İRŞÂD, EBU'S-SUÛD TEFSÎRİ

Yûnus Sûresi — İRŞÂD, EBU'S-SUÛD TEFSÎRİ — Sayfa 2

96. Âyetin Tefsiri

"Rabbi'nin kelimesi, aleyhlerinde gerçekleşmiş olanlar iman etmezler."

Bu âyette de, kâfirlerin, içinde bulundukları küfür ve dalâlette ısrar etmelerinin sırrı açıklanır.

İlâhî irade ve hikmetin gereği, Rabbinin hükmü, kimler hakkında kâfir olarak ölecekleri ve ebedî olarak cehennemde kalacakları noktasında sabit olmuş ise, onlar ebediyen iman etmezler. Zira ilâhî kelâmda yalan olmaz ve O'nun hükmü ebediyen geçerlidir. Yani onlar, zamanında, fayda sağlayacak bir imanla iman etmezler. Bu itibarla firavun gibi azabı gördüklerinde iman edenlerin imanı ile can verirken iman edenlerin imanı da buna dahildir. Şu halde mürtedin imanı da, bu faydasız imandan maduttur.

Bu âyet de, " Fakat benim tarafımdan şu söz (hüküm) gerçekleşmiştir:Cehennemi bütün cinlerle insanlardan dolduracağım." âyeti kabilindendir.

Bu bölümü tek başına aç →

97. Âyetin Tefsiri

"Onlara bütün mucizeler gelse bile, elem verici azabı görmedikçe iman etmezler ."

Onlara, akıllarca makbul, delâletleri gayet açık bütün mucizeler gelse de, firavun ve benzerleri gibi, elem verici azabı görmedikçe iman etmezler. Çünkü onların imanlarının sebebi olan ilâhî irade mevcut değildir. Fakat bu, onlar lâyık oldukları halde Allah'ın (celle celâlühü) bunu kendilerinden uzaklaştırmasından dolayı değil, fakat onların kötü istidadından ileri gelen kötü seçimlerinden dolayıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

98. Âyetin Tefsiri

"Bir kasaba halkı, keşke azab belirmeden iman etseydi de imanları kendilerine fayda verseydi! Yûnus'un kavmi müstesna; onlar iman edince kendilerinden dünya hayatındaki rezillik azabını kaldırdık ve belli bir süreye (ecele) kadar onları yararlandırdık."

Bu âyet, makablini, yani iman imkânına sahip oldukları halde kötü seçimlerinden dolayı, Allah'ın (celle celâlühü) hükmü aleyhlerinde tecelli eden ve iman etmeleri imkânsız olan insanların durumunu açıklar.

Söz konusu Yûnus'un (aleyhisselâm) kavmi bir istisnadır. Onlar zamanında hidayete erdikleri için, iman etmeyeceklerine ilişkin ilâhî hüküm, aleyhlerinde sabit, olmamıştır.

Helâk edilen kasabalardan her hangi biri, firavun ile kavminin aksine, bilfiil azab görmeden önce iman etseydi, imanı azab vaktine kadar tehir etmeseydi, Allah (celle celâlühü) da, onların imanını kabul etseydi, o sebeble azabı onlardan kaldırsaydı elbette o korkunç sonuç doğmazdı.

Yûnus'un kavmi azabın emarelerini görünce, azabın gerçekleştiği ana kadar tehir etmeden iman etti. Oysa azab, onların üstüne gelmişti ve tepelerine inmesi pek yakındı. Allah (celle celâlühü) dünya hayatındaki rezillik azabını onlardan kaldırdı ve ilâhî takdirde kendileri için belirlenmiş bir zamana kadar onları faydalandırdı.

Rivâyet olunuyor ki, Yûnus Musul bölgesinden Ninova'ya peygamber olarak gönderildi. Oranın halkı kendisini yalanladı. Yûnus'da onlara kızarak içlerinden ayrıldı. Yûnus gidince, onlar kendilerine azab inmesinden korktular ve hemen palaslarını giyip kırk gün müddetle yüksek sesle yakarmaya başladılar.

Diğer bir görüşe göre ise, Yûnus onlara, "- Kırk gün süreniz var!" dedi. Onlar da,

"- Biz helâk sebeplerini görürsek, sana mıan ederiz" dediler.

Nihayet otuz beş gün sonra, gökleri duman şeklinde kara bulutlar kaplamaya başladı. Sonra bulutlar şehirleri örttü ve çatılarını kararttı. İşte o zaman onlar palaslarını giyip kadınları, çocukları ve hayvanlarıyla birlikte açık araziye çıktılar ve orada kadınlarla çocuklarını ve hayvanlarla yavrularını birbirlerinden ayırdılar. Bunun üzerine annelerle yavrular yüksek sesle birbirlerine seslenmeye, birbirlerine kavuşmak için feryada başladılar. İnsanlar iman ve tevbelerini izhar ile Allah'a (celle celâlühü) yalvardılar. Allah (celle celâlühü) da onlara merhamet edip kendilerinden o azabı kaldırdı. O gün aşura ve cuma idi.

İbni Mesud diyor ki:

" Onlar o kadar ıhlâsk tevbe ettiler ki, bütün haksızlıkları telâfi ettiler. Binalarının temeline koydukları taşları bile çıkarıp sahiplerine verdiler."

Bîr rivâyete göre de, onlar eski âlimlerinden hayatta kalan yaşlı bir zâta baş vurup,

"- Gördüğün gibi bize azab iniyor; sence ne yapmalıyız?" dediler. O zât da kendilerine şu tavsiyede bulundu: "- Şu duayı okuyun:

-Ya hayyu hıîne la hayye ve ya hayyu muhyiyu'l- mevta ve ya hayyu la ilahe illâ ente / Ey hiçbir canlının kalmayacağı zaman Hayy (ezelî ve ebedî hayat sahibi) olan Rabbimiz,

Ey ölülere hayat veren Hayy,

Ey Kendisinden başka ilâh olmayan Hayy!.."

Onlar da bu duayı okuyunca azap kalktı.

Fudayl b. Iyaz'dan rivâyet olunduğuna göre onlar şöyle demişlerdi:

"Ya Rabbi! Şüphesiz bizim günahlarımız büyüktür; ama Sen onlardan daha büyüksün. Sen bizim lâyık olduğumuz muameleyi değil. Kendine lâyık muameleyi yap!"

Bu bölümü tek başına aç →

99. Âyetin Tefsiri

"(Resûlüm), eğer Rabb'in dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi mutlaka iman ederlerdi . Artık sen, iman edinceye kadar insanları zorlayacak mısın?"

"- Resûlüm, eğer Rabbin dileseydi, hiçbir fert dışarıda kalmaksızın, yeryüzündekilerin hepsi mutlaka iman ederlerdi; hepsi imanda toplanırlardı; imanda anlaşmazlık olmazdı. Fakat Rabbin bunu dilemiyor; çünkü bu, kâinatın ve şeriatın üzerine bina edildiği ilâhî hikmete ters düşer."

Bu âyet kesinlikle şuna delâlet eder:

Allah (celle celâlühü), bir kimsenin imanını dilerse, o mutlaka iman eder.

Allah (celle celâlühü) bazı insanların imanını dilemediği halde sen, iman edinceye değin onları zorlayacak mısın?

Bu bölümü tek başına aç →

100. Âyetin Tefsiri

"Allah'ın izni olmadan hiç kimsenin iman etmesi mümkün değildir. O akıllarını kullanmayanlara da Allah, pislik verir."

Bu âyet görüldüğü gibi mü'minlerin imanlarının ilâhî iradeye bağlı olduğunu beyân eder.

Allah'ın (celle celâlühü) izni, lûtfuyla müyesser kılması demektir.

"Rics — pislik", küfür demektir. Makablinin karinesiyle küfür olduğu anlaşılmaktadır.

Küfrün, tiksinti veren müstekreh, çirkin anlamında rics kelimesiyle ifâde edilmesi, küfrün, çirkinlik ve istikrahın sembolü oknasmdandır.

Diğer bir görüşe göre ise rics, azab, azaba sebep olan bedbahtlık demektir. Akıllarını kullanmayanlar, hüccet ve âyetleri incelemeydiler, bunlar üzerinde kafa yormayanlar, ya da kalpleri mühürlü olduğu için delil ve hükümlere akıl erdiremeyenler, ilâhî izin demek olan hidayete eremeyen ve sonuç olarak küfür ve dalâlet çirkinlikleri içinde kalan veya azabla kahredilenlerdir.

Bu bölümü tek başına aç →

101. Âyetin Tefsiri

"(Resûlüm) de ki:

"- Göklerde ve yerde neler var, bir bakın! Bunca âyetler ve uyarılar, iman etmeyecek bir kavme hiçbir fayda vermez."

Resûlüm, Mekke halkına hitaben de ki:

"- Göklerde ve yerde, Allah'ın (celle celâlühü) birliğine ve sonsuz kudretine delâlet eden harikalardan neler var, bir bakın ve düşünün!"

Ancak göklere ve yerde mevcut bütün bu âyetler, ayni zamanda gönderilen Peygamberler ve onları yaptıkları uyarılar, Allah'ın (celle celâlühü) ilminde ve hükmünde iman etmeyecekleri sabit olan bir kavim için hiçbir fayda sağlamaz.

Bu bölümü tek başına aç →

102. Âyetin Tefsiri

" Onlar, kendilerinden önce gelip geçmiş toplumların azab günlerinin benzerlerinden başkasını beklemiyorlar.

(Resûlüm) de ki (Kul):

"- Öyleyse bekleyin; ben de şüphesiz sizinle beraber bekleyenlerdenim."

Mekke müşrikleri ile benzerleri, geçmiş ümmetlerin başlarına gelen felâketlerin benzerlerinden başkasını beklemiyorlar. Onların müstahak oldukları ancak budur.

Resûlüm, bir tehdit olarak onlara de ki:

"- Öyleyse akıbetinizi bekleyin; ben de sizinle beraber beklemekteyim."

Bu bölümü tek başına aç →

103. Âyetin Tefsiri

"Biz sonra Peygamberlerimizi ve iman edenleri kurtarırız. Üzerimize bir hak olmak üzere mü'minleri böylece selâmete erdiririz."

Biz, o müşrik ümmetleri helâk ettik; kendilerine gönderdiğimiz Peygamberleri ve mü'minleri ise kurtardık.

Bu âyette;

" Biz de onu ve gemide onunla beraber bulunan mü'minleri kurtardık." âyeti ile benzerlerindekinin aksine, kurtarmanın helakten sonra zikredilmesi,

"Üzerimize bir hak olmak üzere mü'minleri böylece selâmete erdiririz"cümlesiyle bağlantı sağlamak içindir. Yani mü'minleri her türlü şiddet ve azabtan selâmete erdiririz.

Bu cümle, makabli için açıklayıcı bîr zeyl mahiyetindedir.

Bu mü'minlerden murat,

-ya Peygamberleri de kapsayan bütün mü'minlerdir,

-ya da yalnız Peygamberlere uyanlardır.

Bu son görüşe göre Peygamberleri kurtarmanın zikredilmemesi, buna hacet olmadığını zımnen bildirmek içindir.

Hangi mânâya göre olursa olsun, bu kelâm, kurtuluşun yegâne sebebinin iman olduğunu vurgular.

Bu bölümü tek başına aç →

104. Âyetin Tefsiri

"(Resûlüm) de ki:

"- Ey insanlar, eğer siz benim dinimden şüphedeyseniz bilin ki ben, sizin Allah'tan başka taptıklarınıza tapmam; fakat ben ancak sizin canınızı alacak olan Allah'a ibadet ederim. Ben, mü'minlerden olmakla emrolundum."

A- "(Resûlüm) de ki (Kul):

"- Ey insanlar, eğer siz benim dinimden şüphedeyseniz bilin ki ben, sizin Allah'tan başka taptıklarınıza tapmam; fakat ben ancak sizin canınızı alacak olan Allah'a ibadet ederim."

Burada asıl muhatapların müşrikler olduğu halde bütün insanlara hitabın tercih edilmesi ve başında tenbih harfinin zikredilmesi, tebliği genelleştirmek ve tebliğ konusuna son derece önem verildiğini göstermek içindir.

1- Yani,

"- Ey bütün müşrikler! Eğer siz, benim ibadet ettiğim Allah'tan ve sızı davet ettiğim dinden şüphede iseniz ve onun mahiyet ve sıfatinı bilmiyorsanız, bilin ki:

- ben sizin Allah'tan (celle celâlühü) başka taptiklarıniza hiçbir zaman tapmam; fakat ben ancak sizi öldürecek ve sonra çeşitli azablara uğratacak, olan Allah'a (celle celâlühü) taparım; ben bütün ibadetlerimi O'na tahsis ederim ve sizin taptiğmız putlara ve diğer varlıklara tapmayı şiddetle reddederim."

Âyette, Allah'tan başkasına ibadeti terk, Allah'a (celle celâlühü) ibadete takdim edilmiştir. Çünkü tahliye, süsleme (tehliye)den önce getir. Nitekim Tevhid kelimesinde de böyledir.

2- Yahut,

"Ey müşrikler! Siz eğer benim dinimin sıhhatinden ve doğruluğundan şüphede iseniz, işte onun özeti şudur:

İbadeti, icad ve idam kudreti yalnız kendi elinde olana tahsis etmek; bu kudrete sâltib olmayan putlara tapmamaktır.

O halde siz o putları tamamen aklınızdan çıkarın, fikrinizi onlardan temizleyin ve onlar hakkında insaflı olun ki, bu dinin hak olduğunu, onda hiç şüphe olmadığını anlayasınız."

Müşrikler, İslâm dininin doğru olmadığına kesinlikle hükmettikleri halde bunun şüphe olarak ifâde edilmesi şunu gösterir:

İslâm dini hakkında akıl sahipleri için olabilecek en son şey, onun doğruluğundan şüpheye düşmektir. Onun doğru olmadığına kesin olarak hükmetmek ise, imkânsızdır.

3- "Yahut eğer siz, bu dindeki sebatımdan şüphede iseniz, bilin ki, ben ebediyen onu bırakmam."

B- "Ben mü'minlerden olmakla emrolundum."

Aklım da, vahiy de bana bunu emrediyor.

Bu kelâm açıkça ifâde ediyor ki tevhid dinine hidayet, sırf akıl ile değil, fakat onun yanı sıra semavî inayet ve ilâhî tevfik ile olur.

Bu bölümü tek başına aç →

105. Âyetin Tefsiri

"Yüzünü Hanîf dîne çevir. Sakın müşriklerden olma."

Bana,

-hak dinde müstakim olmam,

-yalnız onun emirlerini ve nehiyleriıti gözetmem,

-namazda Kıble'ye yönelmem,

-itikat ve amel olarak müşriklerden olmamam emredildi.

Bu bölümü tek başına aç →

106. Âyetin Tefsiri

"Ve Allah'tan başka sana fayda ve zarar veremeyecek şeylere ibadet etme . Eğer öyle yaparsan mutlaka zâlimlerden olursun."

Kendisine taptığın zaman bir zararı önlemeye veya bir fayda sağlamaya kudreti olmayan, tapmadığın zaman da bir zararın define veya bir fayda sağlamaya gücü yetmeyen, Allah'tan başka bâtıl tanrılara ne müstakil, ne de müşterek olarak tapma.

Eğer faydası ve zararı olmayan şeylere taparsan, o takdirde sen hiç şüphesiz zâlimlerden olursun.

Bu bölümü tek başına aç →

107. Âyetin Tefsiri

"Eğer Allah, sana bir zarar dokundurursa onu O'ndan başka giderecek (açacak, keşfedecek) yoktur. Eğer O, sana bir hayır dilerse, O'nun fadhnı geri çevirecek de yoktur. O, hayrını kullarından dilediğine ulaştırır. O, bağışlaması bol (Gafûr)dur, çok merhamet eden (Rahîm) diri'

A- "Eğer Allah, sana bir zarar dokundurursa onu O'ndan başka gidere-cek.(açacak, keşfedecek) yoktur."

Bu kelâm, putlardan fayda gelmeyeceğini ve bunun Allah'a (celle celâlühü) mahsus olduğunu belirtir. Böylece putların zararları gideremeyecekleri istidlal yoluyla sabit olmuş olur. Bu ifâde, zararı kaldırmak suretiyle fayda teminine muktedir olmadıkları anlamına gelir ki bu, onların muktedir olmadıklarını ortaya koyar. Çünkü bir zararı önlemek, faydanın en aşağı mertebesidir. Bu olmadığı takdirde fayda sağlamak asla gerçekleşmez.

B- "Eğer O, sana bir hayır dilerse, O'nun fadhnı geri çevirecek de yok-tur."

Bu kelâm da, daha önce zımnen ifâde edilen, Allah'tan (celle celâlühü) başka hiçbir şeyin zarar veremeyeceği gerçeğini açıklar.

Bundan da anlaşılıyor ki hayırlara ermek, bîr istihkak değil ilâhî bir lütuftur.

Yani Allah (celle celâlühü), bir hayır dilerse, onu geri çevirmeye hiçbir şey muktedir olamaz. Böylece putlar da buna öncelikle dahildir.

Bu ifâde, putların, gerçekleşmesinden önce arzu edilen şeyleri önlemek suretiyle zarar vermeye muktedir olmadıklarını bildirmektir ki bu, arzu edilen şeyleri kaldırmaya veya zararı gerçekleştirmeye de muktedir olmadıklarını belirtmiş olur.

İkisi birbirinin lazımı oldukları halde,

-hayır için irade (dilemek),

-zarar için ise mess (dokunmak) fiillerinin kullanılması zımnen şunu belirtir:

-Hayır bizzat murattır.

Zarar ise, şahsa dokunması, haricî sebeplerden dolayıdır; yoksa bizzat maksut değildir.

Yahut da, anılan her iki fiilin mânâları, hem zarar, hem hayır için aynidir.

Ve Allah (celle celâlühü), hayırdan ve zarardan bir şeyi dilerse, kimse onları geri çeviremez ve onları verdiği zaman da kimse onları kaldıramaz, demektir.

Fakat kelâmda icaz sanatı için, her birinde bir fiil zikredilmiştir.

C- "O, hayrını kullarından dilediğine ulaştırır."

Burada sarih olarak isabet (başa getirmek, ulaştırmak) fiilinin kullanılması, hayır tarafına daha önem verildiğini göstermek içindir. Yani Allah (celle celâlühü) kullarından dilediği kimseyi, kendi lutfundan sınırsız ve muntazam hayırlara erdirir.

Ç- "O, bağışlaması bol (Gafur)dur, çok merhamet eden (Rahîm)dır ."

Bu cümle, "O, hayrım kullarından dilediğine ulaştırır" cümlesine açıklayıcı bir zeyl mahiyetindedir. Her cümle de birlikte son şart cümlesine açıklayıcı zeyl mahiyetindedirler.

Bu bölümü tek başına aç →

108. Âyetin Tefsiri

"(Resûlüm) de ki (Kul):

"- Ey insanlar, Rabb'inizden size hak geldi. Artık kim hidayete ererse o, kendi nefsi için hidayete ermiş olur. Ve kim saparsa kendi aleyhine sapıtmış olur. Ve ben sizin üzerinize vekil değilim."

Resûlüm! Sana vahyolunanları o kâfirlere tebliğ ettikten sonra onlara hitaben de ki: Ey insanlar!

Kur’ân-ı Azîm, Rabb'inizden size hak olarak geldi.

O, dinin esaslarını içerir.

- Siz Kur’ân'ın içindeki açık delillere ve hidayete mutalli oldunuz; hiçbir özrünüz kalmadı.

Kim Kur’ân'a iman edip içindekilerle amel ederse, onun hidÂyetinin faydası kendisine ait olur.

Kim de onu inkâr ederse ve hükümlerinden yüz çevirirse, dalâletinin vebâk yalnız kendisine ait olur.

Bu kelâmdan murat, peygamberlik sahasını, Peygamberimiz'e (sallallahü aleyhi ve sellem) râci olacak bir menfaat celbi veya bir zarar defi şaibesinden tenzih etmektir. Nitekim gelmek fiilinin hakka isnat edilmesi ve bunun Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) vasıtasıyla olduğunun bildirilmemesi de, bu noktaya işaret eder.

Ben sizin bekçiniz de değilim; ben ancak müjdeci ve uyarıcıyım.

Bu bölümü tek başına aç →

109. Âyetin Tefsiri

"(Resûlüm), sana vahyolunana uy ve Allah hükmedinceye kadar sabret. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır."

"Resûlüm!

- Sen, sana peyderpey ve sürekli olarak vahyolunan ve günden güne kuvvet kazanan; itikat, amel ve tebliğ olarak o hakka uy.

- Allah (celle celâlühü) zaferle, yahut savaş emri ile hükmedînceye kadar tebliğ meşakkatlerine katlan."

Kur’ân'ın insanlara ulaşımının, gelmek; Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) ulaşımının vahiy olarak ifâde edilmesi, iki mertebe arasındaki uzak farka dikkat çekmek içindir.

Allah (celle celâlühü), zahirlere muttak olduğu kadar, sırlara da mutalk olduğu için O'nun hükmünde yanlışlık olması mümkün değildir.

Rivâyete göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) diyor ki:

"- Bir kimse Yûnus sûresini okursa, kendisine, Yûnus'u tasdik ve tekzip edenlerin ve firavun ile beraber boğulanların sayılarının on katı kadar sevap verilir."

Ortağı olmayan Allah'a hamdolsun!

Bu bölümü tek başına aç →