ELMALILI - ORİJİNAL
Âl-i İmrân Sûresi — ELMALILI - ORİJİNAL — Sayfa 2
nazarından pek dakık bir inkişafı vardır. Bunun için onun nihayetinde (........) bunda da (........) buyurulmuş, Resulullah da buna ondan ziyade derin bir aşk ile alâkadar olmuştur. Demek olur ki, evvelki matlabda alelıtlak akıl kifayet edebileceği halde burada temiz ve halıs akıl demek olan (........) lâzımdır. Çünkü orada vahdadiyyeti İlâhiyyenin isbatile mebadii ma'rifetullah mevzui bahs idi, burada ise o ma'rifette terakki mevzui bahistir ki, bunu maba'dindeki (........) evsafı iş'ar etmektedir. Fahruddini Razî Hazretleri bu terakkî noktai nazarından der ki, «salik ilâllaha evvel emirde teksiri delâil lâzımdır. Fakat kalb bir kerre ma'rifetullah nuriyle müstenir oldu mu? Onun artık o delâil ile iştigali kalbin ma'rifetullahda istiğrakına hicab gibi olur. Zira aklın ma'kulâtı muhtelifeye iltifat ile iştigali taakkulât ve idrakâtında ta'mık ve istiksaya mani' olur. Bunun için salik ibtidai emirde ta'mik ve istiksa ile değil, bir seyri basit ile hareket edeceğinden teksiri delâile talib olursa da nurı ma'rifet bir kerre kalbe düştükten sonra o delâilin taklilini ve mümkin olduğu kadar icmal ve fezlekesini arzu eder ki, kalbin Allahdan gayrisiyle iştigalinden mütevellid olan zulmet zail olsun da envarı ma'rifetullahın tecellisi tekemmül etsin. Netekim (........) fermanında buna işaret vardır. İşte Bakare âyetinde sekiz nevi' âyât ve delâil tafsıl olunduğu halde burada hepsinin esası olan (........) ile iktifa olunması bu terakkı hikmetile alâkadardır. İlh... Hulâsa orada (........) matlûb idi, burada ise (........) matlûbdur. Sûre-i Bakare âyeti (........) âyetini ta'kıb ediyor. Ve binaenaleyh evvel emirde vücud ve vahdaniyyeti İlâhiyye âyetlerini takrir ederek şirkten tevhide götürüyordu, buna akıl kâfi idi. Buradaki âyet ise (........) âyetini ta'kıb ediyor. Ve binaenaleyh ehli imana saltanatı İlâhiyyenin suret ve esrarı tecelliyatını, Allahü teâlânın mülkündeki ahkâmı tasarrufunu sirr-ü gayei hilkati isbat eden âyâtı takrir siyakında varid oluyor. Bu da maarifi akliyye ve nakliyye ile tehzib olunmuş ve vahdaniyyeti İlâhiyyeye iman ile ubudiyyet ve ma'rifette kat'ı merahil etmiş ukuli kâmile ve kulubi mü'mine erbabının kârı olabileceğinden aralarındaki farka işaret buyuruluyor ki,
191
onlar ki, gerek kıyâm-u kuudde ve gerek yanları üzerinde hep Allah’ı zikrederler ve Göklerin, Yerin yaradılışında fikr ederler: ya Rabbena, derler: bunu sen boşuna yaratmadın sübhansın, o halde bizleri o ateş azabından kour
(........) öyle ülül'elbab ki, ayakta iken otururken yatarken, ya'ni gerek iştigal ve gerek istirahat hallerinin hepsinde Allah’ı zikrederler, dillerinden bırakmazlar» bu ahvali selâse insanın bütün ahvaline şamildir. Hatta harekâtı bedeniyyeye şamil olduğu gibi i'tilâ, tavassut, sukut gibi halete de şamildir. Demek ki, bu ülül'elbab her ne halde bulunurlarsa bulunsunlar, kalbleri zikrullahdan başk abir şey ile ıtmi'nan zevkini bulamadığından zikrullahdan gaflet etmezler, gönülleri mürakabei İlâhiyyeye müztagraktır. Burada zikirden murad gerek zat ve gerek sıfat ve ef'al haysiyyetiyle zikirden, kezalik zikri lisanîye mukarin olub olmamaktan eamın olarak mutlak zikirdir. Abdullah İbn-i Mes'ud Hazretlerinin beyanına göre bu zikirden murad namazdır ki, kudretleri yettikçe ayakta, yoksa oturarak, yoksa yattığı yerde namaz kılanlar demektir. Maamafih namaz ezkâr cümlesinden ma'dud ise de bütün ezkâr namazdan ibarettir de denemez, namazdan eamdır. Ülül'elbabın böyle zikrullaha müdavemet ile tavsıfleri terbiyei diniyyede terakkı etmiş rabbanıyyun olduklarını müş'irdir ki, bu vasıf burada mevzuı bahs olan tefekkür suretile keşf-ü müşahede edecekleri fünunı ulûmun bir şartı mütekaddimi demek olur. Maamafih namaz ezkâr cümlesinden ma'dud ise de bütün ezkâr namazdan ibarettir de denemez, namazdan eamdır. Ülül'elbabın böyle zikrullaha müdavemet ile tavsıfleri terbiyei diniyyede terakkı etmiş rabbaniyyun olduklarını müş'irdir ki, bu vasıf burada mevzuı bahs olan tefekkür suretile keşf-ü müşahede edecekleri fünum ulûmun bir şartı mütekaddimi demek olur. Maamafih (.......) tertibe delâlet etmemek hasebiyle bunun bir şartı mütekaddim olmayıb tefekkürün bir lâzımı müfarikı olması da mümkin görünür, şühuddan gıyabı okuyabilen, şevaibi evhamdan muarra, alâikı nefsaniyye ve avaikı
zulmaniyyeden mütecerrid ukuli halisa erbabı olan ve hakaikı ahvali ve ahkâmı evsafı teemmül eden, etvarı mülk ve esrarı melekûtü murakabe ederek meliki hallâk Allahü teâlânın bedai'ı sun'unu ve âyâtı kudretini görebilen bu ülül'elbab cemii ahvalde mahabbetullah ile meşhun olarak Allah’ı yadederler. (........) ve Semavat-ü Arzın muhayyirül'ukul olan keyfiyyet ve hikmeti halkında tefekküre girişir, Her matlabda emri hakkı anlamak ve mazmunu üzere amel ederek iyfayı vazifeye muvaffak olmak için ahkâm tasarrufatı İlâhiyyenin sureti cereyanını gösteren sirr-ü nizamı hılkatı telâkkı ve keşfe çalışırlar. Bu halktan Semavat ve Arz mecmuunun hem kül, hem cüz noktai nazarından hiç biri haric kalmaz. Semavat-ü Arz, suver ve keyfiyyat ve a'yanı, halk mefhumu da te'siri ılliyyetin hakıkatini ifade ettiği için bu tefekkürün muteallakı, eşyanın suver ve keyfiyyatını temaşa ve tasvir ve tavsıf ve tahlil-ü terkib ile tahdid ettikten ve taharrii ılel ile hepsini müşterek oldukları halk mefhumunda icmalen cem'-u tasnıf eyliyerek cümlesini Halık tealânın sun'ı tahlikına rapteyledikten sonra melekûtı İlâhiyi müşahede ve ondan istıkbal ve Âhırete doğru netaici ilmiyye ve hikemiyyesini fehm-ü telâkkı ve bu suretle vazife hakkındaki hükmi İlâhîyi keşf-ü telâkkı ve bu suretle vazife hakkındaki hükmi İlâhîyi keşf-ü ta'yin ederek muktezasını icra ve gayeye isabet için yine Halık tealânın tevfık ve halkına dehalet ve iltica etmek ve böyle mîadı Âhıret ile rıdvanı İlâhîye yürümektir. Binaenaleyh bu mevzu' ve matlûb bizzat hikmeti İlâhiyye ve siyaseti rabbaniyye ilminin mevzu ve matlûbu olduğunda şüphe olmamakla beraber bunda gerek İlmi hey'et ve gerek diğer ulumı kevniyye ve fünunı beşeriyye mevzularının hepsi birer mukaddime ve tarık olarak dahil bulunduğunda dahi şüphe edilmemelidir. Ve bu hasiyyetledir ki,
aleyhissalâtü ves-selâm (........) buyurmuştur. Ancak burada muhtelif mevzuatı ulumun kasır olan hudud ve nazariyyelerini ve şirk-ü taaddüd arzeden sîmalarını atıb hepsinin müteveccih olduğu ilmi vahîdi küllîye teveccüh vardır. Bunun için bu mevzu'da tefekkür bil'cümle eşyanın ve malûmatı beşeriyyenin halk mefhumu altında tensık ve tanzim-ü tevhidiyle Allahü teâlâya istinadını yakinen idrak eden ve ancak mahabbetullah ve zikrullah ile mutmainnolan ülül'elbabın şıarı olduğu ve diğer mevzulardaki tefekkür, eşyadan Allah’a müteveccih olub nihayet Allah’a istinad ile mütenahi olabildiği halde bu mevzu'da tefekkürün na mütenahi müstemirr olacağı ve bunun Evvel ve Zâhir isimleriyle Allahdan başlayıb nihayet yine Âhir ve Bâtın isimleriyle Allah’a müteveccih olacağı ifham olunmuştur. Demek olur ki, bunda halkın suret ve tarıkı tecellisini tesbîte çalışan tasvirî ve tehdidî fünunı Tabiıyye ve Hey'et taharriyyatına dahi büyük bir tergib vardır. Bütün Semavat ve Arz mülküllah olduğu için bu kitabı âlemden okunabilen her hâdise, her nizam, Hak teâlânın ahkâm ve sureti tasarrufunu okumaktır. Onu okuyanlar ve muktezasiyle hareket edenler, her halde nı'meti haktan mütena'ım ve müstefid olurlar. Fakat bunun iki tavrı vardır. Birisi sahib nı'met olan Halik tealâdan gaflet ve teamı ve ona arzı tabiıyyetle edai şükrandan kaçınıb zulmi küfrana sapmaktır ki, bunun mahiyyeti mülki İlahî içinde eşkıyalık ederek geçinmeğe çalışmak olduğundan akıbeti felâket ve husrandır. Ve bu kabîl ulum-ü fünun mütena'ımlerinin reisi İblis ve Şeyatîndir. Diğeri, mün'ımi hakikîyi tanıyarak ona şuur ve iman ile arzı tabiiyyet ve inkıyad ederek edai şükrana çalışmak ve bütün harekâtını mülki İlahî içinde hükmi İlahînin infazına sarfetmektir ki, bunun pişüvaları da Melâike ve Enbiyai ve Sıddikîn ve Şuheda gibi rabbaniyyundur. (........) budur. Bunlar Semaya çıkınca düşmemek üzere çıkarlar, obirleri ise düşüb helâk olmak için çıkmıya uğraşırlar. Yukarıdan beri tesbit oluna gelen bu manâlarla bu âyet tefekküri hılkete sevkederken hem fünunı tabiıyye taharriyatına tergib ediyor, hem de bu taharride bulunanlara büyük bir ders veriyor ki, bu ders şu iki noktada hulâsa edilebilir.
Birincisi, Semavat-ü Arz mefhumlarının ifade ettiği tabakatı vücud içinde yekdiğerinden bazı haysiyyetlerle mütemayiz müteaddid mevzular etrafında toplanacak malûmat ve kavaıdi yekdiğerinden ezher cihhet ayrı ve temamen müstakıl birer ilmi a'lâ telâkkı etmeyib bu malûmatın mâfevk bir nizamı ilmîde birleştiklerini ve o mevzuların bir ilmi a'lâ mevzuuna müstenid bulunduğunu unutmamak ve binaenaleyh ikincisi, muhtelif avamili tabiıyye tesiratı altında mahkûm kalmayıb hadisatı ve nizamı hadisatı tabiatı eşya namına değil, Halik tealânın kudreti baligai vahdaniyyesi namına kaydetmek, yani ılleti hakıkiyyesine isnad eylemek lüzumudur. İşte bu noktai marifete terakkı etmiş olan ülül'elbabın zikr-ü fikri âlâullah olur da seyrbillâh ile lâyenkatı' bedaii sun'i İlahîyi, Semavat-ü Arzın esrar ve hikmeti hılkatini tefekkür ederler ve ederken (........) diyerek bu hüküm ve akide, bu haleti ruhiyye ve bu şevk-ü iltica ve ümid ile hareket ederler.» -BATIL; Üzerine hiç bir hükm-ü hikmet ve faide ve maslahat terettüb etmiyen demektir ki, ma'dum, bilâ faide zahib ve zâil, biyhude ve abes olabilir (........) Ey rabbımız! sen bu mahlûku, yani Semavat ve Arz mecmuu olan şu âlemi batıl, hükm-ü hikmetten, faide-vü maslâhatten âri, manâsız olarak halk etmedin, leyl-ü nehar ıhtilâfı içinde fenadan fenaya tevali edib giden şu şü'unatı mütehavvile menazırı ne ma'dumı
mehızdır, ne hiç bir faidei mürettibesi olmaksızın geçib ademi küllîye giden zâili mahızdır, ne de hiç bir hikmet-ü maslahatı tazammun etmiyen abes bir şeydir. Bunda her neş'eti ulâ bir neş'eti saniyenin mukaddimesi, her hadise, vakıatı na mütenahinin tarıkıdır. Eğer bunların gerek mekân ve gerek zaman i'tibariyle aralarında bir nizamı terettüb bulunmasa idi ve eğer şu hadisatın kıymetleri yalnızca neş'eti ulûlariyle ölçülmek lâzım gelse idi ve eğer bu suretle bir metaulgurur olan hayati Dünya üzerine âtide hiç bir hüküm terettüb etmese idi bütün şu halk da batıl ve abes demek olurdu ve hatta bu metaı gurur bile mümkin olmazdı. Binaenaleyh her lâhzasında fâni ve mütelâşi olan şu silsilei şüun melektûtı İlâhîde bir nizamı âmın üzere cereyan etmekte ve nice nice hikem-ü mesalihi müştemil olarak istikbali namütenahide bir neş'eti saniyeye doğru yürümektedir ki, bunun bir meta' olabilmesi o haysiyyetledir. Ve batıl bir metaı gurur olmaktan çıkması da ancak o haysiyyete teveccühündedir. (........) Subhansın yarab, seni tenzih ederiz, sana lâyık olmıyan evsaf-ü ef'âlden ve ezcümle hikmetsiz bir şey halk etmekten mülkünü, Irade ve sun'unu batıla müteveccih olmaktan münezzeh tanırız. Gerçi sen bunları keyfemayeşa' irade ve sun'unla ibda' ve halk edersin, fakat irade ve sun'un hikmetten hali olamaz, o aynı hikmet ve nizamdır (........) Binaenaleyh sen bizi batıl akıde ve amellerin bihasebilhikme müeddi oldukları azabı nardan vikaye eyle, çünkü
192
Rabbena: çünkü sen kimi o ateşe sokarsan onu muhakkak rüsva ve perişan etmişindir, zalimlerin de yardımcıları yoktur
(........) sen, kimi cehenneme koyarsan onu rüsvay etmişsindir, binaenaleyh bizi böyle olmaktan muhafaza eyle
193
Rabbena! Cidden bizler bir münadı işittik, imana çağırıyor; Rabbınıza iman edin diyordu, dinledik iman ettik, Rabbena! mağfiretinle artık günahlarımızı bizlere bağışla, kabahaetlerimizi: bizlerden keffaret buyur ve bizleri sana ermiş kullarınla beraber yanına al
(........) ya rabbena! biz bir münadi, bir da'vetci işittik ve dinledik ki, «rabbınıza iman ediniz» diye çağırıyordu -bu çağıran Resulullah veya Kur’ândır.- Bu «nida» bizim kulaklarımızda, vicdanımızda tesirini gösterdi, çınladı, hılkati âlem nizamsız, hikmetsiz olmadığı içindir ki, bu nida, bizde icrayı te'sir etti ve îman-ü iykanımıza sebeb oldu (........) burada zünub, kebair; seyyiat sagair ile tefsir olunmuştur ki, (........) âyeti de bunu müeyyiddir. (........) ve bizim ruhlarımızı ebrar ile beraber olarak kabzet, yani bizi onlardan ma'dud kıl, onlarla beraber haşret
194
Rabbena! Hem Peygamberlerine karşı bizlere va'dettiklerini ihsan buyur da Kıyamet günü yüzlerimizi kara çıkarma, şübhe yok ki, sen va'dinde hulfetmezsin
(........) ya rabbena! bütün Peygamberlerine karşı bize va'd ettiğin va'dlerini de bize ver» biz bu münadiye îman ederken Peygamberlerin hepsine îman ettik, hiç birini tefrik etmedik (........) buyurulmamış mı idi? Günahlarımızı mağfiret et, seyyiatımızı örtecek taatler nasıb eyle de mev'ud olan nusratleri, ecr-ü sevab ve saadeti ihsan eyle (........) İşte (........) dan buraya kadar devam eden bu duaları virdi zeban ederek tefekkür ederler. Kendilerinin rabbaniyyun olduklarını ifham eden bu dualar onların hiyni tefekkürdeki halleri ve tefekkürlerinin mebadii hâkimesidir. Ba'zı müfessirîn bunları hal yapmıyarak neticei tefekkürleri gibi göstermek istemişlerse de cünhurun beyanına göre bunlar (........) zamirinden haldir ki, o ülül'elbabın esnayı tefekkürdeki hallerini
natıktır. Doğrusu da budur. Çünkü bilhassa (........) hükmü neticei tefekkür olsa idi tefekkürün mümkin olmazdı, Zira tefekkür esasen mutlak bir hikmet itikadının neticesidir. Bu itikadın menşeine bu da sair mebadii fikriyyei evveliyye gibi bir hükmi fıtrî veya ta'limî veya terbiyevî olabilir. Asıl netice ise (........) i netice ile başlayan şu iltifatı rabbanîdir
195
Rableri de dualarına şöyle icabet buyurdu: her halde ben içinizden gerek erkek ve gerek dişi hiç bir hayr işleyenin işlediğini boşa gidermem, hep biribirinizdensiniz, benim için hicret edenlerin, yurtlarından çıkarılanların, benim yolumda işkenceye uğrıyanların, cihada gidenlerin ve bu uğurda katledilenlerin, kabahatlerini taraflarından keffaretleyeceğim, onları altından ırmaklar akar Cennetlere koyacağım, tasavvur edemeyeceğiniz bir sevâb ile Allah tarafından müsâb olacaklar, sevâbın da en güzeli Allah yanında
(........) Mü'minlerin ba'zısı müşriklerin veya Yehudîlerin ticeret ve tena'umlerini ve ferih, fehûr seyahatler ederek refah ile yaşadıklarını görerek «Allah’ın düşmanları böyle refah içinde dolaşıyor. Biz ise açlıktan sıkıntıdan helâk oluyoruz» demişlerdi, bunun üzerine şu âyetler nâzil olmuştur:
196
o Allah’ı tanımıyanların refah içinde diyar diyar dönüb dolaşmaları sakın seni aldatmasın
197
az bir zevk, sonra varacakları Cehennem, ne fena döşek
198
lâkin o Allahdan korkan, korunan kullar, onlar için Cennetler var altından ırmaklar akar, içlerinde kamak üzere onlar, Allah tarafından konukluklar, Allah yanındaki ise ermişler için daha hayırlıdır
(........) ki, ne kadar şayânı dikkattır (........) NÜZÜL; Bir müsafire ilk geldiği sırada ikram edilmek üzere hazırlanan yiyecek içecek ve sair ikramiye ki, Türkce konukluk tabir olunur. Maamafih o kâfirler miyanında hüsni hatimeye nail olub mü'minler i'dadına dahil olacak olanlar da bulunduğu unutulmamalıdır. Şöyle ki,
199
şüphesiz ehli kitab içinden kimi de vardır ki,, Allah’a iman ettikleri gibi Allah için hakka boyun eğerek kendilerine indirilene de size indirilene de iman ederler, Allah’ın âyâtını bir kaç paraya satmazlar, işte bunlar, Rablarının indinde kendilerinin ecirleri vardır, şüphe yok ki, Allah hisabını çabuk yapar
(........) Bu son kayıdlar gösterir ki, bunlar cidden müsliman olacaklardır. Ve netekim bu âne kadar ola gelmişler ve yine olacaklardır. Bu âyet ta yukarıdaki (........) âyetinin de bir izahı gibidir. Onun gibi bunun da Musevî iken müsliman olan Abdullah İbn-i Selâm ve arkadaşlarının veya İsevî iken müsliman olan ehli Necrandan kırk, Habeşten otuz, Rumdan sekiz ve min haysül'mecmu' seksen zatın islâmları dolayısiyle nâzil olduğu merviydir. Fakat İbn-i Abbas ve Cabir ve Katade demişlerdir ki, Habeş hükûmdarı Necâşî Ashame»
vefat ettiği zaman Resulullah onun üzerine gıyaben cenaze namazı kılmış idi. Bunu gören münafıklar «hiç görmediği bir Nasrânî üzerine namaz kılıyor» demiş olduklarından Necâşî hakkında nâzil oldu. Rivayeten en şâyi' olan budur. Necâşînin vefatı da hicretin dokuzuncu senesinde vuku bulmuştur. Bunlardan başka bu âyetin alel'umum Ehli kitabdan îmana gelenler hakkında nâzil olduğu da rivayet edilmiş ve Mücahid buna kail olmuştur ki, mazmunı âyete bu daha muvafık görülmüştür. Zira (........) her halde iman ederler manâsına istikbalde zahirdir. Velhasıl
200
ey o bütün iymân edenler! sabredin ve sabır yarışında düşmanlarınızı geçin ve cihad için hazır ve rabıtalı bulunun ve Allah’a korunun ki, felâh bulasınız
(........) Ey iman edenler siz telâş etmeyiniz, sabırlı olunuz -haber de varid olduğuna göre sabır üç derecedir: musıbete sabır, tâate sabır, ma'sıyetten sabır- (........) ve sabırda Allah düşmanlariyle yarışıb onların üstüne çıkınız, yani imtihan ve mücahede mevkılerinde düşmanların sabrının fekıne çıkmağa ve hevai nefsinizi yenmeğe çalışınız ki, sabırlı olmağa alışırsanız bunu yapabilirsiniz (........) ve murabata ediniz, ribat yapınız, imam ardında cemaatle namaz gibi birbirinize bağlanıb vazifeye mukayyed olunuz ve alel'husus gazaya düşmanlarınızdan ziyade hazırlıklı bulunarak atlarınızı bağlayıb hudud-ü süğurda karakol bekleyiniz» -RIBAT; Allah yolunda mülâzemettir. Bu esasen «rabtı hayl» yani at bağlamaktan me'huzdur ki, düşmana karşı atını bağlayıb tarassud ve intizar etmek demektir. Sonra süğurı islâmiyyeden birinde bekleyenlere gerek süvarî ve gerek piyade olsun umumiyyetle murtabıt tesmiye edilmiştir. İstılâhı fukahada mürabıt süğurdan birine bir müddet meklemek için gidendir. Ehl-ü iyaliyle beraber oralarda ikamet ve kesbi maişet ederek yaşayan hudud sekenesine murabıt denilmez. Zamanımız ıstılâhına göre murabıt fisebilillâh silâh altında bulunan ve kışla ve karakollarda duran ve nevbet bekliyen askerler demek olur. Buharî ve müslimde Sehl İbn-i sa'dden rivayet olunduğu üzere Resulullah sallallahü aleyhi vesellem buyurmuştur ki, (........) fîsebilillâh bir gün karakol beklemek Dünya ve mafihadan hayırlıdır». İbn-i Mâcede senedi sahih ile Ebû Hüreyreden merviy olan bir Hadîs-i şerifte de Resulullah buyurmuştur ki, «her kim Allah yolunda murabıt olarak, yani karakol beklerken vefat ederse işleye geldiği ameli salih yine üzerine icra olunur, Rızkı da üzerine gönderilir durur, fettandan emin olur, Ve Allahü teâlâ onu feza'den emîn olarak ba's eder». Ebuşşeyhın Hazret-i Enesten merfuan tahric ettiği bir hadîste: (........) = karakol yerinde namaz iki milyon namaza muadildir». Abdullah İbn-i Ömer radıyallahü anhümadan merviydir ki, «rıbat, cihaddan efdaldır. Zira ribat müslimanların kanını muhafazadır. Cihad ise müşriklerin kanını dökmektir. Bunları yapınız (........) Allah’a ittika ediniz, alel'ıtlak emirlerine muhalefetten sakınınız, vikayesine koşunuz ki, (........) felâh bulasınız, arzularınıza nail, temenniyatınıza muvaffak olasınız, dualarınızın mazharı icabet olduğunu göresiniz. -İşte Sûre-i Bakare nihayetindeki (........) duasının da tam cevabı. Burada surei Âli İmran hıtam bularak zehraveyn bir noktai visalde telâkı eylemiş ve bunun bir inkişafi mahsusu olmak üzere terbiyei rabbaniyye, hılkat ve uhuvveti insaniyyeden tutarak teşekkül ve irtibatı ictimaînin bir rüknü olan aile hayatına müteallık hukuk ve vezaifin beyanı ve terbiyei diniyyenin istikmali siyakında bervechi âti Sûre-i «Nisâ» başlamıştır.