İbn Kesîr'i Tefsiri

A‘râf Sûresi — İbn Kesîr'i Tefsiri — Sayfa 2

174. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ; âdemoğullannm zürriyyetini, Allah'ın kendilerinin Rabbı ve mâliki olduğuna, O'ndan başka hiçbir ilâh bulunmadığına şâ­hid olarak sülâlelerinden kendilerini, çıkardığını haber veriyor. Nitekim Allah Teâlâ onları bu fıtrat üzere yaratmıştır. Başka bir âyette şöyle buyurur : «Öyle ise sen yüzünü Hanîf (muvahhid) olarak dine, Allah'ın fıtratına çevir ki, Allah insanları bunun üzerine yaratmıştır.» (Rûm, 30).

Buhârî ve Müslim'in Sahîh'lerinde Ebu Hüreyre (r.a.), den rivayet edilen bir hadîste Allah Rasûlü şöyle buyurur : Her doğan fıtrat üzere doğar. —^Başka bir rivayette ise : Bu din üzere doğar— Ana babası onu yahûdîleştirir, hıristiyanlaştırır ve mecûsüeştirir. Nitekim hayvan da tâm, bütün hayvan doğurur. Siz onda hiç bir organın eksikliğini his­seder misiniz? Müslim'in Sahîh'inde İyâz İbn Himâr'dan rivayet edilen bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurur : Allah Teâlâ buyurur ki: Ben, kullarımı muvahhidler olarak yarattım. Şeytânlar gelip onları din­lerinden saptırarak uzaklaştırdı, onlara helâl kılınanları, kendilerine haram kıldılar.

İmâm Ebu Ca'fer İbn Cerîr —Allah ona rahmet eylesin— der ki: Bize Yûnus îbn Abd'ül-A'lâ'nm... Sa'd oğullarından Esved İbn Serî'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Allah Rasûlü (s.a.) ile beraber dört gazvede bulundum. Kavim, savaşanları öldürdükten sonra, zürriyyet-lerini alıp (öldürmeye) başladılar. Bu durum. Allah Rasûlü (s.a.) ne ulaşınca, ona çok ağır geldi (öfkelendi) ve şöyle buyurdu : Bu kavim­lere ne oluyor da zürriyyeti alıyorlar? Birisi : Ey Allah'ın elçisi, onlar müşriklerin çocukları değiller mi? diye sordu. Hz. Peygamber : Sizin en hayırlılarınız, müşriklerin çocuklarıdır. Dikkat edin, doğan her insan; fıtrat üzere doğar. Dilleninceye kadar fıtrat üzere devam eder. Ana-babası onları yahûdîleştirir veya hıristivanlaştırır. Hasan der ki: Allah Teâlâ kitabında : «Hani, Rabbm âdemoğullarının sulbünden soyunu çı­karmış...» buyurmuştur.

Hadîsi İmâm Ahmed ayrıca îsmâîl İbn Uleyye kanalıyla... Hasan el-Basrî'den rivayet etmiştir. Neseî ise Sünen'inde Hüşeym kanalıyla... Esved İbn Serî'den rivayetle hadîsi tahrîc etmiş, fakat Hasan el-Basrî'-nin sözleri ile o sırada bu âyeti okuduğunu zikretmemiştir.

Zürriyyetin Âdem (a.s.) in su'bünden alındığına, onların sağcılar ve solcular olarak ayrıldıklarına dâir birçok hadîs vârid olmuştur. Bu hadîslerden bazılarında, Allah'ın onlann rabları olduğuna dâir kendi aleyhlerine şehâdetlerinin alındığı da zikredilmektedir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Haccâc'ın... Enes îbn Mâlik'den, onun da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayetine göre; o, şöyle buyurmuştur : Kıyamet günü, cehennemliklerden birine : Ne dersin, yeryüzünde senin bir şeyin olsaydı onu fidye olarak verir miydin? diye sorulur. O; evet, deyince, şöyle buyuru! ur : Ben bundan daha kolayım senden istedim. Âdem'in sulbünde iken; bana hiç bir şeyi ortak koşmayacağına dâir senden söz aldım. Sen ise, bana şirk koşmakta direttin. Hadîsi Buhârî ve Müslim Sahihlerinde Şu'be'den rivayetle tahrîc etmişlerdir. İmâm Ahmed der ki: Bize Hüseyn İbn Muhammed'in... İbn Abbâs'tan, onun da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayetine göre; o, şöyle buyurmuştur: Allah Teâlâ Âdem'in sulbünden Nu'mân yani Arefe'de söz almıştır. Onun sulbünden yarattığı her zürriyyeti çıkarmış, önünde yaymış, saç­mış, sonra onlarla yüzyüze konuşup : Ben sizin Rabbımz değil miyim? demişti. Onlar şöyle demiştiler : «Evet, biz buna şahidiz. Kıyamet günü: Bizim bundan haberimiz yoktu demeyesiniz» ... «Bizi, bâtıl işleyenlerin yaptıkları yüzünden helak eder misin? demeyesiniz.»

Bu hadîsi Neseî Sünen'inin Kitâb'üt-Tefsîr bölümünde Muhammed İbn Abdurrahîm kanalıyla, Hüseyn İbn Muhammed el-Mervezî'den ri­vayet etmiştir. Aynı hadîsi İbn Cerîr ve İbn Ebu Hatim de Hüseyn İbn Muhammed kanalıyla rivayet ederler. Ancak İbn Ebu Hâtjn, hadîsi mevkuf olarak rivayet etmiştir. Hadîsi Müstedrek'inde Hüseyn İbn Muhammed ve başkaları kanalıyla... Gülrûm İbn Cebr'den rivayetle tahrîc eden Hâkim; isnadı sahihtir, ancak Buhârî ve Müslim tahrîc etmemişlerdir. Müslim, Gülsüm İbn Cebr'i hüccet kabul etmiştir, der.

Hadîsi Abdülvâris de, Gülsüm İbn Cebr kanalıyla... İbn Abbâs'-tan mevkuf olarak rivayet eder. Yine aynı hadîsi İsmâîl İbn Uleyye ve Vekî', Rabîa İbn Gülsıim'dan, o Cübeyr'den, o da babasından rivayet etmişlerdir. Atâ İbn Sâib Habîb İbn Ebu Sabit ve Ali İbn Bezime de bunu Saîd İbn Cübeyr'den İbn Abbâs'm sözü olarak rivayet ederler. Avfî ve Ali îbn Ebu Talha da bunu, İbn Abbâs'tan rivayet etmişlerdir. Bu, daha çok sabittir. En doğrusunu Allah bilir.

İbn Cerîr der ki: Bize îbn Vekî'nin... İbn Abbâs'tan rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Allah Teâlâ Âdem'in zürriyyetini onun sırtın­dan zerreler şeklinde sudan bir dalga içindeyken çıkarmıştır. Yine îbn Cerîr der ki: Bize Ali İbn Sehl'in... Cüveybir'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Dahhâk İbn Müzâhim'in altı günlük bir çocuğu ölmüş­tü : Ey Câbir; oğlumu lahdine koyduğunda yüzünü aç ve bağını çöz. Muhakkak ki oğlum oturtulup sorulacak, dedi. Bana emrettiğini yap­tım. Bitirince : Allah sana merhamet etsin. Oğluna ne sorulacak? Ona bunu kim soracak? dedim. Âdem'in sulbünde iken ikrar etmiş olduğu mîsâktan sorulacak, dedi. Ben : Ey Ebu'l-Kâsım, Âdem'in sulbündeyken ikrar etmiş olduğu mîsâk nedir? diye sordum. Şöyle cevab verdi: Bana îbn Abbâs'ın rivayetine göre; Allah Teâlâ, Âdem'in sulbünü meshetmiş ve kıyamet gününe kadar yaratacağı bütün insanları ondan çıkarıp; yalnız O'na ibâdet edeceklerine ve O'na hiç bir şeyle şirk koşmayacak­larına dâir kendilerinden söz almış, onlann rızıklarım tekeffül etmiş ve sonra onları Âdem'in sulbüne iade etmişti. O gün söz verenlerin hepsi doğmadıkça kıyamet asla kopmayacaktır. Onlardan son mîsâka erişip ona vefâ gösterenlere bu ilk mîsâk fayda verecek; son mîsâka erişip de vefa göstermeyenlere ise ilk mîsâk fayda vermeyecektir. Son mîsâka kavuşmadan önce küçük olarak ölenler ise; ilk mîsâk üzere, fıtrat üzere ölmüştür. Bütün bu kanallar hadîsin İbn Abbâs'ta mevkuf olduğunu kuvvetlendirmektedir ki en doğrusunu Allah bilir.

İbn Cerîr der ki: Bize Abdurrahmân İbn el-Velîd'in... Abdullah İbn Amr'dan rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: «Hani, Rabbın âdemoğullarının sulbünden soyunu çıkarmış...» Onun sırtından, tarakla baştan (saç veya kıl) alındığı' gibi alınmışlardır. Allah Teâlâ onlara : «Ben sizin Rabbınız değil miyim?» diye sormuş, onlar da evet, demişlerdi. Melekler ise şöyle demiştiler : «Evet, biz buna şahidiz. Kıyamet günü; bizim, bundan haberimiz yoktu, demeyesiniz.» Hadîsin isnadında bulunan Ahmed İbn Ebu Taybe, Ebu Muhammed el-Cürcânî olup Kûnıs kadısıdır ve zâhidlerdendir. Neseî Sünen'inde onun hadîsini tahrîc etmiş, Ebu Hatim er-Râzî, onun hadîsini yazdığım söylemiştir. İbn Adiyy ise onun, çoğunluğu garîb olan hadîsler rivayet ettiğini söyler. Bu hadîsi Abdurrahmân İbn Mehdî, Süfyân es-Sevrî kanalıyla... Abdullah İbn Amr'dan onun sözü olarak rivayet etmiştir. Bunu, Cerîr de Mansûr'dan rivayet etmiştir ki bu; daha sıhhatlidir. En doğrusunu Allah bilir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Revh'in... Ömer İbn Hattâb'dan riva­yetine göre; ona «Hani Rabbın, âdemoğullarının sulbünden soyunu çıkarmış ve kendilerini nefislerine şâhid tutmuş : Ben sizin Rabbınız değil miyim? demişti...)) âyeti sorulmuş. Ömer îbn Hattâb şöyle de­miş : Allah Rasûlü (s.a.) ne bu âyetin sorulduğunu işittim. Şöyle bu­yurdu : Allah Teâlâ Âdem (a.s.) i yarattı. Sonra sırtını sıvazlayıp on­dan zürriyyetini çıkardı ve şöyle buyurdu : Şunları cennet için yarat­tım Cennet ehlinin amelini işleyecekler. Sonra Âdem'in sırtını sıvazla­mış ve ondan zürriyyetini çıkarıp şöyle buyurmuştur : Bunları cehen­nem için yarattım. Cehennem ehlinin işlerini yapacaklar. Bir adam : Ey Allah'ın elçisi; o halde amel niye? diye sordu. Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdu : Allah Teâlâ kulu cennet için yarattığında, ona cennet ehlinin işlerini (amellerini) yaptırır. Ve nihayet cennet ehlinin amel­lerinden bir amel üzere ölür de onu bununla cennete koyar. Kulu, ce­hennem için yaratmışsa; ona da cehennem ehlinin amelini yaptırır. Nihayet cehennem ehlinin amellerinden bir amel üzere ölür de bununla onu cehenneme koyar. Hadîsi, bu şekliyle Ebu Dâvûd, Ka'nebî'den; Ne­seî, Kuteybe'den; Tirmizî, İshâk İbn Musa'dan; İbn Ebu Hatim, Yûnus İbn Abd'ül-A'lâ'dan; İbn Cerîr de Ravh İbn Ubâde ve Saîd İbn Abdül-hamîd İbn Ca'fer'den rivayet etmişlerdir. Hadîsi, İbn Hibbân Sahîh'in-de Mus'ab ez-Zübeyrî'den rivayetle tahrîc etmiş ve bunların hepsi hadîsi îmâm Mâlik İbn Eneâ'den rivayet etmişlerdir. Tirmizî hadîsin hasen olduğunu, Müslim İbn Yessâr'm Ömer'den hadîs işitmediğini söy­lemiştir. Ebu Hatim ve Ebu Zür'a da böyle söylerler. İbn Ebu Hatim ikisinin arasında Nuaym İbn Rabîa olduğunu ilâve eder. İbn Ebu Hâ-tim'in bu söylediğini Ebu Dâvûd Sünen'inde, Muhammed İbn Musaffa kanalıyla Nuaym İbn Rabîa'dan rivayet eder. O, şöyle demiştir : Ömer İbn Hattâb'ın yanındaydım. Ona «Hani Rabbın; âdemoğullarmın sul­bünden soyunu çıkarmıştı...» âyeti soruldu... sonra râvî; hadîsin de­vamını zikreder. Hafız Darekutnî der ki: Ebu Ferve er-Ruhâvî, Ömer îbn Ca'sem Yezîd İbn Sinan'a tâbi olmuştur. Onların sözü, Mâlik'in sö­zünden doğruya daha yakındır. En doğrusunu Allah bilir.

Ben de derim ki: İmâm Mâlik'in; Nuaym İbn Rabia'yı, durumunu bilmediği için kasden zikretmediği açıktır. O, sâdece bu hadîsi ile bilin­mektedir. İmâm Mâlik, aynı şekilde hoşlanmadığı kimselerden bir top­luluğun da ismini düşürmüştür (İsnâdda zikretmemiştir). Bu sebeple birçok merfû' hadîsi mürsel, birçok mevsûl hadîsi de maktu' olarak rivayet eder. En doğrusunu Allah bilir.

Bu âyetin tefsirinde Tirmizî der ki: Bize Abd İbn Humeyd'in... Ebu Hüreyre'den rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş­tur : Allah Teâlâ Âdem'i yarattığında onun sırtını sıvazlamış ve kıya­met gününe kadar Allah Teâlâ'nm onun zürriyyetinden yaratacağı her insan onun sırtından düşmüştür. Allah Teâlâ her insanın alnına nur­dan bir parlaklık koymuş, sonra onları Âdem'e göstermişti. Hz. Âdem : Ey Rabbım, kim bunlar? diye sormuş, bunlar, senin zürriyyetindir, bu­yurmuştu. Hz. Âdem onlardan birisini görmüş ve gözleri arasındaki nûr (parlaklık) onun hoşuna gitmişti. Ey Rabbım, bu kimdir? diye sormuş; bu, senin zürriyyetinden ümmetlerin sonuncusundan Dâvûd denilen bir adamdır, buyurmuştu. Hz. Âdem : Rabbım, ömrünü ne ka­dar kıldın? diye sormuş, altmış sene cevabını almıştı. Ey Rabbım, onun ömrünü benimkinden kırk sene alarak artır, demişti. Âdem'in ömrü sona erdiğinde ölüm meleği kendisine gelmiş ve Hz. Âdem : Benim öm­rümden kırk sene kalmadı mı? diye sormuştu. Kendisine; sen, onu oğlun Davud'a vermedin mi? diye sorulmuş ve Âdem bunu inkâr etmişti. İşte zürriyyeti de inkâr etmiş; Âdem unutmuş, zürriyyeti de unutmuştu. Âdem hatâ etmiş, zürriyyeti de hatâ işlemiştir. Sonra Tirmizî; hadîsin hasen, sahîh olduğunu söylemiştir. Hadîsi, başka bir kanalla Ebu Hü-reyre, Hz. Peygamber (s.a.) den rivayet etmiştir. Hadîsi Hâkim de Müstedrek'inde Ebu Nuaym el-Fadl İbn Dekîn kanalıyla rivayet etmiş, Müslim'in şartlarına göre bu hadîsin sahîh olduğunu, ancak Buhârî ile Müslim'in onu tahrîc etmediklerini söylemiştir.

Hadîsi, yukardakine benzer şekilde İbn Ebu Hatim de Tefsır'inde Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem kanalıyla... Ebu Hüreyre (r.a.) den, o da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayet etmiştir. Ancak hadîsin, sonra onları Âdem'e göstermiş... kısmından sonrası bu rivayette şöyledir: Sonra onlan Âdem'e göstermiş ve : Ey Âdem, bunlar senin zürriyyetin-dir, buyurmuştu. Âdem bir de bakmış ki, onların içinde cüzzâmlılar, abraşlar, körler ve çeşitli hastalar var. Ey Rabbım, zürriyyetime bunu niçin yaptın? diye sormuş, Allah Teâlâ da : Nimetime şükredilsin diye, buyurmuştu. Âdem : Ey Rabbım, insanların nurları en açık ve parlak olarak gördüğüm şu kimseler de kim? diye sormuş ve : Ey Âdem, bun­lar senin zürriyyetinden peygamberlerdir, buyurulmuştur. Sonra râvî hadîsin kalan kısmında Dâvûd kıssasını yukarda geçtiği şekilde zik­retmiştir.

Abdurrahmân İbn Katâde en-Nasri'nin babasından, onun Hişâm İbn Hâkim (r.a.) den rivayetine göre; bir adam, Hz. Peygamber (s.a.) e: Ey Allah'ın elçisi, ameller yeni mi başlıyor, yoksa.hüküm verilmiş midir? diye sormuş. Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş : Mu­hakkak ki Allah Teâlâ Âdem'in zürriyyetini onların sırtlarından (sulble-rinden) çıkarmış ve sonra onlan kendilerine şâhid tutmuş, sonra da on­ları yayarak : Şunlar cennette, şunlar da cehennemde, buyurmuştur. Cennet ehline cennetliklerin ameli; cehennem ehline de cehennemlik­lerin ameli kolaylaştırılmıştır. Hadîsi îbn Cerîr ve İbn Merdûyeh muh­telif kanallardan rivayet etmişlerdir.

Ca'fer İbn Zübeyr —ki bu râvî zayıftır— in Kâsım'dan, onun da Ebu Ümâme'den rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş­tur : Allah Teâlâ, yaratıkları yaratıp hüküm verdiğinde; ashâb-ı ye-mîn'i (sağcıları) sağma, ashâb-ı şimali (solcuları) de soluna almış ve : Ey ashâb-ı yemin (sağcılar), buyurmuştu. Onlar : Buyur, Lebbeyk ve Saideyk, demişler. Allah Teâlâ : Ey ashâb-ı şimal, diye seslenmiş, onlar : Buyur, Lebbeyk ve Sa'deyk, demişler. Ben sizin Rabbınız değil miyim? diye sormuş onlar; evet, demişlerdi. Sonra Allah Teâlâ onları birbirine karıştırmış, içlerinden birisi: Ey Rabbım, niçin onları birbirine karış­tırdın? diye sormuş. Allah Teâlâ da : Onların bundan başka amelleri vardır ve onlar, bunları yapacaklardır. Kıyamet günü : Muhakkak ki biz bundan habersizdik, dememeleri için, buyurmuş ve sonra onlan Âdem'in sulbüne geri döndürmüştür. Hadîsi İbn Merdûyeh rivayet et­miştir.

Ebu Ca'fer er-Râzî'nin Rebî' İbn Enes'den, onun Ebu'l-Âliye'den, onun da Übeyy İbn Kâ'b'dan rivayetine göre; o, «(Hani Rabbın âdemo-ğullannın sulbünden soyunu çıkarmış...» âyeti ile bundan sonraki âyet hakkında şöyle demiştir : Allah Teâlâ, kıyamet gününe kadar ondan olacaklann bütününü o gün huzurunda toplamış, önce onlan rûh haline getirmiş, sonra onlara şekil vermiş, sonra da onları kendilerine şâhid tutarak : Ben sizin Rabbmız değil miyim? diye sormuş, onlar da; evet, diye cevab vermişlerdi. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştu : Kıyamet günü : «Biz bunu bilmedik.» dememeniz için yedi göğü ve yedi arzı size şâhid tutuyorum ve babanız Âdem'i size şâhid kılıyorum. Hiç bir şeyi Bana ortak koşmayın. Muhakkak Ben, size ahdimi ve mîsâkımı hatırlatacak elçiler göndereceğim, kitablanmı size indireceğim. Onlar da : Senin, bizim Rabbımız ve ilâhımız olduğuna şehâdet ederiz. Bizim için Sen­den başka Rab, Senden başka ilâh yoktur, deyip o gün Allah'a itaat ettiklerini ikrar etmişlerdi71Bu durum ataları Âdem'e yükseltildi ve Âdem onlara baktı. İçlerinde zengin ve fakîr, güzel yüzlü ve böyle ol­mayanları gördü de : Ey Rabbım, kullarını eşit kılsaydın, dedi. Allah Teâlâ: Muhakkak ben, şükredilmem! istedim, sevdim, buyurdu. Âdem, onların içinde peygamberleri lambalar misâli parlak gördü. Üzerlerinde nur vardı. Onlardan özel olarak risâlet ve nübüvvet mîsâkı da alınmıştı. İşte bu; Allah Teâlâ'nm : «Hani Biz, peygamberlerden söz almıştık.» (Ahzâb, 7),[j<Oyle ise sen yüzünü Hanîf (muvahhid) olarak dine, Allah'm fıtratına çevir.» (Rûm, 30) kavlinin ifadesidir. Bu sebeple Allah Teâlâ : «İşte bu, ilk uyarıcılar gibi bir uyarıcıdır.» (Necm,56), «Onların çoğunda Biz, ahde vefa görmedik.» (A'râf, 102) buyurmuştur^ Hadîsi Babasının Müsned'inde Abdullah İbn Ahmed, İbn Ebu Hatim, Ibn Cerîr ve İbn Merdûyeh, Ebu Ca'fer er-Râzî'den rivayet etmişlerdir. Bu hadîse uygun ifâdelerle Mücâhid, İkrime, Saîd İbn Cübeyr, Hasan, Katâde, Süddî ve selef âlimlerinden bir çoğundan rivayetler vardır. Bütün bu hadîsleri vererek uzatmamak için sâdece bu hadîsi zikretmekle yetini­yoruz. Ancak Allah'tan yardım dileriz.

Bütün bu hadîslerin delâletine göre; Allah Teâlâ, Âdem'in zürriy-yetini onun sulbünden çıkarmış, cennet ve cehennemlikleri ayırmıştır. Allah Teâlâ'nın onların rabbı olduğuna dâir kendilerini şâhid tutma­sına gelince; bu, sâdece Gülsüm îbn Cebr'in Saîd îbn Cübeyr kanalıyla İbn Abbâs'tan rivayet ettiği hadîs ile Abdullah İbn Amr hadisinde geç­mektedir. Daha, önce açıkladığımız gibi bu iki hadîs de, merfû' olmayıp mevkûfturlarLBuradan hareketle selef ve haleften bazıları şöyle demiş- < lerdir : Bu şâhid tutmadan maksad; Allah'ın onları tevhîd üzere yarat-mış olmasıdır. Nitekim Ebu Hüreyre, İyâz İbn Himâr el-Mücâşiî hadîs­lerinde ve Hasan el-Basrî'nin Esved îbn Serî'den rivayetinde bu husus geçmişti. Hasan el-Basrî âyeti bununla tefsir etmiştir. Onlar diyorlar ki: Bu sebeple bil ki Allah Teâlâ: «Hani, âdemoğullannın sulbünden soyunu çıkarmış...» buyurmuş da«Âdem'in sulbünden buyurmamıştır.» Allah Teâlâ başka âyetlerde de şöyle buyurmaktadır: «Sizi verdikle-riyle denemek için, yeryüzünde halîfeler yapan O'dur.» (En'âm, 165),

«Sizi yeryüzünün halîfeleri kılan...» (Nemi, 62), «Nitekim sizi de, başka bir kavmin soyundan getirmiştir.» (En'âm, 133).

«Kendilerini nefislerine şâhid tutmuş : Ben sizin Rabbınız değil miyim? demişti. Onlar da; evet, demişlerdi.» Onları buna şâhidler ola­rak, halleri ve sözleri ile Allah'ın rubûbiyyetini ikrar eder oldukları halde yaratmıştır. Şâhidlik bazan sözle olur. Nitekim Allah Teâlâ bir âyette : «Derler ki: Ey Rabbımız, kendi hakkımızda şahidiz.» (En'âm, 130) buyurmuştur. Bazan da hâl ile olur. ki, Allah Teâlâ bir âyette şöyle buyurur : «Müşriklerin kendi küfürlerine kendileri şâhid iken Allah'ın mescidlerini ta'mîr etme haklan yoktur.» (Tevbe, 17). Yani onlann halleri buna şâhiddir. Değilse onlar, bunu söylememektedirler. Nitekim başka bir âyette : ((Doğrusu, kendisi de buna hakkıyla şâhiddir.» (Âdi-yât, 7) buyurmaktadır. Nitekim istemek bazan sözle, bazan da hal ile olur. Bu kabilden olarak Allah Teâlâ bir âyette : «O, size istediğiniz şeylerin hepsinden verdi.» (İbrahim, 34) buyurmaktadır. Onlar derler ki: Bu ifâdeden bunun kasdedilmiş olduğuna delâlet eden şeylerden biri de; bu şâhid tutmanın, şirk koşma hususunda onların aleyhinde hüccet kılınmasıdır. Eğer söyleyenlerin iddia ettiği gibi, şâhid tutulma vuku bulmuş olsaydı; onlardan her birinin, aleyhine hüccet olması için onu hatırlaması gerekirdi. Rasûlün bunu haber vermiş olması, onun, varlığı için yeterlidir, denilirse, buna cevabımız şöyledir: Müşriklerden yalanlayanlar, resullerin bütün getirdiklerini yalanlamaktadırlar. Bu bile onlann aleyhine başlıbaşma bir hüccet kılınmıştır. Bu da delâlet ediyor ki; onlar, tevhidi ikrardan ibaret olan fıtrat üzere yaratılmış­lardır. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Kıyamet gü­nü : Bizim bundan (tevhîdden) haberimiz yoktu, demeyesiniz. Veya : Daha önce sâdece atalanmız şirk koşmuştu, demeyesiniz.»

îbn el-Kayyim el-Cevzî, er-Rûh isimli kitabında, ruhların bedenler­den önce yaratıldığı konusunu açıklarken bu mevzuu enine boyuna açıklığa kavuşturmuştur. Bu konuda merfû' ve mevkuf hadîsler bun­ların râvî zincirinde ileri sürülen cerh ve ta'dîlleri de zikreden müellif şöyle demektedir:

Burada dört nükte vardır:

1) Cenâb-ı Allah insanların suret (biçim) ve emsallerini (örnek, benzer) çıkarmış, mutluluğu elde etmiş ve mutsuz olmuş bulunanları, sıhhatli ve sıhhatsiz olanları belirlemiştir.

2) Allah Teâlâ o zaman onlara, delil göstermiş, onları rubûbiyye-tine şâhid yapmış, melekleri de bunların yaptığı şâhidliğe şâhid göster­miştir.

3) Bu, Allah'ın «Hani Rabbın âdemoğııllanndan, onların bellerin­den zürriyetlerini almıştı...» âyetinin tefsiridir.

4) Cenâb-ı Allah ruhları yarattıktan sonra onların tümünü belir­lemiştir. Onlar bedenlerine gönderildiği zaman yenilenirler.

Birinci nükte : Bu konuda rivayetler merfû' ve mevkuf olarak bir­birini desteklemektedir. İkinci nükte: Bunu ileri süren tefsîrciler âyetin tefsiri zannetmişlerdir. Bu rivayet tefsîrcilerinden cum-hûr'un görüşüdür. Ebu İshâk şöyle demektedir: Cenâb-ı Allah çıkardığı o zerrelerin örneklerine kendisiyfe akıl erdirebilecekleri bir anlayış vermiş olabilir. Nitekim Cenâb-ı Allah «bir karınca; ey karın­calar, evlerinize girin, dedi» buyurmaktadır. Yüce Allah Davud'a dağ­lan musahhar kılmıştır. Dağlar ve kuşlar, onunla birlikte Allah'ı tes-bîh etmiştir. İbn el-Enbarî de şöyle der : Bu âyetin tefsirinde hadîs eh­linin ve ileri gelen ulemânın görüşü şudur: Allah Teâlâ Adem'in nes­lini, onun ve neslinin sulbünden zerreler şeklinde çıkarmış, kendisinin onların yaratıcısı ve onların da yaratılmış olduklarına dâir onlardan söz almış, onlar da bunu kabul etmişlerdir. Bu olay kendisine hitâb ettiği zaman dağa, secde ettiği zaman deveye, çağrıldığında duyup ge­len hurmp, ağacına akıl verdiği gibi, bu zerrelere kendilerine sunulanı anlayacak akıl verilmesinden sonra olmuştur.

Cürcânî ise şöyle demektedir : Bu âyetle Hz. Peygamber'in «Allah, Âdem'in belini sıvazlayıp ondan neslini çıkardı.» mealindeki hadîsi ara­sında bir tezâd yoktur. Çünkü Cenâb-ı Allah'ın onlan Âdem'in belin­den alması; onun neslinin, belinden olması demektir. Çünkü Âdem'in zürriyeti neslinin zürriyetidir. «Kıyamet günü biz bundan habersizdik, demesinler diye» âyeti kendilerinden alınan söze işarettir. İnsanlar, böyle bir şey dediklerinde; melekler, onlardan alman söze şâhidlik ede­ceklerdir. Burada Allah'ın meleklere şâhid olun, dediği ve onların da şâhid olduk diye cevab verdikleri şeklindeki rivayete dayanan tefsir tarzı için de bir delil vardır. Bazı ilim erbabı şöyle iddia etmektedirler : Söz bedenlerden değil, sâdece ruhlardan alınmıştır. Ruhlar idrâk eden, anlayan, sevâb ve ikâba muhâtab olan şeydir. Bedenler ölüdür, idrâk etmez, anlamazlar. İshâk İbn Râhûyeh böyle der. İshâk, Ebu Hürey-re'nin; ilim erbabı, ruhların bedenlerden Önce olduğu, ve Allah'ın on­ları konuşturup şâhid kıldığı hususunda ittifak etmişlerdir, diye rivayet ettiğini söylerdi. Cürcânî şöyle diyor : Onlar bu görüşlerine; «Allah yo­lunda öldürülmüş olanları ölü sanmayın. Onlar diridirler.» âyetini delil getirmektedirler. Bedenler çürümüş ve dünyaya yayılmış olduğu halde ruhlar rızıklanır, sevinir, tat ve acı duyar, üzülür, tamr ve inkâr eder­ler. Bunun bir benzerini uykuda görülen rü'yâda da müşâhade ederiz. İnsan sabahleyin uyandığında bedeninin hissetmeyip ruhunun duyduğu üzüntünün, acının sevincin izini kendinde bulabilir.

Bu bölümün faydası kısaca şudur : Her nefisten almış olduğu sözle onlara delil göstermiştir. Nefis, rüşde ermiş olsun veya olmasın. Rüşde erenlere ayrıca insanın kendinde, kâinatta bulunan işaret ve delillerle, peygamberler ve mev'izalarla da hüccet koymuştur. Fakat Cenâb-ı Al­lah insanları ancak onlara verdiği hüccet, güç ve delil oranında ken­disine itâatla mükellef kılar. Yüce Allah emir ve nehye ulaşan, rüşde ermiş nefislere nasıl muamele edeceğini açıklamış olmasına rağmen, rüşde ermemiş olanlar için ne takdir ettiğinin bilgisini bizden saklamıştır. Sâdece biz bilmekteyiz ki, Allah adaletlidir, hükümde haksızlık etmez; hikmet sahibidir, muamelesinde farklılık olmaz. O( güçlüdür, yaptığından sorumlu olmaz. Yaratma ve emir O'nundur,

Âyetin bu şekilde tefsir edilmesine karşı çıkanlar «Hani Rabbın Âdem'in neslinden, onların zürriyetlerini almıştı.» âyetini şu şekilde açıklamışlardır: Yani yoktan varettikten sonra, babalarının sulbün­den sperma yaptı ve dünyaya çıkardı. Yaratıcılarının Allah olduğunu bilmelerini sağlayan delillerle âyetleriyle onların Rabbının kendisi ol­duğuna kendilerini şâhid kıldı, demektir. Zîrâ her insanda Allah'ın Yaratıcı ve hükmünün geçerli olduğuna delâlet eden ilâhî san'at reh­beri vardır. İnsanlar bunu bildiğine; gördükleri, müşahede ettikleri herşey onları bunu tasdike çağırdığına göre, kendileri bunun doğru olduğuna dâir şâhid olmuşlardır. Nitekim bir başka yerde «Kendi aleyh­lerine küfürle şâhid olurlar.» buyurmuştur. Yani onlar biz kâfiriz de-meseler de şâhid durumundadırlar, demektir. Meselâ organlarım buna şâhiddir, denir. Bununla; ben onu biliyorum. Eğer mümkün olsaydı, organlarım buna şâhidlik ederdi, demek istenir. Allah'ın bildirmesi ve açıklaması da böyledir. «Allah kendisinden başka ilâh olmadığına şâ­hidlik etti.» Yâni bildirdi ve açıkladı, demektir. Bu durum hâkimin ve başkalarının yanında şâhidlik eden kimsenin şâhidliğine benzemekte­dir. Bunlar İbn el-Enbarî'nin sözleridir. Bu görüşü biraz daha açıkla­yan Cürcânî şöyle bir izaha yönelmektedir: Allah Teâlâ, mahlûkâtı yaratıp ta olmuş ve olacak olan her şeye bilgisi nüfuz ettiği zaman, demektir. Bu, Arap gramerinde bulunan ve; bir kimsenin henüz mey­dana gelmeyen, olması beklenen bir şeyi, onun olacağını bildiği için meydana gelmiş, olmuş, gibi ifâde ettiği mecaz tekniğine dayanmakta­dır. Yüce Allah Kur'an'da birçok yerde «Cehennemlikler seslendi..., Cennetlikler seslendi..., A'râftakiler seslendi...» buyurmuştur. İşte «Rabbın aldığı zaman» kavli de (çalacağı zaman» manasınadır. «Onları kendileri hakkında şâhid kıldı.» ifâdesi de kılar manasınadır. Yani Al­lah onları kendilerine vermiş olduğu akıl sayesinde şâhid yapar, bu­nunla mükâfat ve ceza gerekli olur, demektir. Doğup, rüşde eren, zarar ve yararı bilen, mükâfat ve cezayı anlayan herkes bilir ki; Allah Teâlâ, Zâtının birliği konusunda Allah'ın ona lütfetmiş olduğu akıl ile ken­disinin sonradan meydana geldiğine, kendi kendini yaratmasının müm­kün olmadığına, binâenaleyh kendisi gibi beşer olmayan, başka bir yaratıcının bulunması gerektiğine delâlet eden delilleri göstermesi ne­deniyle insandan söz almış gibidir. Bu dereceye ulaşan ve anlayışında bir eksiklik bulunmayan insan; başmı semâya kaldırıp da yaratıcısının kendinden yücelerde olduğunu bildiği için yukarıya parmağıyla işaret ettiği, anlama ve anlatma yetisine sahip olan akıl da zikrettiğimiz şekilde bizi bilgiye götürdüğü zaman... İşte bu dereceye ulaşmış olan her insan; kendisinden söz alınmış demektir. Çünkü kendisinde söz alınmaya dayanak olan sebep ve deliller onda bulunmaktadır. Bu kim­se için; ikrar etmiştir, müslüman olmuştur, denebilir. Nitekim Yüce Allah «Göklerde ve yerde olanlar isteyerek ve istemeyerek Allah'a secde eder.» buyurmuştur. Bu görüşü ileri sürenler şu hadîsle istidlal etmek­tedirler : Sorumluluk üç kişiden kalkmıştır: Rüşde erinceye kadar ço­cuktan, iyileşinceye kadar deliden, uyanmcaya kadar uyuyan kimse­den.

Cenâb-ı Allah «Biz emâneti yere ve göklere arzettik. Onlar onu yüklenmekten kaçındılar ve ondan korktular.» buyurduktan sonra «onu insan yüklendi» buyurmuştur. Burada «emânet» and ve söz verme de­mektir. Yer ve göklerin emâneti yüklenmekten çekinmesi, kendisiyle anlama ve anlatma yetisine sahip olunan akıldan uzak olmasıdır. İn­sanın onu yüklenmesi de, onda aklî imkânın bulunmasıdır... Bu gö­rüşü ileri sürenler «Kıyamet gününde; biz, bundan habersizdik, deme-yesiniz diye...», yahut «Daha önce babalarımız Allah'a ortak koştu, biz de onlardan sonra gelen' bir nesildik demeyesiniz diye» âyetini bu tarz açıklamaya delil göstermektedirler. Çünkü Yüce Allah kıyamet günün­de «Biz bundan habersizdik» dememeleri için onlardan söz almak iste­diğini bildirmiştir. Burada habersiz olma iki şeyden biri olmalıdır : Ya kıyamet gününden habersiz olmak veya söz almadan habersiz ol­mak. Yüce Allah Kur'an'da kıyamet günündeki diriliş ve hesabı bil­diklerine dâir onlardan söz aldığını zikretmemiş, sâdece onu bildiklerini beyân etmiştir. Söz alma meselesine gelince, şayet bazılarının söylediği gibi çocuklar ve düşük olarak ölenlerden söz alınmış ise kendilerinden söz alındıktan sonra habersiz olduklarını söyleyip inkâr edecek duru­ma henüz gelmemişlerdir. Öyleyse bunlar bu durumdan habersiz ola­caklardır. Cenâb-ı Allah onları kendilerinden sudur etmeyen bir şey­den dolayı muaheze etmez. Caiz ve vâki' olmayan bir şeyi zikretmek ise caiz değildir. «Bizden önce babalarımız ortak koştu. Biz de onlardan sonra gelen bir nesildik.» âyetinde geçen şirk; ya kendilerinden veya babalarından sudur etmiştir. Eğer onlardan sudur etmiş ise bu şirk an­cak bulûğdan ve aleyhlerinde hüccet sabit olduktan sonradır. Çünkü çocuktan ne şirk, ne de bir başka günâh sudur eder. Eğer başkasından sudur etmiş ise, Kur'an'da vârid olduğuna ve icmâ'da yeraldığına göre bir kimse başkasının günâhı ile suçlanamaz. Bu durum, Rasûlul-lah'm : Allah Âdem'in sırtım sıvazladı. Ondan neslini çıkanp kendileri hakkında söz aldı, mealindeki hadîsine de muhalif değildir. Çünkü Ra-sûlullah Allah'ın yaptığını yapmış, aynı sîgayı kullanmıştır. Müstak­bel yerine mâzî sığasını koymuştur. Bu, şu âyetteki ifâdeye benzer :

«Hani Allah peygamberlerinden size kitap ve hikmet verdikten sonra nezdinizdekileri tasdik eden bir peygamber geldiğinde ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz diye söz almıştı.» Burada peygamberlere in­dirilen kitap ve hikmet, ümmetlerden alman söz gibi kabul edilmiştir. Sonra nezdindekileri tasdik eden bir peygamber geldiğinde ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz, diye söz almış ve «kabul ettiniz mi? dedi­ğinde kabul ettik cevâbını vermişler. Bunun üzerine Allah o halde şâhid olun; ben de sizinle birlikte şâhidlik edenlerdenim, buyurmuştu.»

Yüce Allah burada peygamberlerine indirilen kitabın ümmetlere ulaşmasını onlar üzerine bir hüccet, sanki onlardan alınmış bir söz gibi saymış, onu bilmelerini bir ikrar kabul etmiştir.

Yine «Allah'ın size olan nimetini ve; duyduk, kabul ettik, dediğiniz zaman sizi bununla bağladığı sözü hatırlayın» âyeti de bunun gibidir. Onlardan alman bu söz, kendilerine peygamber gönderilip te inanma­ları ve tasdik etmelerinden sonra olmuştur. «Onlar ki Allah'a verdik­leri sözü tutar, andlaşmalarmı bozmazlar.», «Ey âdemoğulları şeytâna tapmayın. Çünkü-o, sizin apaçık bir düşmanınızdır. Sâdece Bana ibâ­det ediniz. Çünkü dosdoğru yol budur demedim mi?», «Bana verdiği­niz sözü yerine getirin ki, Ben de size va'dettiklerimi vereyim.», «Allah, kendilerine kitab verilenlerden; onu mutlaka insanlara açıklayacak­sınız; gizlemeyeceksiniz, diyerek söz almıştı» âyetleri de böyledir. Bu, peygamber gönderildikten sonra onlardan alınan bir sözdür. Nitekim onlar, ümmetlerini sakındırdıktan sonra da ümmetlerinden söz almıştır. Şu da Allah'ın bozana la'net edip cezalandırdığı sözdür. «Sözlerini boz-duklarından dolayı onlan la'netledik ve kalblerini katılaştırdık.» Yüce Allah aldığı sözü bozdukları için onlan peygamberleri lisanıyla ceza­landırmıştır. Allah Teâlâ bunu şu âyette açıkça belirtmektedir : «Ey îsrâiloğullan, bir zamanlar (Tevrat ile amel edeceğinize dâir) sizden sağlam bir söz almış, Tûr'u üzerinize kaldırmış, size verdiğimizi kuvvetle tutun onda bulunanları hatırlayın, umulur ki, korunursunuz (demiş­tik).» Bu âyet ve Medine'de inen başka bir sûredeki benzeri bir âyet ehl-i kitab'dan söz alındığım hatırlatıyor ki bu, onlardan peygamberle­rine îmân etmeleri konusunda alınmış olan bir sözdür. A'râf âyeti Mek­ke'de inmiş olan sûrede yeraldığma göre, burada şirkin bâtıl olduğuna, Allah'ın varlığı ve birilğine îmân eden bütün mükelleflerden alman umûmî şâhidlik ve söz zikredilmiştir. Bu, aleyhlerinde delil ileri sürüle­bilecek, Özür kalkacak, ceza söz konusu olacak bir sözdür. Hal böyle olunca onu hatırlamaları, bilmeleri şarttır. Cenâb-ı Allah;. Allah'ın var­lığına, onların rabbı olduğuna, kendilerinin de O'nun mahlûku olduğu­na dâir onlara îmân kabiliyeti vermiştir. Sonra Allah yaratılışlarında % mevcûd olan gerçeği onlara hatırlatmaları, Allah'ın hakkını, emir ve yasaklarını mükâfat ve cezalarını onlara bildirmeleri için peygamberler gönderir. Âyet buna bir kaç noktadan delâlet etmektedir :

1) Yüce Allah «Rabbın Âdem'in sulbünden aldı» demiş, Âdem veya Âdem'in neslinden dememiştir.

2) «Onların bellerinden» demiş, «belinden» dememiştir.

3) «Nesillerini» demiş, «neslini» dememiştir.

4) Onları kendileri hakkında şâhid kıldı, demiştir. Şahidin tanık olduğu şeyi hatırlaması gerekir. İnsan, o şâhidliğini ancak bu dünyaya geldikten sonra hatırlar, daha önce hatırlayamaz.

5) Allah Teâlâ bu şâhidliğin hüccet ve kıyamet günü «biz bundan habersizdik» dememeleri için olduğunu açıklamıştır. Onlara karşı hüc­cet, peygamberler ve fıtratlarıdır.

6) Hatırlatma, kıyamet günü biz bundan habersizdik dememeleri için olmaktadır. Onlar, Âdem'in sulbünden çıkarıldıklarından, o zaman­ki şâhidliklerinden habersizdirler. Bunu hiç biri hatırlamaz.

7) Yüce Allah «Veya (ne yapalım) babalarımız Allah'a ortak koş­tu. Biz ise onlardan sonra gelen nesil idik demeyesiniz diye.» buyurmuş; burada iki hikmet zikretmiştir: a) Habersiz olduklarını iddia etmeme­leri, b) Taklidi iddia etmemeleri. Çünkü habersiz olanın şuuru olmaz. Mukallid ise başkasına uyar.

8) «İnkâr edenlerin yaptığı işle bizi helak mi edeceksin?» Yani şirk ve inkârlarından dolayı onlan cezalandıracak olsa onlar bunu söy­lerler demektir. Yüce Allah onları, peygamberlerine muhalefet ettikle­rinden, onları yalanladıklarından dolayı helak etmiştir. Eğer Allah on­ları şirk konusunda babalarını taklîd etmelerinden dolayı, peygamber göndermeksizin ye bir hüccet göstermeksizin helak etseydi, inkâr eden­lerin yaptığı ile onları helak etmiş, yahut yaptıkları işin bâtıl olduğun­dan haberleri bulunmadığı halde cezalandırmış olurdu. Oysa yüce Allah, bir memleketi zulmünden dolayı halkı habersiz iken yok etmeyeceğini, onları ancak sakındırdıktan sonra helak edeceğini beyân etmiştir.

9) Yüce Allah, onların her birini kendisinin onların rabbı ve yara­tıcısı olduğuna dâir nefislerine karşı şâhid yapmış bunu kitabında bir çok yerde onlara hatırlatmıştır. «Onlara yer ve gökleri kim yarattı? diye sorsan, Allah, diyeceklerdir. Nasıl (Allah'ın birliğinden) sapıyor­lar?» Yani, Allah'ın kendilerinin rabbı ve yaratıcısı olduğunu itiraf ettikten sonra Allah'ın birliğinden nasıl sapıyorlar? demektir. Bu nevi ifâdeler Kur'&nda çoktur. Allah'ın onlan, kendileri hakkında şâhid kıl­dığı ve peygamberleriyle hatırlattığı hüccet işte budur. «Yer ve göklerin Yaratıcısı Allah hakkında şüphe mi vardır?» Allah onlara bu itiraf ve bilgiyi peygamberlerinin lisanıyla hatırlatmakta, onlan kendisinin îcâd ettiğine dâir ikrarları bulunduğunu onlara hüccet getirdiğini zikretme-mektedir.

10) Allah Teâlâ bunu bir âyet (ibret) kılmıştır. Âyet: Gösterdiği şey kendisinden ayrı düşünülmeyecek şekilde gösterdiği şeyi açıklayan ve açık olan işarettir. Bu, Allah'ın âyetlerinin sânıdır. Onlar; belli bir şeyi gösteren belli deliller ve işaretlerdir ki onu bilmeyi gerektirir. Yüce Allah «Böylece biz âyetleri açıklarız.» Yani bu tafsil ve açıklama gibi biz âyetleri açıklarız. «Ola ki onlar (şirkten tevhide, küfürden îmâna) dönerler.» buyurmuştur. Bunlar, Allah'ın kitabında mahlûkâtmın ne­vileri için açıkladığı deliller, âyetlerdir. Bunlar dış ve iç deliller, nefis­lerinde, yaratılışlarında bulunan deliller, çevrede bulunan, Allah'ın ya­rattığı ve varlığına, birliğine, peygamberlerinin doğruluğuna, âhiret ve kıyamete delâlet eden delillerdir. Bu delillerin en açığı; kişinin ken­dinde müşahede ettiği, Allah'ın onun rabbı, yaratıcısı, kendisinin de O'nun kulu, mahlûku, sonradan var ettiği eseri olduğu, var eden biri olmadan meydana gelmesinin, ya da kendi kendini var etmesinin mu­hal olduğu, kendini var eden bir varedicinin bulunması gerektiği deli­lidir. Bu ikrar ve müşahede, insanın yaratılışında vardır, sonradan ka­zanılma değildir. Bu âyet, Rasûlullah'ın «Her doğan fıtrat üzere do­ğar,» hadîsine ve «(Resulüm!) sen yüzünü «hanîf» olarak dine, Allah insanları hangi «fıtrat» üzere yaratmış ise o fıtrata çevir, Allah'ın ya­ratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.)) âyetine uygundur. Müfessirlerden bir kısmı —Zâmah-şerî gibi— sâdece bu görüşü zikretmektedirler. Bir kısmı da yalnız bi­rinci ıgörüşü zikretmektedirler. İbn el-Cevzî, Vahidî, Mâverdî ve başka­ları da her iki görüşü zikretmektedirler. Hüseyn İbn Yahya eî-Cürcânî şöyle demektedir : Bu bölüm; Hz. Peygamber'den rivayet edilen «Al­lah Âdem'in belini sıvazladı, ondan neslini çıkarıp söz aldıktan sonra tekrar oraya iade etti.» mealindeki hadîse itiraz ederek ileri sürülen te'vîle şöylece karşı çıkanlar hakkındadır : Şayet söz alma; bulûğ ve ol­gunluktan sonra ise tekrar bele iade edilme mümkün olmayacağından muhaldir. Bu kimseye şöyle cevab verUir: Buradaki «iade etti» demek, «eder» demektir. Nitekim «Rabbın aldı» sözünün mânâsı da «alır» tar­zındadır. Buna göre hadîsin buradaki mânâsı: Sonra onların ölmesiy­le onları onun beline iade eder, tarzında olur. Çünkü, insan öldüğü za­man defin için toprağa iade edilir. Âdem de topraktan yaratılmış ve oraya iade edilmiştir. Toprağa iade edilen insan, Âdem'e ve onun be­line iade edilmiş demektir. Bu hadîsi zahirine göre anladığımız zaman âyetle hadîsin arasında farklılık olacaktır. Meğer ki bizim te'vîl ettiği­miz gibi anlaşılmış olsun. Çünkü Allah Teâlâ «Rabbm Âdem'in neslin­den, onların bellerinden soylarını çıkardı,» buyururken Âdem'in kendişini zikretmemiştir. Burada Âdem, sâdece neslinin onun çocukları olduğunu bildirmek için zikredilmiştir. Hadîsde ise onun belinin sıvaz­landığından bahsedilmektedir. Âyette ve hadîste geçen olayı ancak bi­zim yaptığımız te'vîl ile uzlaştırabiliriz. Cürcânî: Ben diyorum ki; biz âyette geçen olayda, selef-i sâlihînden olan ehl-i ilmin görüşlerine mey­lederiz, kabul ederiz. Doğruya götüren ise Allah'tır, diyor. Ehl-i sün-net'ten bazı ilim erbabı yukarıdaki itiraza cevab sadedinde muhtemel ve arap grameri ile âyetin nazmını-birleştiren bir mânâ zikretmiştir. Şöyle ki: «Rabbın âdemoğullarmdan aldı.» cümlesinin cevabı «evet dediler» dir. Burada cümle biter. Sonra bir başka cümle başlamaktadır. Yüce Allah müşriklerin kıyamet günü ne diyeceklerinden söz etmekte, «şâhid olduk» diyeceklerini belirtmektedir. Yani Allah Teâlâ diyor ki, «biz sizin kıyamet günü onların hesâb, münâkaşa, küfürle muaheze olu­nacaklarından habersizdik» diyeceğinize şâhid oluruz, demektir. Yüce Allah bu birinci habere bir başka haber ekleyerek şöyle demektedir : Ve şuna da şâhidlik ederiz : Siz kıyamet günü (ne yapalım) babala­rımız Allah'a daha Önce şirk koştu. Biz ise onlardan sonra gelen nesil idik. Yani, onlar şirk koştular. Biz henüz çocuk iken bizi de şirke sü­rüklediler. Biz de onlara uyduk, yollarından gittik. Bizim bir günâhımız yoktur. Bu konuda günâh onlarındır. «Biz babalarımızı bir yol üzere bulduk. Ve onların izinden gittik, dediler», «Bâtıl yolda gidenle­rin yaptığından dolayı bizi helak mi edeceksin?» yani onların bizi şirke itmesinden dolayı, demektir. O halde birinci olay bütün mahlûkâttan söz alındığını bildirmekte, ikinci ifâde ise müşriklerin kıyamet günü ma'zûr sayılmaları için söyleyecekleri sözü bildirmektedir. Kur'an ve hadîsdeki ifâdelerin lâfız bakımından farklı olduğunu, aralarında çe­lişki bulunduğunu ileri süren itirazcıya şöyle cevab verilebilir: Rasû-lullah'tan rivayet edilen «-Allah Âdem'in belini sıvazladı.» mealindeki haber, Kur'an'da sâdece bir bölümü anlatılan habere bir ilâve anlamına gelir. Eğer peygamber bu ilâveyi söylememiş olsaydı —Allah'ın söz aldığı o zamanda olan bir şeyi kitabına almaması ihtimâli yoktur.— o zaman bir farklılık olmazdı, fâideyi artırmış olurdu. Lâfızlar böyledir; kendileri farklı olup da aynı şeye yöneldikleri zaman, bu bir çelişki ifâde etmez. Nitekim Yüce Allah Kur'an'da Âdem'in yaratılışından bahsederken, bir defasında onu topraktan, bir defasında balçıktan, bir defasında da ya­pışkan çamurdan, bir başka yerde ise çömlek gibi kuru çamurdan ya­rattığını söylemiştir. Bu lâfızlar değişik olduğu gibi mânâlar da deği­şiktir. Çünkü ne çömlek yapışkan çamurdur, ne de yapışkan çamur topraktır. Ancak bunların aslı bir şeydir; toprak. Buradaki âyet ile Hz. Muhammed'in «Allah Âdem'in belini sıvazladı ve ondan neslini çıkar­dı.» hadîsi aynı mânâya gelmektedir. Sâdece Rasûlullah «Âdem'in belini sıvazladı. cümlesini ilâve etmiştir. Allah'ın Âdem'in belini sıvaz­laması, ondan onun neslini çıkarması, onun neslinin belini sıvazlaması ve onlann bellerinden nesillerini çıkarması demektir. Nitekim Allah Teâlâ da bunu zikretmiştir. Biz biliyoruz ki, Âdem'in bütün nesli onun belinden değildi. Fakat ilk kuşak onun belinden, ikinciler bundan, üçün­cüler de ikincilerden olduğu için bütün nesil Âdem'e nisbet edilebilir. Çünkü onlar onun fer'i, o. da onlann aslıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

177. Âyetin Tefsiri

Abdürrezzak'ın Süfyân es-Sevrî kanalıyla... Abdullah îbn Mes'ûd' (r.a.) dan rivayetine göre; «Onlara; âyetlerimizi verdiğimiz halde on­lardan sıyrılan... kimsenin haberini anlat.» âyeti hakkında o, şöyle de­miştir : Bu, îsrâiloğullarından Bel'âm îbn Bâûr denilen birisidir. Şu'be ve birçokları da Mansûr'dan bunu rivayet etmişlerdir. Saîd İbn Ebu Arûbe'nin Katâde'den, onun îbn Abbâs'tan rivayetine göre; bu kişi, Sayfî îbn er-Râhib'dir. Katâde, Kâ'b'ın şöyle dediğini nakleder: Belkâ ahâlisinden birisiydi. Allah'ın en yüce ismini bilirdi ve zorbalarla bir­likte Beyt-i Makctfs'de otururdu. Avfî ise îbn Abbâs'tan şöyle rivayet etmiştir: O, Yemen halkından birisidir. Ona Bel'âm denilirdi. Allah Teâlâ ona âyetlerini vermişti de o bunları terketmişti.

Mâlik îbn Dînâr der ki: O, İsrâiloğullarının bilginlerinden olup duası makbul olanlardan (duasına icabet olunanlardan) idi. Sıkıntılı durumlarda onu öne geçirirlerdi. Allah'ın peygamberi Mûsâ, Allah'a davet etmek üzere onu Medyen kralına göndermişti. Kral ona arazî vermiş ve o da kralın dinine uyarak Mûsâ (a.s.) nın dinini terketmişti. Süfyân îbn Uyeyne'nin Husayn kanalıyla... îbn Abbâs'tan rivayetine göre; bu kişi Bel'âmdır. Sakîf, onun Ümeyye İbn Ebu Salt olduğunu söyler. Şu'be'nin Ya'lâ îbn Atâ kanalıyla... Abdullah İbn Amr'dan «Onlara, âyetlerimizi verdiğimiz halde, onlardan sıyrılan... kimsenin haberini anlat.» âyeti hakkında şöyle demiştir : O, arkadaşınız Ümeyye îbn Sait'tir.

Bu hadîs, başka bir kanaldan Abdullah îbn Amr'a varan sahîh bir senedle rivayet edilmiştir. Sanki o, bununla Ümeyye İbn Ebu Sait'in ona benzediğini kasdetmektedir. Çünkü Ümeyye, geçmiş şerîatlere dâir birçok bilgilere sâhibti, fakat bu ilminden istifâde edememişti. O, Al­lah Rasûlü (s.a.) nün zamanına yetişmiş işaretleri, âyetleri ve mucize­leri ona ulaşmış ve her basiret sahibine açıkça görünmüşken Hz. Pey­gambere tâbi olmamış; müşriklerin sevgisine, onlara yardıma ve onları övmeye yönelmiş, beliğ bir mersiye ile müşriklerin Bedr*e katılanlarına mersiyeler düzmüştür. Bir hadîste belirtildiğine göre o; dili îmân ettiği halde kalbi îmân etmeyenlerdendir. Onun rabbânî şiirleri, hikmetleri ve fesahati vardır. Fakat Allah Teâlâ onun kalbini İslâm'a açmamıştır.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın... İbn Abbâs'tan rivayetine göre; o, «Onlara; âyetlerimizi verdiğimiz halde onlardan sıyrılan... kimsenin haberini anlat.» âyeti hakkında şöyle demiştir: O, öyle bir adamdır ki kendisine, kabul edilecek üç duâ verilmişti. Onun bir karısı ve bir çocuğu vardı. Kadın : Üç duadan birini benim için yap.» demiş ve o : Biri senindir, dilediğin nedir? diye sormuştu. Kadın : Allah'ın İs-râiloğulları içinde beni en güzel kadın kılması için duâ et, demiş ve o da Allah'a duâ etmişti. Allah Teâlâ onu, İsrâiloğulları içinde en güzel kadın kılmıştı. Kadın, güzellikte kendisinin benzerinin olmadığım gö­rünce; ondan yüz çevirmiş ve başka bir şey istemişti. Bunun üzerine adam,' onun bir köpek olmasına duâ etmiş ve kadın köpek olmuştu. Böylece iki duası boşa gitmiş oldu. Oğullan gelerek : Bu durumda bize karâr ve rahat yok. Annemiz köpek oldu. İnsanlar bizi bununla ayıplı­yorlar. Allah'a duâ et ki onu eski haline çevirsin, dediler ve o Allah'a duâ etti de kadın eski haline döndü. Böylece üç duası da boşa gitmiş oldu ve ona «Besûs» adı verildi. Bu hadîs garîbdir.

Bu âyet-i kerîme'nin meşhur olan nüzul sebebine gelince; o, İsrâ­iloğulları zamanında eskilerden bir adamdı. Nitekim İbn Mes'ûd ve seleften başkaları böyle söylemişlerdir. İbn Abbâs'tan rivayetle Ali îbn Ebu Talha onun zorbaların şehrinden Bel'âm adında Allah'ın ism-i A'zâm'ını bilen birisi olduğunu söyler. Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Es-Iem ve selef âlimlerinden başkaları şöyle derler: Duası kabul olunurdu. Alah'tan ne istemişse; Allah kendisine onu vermiştir. Ona, peygam­berlik verilmişti de bundan sıyrılıp çıkmıştı, diyenlerin sözü ise; gö­rüşlerin en garibi, hattâ en uzak ve en hatalı olanıdır. îbn Cerîr, bunu bazı kimselerden rivayet etmişse de sahih değildir.

İbn Abbâs'tan rivayetle Ali îbn Ebu Talha der ki: Hz. 'Mûsâ ve yanındakiler; zorbaların bulunduğu yere indiklerinde, Bel'am'ın amca-oğullan ve kavmi kendisine gelerek : Muhakkak ki Mûsâ sert bir adam­dır. Yanında kalabalık bir ordu vardı. Eğer o bize gâlib gelirse; mahvo­luruz. Allah'a duâ et de Mûsâ ve yanındakileri bizden geri çevirsin, de­diler. O: Eğer ben Mûsâ ve yanındakileri geri çevirmesi için Allah'a duâ edersem; dünyam ve âhiretim gider, dedi. Onlar; bu isteklerinde devam edince; o da Hz. Musa ve yanındakilere beddua etti ve Allah Teâlâ da ona verdiklerini çekip aldı. İşte Allah Teâlâ'nın : «Onlardan sıyrılan ve şeytânın arkasına taktığı...» kavlinin anlamı budur.

Süddî der ki: Allah Teâlâ'nın «Orası onlara kırk yıl haram edildi.» (Mâide, 26) buyurduğu, kırk sene sona erdiğinde; Allah Teâlâ Yûşa' İbn Nûn'u peygamber olarak gönderdi. O, İsrâiloğullarıru çağırıp on­lara peygamber olduğunu, zorbalarla savaşı kendisine emrettiğini ha­ber verdi. Ona bîat edip kendisini doğruladılar. İsrâiloğullanndan Bel'am denilen bir adam —âlim birisiydi, Allah'ın gizli olan ism-i A'zam'ını biliyordu ve küfretmişti— ayrılıp zorbaların yanına vardı ve onlara : İsrâiloğullanndan korkmayınız. Onlarla savaşmak üzere çık­tığınız zaman; ben, onlara Öyle bir beddua edeceğim ki helak olacaklar, dedi. Onların yanında, dünyalıktan ne dilerse kendisine verildi. Ancak kadınlara yaklaşamıyordu. Zîrâ onları büyük görüyordu. Bu sebeple kendisinin olan bir dişi merkeble münâsebette bulunurdu. İşte Al­lah'ın : ((Onlardan sıyrılan...» buyurduğu kimse budur.

«Şeytânın arkasına taktığı...» Şeytân; ona galebe çalmıştı. Şeytân; ona ne emrederse hemen uyuyor ve itaat ediyordu. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ : «Ve sonunda azgınlardan (şaşkınlardan ve helak olan­lardan) oldu.» buyurmaktadır. Bu âyeti tefsir sadedinde, Hafız Ebu Ya'lâ el-Mavsılî'nin Müsned'inde şöyle bir hadîs zikredilir : Bize Mu-hammed İbn Merzûk'un... Huzeyfe İbn el-Yemmân (r.a.) dan rivaye­tine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdu : Sizin için en çok endîşe ettiğim kişi; Kur'an'ı okuyan, Kur'an'ın güzelliği üzerinde görülen ve İslâm'ın yardımcısı olan, fakat Allah'ın dilediği zaman bundan uzak­laşan ve onu arkasına atan, komşusunun üzerine kılıçla yürüyüp onu şirk ile itham eden kişidir. Ben : Ey Allah'ın peygamberi, bu ikiden han­gisi şirke daha lâyıktır; atılan rm yoksa atan mı? diye sordum. Bilakis, atan, buyurdu. Bu hadîsin isnadı ceyyid olup râvîler içindeki Salt îbn Behrâm (veya Mihrân) Kûfe'lilerin güvenilir râvîlerindendir. Mürcie'-den olmak dışında başka bir şeyle itham edilmemiştir. İmâm Ahmed İbn Hanbel, Yahya İbn Maîn ve başkaları; onu, güvenilir kabul et­mişlerdir.

«Dileseydik, bununla onu yükseltirdik. Fakat o, yere saplandı ve hevesine uydu.» âyetinde Allah Teâlâ şöyle buyurur : «Dileseydik onu (vermiş olduğumuz âyetlerle dünya pisliklerinden kurtarırdık.) yücel­tirdik. Fakat o, yere saplandı. (Dünyanın zînetine ve güzelliğine mey­letti. Onun lezzet ve nimetlerine yöneldi. Dünya, akıl ve basiret sahip­leri dışında başkalarını nasıl aldatmışsa, onu da aldattı.)»

Ebu Zâhiriyye Hudeyr îbn Küreyb el-Hadramî «Fakat o, yere sap­landı.» âyeti hakkında şöyle der : Şeytân, ona Enyas (Dimaşk nehirlerinden birisidir) köprüsüne bir ok atımı mesafede görünmüş ve bir dişi -merkebe Allah için duâ etmişti. Bel'am da şeytâna secde etmişti. Abdurrahmân İbn Cübeyr İbn Nefir ve birçokları da böyle söylemiş­lerdir.

Bu adamla ilgili olarak İmâm Ebu Ca'fer İbn Cerîr —Allah ona rahmet eylesin— der ki: Bize Muhammed İbn Abd'ül-A'lâ'mn Mu'te-mir'den, onun babasından rivayetine göre ona; «Onlara; âyetlerimizi verdiğimiz... kimsenin haberini anlat.» âyeti sorulmuş ve o Seyyâr'dan şöyle rivayet etmiştir : Bu kişi, Bel'am denilen birisiydi. Kendisine pey­gamberlik verilmişti ve duası makbul idi. Mûsâ (a.s.) İsrâiloğulları içinde Bel'am'ın bulunduğu yere —veya Şam'a— yöneldi. İnsanlar on­dan müdhiş bir şekilde korktular ve Bel'am'a gelerek : Şu adam ve or­dusuna karşı Allah'a duâ et, dediler. O : Rabbım ile istişareden sonra, dedi. Onlara beddua etmek hususunda istişarede bulundu da kendi­sine : Onlara beddua etme, onlar benim kullannıdır, içlerinde peygam­berim var, buyuruldu. Kavmjne : Onlara beddua hususunda Rabbımla istişare ettim ve bundan men-'olundum, dedi. Ona hediyyeler verdiler, o da kabul etti. Sonra tekrar kendisine gelerek : Onlara beddua et, de­diler. İstişare ebeyim de öyle, dedi. İstişarede bulundu ve kendisine bir şey gösterilmedi. İstişarede bulundum ve bana bir şey gösterilmedi, dedi. Eğer Rabbın, onlara beddua etmeni istemeseydi birinci seferde olduğu gibi seni bundan men'ederdi, dediler. Bunun üzerine Hz. Mûsâ ve yanındakilere beddua etmeye başladı. Onlara beddua ettiği zaman; dilinden kavmine beddua, döküldü. Kavmine fetih nasîb olması için duâ etmek istediğinde; Mûsâ • ve ordusuna fethin nasîb olması için —veya buna benzer bir şekilde— duâ etti. Sana ne oluyor, görüyoruz ki; sâdece bize beddua ediyorsun? dediler. Dilimden sadece bunlar dö­külüyor. Ona beddua etseydim bana icabet olunmayacaktı. Fakat size bir iş göstereyim. Belki onların helaki bunda olur: Allah Teâlâ zinaya kızar, öfkelenir. Eğer onlar, zina işlerlerse helak olurlar. Böylece Al­lah'ın onlan helak edeceğini umanm. Kadınları çıkarın, onları karşı­lasınlar. Onlar yolcu bir kavimdir. Belki zina ederler de helak olunur­lar, dedi ve böyle yaptılar. Kadınlarını çıkardılar da onlan karşıladılar. Kralın bir kızı vardı. Onun güzelliği hakkında —Allah bilir ya— çok şeyler zikredilmiştir. Babası —veya Bel'am— : Kendini sadece Musa'ya teslim edeceksin, dedi. Onlar, zinaya düştüler. İsrâiloğullan oymakla­rından birinin başkanı geldi ve o kızı kendisi için istedi. Kız : Ben ken­dimi ancak Musa'ya teslim ederim, dedi. Oymak başkanı: Benim dere­cem şöyledir, durumum şöyledir, dedi. Kız, babasına danışmak üzere gitl Babası ona : Kendini ona ver, dedi. O, ikisinin üzerine Harun oğullarından bir adam geldi. Yanında mızrağı vardı. İkisine mızrağıyla vurdu ve Allah da ona öyle bir kuvvet verdi ki; ikisini birden mızrağına geçirdi ve mızrağı üzerinde kaldırdı da insanlar onları gördüler. Allah Teâlâ onlara tâûnu musallat etti ve onlardan yetniişbin kişi öldü. Ebu Mu'temir der ki: Bana Seyyâr'm naklettiğine göre; Bel'am bir dişi merkebe binmiş ve nihayet el-Alûlî —veya el-Alûlî'den bir yola— gel­miş, hayvana vurmaya başlamış ve o ilerlememiş. Ona karşı dikilmiş ve: Bana niçin vuruyorsun? Önündekini görmüyor musun? demiş. Bir de bakmış ki şeytân önündedir. İnmiş ve ona secde etmiş. Allah Teâlâ : «Onlara; âyetlerimizi verdiğimiz halde onlardan sıyrılan... o kimsenin haberini anlat... Sen kıssayı anlat; belki düşünürler.» buyurmuştur. Ebu Mu'temir der ki: Bunu bana Seyyar nakletti. Bilmiyorum, belki de başkanının sözünden bir şeyler onun arasına katışmıştır. Ben de derim ki: O, Bel'im —Bel'am da denilir— İbn Bâûrâ'dır. İbn Eber olduğu da söylenir. Onun İbn Bâûr İbn Şehûm İbn Kuşem İbn Mâb İbn Lût İbn Hârân —îbn Haran— olduğu da söylenir. İbn Âzer olduğu da söylen­miştir. Belkâ köylerinden birinde otururmuş. İbn Asâkir der ki: O, Allah'ın ism-i A'zam'ını bilirmiş. Dininden çıkmıştı. Onun Kur'an'da zikri geçmektedir. Sonra İbn Asâkir bizim burada zikretmiş olduğu­muza benzer ibr şekilde Vehb İbn Münebbih ve başkalarından rivayetle onun kıssasını zikreder ki en doğrusunu Allah bilir.

Muhammed İbn İshâk İbn Yessâr, Salim Ebu Nadr"dan rivayetle şöyle dei*: Musa (a.s.) Şam arazîsinden Ken'ân oğulları arazîsine in­diğinde; Bel'am'ın kavmi, Bel'am'ın yanına geldi ve : îsrâiloğullanndan İmrân oğlu Mûsâ, bizi, memleketimizden çıkarmak, öldürmek ve bura­ya İsrâitoğullarını yerleştirmek üzere geldi. Biz, senin kavminiz. Bizim başka bir yerimiz yok. Sen duası makbul olan birisin. Çık, onlara karşı Allah'a duâ et, dediler. Yazıklar olsun size. O Allah'ın peygamberidir. Yanında melekler ve inananlar var. Nasıl gidip onlara beddua ederim. Allah benim bildiklerimi bilip dururken, dedi. Kendisine: Bizim (baş­ka) bir yerimiz yok, dediler. Ve bu sözlerinde devam ederek ona yal­vardılar, yumuşattılar, nihayet kandırdılar. O da kanıp İsrâiloğullan askerini görebileceği bir da£a doğru gitmek üzere merkebine bindi. Bu Husbân dağıdır. Dağ üzerinde çok gitmeden merkebi çöktü. Merkeb'den inip ona vurdu ve hızlandırıp tekrar bindi. Çok yürümeden hayvan tek­rar çöktü. Orîa vurup tekrar hızlandırdığında Allah Teâlâ merkebe izin verdi de ona karşı bir hüccet olmak üzere; onunla konuştu ve : Yazık­lar olsun sana, ey-Bel'am, nereye gidiyorsun? Benim yüzümü çeviren önümdeki melekleri görmüyor musun? Allah'ın peygamberi ve inanan­lara beddua etmek üzere onlara karşı mı gidiyorsun? dedi. Fakat o, merkebe vurmaya devam etti de Allah Teâlâ onun yolunu serbest bı­raktı ve yürüdü. Husbân dağının tepesine çıktığında Mûsâ ve İsrâiloğullan askerinin tepesine beddua etmeye başladı. Onlara hangi kötülükle beddua etmişse; dili kavmine çevrildi. Kavmi için ne hayır duâ etmişse, dili İsrâiloğullanna çevrildi. Kavmi ona : Ey Bel'am, ne yaptığını bi­liyor musun? Sen, ancak onlara duâ, bize beddua ediyorsun, dediler. Bu, benim sahip olmadığım bir şeydir. Bu, Allah'ın üzerine galebe çaldığı bir şeydir, dedi ve dili dışarı sarkıp göğsüne düştü. Bunun üzerine on­lara : İşte şimdi dünya ve âhiret benden gitmiştir. Ancak hîle ve hud'a kalmıştır. Şimdi size bir düzen ve hîle göstereceğim : Kadınları güzel-leştirin. Onlara eşyalar verin. Sonra askere gönderin. Bunları asker içinde satsınlar. Onlara emredin. Hiç bir karim, kendisini isteyen biri­sinden kendini geri çekmesin. Eğer onlardan bir tek adam zina ederse; onların işi, sizin lehinize bitirilmiştir, dedi. Böylece yaptılar. Kadınlar asker içine girdiğinde Ken'ân'lüardan İsmi Kesbâ Bint Sûr —bu, sûr ümmetinin reîsi idi— adında bir kadın İsrâiloğullannın büyüklerinden ve Semân oymağının başkam Zimrî İbn Şelûm İbn Ya'kûb İbn İshâk İbn İbrahim'e uğradı. Zimrî ona kalkıp güzelliği hoşuna gittiğinde elin­den yakaladı ve onu götürüp Mûsâ (a.s.) nın huzurunda durdu. Öyle sanıyorum ki; şimdi sen, bu, sana haramdır, diyeceksin, dedi. Hz. Mû­sâ : Evet, o, sana haramdır. Ona yaklaşma, dedi. Sonra onu bir çadıra sokup onunla münâsebette bulundu. Allah Teâlâ İsrâiloğullanmn ara­sına tâûn gönderdi. Hz. Musa'nın işlerinin sahibi (idarecisi) Finhâs İbn el-İzâr İbn Hârûn olup, Zimrî İbn Şelûm bu işi yaptığında orada değildi. Tâûn İsrâiloğullan arasında dolanırken geldi ve durumu öğ­renip harbesini aldı. Harbesi bütünüyle demirdendi. İkisi yatarlarken çadıra girdi ve ikisini de harbesine geçirip onları harbesiyle göğe kal­dırıp çıktı. Harbeyi koluyla tutmuş dirseğini böğrüne dayamıştı. Harbe yanağına dayanmıştı. Sakalı henüz yeni çıkıyordu. Ey Allah'ım, sana isyan edene işte biz, böyle yaparız, dedi de tâûn kaldırıldı. Zimrî'nin kadınla zina etmesi ile Finhâs'ın onu öldürmesi arasında İsrâiloğulla-nndan tâûn nedeniyle ölenler sayıldı. Günün bir kısmında ölenlerin yetmişbin —azaltanlar yirmibin derler— kişi olduğu görüldü. Bu se­beple İsrâiloğullan, kestikleri her hayvanın karnını, kolunu ve yanağını Finhâs oğullarına verirler. Çünkü o, Harbeyi böğrüne dayandırmış, onu kolu ile yakalamış ve yanağına dayamıştır. Bütün mallannın ilk ve en güzellerini de onlara verirler. Zîrâ Finhâs, babası İzâr'ın ilk çocuğuydu. Bel'am İbn Bâûrâ hakkında Allah Teâlâ : «Onlara; âyetlerimizi verdi­ğimiz halde onlardan sıyrılan... o kimsenin haberini anlat... sen kıssayı anlat; belki düşünürler.» âyetlerini indirmiştir.

«Artık onun hali; o köpeğin hali gibidir ki; üstüne varsan da dilini sarkıtıp solur, kendi haline bıraksan da dilini sarkıtıp solur.» âyetinin anlamında müfessirler ihtilâf etmişlerdir. îbn îshâk'm Salim İbn Ebu Nadr'dan rivayetine göre; Bel'am'ın dili göğsüne sarkmıştır. Bu ifâde ile; onun üstüne varıldığında veya kendi haline bırakıldığında dilini sarkıtıp soluyuşuyla köpeğe benzetilmektedir. Âyetin anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir : Onun dalâlette devam edip îmâna davetten istifâde etmemiş olmasıyla köpeğin dilini sarkıtıp soluması durumu ay­nıdır. Üstüne yürüsen de, kendi haline bıraksan da her iki halde o dilini sarkıtıp solur. Bel'am da böyledir. Öğüt ve îmâna çağırmaktan veya duadan istifâde etmez. Nitekim Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle bu­yurmaktadır : «Şüphesiz ki, kâfirleri uyarsan da uyarmasan da birdir, inanmazlar.» (Bakara, 6), «Onlar için ister mağfiret dile, ister mağfi­ret dileme. Onlar için yetmiş defa mağfiret dilesen de Allah onları ba-ğışlamayacaktır.» (Tevbe, 80). Şöyle de denilmiştir : Kâfirin ve münâ-fıkın kalbi; şapıtmıştır, zayıftır, içinde hidâyet yoktur. Çalkantılar için­dedir. Âyette münâfıkm durumu, bu şekilde anlatılmıştır. Bu görüşün benzeri, Hasan el-Basrî ve başkalarından nakledilmiştir.

«Sen kıssayı anlat; belki düşünürler.» âyetinde Allah Teâlâ pey­gamberi İyEuhammed (s.a.) e şöyle buyuruyor : Sen onlara kıssayı anlat. Belki onlar. Bel'am'ın halini bilen, Allah'ın kendisine öğrettiği ism-i A'zam ile bir şey istediğinde kendisine verilen ve onunla duâ ettiğinde duasına icabet edilirken bunu Rabbına itaatin dışında kullanmış ol­ması; Rahmân'ın taraftarları aleyhine, îmânlı halka, o zamanda Al­lah'ın kulu, elçisi, Kelimi İmrân Oğlu Musa'ya tâbi olanlara beddua etmiş olması sebebiyle, Allah'ın onu saptırması ve rahmetinden uzak­laştırması hususunda cereyan edenleri bilen îsrâüoğullan gibi düşünür­ler. Böylece onlar gibi olmaktan sakınırlar. Allah Teâlâ muhakkak ki onlara ilim vermiş, diğer araplardan onlan ayırmış, üstün kılmış, Mu-hammed (s.a.) in sıfatını onlara vermiştir. Çocuklarını bilip tanıdık­ları gibi onun sıfatlarını bilirler. Ona tâbi ve yardımcı olmaya insan­ların en lâyıkı onlardır. Nitekim peygamberleri bunları kendilerine ha­ber vermiş ve emretmiştir. Bu sebepledir ki onlardan kim kitabında ona muhalefet eder ve gizleyerek Allah'ın kullarına onu bildirmezse; Allah Teâlâ âhiretteki horluğa ilâveten dünyada da onun başına zillet ve horluk getirir.

«Âyetlerimizi yalanlayarak kendilerine zulmeden kavmin misâli kötüdür.» âyetinde Allah Teâlâ şöyle buyuruyor : Âyetlerimizi yalan­layan kavmin misâli ne kötüdür. Yiyecek ve şehvetini giderecek şeyleri elde etmekten başkş, bir düşüncesi olmayan köpeklere benzetilmiş ol­maları, onlar için ne kadar kötüdür. İşte kim, ilim ve hidâyet sahasın­dan çıkar, nefsinin arzusuna yönelir ve şehvetlerine tâbi olursa; o, köpeğe benzer. Onun hali ne kadar kötüdür. Bu sebepledir ki Buhârî'nin Sahîh'inde zikredilen bir, hadîste Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Bizim için kötü örnek yoktur. Hibesinden dönen, kusmuğundan dönen köpek gibidir. Onlara Allah zulmetmemiştir. Bilakis hidâyete tâbi olmakla, Mevlâ'ya itâattan yüz çevirip imtihan yurduna meylet­meleri, lezzetleri elde etmeye ve arzularına boyun eğmeye yönelmeleri ile bizzat kendileri kendilerine zulmetmişlerdir.

Bu bölümü tek başına aç →

178. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Allah kimi hidâyete erdirmişse; onu saptıracak yoktur. Kimi de saptırmışsa; muhakkak ki o, hüsrandadır, dalâlettedir ve kaybetmiştir. Allah'ın dilediği olur, dilemediği olmaz. Bu mânâ İbn Mes'ûd'dan rivayet edilen şu hadîste geçmektedir : Hamd, Allah'a mahsustur. O'na hamdederiz, O'ndan yardım dileriz, O'ndan hidâyet isteriz, O'ndan bağışlanma dileriz, nefislerimizin kö­tülüklerinden ve kötü amellerimizden Allah'a sığınırız. Allah; kimi hi­dâyete eriştirse, onu dalâlete götürecek kimse yoktur. Allah'tan başka ilâh olmadığına, O'nun yegâne ilâh olduğuna, ortağı olmadığına şehâ-det ederim. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed, O'nun kulu ve el-çisidir. Hadîsin tamâmını İmâm Ahmed, Sünen sahipleri ve başkaları rivayet etmişlerdir.

Bu bölümü tek başına aç →

179. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Andolsun ki Biz, cinn ve insanlardan bir çoğunu; cehennem için (hazırladık) yarattık. (Cehennem ehlinin amelini işleyeceklerdir.). Allah Teâlâ yara tıklan yaratmak istediğin­de; onlar, olmadan önce ne yapacaklarını bildi ve bunu gökleri ve yeri yaratmazdan ellibin sene önce katındaki kitabda yazdı. Müslim'in Sahîh'inde Abdullah İbn Amr'dan rivayetle zikredilen bir hadîste Allah Hasûlü (s.a.) şöyle- buyurmuştur : Allah Teâlâ, Arş'ı su üzerindeyken, gökleri ve yeri yaratmazdan ellibin sene önce yarattıklarının kaderle­rini takdir etmiştir. Yine Müslim'in Sahîh'inde Âişe Bint Talha'nın tey­zesi, mü'minlerin annesi Hz. Âişe (R. Anha) den rivayet edilen bir ha­dîste Hz. Âişe şöyle demiştir : Allah Rasûlü (s.a.) ansârdan bir çocuğun cenazesine çağırılmıştı. Ben : Ey Allah'ın elçisi, ne mutlu ona. Cennet serçelerinden bir serçe. Kötülük işlememiş ve kötülüğe erişmemiş, de­dim. Bundan başka mı olacak ey Âişe? Allah Teâlâ cenneti yarattı ve babalarının sulblerinde iken ona ehil olanları yarattı. Cehennemi yarattı. Ve babalarının sulblerinde iken ona ehil olanları da yarattı, buyurdu. Buhârî ve Müslim'de İbn Mes'ûd'dan rivayet edilen bir hadîste şöyle buyurulur : Sonra ona bir melek gönderilir de şu dört kelimeyi yazması emrolunur: Rızkı, eceli, ameli, mutlu ya da mutsuz (şakî) olduğu. Daha önce de geçtiği üzere Allah Teâlâ Âdem'in soyunu onun sulbünden çıkarıp onları sağcılar ve solcular (ashâb-ı yemin ve ashâb-ı şimal) olarak iki gruba ayırdığında : Şunlar cennet içindir, aldırmam. Şunlar da cehennem içindir, aldırmam, buyurmuştur. Bu hususta ha­dîsler çoktur. Kader meselesi önemli bir konu olduğu için burası onun genişçe anlatılacağı bir yer .değildir.

Allah Teâlâ : «Onların kalbleri vardır; anlamazlar, gözleri vardır; görmezler, kulakları vardır; duymazlar.» buyurur ki, onlar Allah Teâlâ'-nın yaratmış olduğu bu organlarından hiçbir şekilde yararlanmazlar. Nitekim Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurur : «Ve kendilerine kulaklar, gözler ve kalbler vermiştik. Ne var ki kulakları, gözleri ve kalbleri onlara bir fayda sağlamadı. Çünkü onlar, Allah'ın âyetlerini bile bile inkâr ediyorlardı.» (Ahkâf, 26), «Sağırdırlar, dilsizdirler, kör­dürler. Onlar artık dönmezler.» (Bakara, 18). Bu, münafıklar hakkın­dadır. Kafirler hakkında ise şöyle buyurur: «Onlar; sağırdırlar, dilsiz­dirler, kördürler, akledemezler.» (Bakara, 171). Onlar, aslında hidâyete karşı kör, sağır ve dilsizdirler. «Şayet Allah, onlarda bir hayır görseydi; onlara işittirirdi. Eğer işittirmiş olsaydı; yine de yüz çevirenler olarak arkalarım dönerlerdi.» (Enfâl, 23), «Ne var ki, yalnız gözler kör olmaz, göğüslerde olan kalbler de körleşir.» (Hacc, 46), «Rahmân'ı anmaya göz yumana; yanından ayrılmayacak bir şeytânı arkadaş veririz. Şüp­hesiz ki onlar, bunları yoldan çıkarırlar. Bunlar da doğru yolda olduk­larını sanırlar.» (Zuhruf, 36-37).

«Onlar, hayvanlar gibidirler.» Hakkı işitmeyen, görmeyen, hidâyeti görmeyen bu kimseler; bu duyulanyia sâdece-dünya hayatının dış gö­rünüşünden maişetini te'mîn etmede yararlanan salıverilmiş hayvan­lar gibidirler. Nitekim başka bir âyette Allah Teâlâ şöyle buyurur : «Küfredenleri çağıranın misâli; bağırıp çağırmadan başka bir şey duy­mayan (hayvanlar) a haykıranınki gibidir.» (Bakara, 171). Onların îmâna çağnlmalanndaki halleri; çobanı çağırdığında sâdece sesini işi­ten ve fakat ne dediğini anlamayan hayvanların hali gibidir. Bu se­bepledir ki bunlar hakkında, «Hattâ onlardan daha sapıktırlar.» Duyu­rulmuştur. Zîrâ hayvan, sözünü anlamasa bile —böylelerinin hilâfına— çobanın sürdüğü yere giderler. Zîrâ hayvanlar —kâfirin hilâfına— ya tabiatları veya Allah'ın onları insanların emrine vermiş olmasıyla ne İçin yaratıldıklarım bilirler. Kâfir ise; Allah'a ibâdet ve tevhîd için ya­ratılmış olduğu halde, küfre düşüp Allah'a şirk koşmuştur. Bu sebeple kim Allah'a itaat ederse; âhirette benzeri meleklerden daha şerefli olur. Küfredenlerden de hayvanlar daha iyidir. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ, «Onlar hayvanlar gibidirler, hattâ daha da sapıktırlar. İşte onlar, gafil­lerin ta kendileridir.» buyurmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

180. Âyetin Tefsiri

Ebu Hüreyre (r.a.) den rivayet edilen bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurur:

Muhakkak Allah Teâlâ'nm doksandokuz ismi vardır. Kim, onları ezberlerse; cennete girer. O, tekdir, teki sever. Hadîsi Buhârî ve Müslim Sahîh'lerinde Süfyan İbn Uyeyne kanalıyla... A'rac'dan rivayetle tahrîc etmişlerdir. Hadîsi Buhârî, Ebu Yemmân kanalıyla... Ebu Zinâd'dan rivayet eder. Tirmizî de Cûzcânî kanalıyla ve kendi isnadı ile... Şuayb'-dan rivayetle hadîsin benzerini tahrîc etmiştir. Onda «Teki sever.» kıs­mından sonra şu fazlalık vardır : O, Allah'tır, O'ndan başka ilâh olmayandır. Rahman, Rahîm, Melik, Kuddûs, Selâm, Mü'min, Müheymin, Azîz, Cebbar, Mütekebbir, Hâlık, Bârî, Musavvir, Ğaffâr, Kahhâr, Vah-hâb, Rezzâk, Fettan, Alîm, Kâbız, Basit, Hafid, Raf i*, Muizz, Müzill, Semi', Basîr, Hakem, Adi, Latîf, Habîr, Halîl, Azîm, Ğafûr, Şekûr, Alîyy, Kebîr, Hafız, Mukît, Hasîb, Celîl, Kerîm, Rakîb, Mücîb, Vâsi', Hakim, Vedûd, Mecîd, Bâıs, Şehîd, Hakk, Vekil, Kaviyy, Metîn, Velî, Hamîd, Muhsî, Mübdî, Muîd, Muhyî, Mümît, Hayy, Kayyûm, Vâcid, Mâcid, Vâhid, Ahad, Ferd, Samed, Kadir, Muktedir, Mukaddem, Muah­har, Evvel, Âhir, Zahir, Bâtın, Vâlî, Müteâlî, Birr, Tevvâb, Müntakim, Afüvv, Rauf, Mâlik, Melîk, Celâl ve İkram sahibi, Muksit, Cami', Ganî, Muğnî, Mâni, Dârr, Nâfi', Nûr, Hâdî, Bedî, Bakî, Vâris, Reşîd, Sabûr. Sonra Tirmizî, hadîsin garîb olduğunu söylemiştir. Hadîs, başka bir kanaldan olmak üzere Ebu Hüreyre'den rivayet edilmiştir. Bu hadîs dışında diğer rivayetlerin çoğunda isimlerin zikredildiğini bilmiyoruz. Hadîsi, îbn Hibbân Sahîh'inde Safvân kanalıyla rivayet etmiştir, tbn Mâce ise Sünen'inde başka tarîkten Mûsâ İbn Ukbe kanalıyla... Ebu Hüreyre'den merfû' olarak hadîsi- rivayet etmiş, eksik ve fazlasıyla isimleri yukarda geçtiği şekilde zikretmiştir. Hafızlardan bir cemâatin belirttiğine göre; isimlerin bu hadîste zikredilmesi, idrâc kabîlindendir. (Bu hadîs müdrecdir.) Velîd İbn Müslim ve Abdülmelik İbn Muham-med es-San'ânî'nin Züheyr İbn Muhammed'den rivayetlerine göre; onak ilim ehlinden birçoklarının şöyle dediği ulaşmış : Onlar, bu isimleri Kur'an'dan toplamışlardır. Nitekim Ca'fer İbn Muhammed, Süfyan İbn Uyeyne ve Ebu Zeyd el-Lüğavî'den rivayetle böyle bir hadîs vârid ol­muştur. En doğrusunu Allah bilir..

Sonra bil ki: Esmâ-i Hüsnâ İmâm Ahmed'in Müsned'inde rivayet ettiği şu hadîsin de delaletiyle sâdece doksandokuza hasredilmiş değil­dir : Yezîd İbn Harun'un... Abdullah İbn Mes'ûd (r.a.) kanalıyla Allah Rasûlü (s.a.) nden rivayetine göre; o, şöyle buyurmuştur : Birisine bir üzüntü isabet ettiğinde; ey Allah'ım, ben senin kulunum. Kulunun oğ­luyum. Cariyenin oğluyum. Alnım (kaderim) elindedir. Senin hükmü­ne göre cereyan etmektedir. Benim hakkımda Senin hükmün adaletli­dir. Kendini isimlendirdiğin veya yaratıklarından birine bildirdiğin ve­ya kitabında indirdiğin veya katında gayb ilmnde kalmasını tercîh et­tiğin ismin hürmetine Kur'an'ı kalbimin bahân, neşesi, göğsümün nuru, hüznümün gidericisi, üzüntümün yokedicisi kılmanı diliyorum, derse; Allah Teâlâ onun hüznünü, üzüntüsünü giderir ve onun yerine ferahlık verir. Ey Allah'ın elçisi, onu öğrenmeyelim mi? denildi de : Evet, onu işiten herkesin öğrenmesi gerekir, buyurdu. Hadîsin bir benzerini İbn Ebu Hatim, İbn Hibbân el-Arabî —Mâliki âlimlerindendir-- «el-Ah-vezîfı Şerh'it-Tirmizî» isimli kitabında, bazılarının kitab ve sünnetten Allah'ın isimlerinden bin ismi topladıklarını zikreder ki en doğrusunu Allah bilir.

Avfî «O'nun isimleri konusunda eğriliğe sapanları bırakın.» âyeti hakkında İbn Abbâs'm şöyle dediğini rivayet eder : Allah'ın isimleri içinde eğriliğe sapanlar; Lât'a dua etmek suretiyle inkâr edenlerdir. İbn Cüreyc, «O'nun isimleri konusunda eğriliğe sapanları bırakın.» âyeti hakkında Mücâhid'in şöyle dediğini nakleder : Onlar, Lât kelimesinin Allah'tan; Uzzâ kelimesinin de Azîz'den türetildiğini ileri sürmüşlerdi. Katâde «Eğriliğe sapanların» şirk koşanların yalanlaması olduğunu söy­lemiştir. Arap dilinde ilhâd kelimesi; adaletten (orta yoldan) ayrılmak, meyletmek, zulmetmek ve sapmak anlamlarına gelir. Kabirdeki lahd'e de kazılma yönünden kıbleye doğru saptığı için bu isim verilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

181. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Yarattığımız (ümmetlerden) öyle bi~ ümmet vardır ki; onlar (söz ve amel ile hak üzere kâim olup) hakkı gösterirler (hakkı söylerler, ona çağırırlar) ve onunla hükmederler.» Hadîslerde belirtildiği üzere, âyette zikredilen ümmet; Muhammed ümmetidir. Bu âyetin tefsirinde Katâde'den rivayetle Saîd derki: Bize ulaştığına göre; Allah'ın peygamberi (s.a.) bu âyeti okuduğu zaman: Bu, sizin içindir. Bir benzeri, sizden önceki kavme verilmiştir : «Mûsâ kavminden de bir topluluk vardır ki halkı irşâd ederler ve onunla hük­mederler.» (A'râf, 159) buyurmuştur. Ebu Ca'fer er-Razî, «Yarattıkla­rımızdan öyle bir ümmet vardır ki; onlar, hakkı gösterirler ve onunla adaleti uygularlar.» âyeti hakkında Rebî' İbn-Enes'in şöyle dediğini rivayet eder : Allah Rasûlü (s.a.) : Meryem Oğlu îsâ ininceye kadar muhakkak benim ümmetimden hak üzere kâim olan bir kavim bulu­nacaktır, buyurmuştur.

Buhârî ve Müslim'in Sahîh'lerinde Muâviye İbn Ebu Süiyân'dan rivayet edildiğine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur :

Allah'ın emri gelinceye kadar, ümmetimden hakka yardım eden bir grup mutlaka bulunacaktır. Onlardan ayrılanlar ve onlara muhâlefet edenler, onlara zarar vermez. Başka bir rivayette bunların Şam'da olacakları kaydedilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

183. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ : «Âyetlerimizi yalanlayanlara gelince; Biz, onları bil­meyecekleri noktadan derece derece helake yaklaştırırız.» buyuruyor. Onlara dünyada nzık ve geçim yollarını açar. İçinde bulundukları du­ruma aldanır ve kendilerinin bir şey üzere olduklarını sanırlar. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette : «Onlar, kendilerine hatırlatılan şeyleri unutunca; Biz de, kendilerine herşeyin kapılarını açtık. Nihayet, ken­dilerine verilen o şeyler yüzünden sevinince, onları yakaladık ve bütün ümitlerinden mahrum kaldılar. Ve böylece zulmedenler güruhunun kökü kesilmişti. Hamd, âlemlerin Rabbı olan Allah'a mahsustur.» (En'âm, 44 - 45) buyururken burada da : «Ben, onlara mühlet veririm. (İçinde bulundukları durumu onlara uzatırım.) Muhakkak ki Benim düzenim (sağlamdır) çetindir.» buyurmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

184. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «(Şu âyetlerimizi yalanlayanlar) dü­şünmüyorlar mı ki, arkadaşlarında (Muhammed (s.a.) de) hiç bir de­lilik yoktur. (Bilakis o, Allah'ın gerçek elçisidir, hakka çağırır.) O, an­cak apaçık bir uyarıcıdır.» Kalbi ve aklı olup ta akledip anlayacak herkes için bu, son derece açıktır. Nitekim Allah Teâlâ, başKa âyetlerde şöyle buyurur : «Sizin arkadaşınız asla deli değildir.» (Tekvîr, 22), «De ki: Ben, size ancak Allah için ikişer ikişer ve teker teker kalkmanızı, sonra da arkadaşınızda bir delilik olmadığını iyice düşün (üp bilmenizi) öğütlerim. O, ancak şiddetli bir azâb öncesinde sizin için bir uya­rıcıdır.» (Sebe, 46). Allah Teâlâ şöyle diyor : Sizden taassub ve inâddan uzak, Allah'ın huzurunda halisane durmanızı istiyorum. ((İkişer ve bi­rer» toplu halde ve dağınık, teker teker olarak «Sonra düşünün» Al­lah'tan size risâleti getiren şu kişide delilik var mıdır, yok mudur? Şa­yet siz, bunu yaparsanız onun gerçek ve doğru bir elçi olduğunu açıkça anlarsınız.

Katâde İbn Diâme der ki: Bana zikredildiğine göre, Allah'ın pey­gamberi (s.a.) Safa tepesinin üzerinde idi. Kabile kabile seslenerek : Ey falan oğulları, ey falan oğulları, diye Kureyş'lileri çağırmaya başladı ve onları Allah'ın azâb ve musibetlerinden sakındırdı. Onlardan birisi: Sizin bu arkadaşınız delidir. Bırakın sabaha kadar bağırıp dursun; dedi ve bunun üzerine : «Düşünmüyorlar mı ki, arkadaşlarında hiç bir delilik yoktur. O, ancak apaçık bir uyarıcıdır.» âyeti nazil oldu.

Bu bölümü tek başına aç →

185. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Âyetlerimizi yalanlayan şu kimseler; Allah'ın gökler ve yerdeki hükümranlık ve saltanatına, onlardaki ya­rattıklarına bakıp bunlan düşünüp ibret almazlar mı? Bakıp ibret al­salardı; bunların, eşi benzeri olmayan Allah'a âit olduğunu, ibâdetin ve hâlis dinin ancak kendisine yaraşacağı bir Zâtın fiili sonucu oldu­ğunu bilirler, O'na îmân ederler ve O'nun elçisini doğrularlardı, O'na itâata dönerler, koştukları eşlerden ve putlardan ayrılırlar, ecellerinin yaklaşmış olmasından, küfür üzere helak olmalarından, Allah'ın aza­bına ve elîm cezasına çarpılmaktan korkarlardı.

«Bundan sonra artık hangi söze inanacaklar?» Muhammed (s.a.) in Allah katından getirmiş olduğu bu sözü doğrulamadılarsa; artık Hz. Muhammed'in Allah katından kitabının âyetleriyle getirmiş olduğu korkutma ve sakındırmadan sonra bunlar hangi korkutmadan, hangi sakındırmadan çekinip tasdik edeceklerdir?

İmâm Ahmed'in Hasan İbn Mûsâ, Affân İbn Müslim ve Abdüssa-med İbn Abdülvâris kanalıyla... Ebu Hüreyre'den rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : Mi'râc gecesi yedinci göğe ulaştığım­da; üstüme baktım ve bir de gördüm ki şimşekler ve yıldırımlar var. Bir kavme vardım. Karınları evler gibiydi, ey Cibril, bunlar kim? diye sordum. Bunlar, faiz yiyenlerdir, dedi. Dünya semâsına indiğimde alt taralıma baktım ve toz duman, sesler gördüm. Bu nedir, ey Cibril? diye sordum. Bunlar, şeyâtnlardır. Allah'ın göklerinin ve yerinin melekû-tunu düşünmesinler diye âdemoğullarının gözlerini saptırıyorlar. Şayet bunlar olmasaydı, şaşılacak şeyler görürlerdi, diye cevab verdi. Hadîsin râvîleri içindeki Zeyd İbn Cüd'ân, bazı münker hadîsler rivayet et­miştir.

Bu bölümü tek başına aç →

186. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Kimin hakkında dalâlet yazılmışsa onu hiç kimse hidâyete eriştiremez. O kimse kendi nefsine baksa bile, bu ona hiçbir fayda vermez. Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurur: «Kimin de Allah fitneye düşmesini isterse; onun için senin Allah'a karşı hiçbir şeye gücün yetmez.» (Mâide, 41), «Göklerde ve yerde neler var bir bakın, der. Fakat bunca âyetler ve ihtarlar, inanmayanlar gü­ruhuna fayda vermez.» (Yûnus, 101).

Bu bölümü tek başına aç →

187. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ: «Sana kıyameti soruyorlar» buyuruyor ki başka bir âyette de: «İnsanlar sana kıyametten sorarlar...» (Ahzâb, 63) buyur­muştur. Bu âyetin Kureyş hakkında, başka bir rivayette ise yahûdîler-den bir grup hakkında nazil olduğu söylenmiştir. Birincisi doğı-yya da­ha yakın görünmektedir. Zİrâ âyet, Mekke'de nazil olmuştur. Onlar vuku bulmasını uzak görerek ve varlığını yalanlayarak kıyametin vak­tini soruyorlardı. Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurur: «ve : Doğru sözlüyseniz bu tehdîd ne zaman? derler.» (Enbiyâ, 30), «O'na inanmayanlar, çabucak gelmesini isterler. îmân edenler ise, ondan korku ile titrerler. Ve O'nun hak olduğunu bilirler. îyi bilin ki; kıya­met günü hakkında tartışanlar, derin bir sapıklık içindedirler.» (Şûra, 18).

İbn Abbâs'tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha «Kıyametin ne zaman gelip çatacağını soruyorlar.» âyetindeki kelimesini şöyle açıklar : Kıyamet ne zaman kopacak? Kıyamet vaktinin başlangıcı olan dünya süresinin sonu ne zamandır?

«De ki: Onun bilgisi ancak Rabbımın katındadır. Onun vaktini kendisinden başkası açıklayamaz.» âyetinde Allah Teâlâ peygamberi (s.a.) ne kıyamet vakti kendisine sorulduğu zaman; onun ilmini Al­lah'a havale etmesini emrediyor. Muhakkak ki onun vaktini belirtecek olan ancak O'dur. Onun durumunu açıkça ancak O bilir. Bunu sâdece O bilirken, onun vaktini tâyîn nasıl mümkün olur? Bu sebepledir ki Allah Teâlâ: «Onun ağırlığım gökler de, yer de kaldıramaz.» buyur­muştur. Abdürrezzâk'ın Ma'mer'den, onun da Katâde'den rivayetine göre; o. «Onun ağırlığını gökler de, yer de kaldıramaz.» âyeti hakkında şöyle demiştir : Onun ilmi, gökler ve yer halkına ağır gelmiştir. Onlar bilemezler. Ma'mer, Hasan'ın şöyle dediğini nakleder: Kıyamet (veya kıyametin ilmi), gökler ve yer halkına ağır gelir. Dahhak'm İbn Ab-bâs'tan rivayetine göre; o, «Onun ağırlığını gökler de yer de kaldıra­maz.» âyeti hakkında şöyle demiştir : Hiçbir yaratık yoktur ki, kıyamet gününün zararı kendisine erişmesin. İbn Cüreyc, «Onun ağırlığını gök­ler de, yer de kaldıramaz.» âyeti hakkında şöyle der: O geldiği zaman; gök yarılır, yıldızlar saçılır, güneş katlanıp dürülür, dağlar yürütülür ve Allah Teâlâ'nın buyurdukları meydana gelir. İşte onun ağırlığı, bu­dur. İbn Cerîr —'Allah ona rahmet eylesin— e göre burada maksad; kıyamet vaktini bilmenin, gökler ve yer halkına ağır geleceğidir. Ka-tâde de böyle söylemiştir. Bu, onların söylediği gibidir. Nitekim Allah Teâlâ : «O size ansızın gelir.» buyurmuştur. Ağır olması; göklerle yer halkının üzerine gelmesine mâni değildir. En doğrusunu Allah bilir. Süddî der ki: «Onun ağırlığım gökler de, yer de taşıyamaz.» âyetinde şöyle buyuruluyor : O, gökler ve yer arasında gizlenmiştir. Koptuğu zaman dahi onun kopmasını ne bir mukarreb melek ve ne de gönde­rilmiş bir peygamber bilmez.

«O, size ansızın gelir.» Kıyamet onların başına ansızın, onlar ha­bersizken ve gaflet içindeyken kopar. «O, size ansızın gelir.» âyeti hak­kında Katâde der ki: Allah Teâlâ, onun size ansızın gelmesine hük­metmiştir. Bize anlatıldığına göre; Allah'ın peygamberi (s.a.) şöyle buyurmuştur: Kişi havuzunu tâmîr ederken, kişi hayvanlarını sular­ken, kişi çarşıda malını satar terazisini indirip kaldırırken kıyamet in­sanları sarsar ve yakalayıverir.

Buhârî der ki: Bize Ebu Yemmân'ın... Ebu Hüreyre'den rivaye­tine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur:

Güneş batıdan doğmadıkça kıyamet kopmaz. Güneş batıdan doğup da insanlar onu gördüklerinde, toptan îmân ederler. İşte o zaman; şayet kişi, önceden îmân etmemiş veya imânından bir hayır kazanma-mışsa, kişiye îmânının fayda vermeyeceği zamandır. İki kişi elbiselerini aralarında açmışlar henüz satamamışlar ve dürememişlerken kıyamet kopacaktır. Kişi, devesinin sütünü sağıp ayrılmışken onu yiyemeden (içemeden) kıyamet kopacaktır. Kişi, yiyeceğini ağzına almış fakat henüz yiyememişken kıyamet kopacaktır. Müslim Sahîh'inde der ki: Bize Züheyr İbn Harb'm... Ebu Hüreyre'den rivayetine göre —Ebu Hü-reyre hadîsi Allah Rasûlü'ne ulaştırmıştır.— Allah Rasûlü (s.a.) söyle buyurmuştur: Kişi, yeni doğurmuş devesini sağmış ve fakat kabı ağ­zına (içmek üzere) ulaştırmamışken kıyamet kopacaktır. Kişi, havu­zunu sıvamış daha oradan ayrılmamışken kıyamet kopacaktır.

«Sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar.» âyetinin anlamın­da müfessirler ihtilâf etmişlerdir. Bu âyetin mânâsının —Avfî'nin İbn Abbâs'tan rivayet ettiği gibi— şöyle olduğu söylenmiştir: Sen, onu bi­liyormuşsun gibi, sana soruyorlar. Sanki seninle onlar arasında bir dostluk varmış gibi, sanki sen, onların bir arkadaşı imişsin gibi bunu sana soruyorlar. İbn Abbâs der ki: İnsanlar, Hz. Muhammed (s.a.) e kıyameti sorduklarında; öyle bir şekilde sormuşlardı ki; sanki Hz. Mu-hammed'in kendileriyle alay ettiğini sanıyorlardı. Allah Teâlâ da ona; kıyametin ilminin ancak kendi katında olduğunu, kendi ilminde kal­masını tercih ettiğini, ne bir mukarreb meleği ve ne de bir rasûlü ona muttali kılmadığını o vahyetti, bildirdi.

Katâde der ki: Kureyş, Hz. Muhammed (s.a.) e : Seninle aramızda akrabalık var. Kıyametin ne zaman olacağını bize gizlice söyler misin? dediler de bunun üzerine Allah Teâlâ : «Sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar.» buyurdu. Mücâhid, İkrime, Ebu Mâlik ve Süddî'den de böyle rivayet edilmiştir. Görüşlerden birisi budur. İbn Ebu Necîh ve başkaları kanalıyla Mücâhid'den gelen rivayetlerin sahîh olanında ise o: Sen onu o kadar çok sordun ki; sonunda onun vaktini öğrenmişsin gibi sana soruyorlar, diye açıklamıştır. Aynı şekilde Dahhâk da «Sanki sen onu biliyormuşsun gibi, sana soruyorlar.» âyeti hakkında İbn Ab­bâs'tan rivayet eder ki şöyle buyurulmuştur : Sanki sen onu biliyor­muşsun gibi. Halbuki sen onu bilmiyorsun. De ki: «Onu ti bilgisi, an­cak Allah katandadır.» Ma'mer bazılarından rivayetle; âyetin bu kıs­mının, «Sanki sen onu biliyormuşsun gibi.» anlamında olduğunu söy­lemiştir. Abdurrahinân İbn Zeyd İbn Eşlem : Sanki sen onu biliyormuşsun gibi. Halbuki Allah Teâlâ onun ilmini yaratıklarından gizle­miştir, demiş ve : «Onun bilgisi, ancak Allah katındadır.» (Lukmân, 34) âyetini okumuştur. Bu görüş; anlam itibariyle birinciden daha çok tercihe şayandır. En doğrusunu Allah bilir. Bu sebepledir ki Allah Teâ­lâ : «De ki: Onun bilgisi, ancak Allah katındadır. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.» buyurmuştur.

Yine bu sebepledir ki Cibril (a.s.), bir bedevi şeklinde insanlara dinini öğretmek üzere geldiğinde; Allah Rasûlü (s.a.) nün huzurunda sorup öğrenmek üzere oturmuş. Ona önce İslâm'ı, sonra îmânı, sonra ihsanı sormuş ve nihayet: Kıyamet ne zamandır? demişti. Allah Ra­sûlü (s.a.) ona : Bu hususta sorulan; sorandan daha bilgili değildir, demişti. Onu ben senden daha iyi bilen değilim. Hiç kimse bu konuda kimseden daha bilgili değildir. Hz. Peygamber sonra : «Kıyametin bil­gisi, ancak Allah'ın katındadır.» (Lukmân, 34) âyetini tilâvet buyur­muştur.

Bir rivayete göre ise; Cibril, kıyametin şartlarım sormuş ve Hz. Peygamber ona kıyametin şartlarını açıkladıktan sonra, sâdece —Al­lah'ın bildiği— beş şeyden bahsetmiş ve bu âyeti okumuştur. Bütün bunlarda Cibril her cevabtan sonra; doğru söyledin, demiş ve hem so­ran ve hem de doğrulayan bu kişi sahabenin garibine gitmişti.. Sonra o kalkıp gittiğinde Allah Rasûlü (s.a.) :.Bu Cibril'dir, size dininizi öğ­retmek üzere gelmiştir, buyurmuştur. Bu hadîsin muhtelif tarîklerini, sahîh, hasen ve müsned hadîslerden lafızlarını Sahîh-i Buhârî Şerhi'nin başında zikrettik. Hamd ve minnet Allah'a mahsûstur.

Bedevinin birisi, gür bir sesle : Ey Muhammed, diye bağırdığında Allah Rasûlü (s.a.) ona onun sesine benzer bir şekilde; ha? diye ses­lenmişti. Bedevi: Ey Muhammed, kıyamet ne zamandır? diye sormuş, Allah Rasûlü (s.a.) ona : Yazıklar olsun sana, kıyamet mutlaka gele­cektir. Sen ona ne hazırladın? buyurmuş, o : Ben ona çokça namaz ve oruç hazırladım. Fakat Allah'ı ve Rasûîünü seviyorum, demişti. Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.) ona Kişi, sevdiği ile beraberdir, buyur­muştu. Müslümanlar bu hadîse sevindikleri kadar hiçbir şeye sevinme-mişlerdi. Buhârî, Müslim ve başka eserlerde sahabeden bir cemaattan rivayetle bu hadîsin müteaddid tarîkleri vardır. Bu hadîslerde Allah Rasûlü :

Kişi; sevdiği ile beraberdir, buyurmuştur.

îtkân sahibi hafızlardan bir çoğuna göre, bu hadîs mütevâtirdir. Bu hadîs delâlet ediyor ki, Allah Rasûlü (s.a.) insanların bilmeleri gerekli olmayan bir şey kendisine sorulduğunda, onların hakkında daha önemli olana irşâd buyurmuştur. Nitekim burada, her ne kadar vak­tini kesin olarak biliniyorlarsa da kıyametin gelmesinden önce ona ha­zırlanmayı irşâd buyurmuştur. Bu sebepledir ki Sahîh'inde Müslim -şöyle der: Bize Ebu Bekr İbn Ebu Şeybe ve Ebu Küreyb'in... Âişe (R. Anhâ) den rivayetine göre; o, şöyle demiştir :

Bedeviler Allan Rasûlü (s.a.) ne geldiklerinde ona kıyameti so-r'arak: Kıyamet ne zamandır? demişlerdi. Hz. Peygamber onlardan en genç olanına bakmış ve : Eğer şu yaşarsa, ona ihtiyarlık ulaşmazdan evvel kıyametiniz kopacaktır, buyurmuştu ki; bununla, onları âhiret yurdunun berzahına kavuşmaya götürecek ölümlerini kasdetmiştir.

Sonra Müslim der ki: Bize Ebu Bekr îbn Ebu Şeybe'nin... Enes'den rivayetine göre :

Bir adam, Allah Rasûlü (s.a.) ne kıyameti sordu. Yanında ansâr-dan Muhammed denilen bir çocuk vardı. Allah Rasûlü (s.a.) : Eğer bu çocuk yaşarsa, umulur ki ihtiyarlık buna ulaşmadan kıyamet ko­par, buyurdular. Hadîsi, sâdece Müslim tahrîc etmiştir.

Yine Müslim'in Haccâc îbn Şâir kanalıyla... Enes İbn Mâlik (r.a.) den rivayetine göre :

Bir adam, Hz. Peygamber (s.a.) e : Kıyamet ne zamandır? diye sordu. Allah Rasûlü (s.a.) kısa bir süre sustu, sonra önündeki Ezd Şe-nûe kabilesinden bir çocuğa bakarak : Eğer şu yaşarsa ihtiyarlık eriş­meden kıyamet kopar, buyurdu. Enes, o çocuğun kendi akranlarından olduğunu söyler. Yine Müslim'in, Hârûn îbn Abdullah kanalıyla... Enes'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Muğîre İbn Şu'be'nin ço­cuğu (veya kölesi) Rasûlullah ile karşılaştı. Rasûlullah buyurdu ki: İşte şu geciktirilirse ona ihtiyarlık ulaşmadan kıyamet kopar. Buhârî'nin Sahîh'inin Edeb kitabında Amr İbn Âsim kanalıyla... Enes'den riva­yete göre; çöl halkından birisi: Ey Allah'ın elçisi, kıyamet ne zaman? diye sordu. Râvî hadîsi zikretti. Sonunda şöyle dedi: Muğîre îbn Şu'be'­nin bir kölesi uğradı... Ve hadisin tamâmını zikretti. Bu rivayetlerde mutlak olarak zikredilen «Kıyametin kopması», Hz. Âişe (R. Anhâ) hadîsinde zikredilen «Kıyametiniz» kaydına hamledilmelidir.

îbn Cüreyc'in Ebu Zübeyr'den rivayetine göre; o, Câbir İbn Abdul­lah'ı şöyle derken işitmiş : Allah Rasûlü (s.a.) nün vefatından bir ay önce onun şöyle buyurduğunu işittim: Bana kıyameti soruyorsunuz. Onun bilgisi, ancak Allah katındadır. Allah'a yemîn ederim ki; bu gün, yeryüzünde nefes alan hiç bir canlının üzerine yüz sene gelmeyecek­tir. Hadîsi Müslim rivayet etmiştir. Buhârî ve Müslim'in Sahîh'lerinde İbn Ömer'den bu hadîsin bir benzeri rivayet edilir. İbn Ömer: Allah Rasûlü (s.a.) bununla sâdece bu neslin kesileceğini, sona ereceğini kasdetmiştir, der.

İmâm Ahmed der ki: Bize Hüseyin'in... îbn Mes'ûd (r.a.) dan onun da Allah Rasûlü (s.a.) nden rivayetine göre; Rasûlullah şöyle buyurmuştur: Mi'râca çıkarıldığım gece, İbrahim, Mûsâ ve îsâ'ya rastladım. Kıyametin durumunu müzâkere ediyorlardı. Onun duru­munu, İbrahim fa.s.) e havale ettiler. O; bu hususta benim bir bilgim yok, dedi. Durumu Musa'ya havale ettiler. O; bu hususta benim bir bilgim yok, dedi. Durumu îsâ'ya havale ettiler. O, şöyle dedi: Onun zamanını Allah'tan başka hiç kimse bilmez. Rabbımın bana ahdine gö­re; muhakkak Deccâl çıkacaktır. Benim yanımda iki değnek (dal) ola­cak. Beni gördüğü zaman, kurşunun eridiği gibi eriyecek. Beni gör­düğü zaman, Allah Teâlâ onu helak edecek. O kadar ki taş ve ağaç : Ey müslüman; arkamda bir kâfir var, gel, onu öldür, diyecek. Allah Teâlâ onları helak edecek. Sonra insanlar, ülkelerine ve vatanlarına dönecekler. İşte o sırada Ye'cûc ve Me'cûc çıkacak. Onlar yüksek yer­lerden sür'atle inecekler ve onların ülkelerini çiğneyecekler. Neye uğ­rarlarsa helak edecek, uğradıkları her suyu içecekler. Sonra insanlar ba­na müracaatla onları şikâyet edecekler. Ben; Allah Teâlâ'ya onlar hak­kında beddua edeceğim. Allah onları helak edip öldürecek. Nihayet yer­yüzü, onların pis kokularından kokuşacak da, Allah Teâlâ bir yağmur indirecek ve yağmur onlann cesedlerini sürükleyip götürecek, nihayet denize atacak.

İmâm Ahmed'in rivayetine göre; Yezîd İbn Hârûn şöyle der : Son­ra dağlar kökünden sökülecek, yeryüzü derinin gerilip uzatıldığı gibi uzatılacak. Sonra İmâm Ahmed, tekrar Hüseyin'in hadîsine döner ve der ki: Rabbımın bana ahdine göre; bunlar olduğunda kıyamet günü, tamamlanmış ve ailesi gece mi yoksa gündüz mü birden bire doğuru-verecek diye bekledikleri hâmile bir kadın gibi olacak. Hadîsin bir ben­zerini İbn Mâce de Bündâr kanalıyla ve kendi senediyle... Avvâm İbn Havşeb'den rivayet etmiştir.

İşte Ülü'1-Azm peygamberlerin büyükleri; onlann katında bile kı­yametin vaktine dâir bilgi kesin olarak mevcûd değil. Onlar dahi du­rumu îsâ (a.s.) nın ahkâmının uygulayıcısı olarak inecek, Mesîh Dec-câl'i öldürecek, Allah Teâlâ onun duası bereketiyle Ye'cûc'u helak ede­cektir. O da Allah Teâlâ'nm kendisine bildirdiklerini haber vermiştir.

İmâm Ahmed der ki; Bize Yahya İbn Ebu Bükeyr'in... Huzeyfe'-den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Allah Rasûlü (s.a.) ne kıyamet soruldu da şöyle buyurdu : Onun bilgisi Rabbımın kalandadır. Onun vaktini yine ancak O belirtir. Fakat size onun alâmetlerini ve hemen önce olacak şeyleri haber vereceğim : Onun hemen öncesinde fitne ve lıarâc olacaktır. Ey Allah'ın elçisi, fitneyi bildik. Fakat harâc nedir? diye sordular. Habeş dilinde kati (öldürme) dir. İnsanlar arasına bir­birlerini bilmemezlik konulacak da neredeyse kimse kimseyi tanıma­yacak. Hadîsi, bu kanaldan Kütüb-i Sitte sahiplerinden hiçbirisi rivayet etmemiştir.

Vekî' der ki: Bize İbn Ebu Hâlid'in Târik İbn Şihâb'dan rivaye­tine göre; o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) kıyametin durumunu zikretmeye devam ediyordu ki «Sana kıyametin ne zaman gelip çata­cağını soruyorlar...» âyeti nazil oldu. Hadîsi Neseî, îsâ İbn Yûnus'dan, o ise İsmâîl İbn Ebu Hâlid'den rivayet etmiştir. İsnadı ceyyid ve kuv­vetlidir. Ümmî peygamber, rasûllerin efendisi ve sonuncusu (Allah'ın salâtı ve selâmı onun üzerine olsun) rahmet peygamberi, tevbe pey­gamberi, savaş ve mücâdele peygamberi, Âkıb, Mukaffa (diğer bütün peygamberlerin sonuncusu olarak gelmiş ve seçilmiş), bütün insanların ayaklan altında toplanacağı peygamber olan ve Buhârî'nin Sahîh'inde zikredildiği Enes ile Sehl îbn Sa'd (R. Anhümâ) dan rivayete göre : Kıyamet, şu ikisi gibi iken ben gönderildim, buyurup işaret parmağı ile yanındaki parmağını yanyana getiren Allah Rasûlü'ne dahi Allah Teâl'â kıyametin vakti kendisine sorulduğu zaman onun bilgisini Al­lah'a havale etmesin: emretmiş ve : «De ki: Onun bilgisi, ancak Allah katındadir. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler..) buyurmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

188. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ : «Eğer ben, gaybı bileydim daha çok hayır yapmak isterdim.» buyuruyor ki Abdürrezzâk, Sevr! kanalıyla bu âyet hakkın­da Mücâhid'in şöyle dediğini nakleder : Şayet ne zaman öleceğimi bil­seydim, muhakkak sâlih ameller işlerdim. Bunu Mücâhid'den İbn Ebu Necin de rivayet etmiştir. Aynı açıklamayı İbn Cüreyc de getirir. An­cak bu, şüphelidir. Zîrâ Allah Rasûlü (s.a.) nün ameli, cievâmlı idi. Bir rivayette ise : Bir amel işlediğinde ona devam ede'rdi, denir. Onun amel­lerinin hepsi, aynı minval üzereydi. Sanki o, bütün hallerinde Allah'ı görür gibiydi. Elbette başkalarını ölüme hazırlanmaya irşâd buyurma maksadına ma'tûf olanlar müstesnadır ki burada da durum böyledir. En doğrusunu Allah bilir. Bu hususta sözlerin en güzeli; Dahhâk'm, İbn Abbâs'tan rivayet ettiği şu sözdür. Bir şey satın aldığımda ne ka­zanacağımı bilir, sadece kazancını olan şeyi satardım. Bana hiç bir kötülük dokunmazdı ve bana fakirlik de gelmezdi.

İbn Cerîrj diğerlerinin, bu âyetin anlamı hakkında şöyle dedikle­rini nakleder : Şayet gaybı bilseydim, kıtlık senesi için bolluk senesinde hazırlık yapar, pahalıyı, ucuzu bilir ve ucuzdan onun için hazırlık ya­pardım. Sonra Allah Teâlâ onun, ancak Allah'ın azabından uyarıcı ve mü'minlere cenneti müjdeleyici olduğunu haber vermiştir. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurulur : «İşte Biz bunu (Kur'an'ı) muttakilere müjdeleyesin ve inâdçı kavmi uyarasm diye senin dilinle indire­rek kolaylaştırdık.» (Meryem, 97).

Bu bölümü tek başına aç →

190. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ burada, bütün insanları ve eşi Havva'yı Âdem (a.s.) den yarattığını sonra insanların o ikisinden çoğalıp yayıldığını haber veriyor. Nitekim başka âyetlerde şöyle buyurur: «Ey insanlar; doğrusu Biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanı-şasınız diye milletlere ve kabilelere ayırdık. Gerçekten, Allah katında en değerliniz; O'ndan en çok korkanınızdır.» (Hucurât, 13), «Ey insan­lar; sizi bir tek nefisten yaratan, ondan eşini vareden ve ikinizden birçok erkek ve kadın üreten Rabbınızdan korkun...» (Nisa, 1).

Bu âyet-i kerîme'de «Ondan da gönlünün ısınacağı (ve kendisinde huzur bulacağı) eşini vareden.» buyururken, başka bir âyette şöyle bu­yurmuştur : «Kendileri ile huzura kavuşacağınız kendi nefislerinizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet var etmesi de O'nun âyet-lerindendir.» (Rûm, 21). Kan-koca arasındaki sevgiden daha büyük bir sevgi ve ülfet, başka hiç bir çift arasında yoktur. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ sihirbazın, hilesi ile kan-koca arasını ayırmaya tevessül edebileceğini zikretmiştir.

«Eşini Örtüp bürüyünce (onunla münâsebette bulununca) o, hafîf bir yük yüklendi.» Bu, hamileliğin başlangıcıdır. Kadın bunda bir acı hissetmez. O ancak bir nutfe, sonra bir kan pıhtısı, sonra da biir çiğnem etdir.

«Onunla bir müddet gider gelirdi.» âyeti hakkında Mücâhid : Onu taşımaya devam etti, demiştir. Bu görüşün benzeri Hasan, İbrahim en-Nehaî ve Süddî'den de rivayet edilmiştir. Meymûn İbn Mihrân ise ba­basından rivayetle : Onu hafif bulurdu, demiştir. Eyyûb der ki: Böyle su olarak devam etti. Onunla kalktı ve oturdu. İbn Abbâs'tan rivayetle Avfî der ki: Böylece devam etti de, hâmile olup olmadığım anlayama­maktan şikâyet etti.

«Nihayet ağırlaşınca» yani hamileliği sebebiyle ağırlaşmca. Süddî der ki: Karnında çocuk büyüyünce. Karı-koca Rabları olan Allah'a: Eğer bize sâlih bir çocuk verirsen, diye dua ettiler. Âyetin tefsirinde, İbn Abbâs'tan rivayetle Dahhâk : Bunun bir hayvan olmasından kork* tular, demiştir. Ebu Buhterî ve Ebu Mâlik de : Onun bir insan olmaya­cağından korktular, demiştir. Hasan el-Basrî ise : Eğer bize bir çocuk verirsen, şeklinde açıklamıştır.

«Andolsun ki, şükredenlerden oluruz.» «Allah onlara sâlih bir çocuk verince; kendilerine verdiği şey hakkında Allah'a ortaklar koş­tular. Allah onların ortak koştukları şeyden münezzehtir.» âyetinde, müfessirler bir çok eser ve hadîs zikretmişlerdir. Biz de bunları zikre­dip içindekileri açıklayacak ve bu husustaki sahîh görüşü peşinden ge­tireceğiz Allah dilerse; ki güvenimiz O'nadır.

İmâm Ahmed Müsned'inde der ki: Bize Abdüssamed'in... Semü-re'den, onun da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayetine göre; Rasûlullah şöyle buyurmuştur : Havva doğurduğunda İblîs yaklaştı. Onun çocuğu yaşamıyordu. Çocuğuna Abdülhâris adını koy. Göreceksin yaşayacak, dedi. Havva, çocuğuna Abdülhâris adını koydu ve çocuk yaşadı. Bu, şeytânın telkini ve emri ile oldu. Hadisi bu şekliyle İbn Cerîr de, Mu-hammed İbn Beşşâr ve Bündâr kanalıyla Abdüssamed İbn Abdülvâris'-den rivayet etmiştir. Hadîsi bu âyetin tefsirinde Tirmizî, Muhammed İbn Müsennâ'dan, o da Abdüssamed'den rivayet etmiştir. Tirmizî der ki: Bu; hasen, garîb bir hadîstir. Sâdece Ömer îbn İbrahim'den riva­yetle biliyoruz. Bazıları hadîsi Abdüssamed'den rivayet etmişler ve Hz. Peygamber'e ulaştırmamışlardır. (Rivayetleri merfû' değildir.) Hadîsi Müstedrek'inde Abdüssamed'den merfû' olarak rivayet eden Hâkim; isnadı sahihtir, ancak Buhârî ve Müslim tahrîc etmemişlerdir, der. İmâm Ebu Muhammed İbn Ebu Hâkim de hadîsi tefsirinde Ebu Zür'a er-Râzî kanalıyla... Ömer İbn İbrahim'den merfû' olarak rivayet etmiş­tir. Aynı şekilde Hafız Ebu Bekr İbn Merdûyeh, tefsirinde bu hadîsi Şaz İbn Feyyaz kanalıyla Ömer İbn İbrahim'den merfû' olarak rivayet etmiştir.

Ben de derim ki: Hadîsin isnadında yeralan Şâz, HilâTdir. Şaz, lâkabıdır. Netice olarak bu hadîs üç yönden illetlidir :

1- Hadîsin râvîsi Ömer İbn İbrahim Basra'lıdır. İbn Maîn, onun güvenilir olduğunu söyler. Ebu Hâkim er-Râzî ise hüccet değildir, de­miştir. Fakat hadîsi İbn Merdûyeh, Mu'temer kanalıyla... Semüre'den merfû' olarak rivayet etmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

2- Hadîs, Semüre'nin sözü olarak rivayet edilmiştir. Merfû' ola­rak değil. Nitekim İbn Cerîr der ki: Bize İbn Abd'ül-A'lâ'nm... Semüre İbn Cündeb'den rivayetine göre o : Âdemoğluna Abdülhâris adını koy­du, demiştir.

3- Bizzat Hasan bu âyeti başka bir şekilde tefsir etmiştir. Şayet bu hadîs onun yanında Semüre'den merfû' olarak mevcûd olsaydı, baş­ka bir tefsire yönelmezdi.

îbn Cerîr der ki: Bize îbn Vekî'nin... Hasan'dan rivayetine göre; o, «Kendilerine verdiği şey hakkında Allah'a ortaklar koştular.» âyeti hakkında şöyle demiştir : Bu, bazı din sahipleri hakkında olup Âdem hakkında değildir.

Yine İbn Cerîr der ki: Bize Muhammed İbn Abd'ül-A'lâ'nın... Ha­san'dan rivayetine göre; o, «Kendilerine verdiği şey hakkında Allah'a ortaklar koştular.» âyetini kasdederek : Bununla Âdem'in soyu ve on­dan sonra onlardan şirk koşanlar kasdedilmiştir, demiştir. Yine İbn Ce-rîr'in Bişr kanalıyla... Katâde'den rivayetine göre; Hasan şöyle der­miş : Onlar, yahûdî ve hıristiyanlardır. Allah onlara çocuklar vermiş, onlar da yahûdîleştirmiş ve hıristiyanlaştırmışlardır. Bütün bunlar, Hasan'ın âyeti bu şekilde tefsir ettiğine dâir sıhhatli isnâdlardır. Bu, tefsirlerin (açıklamaların) en güzeli ve âyetin hamledildiği mânâZann en uygunudur. Bütün bunlar, sana gösteriyor ki; yukardaki hadîs sa­habe üzerinde mevkuftur, ve onu kitab ehlinin, Kâ'b, Vehb İbn Mü-nebbih ve başkaları gibi îmân etmiş olanlarından almış olması muhte­meldir. Nitekim ilerde açıklaması gelecektir. Şu kadar var ki biz, ha­dîsin merfû' olması ukdesinden kurtulmuş oluyoruz. En doğrusunu Al­lah bilir.

Bu.hususta vârid olan eserlere gelince : Muhammed İbn İshâk İbn Yessâr'ın Dâvûd İBh Husayn kanalıyla... İbn Abbas'tân rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Havva, Âdem (a.s.) için çocuklar doğurmuş ve onları Allah'ın kulu sayarak Abdullah, Ubeydullah ve benzeri isimler koy­muştu. Fakat onlara ölüm isabet etmiş ve ölmüşlerdi. İblîs, Havva ile Âdem'e gelmiş ve : Şayet siz, vermiş olduğunuz isimlerden başka bir isim koyarsanız, muhakkak yaşar, demişti. Havva, bir erkek çocuk doğurmuş adını da Abdülhâris koymuşlardı. İşte bu hususta Allah Teâlâ: «O'dur, sizi bir tek nefisten yaratan... Kendilerine verdiği şey hakkın­da Allah'a ortaklar koştular...» âyetlerini indirdi.

İbn Abbâs'tan rivayetle Avfî der ki: Allah Teâlâ'nın : «O'dur, sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da gönlünün ısınacağı eşini vareden. Eşini örtüp bürüyünce; o, hafif bir yük yüklendi ve onunla, bir müddet gider gelirdi.» âyeti Âdem hakkındadır. Havva, hamile kalıp kalmadı­ğından şüphe etmişti. «Nihayet ağırlaşınca karı-koca Rabları olan Al­lah'a : Eğer bize düzgün bir çocuk verirsen; andolsun ki şükredenler--den oluruz.» diye dua ettiler. Şeytân ikisine gelip : Sizin için ne doğa­cak bilir misiniz? Ya da; sizin yavrunuzun hayvan olup olmayacağım biliyor musunuz? diye sordu, bâtılı onlara süsledi. Muhakkak o apaçık bir saptırıcı, dalâlete düşürücüdür. Bundan önce Havva, iki çocuk do­ğurmuş ve ikisi de ölmüştü. Şeytân onlara : Eğer siz, ona benim adımı koymazsanız eksiksiz ve düzgün olarak doğmaz, önceki ikisinin öldüğü gibi o da ölür, dedi. Bunun üzerine çocuklarına Abdülhârîs adını koydu­lar. İşte Allah Teâlâ'nın : «Allah onlara düzgün bir çocuk verince; ken­dilerine verdiği şey hakkında Allah'a ortaklar koştular.» kavli ile kasde-dilmiş olan husus budur.

Abdullah İbn el-Mübârek'in Şerik kanalıyla... «Allah onlara düz­gün bir çocuk verince; kendilerine verdiği şey hakkında Allah'a ortak­lar koştular.» âyeti hakkında, İbn Abbâs'tan rivayetine göre; o, şöyle der : Allah Teâlâ buyurur ki: «O'dur, sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da gönlünün ısınacağı eşini vareden. (Âdem) eşini örtüp bü­rüyünce; o, hafîf bir yük yüklendi.» İblîs —Allah ona la'net etsin — ikisine gelip : Muhakak ben, sizi cennetten çıkaran arkadaşınızım. Ya bana itaat edersiniz, ya da boynuzumu şöyle şöyle yaparım. Senin kar­nını yarar ve (içindekini, hâmile kaldığın şeyi) çıkarırım. Şöyle yapa­rım, böyle yaparım, deyip onlan korkuttu ve şöyle devam etti: Ona Abdülhâris adını koyun. Âdem ve Havva, ona itaat etmemekte diretti­ler de çocuk ölü olarak doğdu. Sonra Havva, ikinci kere hamile kaldı. Şeytân yine ikisine gelip : Ben şöyle şöyle yapan arkadaşınızım. Ya şöyle yaparsınız ya da ben şöyle şöyle yaparım, deyip onları korkuttu. Yine ona itaat etmemekte direndiler ve çocuk ölü olarak doğdu. Sonra Havva üçüncü defa hâmile kaldı ve yine şeytân ikisine gelip onlara daha ön­ce söylediklerini söyledi. Bu sefer onlan çocuk sevgisi kaplayıp (çocuk sevgisi gâlib gelip) ona Abdülhâris adını koydular. İşte Allah Teâlâ'nın : «Kendilerine verdiği şey hakkında Allah'a ortaklar koştular» sözünün maksadı budur. Bu eseri İbn Ebu Hatim rivayet etmiştir.

Bu hadîsi İbn Abbâs'tan; onun arkadaşlanndan Mücâhid, Saîd İbn Cübeyr ve İkrime gibi bir grup ile ikinci tabakadan Katâde, Süddî, Selef ten birçoğu ve haleften bir grup ve müteahhir müfessirlerden çok­luk itibariyle sayılamayacak bir cemâat rivayet etmiştir. En doğrusu­nu Allah bilir ya bu rivayet ehlinden alınmış gibidir. Übeyy İbn Kâ'b'ın rivayetine göre; îbn Abbâs şöyle demiştir: Havva böyle yapmadı da ço­cuğu doğurdu ve çocuk öldü. Sonra yine hâmile kaldı ve şeytân bir ön­ceki söylediğinin aynını söyledi. Havva bunu yapmadı. Sonra üçüncü kere hâmile kaldı ve şeytân kendisine gelip: Ya bana itaat edersin, çocuğun kurtulur; ya da o hayvan olur, dedi. Böylece ikisini korkuttu da ona itaat ettiler.

Bu ifâdelerin, ehl-i kitab'm haberlerinden olduğu —en doğrusunu Allah bilir— açıkça görülmektedir. Allah Rasûlü (s.a.) nden rivayet edilen sahîh bir hadiste o: Kitab ehli bize bir şey rivayet ettiklerinde onları ne doğrulayınız, ne de yalanlayınız, buyurmuştur. Onların ha­berleri, üç kısımdır : Bir kısmı var ki Allah'ın kitabından ve Rasûlünün sünnetinden olan bir delilin delaletiyle onun sahîh olduğunu biliriz. Bir kısım da var ki kitab ve sünnetten onun hilâfına delil olmakla ya­lan olduğunu biliriz. Üçüncü bir kısım vardır ki; onlardan bahsedil­memiştir. İşte Allah Rasûlü (s.a.) nün ; İsrâiloğuUarından rivayet edi­niz. Bir beis yok, buyurmak suretiyle rivayetine izin verdiği kısım budur. Onları ne doğrulayınız, ne de yalanlayınız, hadîsiyle doğrulan­mayacak ve yalanlanmayacak olan kısım da budur. İşte bu eser, ikinci veya üçüncü kısımdan olup bunda şüphe vardır. Bunları eğer bir sahâbî veya tabiî rivayet ediyorsa; onun, üçüncü kısımdan olduğuna inanıyor demektir. Bize gelince; biz bu konuda Hasan el-Basrî —Allah ona rah­met eylesin— nin mezhebi üzereyiz. O da şudur : Âyetteki bu ifâdeler­den maksad, Âdem ve Havva değildir. Bunlardan maksad; ancak onun soyundan olan müşriklerdir. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ : «Onların ortak koştukları şeyden Allah münezzehtir.» buyurmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

198. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ; burada müşrikleri ayıplamakta ve yermektedir. Onlar, Allah ile beraber O'nun dışında eşlere, putlara tapınışlardır. Halbuki bunlar; Allah'ın yaratıklarıdır, yetiştirilmişlerdir, yapılmışlardır. Hiç bir şeye sahip değillerdir, ne zarar ne de fayda verebilirler, kendilerine tapanlara yardım edemezler. Bilakis onlar, cansızdırlar hareket ede­mezler, işitemezler ve göremezler; Onlara tapanlar; kulakları, gözleri, güçleri ve kuvvetleri ile onlardan daha mükemmeldirler. Bu sebepledir ki: «Kendileri —yaratılmışken— bir şey yaratamayan şeyleri mi ortak koşuyorlar?» Tapınılan şeylerden bir şey yaratmayan ve buna güç ye-tiremeyen şey ile mi O'na şirk koşuyorsunuz? buyurmuştur. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette : «Ey insanlar; size bir misâl verilmekte­dir. Şimdi onu dinleyin : Şüphesiz ki sizin; Allah'ı bırakıp ta taptık­larınız bir araya gelseler, bir sinek bile yaratamazlar. Ama sinek onlar­dan bir şey kapsa, onu kurtaramazlar. İsteyen de âciz, istenen de. On­lar Allah'ı gereği gibi takdir edemediler. Muhakkak ki Allah; Kuvvet­lidir, Güçlüdür.» (Hacc, 73-74) buyurmak suretiyle, onların ilâhları­nın hepsi toplanmış olsalar da, bir sineği bile yaratmaya güçlerinin yet­meyeceğini haber vermiştir. Bilakis şayet sinek onların yiyeceklerinden küçük bir şey alıp uçsa, bunu ondan kurtarmaya da güçleri yetmez. Sıfatı ve hali böyle olana nasıl olur da rızık versin ve yardım istensin diye ibâdet edilebilir? Bu sebepledir ki Allah Teâlâ : «Kendileri —yara­tılmışken— bir şey yaratamayan şeyler...» buyurmuştur. Bilakis onlar yaratılmışlar, yapılmışlardır. Nitekim İbrahim Halîl de: «Yonttuğu­nuz şeylere mi tapıyorsunuz?» (Saffât, 95) demişti.

«Halbuki bunlar ne onlara (kendilerine ibâdet edenlere) yardım edebilir, ne de (kendilerine bir kötülük yapmak isteyenlere karşı) ken­dilerine bir yardımları olabilir.» Nitekim İbrahim Halîl (a.s.) kavminin putlannı kırmış, onlara ağır hakaretler etmişti. Allah Teâlâ : «Nihayet üzerlerine yürüyüp sağıyla vurdu.» (Saffât, 93) âyetinde bunu haber vermektedir. Başka bir âyette de şöyle buyurur : «Hepsini paramparça edip içlerinden büyüğünü ona baş vursunlar diye sağlam bıraktı.» (En­biyâ, 58). Allah Rasûlü (s.a.) Medine'ye geldiğinde, genç bir müslüman olan Muâz İbn Amd İbn Cemûh ve Mûâz İbn Cebel (r.a.) geceleyin müşriklerin putlarını gizlice alır, onlan kırar, telef eder, kavimleri bu­nunla ibret alsın ve kendi kendilerine dönerek düşünsünler diye onları dul kadınlara yakacak olarak verirlerdi. Kavminin seçkinlerinden olan Amr İbn Cemûh'un bir putu vardı. Ona tapınır ve onu temizlerdi. On­lar, geceleyin o putu tepesi üstüne çevirir, pisliğe bularlardı. Amr İbn Cemûh gelir ona yapılanı görür, yıkayıp temizler ve yanına bir kılıç koyarak : Şundan yardım al, sununla yardımlaş, derdi. Onlar tekrar yaptıklarına dönerler. O da aynı şekilde yapardı. Nihayet bir gün onu aldılar. Ölü bir köpek eniği ile birlikte bir ipin ucuna bağlayıp bir ku­yuya sallandırdılar. Amr İbn Cemûh gelip bunu görünce baktı, anladı ki üzerinde olduğu din bâtıldır, şöyle dedi: Allah'a yemin olsun ki sen, ta'zîm edilen bir ilâh olsaydın; elbette bir köpekle birlikte bir ipte beraber asılı olmazdın. Sonra müslüman oldu, hem de ne güzel müs­lüman. Uhud günü de şehîd edildi. Allah ondan razı olsun ve onu hoş-nûd eylesin. Firdevs cennetini onun durağı kılsın.

«Onları doğru yola çağırsanız da; size uymazlar...» Bu putlar, ken­dilerine duâ edenin duasını işitmezler. Onların yanında onlara duâ eden ile onu atan birdir, eşittir. Nitekim İbrahim (a.s.) : «Babacığım; işit­meyen görmeyen ve sana bir faydası olmayan şeylere niçin tapıyor­sun?» (Meryem, 42) demişti. Sonra Allah Teâlâ onların (putların) ken­dilerine ibâdet edenler gibi kullar olduklarım, onlar gibi yaratılmış ol­duklarını zikreder. Bilakis insanlar, onlardan daha kâmildirler. Çünkü onlar işitir, görür, elleriyle tutar yakalarlar. Halbuki onlar, bunlardan hiç birini yapmazlar.

«Çağırın ortaklarınızı...» Bana karşı onlardan yardım isteyin, beni bir göz açıp kapayacak kadar bile geri bırakmayın, bütün gücünüzü kullanın. «Elinizden gelirse; bana tuzak kurun ve göz açtırmayın. Mu­hakkak ki benim dostum kitabı indirmiş olan Allah'tır ve O, sâlihleri dost edinir.» Allah bana yeter. O benim yardımcımdır. Ben, O'na da­yanırım ve O'na iltica ederim. Dünyada ve âhirette O'dur benim dos­tum. O, benden sonraki her sâlih kişinin dostudur. Bu, Hûd (a.s.) un kavmi kendisine : «İlâhlarımızdan biri seni fena çarpmış.» dediklerin­de onlara söyledikleri gibidir ki; o şöyle demiştir : «Doğrusu ben, Allah'ı şâhid tutuyorum, siz de şâhid olun ki, sizin Allah'tan başka şirk koş-tuğunuz şeylerden ben uzağım. Hepiniz birlikte tuzak kurun bana, son­ra da hiç müsâade etmeyin. Ben sâdece benim de, sizin de Rabbınız olan Allah'a dayanıp güvendim. Yürüyen hiç bir canlı yoktur ki; O, alnın­dan tutmasın. Elbette doğru yoldadır senin Rabbm.» (Hûd, 54-56). İbrâhîm Halîl de şöyle demişti: «(Neye tapmış olduğunuzu görüyor mu­sunuz? Siz ve geçmiş atalarınız. Doğrusu onlar düşmanımdır. Ancak âlemlerin Rabbı müstesna ki O, yaratmıştır beni. Ve beni doğru yola O eriştirir...» (Şuarâ, 75-78). «Hz. İbrâhîm (a.s.) babasına ve kav­mine de şöyle demişti: Şüphesiz ben, sizin taptığınız şeylerden uzağım. Beni yaratan müstesna şüphesiz ki O, beni hidâyete iletecektir. Ve onu, ardından îmân edeceklere devamlı kalacak bir mîrâs olarak bırakın. Belki artık doğru yola dönerler.» (Zuhruf, 26-28).

Allah Teâlâ'nın : «Onu bırakıp ta taptıklarınız ise...» âyeti, daha önce geçen kısmı te'kîd içindir. Ancak bu, hitâb sîgası iledir. Orada ise gayb (üçüncü şahıs) sîgası ile idi. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ : «Size yardım edemedikleri gibi, kendilerine de yardım edemezler.» bu­yurmuştur.

Allah Teâlâ'nın : «Onları hidâyete çağırsanız; duymazlar bile. On­ları sana bakar görürsün, ama görmezler ki.» âyeti : «Onları çağırsanız, çağırmanızı işitmezler.» (Fâtır, 14) âyeti gibidir. Allah Teâlâ : «Onları sana bakar görürsün, ama görmezler ki.» âyetinde, «Onlar sana bakar.» buyurmuştur ki; onlar cansız oldukları halde, bakıyormuş gibi tasvir edilmiş, resmedilmiş gözlerle seni karşılar, sana bakarlar. Bu sebep­ledir ki onlara, akıllılara davranıldığı gibi davranmıştır. Zîrâ onlar, in­san gibi tasvir edilmiş resimlerdir. Böylece «Onları sana bakar görür­sün.» âyetinde, onlar hakkında aklı olanlar (akıl sahipleri) hakkında kullanılan zamîr kullanılmıştır. Süddî, burada müşriklerin kasdedildi-ğini söyler ki; Mücâhid'den de bu görüşün benzeri rivayet edilmiştir. Ancak birinci görüş daha evlâ olup İbn Cerîr bunu tercih etmiştir. Ka-tâde'nin kavlî de böyledir.

Bu bölümü tek başına aç →

200. Âyetin Tefsiri

«Sen; affı tut.» âyeti hakkında İbn Abbâs'tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha der ki : Burada şu anlam kasdediliyor : Onların mallarından sa­na getirdiklerini ve istemeden sana geleni al. Bu hüküm Berâe sûre­sinde sadakaların (zekâtın) farzlan ve açıklamaları inzal olunmazdan önce idi. Bu açıklama SüddTnindir, İbn Abbas'tan rivayetle Dahhâk «Sen; affı tut.» âyetini; fazlasını infâk et, şeklinde tefsir etmiştir. Saîd İbn Cübeyr ise İbn Abbas'tan onun «Sen, af yolunu tut.» âyetinde kelimesinin fazlalık anlamına olduğunu söyle­miştir.

«Sen; affı tut.» âyeti hakkında Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eslenı şöyle der : Allah Teâlâ, peygamberine müşrikleri on sene af ve müsa­maha ile karşılamasını emretti. Bilâhare onlara sert davranmayı em­retmiştir. İbn Cerîr bu görüşü tercih eder. Birçoklarının «Sen; affı tut.» âyeti hakkında Mücâhid'den rivayetlerine göre; o, şöyle demiştir : İnsanların huy ve amellerini fazla araştırmaksızın sen, af yolunu tut. Hişâm İbn Arûbe'nin babasından rivayetine göre; Allah Teâlâ, elçisi (s.a.) ne insanların huylarında af yolunu tutmasını emretmiştir. Başka bir rivayette ise o, şöyle demiştir : Onların huylarından sana yumuşak geleni al.

Buhârî'nin Sahîh'inde Hisara kanalıyla... Abdullah İbn Zübeyr'-den rivayete göre; o, şöyle demiştir : Allah Teâlâ «sen» insanların huy­larında, «affı tut.» âyetini indirmiştir. Başka bir rivayette hadîsin is­nadı Hişâm kanalıyla... İbn Ömer'den; diğer bir rivayette ise Hişâm kanalıyla... Âişe'den şeklindedir. Bu rivayetlere göre; İbn Ömer ve Âişe de bunun bir benzerini söylemişlerdir. En doğrusunu Allah bilir. Saîd İbn Mansûr'un Ebu Muâviye kanalıyla... İbn Zübeyr'den rivaye­tine göre; o : «Sen, affı tut.» âyeti hakkında : Allah'a yemîn olsun ki, insanların huylarında onlarla birlikte olduğum sürece onların huyla­rında af yolunu tutacağım, demiştir. Bu, görüşlerin en meşhuru olup İbn Cerîr ve İbn Ebu Hâtim'in birlikte rivayet ettikleri şu hadîs de buna şehâdet etmektedir: Bize Yûnus'un... Ümeyy (İbn Rabîa el-Mu-râdî es-Sayrafî) den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Allah Teâlâ peygamberi (s.a.) ne : «Sen, affı tut, ma'rûfu emret ve câhillerden yüzçevir.» âyetini indirdiğinde Allah Rasûlü (s.a.) : Ey Cibril, bu ne­dir? diye sordu. O şöyle dedi: Allah Teâlâ, sana haksızlık edeni bağış­lamam, seni mahrum edene vermeni ve sana gelip gitmeyi kesenlere gitmeni emretmektedir. Hadîsi İbn Ebu Hatim kitabet yoluyla, Ebu Yezîd el~Karâtîsî vasıtasıyla... Şa'bî'den rivayet etmiştir. Ancak her halükârda bu hadîs mürseldir. Muhtelif kanallardan bu hadîse şâhid olacak bir hadîs rivayet edilmiştir. Hadîs Câbir ve Kays İbn Sa'd İbn Ubâde'den merfû' olarak rivayet edilmiş olup her iki hadîsi de İbn Merdûyeh müsned olarak zikreder

İmam Ahmed der ki: Bize Ebu Muğîre'nin... ükbe İbn Âmir (r.a.) den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Allah Rasûlü (s.a.) ne kavuş­tum, söze ilk ben başlayıp elini tuttum ve : Ey Allah'ın elçisi, bana amellerin en faziletlisini haber ver, dedim. Şöyle buyurdu : Ey Ukbe, sana gelip gitmeyi kesene git, seni mahrum edene ver, sana haksızlık edenden yüz çevir. Hadîsin bir benzerini Tirmizî de, Ubeydullah İbn Zahr kanalıyla Ali İbn Yezîd'den rivayet etmiş ve hasen olduğunu söy­lemiştir. Ben derim ki: Ali İbn Yezîd ve Şeyhi Kasım Ebu Abdurrah-mân zayıftırlar.

Buhârî der ki: «Sen, affı tut, ma'rûfu emret ve câhillerden yüzçe­vir.» âyetindeki kelimesi, ma'rûf anlamındadır. Bize Ebu Yemmân'ın... İbn Abbâs'tan rivayetine göre; o, şöyle anlatmıştır : Uyeyne İbn Hasan İbn Huzeyfe geldi ve kardeşi oğlu Hürr İbn Kays —Hz. Ömer'in kendine yakın arkadaş edindiklerinden idi— in yanına müsâfir oldu. Genç olsun, orta yaşlı olsun Kurrâ, Ömer'in meclis ar­kadaşları idiler. Uyeyne, kardeşi oğluna : Ey kardeşim oğlu, senin emir yanında bir merteben var. Bana onun yanına girmek üzere izin iste, dedi. İbn Abbâs şöyle devam ediyor: Hürr, Uyeyne için izin istedi, Ömer ona izin verdi. Ömer'in yanına girdiğinde : Ey, Hattâb'ın oğlu, Allah'a yemîn olsun ki, sen bize çok vermiyor ve aramızda adaletle hük­metmiyorsun, dedi. Ömer, o kadar öfkelendi ki; az kalsın ona bir kö­tülük yapacaktı. Hürr kendisine : Ey mü'minlerin emîri, Allah Teâlâ peygamberi (s.a.) ne : «Sen, affı tut, ma'rûfu emret ve câhillerden yüz-çevir.» buyurmuştur. Bu ise, câhillerdendir, dedi. Allah'a yemîn olsun ki; Hürr kendisine bu âyeti okuduğunda Ömer niyyetinden vazgeçti. Zîrâ o, Allah'ın kitabına karşı teenni sahibi idi. Hadîsi sâdece Buhârî tahrîc etmiştir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Yûnus İbn Abd'ül-A'lâ'nın kırâet yo­luyla... Abdullah İbn Nâfi'den rivayetine göre; Salim İbn Abdullah İbn Ömer Şam ahâlîsinin içinde çan bulunan bir kervanına uğramış ve : Muhakkak bu, yasaklanmıştır, demişti. Onlar : Biz bunu senden daha iyi biliriz. Mekruh olan, ancak büyük çıngırak çanıdır. Ama bunun gi­bisinde bir beis yoktur, dediler de Salim sustu ve : «Câhillerden yüz-çevir.» dedi.

Buhârî'nin; örf kelimesi, ma'rûf anlamınadır sözünü, Urve İbn 2ü-beyr, Süddî, Katâde, İbn Cerîr ve bir çokları açıkça belirtmişlerdir. İbn Cerîr'in naklettiğine göre; şöyle denilirmiş : &jU-_» . \ij\t-_?* Ü^t^üJy) Örf, arif ve arife kelimeleri hep ma'rûf anlamındadır. İbn Cerir söyle devam eder : Allah Teâlâ peygamberi (s.a.) ne, kullarına ma'rüfu em­retmesini buyurmuştur ki; bunun içine bütün taâtlar girer. Ona câhil­lerden yüzçevirmesini de emretmiştir. Bu, her ne kadar peygamberi (s.a.) ne bir emir ise de zulmedip haddi aşmaları ihtimâline binâen ya­ratıklarını terbiyeden ibarettir. Değilse bu, Allah'ın haklarından vâcib olan bir hakkı bilmeyenden yüzçevirme; Allah'a küfreden ve O'nun bir­liğini bilmeyeni bağışlama değildir. Zîrâ onlar, müslümanlara düşman­dırlar.

Saîd İbn Ebu Arûbe, «Sen, affı tut, ma'rûfu emret ve câhillerden yüz çevir.»? âyeti hakkında Katâde'nin şöyle dediğini nakleder : Bu, Al­lah'ın peygamberi (s.a.) ne emrettiği ve irşâd buyurduğu huylardır.

Âlimlerden birisi şöyle der : İnsanlar iki kısımdır: Bir kısım, iyilik edenlerdir. Onların ihsanından sana geleni al. Ona gücünün yeteceğin­den fazlasını ve onu sıkıştıracak olanı yükleme. İkinci kısım, kötülük sahipleridir. Onlara ma'rûfu emret. Eğer sapıklık üzere devam eder, sana karşı gelir ve bilgisizlikte ısrar ederlerse, ondan yüzçevir. Belki bu, onun hilesini geri çevirir. Nitekim Allah Teâlâ, başka âyetlerde şöy­le buyurur : «Sen, kötülüğü en güzelle defet. Onların nitelendirmekte olduklarım Biz çok daha iyi biliriz. Ve de ki: Rabbım; şeytânların kış­kırtmalarından sana sığınırım. Rabbım, onların huzurunda bulunmalanndan sana sığınırım.» (Mü'minûn, 96-98), «İmlikle kötülük bir ol­maz. Sen, fenalığı en iyi şekilde sav. O zaman göreceksin ki; seninle ara­sında düşmanlık bulunan kişi, yakın bir dost gibi oluvermiştir. Bu, an­cak sabredenlere vergidir. Ve bu, ancak o büyük hazzı tadanlara ver­gidir. Şeytân seni bir vesvese ile dürtecek olursa; Allah'a sığın. Doğ­rusu O, Semî', Alîm olanın kendisidir.» (Fussilet, 34 - 36). Bu sûrede ise: «Şeytân seni dürtecek olursa; hemen Allah'a sığın. Çünkü O, gerçekten Semî'dir, Alimdir.» buyuruyor. Bu üç âyet; A'râf, Mü'minûn ve Secde sûrelerinde bulunmaktadır, dördüncüsü yoktur. Allah Teâlâ bunlarda insanlardan âsî olanlara ma'rûf ile, en güzel olanıyla muamelede bu­lunma yolunu gösteriyor. Allah'ın izni ile bunlar kişiyi içinde bulundu­ğu temerrüd ve isyandan alıkoyacaktır. Bu sebepledir ki: «O zaman gö­receksin ki; seninle arasında düşmanlık bulunan kişi yakın bir dost gibi oluvermiştir.» (Fussilet, 34)- buyurmuştur. Sonra Allah Teâlâ, cin şey­tânlarından kendisine sığınılma yolunu gösteriyor. Zîrâ onun kötülüğü­nü senden bir insan engelleyemez. Muhakkak ki o, senin helakini ve bütünüyle yok olmanı istemektedir. Zîrâ o, senin için ve senden önceki atalann için apaçık bir düşmandır.

İbn Cerîr : «Şeytân seni dürtecek olursa...» âyetinin tefsirinde der ki: Şeytândan, senin câhillerden yüz çevirmeni engelleyecek ve seni onlara karşılık vermeye sevkedecek bir öfke gelirse «Hemen Allah'a sı­ğın.» Onun dürtmesinden hemen Allah'a sığınıp O'na iltica et. «Çünkü O, gerçekten Semî'dir.» Çünkü Allah; şeytânın dürtmesinden dolayı senin kendisine sığındığını, câhilin sana karşı bilgisizliğini, onun dürt­mesinden dolayı kendisine olan ilticayı, yaratıkların diğer sözlerini en iyi işitendir. O'na hiç bir şey gizli kalmaz. Şeytânın dürtmesinin sen­den neleri alıp götürdüğünü ve yaratıklarının diğer işlerini en iyi bi­lendir.

Abdurrahnıân İbn Zeyd İbn Eşlem der ki: «Sen, affı tut, ma'rûfu emret ve cahillerden yüzçevir.» âyeti nazil olduğunda; Allah Rasûlü (s.a.) : Ey Rabbım; öfke halinde nasıl davranalım? dedi de Allah Teâlâ: «Şeytân seni dürtecek olursa; hemen Allah'a sığın. Çünkü O, gerçek­ten Semî'dir, Alîm'dir.» âyetini indirdi.

Ben de derim ki: İstiâze'nin başında da geçen bir hadîste şöyle anlatılır : İki kişi Hz. Peygamber (s.a.) in huzurunda birbirlerine söv­müşler ve biri diğerine o kadar kızmış ki burun delikleri öfkeyle açılıp kapanmaya başlamış. Allah Rasûlü (s.a.) : Ben öyle bir kelime biliyo­rum ki; şayet onu söyleseydi kızgınlığı mutlaka giderdi: «Mel'ûn şey­tândan Allah'a sığınırım.» buyurdu. Bu kelime o kişiye söylendi de : Ben, deli değilim. (Bende bir delilik yoktur), dedi. Âyette geçen

) kelimesi fesâd anlamınadır. Bu fesâd; ister bir öfke ile, ister başka bir sebeple meydana gelmiş olsun farketmez. Allah Teâlâ bir âyette : «Kullarıma de; en güzel olanı söylesinler. Doğrusu, şeytân ara­larını açmak ister...» (İsrâ, 53) buyuruyor. Âyetteki keli­mesi kötülükten sığınmadır. kelimesi ise, hayır istemede (Allah'a) sığınma anlamında kullanılır.

Biz, bu tefsirin başında istiâze ile ilgili hadîsleri vermiştik. Burada tekrânna gerek görmüyoruz.

Bu bölümü tek başına aç →

202. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ burada emrettiklerine itaat eden, yasakladıklarını ter-keden muttaki kullarım zikrediyor. Onlar : «Şeytân tarafından bir ves­veseye uğrayınca, iyice düşünürler.» Âyette geçen kelime­sini diğerleri şeklinde okumuşlardır ki bu hususta bir de hadîs vârid olmuştur. Her ikisinin de meşhur kırâet olup aynı anlamda olduğu da, aralarında fark bulunduğu da söylenmiştir. Bazıları bu ke­limeyi Öfke, ile, bazıları da günâha niyyet ile, diğer bazıları da günâh işlemekle tefsir etmişlerdir. İşte bu müttakî kişiler, şeytân tarafından bir vesveseye uğratıldıklarında : «(Allah'ın, azabını, bol sevabını, va'-dini, tehdidini) düşünürler.» Tevbe eder, Allah'a iltica eder ve kısa,yol-dan O'na dönerler de «Bir de bakarsın ki (gerçeği) görürler.» Doğru yola girerler ve içinde bulundukları durumdan uzaklaşırlar.

Burada Hafız Ebu Bekr İbn Merdûyeh'in zikrettiği bir hadîsi ve­relim : O der ki: Muhammed İbn Amr'ın... Ebu Hüreyre (r.a.) den ri­vayetine göre; o, şöyle demiştir: Kendisinde delilik (cinnet) olan bir kadın, Hz. Peygamber (s.a.) e geldi ve : Ey Allah'ın elçisi; Allah'a duâ et de bana şifâ versin, dedi. Hz. Peygamber : Dilersen Allah'a duâ ede­yim sana şifâ versin, dilersen sabret ve senin hakkında hesâb görme­sin, buyurdu. Bunun üzerine kadın : Bilakis sabrederim de üzerime hesâb olmasın, dedi. Bu hadîsi, Sünen sahiplerinden bir' çoğu rivayet et­mişlerdir. Onlarda yeralan hadîsin ifâdeleri şöyledir : Kadın : Ey Al­lah'ın elçisi; ben sar'aya tutuluyorum, rüsvây oluyorum. Allah'a duâ et de bana şifâ versin, dedi. Hz. Peygamber : Dilersen Allah'a duâ ede­yim sana şifâ versin. Dilersen sabret, cennet senin olsun, buyurdu. Bu­nun üzerine kadın: Bilâkis sabredeyim de cennet benim olsun. Fakat Allah'a duâ et de ben rüsvây olmayayım, (üstüm başım açılmasın.) dedi. Hz. Peygamber ona duâ etti de artık üstü başı açılmaz oldu. Ha­dîsi Hâkim de Müstedrek'inde tahrîc etmiş, Buharı ve Müslim'in şart­larına göre sahîh olduğunu, ancak Buhârî ile Müslim'in tahrîc etme­diklerini söylemiştir.

Hafız İbn Asâkir; tarihinde Amr İbn Câmi'nin hal tercümesinde anlatır ki; bir genç, mescidde çokça ibâdet ederdi. Bir kadın ona âşık olup kendine davet etti. Kadın ısrar edince sonunda genç, onunla bir­likte eve gireyazdı. Ve : «Muhakkak ki, takvaya erenler; onlar şeytân tarafından bir vesveseye uğrayınca, iyice düşünürler. Bir de bakarsın ki (gerçeği) görürler.» âyetini hatırladı ve bayılıp düştü. Sonra ayıldı ve tekrar bayılarak öldü. Ömer gelip babasına ta'ziyede bulundu. Gecele­yin dcfnedilmişti. Ömer gidip yamndakilerle birlikte kabri üzerinde namaz kıldı sonra ona : Ey genç; «Rabbının huzurunda durmaktan kor­kan kimseye iki cennet vardır.» (Rahman, 46) diye nida etti. Genç, kabrin içinden ona şöyle cevab verdi: Ey Ömer; Rabbım cennette o ikisini bana iki kere verdi. «Muhakkak ki saçıp savuranlar, şeytânlarla kardeş olmuşlardır.» (İsrâ, 27) âyetinde de işaret buyurulduğu üzere «Onların (insanlardan olan şeytân) kardeşleri (onlara tâbi olanlar, on­lara kulak verip dinleyenler, onların emirlerini kabul edenler) ise on­ları azgınlığa sürüklerler. (Şeytânlar onlara günâhlar için yardım edip günâhları onlara kolaylaştırıp süslerler.)» İbn Kesîr âyette geçen ( r+>j£j ) kelimesinin kökünün; fazlalık, fazlalaştırma, arttırma

anlamında olduğunu söyler. Buna göre anlam şöyle oluyor : Onların az­gınlıklarını, yani bilgisizlik ve beyinsizliklerini artırırlar.

«Sonra da (yakalarım) bırakmazlar.» Şeytânlar yardım eder. İn­sanlar, bunları yapmalarında asla kusur etmezler. Nitekim Ali İbn Ebu Talha, «Kardeşleri ise onları azgınlığa sürüklerler, sonra da (yakala­rını) bırakmazlar.» âyeti hakkında İbn Abbâs'm şöyle dediğini nakle­der : Ne insanlar işlemekte oldukları kötülüklerde kusur eder, geri du­rur ve ne de şeytânlar onları bundan alıkoyar. Avffnin İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre; o, «Kardeşleri ise onları azgınlığa sürüklerler, sonra da (yakalarını) bırakmazlar.» âyetinde kasdedilenlerin, cinler olduğunu söylemiştir. Onlar, insanlardan olan dostlarına fısıldarlar

«Sonra da (yakalarını) bırakmazlar.» Böyle yapmaktan bıkıp usanmaz­lar. Süddî ve diğerleri de böyle demişlerdir. Şeytânlar, insanlardan olan dostlarına yardımcı olur, kötülükte onlara destek olmaktan asla usan­mazlar. Zîrâ bu; onların seciyesi, tabiatıdır. Bunda asla zaaf göstermez ve ara vermezler. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette : «Bilmiyor musun ki, kâfirlerin üzerine onları kışkırtan şeytânlar gönderdik.» (Meryem, 84) buyurmuştur. İbn Abbâs ve başkaları ise burayı şöyle anlamaktadırlar : Onları ma'siyetlere sürüklerler.

Bu bölümü tek başına aç →

203. Âyetin Tefsiri

((Sen, bir tane yapsaydın ya?» âyeti hakkında İbn Abbâs'tan ri­vayetle Ali İbn Ebu Talha der ki: Bir tane olsaydın ya? Başka bir se­ferinde ise : Bir tane yapsaydın ya? demiştir.

İbn Cerîr der ki: Abdullah İbn Kesîr'den, onun da Mücâhid'den rivayetine göre; o, «Onlara bir âyet getirmediğin zaman, derler ki: Sen, bir tane yapsaydın ya?» âyeti hakkında şöyle demiştir : İrticalen, dü­şünmeden ve hazırlanmadan bir tane yapsaydın ya? Onlar dediler ki: Sen, onu kendinden çıkarsan ya. Katâde, Süddî ve Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem de böyle söylemiş olup İbn Cerîr bu görüşü tercih et­miştir. Avfî ise İbn Abbâs'tan buranın anlamını: Allah Teâlâ'dan bir tane alsaydın ya? şeklinde rivayet etmiştir. Dahhâk da burayı şöyle anlamaktadır: Sen, bir tane alıp gökten getirseydin ya?

«Onlara bir âyet getirmediğin zaman...» âyetindeki ( öVI ) ke­limesi, mucize ve harikulade şey anlamındadır. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette : «Dilersek, onlara gökten bir âyet indiririz de ona bo­yunları eğik kalır.»' (Şuarâ, 4) buyurmuştur. Onlar, Rasûlullah (s.a.) a : Bizim görmemiz ve inanmamız için âyetler (mucizeler) istemede kendini zorlaşan, yorsan ya? diyorlardı. Allah Teâlâ da ona şöyle buyur­muştur : «De ki: Ben, ancak Rabbımdan bana vahyolunana uyarım.» Ben, Allah Teâlâ'dan istemem. Ben, ancak O'nun bana emrettiğine tâbi olur, O'nun bana vahyettiğine itaat ederim. Eğer bir âyet (mucize) gönderirse, onu kabul ederim. Eğer vermez ise ben, kendiliğimden baş­layıp istemem. Ancak Allah'ın bu hususta bana izin vermesi müstes­nadır. Muhakkak O, Hakîm'dir, Alîm'dir.

Sonra onlara bildiriyor ki; muhakkak bu Kur'an; mucizelerin en. büyüğü, delâletlerin en açığı, hüccet ve beyyinelerin en doğrusudur. Şöyle buyurur: «Bu, R'abbınızdan gözleri açacak delillerdir. îmân eden bir kavim için hidâyettir ve rahmettir.»

Bu bölümü tek başına aç →

204. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ Kur'an'ın insanlar için onlann gözlerini açacak delil­ler, hidâyet ve rahmet olduğunu zikrettikten sonra Kureyş müşrikle­rinin : «Bu Kur'an'ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapm.» (Fussilet, 26) derken yaptıkları gibi değil de, bir ta'zîm ve ihtiram olmak üzere okunması esnasında susmayı emretmiştir. Bu emir, imâmın açıktan okuduğu farz namazlarda daha kuvvetlidir. Nitekim Müslim'in Sahîh'in-de Ebu Mûsâ el-Eş'arî (r.a.) den rivayet ettiği bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) : İmâm, ancak kendisine uyulması içindir. Tekbîr aldığında susu­nuz, okuduğu zaman susunuz, buyurmuştur. Sünen sahipleri bu ha­dîsi.Ebu Hüreyre'den rivayet ederler. Müslim îbn el-Haccâc hadîsi (Ebu Hüreyre hadîsini) sahîh kabul etmiş fakat kitabında tahrîc etmemiştir. İbrâhîm İbn Müslim el-Hicrî'nin Ebu İyâz'dan, onun da Ebu Hüreyre'­den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Namazda konuşurlardı. «Kur'an okunduğu zaman ona derhâl kulak verin...» ve diğer âyet nazil oldu da susmakla emrolundular.

İbn Cerîr der ki: Bize Ebu Küreyb'in... İbn Mes'ûd'dan rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Birbirimize namazda iken; falancaya selâm, fa­lancaya selâm, diye selâm verirdik. Bunun üzerine : «Kur'an okunduğu zaman ona derhâl kulak verin ve susun ki merhamet olunasınız.» âyeti geldi. Yine İbn Cerîr'in Ebu Küreyb kanalıyla... Beşîr îbn Câbir'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : İbn Mes'ûd namaz kıldı ve bazıla­rının imâmla- beraber okuduklarını işitti. (Namazını bitirip) ayrıldı­ğında şöyle dedi: Anlamanızın zamanı gelmedi mi? Akletmenizin za­manı gelmedi mi? Emredildiğiniz üzere «Kur'an okunduğu zaman ona derhâl kulak verin ve susun.» Yine İbn Cerîr'in Ebu Sâib kanalıyla... Zührî'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Bu âyet, ansârdan bir genç hakkında nazil oldu. Allah Rasûlü (s.a.) ne zaman bir şey okursa o da okurdu. Bunun üzerine : «Kur'an okunduğu zaman ona derhâl kulak verin ve susun.» âyeti nazil oldu. İmâm Ahmed ve Sünen sahiple­rinin Zührî kanalıyla... Ebu Hüreyre'den rivayetlerinde, Allah Rasûlü (s.a.) cehren okuduğu bir namazı bitirmiş ve : Biraz önce benimle be­raber sizden birisi okudu mu? buyurmuştu. Bir adam : Evet ey Allah'ın elçisi, dedi. Allah Rasûlü : Ben diyorum, bana ne oluyor ki ben Kur'an okurken bir başkası bana okuma ile gâlib geliyor? (Bana ne oluyor ki Kur'an okumama müdâhele ediliyor?) buyurdu da insanlar Allah Ra­sûlü (s.a.) nün cehren okuduğu namazlarda onunla birlikte okumak­tan vazgeçtiler. Tirmizî hadîsin hasen olduğunu söylerken Ebu Hatim er-Râzî sahîh olduğunu söylemiştir. Abdullah İbn el-Mübârek'in Yû-nus'dan, onun da Zührî'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : İmâmın cehren okuduğu (namazlarda) imâmın arkasındaki okumaz. Sesini onlara işittirmese dahi imâmın okuması onlara yeter. Fakat onlar imâ­mın cehren okumadıklarında kendi kendilerine gizlice okurlar. İmâmın arkasında olan hiç kimsenin imâmın cehren okuduğu namazda onunla birlikte —ne açıkça ve ne de içinden— okuması doğru değildir. Allah Teâlâ : «Kur'an okunduğu zaman, ona derhâl kulak verin ve susun ki, merhamet olunasmız.» buyurmuştur. Ben de derim ki: Bu, âlimlerden bir grubun mezhebidir ki kırâetin cehri olduğu namazda imâmın ceh­ren okuduklarında imâma uyan kişinin ne Fâtiha'yı ve ne de başka âyeti okuması vâcib değildir. Bu İmâm Şafiî'nin iki görüşünden biri­sidir. İmâm Mâlik'in mezhebi de böyledir. Ahmed İbn Hanbel'den de daha önce serdettiğimiz delillerden dolayı böyle bir rivayet nakledil­miştir. İmâm Şafiî yeni kavlinde der ki: İmâmın sustuğu sıralarda sâ­dece Fâtiha'yı okur. Bu, sahabe, tâbün ve onlardan sonrakilerden bir grubun kavlidir. Ebu Hanîfe ve Ahmed îbn Hanbel der ki: Ne açık ve ne de gizli okunan namazda imâma uyan kimseye kırâet vâcib değildir. Bunda delilleri: Kimin imâmı varsa imâmın kırâeti onun için kıraettir, hadîsidir. İmâm Ahmed bu hadîsi Müsned'inde Câbir'den merfû' olarak rivayet etmiştir. -Bu hadîs İmâm Mâlik'in Muvatta'ında, Vehb İbn Key-sân'dan rivayetle Câbir üzerinde mevkuftur. Bu, daha sıhhatlidir. Bu konu başka yerde daha genişçe anlatılmıştır. İmâm Ebu Abdullah el-Buhârî bu konuya başlı başına bir eser tahsis etmiş ve bu eserinde imâma tâbi olan kimseye gizli, açık okunan namazlarda kırâetin vâcib oldu­ğu görüşünü tercih etmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

Ali İbn Ebu Talha'nın İbn Abbâs'tan rivayetine göre; «Kur'an okun­duğu zaman ona derhâl kulak verin ve susun.» emri, farz namazlarda­dır. Bu açıklama, Abdullah İbn Muğaffel'den de rivayet edilmiştir. İbn Cerîr der ki: Bize Humeyd İbn Mes'ade'nin... Talha İbn Ubeydullah İbn Küreyz (veya Keriz) den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Bir yâiz va'zederken; Ubeyd İbn Umeyr ve Atâ İbn Ebu Rebâh'ın konuş­tuklarını gördüm ve : Zikri dinlemez misiniz, va'dedilenin size vâcib olmasını istemez misiniz? dedim. Bana baktılar, sonra konuşmalarına döndüler. Ben, sözümü tekrarladım. Bana baktılar ve sözlerine döndü­ler. Ben, üçüncü kere sözümü tekrarladım. Bana baktılar ve : O ancak namazdadır. «Kur'an okunduğu zaman ona derhâl kulak verin ve su­sun.» dediler.

Süfyân es-Sevrî'nin Ebu Hâşim İsmail İbn Kesîr'den, onun da Mü­câhid'den rivayetine göre; o, «Kur'an okunduğu zaman ona derhâl kulak verin ve susun.» âyeti hakkında : Bu, namazdadır, demiştir. Aynı şekilde birçokları bunu Mücâhid'den rivayet etmişlerdir. Abdürrezzâk'm Sevrî'den, onun Leys'den, onun. da Mücâhid'den rivayetine göre; o : Kişi namaz dışında okurken konuşulmasında bir beis yoktur, demiştir. Saîd İbn Cübeyr, Dahhâk, İbrâhîm en-Nehaî, Katâde, Şa'bî, Süddî ve Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eslem'in de söylediklerine göre; burada kasdedilen susma, namazdadır. Şu'be'nin Mansûr'dan, onun da İbrâ­hîm İbn Ebu Hurre'den rivayetine göre; o, Mücâhid'i bu âyet hakkın­da şöyle derken- işitmiş : «Kur'an okunduğu zaman ona derhâl kulak verin ve susun.» Bu, cum'a günü namaz ve hutbededir. İbn Güreye de Atâ'dan bunun bir benzerini rivayet etmiştir. Hüşeym'in Rebî İbn Su-beyh'den, onun da Hasan'dan rivayetine göre; o : Bu, namazda ve zikir (hutbe) sırasındadır, demiştir. İbn Mübârek'in Bakiyye kanalıyla... Saîd İbn Cübeyr'den rivayetine göre; o, «Kur'an okunduğu zaman ona derhâl kulak verin ve susun.» âyeti hakkında şöyle demiştir : Susmak kurbân, ramazân ve cum'a günleri ve imâmın cehren okuduğu namaz­lardadır, İbn Cerîr de burada maksadın, imâmın arkasında ve hutbe halinde olduğu görüşünü tercih etmiştir. Abdürrezzâk'm Sevrî kana­lıyla... Mücâhid'den rivayetine göre; o, imâm bir korku âyetine veya bir rahmet âyetine rastladığında arkasında olanlardan birinin herhan­gi bir şey söylemesini hoş karşılamaz ve : «Susunuz.» dermiş. Mübarek İbn Fudâle de Hasan'dan rivayetle : Kur'an'a (Kur'an okunan bir yere) oturduğun zaman Kur'an için sus, demiştir. İmâm Ahmed der ki : Bize Hâşim oğullarının kölesi Ebu Saîd'in... Ebu Hüreyre (r.a.) den riva­yetine göre Allah Rasûlü (s.a.) : Kim, Allah'ın kitabından bir âyete kulak verir (dinler) se onun için kat kat sevâb yazılır. Kim onu (Al­lah'ın kitabından bir âyeti) okursa, kıyamet günü kendisi için bir nûr olur, buyurmuştur. Hadîsi sadece İmâm Ahmed —Allah ona rahmet eylesin— rivayet etmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

206. Âyetin Tefsiri

Allah Teâlâ günün başında ve sonunda : «Güneşin doğuşundan ev­vel ve batışından önce Rabbını hamd ile tesbîh et.» (Kâf, 39) âyeti ile ibâdeti emrettiği gibi, burada da bu vakitlerde kendisini zikretmeyi emretmektedir. Bu, İsrâ (Mi'râc) gecesi beş vakit namaz farz kılınma­dan önceydi. Bu âyet, Mekke'de nazil olmuştur.

Allah Teâlâ: «İçinden yalvararak ve korkarak...» buyuruyor ki Rabbım içinden korkarak ve ümid ederek açık olmayan bir sesle zikret. Bu sebepledir ki: «Yüksek olmayan bir sesle.» buyurmuştur. Yüksek sesle ve cehren olmayan zikir, müstehabtır. Bu sebepledir ki Allah Ra-sûlü (s.a.) ne : Rabbımız yakın mıdır ki fısıldayalım; yoksa uzak mıdır ki ona bağıralım? diye sorduklarında; Allah Teâlâ : «Kullarım sana Beni sorarsa, şüphesiz ki, Ben çok yakınım. Bana duâ edince Ben, o duâ ede­nin duasına karşılık veririm.» (Bakara, 186) âyetini indirmiştir. Bu-hârî ve Müslim'in Sahîh'lerinde Ebu Mûsâ el-Eş'arî'den rivayetine gö­re; o, şöyle demiştir : İnsanlar, seferlerden birinde yüksek sesle duâ et-tüer de Hz. Peygamber (s.a.) onlara :

Ey insanlar; kendinize acıyın Siz sağıra veya ğâib'e duâ etmiyor­sunuz. Sizin kendisine duâ ettiğiniz; en iyi işiten, en iyi görendir, bu­yurdu. Bu âyetten maksadın, «Namazında sesini yükseltme de, gizleme de. İkisi arasında bir yol bul.» (İsrâ, 110) âyetindeki gibi olması da mümkündür. Müşrikler Kur'an'ı işittiklerinde ona, onu indirene ve onu getirene söverlerdi. Allah Teâlâ da müşrikler bunu yapamasmlar diye cehren okunmamasını emretti. Ancak kişi, arkadaşlarına işittirmeye­cek kadar da gizlice okumasın. Açıkla gizli arasında bir yol tutsun. Ni­tekim bu âyet-i kerîme'de de : «Yüksek olmayan bir sesle sabah akşam zikret ve gafillerden olma.» buyurmuştur. İbn Cerîr ve ondan önce Ab-durrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem bu âyetten maksadın şöyle olduğunu iddia etmişlerdir : Kur'an dinleyen kişi; Kur'an'ı dinlerken bu şekilde (alçak sesle, içinden) zikirle emredilmiştir. Ancak bu yorum, âyette em­redilen susmaya münâfîdir. Sonra burada maksad; susmanın —daha önce geçtiği üzere— namaada veya namaz ve hutbede olmasıdır. Yine ma'lûmdur ki o esnada susmak, gerek cehren ve gerekse sırren olsun dil ile zikirden daha faziletlidir. İbn Cerîr ve Abdurrahmân İbn Zeyd tbn Eslem'in söylediklerine tâbi olunmamıştır. Bilakis burada maksad gafillerden olmamaları için kullan sabah akşam çokça zikre teşviktir. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ, gece ve gündüz hiç fütur getirmeden Al­lah'ı tesbîh eden melekleri övmüş, ve : «Muhakkak kf Rabbmm katın-dakiler; O'na küllük etmekten asla büyüklenmezler...» buyurmuştur. Allah Teâlâ'nın melekleri bu sıfatla zikretmiş olması, ancak tâat ve ibâdetlerinin çokluğunda onlara benzemeye çalışılması içindir. Yine bu sebepledir ki meleklerin Allah'a secdeleri zikredildiğinde burada secde konulmuş, meşru' olmuştur. Nitekim bir hadîste şöyle buyurulur: Me­leklerin Rablan katında saf tuttukları gibi saf tutmaz- mısınız? Onlar, ilk safları tamâmlar" ve safları sıklaştınrlar. İcmâ' ile bu âyet, hem okuyana ve hem de dinleyene secdenin vâcib olduğu Kur'an'daki secde­lerin ilkidir. İbn Mâce'nin Ebu Derdâ'dan, onun da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayetine göre o, bu âyeti Kur'an'ın secdeleri içinde say­mıştır.

Hamd ve minnet, Allah'a mahsûstur.

Bu bölümü tek başına aç →