bulunmasını, bir kadının bir erkeğe, bir er­keğin de bir kadına âit olmasını gerektirmiştir. Böylece yetişen nesil­lerin eğitimi için en sağlam kurum olan «aile yuvası» içerisinde nesil­ler, hem maddî hem de ruhî huzur içerisinde sakin bir yuvada yetişme imkânı bulurlar. O zaman, toplumun ferdleri arasında «dişi»leri «av­lamak» için erkekler arasındaki barbarca çatışmalardan başka, türlü ilişkiler kurmak mümkün olur. Ve o zaman ferd, cinsî ihtiyâcım huzur ve güven içerisinde karşıladıktan sonra insan denen varlığın ihtiva et­tiği öteki insancıl hedeflere doğru yönelir ve onlara ihtimam gösterir.

Nihayet insan^ cinsî isteğini karşılamaktadır... Evet. Ama... Şüp­hesiz ki cinsel istekle onun karşılanması arasında geçirilen korkunç bir mesafe vardır. İşte bu mesafede cinsel arzuyu tatmin davranış kural­ları ve edebiyle ortaya çıkar. Ve bu mesafede biyolojik motife insanî duy­gular eklenir:

«Kendileriyle huzura kavuşmanız için size kendi nefislerinizden eş­ler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet var etmesi de O'nun âyetlerin-dendir. Şüphesiz ki bunlarda, düşünen bir kavim için âyetler vardır-» (Rûm, 21).

İşte bu sûrede işe belli hedefleri olan düşünceler karışır. İnsanla hayvanı ayıran mesafe buradadır. Burada anlaşılır, insanın hayvanı ih­tiyâçlarını insanca nasıl telâfi edeceği.

İslâm'ın insan konusundaki düşüncesinin birinci bölümü bu... İn­sanla hayvanın ilişkisi bu bölümde açıklanır, İkinci bölümde ise insa­nın melekle ilişkisi ortaya konur. Bu ilişki insanın yüce arzularım me­lekçe yollarla değil, insanca yollarla karşılaması gereğini ortaya koyar.

İslâm düşüncesinde, şekli çizildiği gibi «melek», doğrudan doğru­ya «nûr» dan yaratılmış bir varlıktır. Bedenin ağırlığı ve çamurun tu­tuculuğu onda yoktur. Bunun için de melek, safî parıltıdan ibaret ve görevi belirlenmiş bir varlıktır. Hedefi, biteviye ve tâm olarak mutlak anlamda Allah'a itaattir:

«Ki onlar; Allah'ın kendilerine emrettiğine kat'iyyen isyan etmez­ler. Ve emrolunduklanm yaparlar.» (Tahrîm, 6)

«Gece gündüz hiç durmaksızın O'nu teşbih ederler.» (Enbiyâ, 20)

«Rabbının nezdinde bulunanlar gece gündüz O'nu tesbîh eder du­rurlar ve onlar hiç usanmazlar.» (Fussilet, 38)

Şu halde çizilen «melek)) tablosu, parlak, aydınlık ve güzel bir tab­lodur. Fakat tabiatı komple ve hedefi çift yönlü olan insan tablosundan ayrıdır. Bunun için insan melekleşmek için zorlanmaz. Çünkü insanın «melekleşmesi» onun insanî tabiatını bozar. Ve bünyesindeki biyolojik yönü yıpratarak verimsiz hale getirir. Bunun için Yüce Allah:

«Onların uydurdukları rehbâniyyete gelince; onu kendilerine Biz yazmadık» buyuruyor. (Hadîd, 27)

Bu demek değildir ki insan; kendi tabiat yapısını ve birleşimini meydana getiren «parıltıya» kapılmasın. Enginlik ve rûhâniyete açıl­masın. İhtiyâçlarını yenerek onların üstüne çıkıp her türlü sınır ve bağdan kurtulmasın. Bilakis insan bunu yapmak için teşvik olunur ve her vesile ite buna yöneltilir. Ama onu yaparken ayağını yerden kes­mesi de istenmez:

«Ve dünyadaki nasibini de unutma.» (Kasas, 77)

«Enes İbn Mâlik rivayetle diyor ki:

Üç kişi, Peygamberin eşlerinin yanına gelip O'nun ibâdetini soruştu­ruyordu. Peygamberin nasıl ibâdet ettiği kendilerine bildirilince O'nun yanında kendi durumlarının önemsizliğini îmâ edercesine dediler ki: Biz, nerde, Allah'ın Rasûlü nerde? Allah onun gelmiş ve geçmiş günâh­larını bağışlamıştır.

İçlerinden birisi dedi ki: Ben (Peygambere uymak için) geceleri, bütünüyle, namaz kılarım, ikincisi de dedi ki: Ben (Peygambere uymak için) bütün gün oruç tutar ve hiç bozmam. Üçüncüsü ise şöyle dedi:

Ben (Peygambere uymak için) ebediyyen evlenmem ve kadınlardan uzak bulunurum.

Bunu duyan Rasûlullah (s.a.) geldi ve dedi: Böyle böyle diyen sizler misiniz? Vallahi ben, sizin içinizde Allah'tan en çok korkan ve en çok sakınan kişiyim. Fakat hem oruç tutarım hem yerim; hem namaz kılarım hem yatanm; hem de kadınlarla evlenirim. Kim, benim sünne­timden yüz çevirirse; o benden değildir.

İşte insanın üstünlüğü buradan gelmektedir: O, ayağını toprağa basa basa yürürken ruhu ile semâlarda gezinir...

İşte beşer fıtratını, bütün gerekleriyle göz önünde bulunduran İs­lâm mucizesinin insana bakış tarzı... Değişik ve aşın hedefler arasında dolaşmadan orta ve denge noktasını meydana getiren bir düşünce sis­temi... Ne Darvinizm gibi insanı hayvan derecesine düşürür, ne de Bu­dizm ve Hind dinleri gibi insanı râhib hayatına sürükler. Nasıl «idea­list» görüşten çeşitli düşünce ve felsefe sistemleri ortaya çıkmışsa, in­sanı hayvanlann derekesine düşüren «materyalist» görüşten de değişik psikoloji, sosyoloji ve ekonomi akımları doğmuştur. Darvinizm ve ma­teryalizmden, ekonomi alanında Marksizm, sosyoloji alanında tarihî materyalizm ve psikoloji alanında Freudizm gibi akımlar doğmuştur. İnsanı ruhbanlığa sevkeden görüşten de antik çağda Platon'un «idea-lİ2m»inden 19. Yüzyılda Hegel'in felsefesine kadar değişik idealist akım­lar ortaya çıkmıştır. Ve her iki görüş açısından san'at ürünleri meyda­na gelmiştir. Burada söz konusu edilen husus, İslâm düşüncesindeki «re­alizmedir. Ama yeri geldiği için kısaca değinip geçmek istiyoruz: Gerek «idealist», gerekse «materyalist» düşünce sistemlerinden ve bunlann insana bakış açısından doğan eksiklik ve yanlışlıkla san'at alanında sa­pık eserler meydana çıkmıştır. Birçok noktalarda sâhib olduğu derinlik ve inceliğe, üstünlük ve güzelliğe rağmen, bütün bu san'at eserleri ek­siktir. Bu eserleri, her şeyi ortaya çıkaran insancıl ölçeklerle ölçtüğümüz zaman onlardaki güzellik ve incelik, derinlik ve üstünlük gözümüzü ka­maştırıp ta taşıdıkları sapıklıkları görmezlikten gelmemeliyiz. Elimiz­deki «insanî ölçü» insan tabiatını belirli bir noktaya toplayan tekelci görüşten uzak, insanı tüm gerçekleriyle birlikte ele alan toplayıcı ve birleştirici görüştür.

«Kim, zulüm ve düşmanlıkla bunu yaparsa, yakında Biz. onu ce­henneme sokacağız. Bu, Allah'a pek kolaydır.»

«Size yasaklanan büyük günâhlardan kaçınırsanız; küçük günâhla­rınızı örter ve sizi şerefli bir mevkie koyarız.»

«Allah'ın sizi birbirinizden üstün kıldığı şeyleri özlemeyin. Erkekle­re, kazandıklarından bir pay vardır. Kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Allah'ın fazlından ve lutfundan isteyin. Muhakkak ki Allah, her şeyi çok iyi bilendir.»

«Ana-babanm ve akrabanın geriye bıraktıklarından her birine vâ­risler kıldık. Yeminlerinizin bağladığı kimselere hisselerini verin. Mu­hakkak ki Allah; her şeye şâhid olandır.»

«Erkekler, kadınlar üzerine hâkimdirler. Çünkü Allah, kimini ki­minden üstün kılmıştır. Hem de erkekler, mallarından infâk etmektedirler. İyi kadınlar; itaatli olan ve Allah'ın kendilerini korumasına kar­şılık, kendileri gizliyi koruyanlardır. Serkeşlik etmelerinden endişelen­diğiniz kadınlara öğüt verin; kendilerini yataklarında yalnız bırakın. (yine uslanmazlarsa) dövün, size itaat ederlerse aleyhlerinde bir yol ara­mayın. Muhakkak ki Allah, Aliyy ve Kebîr olandır.»

«Eğer aralarının açılmasından endîşeye düşersiniz-, erkek tarafın­dan bir hakem, kadın tarafından bir hakem gönderin. Bunlar barıştır­mak isterlerse, Allah; onlann arasını bulur. Muhakkak ki Allah; Alîm, Hakîm olandır.»

«Allah'a ibâdet edin. O'na hiç bir şeyi ortak koşmayın. Ana baba­ya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya ve elinizin altında bulunanlara iyilik edin. Al­lah kendini beğenip böbürlenenleri sevmez.»

((Onlar ki hem cimrilik ederler, hem de insanlara cimrilik tavsiye ederler ve Allah'ın kendilerine lutfundan verdiği şeyleri saklarlar. Biz, kâfirler için hor ve rüsvây edici bir azâb hazırladık.»

«Mallarını, insanlara gösteriş için sarfeden, Allah'a ve âhiret gü­nüne inanmayanları da Allah sevmez. Şeytân kime arkadaş olursa, o ne kötü bir arkadaştır.»

«Ne olurdu sanki; onlar Allah'a, âhiret gününe inanmış ve Allah'ın verdiği rızıklardan riyasızca infâk etmiş olsalardı. Allah onları çok iyi bilendir.» (Nisa, 30-39).

tşte Hz. Âdem'in kıssası... Bu kıssa, başlangıcından sonuna kadar beşeriyetin kıssasıdır. Evet. Başından sonuna insanlığın hikâyesi... Bu kıssada, san'at bakımından üzerinde durulacak birçok noktalar var.

İnsan, kendi iç dünyasını gözetlediği zaman bu kıssada anlatılan gerçeklerin doğruluğunu yeryüzündeki hayatının her anında görtir. Bir kere insanoğlu, enerji sahibi, güçlü kudretli bir varlık olarak yaratıl­mıştır. Ama nefsinde sürekli bir zaaf noktası taşır. Şehvet ve arzula­rına düşkünlük.

«Kadınlardan, oğullardan, kantar kantar altın ve gümüşten, ni-şânli atlardan, develerden ve ekinlerden gelen zevklere aşırı düşkünlük; insanlar için süslenip hoş göründü. Bunlar dünya hayatının geçimi­dir. Oysa gidilecek yerin güzel olanı Allah katındadır.» (Al-i İmrân, 14)

İnsanoğlu bazan bu şehvet ve isteklere boyun eğer, kendini onlar­dan alıkoyamaz. Şehvet ve isteğinin kulu kölesi olur. Peşinden sürükle­nir gider. Bazı kereler bir anlık zaafa kapılırsa da, kısa zamanda ken­dine gelip tevbe eder ve Allah onun tevbesini kabul buyurur. Bazı za­man şehvet ve arzularım kendi buyruğu altına alır, ihtiyâçlarının üs­tüne çıkar ve böylece kendi takat ve isti'dâdının en üstün şeklini ger­çekleştirerek yücelere açılır: «Hani sen, mü'minlere: İndirilmiş üç bin melekle Rabbınızın size yardım etmesi yetmez mi? diyordun.» Evet.

Sabreder, sakınırsanız ve onlar da hemen üzerinize gelirlerse, Rabbınız size nişanlı beş bin melekle yardım edecektir.» (Âl-i İmrân, 124^126).

însan, isteklerinden kaçınıp nefsine hâkim olduğu zaman en üstün seviyeye erişir ve Allah'a en yakın noktaya yükselir. Ama kendini arzu­larına kaptırır ve şehvetin esîri olursa, düşer, düşer ve en alt noktaya iner. Ve işte o zaman, şeytânın oltasına takılır kalır. Ama Allah yine de merhametlidir. Çünkü yeryüzünde ona hiç bir nimeti lutfetmekten esir­gememiştir:

«Sizin için yeryüzünde bir müddet yerleşip kalmak ve geçinmek vardır.» (A'râf, 24)

İnsana, şehvetin esîri olmayı yasaklamıştır. Gönderdiği düstûruyla şehvet ile, eğlenme arasındaki farkı göstermiş, istenen nimete ermek için bu yasaya uyulmasını öngörmüştür.

«Andolsun ki Biz, âdemoğlunu mükerrem kıldık. Karada ve denizde taşıdık. Ve onları temiz nimetlerden rızıklandırdık. Yaratmış oldukları­mızdan çoğuna onları üstün kıldık.» (İsrâ, 70)

İslâm düşüncesinde «insan» Allah tarafından şereflendirilmiş bir varlıktır. Allah'a bağlı olduğu ve onun çizdiği yolda yürüdüğü sürece bu şerefi beraberinde taşır. Yüce Allah, insanı yeryüzünün i'mârı için gerekli olan güçlerle donatmıştır:

«Ve onu karada ve denizde taşıdık. Temiz nimetlerden rızıklandır­dık.»

Temiz nimet deyimi çok geniş ve kapsamlı bir ifâde belirtir. Her türlü yiyecek ve içecekleri içine alır. Yalnız yiyecek ve içecek şeyleri mi? Hayır, karada ve denizde saklanmış olan, gökte ve yerde mevcûd bütün nimet ve hazîneleri...

«Göklerde olanları, yerde olanları, hepsini size müsahhar kılmıştır.» (Câsiye, 13)

Gökler ve yeryüzü tüm olanlarıyla birlikte, kanun ve nizâmları, üre­tim ve enerji kaynaklarıyla birlikte Allah tarafından insanın emrine ve­rilmiştir. İnsan oradan elde ettiği güzel rızıklarla hayatını sürdürür ve yeryüzündeki hilâfet görevini yerine getirir. Bu var olan her şeyin için­de dünyamızı aydınlatan, ısıtan ve canlandıran güneş ışınları toprağı yeşerten yağmur, hayatın devamını sağlayan hava ve içindeki element­ler, elektromanyetik dalgalar, med ve cezir olayları, gök cisimlerinin çekim gücü ve... Varlık âleminde bulunan tüm enerji ve imkânlar in­sanoğluna verilmiştir. Bu imkânlar arasında Allah'ın insanlara ihsan ettiği bazı lutuflar da vardır. Bunların başında da, bu kâinattaki ener­ji ve varlıkları bilmek, onları yeryüzünün i'mârı, hayatın geliştirilmesi için kullanma bilgisi de vardır. İnsanoğlu bütün bu lütuf ve nimetlerle «iyi iş» (Amel-i Salih) yapmak zorundadır.

«Muhakkak ki inanıp iyi işler (Amel-i Salih) yapanlar...»

İyi iş, (Amel-i S&Iih) insanı Allah'a yönelten her şeydir. İbâdet ve zirâat, san'at ve mimarî, her türlü bilgi ve evrenin hazînelerini keşfet­me yollan. Yapılan işlerin amel-i sâlih olabilmesi için Allah'ın yasasın­da belirtilen şartlann bulunması gerekin Bu şartlar, insanı en ince de­taylarına kadar onun tüm hayatını kapsar. Ferdî ve sosyal hayatını, ru­hî ve fikrî hayatım, maddî ve ekonomik hayatını... Gayesi yeryüzünde tüm insanların sevgi ve kardeşlik esâsları dâhilinde, ezelî hak ve adale­tin ışığında, Allah'ın geniş rızkından faydalanarak doğru, temiz, dü­zenli ve erdemli bir hayat kurmaktır.

İslâm düşüncesine göre, ruhî, fikrî, sosyal, ekonomik, maddî ha­yat; insanın Allah'a takdim etmesi gereken iyi iş (amel-i sâlih) in bir bölümüdür. Bunun için de her zaman Allah'a bağlı olmak zorundadır. Çünkü İslâm'ın gözünde insan, birbirinden ayrı iki bölümden meydana gelmiş değildir. İnsan, bir parçası dünyaya bağlı iş gören, bir parçası göğe bağlı ibâdet eden varlık değildir. İslâm'da iş ibâdettir. İbâdette iştir. Ve her iki bölümüyle insan aynı insandır. Çünkü o,' doğduğundan beri bir avuç toprakla bir soluk ruhtan ibarettir. Toprak ve ruh iç içe­dir onda ayrı değildir. Bunun için onun bünyesi diğer varlıklardan fark­lı değildir. Ruh, akıl ve beden tek bir yapıdır. İş ve ibâdet bir tek var­lıktır. Dünya ve âhiret aynı öze sâhibdir. Ve insanın yaptığı her iş, bü­tün varlığından çıkar. (İslâm Terbiyesinin Metodu isimli eserinin İs­lâm Eğitiminin Özellikleri Bölümü.) Hayatın her anı, hem dünya hem âhiret içindir. (Peygamberlerden İktibaslar isimli eserimize bakınız.) Bunun İçin işler; bir kısmı Kayser'e, bir kısmı Allah'a âit olmak üzere, ikiye bölünmez. Bilakis her şey Allah içindir. Kayser de Allah'ın hükmü altında, Allah'ın kanununa boyun eğer. Öyleyse Allah'tan ayrı, insanın ne ekonomik düzeni, ne sosyal sistemi, ne de dünyevî nizâmı olur. Hiç bir şey için; bu, dünyanın nizâmıdır. Oraya Allah'ın müdâhalesi yoktur; denemez. Ve yine hiç bir şey için; bu, dini ilgilendirir dünyayı ilgilen­dirmez, denemez. Dünya; içinde bulunan her şeyi ile beraber Allah'a bo­yun eğer. O'na Allah'ın hükümlerinin hâkim olması gerekir. İnsanların ahlâk ve âdetleri... 3irbirleriyle ilişkileri... Bireysel ve toplumsal hare­ketleri... cinsî, ekonomik ve sosyal davranışları... Savaş ve barışı... İç ve dış politikası... Hepsi Allah'ın yasasıyla çevrilidir. Ve yasaya göre düzenlenmiştir. Hepsini Allah kontrol eder, insanın istek ve kaprisine terkedilen hiç bir şey yoktur.

Bu işlerin bütünü birbiriyle bağlantılıdır. Hem ruhların derinliğin­de, hem de hayatın içinde... İnsanın yaptığı işlerden, kendi başına ba­ğımsız ve ötekilerle ilişkisi olmayan hiç bir iş yoktur. Ruhî, aklî ve orga­nik faaliyetleri bu birleşik yapıdan doğmuştur. Bunun için de birbirine bağlıdırlar. Her cephesi ötekilere etki eder. Toplum hayatı bakımından da durum böyledir. Ekonomik düzeni; sosyal, ruhî ve ahlâkî düşünceden ayırmak imkânsızdır. Bunlardan hiç birini diğerinden ayrı olarak ele alamayız. Hiç birinin diğerine etki etmediğini veya etkisi altında kal­madığını ileri süremeyiz. Ekonomik hayat; ruhî ve ahlâkî değerlerden ayrılamaz. Ahlâkî değerler ekonomik hayattan soyutlanamaz, İnsan­lara: Siz kişisel davranışlarınızda serbestsiniz. Cinsî hareketlerinizi ve ruhî değerlerinizi istediğiniz şekilde düzenleyebilirsiniz. Ama politik ve ekonomik konularda devletin şu veya bu düzenine uyun, denilemez.

Keza: Geleneksel ahlâk kaidelerine bağlanın. Kötülük yapmayın, içki içmeyin ve farz ibâdetleri yerine getirin. Sonra ekonomik durumu­nuzu, istediğiniz gibi şekillendirin. İnsanları sömürün, köleleştirin ve haklarım yeyin, denemez. Çünkü toplumun ve ruhun iç yapısında mev-cûd olan ilişkiler, bütün bu konuların belli bir düzen ve sistem içinde olmasını gerektirir.'

Bütün bu konularda işin başı dengeye dayanır. Denge; Allah'ın ni­zâmı üzere yürüyen ruhların kazandığı bir niteliktir. Denge, bu evren­de hâkim unsurdur. Gök cisimleri dengelidir. (İslâm Terbiyesinin Meto­du, isimli eserimize bakınız.) Bir arpa boyu şaşmayan, bir saniye veya sâ­lise uzaklaşmayan, bir metre ışık hızı değişmeyen, ince, sağlam ve has­sas bir nizâm evreni dengeler. Denge; bizim bir bölümünü teşkil ettiği­miz güneş sisteminin belirgin bir özelliğidir. İçinde yaşadığımız dün­yanın özellikle bir niteliğidir. Ve çok daha özel olmak kaydıyla, yeryü­zündeki hayatın ana simgesidir. Evrendeki denge konusunda ilim, çok şeyler söylüyor. Ama burada onları açıklayacak değiliz. Duygulu ve de­rin görüşlü kişiler, evrendeki dengeyi ilim söylemezden önce de idrâk ediyorlardı. Ruhî bir parıltı ve huzme halinde bunu kavramışlardı.

İnsan hayatı da, içinde yaşadığı kâinatın ve bütün canlıların uy­duğu en büyük kanuna uymak ve bütün davranışlarında denge esâsmı ölçü almak zorundadır. Uçucu hayâllerle ezici ihtiyâçlar arasında den­ge kurmak zorundadır. Kişisel istekleriyle toplumsal istekler, maddî ar­zularıyla ruhî arzuları, reel gücüyle hayâl gücü arasında, sevgi ve nef­ret, işle ibâdet arasında denge kurmak mecburiyetindedir. Toplumun menfaatıyla ferdin yararını, bir neslin ihtiyacıyla nesillerin ihtiyâcım kısaca hayattaki her şeyin arasını dengelemek zorundadır.

İnsanlar, tek bir nefisten meydana gelmiş olmaları, başlangıçları ve sonları itibarıyla" ortak olmaları nedeniyle birbirlerinin kardeşidirler;

«Ey insanlar; sizi bir tek nefisten yaratan, ondan eşini var eden ve ikinizden birçok erkek ve kadın üreten Rabbmızdan korkun. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan korkun da, akraba­lık bağını kesmekten sakının. Muhakkak ki Allah; sizin üzerinizde tâm bir gözeticidir.» (Nisa, 1)

«Ey insanlar; doğrusu Biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışasmız diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Gerçekten Allah katında en değerliniz; O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah, Alîm'dir, Habîr'dir.» (Hucurât, 13)

Bu kardeşlik, hayâl âleminde saklanan güzel bir teoriden ibaret de­ğildir. Aksine beşer hayatının derinliklerine inen ve üzerine sistem ve hükümlerin konduğu köklü bir gerçektir. Maldan istifâde konusunda tüm insanlar ortakiaşırlar:

«Tâ ki mal, içinizde zenginler arasında elden ele dolaşan bir devlet olmasın.» (Haşr, 7)

Huzur ve güven tüm insanlığın malıdır.

Müslümanın müslümana kam, malı, namusu ve her şeyi haramdır.

Sadece müslümanın mı? Tüm insanlığın...

«Her kim, bir kimseyi bir kimseye veya yeryüzünde bozgunculuğa karşılık olmadan öldürürse; bütün insanları öldürmüş gibi olur.» (Mâi-de, 32)

Ahlâk, insanî bir meseledir. Ve insanların kardeşliği prensibinden doğar. Yeryüzünde bozgunculuk ve fuhuş yapan kişi bir kardeşinin ve­ya bacısının namusuna saldırmaktadır. İnsanlarla alay eden veya çe­kiştiren, insanları aldatan ve yalan söyleyen, hırsızlık yapan ve başka­sının malını zorla alan kişi; kendi nefsi için sevdiğini kardeşi için de sevmesini, kendisi için yaptığı şeyi kardeşi için de yapmasını buyuran kardeşlik kanuna tecâvüz etmektedir. Zâten bunun için kardeşliği ko­rumayı emreden hükümler getirilmiştir. Bu hükümleri çiğneyenler, ağır baskı ve cezalarla durdurulmak istenmiştir. îşte her iş ve duygu­da hâkim olan bu ruh, insan hayatının esâsı olmaktadır. Hayatın için­den coşup gelen gerçek bir unsur...

Bütün bunların yanı sıra îslâm, insanı nazariyeler dünyasında ge­zinen bir yaratık olarak ele almaz, fiilen içinde yaşadığı gerçekleri göz önünde tutar. Ama gerçeklere böyle yakından dikkat etmesi, onun dar sınırlar içerisinde tıkanıp kalan mahdûd realiteleri ön plana alması an­lamına gelmez. İslâm, insan varlığını, olduğu gibi ele alır. Ne ona ta­biatına uygun olmayan yükümlülükler yükler, ne de enerjisini ihmâl eder. İnsanı bütün motifleri, arzulan ve davranışlarıyla ele alır. On­ları kabul eder, göz önünde tutar. Yaptığı yegâne şey, o duygu ve istek­leri içe gömmek ve baskı altına alarak yaratılışıyla savaşmak değil, eğitmek ve temizlemektir.

Cinsel enerji, aslında temizdir. İslâm onu, açık ve seçik olarak ka­bul eder:

Doğrusu sizin birçok şeylerinizde mükâfat vardır. Çevresinde bu­lunanlar derler ki: Ey Allah'ın Rasûlü, birimiz şehvetini dindirirse yi­ne mükâfat mı alır? Buna verdiği cevab şu olur: Biliyor musun, şayet onu haram yola harcamış olsaydı, üzerine günâh olmayacak mıydı? Aynı şekilde, helâl yola harcayınca da mükâfat vardır. (İslâm ve Materyalizm Arasında însan, isimli eserimizde İslâm'ın görüşü bahsine bakınız.)

Mülkiyet isteği temizdir. İnsanın kendi nefsini sevmesi temizdir. Savaşma arzusu ve kabiliyeti temizdir. Nefret duygusu temizdir. Evet. İslâm insanın bütün kabiliyet ve yeteneğini kabul eder ve 'cevâblandı-nr. Yalnız bununla da kalmaz, onları gerçek yerine yerleştirerek bizzat gerçekleşmesini ister. Fakat bunu yaparken hududu aşmamasını şart koşar. Hududu aştığı zaman bu temiz istekler, «fuhş»a dönüşür. Fuhuş, haddi aşmaktır. Bunun için çalışmasını önleyecek kontrol mekanizma­ları koyar. Temizlemek üzere belirli hedefler tayin eder ve bu hedefler­den şaşmaması için onları Allah'a bağlar. Bunu yaparken, insan ruhun­da saklı olan ve bizzat Allah tarafından kendisine lütfedilmiş bulunan araçlara dayanır:

«Andolsun nefse ve onu düzenleyene.» Sonra da ona; hem kötülü­ğü, hem de takvayı ilham edene.» Nefsini arıtan gerçekten felaha er­miştir. Ve onu örtüp kirleten ise muhakkak ziyana uğramıştır.» (Şems, 7-10)

Bunları yaparken insanın bir parçasının çamurdan olduğunu ve çamurun ağırlığını ve yapışkanlığını bilir. Onun için .insanın gerçeklerin baskısı ve etkisi altında bulunduğunu, zayıf yaratıldığım kabul eder ve zayıflığını gidermeye çalışır:

«Allah (tekliflerini) sizden hafifletmek istiyor. Çünkü insan, zayıf yaratılmıştır.» (Nisa, 28)

Yükümlülüklerini hafifletir: «O, sizi seçmiş ve babanız İbrahim'in yolu olan dinde sizin için bir zorluk kılmamıştır.» (Hacc, 78) «Allah, kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez.» (Bakara, 286) Ve gücü nisbetinde emredileni yapmasını buyurur: Ben size bir şey emret­tiğim zaman, gücünüz yettiğince onu yapın. Ve bir şeyden de sizi nehye-dersem ondan sakının. (Müslim)

Ve nihayet insanın ayağının kayıp düşmesini affeder. Kişi yaptığın­da ısrar etmediği sürece gazab kılıçlarını üzerine indirmez. «Hem onlar yaptıklarında bile bile ısrar da etmezler. İşte onlann mükâfatı; Rabla-rından bir mağfirettir.» (Al-i İmrân, 135-136) «Onlar ki; Allah ile be­raber başka bir tanrıya tapmazlar. Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar. Zina etmezler. Kim de bunları yaparsa, cezaya çarpar. Kıyamet günü azabı kat kat olur ve orada alçaltılarak temelli bırakılır. Ancak tevbe eden, inanıp sâlih amel işleyenlerin; Allah, işte onlann kö­tülüklerini iyiliklere çevirir. Ve Allah Ğafûr, Rahim olandır.» (Furkân, 68-70) Ademoğlunun hepsi hatâ edicidir. Hatâ edenlerin en iyileri de tevbe edenlerdir.

İşte İslâm'ın insan görüşü. Bu görüş, insan hayatının tüm incelik ve derinliklerini kavrayan geniş kapsamlı bir görüştür. Bu görüş, insa­nın insanlık değerini, başka değerler hesabına ayaklar altına almayan, bir yanını hatırlarken Öbür yanını unutmayan ahenkli ve dengeli bir görüştür.

Yüce, «insancıl» bir san'at eseri de ancak ve ancak böylesine kap­samlı ve dengeli bir düşünce sisteminden doğabilir. İnsan hayatının gö­rülen ve görülmeyen her yanını içeren, ezici ihtiyâçlarını ve uçucu ha­yâllerini kapsayan bir san'at eseri... Realiteler dünyasını ve idealiteleri tasvir eden, ferdî ve toplumsal hayatı yansıtan üstün bir san'at eseri... Maddî üretim, fikrî üretim ve ruhî üretimi birlikte gösteren, düşüş ve yükselişini yakalayan bir san'at eseri... Böyle bir san'at eseri, şüphesiz ki, insanlığın şâhid olduğu en büyük eser olacaktır.

Bu bölümü tek başına aç →