İRŞÂD, EBU'S-SUÛD TEFSÎRİ
Yûsuf Sûresi — İRŞÂD, EBU'S-SUÛD TEFSÎRİ — Sayfa 2
76. Âyetin Tefsiri
"Bunun üzerine Yûsuf, öz kardeşinin yükünden önce onların yüklerini aramaya başladı; sonra kardeşinin yükünden onu çıkardı.
Yûsuf için işte böyle bir tedbir kullanmıştık.
Hükümdarın kanununda kardeşini alıkoymak yok idi. Bu, ancak Allah'ın dilemesiyle olmuştur. Biz istediğimizi derecelere yükseltiriz. Her ilim sahibinin üstünde de bir ilim sahibi vardır."
A- "- Bunun üzerine Yûsuf, öz kardeşinin yükünden önce, onların yüklerini aramaya başladı; sonra kardeşinin yükünden onu çıkardı."
Kafile, yükleri aranmak için döndükten sonra Yûsuf, töhmeti önlemek için öz kardeşi Bünyâmin'den önce diğer on kardeşin yüklerini aramakla işe başladı.
Rivâyet olunur ki, sıra Bünyâmin'e gelince, Yûsuf: "Bunun bir şeyi aldığını sanmıyorum!" dedi. Kardeşleri ise: "Vallahi, onun da yüküne bakmadan bırakmayız; zira senin gönlünün hoş olması ve bizim de gönlümüzün hoş olması için böylesi daha iyidir" dediler. Sonra kardeşinin yükünden o maşrapayı çıkardı.
B- "- Yûsuf için işte böyle bir tedbir kullanmıştık. Hükümdarın kanununda kardeşini alıkoymak yoktu. Bu, ancak Allah'ın dilemesiyle olmuştur."
KardHanımlarına mezkûr fetvayı verdirmek, bu fetvayı kendi ağızlarından almak ve onlar farkında olmadan fetva isteyenler vasıtasıyla onları bu fetvaya sevk etmek üzere Yûsuf için böyle garip bir tedbir kullanmıştık. Çünkü hükümdarın dininin kanununda hırsızlık sebebi ile kardeşini alıkoymak yok idi.
Zira hükümdarın dininin hükmüne göre hırsızın cezası, dayak atılması ve çaldığı malının iki katını tazminat vermesi idi; Hazret-i Yakub'un şer'î kanununda olduğu gibi köle edilmesi cezası yoktu. Bunun için Yûsuf, hiçbir hal ü kârda, kardeşine isnat ettiği hırsızlıktan dolayı onu alıkoymak imkânına sahip değildi; ancak Allah'ın (celle celâlühü) dilediği bu tedbir hariç.
C- "- Biz istediğimizi derecelere yükseltiriz. Her ilim sahibinin üstünde de bir ilim sahibi vardır.".
Biz, Yûsuf’u yükselttiğimiz gibi, hikmet ve maslahatın gereği olarak dilediğimiz kimseyi de ilmin birçok üst mertebelerine yükseltiriz. İlimde üst derecelere yükseltilen o zatların üstünde de bir ilim sahibi vardır ki, onlar ona yetişemezler.
Hazret-i Yûsuf’un derecesinin yükseltılmesinden murat, kardeşi Bünyâmin'i alıkoyabilmesi için onun yüküne anılan maşrapayı koyması ve bununla ilgili Yûsuf tarafından yapılan diğer hususların Yûsuf'a gösterilmesidir. Yani bu şekilde kardeşlerini de mezkur fetvaya irşat ettik.
Yahut hem onları, hem de Yûsuf ve adamlarını yaptıkları işler için irşat ettik ve yalnız Yûsuf tarafından yapılan ile iktifa etmedik, çünkü yalnız onunla, Yûsuf kardeşini alıkoymak imkânına sahip değildi. Şu halde "Biz istediğimizi derecelere yükseltiriz" ifadesi, bunun için izah mahiyetindedir.
Yani Yûsuf’un mezkûr yükseltilmesi, onun meramının tamamını mucip değildir; çünkü bu yükseltilme, hiçbir şeyin, onun bilgisi haricinde olmayacağı şeklinde değildir. Fakat Biz, yükseittiklerimizi istidatlarına göre yükseltiriz. Ve yükselttiklerimizin her birinin üstünde de ilminin mertebesine erişilmeyen ve ilminin mahiyeti idrâk edilemeyen bir ilim sahibi daha vardır.
Allah (celle celâlühü), onların her birini kendisine uygun olan ilmî derecelere ve mertebelere yükseltmektedir. Ve Yûsuf’u da kendisine yaraşan yüksek derecelere çıkarmıştır ve bilmiştir ki, onun ilim dairesinin çerçevesi, meramına yeterli değildir. İşte bundan dolayı onun kardeşlerini da mezkûr fetvayı vermeleri için irşat etmiştir.
Böylece olanlar olmuştur. Hazret-i Yûsuf, kardeşlerinin mezkûr fetvayı (maşrapanın kimin yükünde bulunursa onun alıkonulması) vereceklerini umuyor olsa da, kesin olarak bilmiyordu. Zira bunun varlığı da, bilgisi de ancak Allah'a (celle celâlühü) aittir.
Bu kelâmda ilim vasfının belirtilmesi, üstünlük cihetim tayin etmek içindir.
Yahut daha önce belirtildiği gibi, Allah (celle celâlühü), mezkur fetvayı mucip olan tedbiri Yûsuf'a öğretmişti; buna göre Yûsuf’un yükseltilmesi, o ilmin öğretilmesinden olur. O fetvanın verilmesi, her ne kadar Yûsuf'un kudretine dahil değil ise de, vahiy ve öğretmek vasıtasıyla hâsıl olan ilmine dahildir.
Yani bu sınıra kadar olan öğretmemiz gibi, Biz ona öğrettik ve Biz, kardeşlerinden sadır olacak fetvanın dışmdakileri öğretmekle iktifa etmedik. Çünkü ancak onunla, kardeşini alıkoyabilirdi.
O halde "istediğimizi derecelere yükseltiriz" cümlesi, "İşte Biz, Yûsuf'a böyle bir tedbir öğrettik" (Yûsuf 76) kelâmının izah ve beyanıdır.
Çünkü o, yüksek ilim derecelerine yükseltmek kabilinden ve o dereceye yükseltilmekle Yûsuf için bir övgüdür. "Her ilim sahibinin üstünde de bir ilim sahibi vardır" cümlesi de ona bir zeyil mahiyetindedir.
Yani yükselmesini dilediğimiz kimseyi ilmin yüksek derecelerine yükseltiriz ve onların her biri üstünde de ilim derecesi daha yüksek bir ilim sahibi vardır.
İbn Abbâs (radıyallahü anh) diyor ki: "İlim Allah'a (celle celâlühü) varıncaya kadar, her âlimin üstünde bir âlim vardır.
Hulâsa, Yûsuf'un kardeşleri ilim sahipleri idi, ancak Yûsuf, onlardan daha üstün idi.
Âyette zikredilen her âlimden daha üstün olan Alimden, Allah'ın (celle celâlühü) kastedilmesi caizdir. Yani ilim dereceleri yükseltilen her âlim üstünde, onları kendilerine uygun dereceler yükselten Allah (celle celâlühü) vardır. Allah (celle celâlühü) cümleden daha iyi bilir.
77. Âyetin Tefsiri
"Yakub'un oğulları dediler ki:
Eğer o çaldıysa, daha önce onun bir kardeşi de çalmıştı. Yûsuf ise bunun rahatsızlığını içinde sakladı ve onlara açıklamadan içinden dedi ki:
Asıl sızın durumunuz çok kötüdür. Allah, sizin anlatmakta olduğunuz şeyleri en iyi bilir."
A- "- Yakub'un oğulları dediler ki:
Eğer o çaldıysa, daha önce onun bir kardeşi de çalmıştı."
Onlar, Bünyâmin'in kardeşinden Yûsuf’u ve onun çalmasından da, halası tarafından kendisine yapılan isnadı kastediyorlardı. Şöyle ki, rivâyet olunduğuna göre, Yûsuf'un bebekliğinde halası kendisini emziriyordu.
Yûsuf, büyüyünce, Yakub (aleyhisselâm) onu halasından almak istedi. Halası da, bir an bile kendisinden ayrı durmasına dayanamıyordu, Halasının, kendi babası İshak'lan (aleyhisselâm) miras aldığı bir kuşağı vardı.
Bunun üzerine Yûsuf’u yanında tutmak için bir hileye baş vurdu ve kuşağı Yûsuf’un elbiselerinin altından beline bağladı ve:
"- İshak'tan (aleyhisselâm) bana kalan kuşağı kayıp ettim; bakın, bakalım kim almış?" dedi.
Kuşağı arayanlar, onu Yûsuf’un belinde buldular. Bunun üzerine Yûsuf’un halası:
"- Yûsuf, artık benim esirimdir; ben ona istediğimi yaparım!" dedi. Yakub (aleyhisselâm) da, o ölünceye kadar Yûsuf'u onun yanında bıraktı.
Yûsuf'un, çocukluğunda annesinin babasına ait bir putu aldığı ve onu kırıp çöplüğe attığı seklinde bir görüş de vardır.
Bir diğer görüşe göre ise Yûsuf, çocukluğunda bir mabede girmiş ve o putperestlerin taptığı bir altin putu alıp onu toprağa gömmüştü.
"Yûsuf ise bunun rahatsızlığını içinde sakladı ve onlara açıklamadan içinden dedi ki:
-Asıl sizin durumunuz çok kötüdür. Allah, sizin anlatmakta olduğunuz şeyleri en iyi bilir." (Fe-eserrahâ Yûsüfü fî nefsihî ve lem yübdihâ lehüm, kaale entüm şerrun makânâ, vallâhü a'lemü bimâ tesifûn).
Yûsuf (aleyhisselâm), onların sözlerinden duyduğu rahatsızlığı içinde sakladı; yoksa bu sırrı bazı adamlarına açıkladı demek değildir.
KardHanımlarına ise, ne sözlü olarak, ne de fiilî olarak bir şey açıklamadı; onlara hoşgörü ve halimlik gösterdi ve içinden dedi ki; asıl sizin durumunuz çok kötüdür; zira siz kardeşinizi babasından çaldınız; sonra da suçsuz olana iftira atıyorsunuz.
Allah (celle celâlühü) sizin anlatmakta olduğunuz şeyleri en iyi bilir; sizin iddia ettiğiniz gibi bizden hırsızlık sadır olmadığını, bunun bize iftira olduğunu gayet iyi bilir.
78. Âyetin Tefsiri
"Yakub'un oğulları dediler ki:
- Ey aziz! Onun gerçekten çok yaşlı bir babası var. Bunun için, onun yerine birimizi alıkoy. Çünkü biz, seni gerçekten îyilik edenlerden görüyoruz."
Yakub'un (aleyhisselâm) oğulları, Bünyâmin'in alıkonulacağının işaretlerini gördükleri zaman ona acıyarak sözde ölmüş olan kardeşine bunu gerekçe olarak söylediler.
Yani ey aziz! Alıkoymak istediğin bu kardeşimizin gerçekten çok yaşlı bir babası var; onun ayrılığına dayanamaz. Bunun için, onun yerine birimizi ak-koy; çünkü babasının ona olan muhabbet ve şefkatinde, biz onun yerini tutamayız. Biz, seni gerçekten bize iyilik etmiş görüyoruz; onun için bunu da yap da, iyiliğin tam olsun.
Yahut biz seni iyilik etmeyi âdet edinmişlerden görüyoruz; onun için sen âdetini bozma!
79. Âyetin Tefsiri
"Yûsuf dedi ki:
- Malımızı yanında bulduğumuz kimseden başkasını alıkoymaktan Allah'a sığınırız. Aksi takdirde hiç şüphesiz biz zâlimler oluruz."
A- "- Yûsuf dedi ki:
- Malımızı yanında bulduğumuz kimseden başkasını alıkoymaktan Allah'a sığınırız."
Zira Yûsuf’un, kardeşi Bünyâmin'i alıkoyması, diğer kardeşlerinden aldığı fetva gereğince oluyordu. Bundan dolayı onu ihlâl edemezdi.
Kardeşleri, Yûsuf'a (aleyhisselâm) olan hitaplarında "sen" zamirini kullandıkları halde, onun, konuşmasında "biz" zamirini kullanması, hükümdarların üslubu böyle olduğu içindir. Yahut bu konuda kardeşini alıkoyup koymamanın, kendisinin kararına bağlı olmayıp yetkili kişilerin kararına bağlı olduğunu bildirmek içindir.
Yûsuf’un, "malımızı çalan" demeyip de, "malımızı yanında bulduğumuz" demesi, hakkı ifade etmek ve konuşmalarında yalandan sakınmak ile beraber meramını da tam olarak ifade etmek içindir. Çünkü onlar, yüklerinde anılan maşrapanın bulunmasını, hırsızlıktan başka bir mânâya hamletmezler.
B- "- Aksi takdirde hiç şüphesiz biz zâlimler oluruz."
Yani biz, başkasını alıkoyduğumuz takdirde sizin kanunlarınıza göre zâlimler oluruz ve bizim kanunlarımızda da böyle bir hak yoktur.
Karşılıklı konuşmalarından kastedilen mânâ budur. Bunun dışında Bâtınî bir mânâsı daha vardır ki o da, Allah'ın (celle celâlühü) Bünyâmin'i almamı vahiy ile emretmesi, O'nun bildiği maslahatlar içindir. Bunun için eğer ben, ondan başkasını alıkoyacak olursam, zâlim olurum ve vahyi uygulamamiş olurum, demektir.
80. Âyetin Tefsiri
"Kardeşleri Yûsuf tan ümitlerini tamamen kesince, gizlice görüşmek üzere bir yana çekildiler. Büyükleri dedi ki:
Babanızın sizden Allah adına söz aldığını ve daha önce Yûsuf hakkında yaptığınız haksızlığı bilmiyor musunuz? Artık babam bana izin verinceye, yahut benim için Allah hüküm verinceye kadar ben bu yerden asla ayrılmayacağım. Zaten O, hükmedenlerin en hayırlısıdır."
A- "- Kardeşleri Yûsuf'tan ümitlerini tamamen kesince, gizlice görüşmek üzere bir yana çekildiler."
Yûsuf’un kardeşleri, Yûsuf’un, önerilerini kabul etmesinden ümitlerini tamamen kesince, gizlice görüşmek üzere bir kenara çekildiler.
Onların bu ümitsizliğe düşmelerinin sebebi, Yûsuf’un (aleyhisselâm) onların isteklerinden Allah'a (celle celâlühü) sığınması idi. Zira onun bu durumdan Allah'a (celle celâlühü) sığınması, bunun en sevmediği şeylerden olduğuna, sakınılması gereken şeylerden olduğuna ve kendisinden Allah'a sığınılması gereken şeylerden olduğuna delâlet etmektedir. Bir de "Aksi takdirde biz zâlimler oluruz" ifadesi de bunu pekiştirmektedir.
B- "- Büyükleri dedi ki:
Babanızın sizden Allah adına söz aldığını ve daha önce Yûsuf hakkında yaptığınız haksızlığı bilmiyor musunuz? Artık babamı bana izin verinceye, yahut benim için Allah hüküm verinceye kadar ben bu yerden asla ayrılmayacağım."
Onların yaşça büyükleri olan Rûbîl, yahut akılca büyükleri olan Yehûzâ, yahut reisleri olan Şem'un bunu söylemişti. Herhalde onlar konuyu gizlice görüşürken diğer kardeşler, hep birlikte geri dönmeyi önerirken büyükleri bunu kabul etmemiş ve "Siz bilmiyor musunuz ki, babanız Allah'a (celle celâlühü) yemin ettirerek sizden söz almıştı ve daha önce de siz Yûsuf hakkında taksirat yapmıştınız, biz şüphesiz onu koruyacağız, demiştiniz; ama babanızın ahdini korumamıştınız.
Artık Mısır'dan ayrılıp kendisine dönmem için babam bana izin yahut verdiğimiz sözü bozmayacak şekilde benim için Allah (celle celâlühü) hüküm verinceye, yahut da herhangi bir sebeple kardeşimin kurtulmasına hüküm verilinceye kadar ben buradan asla ayrılmayacağım" demişti.
Rivâyet olunur ki, onlar kardeşlerini bırakması için azizle konuştular. Bu bağlamda Rübîl dedi ki:
-Ey hükümdar! Sen mutlaka kardeşimizi bize vereceksin, aksi takdirde’ben öyle bir avazla bağıracağım ki, Mısır'daki bütün hamile kadınlar, mutlaka çocuğunu düşürecek ve insanların bedenlerindeki kıllar dikikp elbiselerinden diş an çıkacak.
Yakub'un (aleyhisselâm) oğulları öfkelendikleri zaman kimsenin gücü onlara yetmezdi. Fakat onlardan biri öfkelendiği zaman yine onlardan biri ona dokununca öfkesi sakinleşirdi. İşte büyükleri böyle öfkelenince, Yûsuf kendi oğluna:
Git de ona dokun! dedi. O da yanına gidip ona dokununca, Rubîl:
Bu kim? Mutlaka Yakub'un soyundan birileri, vardır! dedi.
C- "- Zaten O, hükmedenlerin en hayırlısıdır."
Zira Allah (celle celâlühü), yalnız hak ve adaletle hükmeder.
81. Âyetin Tefsiri
"Babanıza dönün ve deyin ki:
Ey babamız! Şüphesiz oğlun hırsızlık etti ve biz bildiğimizden başkasına şâhitlik etmedik. Biz gaibin bekçileri de değiliz."
Biz, onun aleyhinde şâhitlik etmedik; ancak bildiklerimize şâhitlik ettik; yalnız azizin maşrapasının onun yükünden çıktığını gördük. Biz gerçek durum, gördüğümüz gibi mi, yoksa başka türlü mü, onu da bilmiyoruz.
Yahut biz sana onu getireceğimize söz verirken, onun hırsızlık yapacağını, yahut böyle bir şeyle karşılaşacağımızı veyahut da Yûsuf yüzünden uğradığın musibete onun yüzünden de uğrayacağını bilmiyorduk.
82. Âyetin Tefsiri
"İçinde bulunduğumuz şehre de, aralarında bulunduğumuz kafileye de sor! Hiç şüphesiz biz doğru söylüyoruz."
İstersen adam gönder; Mısır halkına, yahut Mısır yakınında o münâdînin, bize yetiştiği kasaba halkına olanları sor; kafile arkadaşlanmıza da sor; çünkü olanlar, onlarca da bilinmektedir. Kafile arkadaşları da, Ken'an'dan Yakub'un komşuları idi.
Bir görüşe göre de kafile arkadaşları, Sana t'tan idiler.
83. Âyetin Tefsiri
"Babaları dedi ki:
Hayır, nefisleriniz sizi böyle bir işe sürükledi. Artık sabretmek güzeldir. Umulur ki, Allah onların hepsini bana getirir. Çünkü şüphesiz O, Alîm'dir (her şeyi bilendir); Hakîm'dir (her işinde hikmet sahibidir)."
A- "- Babaları dedi ki:
Hayır, nefisleriniz sizi böyle bir işe sürükledi."
Onlar, babaları Yakub'un yanma dönüp söylediklerini ona söyledikten sonra babaları böyle dedi. Bu kısım, beyana muhtaç olmayan müsellem bir husus olduğu ve beyana muhtaç olan, babalarının cevabi olduğu için o kısım hazfedilmiştir.
Yakub'un (aleyhisselâm), "Hayır" diye reddettiği, onların sarih kelâmı değildir; çünkü sarih kelâmları doğrudur. Onun reddettiği, kelâmlarının zımnen ifade ettiği, buna sebep olmaktan berî olmalarıdır; sözleri ve fiilleri ile buna sebep olmadıklarıdır.
Yani gerçek durum, böyle değildir; fakat nefisleriniz, bir şeyi size süslü göstermiş de, siz onu yapmışsınız. Yakub'un (aleyhisselâm) bundan kastettiği, hırsızın, fiilinden dolayı alıkonulması yönündeki fetvaları idi.
B- "- Artık sabretmek güzeldir."
Benim işim, artık güzelce sabretmektir. Yahut, artık sabretmek, daha güzeldir.
C- "- Umulur ki, Allah onların hepsini bana getirir. Çünkü şüphesiz O, Alîm'dir, Hakîm'dir."
Allah (celle celâlühü), Yûsuf’u, kardeşlerini ve Mısır'da alıkonulan Bünyâmin'i umarım bana getirir. Çünkü O, şüphesiz her şeyi ve ezcümle benim bakm ile onların hâlini bilendir ve O, bütün işlerinde hikmet sahibidir ve beni bu musibete duçar etmesi de ancak yüksek bir hikmet içindir.
84. Âyetin Tefsiri
"Babaları onlardan yüz çevirdi ve;
"- Ah Yûsuf'um ah!" dedi ve kederini içine gömerken üzüntüden iki gözü ağardı."
A- "Babaları onlardan yüz çevirdi ve:
- Ah Yûsuf'um ah! Dedi."
Babaları, onların söylediklerinden hiç hoşlanmadığı için onlardan yüz çevirdi ve en büyük üzüntüsünü belirtti.
Burada hâdise, Yûsuf’un iki kardeşinin musibeti iken, Yakub Yûsuf için üzüntüsünü beyan etmiş, çünkü Yûsuf’u kaybetmesi, daha eski de olsa, onun üzüntüsü en büyük üzüntü idi; bütün kalbini sarmış, unutulmaz bir yara idi. Bir de Yakub Mısır'daki iki oğlunun da hayatta olduklarına güveniyordu; yerlerini biliyordu ve döneceklerini umuyordu. Yûsuf hakkında ise, Allah'ın (celle celâlühü) rahmet ve ihsanından başka hiçbir umudu yoktu..
Hadiste şöyle denilmektedir: "İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn / Biz, Allah için varız ve yine O'na döneceğiz" kelâmı, Muhammed ümmetinden başka hiçbir ümmete verilmemiştir. Nitekim malûm olduğu üzere Yakub o musibete duçar olunca, "İnnâ lillâh" dememiş, fakat bu söylediğini söylemiştir."
B- "- Ve kederini içine gömerken üzüntüden iki gözü ağardı."
Üzüntü sebebiyle ağlamaktan iki gözü ağardı. Zira fazla göz yaşı, gözün karasını yok edip bulanık bir beyaza çevirir.
Bir görüşe göre Yakub'un gözleri tamamen görmez olmuştu.
Diğer bir görüşe göre ise gözleri pek zayıf görüyordu.
Rivâyet olunur ki, Yûsuftan ayrıldığı günden itibaren onunla tekrar buluşuncaya kadar seksen sene müddetle Yakub'un gözleri hiç kuru kalmadı. Ve o zaman yeryüzünde, Allah (celle celâlühü) katında Yakub'tan (aleyhisselâm) daha muhterem bir insan yoktu.
Resûlüllah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) rivâyet olunduğuna göre, kendisi, Cebrâîl (aleyhisselâm)’a:
Yakubun Yûsuftan dolayı olan üzüntü ve kederi ne kadardı? diye sormuş ve Cebrâîl de:
Bir ananın yetmiş evlâdının ölüsünü görmesinin üzüntüsü kadardır, diye cevap vermiş. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
Pekiyi, onun mükâfatı ne kadardır? diye sormuş ve Cebrâîl de:
Yüz şehidin mükâfatı kadar. Ve bu müddet içinde bir an olsun, Yakub'un (aleyhisselâm) Allah (celle celâlühü) hakkındaki iyi zanm bozulmadı, demiştir.
Bu âyet-i kerime, musibetler hâlinde teessüf ve ağlamanın caiz olduğuna delildir. Zira bundan uzak durmak, teklife dahil değildir. Çünkü ağır musibetlere karşı pek az kimse kendi nefsine hâkim olabilir. Nitekim Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da, oğlu İbrâhîm için ağlamış ve şöyle buyurmuştur: "Kalp, hüzün duyar; göz de, yaş döker; fakat Rabbimizi gazaba getirecek bir şeyi söylemeyiz. Ey İbrâltim! Biz gerçekten senin için hüzün içindeyiz!"
Musibetler hâlinde caiz olmayan ise, yüksek sesle bağırıp feryat etmek, yüzleri, göğüsleri dövmek, yakaları yırtmak ve elbiseleri parçalamak gibi cahillerin yaptığı hareketlerdir.
Peygamberimizden (sallallahü aleyhi ve sellem) rivâyet olunduğuna göre, kendisi, bazı kızlarının çocukları için ağlayıp göz yaşı dökmüş; fakat itidali bozmamıştı. Bunun üzerine kendisine:
Ey Allah'ın Resulü! Sen kendin ağlıyorsun; Halbuki bizi ağlamaktan men etmiştin, dediler. O da buyurdu kı:
Ben sizi ağlamaktan men etmedim; ben sizi iki ahmakça sesten men ettim: Sevinç halindeki aşırı ses ve üzüntü halindeki aşırı ses.
85. Âyetin Tefsiri
"Oğullan dediler ki:
Vallahi, sen hâlâ Yûsuf’u anıyorsun. Sonunda hastalanacaksın, yahut helâk olanlardan olacaksın!"
Oğulları babalarına, Allah'a yemin olsun ki, sen durmadan hâlâ Yûsuf’un fecaatini anıyorsun; sonunda helake yüz tutan bir hasta olacaksın, yahut bu keder, seni eritecek veya bu yüzden Öleceksin, dediler.
86. Âyetin Tefsiri
"Yakub dedi ki:
Ben üzüntü ve kederimi ancak Allah'a arz ediyorum ve ben sizin bilemediğiniz şeyleri Allah tarafından biliyorum.".
Yakub'un oğulları, teselli ve şikâyet yoluyla öyle deyince, o da dedi kı; ben bu halimi size veya başkasına şikâyet etmiyorum ki, siz beni teselliye kalkışıyorsunuz; ben kederimi ve hüznümü yalnız Allah'a (celle celâlühü) arz ediyorum; O'na sığmıyorum; bu üzüntünün giderilmesi için O'nun kapısında yalvarıyorum ve Allah'ın (celle celâlühü) sizin bilmediğiniz ihsanını ve rahmetini biliyorum.
Onun için O'nun bana rahmet ve ihsanda bulunmasını ve ricamı geri çevirmemesini niyaz ediyorum. Yahut ben Yûsuf’un hayatından, Allah tarafından vahiy ve ilham yoluyla, sizin bilemediğiniz şeyleri, biliyorum.
Deniliyor ki, Yakub (aleyhisselâm) rüyasında Ölüm Meleğim gördü ve ona Yûsuf’u sordu; o da hayatta olduğunu söyledi.
Diğer bir görüşe göre ise, Yakub (aleyhisselâm), Yûsuf’un rüyasından biliyordu kı, ilende ana-babasi ve kardeşleri huzurunda secdeye kapanacaklardır.
87. Âyetin Tefsiri
"Ey oğullarım! Gidin de Yûsuf’u ve kardeşini iyice araştırın,
Allah'ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin; çünkü şüphesiz kâfirler güruhundan başkası Allah'ın rahmetinden umudunu kesmez."
Yakub (aleyhisselâm) oğulların elan, Yûsuf ile kardeşi Bünyâmin'i araştırmalarını istemiş ve Mısır'da kalan büyük kardeşlerinden söz etmemiş, çünkü onun orada kalması kendi isteği iledir; o halın kalkması zor değildir.
Yakub'un (aleyhisselâm) bu sözleri, oğullarını, "Ve ben sizin bilemediğiniz şeyleri Allah tarafından biliyorum" sözünde müphem kalan bazı hakikatlerle irşattır. Sonra Yakub (aleyhisselâm), "Çünkü şüphesiz kâfirler güruhundan başkası Allah'ın rahmetinden umudunu kesmez" sözleriyle de, emrinin gereğini terk etmekten oğullarını sakındırmaktadır.
Yani, ey oğullarım! Kullara hayat veren Allah'ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin; çünkü şüphesiz Allah'ı (celle celâlühü) ve O'nun sıfatlarını bilmeyen kafirler güruhundan başkası O'nun rahmetinden umudunu kesmez. Zira arif olan zatlar, hiçbir halükârda Allah'ın rahmetinden umutlarını kesmezler, demektedir.
88. Âyetin Tefsiri
"Nihayet Yûsuf’un huzuruna girdiklerinde dediler ki:
- Ey Aziz! Bize ve ailemize kıtlık çarptı ve biz değersiz bir sermaye ile geldik. Fakat sen bize ölçeği tam ver ve bize bağışta bulun. Şüphesiz Allah bağışta bulunanları mükâfatlandırır."
Yakub'un (aleyhisselâm) oğulları, babalarının emri gereğince tekrar Mısır'a döndükten sonra nihayet Yûsuf’un huzuruna girdiklerinde... demektir. Onların bu emri süratle yerine getirdiklerim zımnen bildirmek için, bir de, bunun, zikre ve beyana muhtaç olmayan muhakkak bir husus olduğu için bu kısım zikredilmemiştir.
Bir görüşe göre, onların getirdiği sermaye, Bedevî Araplarin emtiası olan yün ve tereyağıydı.
Diğer bir görüşe göre ise, çam kozalağı ile kuru yemişti.
Nebatat ve keş peynirinin kavutu olduğunu söyleyenlerle, ancak düşük değerle alınan ayarı düşük dirhemlerdi, diyenler de varrdır.
Yakub oğullarının, sermaye olarak anılan emtiayı getirip takdim etmeleri, Yûsuf’un (aleyhisselâm) şefkat ve merhametini mucip olup taleplerinin karşılanmasına vesile olması içindi.
Dahhâk ile İbn Cüreyc'e göre, âyetteki tasadduk, kardeşleri Bünyamın'in kendilerine verilmesidir. Babalarının emrine göre hallerine en münasip olan mânâ da budur. Yahut müsamaha gösterip değersiz sermayeyi kabul etmek ve ölçeği tam olarak vermektir.
Yahut ihsan olarak, değerinden fazlasını vermektir. Onu tasadduk olarak ifade etmeleri, tevazu içindir. Yahut bir miktar da karşılıksız olarak vermektir. Bu son görüş, sadaka almanın haram olmasının. Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) mahsus olmasına bınaendir.
Yakub'un (aleyhisselâm) oğullan, önce babalarının emrinden işe başlamamalan, kendi zayıf hallerini gösterip karşı tarafın kalbini yumuşatarak şefkat ve merhameti celp etmek içindir. Bununla beraber bu kelâmın iki mânâsı vardır.
Zira onların, "Ve bize bağışta bulun. Şüphesiz Allah bağışta bulunanları mükâfatlandırır" sözleri, her iki mânâya da hamledilebilir. Bunun için muhtemeldir ki, Yûsuf bu kelâmlarını birinci mânâya (kardeşlerinin verilmesine) hamletmiştir.
İşte onun için onların arzına ve zımnen ifade ettikleri kardeşlerinin geri verilmesi talebine cevap olarak bundan sonraki âyette zikredilecek olan sözlerini söylemiştir.
89. Âyetin Tefsiri
"Yûsuf dedi ki:
- Siz cahilliğiniz yüzünden Yûsuf'a ve kardeşine yaptıklarınızı biliyor musunuz?"
İşte Yûsuf sözlerinde yalnız onların kardeşi Bünyaminin durumunu konu etmesi gerekirken, Yûsuf'a yaptıklarını da konu etmiştir. Çünkü onların yapmak istedikleri, her ikisinin de aleyhine idi.
Zira bundan kastedilen, onu Yûsuftan uzaklaştırıp bu şekilde onu zelil etmekti. Hattâ Yûsuf (aleyhisselâm) o kadar üzgündü ki, onlarla güçlükle konuşuyordu.
Siz, cahil iken, yaptiklarınızın çirkin olduğunu, yahut akıbetini bilmediğiniz için yapmış olduğunuz o fiillerin çirkinliğini, yahut akıbetini anladıktan sonra ondan tevbe ettiniz mi?
Yûsuf (aleyhisselâm) bunu, onları ayıplamak, kınamak için değil, fakat onların aczini ve miskinliğini gördüğünde kendilerine acıdığı için onlara öğüt olarak ve kendilerini tevbeye teşvik için söylemiştir.
Muhtemeldir ki, Yûsuf (aleyhisselâm) bu kelâmı, onların kelâmından bağlantısız olarak ve onların hak ve vazifesinin, bütün taleplerinden vazgeçip yalnız Bünyâmin'i talep etmek olduğuna dikkat çekmek içindir.
Hattâ muhtemeldir ki, Yûsuf (aleyhisselâm), vahiy ve ilham yoluyla, babasının tavsiyesine ve onları, kendisini ve kardeşini araştırmak için gönderdiğine vâkıf olmuş ve onların başka şeylerle meşgul olduklarını görünce, bunu söylemiştir.
Diğer bir görüşe göre ise, Yûsuf’un kardeşleri, Yakub'un (aleyhisselâm) mektubunu Yûsuf'a verdiler. Yakub (aleyhisselâm) mektubunda şunu yazıyordu; "Bu mektup, İbrâhîm Halilullâhin oğlu, İs hak Zebâhullâhin oğlu, İsrâilullah Yakub'tan, Mısır Azizme'dır. İmdi, biz musibete duçar olmuş bir aileyiz.
Benim dedemin elleri ve ayakları bağlanmış ve ateşe atılmıştır. Fakat Allah (celle celâlühü) o ateşi serinlik ve selâmet kılarak onu kurtarmıştır. Babam ise, öldürülmek üzere bıçak, ensesine konulmuş, fakat Allah (celle celâlühü), onun fidyesi olan kurbanı verip kendisini kurtarmıştır. Bana gelince, bir oğlum vardı ve evladımdan en sevdiğim idi.
Bir gün kardeşleri onu kıra götürdüler; sonra kana bulanmış gömleğim bana getirdiler ve: "Onu kurt yedi" dediler. Ondan sonra ona ağlamaktan gözlerim kör oldu. Sonra, bir oğlum daha vardı; o da giden oğlumun, ana bir kardeşi idi. Ben onunla teselli buluyordum. Kardeşleri onu yanlarında Mısır'a götürdüler; sonra döndüler ve onun hırsızlık yaptığını ve bundan dolayı da onu alıkoyduğunu söylediler.
Halbuki biz, öyle bir aileyiz ki, ne kendimiz hırsızlık yaparız, ne de çocuklarımız hırsızlık yapar. İmdi, sen onu bana gönderirsen iyi olur; yoksa sana öyle bir bedduada bulunacağım kı, senin yedi sülalene bile erişecek. Vesselam!"
Yûsuf (aleyhisselâm) bu mektubu okuyunca, dayanamadı ve o söylediklerini söyledi.
Diğer bir görüşe göre ise, Yûsuf (aleyhisselâm) mektubu okuyunca, ağladı ve şu cevabı yazdı: "Atalarının sabredip muzaffer oldukları gibi, sen de sabret, ki, muzaffer olasın!"
90. Âyetin Tefsiri
"Onlar:
Yoksa sen gerçekten Yûsuf musun, dediler. O da:
Evet, ben Yûsuf'um; bu da kardeşim, Allah bize gerçekten lütufta bulundu. Çünkü şüphesiz kim Allah'a karşı takvâlı olup sabrederse, şüphesiz Allah da güzel davrananların mükâfatını zayi etmez, dedi."
A- "- Onlar:
Yoksa sen gerçekten Yûsuf musun, dediler."
Yûsuf’un kardeşleri, bunu yadırgamak ve taaccüp için söylediler.
Bir görüşe göre, Yûsuf, konuşurken kardeşleri onu şekil ve şemailinden tanıdılar.
Diğer bir görüşe göre ise, Yûsuf tebessüm edince, kardeşleri onu ön dişlerinden tanıdılar.
Bir diğer görüşe göre ise, Yûsuf, başındaki tacı çıkarınca, başının yan tarafında bulunan beyaz ben gibi işaretinden kendisini tanıdılar. O benin benzeri, Sâre ve Yakub'ta (aleyhisselâm) da vardı.
"Evet, ben Yûsuf'um; bu da kardeşim. Allah bize gerçekten lütufta bulundu." (Kaale ene yûsüfü ve hazâ ahî, kad mennallâhü aleynâ).
Yûsuf (aleyhisselâm) onlara cevap verirken, kendini daha fazla tanıtmak, kardeşinin şanını tazim etmek ve "Siz Yûsuf'a ve kardeşine yaptıklarınızı biliyor musunuz?" cümlesiyle ifade edilenleri tamamlamak için, "Bu da benim kardeşim" cümlesini de ilâve etti.
Yani bu da benim, ana-baba bir kardeşim. Sanki şöyle demiştir: sız bizi birbirimizden uzaklaştırıp bizi zelil etmek için bize yaptıklarınızı biliyor musunuz? İşte ben Yûsuf'um; bu da benim kardeşim. Allah (celle celâlühü), uğradığımız belâdan bizi kurtarmakla, ayrılıktan sonra bir araya getirmekle, zillet sonrası izzet vermekle ve hasretten sonra ünsıyet vermekle bize lütufta bulundu.
Yûsuf’un kelâmından, Bünyâmin'i talep etmelerine verilecek cevabın işareti de çıkarılabilir. Yani o, sizin kardeşiniz değil, benim kardeşimdir. Bunun için onu talep etmeye hakkınız yoktur. Sonra bunun gerekçesini de şöyle açıklamaktadır:
B- "- Çünkü şüphesiz kim Allah'a karşı takvâlı olup sabrederse, şüphesiz Allah da güzel davrananların mükâfatını zayi etmez."
Kim, bütün hallerinde takva üzere olursa, yahut kendi nefsini Allah'ın gazabından ve azabından korursa ve bu yolda mihnetlere, yahut itaatlerin meşakkatine, yahut nefsinin çektiği günahlara karşı sabrederse, şüphesiz Allah (celle celâlühü) da, güzel davrananların mükâfatını zayi etmez.
91. Âyetin Tefsiri
"Kardeşleri dediler ki:
- Allah'a andolsun ki, gerçekten Allah seni bize üstün kılmış ve gerçekten biz hata etmişiz." 4
4 Aruz veznine uygun bu Âyetin ihtişamından, Ziya Paşa merhum çok meşhur bı beyitmde istifade etmiştir.
Zalimlere bir gün dedirir kudret-ı Mevlâ
"Tallahi lekad asarekallahü aleynâ"
Vallahi, gerçekten Allah fi, zikrettiğin üstün vasıflarla seni bize üstün kılmış ve biz sana yaptıklarımızı yaparken gerçekten taammüden günah işlemişiz. İşte bundan dolayı Allah (celle celâlühü) seni aziz, bizi ise zelil kıldı.
Onların bu kelâmı, zımnen tevbe ve istiğfar ifade etmektedir. İşte bundan dolayıdır ki, Yûsuf, bundan sonraki sözlerim söylemiştir.
92. Âyetin Tefsiri
"Yusuf dedi ki:
- Bugün sizi kınamak yok; Allah sizi affeder. Zaten O, merhametlilerin en merhamethsidır."
A- "- Yûsuf dedi ki:
Bugün sizi kınamak yok; Allah sizi affeder."
Sanıldığı gibi bugün bile sizi kınamak yok; başka günler nasıl olabilir! Bugün Allah sizi affeder. Niteltim Allah (celle celâlühü), onların yaptıkları tevbe ile, onların cürüm ve günahlarını affetti.
B- "- Zaten O, merhametlilerin en merhametli sidir."
Allah (celle celâlühü), küçük günahları da, büyük günahları da bağışlar ve tevbe edenin tevbesini kabul buyurmakla ona lütufta bulunur.
Yûsuf’un (aleyhisselâm) büyük keremindendir ki, kardeşleri, ona şöyle haber gönderdiler:
Sen sabah akşam bizi yemeğe davet ediyorsun; biz ise, sana yaptığımız haksızlıktan dolayı senden utanıyoruz. Yûsuf (aleyhisselâm) da onlara dedi ki:
Ben. Mısır halkına hükümdar oldumsa da, onlar bana ilk gözleriyle bakıyorlardı ve şöyle diyorlardı:
Rabbimiz ne kadar yücedir ki, vaktiyle yirmi dirheme satılan bir köleyi hükümdar lalmıştır. Şimdi ben de sizinle şeref kazandım ve gözlerinde büyüdüm. Zira insanlar, sizin benim kardeşlerim olduğunuzu ve benim İbrâhîm'in (aleyhisselâm) torunlarından olduğumu anladılar.
93. Âyetin Tefsiri
"Şu gömleğimi götürün de, onu babamın yüzüne koyun, görür olarak gelsin ve bütün ailenizi bana getirin!"
Bir görüşe göre bu gömlek, o an sirtinda bulunan gömlekti.
Diğer bir görüşe göre ise, bu gömlek, İbrâhîm'den (aleyhisselâm) miras kalan ve Yûsuf’un boynundaki muskalıkta bulunup da kuyuda çıplak kaldığında Cebrâîl’in (aleyhisselâm) gelip ona giydirdiği gömlekti. Bu gömleği babasına göndermesini Cebrâîl (aleyhisselâm) emretmiş ve ona vahiy etmişti kı, cennet rüzgarının esintisi, kendisi yüzünden musibete duçar olana isabet edince, mutlaka şifa bulacaktır.
Aileden murat, Yakub (aleyhisselâm) ile ailesinden sayılan kadınlar ve çocuklardır. Deniliyor ki, gömleği Yehûzâ taşıyordu ve şöyle demişti: "Vaktiyle kan bulaştirılmış gömleği taşıyarak ben babamı üzmüştüm; ben vaktiyle onu üzdüğüm gibi şimdi de ben onu sevindireceğim. Deniliyor ki, Yehûzâ, Mısır'dan Ken'an'a kadar olan seksen fersahlık yolu baş açık, yalın ayak olarak o gömleği taşımıştı.
94. Âyetin Tefsiri
"Kafile, Mısır'dan ayrılınca, babalan yanındakilere:
Eğer bana bunamış demezseniz, ben hiç şüphesiz Yûsuf’un kokusunu alıyorum, dedi."
Allah (celle celâlühü), gömleğe geçen Yûsuf’un kokusunu, Mısır'ın Arış kentinden yola çıkan kafilede bulunan Yehûzâ'nın Ken'an'a yönelmesiyle Yakub'a seksen fersahlık uzaklıktan duyurdu.
95. Âyetin Tefsiri
"Onlar da:
Vallahi, hiç şüphesiz sen hâlâ o eski buhranındasın, dediler."
Yakub'un yanındakiler ona dediler ki; senin Yûsufa olan aşırı sevginden, her zaman onu anmandan ve ona kavuşmayı ümit ettiğinden ötürü sen hâlâ eski buhran ve yanlışlığındasın. Onlar, Yûsuf’un öldüğünü zannediyorlardı.
96. Âyetin Tefsiri
"Nihayet müjdeci gelip de, gömleği onun yüzüne koyar koymaz, Yakub'un gözleri derhal açıldı. Size, sizin bilemediğiniz şeyleri ben gerçekten Allah tarafından bilirim, demedim mı? Dedi."
Yehûzâ müjdeci olarak, nihayet gelince, gömleği Yakub'un yüzüne koydu, yahut Yakub kendisi gömleği yüzüne koydu.
Yakub'un söylediği, "sizin bilemediğiniz" ifadesinden kastettiği eğer "Ben gerçekten Yûsuf’un kokusunu duyuyorum" cümlesıyse onun bu hitabı, Ken'an'da yanında bulunanlar içindir.
Yok eğer "Allah'ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin" cürnlesiyse, bu hitap, oğulları içindir. Nitekim "Sizin bilemediğiniz şeyleri ben bilirim" ifadesine en münasip olan da bu ikincisidir. Zira Allah'ın rahmetinden umut kesmemek emrinin temek, Allah (celle celâlühü) tarafından Yakub'a (aleyhisselâm) verilen ilimdir.
Rivâyet olunur ki, Yakub (aleyhisselâm): "Yûsuf nasıldır?" diye müjdeciye sordu. O da: "Mısır hükümdarıdır" dedi. Yakub (aleyhisselâm): "Ben hükümdarlığı ne yapayım? Sen ondan ayrılırken hangi din üzerinde idi?" dedi. O da: "islâm dini üzerinde" dedi. Yakub (aleyhisselâm) "İşte şimdi nimet tamam oldu" dedi.
97. Âyetin Tefsiri
"Oğulları dediler ki:
- Ey babamız! Bizim günahlarımızın affını dile! Çünkü biz gerçekten günahkârlar olduk."
Suçunu, itiraf eden kimsenin, suçlanmamak ve kendisi için af dilemek hakkı doğduğu için, sanki onlar, Yakub'un kendilerini affedeceğinden emin idiler. İşte bundan dolayı onlar, kendileri için af dilenmesi talebiyle iktifa etmişler ve suçlarının itirafım da bunun içine dere etmişlerdi.
98. Âyetin Tefsiri
"Yakub:
- Sizin için Rabbimden sonra af dileyeceğim. Çünkü Gafur (çok bağışlayan), Rahîm (çok merhamet eden) yalnız O'dur, dedi."
Yakub'un bu sözü, kendisinin onları affettiğini zımnen bildirmektedir.
Bir görüşe göre Yakub duasının icabet vaktini yakalamak için, onlar için af dilemeyi seher vaktine kadar,
Diğer bir görüşe göre ise Cuma gecesine kadar geciktirdi.
Bir diğer görüşe göre ise, onlar için Yûsuftan helallik alıncaya veya Yûsuf’un, onları affettiğini anlayıncaya kadar geciktirdi. Zira zâlimin bağışlanması için, mazlumun onu affetmesi şarttır. Şu rivâyet de bunu desteklemektedir:
Rivâyet olunur ki, Yakub (aleyhisselâm) oğullarının affı içki dua ederken kendisi ayakta Kıbleye karşı duruyormuş; Yûsuf da onun arkasında durup "âmin!" diyormuş ve oğulları da ikisinin arkasında zeki ve huşu içinde duruyorlarmış. Onlar yirmi sene müddetle bu minval üzere dua etmişler.
Nihayet bîtap düşüp sonlarının helâk olacaklarını zannettikleri bir sırada Cebrâîl (aleyhisselâm) inip şöyle demiştir: "Bilesin ki Allah, evlâdın hakkındaki duanı kabul buyurdu. Oğulların da, senden sonra peygamberlik şanına layık bir hayat yaşayacaklarına kesiti söz verdiler.
Eğer bu sözleri doğru çıkarsa, peygamberlik onlar için de gerçeldeşir. Oğullarından sâdır olan hareketler ise, onların peygamberlik vazifesini sürdürme taleplerinden önce sâdır olmuştur.
Başka bir görüşe göre ise, Yakub'un (aleyhisselâm) bu sözünden murat, bu duayı devamlı yapacağıdır. Nitekim rivâyet olunur k, Yakub (aleyhisselâm), yirmi küsur sene müddetle her Cuma gecesi oğulları için mağfiret duasında bulundu.
Başka bir rivâyete göre ise, Yakub (aleyhisselâm) seher vaktinde namaza kalktı; namazı bitirince de, şöyle dua etti: "Allah'ım! Yûsuftan dolayı şikâyetimi ve sabırsızlığımı benim için bağışla! Çocuklarımın, kardHanımlarına yaptiklarını da bağışla!" Allah (celle celâlühü) da, "Allah, seni de, çocuklarını da bağışladı!" diye kendisine vahiy buyurdu.
99. Âyetin Tefsiri
"Ailesi Yûsuf’un yanına girdikleri, zaman, ana-babasını kucakladı ve: İnşallah, güven içinde Mısır'a girin, dedi."
Rivâyet olunur k, Yûsuf (aleyhisselâm), yanına gelmeye hazırlanmak için, babasına büyük miktarda değerli elbiseler ve iki yüz binek hayvanı gönderdi. Sonra Yûsuf (aleyhisselâm) ile hükümdar, dört bin asker, devletin ileri gelenleri ve bütün Mısır halkıyla beraber Yakub'u (aleyhisselâm) karşıladılar.
Yakub (aleyhisselâm) ile karşılaştıklarında kendisi, oğlu Yehûzâ'ya dayanarak yürüyordu. Yakub, süvarilere ve kalabalığa bakınca, "Yehûzâ, bu, Mısır Fir’avun’u mudur?" dedi.. Yehûzâ da, "Hayır, o senin oğlundur" dedi.
Nihayet Yakub, Yûsuf ile karşılaşınca ona: "Esselâmü aleyk, ey hüzünleri kaldıran!" dedi.
Bir görüşe göre, Yûsuf, babasına dedi ki: "Ey babacığım! Benim için öyle ağladın k, sonunda gözlerinden oldun. Sen bilmiyor muydun ki, sonunda kıyamet bizi bir araya getirecektir? Yakub da: "Elbette biliyordum, fakat korkuyordum ki, sen dininden olursun da, kıyamette de bir araya gelmemiz mümkün olmaz."
Bir görüşe göre, Yakub ile evlâdı, Mısır'a girdiklerinde kadın erkek, yetmiş iki kişi idiler. İsrâiloğulları, Mûsâ (aleyhisselâm) ile beraber Mısır'dan çıktıkları zaman, çoluk çocuk ve çok yaşlılar dışında altı yüz bin beş yüz yetmiş küsur erkek idiler. Çoluk çocuk ve çok yaşlılar da, bir milyon iki yüz bin idiler.
Nihayet ailesi Yûsuf’un yanma girdikleri zaman, Yûsuf, ana-babasını ve teyzesini kucakladı. "Babaları İbrâhîm, İsmail ve İshakin İlahı..." (Bakara 2/133) âyetinde de ifade edildiği üzere, nasıl anıca baba gibi kabul edilirse, teyze de anne gibi kabul edilmektedir. Yahut da Yakub (aleyhisselâm), Yûsuf’un (aleyhisselâm) annesinin ölümünden sonra teyzesiyle evlenmişti. Hasen ve İbn İshak diyorlar k: "Yûsuf’un annesi hayatta bulunuyordu. Onun için te'vile ihtiyaç yoktur."
Herhalde Yûsuf (aleyhisselâm), karşılama yerinde bir çadır kurdurmuş; onlar da orada huzuruna girmişler, Yûsuf da orada onları kucaldanıış ve: "İnşallah, bütün sıkıntılardan ve kötülüklerden emin olarak Mısır'a girin!" demişti.
100. Âyetin Tefsiri
"Yûsuf, ana-babasını tahtının üstüne çıkartıp oturttu ve hepsi onun için secdeye kapandılar. Yûsuf dedi k:
- Ey babacığım! İşte bu, daha önce gördüğüm rüyanın yorumudur. Rabbim onu gerçek İçilmiştir. O, gerçekten bana lütufta bulundu. Zira beni zindandan çıkardı ve şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra sizi çölden getirdi. Şüphesiz Rabbim dilediği kimseye lütfedicidir. Şüphesiz O, A'lîmdır (her şeyi bilendir); Hakimdir (her işinde hikmet sahibidir)."
A- "- Yûsuf, ana-babasını tahtının üstüne çıkartıp oturttu ve hepsi onun için secdeye kapandılar. Yûsuf dedi ki:
- Ey babacığım! İşte bu, daha önce gördüğüm rüyanın yorumudur. Rabbim onu gerçek kılmıştır. O, gerçekten bana lutufta bulundu. Zira beni zindandan çıkardı ve şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra sizi çölden getirdi."
Onlar hep birlikte Mısır'a indikten sonra Yûsuf, kardHanımlarına gösterdiği ikramın üstünde, ana-babasma saygı olarak onları tahtının üstüne çıkartıp oturttu ve ana-babasi ile kardeşleri, onu selâmlamak üzere secdeye kapandılar.
Zira ayağa kalkmak, tokalaşmak ve el öpmek gibi hareketler, tazım ve saygının ifadeleri olarak insanlar arasında yaygın âdetlerden oldukları gibi, onlara göre de secde, selamlamak ve iyi dilekte bulunmak ifadesi idi.
Diğer bir görüşe göre ise bu secde, alnı yere değdirmeden, yalnız eğilmekten ibaretti. Ancak âyetin metninde "Harrû" kelimesinin kullanılması, bu görüşe engeldir. (Zira anılan kelime, alın yere gelecek şekilde secde anlamında kullanılmaktadır.)
Bir diğer görüşe göre de, onlar, Yûsuf'a kavuştukları için Allah'a şükür olarak secdeye kapandılar. Ancak Yûsuf'un, "Ey babacığım! İşte bu, daha önce gördüğüm rüyanın yorumudur" demesi, bu görüşü reddetmektedir.
Bu secdeyi, "Yûsuf’u. Kıble gibi yaparak secdeye kapandılar" şeklinde izah etmek ise, apaçık bir zorlama olur. Bu secdenin, onların tahtın üstüne çıkartılıp oturtulmalarından sonra zikredilmesi de, bu konuda sarih olarak bir şey ifade etmez. Zira zikirdeki tertibin, gerçekleşme tertibine göre olması gerekmez. Belki de secdenin sonra zikredilmesi, ondan sonra kendisiyle irtibatlı olarak gelen ifadelerle uyum sağlamak içindir.
Yûsuf kardeşlerini kınamaktan sakındığı için bu kelâmında kuyu kıssasını sarahatle zikretmemiştir. Zira zahire göre bu kelâm sırasında kardeşleri de huzurda bulunuyorlardı. Çünkü bu kelâm, onların secdeye kapanmalarından sonra söylenmiştir. Bir de, "ve sizi çölden getirdi" ifadesi ile iktifa edilmiştir.
Yûsuf kardeşleri ile arasını bozma fiilini şeytana isnat etmekle de, gerçekten kardHanımlarına ziyadesiyle ihsanda bulunmuştur.
B- "Şüphesiz Rabbim dilediği kimseye lütfedicidir."
Yani Rabbim, dilediği kimse için, tedbirleri güzellik ve kolaylıkla ihsan eder ve sonuçta tedbirler, isâbetli ve hikmete uygun olur. Ne kadar çetinlikler olursa olsun O'nun tedbirine göre gayet kolaylıkla çözümlenir.
C- "Şüphesiz O, Alimdir; Hakimdir."
Şüphesiz Allah (celle celâlühü), her şeyi ve ezcümle bütün maslahatları da bilir ve her işi hikmetinin gereği olarak gerçekleştirir.
Rivâyet olunur ki, Yûsuf (aleyhisselâm), Yakub'un elinden tutup gümüş ve altın hazinelerini, yiyecek, giyecek ve süâh depolarını da gezdirdi. Sonra onu kâğıt deposuna götürünce Yakub (aleyhisselâm) ona dedi ki:
"- Oğulcuğum! Senin yanında bu kadar kâğıt varken, ne diye sekiz konaklık mesafeden bana mektup yazmadın?"
Yûsuf (aleyhisselâm):
"- Cebrâîl bana böyle emretti" dedi. Yakub (aleyhisselâm):
"- Sen ona niçin? diye sorar mısın?" dedi. Yûsuf da:
"- Ben konuyu ona açarım" dedi. Sonra Cebrâîl’e sordu. Cebrâîl dedi ki:
"- Allah (celle celâlühü) bana öyle emretti; çünkü sen,
"- Yûsuf’u kurdun yemesinden korkarım" dedin;
Allah (celle celâlühü): "- Niçin benden korkmadı?" dedi.
Rivâyet olunur ki, Yakub (aleyhisselâm) bundan sonra Yûsuf ile beraber yirmi dört sene kaldı; sonra vefat etti ve Şam'da babası İshakin yanma gömülmeyi vasiyet etti. Yûsuf (aleyhisselâm) bizzat cenazesini oraya götürüp defnetti; sonra yine Mısır'a döndü ve babasından sonra yirmi üç sene yaşadı. Nihayet onun da ömrü tamamlanınca ve bu hayatın kendisi için de devamlı olmayacağını düşününce, ebedî ve sonsuz hayatı özledi; ölümü temenni etti ve şöyle dedi:
101. Âyetin Tefsiri
"Ey Rabbim! Gerçekten hükümdarlıktan bana nasibimi verdin ve bana rüyada görülen hâdiselerin yorumunu da öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen dünyada da, âhirette de benim velimsin. Müslüman olarak benim canımı al ve beni Sâlihler zümresine kat!"
A- "- Ey Rabbim! Gerçekten hükümdarlıktan bana nasibimi verdin ve bana rüyada görülen hâdiselerin yorumunu da öğrettin."
Eğer hadislerin yorumundan maksat, İlâhî Kitapların kapalı sırlarının ve peygamberlerin (aleyhisselâm) sünnetlerinin inceliklerinin öğretilmesi ise, bu kelâmdaki tertibin izahı açıktır. Ama eğer zahir olduğu üzere, ondan rüyaların yorumunun öğretilmesi kastediliyorsa, herhalde hükümdarlığın verilmesinin, ondan önce zikredilmesi, bu makam, Allah'ın (celle celâlühü) ona bahşettiği nimetleri sayma makamı olduğu içindir.
Zira rüya yorumunun öğretilmesi de haddi zatında büyük bir nimet ise de, hükümdarlık, ondan daha görldü bir nimettir. Birinci mânâya göre ise, bu izah mümkün değildir. Çünkü onda öğretilmek, imkânın nihaî amacı olarak vârid olmaktadır.
B- "- Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen dünyada da, âhirette de benim velimsin. Müslüman olarak benim canımı al ve beni Sâlihler zümresine kat!"
Ey gökleri ve yeri yoktan var eden Rabbim! Dünyada da, âhirette de her şeyimin mâliki Sensin. Yahut dünyada da, âhirette de nimetleri bana bahşeden Sensin. Sen bana dünya nimetlerini tamamladığın bir zamanda Müslüman olarak canımı al ve mertebe ile şerefte beni Hûdler zümresi atalarıma, yahut kamu Hûdler zümresine ilhak eyle! Zira nimetler ancak böylelikle tamam olur.
Deniliyor ki, Yusuf böyle dua edince Allah (celle celâlühü), hoş ve temiz olarak onun canını aldı. Mısır halkı, onu nereye gömecekleri konusunda şiddetli görüş ayrılığına ve ağır tartışmalara girdiler; hatta bu yüzden birbirleriyle savaşmaya bile hazırlandılar. Sonunda kendisi için mermerden bir tabut yapıp onu bu tabutla Nil nehrine defnetmekte karar kıldılar ki, Nil suları üzerinden aktıktan sonra Mısır'a ulaşsın ve hepsi eşit olarak onunla bereketlensinler.
Yûsuf’un (aleyhisselâm), Efrayim ile Mîşâ adlarında iki oğlu oldu. Efrayim'in de Nûn adındaki oğlu oldu. Nûn'un da Yûşâ adında -Mûsâ'nın (aleyhisselâm) yardımcısı olan- bir oğlu oldu.
Yûsuf tan sonra Amâlika firavunları, Mısır hükümdarlığını ele geçirdiler ve Mûsâ gönderilinceye değin İsrâiloğulları, Yûsuf (aleyhisselâm) ile atalarının dinine bağlı olarak onların egemenliği altında yaşadılar.
102. Âyetin Tefsiri
"İşte bu kıssa, gaip haberlerindendir. Onu sana vahyediyoruz. Onlar hile yaparak işlerine karar verdikleri zaman sen yanlarında değildin."
Ey Resûlüm Muhammed! Yûsuf’un (aleyhisselâm) bu kıssası, hiç kimsenin bilmediği haberlerdendir. Onu sana vahyediyoruz. Yûsuf'un (aleyhisselâm) kardeşleri, başına gaileler açmak üzere onu kuyunun dibine atmaya karar verdikleri zaman sen onların yanında değildin ki, onların sırlarına tamamıyla vâkıf ve muttali olasın ve onların işlerinin iç yüzünü kavrayasm.
Bu kelâmdan murat, Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) onların sadece karar ve hile meclislerinde bulunmadığını ifade etmek değil, fakat hiçbir mecliste ve mekânda onlarla beraber bulunmadığını ifade etmektir. Bunun zikre tahsis edilmesi, kıssanın başı ve en gizli halleri olmasından dolayıdır. Nitekim "onlar hile yaparken" ifadesi de, bunun, onların en gizli halleri olduğunu bildirmektedir.
Bu hitap her ne kadar Resûlüllah (aleyhisselâm) için ise de, fakat bundan murat, kendisini yalanlayanları ilzam etmektir.
Yani, Ey Resûlüm! İşte Yûsuf’un kıssası da kimsenin bilmediği haberlerdendir. Onu Biz, sana vahyediyoruz. Zira vahiy dışında onu bilmene imkân yoktur. Çünkü onu başkasından dinlemediğin ve kitap okumadığın, seni yalanlayanların kuşku duymadıkları bir gerçektir. Ve bu hâdise olurken, sen onların arasında da değildin ki, onu olduğu gibi bilesin de, onlara duyurasm, demektir.
Bu kelâm, kâfirlerle istihza anlamını da taşımaktadır. Sanki onların bunda kuşkuları varmış da, onların kuşkularını kaldırıyormuş. Ayrıca bu kelâm, bize zımnen bildiriyor ki, kadar, o hâdiseye uygun olan, kıssanın zikredilen şeklidir; Kitap Elıhnin naklettikleri îse gerçek değildir.
Hulâsa, bu gibi tahkik, eğer vahiy değilse, ancak olaya hazır ve şahit olmakla tasavvur edilebilir. Şu halde bu bilgi, orada hazır bulunmakla olmadığına göre, o zaman kesin olarak vahiy iledir.
"İçlerinden hangisi Meryem'i himayesine alacak diye kur'a çekmek üzere kalemlerini atarlarken sen onların yanında değildin." (Al-i İmrân 3/44) âyeti ile "Ey Resûlüm! Mûsa'ya emrimizi vahyettiğimiz sırada sen batı yönünde bulunmuyordun" (Kasas 28/44) âyeti de bu kabildendir.
103. Âyetin Tefsiri
"Sen ne kadar üstüne düşsen de, insanların çoğu îman edecek değillerdir."
Bu insanlardan murat, bütün insanlardır, yahut Mekke halkıdır.
Ey Resûlüm! Sen îmâna gelmeleri için ne kadar çaba harcasan ve senin doğruluğuna delâlet eden kesin mucizelerin fazlasını da göstersen, insanların çoğu, yahut Mekke halkı, küfürde kararlı ve inatta ısrarlı oldukları için, îman edecek değillerdir.
Rivâyet olunur ki, Yahudiler ile Kureyş, Yûsuf’un kıssasını sordukları zaman, Müslüman olacaklarını da vaat etmişlerdi. Bunun üzerine Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), onu Tevrat'a uygun olarak kendilerine haber verdiği halde onlar Müslüman olmayınca, Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) üzüldü. İşte o zaman bu âyet nazil oldu.
104. Âyetin Tefsiri
"Sen bunun için onlardan bir ücret de istemiyorsun. Kur’ân, âlemler için bir öğütten ibarettir."
Ey Resûlüm! Sen, diğer tarihçilerin yaptıkları gibi, bunu onlara haber vermek, yahut Kur’ân karşılığmda bir ücret de istemiyorsun. Bu Kur’ân, sadece kendilerine mahsus değil, fakat bütün âlemlere Allah (celle celâlühü) tarafından bir öğütten ibarettir.
105. Âyetin Tefsiri
"Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki, onlar o delillerin yanından geçerken yüz çevirirler."
Ey Resûlüm! Senin onlara gösterdiklerin dışında da göklerde ve yerde gök cisimleri ile yıldızlar, onlarda meydana gelen değişiklikler, dağlar, denizler ve yerde bulunan sayısız acayip şeyler gibi, Yaradan'ın varlığma, birliğine, sonsuz ilim, kudret ve hikmetine delâlet eden öyle âyetler ve alâmetler vardır ki, onlar o delilleri gördükleri halde onlara aldırmazlar; onlara ibret gözüyle bakmazlar ve onları hakkıyla tefekkür etmezler.
Bir kıraate göre ise âyetin metnindeki "vel'ard" kelimesi, ayrı bir cümlenin basıdır. Buna göre yeryüzünün âyetlerinden murat, yok olmuş eski ümmetlerin kalıntıları ve diğer âyetler ve ibretlerdir.
106. Âyetin Tefsiri
"Onların çoğu, ancak ortak koşarak Allah'a îman ederler."
Onların çoğu, Allah'ın (celle celâlühü) varlığını ve Yaratan olduğunu ikrar ederken de, O'ndan başkasına tapmakla, yahut hahamları ve rahipleri İlah edinmekle, yahut -hâşâ sümmü hâşâ!- O'nun çocuk edindiğini söylemekle, yahut O'na ışık ve karanlığı ortak koşmakla, ancak ortak koşarak Allah'a (celle celâlühü) îman ederler.
Bir görüşe göre bu âyet, Mekke halkı hakkında, bir görüşe göre de münafıklar hakkında,
Diğer bir görüşe göre ise Kitap Ehli hakkında nazil olmuştur.
107. Âyetin Tefsiri
"Allah tarafından kuşatıcı bir azap gelmesi veya farkında olmadan kıyametin ansızın kopması karşısında kendilerini güven içinde mi gördüler?"
Allah (celle celâlühü) tarafından onların hepsini kapsayacak bir azap gelmesi veya kıyamet için hiçbir hazırlıkları yokken ve önceden bir alâmeti de görülmeden kıyametin kopması karşısında kendilerini güven içinde mi gördüler?
108. Âyetin Tefsiri
"Ey Resûlüm! De ki:
İşte bu, benim yolumdur. Ben ve bana uyanlar, Allah'a basiretle davet ediyoruz. Allah'ı tenzih ederim! Ve ben ortak koşanlardan değilim!"
Ey Resûlüm! De ki; işte bu samimi îman ve tevhide davet benim yolumdur; ben ve bana uyanlar, körü körüne değil, fakat açık beyan ve hüccetle Allah'a (celle celâlühü) davet ediyoruz.
Âyetin devamı da, makabline tekit mahiyetindedir.
109. Âyetin Tefsiri
"Senden önce de kentler halkından kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını peygamber göndermedik. Onlar, yeryüzünde hiç gezmediler mi kı, kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğunu görsünler! Takva sahipleri için âhiret yurdu mutlaka daha hayırlıdır. Yine de aklınızı kullanmayacak mısınız?"
A- "- Senden önce de kentler halkından kendilerine vahyettiğimız erkeklerden başkasını peygamber göndermedik."
Bu âyet, müşriklerin, "Allah dileseydi, melekleri indirirdi." (Mü'mınûn 23/24) sözlerini reddetmektedir.
Peygamberler, kentler halkından gönderilmişler, çünkü kentliler, daha bilgili ve daha halim olur. Çöl halkında ise cehalet, kabalık ve sertlik vardır.
B- "- Onlar, yeryüzünde hiç gezmediler mi ki., kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğunu görsünler! Takva sahipleri için âhiret yurdu mutlaka daha hayırlıdır. Yine de aklınızı kullanmayacak mısınız?"
Onlar, şimdiye kadar yeryüzünde, kendilerinden önceki peygamberleri ve âyetleri yalanlayanların sonlarının nasıl olduğu konusunda hiç bilgi sahibi olmadılar mı? Bunu bir düşünsünler de, onları yalanlamaktan sakınsınlar. Şirkten ve günahlardan sakınanlar için âhiret hayati mutlaka daha hayırlıdır. Bu gerçeği anlamak için hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?
110. Âyetin Tefsiri
"Nihayet peygamberler ümitlerini kesip de kendilerinin gerçekten yalanlandıklarını sandıkları sırada onlara yardımımız erişir de dilediğimiz kimse kurtuluşa erdırilir; suçlular güruhundan ise azabımız asla geri çevrilmez."
A- "Nihayet peygamberler ümitlerini kesip de kendilerinin gerçekten yalanlandıklarını sandıkları sırada onlara yardımımız erişir de dilediğimiz kimse kurtuluşa erdirilir."
Onların içinde bulundukları refah ve bolluk sizi aldatmasın. Zira onlardan öncekilere de, kendilerine o kadar mühlet verildi ki, peygamberler, dünyada onlara karşı muzaffer olacaklarından neredeyse ümitlerini kesmişlerdi. Yahut onların îmanından ümitlerini kesmişlerdi; çünkü onlar, tamamen küfre dalmışlardı ve hiç aldırmadan azgınlıkta ısrar ediyorlardı. Ve kâfirlerin tekzibi, düşmanlığı ve peygamberlerin, Allah'tan yardım beklemeleri o kadar uzun sürdü ki, sonunda neredeyse içlerindeki zafer sesi ve umudu kendilerini tekzip ediyordu; nihayet ümitsizlik hissettiler ve dünyada kendilerine yardım gelmeyeceğini vehmettiler. İşte o zaman ansızın Allah'ın îftş- yardımı onlara erişti.
İbn Abbâs'tan rivâyet olunduğuna göre, "Onlar Allah'ın kendilerine vaat ettiği yardımın hiç gelmeyeceğini zannettiler."
Eğer bu rivâyet sahih ise, herhalde bu zandan kastettiği, vesvese ve insanın içinden geçen şeyler gibi insanın kalbine doğan şeylerdir. Bunu zan olarak ifade etmesi, durumun vahametini göstermek içindir. İki taraftan bîrini tercih etmek anlamındaki zan nin ise, hiçbir İmanlı ümmetin fertlerinden, sadır olması bile düşünülemez.
Diğer bir görüşe göre ise, zan ve tekzip fiillerinin zamirlerinin her ikisi veya biri, peygamberlerin gönderildikleri ümmetleri içindir; yani bu zanna kapılanlar, kendileri değil, ümmetleridir.
Allah'ın kurtuluşunu dilediği kimseler, peygamberlerle onlara îman edenlerdir.
B- "Suçlular güruhundan ise azabımız asla geri çevrilmez."
Onlara azabımız indiği zaman artık azap, onlardan asla çevrilmez.
Bu kelâm, Allah'ın (celle celâlühü), kurtuluşlarını dilediklerinin kimler olduklarını beyan etmektedir.
111. Âyetin Tefsiri
"Ant olsun ki, onların kıssalarında akıl sahipleri için çok ibretler vardır. Bu Kur’ân, uydurulabilecek bir söz değildir. Hayır, o, kendinden öncekileri tasdik eden, her şeyi de açıklayan bir Kitaptır; îman eden bir toplum için de bir rahmet ve bir hidâyettir."
"- Ant olsun ki, onların kıssalarında akıl sahipleri için çok ibretler vardır. Bu Kur’ân, uydurulabilecek bir söz değildir.
Hayır, o, kendinden öncekileri tasdik eden, her şeyi de açıklayan bir Kitap'tır; îman eden bir toplum için de, bir rahmet ve bir hidâyettir."
O peygamberlerin ve ümmetlerinin kıssalarında, hissî hükümlerin şaibesinden temiz olan akıl sahipleri için alınacak çok ibretler vardır. Bu Kur’ân, uydurulacak bir söz değildir. Aksine o, kendinden önceki semavî Kitapları tasdik eden ve dinde kendisine ihtiyaç duyulan her şeyi de açıklayan bir Kitap'tir.
Zira dinî olan her şey, bizzat veya vasitak olarak Kur’ân'a istinat etmektedir. Ve Kur’ân, kendisini tasdik eden îmanklar için dalâletten hidâyette ve hayra erdiren bir rahmettir. Kur’ânin bu faydaları, îmanklara tahsis edilmiştir, çünkü ondan faydalanan onlardır; başkaları ise, onun hidâyetinden ve hayırların dan faydalanmazlar.
Rivâyet olunduğuna göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Kölelerinize Yûsuf sûresini öğretin; zira hangi Müslüman onu okuyup da ailesine ve kölelerine de öğretirse, mutlaka Allah (celle celâlühü) ölüm anındaki zorlukları ona kolaylaştırır ve hiçbir Müslüman kimseyi kıskanmama gücünü ona bahşeder."5
5 Oryantalistler, Kur’âni Kerimin özgünlüğünü tartışılır hale getirmek için, bazı sûrelerin "Eski ahid" le büyük benzedik taşıdığına dikkat çekerler. Bu konuda en kuvvetli delil olarak da "Yusuf Sûresini" gösterirler. Gerçekten Tevratta'ki "Yusuf Kıssa"sı ile Kur’ândaki "Yusuf Sûresi" arasında, bilhassa olayların aksı bakımından çok büyük benzedik vardır.
Cezayirli mütefekkir, merhum Malik Binnebi, Tevrattaki Kıssa ile, Kur’ândakı Yûsuf Sûresini âyet âyet yan yana koyarak yaptiğı bir araştırmadan sonra ortaya gelen "Ayetleri Karşılaştırma Tablosunda", ıkı metin arasındaki farkları, aykırılıkları ve Kur’ânin "ulviyetini" teker teker göstermiştir. Netice olarak, Tevrattaki kıssa'nın, olayların vukuundan çok sonra yazılmış olduğunu, üstelik kabilevî bir hikaye çeşnisinde bulunduğunu halbuki Sûre-i Yûsuf’un ise manevi, nebevi ve ilâhî vasfı ile çok üstün ve başka olduğunu ortaya koyarak, Kur’ânin özgünlüğüne karşı uyandırılmak istenen şüpheleri iptal etmiştir.
(Kur’ân-ı Kerîm Mucizesi, Malik Bitınebi, terc: Ergun Göze, 3. baskı, s. 138-190. İstanbul, 2003)