İRŞÂD, EBU'S-SUÛD TEFSÎRİ

Nahl Sûresi — İRŞÂD, EBU'S-SUÛD TEFSÎRİ — Sayfa 2

112. Âyetin Tefsiri

"Allah, bir memleketi misal verdi. Bu memleket güven ve huzur içindeydi; rızkı her yerden bol bol ona gelirdi. Derken o memleket, Allah'ın nimetlerine nankörlük etti. Allah da onlara, yaptıklarından ötürü açlık ve korku sıkıntısını tattırdı."

A- "Allah, bir memleketi misal verdi."

Allah (celle celâlühü), bu misak özellikle Mekke halkına vermektedir. Yahut bu misal, Allah'ın (celle celâlühü) nimet verip de nimetin şımarttığı, bu yüzden de yaptıkları nankörlükleri yapanlar ve yaptıklarından ötürü Allah'ın nimetlerini zahmete çevirdiği her toplum içindir ve Mekke halin da öncelikle buna dahildir.

B- " Bu memleket güven ve huzur içindeydi; rızkı her yerden bol bol ona gelirdi. Derken o memleket, Allah'ın nimetlerine nankörlük etti."

Bu memleket, her tür korkudan emniyet içinde idi. Hiçbir şey, halkını rahatsız etmiyordu; Halkın yiyecekleri de her yönden yeterinden fazla oraya geliyordu.

Bir zaman geldi ki, bu memleket halkı, Allah'ın kendilerine bahşettiği devamlı rızık ve güven nimetine nankörlük ettiler.

Âyetin metninde kullanılan çoğul kipinin çeşidi zımnen bildiriyor ki, az nimetlere nankörlük bile bu azabı gerektirdiğine göre, çok nimetlere nankörlük etmenin azabı, çok daha ağır olmalıdır.

C- " Allah da onlara, yaptıklarından ötürü açlık ve korku sıkıntısını tattırdı."

Allah (celle celâlühü) da, o memleket halkına, daha önce yaptıklarından, yahut anlatılan nankörlüklerinden dolayı açlık ve korku sıkıntısını onlara tattırdı.

Onları tamamıyla kuşatan, açlık, korku ve zararları, insanı örten elbiseye benzetilmiş ve bunun için istiare yoluyla "libas / elbise" kelimesi kullanılmıştır.

Daha önceki kelâmda güvenlik, rızıktan önce zikredildiği halde, burada rızıksızlıktan kaynaklanan açlığın güvensizlikten kaynaklanan korkudan önce zikredilmiş olması, tattırmaya daha münasip olmasından dolayıdır. (Bunun için âyetin metnindeki kelimeler diziminde onunla yan yana zikredilmiştir.) Yahut onunla rızkın gelmesi arasındaki münasebetin gözetilmesi içindir.

Bu bölümü tek başına aç →

113. Âyetin Tefsiri

"Ant olsun ki, onlara kendilerinden peygamber geldi de, onu yalan saydılar. Sonunda onlar zulm ederlerken azap onları yakalayıverdi."

Bu kelâm da, verilen misalin devamı olup, onların nimetlere nankörlük etmelerinin, yalnız akla karşı gelmek değil, fakat aynı zamanda Allah'ın insanlar üzerindeki hüccetine de karşı gelmek olduğunu beyan etmektedir.

Ant olsun ki, o memleket halkına kendi cinslerinden, aslını ve nesebini bildikleri peygamber gelip onlara nimete şükretmenin vacip olduğunu haber verdi ve yaptıklarının kötü akıbetiyle onları uyardı da, onlar, peygamberliğini, yahut zikredilenleri haber vermesini yalanladılar. Onlar daha önce bir nebze azap tattıktan sonra bu sefer onların kökünü kazıyan azap kendilerini yakalayıverdi. Bu azap onları yakalarken de onlar; azabın caydırıcı ilk aşamasını tattıkları halde yine de yaptıklarından vazgeçmeyerek, hâlâ Allah'ın (celle celâlühü) nimetlerine nankörlük etmek ve peygamberini yalanlamak gibi zulümlerine devam ediyorlardı.

Bu kelâm delâlet ediyor ki, onlar küfür ve inada tamamen batmışlar ve mutat her haddi aşmışlardı.

Azabın, peygamberi yalanlamalarına terettüp etmesi, Allah'ın câri sünnetine binaendir. Nitekim diğer bir âyette de şöyle denilmektedir: "Biz bir topluma peygamber göndermeden ona azap edecek değiliz" (Isrâ 17/15).

Bu kelâm ile temsil tamamalanmış olur. Misal ister, özellikle Mekke halkı için verilmiş olsun, ister temsil konusu olan toplumun hal ve hareketlerini uygulayan bütün toplumlar için verilmiş olsun, Mekke halkının hali, yan yana dizilen okların birbirlerine paralelliği gibi, o memleket halkının haline paraleldir; tek bir haslette bile aralarında fark yoktur. Buna nasıl hayır demlebilir ki, Mekke halkı güvenk bir haremde bulunuyorlardı.

İnsanlar onların etrafında koşuşuyorlardı; onların kalbinde korkunun hayaline bile yer yoktu ve her türlü meyve ve ürünler oraya toplanıyordu. Onlara kendilerinden bir peygamber geldi; hem de öyle bir peygamber ki, sabâ rüzgarı ile bati rüzgarı estiği sürece onun yüksek rütbesinin idrâkinde akılların hayreti devam edecektir.

Sonra Mekke halkı, Allah'ın nimetlerine nankörlük ettiler ve Resûlüllah'ı yalanladılar. Allah da, onlara açlık ve korku elbisesini giydirip tattırdı.

Nitekim Resülullah'ın, "Allah'ım! Hazret-i Yûsuf’un (aleyhisselâm) yedi felâketi gibi yedi felâket ile, onlara karşı bana yardım eyle!" duasıyla Mekke halkına, her üründe şiddetli bir kıtlık ve bunakm isabet etti. Hattâ Mekke halkı, hayvanlarm leşini, köpek ölülerini, yakılan kemikleri ve kana batırılan yapağıyı da vemek zorunda kaldılar. Ve Resülullah'ın müfrezelerinden dünya bütün genişliğıyle onlara dar geldi. Sonra Bedir savaşında da onları o azap yakalayıverdi.

Bu makamın ve güzel nizamın gereği olan bu mânâdır. Tefsir ehlinin ekseriyetine göre ise, "Ant olsun kı, onlara kendilerinden peygamber geldi" cümlesindeki "onlara" zamiri, Mekke halkı içindir. Bu görüşe göre, Mekke halkının misak zikredildikten sonra onların hak sarih olarak zikredilmektedir ve resulden murat, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) ve azaptan murat, Bedir savaşında Mekke hakana isabet eden feci yenilgidir. Ancak bu görüş tahkikten uzaktır. Nitekim bundan sonraki âyetten de hakikat anlaşılmaktadır:

Bu bölümü tek başına aç →

114. Âyetin Tefsiri

"Artık Allah'ın size rızık olarak verdiğinden helâl ve temiz olanları yeyin; eğer Allah'a ibadet ediyorsanız, O'nun nimetine de şükredin."

Bu kelâm, temsilin neticesiyle bağlan tık olup onları o akıbetin benzerine sürükleyecek davranışlardan alıkoymaktadır. Yani Allah'ın nimetlerine nankörlük eden, O'nun Resulünü yalanlayan toplumun hali, onların başına gelen bunca felâket sizce anlaşıldıktan sonra, artik içinde bulunduğunuz nimetlere nankörlük ederek Resûlüllah'ı yalanlama haline son verin ki, onların başına gelenler sizin başınıza da gelmesin.

Ve Allah'ın (celle celâlühü) nimetlerinin hakkını bilin; Resülullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) emirlerine ve yasaklarına uyun ve Allah'ın size rızık olarak verdiğinden, helâl ve teniz olarak yeyin ve bakireler (Mâide 5/3) ve benzerlerini haram sayma iftiranızdan da vazgeçin. Eğer Allah'a ibadet ediyorsanız, yahut eğer sizin ilâhlarınızın ibadetinden, Allah'a ibadeti kastettiğiniz iddiası doğru ise, Allah'ın nimetine şükredin; o nimetlerin hakkını bilin ve onlara nankörlükle karşılık vermeyin.

Hiç şüphesiz bu kelâmın ifade ettikleri; onları tamamen yok eden azabın, ön işaretleri ortaya çıkmakla beraber azabın kendisinin henüz bekleniyor olması halinde tasavvur edilebilir. Azap gerçekleştikten sonra ise, artık kim onları sakındırır ve kime yemek ve şükür emredikr? (işte bu da, tefsir ehlinin ekseriyetinin anılan görüşünün isâbetli oknadığını göstermektedir).

O görüşe izah bulmak için, "Onlar zulmederlerken azap onları yakalayıverdi, cümlesini, azabı önceden haber vermek anlamı yüklemeye de; emir ve yasaklarla onların ıslahına gayret edilmesi mânidir.

Vahidînin yaptığı gibi, bundan sonra 116. âyette gelecek yasak hitabı kâfirlere müteveccih olduğu halde, burada yemek emri hitabının mü’minlere tevcih edilmesini, yani, "siz ey mü’minler topluluğu! Allah in, size rızık olarak verdiği ganimetlerden yeyin" şeklinde tefsir etmek; Kur’ân'ın yüce şanına lâyık bir mânâ değildir.

Bu bölümü tek başına aç →

115. Âyetin Tefsiri

"Allah size sadece leşi, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesilen hayvanı haram kılmıştır. Ancak kim mecbur kalır da, başkalarının haklarına saldırmaksızın, ölçüyü de aşmaksızın onlardan yerse, onun için bir günah yoktur. Çünkü şüphesiz Allah Gafurdur (çok bağışlayıcıdır), Rahmidir (pek merhamet edicidir)."

Bu âyet, onlara rızık olarak verdiklerinden yemelerim emrettiği şeylerin niçin helâl olduklarının illetini beyan etmektedir. Yani Allah size ancak bunları haram kılmıştır; sizin haram olduklarını iddia ettiğiniz bahîrelerı, şaibeleri ve benzerlerini (Mâide: 5/103) haram kılmamıştır. Artık kim, zaruretten dolayı mecbur kalır da, başka bir mecburun hakkına saldırmaksizın ve zaruret miktarını da aşmaksızın, bunlardan bir şey yerse, Allah (celle celâlühü) ondan dolayı kendisini sorumlu tutmaz. Çünkü, şüphesiz Allah (celle celâlühü) çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

Âyetin metninin başında inhisar (sadece) ifade eden kelimenin zikredilmesi, bunlara ilâve edilen yırtıcı hayvanlar ile evcil eşekler dışında, haram olan hayvansal yiyeceklerin bunlardan ibaret olduklarını ifade etmek içindir.

Bu bölümü tek başına aç →

116. Âyetin Tefsiri

"Allah'a karşı yalan uydurmanız için dillerinizin gevelediği yalana dayanarak, şu helâldir, şu da haramdır, demeyin. Allah'a karşı yalan uyduranlar, kesinlikle felâh bulmazlar."

A- " Allah'a karşı yalan uydurmanız için dillerinizin gevelediği yalana dayanarak, şu helâldir, şu da haramdır, demeyin."

Bu kelâm, onların kendi arzularına göre haram ve helâl saymalarının yasağını pekiştirmektedir; Yani sizin, "Şu hayvanların karınlarında olanlar, yalnız erkeklerimize aittir; kadınlarımıza ise haram kılınmıştır" sözlerinizle, sizin dillerinizin yalan yere hayvanlardan helâl ve haram olarak vasıflandırdıkları hakkında;

"Şu helâldir, bu da haramdır" demeyin. Sizin bu vasıflandırmanız; değil bir vahye veya ona bina edilen bir kıyasa istinat etmek, bir mülahazanın ve fikrin sonucu bile değildir.

Hulâsa, sadece dillerinizin yalanı vasıflandırması, onu insanların gözünde güzel tasvir etmesi ve süslü göstermesi için bazı şeyleri helâl, bazı şeyleri de haram saymayın. Sanki sizin dilleriniz yalan ve iftiranın kaynağı olduğu için, yalanın mahiyetini bilen, onun hakikatini kavrayan bir şahıs gibi yalanı insanlara vasıflandırmakta, onu vazıh şekilde tanıtmakta ve en açık biçimde tarif etmektedir.

Bütün bunlar, Allah'a karşı yalan uydurmamanız içindir. Zira helâl ve haramın ölçüsü, sadece Allah'ın emridir. Bu itibarla helâle ve harama hükmetmek, asılsız olarak, helâl ve haram saymayı Allah'a isnat etmek anlamında olur.

B- " Allah'a karşı yalan uyduranlar, kesinlikle felâh bulmazlar."

Herhangi bir konuda yalan olarak Allah'a iftira edenler, ulaşmak için iftira ettikleri amaçlarına kesinlikle ulaşamazlar.

Bu bölümü tek başına aç →

117. Âyetin Tefsiri

"Dünyada onlara pek az bir menfaat, âhirette ise onlar için elem verici bir azap vardır."

Onların içinde bulundukları cahiliyye fiillerindeki menfaatleri pek azdır. Âhirette ise onlar için tarif edilemeyecek kadar elem verici büyük bir azap vardır.

Bu bölümü tek başına aç →

118. Âyetin Tefsiri

"Sana anlattıklarımızı ise, daha önce özellikle Yahudilere haram kılmıştık. Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı."

A- Sana anlattıklarımızı ise, daha önce özellikle Yahudilere haranı kılmıştık."

"Yahudilere bütün tırnaklı hayvanları haram kılmıştık. Sırtlarında, yahut bağırsaklarında taşıdıkları, yahut da kemiğe karışan yağlar hariç olmak üzere sığır ve koyunun iç yağlarını da onlara haram kılmıştık." (En'âm 6/146) âyetinde sana anlattıklarımızı ise, daha önce özellikle Yahudilere haram kılmıştık; onların dışında öncekilerden ve sonrakilerden hiçbir topluma haram kılmadık.

Bu kelâm, haram etlerin, açıklananlardan ibaret oldukları konusunda geçen zikredilen hasrin (inhisarın) tahkikidir. Çünkü bu kelâm, Yahudilerin iftira ve yalanlarıyla bu hükme olan muhalefetlerini iptal etmektedir. Zira Yahudiler, "Bunların haram kılındığı ilk ümmet biz değiliz; bunlar, Nûh ve İbrâhîm ümmetleri ile onlardan sonra gelenlere de haramdı ve nihayet bize kadar öyle geldi" diyorlardı.

B- " Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı."

Biz onları Yahudilere haram kılmakla kendilerine zulmetmedik; fakat kendilerine onlar zuknedıyorlardı. Zira onlar, bu cezalarının sebeplerini işlemişlerdi. Nitekim onların suçları şu âyette teşhir edilmektedir: Yahudilerin zulmü sebebiyle kendilerine daha önce helâl kılınmış bulunan temiz ve iyi şeyleri onlara haram kıldık." (Nisa 4/160). Allah şu âyette de onların ağzına taş kapatmaktadır:

"Tevrat'ın indirilmesinden önce, İsrail'in, (Yakub'un) kendisine haram kıldıkları dışında, her türlü yiyecek Isrâiloğulları'na helâl idi. De ki, eğer doğru sözlü iseniz, haydi Tevrat'ı getirin de okuyun." (Al-i İmrân 3/93).

Rivâyet olunur kı, Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) yahudilere böyle meydan okuyunca, onlar apışıp kaldılar ve Tevrat'ı çıkarıp göstermeye cesaret edemediler. Zaten Tevrat'ta, temiz şeylerin kendilerine haram kılınmasının sebebinin kendi zulüm ve azgınlıklarının şiddetli cezası olduğu olabildiğince açık olarak beyan edilmiştir. Bu kelâm, haram kılınmak konusunda Yahudiler ile diğer ümmetler arasındaki farka dikkat çekmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

119. Âyetin Tefsiri

"Sonra şüphesiz Rabbin, cehalet yüzünden kötülüğü yapıp arkasından tevbe ederek durumunu düzeltenler hakkında, bundan sonra Gafurdur (çok bağışlayıcıdır), Rahimdir (pek merhamet edicidir)."

Cehalet sebebiyle, Allah (celle celâlühü) ile azabı hakkındaki cehaletleri ve şehvetlerinin kendilerine galip gelmesinden dolayı akıbetlerini düşünmemeleri sebebiyle, Allah'a iftira etmek gibi kötülükleri yapıp arkasından yaptıklarından tevbe ederek amellerini düzeltenler, yahut iyi hale girenler hakkında, hiç şüphesiz Rabbin, kötülükleri çok bağışlayandır, emirlerine ve yasaklarına itaat edenlere de, pek merhametlidir.

Âyette "şüphesiz Rabbin" ifadesinin tekrar edilmesi, vaadi pekiştirmek ve gerçekleştirilmesine son derece önem verildiğini göstermek içindir.

Bu bölümü tek başına aç →

120. Âyetin Tefsiri

"İbrâhîm, gerçekten bâtıldan yüz, çevirip hakka yönelen, Allah'a itaat eden bir ümmet idi ve o, asla Allah'a ortak koşanlardan olmamıştır."

İbrâhîm (aleyhisselâm) ancak dağınık olarak bir ümmette bulunabilen beşerî faziletleri hâiz olduğu için kendi başına bir ümmetti. O tevhid ehlinin reisi ve tahkik sahiplerinin önderi idi. O, şirk ehliyle mücadele etti ve hiçbir şüphe bırakmayan açık ve kuvvetli delillerle müşriklerin ağzına taş bastırdı ve onların bâtıl görüşlerini kesin burhanlarla ve beyinlere işleyen hüccetlerle çürüttü.

İbrâhîm'in (aleyhisselâm) kendi başına bir ümmet olması, yalnız kendisi mü'min ve diğer bütün insanlar kâfir oldukları içindi.

Diğer bir görüşe göre ise, burada ümmet kelimesi, önder anlamındadır. Zira insanlar ona yöneliyor ve onun hal ve hareketlerine uyuyorlardı.

Nitekim başka bir âyette de:

"Ey İbrâhîm, Ben seni insanlara imam (önder) kılacağım." (Bakara 2/124) denilmektedir.

Müşriklerin şirkleri, peygamberliği eleştirmeleri ve Allah'ın helâl kıldıklarını haram saymak gibi görüşleri çürütüldükten sonra bunun akabinde İbrâhîm'in (aleyhisselâm) zikredilmesi, İslâm dininin hakkaniyetinin ve şirk ile kollarının bâtıl olmasının tartışma götürmez bir gerçek olduğunu bildirmek içindir.

İbrâhîm (aleyhisselâm) temel şeyler olsun, tâli şeyler olsun, müşriklerin dinlerinin hiçbir konusunda onlardan olmamıştır.

İbrâhîm'in asla müşriklerden olmadığı gayet açık bir gerçek iken, burada sarahatle zikredilmesi, yalnız, Kureyş kâfirlerinin: "Biz atamız İbrâhîm'in dini üzerindeyiz" şeklindeki iddialarını reddetmek için değil, fakat hem onların iddialarını, hem de;

"Uzeyr Allah'ın oğludur" (Tevbe 9/30) sözleriyle şirke düşen Yahudilerin İbrâhîm'in (aleyhisselâm) de kendi dinlerinden olduğu konusundaki iftira ve boş iddialarını reddetmek içindir.

Nitekim diğer bir âyette de şöyle denilmektedir:

"İbrâhîm, ne Yahudi, ne de Hıristiyandı; fakat o, Allah'ı bir tanıyan dosdoğru bir Müslümandı. Asla müşriklerden olmadı" (Al-i İmrân 3/67). Zira zikredilen haram sayma konusu ile gelecek Cumartesi konusu ancak bu izahla intizam göstermiş olur.

Bu bölümü tek başına aç →

121. Âyetin Tefsiri

"O, Allah'ın nimetlerine şükrediciydi. Allah, onu seçmiş ve dosdoğru yola hidâyet etmişti."

A- " O, Allah'ın nimetlerine şükıediciydi.".

Bu kelâmın Arapça metninde geçen kille cemi (ondan aşağı sayıları ifade eden) kipinin tercih edilmiş olması, bize bildiriyor ki, İbrâhîm (aleyhisselâm) az nimetlerin şükrüne bile halel getirmezdi. Şu halde çok nimetlerin şükrüne nasıl halel getiririr? Bir de, İbrâhîm'in (aleyhisselâm) onların mezkûr temsilde belirtildiği veçhile yaptıkları nankörlük gibi Allah'ın nimetlerine nankörlük etmediğim sarih olarak belirtmek için anılan kip kullanılmıştır.

B- " Allah, onu seçmiş ve dosdoğru yola hidâyet etmişti."

Allah peygamberlik için İbrâhîm'i seçmiş, onu, Kendisine ulaştıran dosdoğru yola, yani islâm dinine hidâyet etmişti. Bu hidâyetin neticesi, Hazret-i İbrâhîm'in hidâyet bulması değil, fakat bunun yanı sıra insanları da hidâyete irşat etmesidir. Zira seçmek karinesinden de bu anlaşılmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

122. Âyetin Tefsiri

"Ve Biz ona bu dünyada, güzellik verdik. Hiç şüphesiz o, ahirette de iyilerdendir."

A- " Ve Biz ona bu dünyada, güzellik verdik."

Bu güzellik, bütün insanlar arasında Hazret-i İbrâhîm'in övgüyle anılmasıdır. Hattâ bütün semavî dinlerin mensupları onu önder olarak kabul etmektedir.

Diğer bir görüşe göre ise, bu güzellik, halillik ve peygamberlik makamıdır. Bir başka görüşe göre ise, namaz kılanların, "İbrâhîm'e salâtü selâm ettiğin gibi" demeleridir.

B- " Hiç şüphesiz, o, ahirette de iyilerdendir."

Yani Hazret-i İbrâhîm, cennette de yüksek derece sahiplerindendir. Nitekim Hazret-i İbrâhîm de, duasında şöyle niyazda bulunmuştur: "Rabbim! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat. Bana, sonra gelecek içinde de, iyilikle anılmak nasip eyle! Beni naîm cennetinin vârislerinden kıl!" (Şuarâ 26/83-85).

Bu bölümü tek başına aç →

123. Âyetin Tefsiri

"Sonra sana, bâtıldan yüz çevirip hakka yönelen İbrâhîm'in dinine uy, diye vahyettik. İbrâhîm de, hiçbir zaman müşriklerden olmamıştır."

A- " Sonra sana, Bâtıldan yüz çevirip hakka yönelen İbrâhîm'in dinme uy, diye vahyettik."

Millet kelimesi, Allah'ın (celle celâlühü) peygamberleri lisanıyla kulları için teşri buyurduğu dindir. Fakat Allah'a itaat itibarıyla dine millet denilmektedir. Bunun izahı şöyledir. Bu ilâhî düzen, ilâhî emir olarak onu uygulayanlara isnat edildiğinde ona millet denilmektedir. Onu ikame edene isnat edildiğinde de ona dîn denilmektedir.

Râgıb el-Isfahânî der ki, "Millet ile arasındaki fark şudur. Millet, ancak peygambere izafe edilmektedir. Allah ile ümmet fertlerine hiç izafe edilmemektedir ve şer'i hükümlerin parçaları için değil, ancak bütünü için kullanılmaktadır.

İbrâhîm'in milletinden murat, yukarıda Sırât-ı müstakıym (dosdoğru yol) olarak ifade edilen İslâm dinidir.

Peygamberimizin yüksek derecesiyle ve yüce mertebesiyle beraber, Hazret-i İbrâhîm'e uyması gibi konular dinin asıllarıdır. Yoksa zamanın değişmesiyle değişen şer'î hükümler değildir.

B- " İbrâhîm de, hiçbir zaman müşriklerden olmamıştır."

Bu cümle 120. âyette geçen cümlenin tekrarı olup ziyadesiyle tekit ve İbrâhîm'in onların itikat ve amellerinden münezzeh olduğunu açıklamak içindir,

Bu bölümü tek başına aç →

124. Âyetin Tefsiri

"Cumartesi tatili ancak onda anlaşmazlığa düşenlere farz kılınmıştı. Hiç şüphesiz Rabbin, kıyamet günü, anlaşmazlığa düştükleri şey hakkında aralarında hüküm verecektir."

A- " Cumartesi tatili ancak onda anlaşmazlığa düşenlere farz kılınmıştı."

Cumartesi gününe tazim, o gün çalışmayip ibadetle meşgul olmak ve avlanmamak, onda anlaşmazlığa düşenlere farz kılınmıştı.

Bu kelâm, bu konudaki genel olumsuz emri (avlanmamayı) tahkik ve izah edip Hazret-i İbrâhîm'e uyma emrinin o genel emirle bağdaşmaması vehmini ortadan kaldırmaktadır. Nitekim "Sana anlattıklarımızı, daha önce özellikle Yahudilere haram kılmıştık" (118) âyetinin tefsirinde de anlatıldı. Zira Yahudiler iddia ediyorlardı ki, cumartesi tatili, İslâm'ın (hak dinin) şiarlarındandır ve İbrâhîm (aleyhisselâm) de bu şiara riâyet ediyordu.

Yani ey Resûlüm! Cumartesi tatili, senin uymakla emrolunduğun İbrâhîm'in dininin hükümlerinden ve milletinin şiarlarından değildir ki, seninle bazı müşrikler arasında kısmî bir alaka bulunsun. Isrâiloğulları'na Cumartesi tatilinin emredilmesi, ondan uzun bir zaman sonra olmuştur.

Mûsâ (aleyhisselâm), Yahudilere haftanın bir gününü ibadete ayırmalarını emretti ve bunu da Cuma günü olarak tayin etti. Yahudiler ise, ona karşı çıktılar ve:

"Biz, Allah'ın (celle celâlühü) göklerin ve yerin yaratılışını tamamladığı gün olan Cumartesi gününü istiyoruz" dediler. Yalnız Yahudüerden küçük bir grup, Cuma gününe razı oldular. Allah da onların Cumartesi günü tatil yapmalarına izin verdi ve kendilerini, o gün avlanmalarını haram kılmakla imtihan etti. Bunun üzerine Cuma gününe razı olanlar Allah'ın emrine itaat ettiler. Onlar Cumartesi günü avlanmıyorlardı. Onlardan sonra gelenler ise, avlanmamaya sabretmediler. Allah da onları maymunlar suretine döndürdü; ıtâat edenler ise, bu azaba uğratılmadı.

B- " Hiç şüphesiz Rabbin, kiyamet günü, anlaşmazlığa düştükleri şey hakkında aralarında hüküm verecektir."

Allah iki fırka arasındaki husumet ve ihtilâfı, kıyamet günü halledecektir; her fırkaya layık olduğu mükâfat ve azabı verecektir.

Bu kelâm imâ ediyor ki, dünyada iki fırkadan birinin maymunlar suretine döndürülmesi ve diğerinin de kurtarılması, âhirette karşılaşacakları mükafat ve azaba göre hiç de önemli değildir.

Kur’ân'ıcazının gerektirdiği mükemmel izah budur.

Diğer bir görüşe göre ise, âyetin mânâsı şöyledir: Cumartesi hâdisesinin vebak olan, hayvanların suretine döndürülme cezası, ancak, bu konuda tutarsız (ihtilaflı) davranıp da, zaman zaman avlanmayı helâl sayan, zaman zaman da haram sayan kimselere mahsustur. Halbuki onlara kesin olarak vacip olan, Allah'ın emrettiği gibi, haram olması hükmüne her zaman uymalarıdır.

Aralarında hükmetmenin amellerinin karşılığının verilmesi olarak tefsir edilmesi, fiillerinin değişik olması, bazen yasağı ihlal etmeleri ve bazen de harama riâyet etmeleri itibariyladır.

Bu hâdisenin burada zikredilmesinden amaç, müşrikleri, Allah'ın emirlerine muhalefet edenlerin ve Kendisine karşı isyan edenlerin maruz kaldıkları ilâhî gazap ile uyarmaktır. Nitekim Allah'ın nimetlerine nankörlük eden memleketi misal olarak vermekten amaç da budur.

Fakat hiç şüphesiz âyette geçen "aralarında" kelimesi de, delâlet ediyor ki, bu hükümden murat, iki arka arasındaki ihtilâfı halletmektir. Ve mezkûr uyarmak için, mesh (onları insan suretinden çıkarmak) hâdisesinin, Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) İbrâhîm'in milletine uyması emrinin hikâyesi ile Peygamberimizin bu millete davet etmesi emrinin hikâyesi arasında zikredilmesi, ağacı kabuklarından, ayırmak kabilinden olur,

Bu bölümü tek başına aç →

125. Âyetin Tefsiri

"Resûlüm! Sen Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadelet et. Şüphesiz Senin Rabbin, yolundan sapanları en iyi bilendir. O, hidâyete erenleri de en iyi bilendir."

A- " Resûlüm! Sen Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadelet et."

Ey Resûlüm! Sen, kendilerine peygamber olarak gönderildiğin ümmetini, bazen Sırât-ı müstakıym olarak, bazen de İbrâhîm'in Sââl milleti olarak ifade edilen Rabbinin yolu olan İslâm'a, muhkem ve doğru sözlerle hakkı açıklayan ve şüpheyi kaldıran delille, yine ikna edici hitaplarla ve faydalı ibretlerle, senin kendilerine nasihat ettiğini ve menfaatlerini istediğini açıkça anlayacakları veçhile davet et!

Şu halde birincisi (hikmet), hakikatlerin takbi olan ümmetin havassinm daveti içindir, ikincisi (güzel öğüt) de avamın daveti içindir.

Ve onlardan inatlı olanlarla da, sert tutumlarını yatıştırmak ve alevlerini söndürmek için münazara ve mücadele yollarının en güzeli olan yumuşaklık, kolay üslubu seçmek, meşhur mukaddimeleri kullanmak yoluyla mücadele et. Tıpkı İbrâhîm el-Halil'in (aleyhisselâm) yaptığı gibi.

B- " Şüphesiz Senin, Rabbin, yolundan, sapanları en iyi bilendir. O, hidâyete erenleri de en iyi bilendir."

Şüphesiz, insanları davet etmeye seni memur kıldığı hak yolundan sapanları, bunca hikmetleri, öğütleri ve ibretleri gördükten sonra da hakkı kabul etmekten yüz çevirenleri en iyi Rabbin bilir ve yolunu, hidâyeti bulmuş olanları da en iyi O bilir.

Bu kelâm, zikredilen iki emrin illetidir. Allah en iyi bilir, mânâ şöyledir: Ey Resûlüm! Davet ve münazarada mezkûr yoldan yürü. Zira Allah (celle celâlühü) müktesep istidadının gereği olarak dalâletten vazgeçmeyecek olanların hakin de ve kendisinde açık bir hayır olduğu için sonu hidâyet olanların hâlini de en iyi bilendir. Bu itibarla Rabbinin sana emir buyurduğu davet yöntemi, hikmetin gereği olan yöntemdir. Bu yöntem, hidâyet olacaklarımı hidâyeti için ve dalâlette kalacakların özrünü kaldırmak için yeterlidir.

Yahut ey Resûlüm! Sana düşen ancak zikredilen davet ve güzel mücadeledir. Hidâyet ile dalâletin hâsıl olması ve amellerin karşılığının verilmesi ise, Allah'a aittir. Zira dalâlette kalanları ve hidâyet olacak olanları en iyi Kendisi bilmektedir. Sonunda her ikisine de lâyık oldukları karşılıkları verecektir.

Âyette, Allah yolundan sapanların önce zikredilmesi, kelâmın asıl konusu onlar olduğu içindir.

Âyetin metninde; dalâlet (sapmak) mânâsı, hadis (sonradan olan) bir şeye delâlet eden fiil kipi ile ifade edilmiş, çünkü dalâlet, Akahin, insanları, üzerinde yarattiğı fıtratı değiştirmek ve davetten yüz çevirmektir. Bu ise arızî bir haldir. Fıtrat üzerinde sebat etmekten ve davetin gereği olan yolda gitmekten ibaret olan ihtida ise, böyle değildir.

Bu bölümü tek başına aç →

126. Âyetin Tefsiri

"Eğer ceza verecekseniz, size verilen cezanın misliyle ceza verin. Ama sabrederseniz, elbette o, katlananlar için daha hayırlıdır."

A- " Eğer ceza verecekseniz, size verilen cezanın misliyle ceza verin."

Bundan önce Allah (celle celâlühü) Peygamberimize mahsus olan, davet ile ilgili onun uygun veçhile olmasını emrettikten sonra akabinde burada da, hepsini ilgilendiren konular için, hem Peygamberimiz, hem de onun mensuplarını kapsayan bir hitapla hitap etmektedir.

Burada, Müslümanların âdil eylemlerine ceza denilmesi, kâfirlerin verdikleri cezaya şeklen benzeşmek içindir veya sebep konusunun ismini sebep için kullanmak kabilindendir. Bundan maksat, Müslümanları cezalandıranlara karşı da adaleti gözetmeleri; mücadele, savaşla sonuçlandığı veya niza ve vuruşma ile neticelendiği zaman da aşırı gitmemeleridir.

Zira emredilen davet, hiçbk' zaman adaletten ayrılmaz. Buna nasıl hayır denilebilir ki, emredilen hakka davet, yüzleri tapılan cihetlerden vazgeçirmeyi ve onların geçmişte yaptıklarının geçersiz olduğuna, eski atalarının bağlı bulundukları dinin bâtıl olduğuna hükmeden ve akşik olmadıkları bir anlayışa yönelmelerini gerektirmektedir. Ve hakikatler karşısında çaresiz kalmışlar; gerekçeleri tükenmiş, hüccet ve münazara kapıları kapanmıştır.

Diğer bir görüşe göre ise, Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) Uhud savaşında Hazret-i Hamza'ya (radıyallahü anh) işkence yaparak bedeninin uzuvlarını kestiklerini görünce, şöyle buyurdu:

"Yemin ederim ki, Allah beni onlara karşı muzaffer kılarsa, senin yerine onlardan yetmiş kişiye bunun aynısını yapacağım!" işte bunun üzerine bu âyet nazil oldu. O zaman Peygamberimiz yemininin kefaretini verdi ve bu niyetinden vazgeçti.

B- " Ama sabrederseniz, elbette o, katlananlar için daha hayırlıdır."

Âyetteki emir, sınırı aşmama şartıyla misillemenin, mubah olduğuna delâlet ediyorsa da "Eğer ceza verecekseniz" cümlesi tarizi kapalı olarak affı teşvik etmektedir. Bu cümlede ise, tekit olarak bu husus sarahaten zikredilmiş tu:.

Bu bölümü tek başına aç →

127. Âyetin Tefsiri

"Resûlüm! Sen sabret! Senin sabrın da ancak Allah'ın yardımı iledir. Onlara üzülme; kuracakları tuzaktan da kaygı duyma!"

A- " Resûlüm! Sen sabret! Senin sabrın da ancak Allah'ın yardımı iledir."

Bundan önce, Peygamberimizin başkasını tarizi olarak sabra teşvik etmesinden sonra burada kendisine sarahaten sabır emredilmiş, çünkü Peygamberimizin Allah (celle celâlühü) hakkındaki ilmi fazla ve güveni sağlam olduğundan dolayı, ahlâkın azimetlerine (asıl hükümlerine) bütün insanlardan önce kendisi muhataptır.

Yani ey Resûlüm! Kâfirler tarafından uğratıldığın çeşitli acılara, eziyetlere, onlardan gördüğün tamamıyla haktan yüz çevirmeye sabret! Senin sabrın da ancak Allah'ı zikretmek, O'nun sanını tefekküre dalmak ve bütün himmetinle O'na yönelmekle olur.

Bu âyet, Peygamberimizi ziyadesiyle teselli etmekte, sabrın meşakkatlerini hafifletmekte ve onu şereflendirmektedır.

Yahut senin sabrın da ancak, güzel akıbetleri hazırlayan üstün hikmetler üzerine bina edilmiş olan ilâhî irade iledir. Şu halde bu teselli, güzel sonuçlara şâmil olması cihetiyledir.

Diğer bir görüşe göre ise, senin sabrın ancak Allah'ın muvaffak kilmasıyla ve yardımiyladır. Şu halde bu teselli, yalnız sabrı kolaylaştırması ve müyesser kılması cihetiyledir.

B- " Onlara üzülme."

Kâfirlerin sana îman etmelerinden ve sana tâbi olmalarından ümidin kesilince de üzülme. Bu da, "Kafirler topluluğuna üzülme!" (Mâide 5/68) âyetinin mânâsını ifade etmektedir.

Diğer bir görüşe göre ise, yani mü’minler için ve onlara yapılanlara üzülme, demektir. Ancak birinci tefsir, âyetin mükemmeliyetine daha münasiptir:

C- " Kuracakları tuzaktan da kaygı duyma!"

Onların ileride sana kuracaktan tuzaktan da gönlün daralmasın, sıkıntı duymasın.

Birincisi (onlara üzülme), onlarla ilgili bir matlubun elden çıkmasına üzülmeme emridir. İkincisi de, onların tarafından gelecek bir kötülükten dolayı elem duymama emridir.

Özellikle birinci tefsire (kâfirlere üzülme) göre, bunların olmaması, emredilen sabrın gereklerinden olduğu halde ayrıca sarahatle zikredilmeleri, ziyadesiyle teldt için ve bu teselliye son derece önem verildiğini göstermek içindir. Yoksa bütün varlığıyla Allah'a (celle celâlühü) yönelip O'ndan başka her türlü mânilerden uzak duran kimsenin kalbine bir matlup gelir mı kı, onun elden çılana sına üzülmemesi emredilsin veya bir mahzur aklına gelir mi, ona düşmekten korkmaması emredilsin!

Bu bölümü tek başına aç →

128. Âyetin Tefsiri

"Şüphe yok ki, Allah, takva sahipleri ve güzel amel edenlerle beraberdir."

Bu kelâm geçen emirlerin illetidir. Burada Allah'ın onlarla beraber olmasından murat, daimi velayettir la, onun sahibi etrafında şikâyet, hüzün ve gönül darlığı şaibesinden hiçbir şey dolaşmaz.

Takvadan murat, onun üçüncü mertebesidir ki, onun aşağısmdaki şirkten sakınma mertebesi ile her türlü günahtan kaçınma mertebesini de içinde toplamaktadır, yani gönlünü Haktan ve bütün varlığıyla kendini O'na vermekten kendisini meşgul eden her şeyden uzak durmaktır. İşte Allah'ın velÂyetini (dostluğunu) temin eden gerçek takva budur.

Allah'ın bu dostlarına, "Haberiniz olsun ki, Allah'ın dostlarına korku yoktur ve onlar üzülecek değillerdir." (Yûnus 10/62) müjdesi verilmiştir.

Hulâsa, Allah (celle celâlühü) o takva sahiplerinin velisidir ki, onlar tamamıyla Allah'a yönelip kalplerini O'ndan meşgul eden her şeyden uzak dururlar da, elden çıkmasından dolayı üzülmek veya vaki olmasından korkmak şöyle dursun, akılları bir matluba, yahut bir mahzura hiç takılmaz bile. İşte yukarıda işaret edildiği gibi, emredilen sabırdan kastedilen budur ve bu sabırla Allah'a yakınlık hâsıl olur ve gaye tamalanmiş olur.

Nitekim diğer bir âyette de; "Artık sabret; güzel akıbet, takva sahiplerinindır." (Hûd 11/49) denilmektedir.

Yoksa sırf günahlardan sakınmak, terkine ruhsat bulunan azimetlerden hiçbir şeye medar olamaz. Şu halde işaret edilen sabır ve ondan sonra zikredilenler, nasıl buna medar olabilir? Fakat buna medar olan sabır, zikredilen mânâdaki sabırdır.

Su halde sanki "Allah, sabredenlerle beraberdir" denilmiştir. Nitekim "ihsan ehli" denilmesi de, bu sabrın, insanların ulaşmak için yarıştıkları ihsan kabilinden olduğunu zımnen bildirmektedir.

Nitekim diğer bir âyette de, "Sabret; çünkü şüphesiz Allah, ihsan ehlinin ecrini zayi etmez." (Hûd 11/15). Bir de,

"Gerçek şudur ki, takva ve sabır sahiplen yok mu, işte Allah, o ihsan ehlinin ecrini zayi etmez." (Yûsuf 12/90) âyetinde, sabrın da, ihsanın da, takva kabilinden oldukları bildirilmektedir.

İhsanın hakikati şudur: Amelleri layık veçhile gerçekleştirmektir. Bu amellerin vasıf güzelliğidir ki, bu güzellik, zati güzelliği meydana getirir. Peygamberimiz ihsanı şöyle tarif etmiştir:

"Allah'ı görüyormuş sun gibi O'na ibadet etmendir. Zira sen O'nu görmüyorsan, O, sem şüphesiz görmektedir."

Âyette takva, ihsandan önce zikredilmiş, çünkü tahliye, (boşaltma), tabliyeden (bakım ve süslemeden) önce gelmektedir.

Âyetteki takva sahipleri ile, ihsan ehlinden murat, bunların cinsi (hepsi) olabilir. Buna göre, Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) de öncelikle bu zümreye dahildir. Yahut bunlardan Peygamberimiz ile onun tâbileridır. Onların bu vasıflarla ifade edilmeleri, kendilerini övmek içindir. Bu da işaret ediyor ki, Peygamberimizin hal ve hareketleri, bu ümmetin kendisiyle hidâyet bulmasına vesile olmaktadır.

Nitekim bir zat, taziyet için İbn-i Abbâs'a (radıyallahü anh) şu şiiri söylemişti:

"Isbir, nekün bike sâbkîne feinnemâ sabrurraıyyeti inde sabrkra'si / Sabret ki, biz de sabredenlerden olalım; zira reis sabrederse reaya sabreder."

Herem b. Hayyan'dan rivâyet olunduğuna göre, ölüm hastalığinda birisi, ona:

" Vasiyet et!" demiş. O da:

" Vasiyet, ancak maldan olur. Ben size Nahl sûresinin son âyetlerini tavsiye ediyorum!" demiş.

Resûlüllah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) rivâyet olunduğuna göre şöyle buyurmuştur:

"Bir kimse, Nahl sûresini okursa, Allah (celle celâlühü) dünyada ona bahşettiği nimetlerin hesabını sormayacak. Ve eğer bu sûreyi, okuduğu gün veya gece ölürse, kendisine güzel bir vasiyetle ölen kimsenin ecri verilir."

Bir tek olan Allah'a hamdolsun; O'nun Resulüne ve Resulünün bütün ailesine selâm olsun!

Bu bölümü tek başına aç →