İRŞÂD, EBU'S-SUÛD TEFSÎRİ
Hûd Sûresi — İRŞÂD, EBU'S-SUÛD TEFSÎRİ — Sayfa 2
87. Âyetin Tefsiri
"Dediler ki:
- Ey Şuayb! Babalarımızın taptıkları putları, yahut mallarımızda istediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor? Halbuki sen hiç şüphesiz yumuşak huylu ve çok akıllısın."
A- "- Dediler kı:
- Ey Şuayb! Babalarımızın taptıkları putları, yahut mallarımızda istediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor?"
Şuayb'ın (aleyhisselâm), onların putlara tapmamalarını da içeren, yalnız Allah'a ibadet etmeleri emrine, onlar böyle karşılık vermişler ve cevaplarında da o kadar ileri gitmişler ki sapkınlık ve dalâletin en uç mertebesine varmışlardır.
Nitekim onlar, bunu emreden vahyi inkâr etmekle yetinmeyip bu emrin, akıl ve izan işi olmadığını, vesvese ve cinnet sonuçlarından olduğunu iddia etmişler ve istifhamlarını bunun üzerine bina ederek istihza yoluyla, "Vesvese sonuçlarından ve delilerin işlerinden olan namazın mı bizim atalarımızdan tevarüs ettiğimiz putlara tapmayı terk etmemizi emrediyor?" demişlerdir.
Şuayb'den (aleyhisselâm) sâdır olan, Allah'a (celle celâlühü) ibadet emri ile diğer dinî hükümler olduğu halde onlar, bu sözlerinde kendisini memur addetmişler, çünkü Şuayb kendiliğinden onlara bunu emretmiyordu, mutlaka vahiy ile bunu emrediyordu ve vahyi kendilerine tebliğ etmekle memur olduğunu onlara anlatıyordu.
Onlar, peygamberlik hükümleri içinden emri namaza tahsis etmişler. Çünkü Şuayb (aleyhisselâm) çok namaz kılmakla meşhur idi ve onlar, onun namaz kıldığını gördükleri zaman gözleriyle işaretleşip gülüşüyorlardı. İşte bundan dolayı diğer dinî şiarlar içinden namaz onların maskarası olmuştu.
Onlar, "mallarımızda istediğimizi yapmayı" sözleri ile de, Şuayb'ın (aleyhisselâm), hakları ifa etmeleri ile ölçü ve tartıda adaleti gerçekleştirmelerine ilişkin emrine cevap vermişlerdir. Yani senin namazın mı, bizim mallarımızı istediğimiz gibi fazla veya eksik verip almayı terk etmemenizi emrediyor?
B- "- Halbuki sen hiç şüphesiz yumuşak huylu ve çok akıllısın."
Onların, Şuayb'ı (aleyhisselâm) bu iki vasıf ile vasıflandırmaları, istihza yoluyladır; asıl maksatları ise, kendisini bu vasıfların zıtları ile vasıflandırmaktır. Bu da, "Tat bakalım, hanı sen kendince üstündün, şerefli idin" (Duhân 44/49) mealindeki âyet kabilindendir.
Bu kelâm, o zikrettiklerinin imkânsız olmasının illeti mahiyetinde de olabilir. Yani sen kendi iddiana göre yumuşak huylu ve çok akıllısın gibi.
Şuayb'in (aleyhisselâm) bu iki vasıf ile gerçekten vasıflandırılmış olmasına ise, istihza makamı engeldir. Ancak bazılarının dediği gibi, eğer namazdan, din kastedilirse, o takdirde olabilir.
88. Âyetin Tefsiri
"Şuayb dedi ki:
- Ey kavmim! Pek iyi, benim, Rabbim tarafından verilmiş apaçık bir delilim varsa ve O bana tarafından güzel bir rızk vermiş ise, buna ne dersiniz? Ben size yasakladığım şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum, Ben ancak gücüm yettiği kadar sizi ıslah etmek istiyorum. Zaten benim başarım ancak Allah'ın yardımıyladır. Ben yalnız O'na tevekkül ettim ve yalnız O'na döneceğim."
A- "Şuayb dedi ki:
- Ey kavmim! Pek iyi, benim, Rabbim tarafından verilmiş apaçık bir dek-km varsa ve O bana tarafından güzel bir rızk vermiş ise, buna ne dersiniz?"
Onların, Şuayb'in emirlere ve yasaklara ilişkin sözlerini mesnetsiz saymalarına karşın, o da, Allah'ın, kendisine verdiği peygamberlik ve hikmeti apaçık delil olarak ifade etmiştir.
Şuayb'in apaçık bir delile dayandığı kesin iken, bunu zahiren şüphe bildiren şart cümlesiyle ifade etmesi, daha önce benzerlerinde zikrettiğimiz gibi, muhatapların hâlini ve tartışmada güzellıği gözetmek içindir.
Burada güzel rızktan murat, yine peygamberlik ve hikmettir. Onların bu şekilde ifade edilmeleri, peygamberlik ile hikmetin, apaçık delil olmakla beraber aynı zamanda güzel rızk olduklarına dikkat çelemek içindir. Nasıl olmasın ki, bu, hem Şuayb için, hem de ümmeti için ebedî hayatın yegâne vesilesidir.
Yani ey kavmim! Siz beni beyinsiz ve sapkın zümresine dahil ettiniz; benden sâdır olan emirleri ve yasaldan hiçbir akıl sahibinin ağzına almayacağı şeyler kabilinden saydınız; onları vesvese ve cinnet sonuçlan olarak vasıflandırdınız; benimle ve yaptıklarımla alay ettiniz; hatta benim size emrettiğim tevhit ile putlara tapmanın terkinin ve ölçü ile tartıda adaletsizlikten sakınmanın, aldın emrettiği ve zekânın hükmettiği şeylerden okmaclığını ve ancak vesvese ve cinnetin bir işi olan namazımın emri olduğunu söylediniz.
Simdi bana söyler misiniz; eğer ben, Rabbim ve bütün işlerimin Mâliki tarafından bana verilmiş peygamberlik ve hikmet üzerinde isem -ki peygamberlik mertebesinin ötesinde bir kemal mertebem yoktur; onun ötesinde arzu edilecek daha büyük bir nimet de mevcut değildir- ve Allah (celle celâlühü) bana bu güzel rızkı ihsan etmişse, sız, benim ve fiillerim hakkında, içinde hiç hayır olmayan ve daha şerksi bulunmayan o sözleri yine söyleyecek misiniz?
Bu âyetin izahları içinde sibak ile siyakın gereği olan ve kelâm-ı kerimin müsait olduğu en güzel izah budur.
"Ben size yasakladığım şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum, Ben ancak, gücüm yettiği kadar sizi ıslah etmek istiyorum."
Adaletsiz ölçü ve tartıyı size yasaklamaktan maksadım, sizi bundan vazgeçirdikten sonra size muhalefet ederek kendim tek başıma bu adaletsizliği yapmam değildir. Benim bu emir ve yasaklardan yegâne maksadım, gücüm yettiği kadar öğütlerim ve nasihatlerimle sizi ıslah etmektir.
Buradaki "gücüm yettiği kadar" kaydı, kısmî ıslah ile yetinmediğini ifade etmek içindir. Yoksa kendi imkânında olmayan ıslahı kastetmeınektedir.
B- "- Zaten benim başarım ancak Allah'ın yardımıyladır."
Benim fırsatını kolladığım, ıslahınızı başarmam, ancak Allah'ın (celle celâlühü) desteği ve yardımıyla mümkün olabilir, ıslahı yaratan ancak O'dur. Bense ancak onun zahirî unsurlarındanim.
Şuayb (aleyhisselâm), hakkı tahkik etmek ve "gücüm yettiği kadar" ifadesinden anlaşılabilen kendi iradesiyle bunu gerçekleştirmek vehmini gidermek için bunu söylemiştir.
C- "- Ben yalnız O'na tevekkül ettim ve yalnız O'na döneceğim."
Bu ıslah faaliyetlerimde yalnız Allah'a (celle celâlühü) dayandım; başkasından tamamen yüz çevirdim. Zira her şeye yegâne kaadir olan, O'dur; O'ndan başkası ise, haddi zatında tamamen âcizdir; hatta yok mertebesinde olup itibar derecesinden, yardım ve destek mertebesinden tamamen uzaktır. Ve bu işimde her zaman O'na dönerim.
Şöyle de tefsir edilebilir: Benim yapıp yapmadığım bütün işlerimde hakka ve doğruya muvaffak olmam, ancak Allah'ın hidâyeti ve yardımı ile olabilir. Ben yalnız O'na tevekkül ettim. Bu ifade, zatî ve fiilî tevhide işarettir. Ve ben bütün işlerimde bütün varlığımla yalnız O'na dönerim.
Tevekkül için geçmiş fiil kipi kullanıldığı halde dönmek için gelecek fiil kipinin kullanılması, bunun sürekliliğini ifade etmek içindir.
Şuayb'ın (aleyhisselâm) onlara hitabında nezaket, ince bir tenezzül gösterdiği, güzel komşuluk ve tartışma kurallarını gözettiği, islerinde Allah'tan başarı ve yardım dilemekle hakkın asıl sebebine işaret ettiği, kâfirlerin onun davasından vazgeçme umutlarını tamamen kestiği, onların inançlarıyla alakası olmadığını gösterdiği ve onların düşmanlıklarına hiç aldırmadığı bu sözlerinden gayet açık olarak anlaşılmaktadır.
Onun, "Ben ceza ve mükâfat için yalnız Allah'a döneceğim" sözü ile onları tehdit ettiği görüşü ise, isabetli değildir; çünkü âyetin metnindeki mabet fiili, ihtiyarî olarak Allah'a (celle celâlühü) dönmek anlamındadır; ceza ve mükâfat için zorunlu olarak O'na dönmek anlamında değildir.
89. Âyetin Tefsiri
"Ve ey kavmini! Bana düşmanlığınız, Nûh kavminin, Hûd kavminin veyahut Sâlih kavminin başlarına gelenler gibi sizin başınıza bir felâket getirmesin! Zaten Lût kavmi de sizden uzak değildir."
A- "Ve ey kavmim! Bana düşmanlığınız, Nûh kavminin, Hûd kavminin veyahut Hûd kavminin başlarına gelenler gibi sizin başınıza bir felâket getirmesin!"
Ey kavmim! Sizin bana olan düşmanlığınız, sakın ola ki, Nûh (aleyhisselâm) kavminin başına gelen tufanda boğulma musibeti, yahut da Hûd (aleyhisselâm) kavminin başına gelen fırtına musibeti gibi veyahut Sâlih (aleyhisselâm) kavminin başına gelen korkunç ses ve sarsıntı musibeti gibi size de bir musibet getirmesin!
Bu ilâhî ifade, hakikatte en güzel ve hârika üslup ile, kâfirlerin, Şuayb'e (aleyhisselâm) düşmanlık etmelerini yasaklamaktadır. Nitekim bu durum "Bir topluma karşı beslediğiniz kin, sizi tecavüze sevk etmesin!" (Mâide 5/2) mealindeki âyetin tefsirinde de geçmişti.
B- "- Zaten Lût kavmi de sizden uzak değildir."
Zaman olarak veya mekân olarak Lût kavmi sizden uzak değildir. O halde eğer siz, sizden, önceki o sayılan ümmetlerden ibret almıyorsanız, hiç olmazsa onlardan ibret alın.
Âyette Lût (aleyhisselâm) hakkında mezkûr sakındırma üslubunun değiştirilmesi ve onun kavmine isabet eden musibetin sarahatle zikredilmemesi ve onların yakın olduklarının belirtilmesi ile iktifa edilmesi, buna gerek olmadığını zımnen bildirmek içindir.
Yahut Lût kavmi de, küfür ve günahlar bakımından sizden uzak değildir. O halde onların başına gelen musibetin, sizin başınıza da gelmesi, hiç de uzak ihtimal değildir.
90. Âyetin Tefsiri
"Rabbinizden bağışlanma dileyin; sonra O'na tevbe edin!
Şüphe yok kı O Rahîm'dir, Vedûddur."
A- "Rabbinizden bağışlanma dileyin; sonra O'na tevbe edin!"
Şuayb (aleyhisselâm) onları yaptıklarının kötü akıbeti ile uyardıktan sonra, içinde bocalamakta oldukları azgınlıklarından döneceklerini umarak kendilerini bağışlanma dilemeye ve tevbeye sevk etmek istedi.
B- "Şüphe yok ki O Rahîm'dir, vedûddur."
Şüphesiz benim Rabbim, tevbe edenler hakkında büyük merhamet sahibidir; yaptığı işleri hakkıyla yapmaktadır ve kendisini sevene lütuf ve ihsanı gayet geniştir.
Bu cümle, bağışlanma dilemek ile tevbe emrinin illeti ve onları teşvik mahiyetindedir.
91. Âyetin Tefsiri
"Dediler ki:
- Ey Şuayb! Söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz ve biz seni aramızda zayıf görüyoruz. Eğer kabilen olmasaydı seni mutlaka taşlardık. Zaten sen bizim için aziz de değilsin."
A- "- Dediler ki:
- Ey Şuayb! Söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz ve biz seni aramızda zayıf görüyoruz. Eğer kabilen olmasaydı seni mutlaka taşlardık."
Onlar, apaçık hak delillerini en güzel ve mükemmel şekilde kendisinden dinledikten, çareler bittikten, gerekçeler tükendiliten sonra ve hak yoldan sapıp düşmanlık yolunda yürümekten başka, onunla tartışmaya bir yol bulamadıktan sonra, senin söylediklerinin çoğundan ne demek istediğini anlamıyoruz, dediler.
Nitekim kesin delillerle susturulanların âdeti bu olup onlar, apaçık delillere parlayıp gürlemekle ve sövmekle karşılık verirler. Böylece onlar, Şuayb'in (aleyhisselâm), çeşitli hikmetleri, öğütleri, ilim ve irfanları içeren kelâmını, mânâsı anlaşılmayan, mahiyeti idrâk edilmeyen sözler kabilinden sayıp zımnen de, onların en büyük sorumluluk ve cezayı gerektirdiklerini bildirdiler. Her halde, o sözler, onları eski ümmetlerin akıbetlerinden sakındırdığı içindir.
İşte bundan dolayı dediler ki; kadar biz seni aramızda zayıf görüyoruz; seni, bize bir zarar veya fayda getirmek, bir şeyi gerçekleştirmek veya önlemek kuvvet ve kudretinden yoksun görüyoruz. Eğer senin kabilen olmasa, seni mutlaka taşlardık.
Yani eğer biz, senin kabilenin hatırını gözetmesek, seni mutlaka taşlardık, demektir. Yoksa senin o kavmin, bize engel olmasa, seni bize karşı savunmasa, demek değildir; çünkü onlar binlerce kişi iken, yedi-sekiz kişiden oluşan çetenin (Raht), onlara engel olması, düşünülecek şey değildir. Nitekim âyetin bundan sonra gelen cümlesi de bunu teyit etmektedir.
B- "- Zaten sen bizim için aziz de değilsin."
Sen bizim için şerefli ve muhterem bir zat da değilsin ki, seni taşlamaktan kaçmakm. Bizim seni taşlamaktan kaçınmamız, bizim dinimizde sebat eden, seni bize tercih etmeyen ve sana uymayan kavmine hürmetendir.
92. Âyetin Tefsiri
"Şuayb dedi ki:
- Ey kavmim, size göre benim kabilem Allah'tan daha mı değerlidir ki, Allah'ın emirlerini arkanıza attınız? Şüphesiz ki benim Rabbim yapmakta olduklarınızı bilgisiyle tamamen kuşatmıştır."
A- "Şuayb dedi ki:
- Ey kavmim, size göre benim kabilem Allah'tan daha mı değerlidir ki, Allah'ın emirlerini arkanıza attınız?"
Onların bu büyük sözlerinden amaçları, Şuayb'e (aleyhisselâm), Rabbi tarafından verilmiş apaçık bir delil üzerinde olmasının, O'nun katından destek görmesinin, yalnız. O'ndan başarı dilemesinin, yalnız O'na tevekkül etmesinin ve yalnız O'na dönmesinin gereği olan ilâhî kuvvet ve izzete sahip bulunmasını reddetmek ve hiçbirine itibar etmemek olduğundan dolayı Şuayb (aleyhisselâm) de onlara böyle karşılık vermiştir. Zira yalnız Allah'tan (celle celâlühü) güç alan bir kimseyi hakir görmek, Allah'ı (celle celâlühü) hakir görmek sonucuna varır.
Onların ispata çalıştıkları yalnız kabilelerinin gücü iken, her ikisi de güçlülük vasfında ortak oldukları halde, kabilenin Allah'tan (celle celâlühü) daha güçlü olması da sözkonusu değil iken, Şuayb'in (aleyhisselâm) kabilesinin Allah'tan (celle celâlühü) daha güçlü olmasını reddetmesi, onların tahkir ve kınanmasını katlayıp tekrarlamak içindir. Nitekim önce onların kendi kabilesini Allah'a (celle celâlühü) tercih etmelerini, sonra da kabilesinin azizlikten pay sahibi olduklarını reddetmektedir.
B- "- Şüphesiz ki benim Rabbim, yapmakta olduklarınızı bilgisiyle tamamen kuşatmıştır."
Benim Rabbim, şüphesiz ki sizin yapmakta olduğunuz kötü İşleri ve ezcümle O'nun tarafını gözetmemenizi sınırsız ilmiyle kuşatmıştır; siz onları tamamen unumkmuş saysanız da, onlardan hiçbir şey kendisine gizli kalmaz. Şu halde O, mutlaka o islerinizin cezasını verecektir.
Şuayb'in (aleyhisselâm) bu ifadesi ret ve tekzip anlamında da olabilir. Zira onlar, kendisini taşlamaktan kaçınmaları, onun kuvvet ve azizliği için değil, fakat kabilesini gözettikleri için olduğunu iddia edince, onların iddiasını şu şekilde reddetti:
- Siz Allah'ı (celle celâlühü) hakkıyla takdir etmediniz; O'nun güçlü Cenabını gözetmediniz; o halde aslında pek zeki olan benim kabilemin cihetini nasıl gözetirsiniz"
93. Âyetin Tefsiri
"Ey kavmim! Elinizden geleni yapın! Şüphesiz ben de vazifemi yapacağım. Kendisini rezil edecek azabın kime geleceğim ve yalancının kim olduğunu yakında öğreneceksiniz. Bekleyin, ben de sizinle beraber bekliyorum."
A- "- Ey kavmim! Elinizden geleni yapın! Şüphesiz ben de vazifemi yapacağım."
Şuayb (aleyhisselâm), onların küfürde ısrar ettiklerini, içinde bulun duldan günahlardan vazgeçmemelerini, hatta kendisini tahkir etmeleri ve kabilesi olmasa, kendisini taşlamaya bile azmetmeleri gibi pek büyük işlere cüret gösterdiklerini görünce, tehdit yoluyla onlara dedi ki;
- Siz olanca çabalarınızla elinizden geleni yapın; ben de Allah'ın’Hl bana vereceği her türlü destek ve başarı ile elimden geldiğince vazifemi yapacağım.
Şuayb'in (aleyhisselâm) bu sözleri, onların güçlü oldukları, kendisini taşlamaya muktedir bulun duldan ve onların arasında kendisinin aziz olmayan bir zayıf olduğu yönündeki iddialarını reddetmek içindir.
Yahut siz, içinde bulunduğunuz küfür, benim düşmanlığım ve diğer hayırsız işlerinizde sebat edin ve bana zarar vermek, bana karsı beslediğiniz kötü niyetinizi gerçekleştirmek ve benim için düşündüklerinizı kuvveden fiile çıkarmak için bütün çabalarınızı harcayın, demektir.
B- "- Kendisini rezil edecek azabın kime geleceğini ve yalancının kim olduğunu yakında öğreneceksiniz."
Şuayb (aleyhisselâm) bundan önceki sözleri ile onları tehdit edince, akla gelecek "Pek iyi, ondan sonra ne olacak?" sorusuna cevap olarak da bunu söyledi.
Şuayb'in (aleyhisselâm) azabı rezil etmek vasfıyla vasıflandırması, onların kendisine vaat ettikleri taşlamaya tarizdir. Zira taşlamak, azap olmakla beraber aynı zamanda açık bir rezalettir. Nitekim ancak büyük bir cürüm, onu gerektirmektedir.
Şuayb'in (aleyhisselâm) "Yalancının kim olduğunu yakında öğreneceksiniz" şeklindekı sözleri de onların kendisine vaat ettikleri taşlamaya muktedir oldukları iddiasında, kendisine zayıflık ve değersizlik isnat etmelerinde ve kabilesini gözetmeleri iddialarında yalancı olduklarına tarizdir.
C- "- Bekleyin, ben de sizinle beraber bekliyorum."
"Siz, benim söylediklerimin sonucunu bekleyin; ben de sizinle beraber bunu beklemekteyim."
"Ben de sizinle beraber" ifadesinin ilâve edilmesi, Şuayb'in (aleyhisselâm) kendine öz güvenini göstermektedir.
94. Âyetin Tefsiri
"Emrimiz gelince, Şuayb'i ve onunla beraber îman edenleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık; zâlimleri ise korkunç bir gürültü yakaladı da yurtlarında diz üstü kaldılar."
Emrimiz gelince, azabımız gelince, demektir. Nitekim "Kendisini rezil edecek azabın kime geleceğini yakında öğreneceksiniz" (Hûd 39) ifadesinden de bu anlaşılmaktadır. Yahut azabımızın vakti gelince, demektir. Zira beklemek, bunu bildirmektedir.
Burada Allah (celle celâlühü) tarafından ihsan edilen rahmet. O'nun tarafından muvaffak kılındıkları îmandır; yahut O'nun tarafından kendilerine ihsan edilen merhamettir.
Bir görüşe göre Cebrâîl korkunç bir sesle onlara gürledi de, onlar hemen helâk oldular. A'raf sûresi ile Ankebût sûresinde ise, "Onları saika yakalayıverdi" denilmektedir. Daha önce de belirtildiği gibi, herhalde bu zelzele, ona sebep olan havanın dalgalanmasını meydana getiren o korkunç sesin devamında gerçekleşmiş ve onlar, bulundukları yerden hiç ayrılamadan can vermişlerdir.
Âyette Şuayb (aleyhisselâm) ve onunla beraber îman edenlerin kurtarılmasının, onların helakinden önce zikredilmesi, buna daha fazla önem verildiğim belirtmek ve İlahlığın gereği olan rahmetin, onların suçlarının gereği olarak eseri ortaya çıkan gazaptan önce geldiğini bildirmek içindir.
95. Âyetin Tefsiri
"Sanki orada hiç yaşamamışlardı. Halbuki Semûd Kavmî Allah'ın rahmetinden uzak olduğu gibi Medyen Kavmi de uzak oldu.".
Helâk olan bu insanlar, sanki o toprakları hiç işlememiş ve üzerinde hiç dolaşmamış gibi tamamen yok olup gittiler.
Medyen Kavmi. Semûd Kavmine benzetilmiş, çünkü her ikisi de korkunç ses azabıyla helâk edilmişlerdir. Şu farkla ki, o korkunç ses, Medyen Kavmine gökten inmiş; Semûd Kavmine ise yerin altından gelmiştir.
96. Âyetin Tefsiri
"Ant olsun ki, Mûsa'yı da mucizelerimizle ve apaçık bir delille gönderdik."
Mûsa'ya verilen mucizeler, daha önce tafsilatları zikredilen şu dokuz mucizedir: Asa. Beyaz el, Tufan, Çekirgeler, Kımıl, Kurbağalar, Kan, Ürünlerin ve Canların Eksilmesi.
Bazıları, ürünlerin ve canların eksilmesini bir mucize kabul ederek Tûr dağının gölge gibi onların tepesine kaldırılmasını da bu maddelerden saymışlarsa da, bu doğru değildir; çünkü İsrâiloğulları Tevrat'ın hükümlerini kabul etmeyince, bunu kabul etmeleri için anılan dağ onların tepesine kaldırılmıştı.
Âyetteki apaçık delil, bu mucizelerden en büyük olanlarıdır, yahut Asa mûcızesidır. Onun ayrıca zikredilmesi, en büyük mucize olduğu için üstünlüğünü göstermek içindir. Yahut, mucizelerden murat, Asadan başkalarıdır. Yahut her ikisi de aynı şeylerden ibarettir.
Yani Biz, Mûsa'yı mucizelerle, onun peygamberliğine de apaçık delil olan, yahut peygamberliğini açıklayan mucizelerle gönderdik. Yahut burada sultan, galibiyet ve istila anlamındadır. Nitekim "Ve ey Mûsâ! Biz, kardeşin Hârun ile ikinize sultan verdik." (Kasas 28/35) meâlindeki âyette de bu anlamdadır.
Bu sultandan murat, Fir’avun, "İkinizin Rabbi kimdir?" (Tâ-Hâ 20/49), "Öyleyse önceki milletlerin hak ne olacak?" (Tâ-Hâ 20/51) dediği zaman hak dine daveti konusunda beyan ettiği üstün hakikatler ve münasip incelikler de olabilir.
Anılan sultanı, Tevrat olarak tefsir etmenin ve onu da mucizeler cümlesine dahil etmenin izahı ise, bundan sonra gelen "Fir’avun'a ve onun ileri takımına" ifadesiyle bağdaştırılamaz. Zira Tevrat, ancak Fir’avun ile kavminin tamamen helâk olmasından sonra Isrâiloğulları'nın hayatlarına uygulamaları için nazil olmuştur. Fir’avun ve kavmi ise, ancak. Âlemlerin Rabbı'ne (celle celâlühü) ibadet etmek ve azgınların iddia edip de saplan fırkaların kabul ettikleri o cırlan ve en büyük cürüm olan ilâhlık davasını terk etmek ve isrâiloğulları üzerindeki baskı ve esareti kaldırıp onları Mûsâ ile beraber göndermekle memur bulunuyorlardı.
97. Âyetin Tefsiri
"Mûsa'yı Fir’avun'a ve onun ileri takımına gönderdik. Fakat onlar Fir’avun'un emrine uydular. Halbuki Fir’avun'un emri doğru değildi."
Mûsa'nın peygamberliği, Fir’avun'un bütün kavmi için olduğu halde yalnız kavminin ilen takımı zikre tahsis edilmiş, çünkü görüş bildirmek ve yönetmek noktasında onlar asıldır; diğerleri ise fikirde de, idarede de onlara tâbidir.
Bu âyette, Fir’avun'un Allah'ın (celle celâlühü) âyetlerini inkâr ettiği ve içinde bulunduğu sapmak ve saptırmak günahına tamamen battığı sarahatle zikredilmeyip yalnız onun ileri takımının zikriyle iktifa ecklerek "Fakat onlar Fir’avun'un emrine uydular", yani onlar "Mûsa'nın getirdiği apaçık hakkı inkâr etmek emrine uydular" denilmesi, Fir’avun'un halinin açık olduğunu zımnen bildirmek içindir.
Fir’avun'un küfrü ve ileri takımına bunu emretmesi, kesindir; sarih olarak zikrine gerek yoktur; hallerinin zikrine gerek olan, ancak onun ilen takımıdır ki, onlar, kendilerini hidâyete davet eden ile dalâlete çağıran arasında bulunuyorlar. İşte bunların kötü seçimleri teşhir edilmektedir.
Âyetteki Fir’avun'un emrinden, onun malûm durumu ve bâtıl yolu da murat olabilir. Buna göre "Onun emrine uydular" ifadesinin mânâsı, uymaya de devam ettiler, demektir.
98. Âyetin Tefsiri
"Fir’avun, kıyamet günü kavminin önüne düşüp onları ateşe götürecektir. Ne kötü yerdir varılan yer!"
A- "- Fir’avun, kıyamet günü kavminin önüne düşüp onları ateşe götürecektir."
Fir’avun, dünyada dalâlette onların önderi olduğu gibi, kıyamet günü de, kavminin, eşrafının ve diğerlerinin önüne düşüp hepsini cehennem ateşine götürecektir; onlar da yine onun peşine düşüp arkasından giderek cehennemi boylayacaklardır.
Yahut bu kelâm, Fir’avun'un sonunun iyi olmayacağını ve akıbetinin kötü olacağını açıklamak içindir.
B- "- Ne kötü yerdir varılan yer!"
Onların vardıkları ateş, varılan yerlerin en kötüsüdür. Zira âyetin metninde geçen vird, susuzluğu gidermek ve yürekleri soğutmak için kullanılmaktadır. Ateş ise, bunun aksidir.
99. Âyetin Tefsiri
"Onlar burada da, kıyamet gününde de lanete uğratılmışlardır. Yapılan yardım ne de kötü bir yardımdır!"
A- "Onlar burada da, kıyamet gününde de lanete uğratılmışlardır."
Fir’avun'un emrine uyan onun ileri takımı, bu dünyada da büyük bir lanete uğratılmışlardır. Nitekim kıyamete kadar onlardan sonra, gelen ümmetler onlara lanet okumaktadır. Ve kıyamet gününde de onlar lanete uğratılmışlardır.
Nitekim bütün mahşer halkı onlara lanet okuyacaklardır. Böylece onlar nereye gitseler ve nerede dursalar, lanet onlardan ayrılmayacaktır. Onlar, Fir’avun'a uydukları gibi, buna uygun bir ceza olarak lanet de her iki cihanda onların peşini hiç bırakmayacaktır.
Âyette, Fir’avun’un hali zikredilmeyip onun ileri takımının perişan hallerinin zikredilmesiyle iktifa edilmiş, çünkü onların halı böyle olunca, kendilerini azdıran ve o derin dalâlete düşüren Fir’avun’un hali nasıl olmalı?
B- "Yapılan yardım ne de kötü bir yardımdır!"
Başkasına tâbi olanlar, tâbi oldukları kimsenin yardımcıları oldukları cihetle, kendileriyle alay etmek yoluyla, onların yardımı lanet kılınmiştir. Bazıları, âyetin metninde geçen rifd kelimesini, yardım olarak değil, armağan olarak tefsir etmişlerdir. Ancak bu mânâ, bu makama münasip değildir.
100. Âyetin Tefsiri
"Ey Resûlüm Muhammed! İşte bu, helâk ettiğimiz kentlerin haberlerindendir. Biz onu sana anlatıyoruz; onlardan bir kısmının eseri, biçilmemiş ekin gibi ayaktadır; bir kısmı da biçilmiş ekin gibi silinmiştır."
Bu işareti, ümmetlerin anlatılan kıssaları ile anlatılacak kıssalarını ifade etmektedir.
Helâk edilmiş eski milletlerin hâlâ ayakta olan eserleri, biçilmemiş ekine, izleri tamamen yok olmuş olan milletlerin eserleri de biçilmiş ekine benzetilmiştir.
101. Âyetin Tefsiri
"Onlara Biz zulmetmedik; fakat onlar kendilerine zulmettiler."
Yani Biz onları helâk etmekle kendilerine zulmetmedik; fakat onlar helâk olmalarım gerektiren fiilleri işlemekle kendilerini helake maruz bıraktılar.
İşte, Allah'tan başka taptıkları o ilâhlar, Rabbinin buyruğu gelince, onlara hiçbir şey sağlamamışlardır; ziyanlarını artırmaktan başka bir şeye yaramamışlardır."
Rabbinin azabı gelince, onların Allah'tan (celle celâlühü) başka taptıkları ilâhlar, kendilerine hiçbir fayda sağlayamayacaklar ve Allah'ın (celle celâlühü) azabına engel olamayacaklardır. Onların helakini ve ziyanını artırmaktan başka bir işe de yaramamışlardır. Çünkü onlar, onlara taptıkları için ziyana uğramışlar ve helâk olmuşlardır.
102. Âyetin Tefsiri
"Zâlim olan memleketleri Rabbin yakaladığında, O'nun yakalayişı işte böyledir."
"Zâlim olan memleketleri" denilmesi, her zâlime ibret dersi olması için, onların, zulümleri sebebi ile İlâhî azaba yakalandıklarını bildirmek içindir.
"O'nun yakalayişı şüphesiz çok elem vericidir, pek çetindir."
Yani O'nun yakalayışinın acısı pek büyüktür ve ondan kurtulmak da mümkün değildir.
Bu ilâhî ifadede pek açık bir tehdit ve sakındırma vardır.
103. Âyetin Tefsiri
"Şüphe yok ki, bunda, âhiret azabından korkan kimse için bir ibret vardır."
Allah'ın (celle celâlühü), eski ümmetleri yakalamasında, yahut onların kıssalarında, âhiret azabından korkanlar için muhakkak bir ibret vardır. Zira bunlardan ibret alan kimse, onların kötü amelleri sebebi ile çetin azaba uğramalarını, kıyamet azabının hallerine delil sayar. Ahreti inkâr edip de bu âlemin yok olmasını imkânsız sayan, bu âlem ile onun ahvalinden hiçbir şeyin Allah'ın (celle celâlühü) iradesiyle gerçekleşmediğini iddia eden, bu âlemde vuku bulmuş olan o hâdiselerin, helâk olan eski ümmetlerin işledikleri günahlar yüzünden olmayıp fakat bazı zamanlarda tesadüfen gerçekleşen kozmik sebepler ile ortaya çıktığını söyleyen kimse, bundan ibret almaktan çok uzaktır. Onlara da, bu fikirlerine de yazıklar olsun!
"O gün bütün insanların bir araya toplandığı bir gündür ve o gün bütün mahlûkların hazır bulunduğu bir gündür."
Kıyamet günü bütün insanların, hesap ve ceza için bir araya toplandıkları bir gündür ve bütün göklerin ve yerlerin sâkinlerinin orada hazır bulunduğu bir gündür.
104. Âyetin Tefsiri
"Biz o günü ancak sayılı bir müddete kadar geciktiririz."
Bütün insanların hesap ve ceza için bir araya toplanacakları ve göklerin ehli ile yer ehlinın hazır bulunacakları o kıyamet gününü ancak, hikmetimizin gerektirdiği, belirlenmiş kısa bir müddetin sona ermesi için geciktiririz.
105. Âyetin Tefsiri
"O gün geldiğinde, Allah'ın izni olmadıkça hiç kimse konuşamaz."
Dünyanın ömrünün sona ermesine değin geciktirilmiş olan o kıyamet günü geldiğinde, yahut o gün vaki olacak ceza geldiğinde, hiç kimse, kendisine fayda verecek ve onu kurtaracak bir cevap veya şefaat için konuşamaz. Yahut o gün Allah (celle celâlühü) tecelli edince... Çünkü bu makam, o günün şanını tazını makamıdır.
Ancak Allah'ın (celle celâlühü) konuşma izni verdiği kimseler müstesna. Nitekim başka bir âyette de, "Rahmanin izin verdiği kimseden başka onlar konuşamazlar." (Nebe' 38) denilmektedir. Bu konuşamama hali, kıyamet gününün aşamalarından birine mahsustur. "Bu, kâfirlerin konuşamayacağı bir gündür. Onlara izin de verilmez ki, sözde mazeretlerini beyan etsinler." (Mürselât. 35, 36) mealindeki âyetlerde belirtilen hal ise, mahşerin başka bir aşamasına mahsustur. Nitekim "Her fert, gelip kendi nefsini müdafaa eder." (Nahl 111) mealindeki âyette anlatılan hal de, mahşerin son aşamasına mahsustur. Yahut izin verilen gün, hak cevaplar içindir ve yasaklanan da, geçersiz mazeretler içindir. Evet, bazen o mazeretlerin geçersiz olduklarını göstermek, için o aşamada da konuşma izni verilir. Nitekim kâfirlerin, "Rabbimiz Allah'a ant olsun ki, biz ortak koşmuyorduk." (En'âm. 23) mealindeki sözleri ve benzerleri de bu kabildendir.
"Onların kimi bedbahttır, kimi de mutludur."
Bedbaht olanlar, ceza vaadinin gereği olarak cehennemi hak etmiş olanlardır. Mutlu olanlar da mükâfat vaadi gereğince cenneti hak etmiş olanlardır.
Burada bedbaht, mutludan önce zikredilmiş, çünkü bu makam, sakındırma ve uyarı makamıdır.
106. Âyetin Tefsiri
"İşte bedbaht olanlar, ateştedirler. Orada onların feci zefirleri ve şehıkları vardır."
Zefir, anırmadan önce nefes almak, Şehîyk da, anırmadan sonra nefes vermek için kullanılmaktadır. Bundan maksat, onların büyük üzüntülerim vasıflandırmak ve onların halini, kalbim hararet basmış ve ruhu bunalmış kimsenin haline benzetmektir. Yahut bundan maksat, onların çığlıklarını merkeplerin seslerine benzetmektir.
107. Âyetin Tefsiri
"Rabbinin dilediği hariç, gökler ve yer durdukça onlar o ateşte ebedî kalacaklardır."
Bu zamanlama, Araplar'ın ifade tarzına uygun olarak, kesintisiz olarak ebedîliği ifade etmektedir. Nitekim Araplar'ın, "Tiar ve Sebîr dağları durdukça", "Bir yıldız göründüğü müddetçe", "Gece ile gündüz birbirini izledikçe" ve "Deniz dalgalandıkça" gibi sözleri de ebedîlik ifade etmektedir. Yoksa onların cehennemde kalma sürelerini, gerçekten, göklerin ve yerin devamına bağlamak değildir.
Çünkü âyet ile hadis, onların, cehennemde ebedî kalacaklarına ve gökler ile yerin devamının kesintiye uğrayacağına delâlet etmektedir. Eğer bu azap, gerçekten onların devamına bağlansa, o takdirde bundan murat, âhiretin gökleri ve yeridir. Nitekim "Yerin başka bir yerle ve göklerin değiştirileceği gün..." (İbrâhîm 48) ve "Bizi yere vâris kıldı; cennetten dilediğimiz gibi yerleşiriz..." (Zümer 74) gibi âyetler de, bu gerçeği bildirmektedir.
Ve herkesin, ahiret ehli için devamlı bir gök ve yerin olmasının gerektiği noktasındaki kesin kanaati de, onların orada devamlı kalmalarının, gökler ile yerin devamına bağlı olduğuna delil olarak yeterlidir. O göklerin ve verin tafsilatlı ahvaline ve keyfiyetlerine vâkıf olmamız ise gerekli değildir.
Bu âyetteki, "Rabbinin eklediği hariç" istisnası, onların cehennemde ebedî kalmalarından istisnadır. Bu istisna da, "Birinci ölüm hariç, onlar orada ölümü tatmazlar." (Duhân 56), "Geçmiş nikâh hariç, babalarınızın nikâh ettiği kadınları nikâh etmeyin." (Nisa 4/22) ve "Deve, iğne delığine girinceye kadar... "(A'raf 40) âyetlerindeki istisnalar kabilindendir. Ancak bu istisnalarda zikredilen hususların imkânsızlığı, akıl hükmü ile bilinmektedir. Allah'ın onların ateşte ebedî olarak kalmamalarını dilemesinin imkânsızlığı ise, nakil hükmü ile bilinmektedir. Yani onlar bütün zamanlarda ateşte kalacaklar; ancak Allah'ın (celle celâlühü) onların orada kalmamalarını dilediği zaman hariç. Ve ebedilıği gerektiren âyet ile hadis hükmü gereğince bu dileme ve onun zamanına imkân olmadığına göre, onların orada kalma süresinin sona ermesi de imkânsızdır.
"Rabbin, şüphesiz, istediğini mutlaka yapandır."
Bu kelâm, Allah'ın (celle celâlühü) onların orada ebedî kalmamalarını dilemesinin zorunlu olarak imkânsız olduğu vehmini kaldırmak içindir. Yani Allah (celle celâlühü), aksi imkânsız olmak üzere, bedbahtları ateşte ebedî olarak bırakmak hususunda da, iradesinin gereği olarak istediğini mutlaka yapandır; O, hikmetinin kurallarına uygun olarak cereyan eden iradesi gereğince icraat yapmaktadır. O'nun hikmeti de kulların yaptıklarına ceza ve mükâfatın terettüp ettirilmesini gerektirmektedir.
Diğer bir görüşe göre ise, anılan "Rabbinin dilediği hariç" istisnası, ateş azabında ebedî kalmalarından istisnadır. Zira onlar ebedî olarak orada kalmazlar; fakat Zemherîr ile de, diğer azap çeşitleri ile de ve hepsinin daha ağırı olan Allah'ın gazabı ile de, onları susturması ve onları tahkir etmesi ile de cezalandırılırlar.
Ancak sen bikirsin ki, eğer biz, ateşten, bütün azap çeşitlerini kapsayan azap yurdu değil de ateşin kendisinin murat olduğunu teskm edersek, Zemherîr azabından başka diğer azap çeşitleri, ateş azabı ile beraberdir. Binaenaleyh o takdirde istisna sahih olmaz.
Şunu diyebiliriz ki, onlar, cismanî azap olan ateş azabında ebedî kalmazlar; fakat onlar için, Allah'tan celle celâlüh başka kimsenin bilmediği diğer azap çeşitleri de vardır ki bunlar, ruhanî azaplar ve acılardır. Bu dünya hayatında tabiat kurallarına dalanlar, anlayışları, alıştıkları cismanî haller ile sınırk olanlar, kendilerine anlatılan cisimler ötesindeki ruhanî halleri kavramaya istidadı olmayanlar buna vâkıf olamazlar. İşte bundan dolayıdır ki, o ruhî azapların beyanına değinilmemiş ve korkunçluğu bildiren bu icmalî mertebe ile iktifa edilmiştir. Her ne kadar onlar ateşte iken bu azaplara duçar oluyorlarsa da, fakat onlar muhtemel diğer azaplara duçar olduklarında ateş azabını unutuyorlar ve onu hiç hissetmiyorlar. Bu mertebe de, istisna mânâsının gerçekleşmesi için yeterlidir.
Bir görüşe göre ise anılan istisna, günahkâr îman sahipleri içindir.
108. Âyetin Tefsiri
"Mutlu olanlara gelince, onlar da cennettedirler. Rabbinin dilediği hariç, şu gökler ve bu yer durdukça onlar da orada ebedî kalacaklardır."
Bu kelâmın tefsiri de, cehennem ehli bedbaht hakkında geçen kelâmın tefsiri gibidir. Ancak cehennem ehli hakkında, onlar için feci bir nefes alıp verme olduğu zikredildiği halde burada cennet ehli için sevinç ve neşe olduğu zikredilmedi, çünkü bu makam, sakındırma ve uyarı makamıdır.
"Bu nimetler bitmez, tükenmez bir lutuftur."
Zira "Onlar da cennette ebedî kalacaklardır" ifadesi, ilâhî ihsanlar ve nimetler gerektirmektedir. Bunlar, Allah'ın (celle celâlühü), saklı kulları için, gözlerin görmediği, kulaldann duymadığı ve kalplerin tasavvur edemediği nimetlerden hazırladığı ruhî nimetlere de hamledilebilir. Hem cismanî, hem de ruhî nimetlere de ve yalnız cismanî nimetlere de hamledilebilir.
İbni Zeyd diyor ki: "Allah cennet ehli için dilediklerini’Bu nimetler bitmez, tükenmez bir lutuftur' kelâmıyla bildirmiştir. Ancak cennet ehli için dilediklerini bize bildirmemiştir."
109. Âyetin Tefsiri
"Artık onların taptıkları hakkında şüphede olma."
O müşriklerin taptıklarının bâtıl olduğu ve tapmalarının kötü akıbeti hakkında, yahut taptikları putların kendilerine fayda veremeyecekleri noktasında şüphede olma.
Kıssalara başlamadan önce sevk edilen âyetler, kâfirlerin kötü akıbetlerini ve îman etmiş olanların da son derece güzel akıbetlerini beyan etmektedir, iki fırka için misaller de verilerek, "İki fırkanın mis ak, kör ve sağır ile gören ve duyan gibidir. Misal olarak bunlar bir olur mu hiç! Niçin hâlâ ibret almıyorsunuz?" denilmiştir. Ondan sonra da eski ümmetler ile kendilerine gönderilmiş olan peygamberlerin haberlerinden ibret alınabilecek kıssalar zikredilmiştir. İşte bunlardan sonra da Allah (celle celâlühü), Peygamberini o müşriklerin dünya ve âhiretteki durumları hakkında şüphede olmamasını emretmiştir. Bundan sonra da onların niçin böyle davrandıklarını istisna yoluyla beyan etmek üzere diyor ki:
"Çünkü onlar ancak, daha önce babalarının taptıkları gibi tapıyorlar."
Çünkü onlar, daha önce kıssaları sana anlatılan ataları gibi şirk koşuyorlar; onlar da ataları gibi şirkte bulunuyorlar; onların ibadeti de tıpkı atalarının ibadeti gibidir. Yahut onlar da, ancak atalarının taptıkları putlara tapıyorlar. Ve onların babalarının başına gelen felaketleri sen biliyorsun, işte onların başına da onlar gelecektir. Zira sebeplerin benzeşmesi, akıbetlerin de benzeşmesini gerektirmektedir.
"Biz de muhakkak, onların azaptan nasiplerini eksiksiz olarak vereceğiz."
Biz, onların babaları için takdir edilen nasipleri eksiksiz olarak verdiğimiz gibi, günahlarına ve suçlarına göre kendileri için tayin edilmiş olan azap nasiplerini de dünyada ve ahirette eksiksiz olarak vereceğiz. Yahut babaları gibi kendileri için de taksim edilmiş olan rızkı eksiksiz olarak vereceğiz. Bu son görüşe göre bu cümle, azabı gerektiren fiilleri gerçekleştiği halde azabın gecikmesinin sebebini beyan etmektedir.
Burada "eksiksiz olarak" kaydının zikredilmesi, haddi zatında eksik için olduğu halde ifadenin mecazî olma vehmini kaldırmak içindir.
110. Âyetin Tefsiri
"Ant olsun ki, Biz, Mûsa'ya Kitabı verdik; fakat onda ihtilâfa düşüldü. Eğer Rabbinden bir söz geçmiş olmasaydı, elbette onların arasında hüküm verilmişti ve işleri bitirilmişti. Şüphesiz ki, o müşrikler de Kur’ân hakkında derin bir şüphe içindedirler."
A- "Ant olsun ki, Biz, Mûsa'ya Kitabı verdik; fakat onda ihtilâfa düşüldü. Eğer Rabbinden bir söz geçmiş olmasaydı, elbette onların arasında hüküm verilmişti ve işleri bitirilmişti."
Biz, Mûsa'ya (aleyhisselâm) Tevrat'ı verdik; fakat onun hakkında, onun Allah (celle celâlühü) katından indirilmiş olması noktasında ihtilâfa düşüldü de, bir kavını ona îman etti; diğerleri ise onu inkâr etti.
Onun sen, sana verdiğimiz Kuran hakkında kavminin ihtilâfa düşmesine, onların "Ona bir hazine indirilmek veya onunla beraber gelmeli değil mıydı?" (Hûd 12) demelerine ve senin onu uydurduğunu iddia etmelerine aldırma.
Eğer ilâhî hikmetin gereği olarak, kıyamete değin onlara mühlet verilmesi hususundaki hüküm sözü olmasaydı, kavminden ihtilâfa düşenler arasında elbette hüküm verilip hak üzerinde olanlardan ayrılmaları için, bâtıl ehlinin müstahak oldukları azap indirilecekti.
B- "Şüphesiz ki, o müşrikler de Kur’ân hakkında derin bir şüphe içindedirler."
Senin kavminin müşrikleri de Kuran hakkinda derin bir şüphe içinde bulunmaktadırlar.
111. Âyetin Tefsiri
"Şüphe yok ki, Rabbin, onların her birinin amellerinin karşılığını onlara tam olarak elbette ödeyecektir. Çünkü O, şüphesiz onların yapmakta olduklarından haberdardır."
Rabbin, Kur’ân hakkında ihtilâfa düşen kavminin îman etmiş olanlarına da, kâfirlerine de amellerinin karşılığını onlara tam olarak elbette ödeyecektir. Çünkü senin Rabbin, o ihtilâfa düşenlerin her ferdinin işlediği hayırdan da, serden de haberdardır; o amellerin büyüklerinden de, küçüklerinden de, O'na hiçbir şey gizli kalmaz.
Bu cümle, onların amellerinin kendilerine tam olarak verilmesinin illetini beyan etmektedir. Zira her iki fırkanın da amellerinin tafsilatını ve her amelin, hikmet gereği olarak gerektirdiği karşılığı ihata etmek, her hak sahibinin hakkını, hayır ise hayrı, şer ise de şerri eksiksiz olarak vermeyi gerektirmektedir.
112. Âyetin Tefsiri
"O halde ey Peygamberim! Seninle beraber tevbe edenlerle birlikte sana emredildiği gibi dosdoğru ol!
Haddi de tecavüz etmeyin. Çünkü O, şüphesiz, yapmakta olduklarınızı tamamıyla görendir."
A- "O halde ey Peygamberim! Seninle beraber tevbe edenlerle birlikte sana emredildiği gibi dosdoğru ol!"
Daha önce eski ümmetlerden hikâye edilen kıssalar içinde küfrün ve peygamberlere karşı gelmenin kötü sonucu beyan edildi ve şu noktalara işaret edildi:
Bu kâfirlerin de küfürde, dalâlette ve azaba müstahak olmaktaki halleri, o azaba uğratılanların halleri gibidir; bunların azap nasipleri de kendilerine eksiksiz olarak erişecektir; bunların Kur’ân'ı tekzip etmeleri de, Mûsâ (aleyhisselâm) kavminin Tevrat'ı tekzip etmeleri gibidir; eğer onların tam olarak cezalandırılmalarının ve umumî azaplarının kıyamet ertelenmesine ilişkin hüküm sözü olmasaydı, daha önce onların atalarına yapılanlar mutlaka kendilerine de yapılırdı; onların nasipleri de eksiksiz olarak verilecektir ve îman etmiş olanların da, kâfirlerin de her ferdine amellerinin karşılığı tam olarak verilecektir.
İşte bütün bunlardan sonra Allah'ın Resulüne (sallallahü aleyhi ve sellem), kendisi ile diğer îman etmiş olanlar arasında müşterek olan itikatlar ile amellerde ve özellikle de şer'î hükümlerin teblıği, peygamberlik vazifelerinin yerine getirilmesi ve
"Belki de sen, onların o sözlerinden ötürü, sana vahiy edilen âyetlerin bir kısmını duyurmayı terk edeceksin ve bu yüzden ruhun daralacaktır." âyetinde kendisine emredilen de dahil olmak üzere resûllük yüklerine tahammül etmesi gibi kendisine özgü amellerde dosdoğru olması emredildi.
Hulâsa, bu ilâhî emir, asli olsun, ferdî olsun bütün hükümlerin güzelliklerini, nazarî olsun, ameli olsun bütün kâmil davranışları ve ne kadar çetin de olsa bunları başarmayı kapsamaktadır.
İşte bundan dolayıdır ki, Allah'ın Resulü, "Hûd sûresi beni ihtiyarlattı" demiştir.
Allah'ın Resulü ile beraber tevbe etmiş olanlardan maksat, şirk ve küfürden tevbe edip de îmanda Allah'ın Resulüne iştirak edenler demektir; buradaki beraberlikten kastedilen budur.
B- "Haddi de tecavüz etmeyin. Çünkü O, şüphesiz, yapmakta olduklarınızı tamamıyla görendir."
Size belirlenen çizgiden ifrat veya tefrit ile sapmayın; zira adaletin her iki aşırı tarafı da kötüdür.
Bunun, haddi tecavüz olarak ifade edilmesi, emri ağırlaştırmak, yahut diğer mü’minlerin hâlini Allah'ın Resulünün haline teşmil etmek için dur.
Çünkü Allah (celle celâlühü) şüphesiz sizin yapmakta olduklarınızı eksiksiz olarak görmektedir ve sonra bütün yaptıklarınızın karşılığını verecektir.
Bu âyet delâlet ediyor ki, âyet ve hadisle belirlenmiş hükümlere uymak zorunludur ve mücerret görüşle ondan sapılmaması gerekir. Zira bu, haddi tecavüz ve dalâlet olur. Âyet île hadisin illetlerine bağlı kalarak yapılan içtihat ile amel etmek ise, istikamet bağlanımdadır. Çünkü bu da, içtihadı emreden âyet ile hadisin gereğidir.
113. Âyetin Tefsiri
"Zulmedenlere de meyletmeyin; sonra size ateş dokunur.
Sizin Allah'tan başka hiç dostlarınız yoktur. Sonra O'ndan yardım göremezsiniz."
Yani kısmen de zulümleri görülen kimselere en ufak bir şekilde meyletmeyin; sonra bundan dolayı size ateş dokunur.
Az da olsa zulmü görülen kimselere kısmen meyletmek, ateşin dokunmasına sebep oluyorsa, zulüm ve Peygamber düşmanlığına tamamen batmış olanlara çok meyleden, onlarm arkadaşlığma düşkünlük gösteren, tamamıyla kendini onların ünsiyetine ve muaşeretine veren, onların kılık kıyafetlerini taklit etmekten haz duyan, onların fâni süslerine göz diken, onlara verilmiş olan değersiz dünyalıklara gıpta eden kimselerin hak nice olmalı?
Halbuki onların sahip oldukları dünyalıklar, hakikatte bir taneden daha değersiz ve bir sivrisinek kanadından hafiftir; kalplerin, kendisine meyletmesine değmekten uzaktır. Talip de, matlup da zayıftır.
Bu âyet, zulmü yasaklamak ve ondan dolayı tehdit etmek hususunda tasavvur edilebilecek mükemmeliyetin en yüksek zirvesindedir.
Bu hitabın Allah'ın Resulüne ve onunla beraber olan Müslümanlara yapılmış olması, adaletten ibaret olan istikamet üzerinde sebat, etmelerini temin etmek içindir. Zira ifrat ve tefritten birine meyletmek, kendi nefsine veya başkasına zulümdür.
B- "- Sizin Allah'tan başka hiç dostunuz yoktur."
Allah'tan (celle celâlühü) başka sizi cehennem ateşinden kurtaracak hiçbir yardımcınız yoktur.
Âyette, "dostlarınız yoktur" denilmesi, onların her biri için dostlar yoktur, anlamında değildir ki, her biri için bir dost olabilmesi mânâsı bundan çıkarılabilsin. Fakat her biri için bir dost yoktur, anlamındadır.
Sonra O'ndan yardım göremezsiniz."
Zâlimlere meyletmeniz sebebi, ile, size azap etmesi İlâhî hükümde sabit olmuştur; dolayısıyla artık O'ndan yardım göremezsiniz. Sizin zâlimlere meyletmeniz, yanınıza kalmayacaktır.
114. Âyetin Tefsiri
"Gündüzün iki ucunda, gecenin de ilk saatlerinde namaz kıl. Çünkü muhakkak ki iyilikler, kötülükleri giderir, işte bu, öğüt almak isteyenlere bir öğüttür."
A- "- Gündüzün iki ucunda, gecenin de ilk saatlerinde namaz kıl!"
Gündüzün iki ucundaki namazlardan murat, sabah ile ikindi, yahut sabah ile öğle namazlarıdır. Gecenin ilk saatlerındeki namazlar da, akşam ile yatsı namazlarıdır.
B- "- Çünkü iyilikler, kötülükleri muhakkak giderir."
Muhakkak ki iyilikler ve ezcümle, iyiliklerin umdesi olan o sana emredilen namazlar, insanların az kere hâli kalabildikleri kötülüklere kefaret olmaktadır.
Hadiste şöyle denilmektedir: "Şüphesiz büyük günahlar işlenmedikçe, namazlar, iki namaz vakti arasında işlenen günahlara kefaret olmaktadır."
Bir görüşe göre bu âyet, Ebî Yeser el-Ensârî hakkında nazil olmuştur. Şöyle ki: Anılan zat, bir yabancı kadını öpmüş; sonra pişman olmuş ve Allah'ın. Resulüne gelip olanları anlatmış. Allah'ın Resulü de ona: "Rabbimin emrini bekle!" demiş. Sonra Allah'ın Resulü ikindi namazını kılınca bu âyet nazil olmuş, işte o zaman Allah'ın Resulü ona demiş ki: "Evet, haydi, git; zira bu kıldığın namaz, yaptığına kefarettir."
Yahut iyilikler ve özellikle de namazlar, günahları işlemekten alıkoyarlar. Nitekim bir âyette meal olarak, "Şüphesiz namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar." denilmektedir.
C- "- işte bu, öğüt almak isteyenlere bir öğüttür."
İşte bu "dosdoğru ol!" emri ve ondan sonra zikredilen diğer emirler, yahut Kur’ân, öğüt almak isteyenlere bir öğüttür.
115. Âyetin Tefsiri
"Ey Resûlüm Muhammed! Sabırlı ol! Çünkü Allah güzel işler yapanların mükâfatını zayi etmez."
A- "- Ey Resûlüm Muhammed! Sabırlı ol!"
Geçen emirler içinde sana emredilenlerin zorluklarına sabret!
Yasaklanan azgınlığa ve zâlimlere meyletmeye son vermekte ise zorluk yoktur. Bu itibarla sabrı bunlara da teşmil etmenin bir sebebi yoktur. Ancak eğer anılan meyletmekten, insan oğlunun tabiatı gereği normal olarak hâli olmadığı o memur bulunduğu istikametten sapmak ile, zulmü görülen kimseye beşeriyetin vasfı olarak, az bir meyil beslemek kastedikrse, bundan uzak kalmanın zor olduğu gayet açıktır.
B- "- Çünkü Allah güzel işler yapanların mükâfatını zayi etmez."
Allah (celle celâlühü) güzel işler yapanların mükâfatını hiçbir eksiklik olmaksızın tam olarak verir.
Âyette, "zayi etmez" ifadesi kullanılmış. Halbuki. Allah'ın (celle celâlühü) amellerin mükâfatını vermemesi, hakikatte onu zayi etmek değildir. Nasıl zayi etmek olur ki, ameller, mükâfatı zorunlu olarak mucip değildir ki, onu vermemesi zayi etmek olsun. Böyle iken zayi etmek ifadesinin kullanılması, bunun, Allah'tan (celle celâlühü) sadır okması imkânsız olan çirkinlikler olarak tasvir edilmesi ve mükâfat vermeyi, 0'na vacip olan şeyler gibi gösterilmek suretiyle Allah'ın (celle celâlühü) bundan son derece nezih olduğunu beyan etmek içindir.
Bu cümle, sabır emrinin illetini beyan etmektedir. Bu kelâm işaret ediyor ki, zikredilen şeylere sabretmek de, iyilik kabilindendir.
116. Âyetin Tefsiri
"Sizden önceki ümmetlerden, yeryüzünde insanları bozgunculuktan alıkoyacak faziletli kimseler olmalı değil miydi! Fakat onlardan kurtuluşa erdirdiğimiz az bir kısmı müstesnadır. Zulmedenler ise, kendilerine verilen refahın peşine düştüler. Zaten onlar günahkâr idiler."
A- "- Sizden önceki ümmetlerden, yeryüzünde insanları bozgunculuktan alıkoyacak faziletli kimseler olmak değil miydi!"
Bakıyye, fazilet ve hayır anlamına geldiği gibi, akıl ve içtihat anlamına da gelmektedir. Burada Bakıyye sahipleri, kendi nefislerini Allah'ın (celle celâlühü) gazâbından ve azabından koruyanlar, O'nun azabından korkup dinmesini bekleyenler olarak da tefsir edilebilir.
B- "-Fakat onlardan kurtuluşa erdirdiğimiz az bir kısmı müstesnadır."
Bu istisna, ma-kabline dahil olmayanı istisna etmek kabilindendir. Yani onlardan az bir kısmı bu vasfa sahip oldukları için Biz onları kurtuluşa erdirdik.
C- "- Zulmedenler ise, kendilerine verilen refahın peşine düştüler."
Bozgunculuk yapmak ve ondan alıkoymamak suretiyle zulmedenler ise, kendilerine verilen gayri meşru arzuların peşine düştüler ve onları elde etmeye çalıştılar. Bunu bizzat yapanların zâlim oldukları açıktır. Buna müsamaha gösterenlerin zâlim olmaları ise, bu müsamahadan kötü bir haz duymalarından dolayıdır.
Diğer bir görüşe göre ise, bu zâlimlerden murat, zulümden alıkoymayanlardır. Ancak malûm olduğu üzere buna göre bu ifade, bizzat bozgunculuk yapanları zulüm kapsamına almamış olur.
D- "- Zaten onlar günahkâr idiler."
Yani onlar kâfir idiler.
Bu âyet, helâk edilen eski ümmetlerin, yok edilmelerinin sebebini beyan etmektedir ki, o da, küfrün yanı sıra, zulmün, nefsin arzularına uymanın ve kötülüklerden alıkoymamanın yaygınlık kazanmasıdır.
117. Âyetin Tefsiri
"Halkı dürüst insanlar oldukları halde, senin Rabbin, haksız olarak memleketleri helâk eder değildir."
Yani haberleri sana ulaşan ve diğer zâlim kentlerin hâlinı de zımnen bildiren o helâk edilen kentlerin halkı dürüst oldukları halde, senin Rabbinin, haksız yere onları helâk etmiş olması, İlâhî hikmete göre imkânsızdır.
Bu kelâm, dürüst insanları öldürmenin pek büyük bir zulüm olduğunu bildirmektedir.
Bu kelâmdan kastedilen, bu helakin, Allah'tan (celle celâlühü) sadır olması imkânsız bir şey olarak tasvir edikmesiyle, Allah'ı (celle celâlühü) ondan tamamen tenzih etmektir. Yoksa, Allah (celle celâlühü), kullarına ne yaparsa yapsın, zulüm değildir. Zira Sünnet Ehli'nin itikadı böyledir. Nitekim bu konunun tafsilatı, ’Yoksa Allah, kullarına zulmetmez." (Al-i imrân 3/182) mealindeki âyetin tefsirinde geçmişti.
Diğer bir görüşe göre ise, burada zulümden murat, şirktir. Yani kentler, halkları dürüst oldukları, aralarında hakkı, adaleti uyguladıkları ve sirklerine başka fesatlar ilâve etmedikleri halde, Rabbin onları helâk eder değildir. Zira Allah'ın (celle celâlühü) Kendi hukukunda rahmet ve müsamahası çok geniştir.
İşte bundan dolayıdır ki, Fıkıh âlimleri, Allah'ın (celle celâlühü) hakları ile kulların hakları bir araya geldiğinde fakir olan kulların haklarını, zengin ve övgülerin yegâne sahibi olan Allah'ın haklarının önüne geçirmişlerdir.
Denilmiş ki: "Hükümranlık, şirkle (küfürle) devam eder; fakat zulümle devam etmez."
Ancak sen de bilirsin ki, en çirkini Allah'a ortak koşmak olan kötülüklerden alıkoyma makamı, bu görüşe münasip düşmez. Zira şirk de, yeryüzündeki bozgunculuğa öncelikle dahildir. İşte bundan dolayıdır ki, kıssaları anlatılan bütün peygamberler, ümmetlerini önce Allah'a ortak koşmaktan men etmiş, sonra onları, işlemekte oldukları diğer günahlardan alıkoymaya çalışmışlardır.
Bu itibarla en isabetli olan görüş, zulmü, şirki de, diğer günah çeşitlerini kapsayan mutlak fesat anlamına hamletmek ve ıslahı da, zulmü ıslah etmek ve tamamen ortadan kaldırmak mânâsına hamletmektir kı, bu da, bazılarının insanları alıkoymakla meşgul olmasıyla ve bazılarının da, şirklerinde ve diğer fesat türlerinde ısrar etmeyerek öğüt almaya yönelmesiyle gerçekleşmektedir.
118. Âyetin Tefsiri
"Rabbin dileseydi, bütün insanları bir tek ümmet yapardı. Fakat onlar ihtilâfa düşmeye devam edecekler."
Ey Resûlüm Muhammed! (sallallahü aleyhi ve sellem) Eğer Rabbin dileseydi, bütün insanlar hak din üzerinde, islâm'da toplanırlardı; hak dinde hiç kimse ihtilafa düşmezdi.. Fakat Allah (celle celâlühü) bunu dilemedi; bundan dolayı da onlar hak üzerinde ittifak etmediler ve hakka muhalefet etmeye de devam edeceklerdir. Nitekim diğer bir âyette de, "Ancak kendilerine Kitap verilenler, onlara apaçık deliller geldikten sonra, aralarında kıskançlıktan ötürü dinde anlaşmazlığa düştüler." (Bakara 2/213) denilmiştir.
119. Âyetin Tefsiri
"Ancak Rabbinin merhamet ettikleri müstesnadır. Zaten Rabbin onları bunun için yaratmıştır. Rabbinin, "Ant olsun ki, cehennemi tümüyle insanlar ve cinlerle dolduracağım" sözü yerini bulacaktır."
A- "- Ancak Rabbinin merhamet ettikleri müstesnadır."
Ancak Rabbinin lutfuyle hakka hidâyet ettikleri müstesna olup onlar hak üzerinde ittifak etmişler; ona muhalefet etmemişlerdir.
Buradaki ihtilâfı, hak ehlinden de, batıl ehlinden de sadır olan ihtilâfları kapsayan mutlak ihtilâfa hamletmeye, mezkur istisna engeldir.
B- "- Zaten Rabbin onları bunun için yaratmıştır."
Rabbin, mezkûr istisnadan sonra kalan ihtilâf çılan bu ihtilâf için yaratmış tu-.
C- "- Rabbinin, Ant olsun ki, cehennemi tümüyle insanlar ve cinlerle dolduracağım' sözü yerini bulacaktır."
Rabbinin bu ceza vaadi, yahut meleklere söylediği "cehennemi tamamıyla insanların ve emlerin âsilerinden, yahut onların yalnız birinden değil, her ikisinden dolduracağım" sözü mutlaka yerine getirilecektir.
120. Âyetin Tefsiri
"Ey peygamberim! Peygamberlerin kıssalarından, kendisiyle senin kalbini teskin edeceğimiz her bir şeyi sana hikâye ediyoruz. Bu sûrede de sana o hak bilgisi, îman etmiş olanlara da bir öğüt ve bir uyarı gelmiştir."
A- "- Ey peygamberim! Peygamberlerin kıssalarından, kendisiyle senin kalbini teskin edeceğimiz her bir şeyi sana hikâye ediyoruz."
Bu âyet ifade ediyor ki, eski peygamberlerin kıssalarının Allah'ın Resulüne anlatılmasından amaç, eski ümmetlerin, dalâletlerini sürdürmeleri ve peygamberlerinin onlardan gelen zorluklara göğüs germeleri ile ilgili tafsilatlı hallerine vâkıf olmakla, onun îmanındaki kesinliğin daha da güçlenmesi, kalbinin daha da mutmain olması, peygamberlik vazifesinin edasında ve kâfirlerin eziyetlerine katlanmakta büyük sebat göstermesi olduğuna dikkat çekmektir.
B- "Bu sûrede de sana o hak bilgisi, îman etmiş olanlara da bir öğüt ve bir uyarı gelmiştir."
Bu sûrede, yahut sana anlatılan kıssalarda sana yegâne hak bilgisi ve îman etmiş olanlara da pek büyük bir öğüt ve bir uyarı gelmiştir.
121. Âyetin Tefsiri
"îman etmeyenlere de ki:
- Elinizden geleni yapın! Biz de muhakkak vazifemizi yapmaktayız."
Ey Resûlüm Muhammed! Bu hakka îman etmeyenlere, ondan öğüt ve uyarı almayanlara sen de ki:
- Siz kendi hâlinizin ve imansızlığınızın gereği olarak elinizden geleni yapınız! Biz de kendi halimiz olan îman ve öğüt ile uyarının gereği olan vazifemizi yapmaktayız.
122. Âyetin Tefsiri
"Ve bekleyin! Şüphesiz biz de beklemekteyiz."
Siz bizim başımıza belaların gelmesini bekleyin! Şüphesiz biz de, size, sizin gibi kâfirlere inen azapların inmesini beklemekteyiz.
123. Âyetin Tefsiri
"Göklerin ve yerin sırrını bilmek, yalnız Allah'a mahsustur.
Bütün ış, ancak O'na döndürülür. O halde O'na ibadet et ve O'na tevekkül et! Zaten Rabbin, yaptıklarınızdan gafil değildir."
A- "- Göklerin ve yerin sırrını bilmek, yalnız Allah'a mahsustur. Bütün ış, ancak O'na döndürülür. O halde O'na ibadet et ve O'na tevekkül et!"
Bu itibarla senin işin de, onların işi de mutlaka Allah'a döndürülecektir. O halde yalnız O'na ibadet et ve yalnız O'na tevekkül et; zira O, sana kâfidir.
Âyette, tevekkül emrinin ibadet emrinden sonra zikredilmesi, ibadetsiz tevekkülün fayda vermeyeceğini bildirmektedir.
B- "- Zaten Rabbin, yaptıklarınızdan gafil değildir."
Bu itibarla senin Rabbin, onların yaptıklarının gereği olan cezalarını mutlaka verecektir.
Allah'ın Resulünden rivâyet olunduğuna göre şöyle buyurmuştur:
"Bir kimse, Hûd süresini okursa, içinde zikredilen peygamberleri tasdik eden ve tekzip eden insanların her bir sayısı için kendisine on sevap verilir ve kıyamet gününde Allah'ın (celle celâlühü) ihsan ve keremiyle mutlu ve kutlu insanlardan olur."