İRŞÂD, EBU'S-SUÛD TEFSÎRİ

Âl-i İmrân Sûresi — İRŞÂD, EBU'S-SUÛD TEFSÎRİ — Sayfa 4

137. Âyetin Tefsiri

"Sizden önce bir çok sünnetler (sünen) gelip geçti. Yeryüzünde gezip dolaşın, yalancı (mükezzib)ların akıibetinin nasıl olduğuna bir balan."

A- "Sizden önce bir çok sünnetler (sünen) gelip geçti."

Bundan önce istikamet ve salâhın unsurları açıklandıktan ve necat ile felahın mukaddimeleri sıralandıktan sonra burada kıssanın geri kalanının tafsiline dönülmektedir.

Sünnetlerden murad olaylar, vakıalardır.

Bir görüşe göre de ümmetlerdir. Yani sizden yahut sizin zamanınızdan önce hakkı tekzib eden ümmetler hakkında Allah'ın icra ettiği birçok olaylar geçti. Nitekim Kur’ân'ın diğer bir yerinde de meâlen şöyle buyurulur:

"Hepsi de lanetlenmiş olarak nerede ele geçirilirlerse, yakalanır ve muhakkak öldürülürler." (Ahzab 33/61)

"Allah'ın öncekiler hakkındaki kanunu (sünneti) budur." (33/62)

B- "Yeryüzünde gezip dolaşın, yalancıların akıibetinin nasıl olduğuna bir bakın."

Bir görüşe göre, bu cümle şart mânâsmdadır;’Yani eğer bunda şüpheniz varsa, haydin gezin, dolaşın; demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

138. Âyetin Tefsiri

"Bu, insanlar için bir beyân ve müttekıîler için bir hidâyet ve nasihattir."

A- "Bu, insanlar için bir beyândır."

"Hâza — bu" sıfatı, "sizden önce bir çok sünnetler (sünen) gelip geçti" (Al-i İmrân 3/137) âyetinde belirtilen hakikate işaret eder. İnsanlardan maksad, hakki tekzıb edenlerdir. O anlatılanlar, onların içinde bulunduğu tekzıb hâlinin kötü sonucudur. Zira âyetteki, gezip bakma emri, her ne kadar mü'minlere âid ise de, onun gereğini yapmak, belli bir dinî topluluğa mahsus ve münhasır değildir. Bu itibârla mezkûr âyet, insanları kendilerinden önceki mükezziblerin (yalancı ve yalanlayicüarm) akıbetlerine bakmaya ve târihî kalıntılarından ibret almaya sevkeder.

B- "Ve müttekıîler için bir hidâyet ve nasihattir."

Kur’ân sizin için aynı zamanda doğru yolu gösteren bir rehber ve öğüttür, (mev'ızadir).

1- "Sizin için" yerme, "klmüttekıîn / takva sahibleri, müttekıîler için" buyruknası, hükmün illetim, sebebini bildirmek anacına müstenittir. Zira bunun o mü'minler için hidâyet ve öğüt olmasının sebebi, onların takvasından başka bir şey değildir. Başka bir deyişle mü'minler o hidâyet ve nasihat sebebiyle takva sahibi olmuşlardır.

2- "Müttekıîler" den maksad takva sahibleri, takvaya gönül vermiş olanlar, takvaya yönelenler ise bu takdirde hidâyet ile nasihatin zahir mânâları dikkate alınmış olur. Anlatılan hakikat, o insanların kötü akıbetlerinin izahıdır. O kötü son, insanlardan takva yolunu tutanlar için de hidâyettir ve içinde bulundukları tekzib ve inkâr tavrından da bir caydırmadır.

3- "Müttekıîler" kelimesinden hem fiilen takva sahibleri hem takvaya aday olanları kapsayan bir genel mânâ da çıkarılabilir, hidâyet ve öğüt de, onların başlangıç ve ileri safhalarını kapsayan genel bir mânâda anlaşılabilir.

4- Kelâmın, tekzib ehli için beyân olması, takva ehline hidâyet ve öğüt olmasına takdim edilmiştir. Amaç, tekzib ehline beyân olmak değil, fakat takva ehline hidâyet ve öğüt olmaktır. Çünkü seleflerinin helâk kalıntılarını görmeyi mümkün kılan haleflerin görünen hâlleridir. Hidâyetin ziyâdesi veya hidâyetin aslı da, bundan sonra gelir.

5- Hidâyet ve nasihat, söz konusu beyâna terettüb ettiği hâlde onların takva sahiplerine hasredilmesi, burada asıl maksadın hidâyet ve öğüt olmasındandır.

6- İnsanlardan, murad yalnız tekzib ehli insanlar değil de bütün insanlar ise bu takdirde hidâyet ile öğüdün, bu insanlardan takva sahiblerine mahsus olması da mümkündür.

7- Bir kavle göre, âyetin başındaki "hâza / bu", takva sahiblerinin, tevbekârların ve günahda ısrar edenlerin hâllerine işaret eder ve bir önceki "Sizden önce birçok sünnetler gelip geçti" (Al-i İmrân 3/137) âyeti de itiraz (ara) cümlesi olur. Bu takdirde îmân ile şereflenen ve güzel ameller işleyenler için va'dolunan mükâfat veya nimetlere teşvik anlamı da düşünülebilir. Ancak bildiğin gibi itiraz cümlesi, o arada zikredilen şeyler için açıklayıcı olmakdır.

8- Son bir kavle göre "hâza / bu", Kur’ân'a işaret eder. Ancak bunun uzak bir ihtimâl olduğu açıktır.

Bu bölümü tek başına aç →

139. Âyetin Tefsiri

"Gevşemeyin ve üzülmeyin. Üstün (gaalib) olan sizsiniz; eğer gerçekten mü'minlerseniz."

A- "Gevşemeyin ve üzülmeyin."

Bu ilâhî kelâm, mü'minleri cesaretlendir (teşci' et)mekte, kalblerini kuvvetlendir (takviye et)mekte ve Uhud savaşında mâruz kaldıkları zayiat (katl ve karh) dan dolayı onları tesliye etmektedir.

Uhud savaşında Muhacirlerden Hamza b. Abdülmuttalib, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ın sancaktarı Mus'ab b. Umeyr (radıyallahü anh) ve halasının oğlu Abdullah b. Cahş, Osman b. Maz'ûn ve Utbe'nin azatlı kölesi Sa'd (radıyallahü anh) olmak üzere beş; Ensar'dan da yetmiş Sahabi şehid edilmişti.

Burada yapılan uyarı sudur:

"- Aldığınız yaralardan dolayı cihadda zafiyet ve gevşeklik göstermeyin ve sizden şehit edilenler için, kendinizi sarsacak kadar üzüntüye kapılmayın."

B- "Üstün (gaalib) olan sizsiniz."

Bu cümle üç türlü tefsir edilebilir:

1- Son galibiyet sizindir. Çünkü seleflerinin hâllerini gördüğünüz gibi onların sonu yok olmaktır. Şu hâlde bu, daha önce zımnen ifâde edilen zafer ve galibiyet va'dinin sarih biçimde ortaya konmasıdır.

2- Sânları yüce olanlar sizsiniz. Çünkü siz hak üzeresiniz; sizin savaşınız Allah (celle celâlühü) içindir ve sizin ölüleriniz cennettedir. Onlar ise bâül üzeredir; savaşları şeytan içindir ve ölüleri de cehennemdedir.

3- Sîzin hâliniz, onlarınkinden daha üstündür. Nitekim siz, Bedir'de, onlara Uhud'da uğradığınız zayiattan daha fazlasını verdirmiştiniz.

C- "Eğer gerçekten mü'mınlerseniz."

1- Eğer siz gerçekten mü'minlerseniz, cihadda gevşeklik ve zafiyet göstermeyin ve gücünüzü za'fa uğratacak bir üzüntüye kapılmayın. Çünkü kalbin kuvvetli olması, îmânla, Allahü teâlâ'nın yardımına güvenmekle ve Allah'ın düşmanlarına aldırmamakla mümkündür.

2- Eğer siz gerçekten mü'minlerseniz, gaalib gelecek olan sizsiniz, çünkü îmân, mutlak surette gaalibiyet gerektirir.

3- Eğer siz Allahü teâlâ'nın va'dine îmân ediyorsanız, galib sizsiniz.

Hangi mânâya göre olursa olsun, bundan maksad, îmâna tâlik edilen vakıanın gerçekleşmesidir.

Bu bölümü tek başına aç →

140. Âyetin Tefsiri

"Eğer size (Uhud'da) bir yara değdiyse, (Bedir'de de) bir misli o kavme bir yara değmişti. İşte o günler! Biz, onları insanlar arasında dolaştırırız (tedavül ettiririz). Şunun için ki Allah, îmân edenleri bilsin ve sizden şâhidler edinsin. Allah, zâlimleri sevmez."

A- "Eğer size (Uhud'da) bir yara değdiyse, (Bedir'de de) o kavme onun misli bir yara değmişti."

1-

Bir görüşe göre bu iki yaradan biri Uhud, diğeri de Bedir savaşındadır.

O takdirde anlam şöyle olur:

Eğer o müşrikler, Uhud savaşında size zayiat verdirmişlerse, siz de Bedir savaşında onları büyük bir zayiata uğrattınız.

Ama onlar, yine de sizinle savaşmaktan geri durmadılar. Binâenaleyh zafiyet ve gevşeklik göstermemek daha çok size yaraşır. Çünkü onların Allah'tan ummadıkları uhrevî nimetleri siz umuyorsunuz.

2-

Bir görüşe göre ise, her iki yara da, Uhud savaşında gerçekleşmiştir. Nitekim Müslümanlar, Resûlüllah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) emrine muhalefetten önce müşrikleri önemli bir zayiat uğratmış ve müşrik ordusunun sancaktarının da aralarında bulunduğu yirmi küsur kişiyi öldürmüşler, pek çoğunu da yaralamışlardı. Ozelikle süvarilerin büyük kısmını oklamışlardı.

B- "İşte o günler ! Biz onları insanlar arasında dolaştırırız."

"Tilke / Bu", yalnız Bedir ve Uhud günlerine değil geçmiş ve gelecek ümmetler arasında cereyan etmiş ve edecek hâdiselerin günlerine de işaret eder. Bedir ile Uhud günleri de öncekide bu günlere dahildir. Burada günlerden maksad, zafer ve galibiyettir. Demek istenen şudur:

"Biz, zafer ve galibiyeti insanlar arasında evirir çevirir; bazen bunlara, bazen de şunlara veririz. Bu ilâhî sünnet, hem eski hem de gelecek ümmetlerde câridir." Bu âyette mü'minler için bir nevi teselli de vardır.

C- "Şunun için ki Allah, îmân edenleri bilsin ve sizden şâhidler edinsin."

1- Bu ya temsil kabilındendir; Allah (celle celâlühü), ihlaskları, îmânda sebat edenleri bilmek için bunu yapmıştır.

2- Ya da burada sebebin adını müsebbebe vermek kabilinden, bilmek, mecaz olarak, temyiz ve tefrik yerine kullanılmıştır. Yani Allah Teâla, îmânda sebat edenleri diğerlerinden temyiz etmek için bunu yapmıştır. Nitekim diğer bir âyette de meâlen şöyle buyurulur:

" Allah, mü'minleri bulunduğunuz durumda bırakacak değildir; sonunda habisi (pisi, murdarı), temiz (tayyib)den ayıracaktır." (Al-i imrân 3/179)

3- "Lıya'lemallâhü / Allah bilsin diye veya Allah'ın bilmesi için" ifâdesindekı ılım (bilmek), hakiki mânâdadır. Bu da bilfiil mevcut olan ilâhî ilim demektir. Çünkü ilâhî cezanın sebebi de bu ilimdir; yoksa bilkuvve mevcut olan ilâhî ilim değildir.

4- İmândan maksad, îmândaki derinlik ve ihlâs olduğu hâlde îmânın mutlak olarak zikredilmesi, îmân adının, başka îmânlar için kullanılmadığını bildirmek içindir.

5- "Vekya'lemallâhüllezîne âmenû / Ve Allah, îmân edenleri bilsin veya Allah'ın îmân edenleri bilmesi için" cümlesi, lafzen mezkûr olmayan başka bir sebep cümlesine atıftır. O cümle,

a- Ya mahsus ve muayyen olup mezkûr cümle onun ilk unsurlarından olduğu, ona delâlet ettiği için hazfedilmiş; sanki şöyle denmiştir:

"- Biz o günleri insanlar arasında döndürüp dururuz ki, sizin durumunuz ortaya çıksın ve Allah, îmân edenleri bilsin."

Zira onların amellerinin zuhuru ve kuvveden fiile çıkması, onları başkalarından temyiz ve tefrik etmenin ilkelerinden ve ilk unsurlarındandır ve ilâhî ezelî ilmin onlara taallûku da bu cihettendir. Allah'ın bilmesi, temsil kabilinden olduğu takdirde de bunun izahı yine böyledir. Artık bu hakikati gereğince düşün!

b- Ya da anılan cümlenin atfedildiği mahzûf sebep cümlesi, muayyen değil, fakat umumi ve mübhem bir cümledir. Böyle olması, şu hakikatlere dikkat çekmek içindir:

Bunun illet ve sebepleri sayılanlara münhasır değildir. Ve insanların başına gelen musibetler, onları üzmektedir. O insanlar, Allahü teâlâ'nın, o hâdiselerde kendileri için, kimsenin aldına gelmeyen pek çok gizli lütûflar yarattığını idrâk etmemektedir. Sanki şöyle buyrulmuştur:

"- Biz o günleri aranızda döndürüp dururuz ki, şu şu maslahatlar vücude gelsin ve Allah, îmân edenleri bilsin."

Bunda apaçık kuvvetli bir teselli ve ziyadesiyle yol gösterme anlamı vardır.

c- Veya "Ve Allah, îmân edenleri..." cümlesinin matufu olduğu nıahzûf mübhem cümle, diğer misâllerin sebeplerini anlatan bir cümle de olabilir. Böylece her misâlin, bir mûcib sebebi olduğuna icmâlen işaret edilmiş olur. Sanki şöyle denir:

"- Biz o günleri bütün insanlar arasında döndürüp dururuz ki, onun çeşidi misâllerini gerektiren şu şu hikmetler gerçekleşsin ve Allah, îmân edenleri bilsin."

Ç- "...Ve sizden şâhidler edinsin."

- Şühedâ, ya şehidin çoğuludur. O takdirde mânâ, "sizden bazı insanlara şehid ikram etmek için..." olur. Bunlar Uhud sehıdleridır.

- Şühedâ, ya da şahidin çoğuludur. Bu takdirde de mânâ "hak üzerinde sebat, sıkıntılara sabır ve metanetle tahammül eden veya başkaca sadakat kanıtları veren mü'minlerden âdil şâhidler edinmek ve kıyamet günü ümmetler hakkında şahadet etmelerini sağlamak için..." olur.

İki mânâdan hangisi olursa olsun, seçmek ve yaklaştirmak anlamlarını kapsayan ittihaz kelimesinin kullanılmasında onlar için apaçık bir teşrif ve tazim vardır.

D- "Allah, zâlimleri sevmez."

Bu itiraz (arızî) cümlesi, makablinin mefhûmunu hulâsa olarak açıklar. Burada ifâde edilen sevmemek, buğzetmekten kinayedir. Bunun zâlimler hakkında olması, Allahü teâlâ'nın, zâlimlerin mukabillerini sevdiğine işarettir.

Zalimlerden murad,

- ya îmânda sebat etmeyenlerdir ki o takdirde bu açıklama, Allahü teâlâ'nın onlara buğzu, şahitlik için seçilmiş ihlas sahibi olanları onlar arasından ayırmak, o kapsamdan çıkarmak içindir.

- Ya da zafer günlerinin kendilerinden yana döndürüldüğü kâfirlerdir ki o takdirde bu cümlenin bir açıklama olması, o kısmî zaferin kendileri için bir ilâhî nusret olmadığı cilıetiyledir. Çünkü ilâhî nusret ve kesin zafer, Allahü teâlâ'nın dostlarına mahsustur. O kâfirlerin kısmî zaferi ise, o zikredilen mü'minlere âit faydalar içindir.

Bu bölümü tek başına aç →

141. Âyetin Tefsiri

"Bir de Allah'ın îmân edenleri günahlarından temizlemesi ve kâfirleri helâk etmesi içindir."

Allah (celle celâlühü) ın o galibiyet günlerini insanlar arasında evirip çevirmesinin mü'minlere yönelik üçüncü hır sebebi de, îmân edenleri günahlarından arındırıp tertemiz kılmaktır.

İsm-i celâlin (Allah adının) açıkça zikredilmesi, mü'minleri günahlardan arındırmaya çok önem verildiğini göstermek içindir.

Söz konusu üç sebep, gaalibiyet günlerini insanlar arasında nöbetle döndürmenin mü'minlere yönelik sebeplendir. Önce bu sebepler zikredilmiştir. Çünkü bunlar beyâna muhtaçtır.

Bu son sebebin. "Allah zâlimleri sevmez" cümlesinden sonra zikredilmesi,

1- Günahkârların zâlimlere dahil olduklarının vehmedilmemesini veya

2- "Kâfirleri de helâk etmesi içindir" cümlesine yakın olmasını sağlamak içindir,

Zira günahlardan tertemiz kılmak (temhıîs), eserleri silmek ve kirleri, pasları gidermek anlamlarını da taşır. Nitekim "mahk" kelimesi de helâk etmek, bozmak ve götürmek anlamlarını içerir.

Kâfirleri helâk etmek, gaalibiyet günlerini insanlar arsında münavebeyle tedavül ettirmenin kâfirlere yönelik sebebidir. Bu kâfirlerden murad, Uhud savaşında Resûlüllah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) karşı savaşan ve sonra da küfürde ısrar edenlerdir. Nitekim Allah (celle celâlühü), onları tamamen yok etmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

142. Âyetin Tefsiri

"Yoksa siz, Allah'ın sizden mücahede ve sabredenleri bilmeden (belli etmeden, ortaya çıkarmadan) cennete girivereceğinizi mi sandınız ?"

Bir başlangıç kelâmı olan bu âyet, gaalibiyet günlerinin insanlar arasında münavebe ile döndürülmesinin nihaî gayesini, ihlâslı mü'minlerin tefrik ve temyiz edilmesinin, tertemiz kılınmalarının; onlardan şehitler veya şahitler edinilmesinin neticesini açıklamakta ve bu faziletlere ermenin zorluğunu dile getirmektedir.

Âyetteki hitab, Uhud savaşında kısmî hezimete uğrayan Müslümanlaradır.

Âyetin başındaki "em /yoksa" harfinin kullanılması, daha önce zikredilen teselliden, Müslümanların karşılaştıkları sıkıntıların sebebinin beyânına geçildiğini belirtmek ve o sıkıntıların, en ileri isteklere erişmenin ilk unsurları olduklarını bildirmek içindir.

Âyetteki istifham, red ve inkâr içindir. Yani Allah (celle celâlühü), sizden cihad ve sabredenleri bilmeden, sizlerde hem cihad, hem de sabır tahakkuk etmeden cennete gireceğinizi, cennetin nimetlerine erişeceğinizi hiç sanmayın. Çünkü mükâfatın amele bağlı olduğunu bilen kimsenin, amelsiz olarak mükâfat beklemesi, akıl sahiplerince pek uzak bir ihtimâldir.

Allah'ın ilminin olmaması (Allah (celle celâlühü) bilmeden), malûmun (ilmin taallûk ettiği şeyin) da olmamasından kinayedir. Zira aralarında öyle bir lüzum, bağlılık var ki, ikincinin tahakkuku ile birincinin tahakkuku lâzım gelir. Çünkü zorunlu olarak, Allahü teâlâ'nın bilgisi olmadan bir şeyin tahakkuk etmesi imkânsızdır.

Kinaye üslubunun sarih ifâdeye tercih edilmesi, kastedilen mânâyı daha kuvvetli olarak ifâde etmek içindir. Çünkü bu kinaye, onların cihadının olmadığını delil ile isbat etmekdir. Bir de bu kinaye üslûbu şunu belirtir:

Ceza ve mükâfatların amellere terettübünün ölçüsü, Allahü teâlâ'nın bilgisidir. Sanki şöyle buyrulur:

"- Sizden cihad edenler olmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?"

"Lemnıâ /...olduğunda, ...olduğu zaman, henüz" harfi, gelecekte onların cihad etmelerinin beklendiği anlamını verir.

Bu bölümü tek başına aç →

143. Âyetin Tefsiri

"Andolsun ki siz onunla karşılaşmadan önce ölümü temenni ediyordunuz. Fakat onu görünce bakakaldınız."

Daha açık bir deyişle:

"- Sız bundan önce savaşı veya şehid olarak ölmeyi temenni ediyordunuz."

Savaş, ölümün aşamalarından olduğu için, "el -mevt / ölüm" olarak ifâde edilmiştir.

Bu hitab, Bedir savaşında bulunmayanlara müteveccihtir. O Sahabiler, Bedir şehidlerinin faziletlerine ermek için Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber savaşıp şehid olmayı temenni ediyorlardı. İşte bunun içindir ki Uhud savaşında, genç Sahabiler Resûlüllah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) karşı, şehirden çıkıp müşriklerle göğüs göğse çarpışmak için ısrar ettiler. Sonra o ısrar edenlerden bazıları aksi davranışlar sergilediler.

İnsanlar savaşı görmeden, onun korkunçluğunu ve çetinliğini bilmeden onu temenni ediyorlardı. İşte şimdi savaş sırasında o temenni ettikleri ölüm sebeplerini gözleriyle görüyorlardı. Sanki şöyle buyruluyordu:

"- Şimdi siz kardeşlerinizden ve akrabalarınızdan kimilerinin gözlerinizin önünde öldürüldüğünü ve kendinizin de ölüme yakın olduğunu görüyorsunuz. O hâlde niçin çarpışmakta İsrar ettiniz?"

Bu âyet, savaşı temenni edip ona sebep olduktan sonra korkup hezimete uğrayanları kınamaktadır. Ancak bu kınama, onların şehid olmayı temenni etmelerinden ve şehid olmaları da, zımnen kâfirlerin galibiyeti demek olmasından dolayı değildir. Zira şehidlik temenni eden kimsenin arzusu, başka bir şey aklına gelmeksizin, sırf şehidlerin faziletine ermektir. Binâenaleyh bu cihetten kınanmaya müstahak olmaz.

Bu bölümü tek başına aç →

144. Âyetin Tefsiri

"Muhammed ancak bir Peygamberdir. Ondan önce de Peygamberler gelip geçti. O, ölür veya öldürülürse siz gerisin geriye mi döneceksiniz? Kim geri dönerse (bilsin ki) Allah'a hiçbk zarar veremez. Allah, şükredenlerin mükâfatını verecektir."

A- "Muhammed ancak bir Peygamberdir. Ondan önce de Peygamberler gelip geçti."

Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) den önce birçok Peygamberin gelip geçmesi, onun da geçmeye yakın olduğunu bildirir. Çünkü onun emsali Peygamberlerin nübüvvet makamını tahliye etmeleri, onun da bu makamı zorunlu olarak tahliye edeceğinin kesin delilerindendir. Sanki şöyle buyrulmaktadır:

"- Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) den önce onun emsali diğer peygamberler gelip geçti. Binâenaleyh o da, onlar gibi gelip geçecektir."

1- Onlar arkalarını dönüp kaçınca, gelip geçmek veya o Peygamberden sonra onun dinine bağlı kakmak konusunda sanki Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) diğer Peygamberlerden fark yani ölmemek imiş gibi bir inanç sahibi olduklarını sergilemiş oldular

İşte bundan dolayı, Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), in de ancak diğerleri gibi bir Peygamber olduğu, onun da onlar gibi gelip geçeceği ve o Peygamberlerden sonra onların dinine bağlı kalmak (temessük) gerektiği gibi, Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), den sonra da onun dinine bağlı kalmanın bir zorunluluk olduğu belirtilmek suretiyle o inançları reddedildi.

2-

Bir görüşe göre ise, onlar, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) in bu savaşta terk-ı hayât etmesini gözlerinde çok fazla büyüttükleri (istizanı ettikleri) sanki onun vefat (adem-i beka)ını imkânsız gördükleri için onun hakkında şu iki vasfa (vasfeyne) inanmışlardır:

Risalet ve helakten uzak olmak. İşte bundan dolayı Resûlüllah İn (sallallahü aleyhi ve sellem) ölümsüz veya helakten uzak olmadığı ve ancak bir Peygamber olduğu belirtilmek suretiyle bu inanç reddedildi.

B- "O, ölür veya öldürülürse siz, gerisin geriye mi döneceksiniz."

Bu ilâhî kelâm, Müslümanların, daha önceki Peygamberlerin gelip geçtiklerini ve kendilerinden sonra da ümmetlerinin onların dinlerine bağlı kaldıklarını bildikleri hâlde, Resûlüllah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) vefatından sonra İslâm'dan dönmek veya irtidat etmek gibi bir düşünceye kapılmalarını şiddetle reddetmektedir.

Bir başka görüşe göre ise, bu cümle, eski peygamberlerin fanî oluşları, hakikatte Müslümanların kendi dinlerinde sebat etmelerinin sebebi iken, onu, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) in vefatından sonra dinden dönme sebebi yapmak gibi bir vehme kapılmalarını önlemek içindir.

Müslümanlar, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) e ölüm erişeceğini kesin olarak bildikleri hâlde bu cümlede şart ve tereddüt ifâde eden "in / eğer" kullanılması muhatabların onun ölümünü gözlerinde çok fazla büyüttüklerinden bu konuda tereddüt ediyormuş gibi sayılmalarındandır.

Bu açıklama Kur’ân'da "in. — eğer" şart edatının kullanıldığı diğer âyetler için de geçerlidir. Çünkü Allahü teâlâ'nın kelâmında zikredilen, "in" şartı, hiçbir yerde tereddüt anlamını taşıyan zahirî mânâsında değildir; -zira zorunlu olarak, Allahü teâlâ, bir şeyin vaakıî olup olmayacağını kesin olarak bilir- fakat ifâde edilen tereddüt, dinleyen veya okuyanın hâline veya makama münasib başka bir mânâya yöneliktir.

Uhud savaşında Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): in öldürülmüş olması ihtimâlinden büyük fitne ve mihnet koptuğu hâlde âyette, önce kati değil de ölüm (el-mevt)ün zikredilmiş olması ölümün insana daha yakın olmasındandır. Bu itibârla ölüm takdirinde Müslümanları geri dönmekten menetmek ve onları sebata yönlendirmek daha önemlidir. Bir de, diğer Peygamberler ile Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) arasındaki ortak vasıf öldürülmek değil fakat ölmek suretiyle bu dünyadan ayrılmaktır.

Rivâyet olunuyor ki, Uhud savasında iki taraf karşılaşınca Ebû Dücane bir grup Müslümanla, müşriklere karşı saldırıya geçti ve kahramanca savaştı. Ali b. Ebi Talib (radıyallahü anh) de, müşriklere karşı büyük bir savaş verdi ve kılıcı eğilinceye kadar çarpışmayı sürdürdü. Sa'd b. Ebi Vakkas da, müşriklere karşı aynı şekilde çarpıştı. Müslümanlar, müşriklerden bir çoğunu öldürdüler ve onları hezimete uğrattılar. Müslüman okçular, müşriklerin hezimetini görünce, mevzilerini terk edip ganimet toplamaya giriştiler ve kumandanları Abdullah b. Cübeyr'in (radıyallahü anh) emir ve uyarılarına aldırmadılar. Sonunda Abdullah b. Cübeyr'in yanında yalnız seldz kişi kaldı. Okçuları kollayan Halid b. Velid, onların ganimetle meşgul olduklarını görünce, emrindeki iki yüz elli kişilik müşrik süvari gücüyle iki dağ arasındaki geçitten saldırıya geçti. Okçulardan mevzilerinde kalanları öldürdükten sonra Müslümanların arkasına sarktı; Müslümanları dağıtıp hezimete uğrattı. Nihayet Resûlüllah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) çepeçevre savunan Ashâb'a saldırdı. Bunlardan omzu şehid düştü. Bunların hepsi de önce Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) in önünde diz çöküp:

"- Yüzüm, yüzüne siper olsun (Vechî kvechike vekaaün); nefsim, nefsine feda olsun (nefsî knefsike fedâün); Allah'ın selâmı üzerine olsun (ve a'leyke selâmullâhü); sen terk edilmedin (gayra müvedda'), ya Resûlallah!" dedikten sonra çarpışarak şehid oldular. Bu sırada Abdullah b. Kamie el-Karisî adındaki müşrik, Resûlüllah'a bir taş atıp ön dışını kırdı ve mübarek yüzünü yaralayarak kana buladı. Bunun üzerine Müslümanların sancaktarı Mus'ab b. Umeyr (radıyallahü anh) önüne atlayıp Resûlüllah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) siper oldu. Abdullah b. Kamie, Mus'ab'ı öldürdü ve maksadını gerçekleştirdiğini sanarak:

"- Muhammed’i öldürdüm!" diye bağırdı.

O anda bir İblis de:

"Hey haberiniz olsun, Muhammed öldürüldü!" diye yüksek sesle haykırmaya başladı.

Bu sesi duyan Müslümanlar kaçıp dağıldı.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ise:

"- Ey Allah'ın kulları, bana gelin, bana gelin !" diye sesleniyordu,

Kâ'b b. Mâlik diyor ki:

"- O sırada Müslümanlardan Resûlüllah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) ilk tanıyan ben oldum ve olanca gücümle seslendim:

-Ey Müslümanlar topluluğu, işte Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)!"

"Bunun üzerine otuz kadar Sahabi Resûlüllah'ın yanında toplandılar ve onu çevreleyen müşrikleri dağıttılar. Diğer Müslümanlar ise dağıldılar."

Müslümanlardan bazıları:

"Keşke Abdullah İbni Übeyy, bizim için Ebû Süfyan'dan eman alsa!" münafıklardan bazıları da:

"- Eğer Muhammed, peygamber olsaydı, öldürülmezdi ! Artık kardeşlerinizin yanına ve eski dininize dönün !" dediler.

O zaman Enes b. Mâlik'in amcası Enes b. Nadr (radıyallahü anh) dedi ki:

2 Bu olaylar cahiliye devri insanının ne kadar seviye ve seciye yoksulu olduğunu, fakat İslamın kucakladıklarının nasıl yüce kahramanlar hâline geldiğini göstermektedir.

Ey kavim! Eğer Muhammed öldürülmüşse, şüphesiz Muhammed'in Rabbi ebedi olarak diridir, asla ölmez. Zaten siz, Resûlüllah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) sonra yaşayıp da ne yapacaksınız ? Haydi, siz de, Resûlüllah'ın savaştığı yolda savaşın ve onun gibi, şerefli olarak ölün !" 2

Enes b. Nadr (radıyallahü anh) sonra şöyle devam etti:

Allah'ım! Bunların söylediklerinden dolayı ben Senden özür diliyorum ve bunların söyledikleriyle ilgim olmadığını Sana arz ediyorum!"

Sonra kılıcını kuşanıp çarpışmaya girdi ve sonunda şehid oldu. Allahü teâlâ, Peygamber e:

"Allah seni insanlardan koruyacaktır." (Mâıde 5/67) buyurduğu hâlde, Sahabiler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in öldürülmüş olabileceğine inanmışlardı. Çünkü âyetlerin nüzulünün peyderpey devam ettiği o dönemde her Müslüman, her âyeti bilmiyordu ve bilenler de, her zaman ve her yerde bütün bu âyetleri hatırlayamiyordu. Özellikle böylesine tehlikeli ve korkulu hâllerde bütün âyetleri hatırlamak daha da zordu.

Nitekim Ömer (radıyallahü anh) de, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) vefat ettiğinde bu âyetten gafletle insanlar arasında ayağa kalkarak:

Bazı münafıklar, Resûlüllah'ın vefat ettiğini ıddiâ ediyorlar. Gerçek şu ki Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ölmemiştir. Mûsa b. İmrân (aleyhisselâm), kavminden kırk gece uzakta kaldıktan sonra döndüğü gibi, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da, Rabb'ına gitti; o vallahi geri dönecektir ve o zaman ben, şimdi onun öldüğünü söyleyenlerin ellerini ve ayaklarını mutlaka keseceğim!" demiş ve bunu durmadan tekrarlamıştı.

Nihayet Ebûbekır (radıyallahü anh) ayağa kalkarak Allah'a hamd ü sena ettikten sonra şu sözlerle halkı uyarmıştı:

Ey insanlar (Eyyühannâsü) kim Muhamrned'e tapıyorsa bilsin kı (men kâne ya'büdü Muhammeden), Muhammed gerçekten ölmüştür (femne Muhammeden kad mate). Kim Allah'a tapıyorsa bilsin ki Allah Hayy'dir; hiçbir zaman ölmez !"

Ve sonra da bu âyet-i kerîmeyi okumuştu:

"Vema Muhammedün illâ rasûl; kad halet min kabkhi'r-rusul — Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de Peygamberler gelip geçti."

Bu olayı rivâyet eden râvi diyor ki:

Vallahi, o gün Ebûbekir bu âyeti okuyuncaya kadar sanki insanlar, bu âyetin Resûlüllah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) nazil olduğunu bilmiyorlardı."

Ömer de diyor ki:

"- Vallahi ben ancak Ebûbekir (radıyallahü anh) i dinleyince gerçeği anladım. İşte o anda ayaklarım kesilmiş gibi olduğum yerde donakaldım. Öyle ki, ayaklarım beni taşiyamıyordu. Ve ben artık Resûlüllah'ın vefat ettiğini kesin olarak anlamıştım."

C- "Kim geri dönerse (bilsin ki) Allah'a hiçbir zarar veremez."

Kim, Resûlüllah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) yöneldiği cihaddan geri dönerse, bu geri dönüşle Allah'a (celle celâlühü) hiçbir zarar veremez; o ancak nefsini Allahü teâlâ'nın buğz ve azabına mâruz bırakmakla kendi kendine zarar vermiş olur.

Bir görüşe göre de, bu ifâde "kim, İslâm'dan dönerse" anlamındadır. Ancak o gün münafıkların söyledikleri sözler dışında, irticaî bir hareket olmamış, Müslümanlardan hiç kimse İslâm'dan dönmemiştir.

Ç- "Allah, şükredenlerin mükâfatını verecektir."

Allah (celle celâlühü), en büyük nimet ve en aziz hayır olan İslâm dininde sebat edenleri mükâfatlandıracaktır. Sebat edenlerin "sakiller / şükredenler", olarak tavsifi İslâm'da sabır ve sebatın, bu büyük nimete şükretmek ve hakkını takdir etmek demek olduğundandır. Burada o savaştan dönenlerin, Allahü teâlâ'nın bu büyük nimetine nankörlük ettiklerine işaret vardır.

Abdullah İbn Abbâs'a (radıyallahü anh) göre:

"Âyetteki şâkirlerden murad, Allahü teâlâ'ya itaat eden Muhacklerle Ensardır."

Ali'ye (radıyallahü anh) göre:

"Şâkirlerden murad, Ebûbekir (radıyallahü anh) ile Ashabıdır." Yine Ali'ye (radıyallahü anh) göre:

"Ebûbekir, şâkirlerden ve Allahü teâlâ'nın dostlarındandır."

Bu bölümü tek başına aç →

145. Âyetin Tefsiri

"Allah'ın izni olmadan hiç kimse için ölmek yoktur. Bu, belli bir vakte bağlı olarak yazılmıştır. Kim dünyalık isterse, kendisine ondan veririz; kim de âhıket mükâfatını isterse, ona da ondan veririz. Şükredenlerin de mükâfatını vereceğiz."

A- "Allah'ın izni olmadan hiç kimse için ölmek yoktur."

Bu âyet-i kerîme, Uhud savaşma katılan Müslümanlardan bazılarının, öldürülmekten çekinmeleri ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) in öldürüldüğüne dâir yayılan haberden sarsılmaları sebebiyle işledikleri hatâya dikkatleri çeker. Nitekim âyet, her nefsin ölümünün Allahü teâlâ'nın irâdesine bağlı olduğunu, İlâhî irâde o kişinin ölümüne taallûk etmedikçe, savaş meydanlarına dalmak ve korkunç geçitlere atılmakla ölümün gerçekleşmeyeceğini belirtir. Ve bununla şuna işaret edilir:

"Onlar ölümden çekindikleri zaman, İlâhî irâde onların ölümüne taallûk etmemişti. İşte bundan dolayı onlar öldürülmemişlerdi; yoksa bilfiil çarpışmaya katılmaktan uzak durdukları için değil."

Hulâsa, her hangi bir nefis için ölüm, Allahü teâlâ'nın kâdesi taallûk etmedikçe hiçbir sebeble gerçekleşmez. Şu hâlde âyetteki izin kelimesi, mecaz olarak Allah'ın irâdesi, dilemesi yerinde kullanılmıştır. Çünkü İlâhî irâde, O'nun izninin gereğidir yahut Allah (celle celâlühü) ölüm meleğine, o nefsin canını alması için izin vermedikçe hiçbir kimse için ölmek yoktur.

Bu âyetteki hakikat, temsilî bir kelâm seklinde ifâde edilmiştir. Şöyle ki:

1- Ölüm nefisler için, Allahü teâlâ'nın izni oknadan gerçekleşmesi mümkün olmayan ihtiyarî bir fiil olarak, tasvir edilmiştir;

2- Ölümün ilk aşamasına, yani savaşa yönelmek, ölümün kendisine yönelmek gibi kabul edilmiştir.

Bu ifâde tarzı, meramı daha iyi ifâde için tercih edilmiştir. Zira bir nefsin ölümü, onun kendisine veya ilk aşamalarına yönelmek veya gerçekleşmesi için çalışmak hâllerinde bile imkânsız ise, bunların yapılmaması hâlinde evleviyetle gerçekleşmeyeceği açık bir hakikattir

Bu âyet-i kerîme, gerektiğinde İslâm uğruna savaşmayı açıkça teşvik eder.

B- "Bu, belli bir vakte bağlı olarak yazılmıştır."

Allahü teâlâ, ölümü belli bir vakte bağlamış ve o şekilde yazmıştır. Bu süre, ne takdim, ne de te'hir edilmez; velevki bir saat olsun.

C- "Kim dünyalık isterse, kendisine ondan veririz ; kim de âhüret mükâfatı isterse, ona da ondan veririz."

Bundan önce ölüm ve hayâtın sadece Allahü teâlâ'nın kâdesine, dilemesine bağlı olduğu, hiç kimsenin bunda dahli olmadığı belirtilmişti. Şimdi de şu gerçeğe işaret ediliyor.

İşlerin semeresini akmak, insanların kâdesine bağlıdır. Bundan maksad, insanların, kendi irâdelerini değersiz gayelere değil yüce gayelere tevcih etmeleridir.

Kim yaptığı işler için dünyalık isterse, kendisine istedığknîz dünyevî karşılığı veririz. Nitekim diğer bir âyette de şöyle buyurulur:

"Her kim bu çarçabuk geçen dünyayı dilerse, ona vermeyi dilediğimiz kadar dünyada hemen veririz." (İsrâ 17/18)

Bu ifâde, Uhud savaşında ganimetlerle meşgul olan okçulara da bir tarizdir. Nitekim tafsilâtı daha önce geçti.

Ve kim de amelleriyle âhiret mükâfatını isterse, onu da va'dimiz gereğince dilediğimiz kadar, cömertçe kat kat mükâfatlandırırız.

Ç- "Şükredenlerin de mükâfatını vereceğiz."

Biz, islâm nimetine şükredip o yolda azim ve sebat ile yürüyenleri, Allah'ın kendilerine bahşetmiş olduğu kuvvet ve kudreti yaratılış gayesine uygun biçimde Allah yolunda sarfedenlerı ve bu yolda hıçbk engel tanımayanları elbette mükâfatlandıracağız.

Şâkirlerden murad, ya Uhud savaşının şehid ve gazi olan mücâhidleri, ya da bütün şükr edenlerdir ve bunlar da öncekide onlara dahildir.

Bu bölümü tek başına aç →

146. Âyetin Tefsiri

"Peygamberlerden niceleri var ki, onlarla beraber bir çok Allah dostu (ribbiyyûn) savaştılar (katele). Fakat Allah yolunda baslarına gelenlerden dolayı hiç gevşemediler ve bitkinlik göstermediler; boyun da eğmediler. Allah, sabredenleri sever."

Bu âyet-i kerîme, Uhud savaşında anılan hatâları işleyenlerin taksiratını ve eski peygamberlerle beraber Allah yolunda savaşan Rabbani mücâhidleri havirla anar ve onların yolundan gitmeyenlerin kötü hareketlerini de teşhir eder.

"Rıbbî" de tıpkı "Rabbani" gibi "Rabb'e mensub" demektir.

Bir görüşe göre de, belli bir cemaate, "rabbef'e mensubiyeti ifâde eder.

Burada demek istenen şudur:

Nice Peygamberler vardır ilây-ı kelimetullah (Allah adını yüceltmek) ve O'nun dinini aziz kılmak için birçok takva sahibi âlimlerle, âbidlerle (kendilerini ibâdete vermiş olanlar), veya cemaatlerle birlikte, düşmanlara karşı savaşmışlar ve Allah (celle celâlühü) yolunda uğradıkları büyük acılardan dolayı ne azim ve himmetlerinde bir gevşeklik ne de cihadda ve dinde bir zaaf göstermemişler, düşmana da boyun eğmemişlerdir. Zira bunların Allah (celle celâlühü) yolunda olması, onların kalbine kuvvet vermiş ve zafiyet göstermelerini önlemiştir.

"Katele / savaştı" kelimesi, "kutiie / öldürüldü" şeklinde de okunmuştur. Ancak hangi kırâete göre olursa olsun, onların Peygamberleri ile olan beraberlikleri savaşma beraberliğidir; öldürülme beraberliği değildir. (Yani peygamberleri de kendileriyle beraber savaşta öldürülmemiştir.)

Tabiînden Saıd b. Cübeyr diyor la:

"Biz, savaşta öldürülmüş bir Peygamber işitmedik de diyorlar ki:

"Hiçbir Peygamber savaşta katledilmemiştir."

Bu âyet, Uhud savaşında kâfirlerin saldırıları karşısında ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) in öldürülmesiyle ilgili olarak çıkan yalan haberi üzerine bazılarının;

- gevşediklerine,

- azimlerinin kırıldığına,

- savaşta zaaf gösterdiklerine,

- münafık Abdullah b. Ubeyy b. Sekil vasıtasıyla Ebû Süfyan'dan emân almak istediklerine,

- ve bu suretle müşriklere boyun eğdiklerine tarizdir.

Allah (celle celâlühü), kendi yolunda sıkıntılara ve acılara katlanıp göğüs gerenleri sever ve sonunda onlara nusret bahşeder ve onların itibârım yükseltir.

Burada sabredenlerden murad,

- ya Uhud savaşında sabır ve sebat gösterenlerdir ve zamir kullanılmayıp zahir olarak zikredilerek hükmün (ilâhî sevginin) sebep ve illeti zımnen bildirilmiştir,

- ya da bütün sabredenlerdir ve Uhud savaşında sabredenler de öncelikle bunlara dahildir.

Bu bölümü tek başına aç →

147. Âyetin Tefsiri

"Onların sözleri :

"- Ey Rabb'ımız! Bizim günahlarımızı ve işlerimizdeki taşkınlıklarımızı bağışla ve ayaklarımızı sabit kıl (illâ)! Kâfirler topluluğuna karşı da bize yardım et !" demekten başka bir şey değildir."

O gerçek mü'minler, düşman karşısında, savaşın zorluklarına ve çeşitli güçlüklerine mâruz kaldıklarında sözleri başka değil ancak şunlardan ibaretti:

"- Ey Rabbımiz! Bizim küçük ve haddi tecavüzle işlediğimiz büyük günahlarımızı bağışla ve katından bize takviye ve destek bahşederek savaş meydanlarında ayaklarımızı sabit kıl! "

Yahut bizi hak dinde sabit kıl!"

Bu Rabbanî mü'minler, Allahü teâlâ'ya karşı tefritten uzak insanlardır. Öyle olduğu hâlde küçük ve büyük günahları kendi nefislerine izafe etmeleri, nefsaniyet duygularını daha da bastırmak, himmetlerini küçümsemek ve uğradıkları kısmî hezimeti kendi gayretlerinin yetersizliğine bağlamak içindir.

O mü'minlerin bu dualarında mağfiret isteklerini, durumlarına göre daha önemli olan,

- ayaklarını zemine sağlam bir şekilde basma,

- kâfirlere karşı muzaffer kılınma;

dileklerine takdim etmeleri, dualarını kabul ortamına daha da yaklaştırmak içindir. Zira alçak gönüllülük ve kemâl-i edeble temiz bir insandan sâdır olan duâ, kabule daha yakındır.

O Rabbanî mü'minler, hep bu duaya devanı ettiler; savaş meydanlarında ve savunma mevzilerinde şikâyet, zaaf ve sarsılma şaibesini yansıtacak bir söz sarfetmediler.

Bu âyet-i kerîme, Uhud savaşında savaş sahasını terk edenlere apaçık bir tarizdir.

Bu bölümü tek başına aç →

148. Âyetin Tefsiri

"Allah da onlara hem dünya nimetini hem de âhıiret mükâfatının güzelliğini verdi. Allah ihsan ehlini (iyilik yapanları) sever."

A- "Allah da onlara hem dünya nimetini hem de âhıiret mükâfatının güzelliğini verdi."

Allahü teâlâ da, onların bu duası sebebiyle kendilerine dünyada zafer, ganimet, şeref ve güzel anılma (zikr-i cemîl) bahşetti; âhkette de cennet ve onun ebedî nimetlerini ihsan buyurdu.

Âyette, yalnız cennet ve cennet nimetlerinin güz enikle vasıflandırılmışı, onların faziletini, üstünlüğünü ve Allahü teâlâ katında asıl muteber olan mükâfatın ahiret mükâfatları olduğunu bildirmek içindir.

B- "Allah, ihsan ehlini (iyilik yapanları) sever."

Bu cümle, mâkabknin mefhûmunu açıklar mâhiyettedir. Zira Allahü teâlâ'nın kulunu sevmesi, ondan razı olmak ve hakkında hayır irâde buyurmak anlamındadır. Bu itibârla Allahü teâlâ'nın sevgisi, her saadetin başıdır.

Bu ihsan ehlinden murad,

- ya sözü geçen gerçek mücâhid mü'minlerdir;

- ya da bütün ihsan ehlidir ve mücâhidler de öncekide onlara dahildir.

Bu bölümü tek başına aç →

149. Âyetin Tefsiri

"Ey îmân edenler !

Eğer kâfirlere itaat ederseniz sizi gerisin geriye çevirirler de hüsrana uğrayanlara dönersiniz."

Bundan önce mü'minler, Peygamberlerin yardımcılarına uymaya teşvik olunmuş ve bunun her iki cihan saadetine vesile olduğu beyân edilmişti Şimdi burada da mü'minlerin, kâfirlere uymaları menedilmekte ve bunun, dünya ve âhıret hüsranına vesile olduğu belirtilmektedir.

Hitabın nida ve tenbih ile başlaması, muhtevanın pek önemli olduğunu göstermek içindir.

Muhatabların îmân ile vasiflandırılmaları, onların düşmanlarından farklı olduğunu göstermek suretiyle hâllerini kendilerine hatırlatmak ve onda sebatlarını sağlamak içindir. Nitekim "İn tütıîû'llezîne keferû / Eğer kâfirlere ıtâat ederseniz.." ifâdesinde münafıkların küfür ile vasıflandırılmasi, yine aynı gayeye matuf olup onlardan nefret ettirmek ve onlara uymaktan sakındırmak içindir.

Ali (radıyallahü anh) a göre:

"Bu âyet, Uhud savaşındaki kısmî hezimet sırasında münafıkların mü'minlere:

-Kardeşlerinizin yanma dönün ve onların dinine girin!" demeleri üzerine nazil olmuştur. Burada vurgulanan şudur:

"- Ey îmân edenler! Eğer siz o münafıkların sözlerine uyarsanız, onlar size kendi dinlerini benimsetirler ve bundan dolayı hem dünyada hem de âhirette hüsrana uğrarsınız; iki cihanda da saadete eremezsiniz ve âhirette ebedî azaba duçar olursunuz. Böylece durumunuz tersine döner, kazanmışken kaybedersiniz."

Bir görüşe göre de, bu kâfirlerden maksad, bir takım Yahudiler ve Hıristiyanlardır. Nitekim bunlar, Müslümanlara karşı müstağni davranıyorlar, dinleri hakkında onları şüpheye düşürmeye çalışiyorlar ve şöyle diyorlardı:

"- Eğer Muhammed hak peygamber olsaydı, savaşta yenilmezdi ve onunla Ashabının bu başlarına gelenler gelmezdi. Ve hiç şüphesiz o er (Muhammed)in hâli de diğer insanlardan herhangi birinin hâli gibidir ; bir gün aleyhine ve bir gün lehine oluyor."

Bu bölümü tek başına aç →

150. Âyetin Tefsiri

"Hayır; Allah, sizin mevlânızdır. O, yardımcıların en hayırlısıdır."

Bu, yanlış bir tavırdan yüz çevirmek demektir.

"- Onlar Müslümanların yardımcıları değildir ki, onlara uya siniz. Hayır! Sizin yardımcınız ancak Allah'tır. Öyleyse siz, yalnız Allah'a itaat edin ve onların yardımlarına müstağni davranın, yalnız Allah'tan yardım dileyin. Zaten Allah, yardımcıların en hayırlısıdır. Binâenaleyh siz, itaatinizi ve yardım dileklerinizi yalnız Allah'a tahsis edin."

Bu bölümü tek başına aç →

151. Âyetin Tefsiri

"Allah'ın kendileri hakkında hiçbir hüccet (delil) indirmediği şeyleri Allah'a ortak koşmaları sebebiyle kâfirlerin kalblerine korku salacağız. Onların gidecekleri yer de cehennemdir. Şu zakimlerin varacağı ateş ne kötüdür."

A- "Allah'ın kendileri hakkında hiçbir hüccet indirmediği şeyleri Allah'a ortak koşmaları sebebiyle kâfirlerin kalblerine korku (e'r-ru'b) salacağız."

"Salacağım" değil de büyüklerin edasıyla "senülkıî /; salacağız" ifâdesinin kullanılması, mehabeti takviye içindir.

Bu korku, Uhud savaşı günü müşriklerin kalbine ilka edilen korkudur. Nihayet müşrikler, o gün üstün kuvvet ve galibiyet sahibi iken sebepsiz olarak savaşı bırakıp geriye, Mekke'ye dönmüşlerdi.

1- Rivâyete göre, müşrikler, Uhud savaşından Mekke'ye dönerken yolda birbirlerine dediler ki:

Yahu, biz hiçbir şeyi yapmadık ; onlardan çok adam öldürdük, sonra onları bıraktık, biz onlara üstündük. Haydin, geri dönün onların kökünü kazıyın."

İşte o anda Allahü teâlâ, onların kalbine korku saldı da, bu yüzden onlar geri dönmeye cesaret edemediler.

Söz konusu rivâyete göre, bu âyetin, savaş esnasında veya henüz savaşın enkazı ortada dururken nazil olmuş olması gerekir.

2-

Bir görüşe göreyse, bu korku, Hendek savaşında onların kalblerine atılan korkudur.

Onlar Allahü teâlâ'nın, ortak olduklarına dâir hiçbir sultan (hüccet) indirmediği şeyleri O'na ortak koşmuşlardı. Hüccete sultan denilmesi, İlâhî vahyin açık ve parlak delil ya da kuvvetli olmasından, yahut da kesin nüfuzundan dolayıdır.

Müşriklerin Allah'a ortak koştukları şeylerin kendisine ortak olduklarına dâir bir hüccet indirmesi mümkün değil iken böyle söylenmesi, edebî bir üslup olup "böyle bir hüccet indirilmemiştir ve zaten böyle bir hüccet de olamaz" anlamındadır.

Bu âyet-i kerîme bize şu gerçeği de bildirir:

Din konusunda uyulması gerken semavî hüccettir; insanların görüşleri ve geçersiz arzuları değildir.

B- "Onların gidecekleri yer (me'va) de cehennemdir. Şu zâlimlerin varacağı ateş ne kötüdür."

Bundan önce müşriklerin dünyadaki hâlleri tasvir edilmiş, dünyada onların kalblerine korku ilka edildiği söylenmişti. Burada da onların âhirettekı hâlleri beyân ediliyor. Âhirette onların varacakları yer, me'va cehennem ateşidir; ondan başka iltica edecekleri bir yer yoktur.

"Şu zâlimlerin varacağı ateş ne de kötüdür!" cümlesinde zamir makamında zahir isimin (zâlimler) kullanılması, azab ifâdesini daha gakz kılmak, hükmün sebeb ve illetini bekitmek ve onların Allah'a ortak koşmakla zâlim durumuna düştüklerini, yani bir şeyi hakkı olmayan bir yere koyduklarını zımnen Bildirmek içindir.

Bu bölümü tek başına aç →

152. Âyetin Tefsiri

"Andolsun ki Allah, size olan va'dini yerine getirdi; siz Allah'ın izniyle onları öldürüyordunuz. Nihayet yıldınız; Peygamberin emri hakkında çekiştiniz (nizâ); hattâ isyan bile ettiniz; Allah, çok sevdiğinizi (zaferi) size gösterdikten sonra. Sizden kiminiz dünyayı istiyordu kiminiz de âhkreti istiyordu. Sonra Allah, sizi denemek için onlardan geri çevirdi. Andolsun ki Allah, sizi affetti. Allah, mü'minlere karşı fadl (lütuf ve ihsan) sahibidir."

A- "Andolsun ki Allah size olan va'dini yerine getirdi ; siz Allah'ın izniyle onları öldürüyordunuz. Nihayet yıldınız ; Peygamberin emri hakkında çekiştiniz ; hattâ isyan bile ettiniz (ve a'saytüm); Allah, çok sevdiğinizi (zaferi) size gösterdikten sonra."

Uhud savaşından Medine'ye dönüşte bazı insanların:

"- Bu nereden başımıza geldi ; oysa Allah bize zafer va'detmişti ?" demeleri üzerine bu âyet-i kerîme nâzii oldu.

Bu, Allahü teâlâ'nın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) in lisanıyla Müslümanlara verdiği bir zafer va'di idi. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Uhud savaşı başlamadan önce okçulara şu emri vermişti:

"- Siz bu mekânı asla terk etmeyin ; siz bu mekânda kaldığınız müddetçe biz hep gaalib olacağız."

Ve gerçekten de öyle oldu. Müşrikler saldırıya geçince, okçular onlara ok yağdırdılar, diğer mücâhidler de kıkç çekip saldırdılar; müşrikler kısa sürede hezimete uğradılar ve kaçmaya başladılar. Müslümanlar da kaçanları kovaladılar ve yakaladıklarını öldürdüler.

"Biıznihi / O'nun izniyle", yani Allah'ın müyesser ve muvafak kılmasiyla, demektir. Müslümanların müşrikleri kırıp geçirmeleri Allahü teâlâ'nın zafer va'di gereğidir.

Diğer bir görüşe göre ise, bu gerçekleştirilen zafer, Allahü teâlâ'nın:

" Evet, sabreder ve sakınırsanız..." (Al-i İmrân 3/125) âyetiyle va'dettiği zaferdir.

Oysa bu va'din Bedir savaşında gerçekleştiği daha önce anlatılmıştı. Bunun aksini iddia etmek mümkün değildir, bu âyetle va'dedilen, Allah'ın (celle celâlühü) melekleri indirmek suretiyle yardım buyurmasıdır.

İlâhî va'din gerçekleşmesinin Müslümanların Allah'ın izniyle müşrikleri öldürdükleri vakte bağlanması da açıkça şunu gösterk:

Buradaki va'din konusu manevî yardım ve tevfiktir; meleklerle yapılan yardım değildir

Son bir görüşe göre de, bu âyette geçen va'd-i ilâhî (bundan önceki) "Senülkıî fi kulûbillezîne keferû'r-ru'be kâfirlerin kalblerine korku salacağız" âyetiyle dile getirilen va'ddir. Ancak biliyorsun ki, onların kalblerine korku salınması,

- ya sebebsiz olarak savaşı bırakıp geri çekildikleri;

- ya da Mekke'ye avdet ederken yolda savaş için geri dönmeyi düşündükleri zaman olmuştu. Bu iki rivâyetten hangisi olursa olsun, anılan görüşe gö-re âyetin bu kısmı ile bundan sonra gelen kısmı arasında insicam kalmaz.

Yani Allahü teâlâ, sizin sevdiğiniz, istediğiniz zaferi, ganimeti ve düşmanın hezimetini size gösterdikten sonra yıldınız, zaaf gösterdiniz, ganimete meylettiniz; Peygamber'in emrini nizâ, çekişme konusu yaptınız. Nitekim müşriklerin hezimete uğrayıp kaçmaya başladıklarını, Müslümanların da onları kovaladıklarını ve yetiştiklerini vurup öldürdüklerini gören okçulardan bazıları:

"- Bundan sonra bizim duracak yerimiz burası mı olmalı ?" dediler. Okçuların kumandanı Abdullah b. Cübeyr ise:

"- Resûlüllah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) emrine muhalefet edemeyiz. " diye onları tatmaya çalıştı. Fakat sonuçta on kişiden az bir erat mevzüni korudu; diğerleri ganimet peşine koştu, işte "Ve a'saytüm / isyan bile ettiniz" cümlesinin mânâsı budur.

Okçuların bu hâlini gören müşriklerin süvari gücü, iki dağ arasındaki geçitten saldırıya geçti ve okçuların kumandanı ile yanındakileri öldürdü. Nitekim daha önce Al-i İmrân 3/ 144. âyetin tefsirinde hâdisenin tafsilâtı anlatılmıştı.

"Izâ — ne zaman ki." şartının cevabı mahzûftur (gizlidir). Yani nihayet siz korkup zafiyet gösterince, Peygamber'in verdiği emir hakkında çeldşince ve isyan bile edince, Allah (celle celâlühü) yardımını sizden çekti.

Bir görüşe göre, anılan şartın gizli cevabı, "o zaman iki kısma ayrıldınız" cümlesidir. Nitekim âyetin bundan sonraki bölümü de bunu bildirmektedir.

B- "Sizden kiminiz dünyayı istiyordu, kiminiz de âhkreti istiyordu."

Dünyayı isteyenler, mevzilerini terk edip ganimet toplamaya gidenlerdir. Ahireti isteyenler de yerlerinde direnip sonunda şehid olanlardır.

Bir görüşe göre de, anılan "izâ" harfi şart mânâsına değildir. Bu takdirde gizli bir cevab da sözkonusu değildir.

C- "Sonra Allah, sizi denemek için onlardan geri çevirdi."

Allah Teâla, musibetlerle imtihan etmek gibi bir muameleye tâbi tutarak sizi o müşrikleri mağlup etmekten alıkoydu ki, sizin o sıkıntılı zamanlarda da îmândaki sebatınız ortaya çıksın. Bu da, Müslümanlar için apaçık bir lûtuftur.

Ç- "Andolsun ki Allah, sizi affetti."

Allah bir lütuf olarak ve bir de, sizin Peygamber'in emrine muhalefet ettiğinize pişman olduğunuzu bildiği için yine de sizi bağışladı.

D- "Allah, mü'minlere karşı fadl (lütuf ve ihsan) sahibidir."

Bu cümle, mâkabkni açıklar mâhiyette bir zeyl gibidir ve bir de şu hakikati bildirmektedir:

Bu İlâhî af, Allah'ın bir lütfü ve ihsanı olarak gerçekleşmiştir; yoksa Allah bunu yapmak zorunda değildi. Mü'minlere lûtf ve ihsanda bulunmak Allahü teâlâ'nın yüce şânındandır. Olaylar görünürde mü'minlerin lehinde de olsa, aleyhinde de olsa, her halü kârda Allahü teâlâ, mü'minlere lütûfkârdır. Zira mü'minleri denemek de bir İlâhî rahmettir.

Bu mü'mirilerden maksad;

- ya muhatab mü'minlerdir (Uhud mucahidleridir) ve bu takdirde zamir makammda zahir ismin kullanılması, teşrif ve hükmün illetini zımnen bildirmek içindir;

- ya da bu mü'minlerden murad bütün mü'minlerdir ve muhatab mü'minler de öncekide onlara dahildir.

Bu bölümü tek başına aç →

153. Âyetin Tefsiri

"Hani Peygamber sizi arkanızdan çağırdığı hâlde, siz durmadan uzaklaşıyor, hiç kimseye dönüp bakmıyordunuz. Böylece Allah, size keder üstüne keder verdi ki kaybettiğinize de, başınıza gelene de üzülm ey esiniz. Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır."

A- "Hani Peygamber sizi arkanızdan çağıdığı hâlde, siz durmadan uzaklaşıyor, hiç kimseye dönüp bakmıyordunuz."

"Tus'ıdûne / uzaklaşyordunuz" farklı bir kırâete göre, "tas'adûne" olarak da okunmuştur.

Yani hani Peygamber yanında kalan Sahabelerinin arasından sizi çağırdığı hâlde, siz durmadan uzaklaşıyor, dağlara tırmanıyordunuz ve geri dönüp hiç kimseye bakmıyordunuz; birbirinizi de beklemiyordunuz.

Rivâyete göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):

"- Ey Allah'ın kulları bana gelin, bana gelin! Ben Resûlüllah'ım. Geri dönüp savaşana cennet var (Men yekürrü felehü'l-cenneh)!" diye sesleniyordu.

Âyette Peygamberimiz'in Resûlüllah unvanı ile zikredilmesi, onun çağrısının rısalet yoluyla Allah tarafından olduğunu bildirmek içindir. Bu da hezimeti kabul edip kaçanlara ağır bir kınamadır.

B- "Böylece Allah size keder üstüne keder verdi ki kaybettiğinize de, başınıza gelene de üzülmeyesiniz."

1- Allah (celle celâlühü) yaptıklarınızdan dolayı sizi cezalandırdı; öldürülmek, yaralanmak, müşriklerin zafer elde etmesi, çevreye Resûlüllah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) öldürüldüğüne ilişkin bir yalan haber yayılması ve ganimetin elden gitmesi size keder üstüne keder verdi.

2- Yahut Sizin Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ın emrine isyan etmekle onu üzmenize karşılık Allah (celle celâlühü) da size bu üzüntüleri tattırdı ki, sıkıntılara karşı sabretmekte idmanlı olasınız da, giden bir menfaate ve gelecek bir zarara üzülmeyesiniz.

3-

Bir görüşe göre ise âyette olumsuzluk mânâsını veren "lâ" harfi zaittir. Yani Allah (celle celâlühü), size keder üstüne keder verdi la, elinizden giden zafere, ganimete ve size isabet eden yaralara ve hezimete üzülesiniz; Allah bunları sîze ceza olarak verdi.

4- Bir başka görüşe göre de mânâ şöyledir:

Resûlüllah ganimet toplamak hususunda sizi üzdü; sonra sizin başınıza gelenlerden dolayı üzüldü; nitekim siz de onun başına gelenlerden dolayı üzüldünüz. O, sizi teselli etmek ve hoş tutmak için emrine isyan etmenizden dolayı sizi muâhaze buyurmadı ki, sizin elimizden giden zafere ve size isabet eden yaralara ve diğer acılara üzülmeyesiniz.

C- "Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır."

Allahü teâlâ, yaptıklarınızdan da, yapanların niyetlerinden de hakkıyla haberdardır.

Bu bölümü tek başına aç →

154. Âyetin Tefsiri

"Sonra o kederin ardından Allah, üzerinize sizden bir taifeyi (topluluğu) kaplayan güven verici bir uyku indirdi. Kendi canlarının kaygusuna düşmüş bir taife de, Allah hakkında haksız yere câhiliye zanlarına benzer zanlara kapılıyorlardı. Şöyle diyorlardı:

"- Bu işten bize bir şey var mı?"

(Resûlüm) de ki:

"- Bütün iş (emr), şüphesiz Allah'ındır."

Onlar sana açıklamadıklarını kendi içlerinde saklıyorlardı. Şöyle diyorlardı:

"- Bu işten bize bir şey (fayda) olsaydı burada öldürülmezdik." (Resûlüm) onlara de ki:

"- Evlerinizde bile olsaydınız, üzerlerine ölüm yazılmış olanlar, öldürülecekleri yerlere mutlaka çıkıp giderlerdi. Bu, göğüslerinizde bulunan (ihlâs ve nifak)lan sınamak (meydana çıkarmak) ve kaiblerinizdekileri temizlemek içindir. Allah, göğüslerinizde olanları hakkıyla bilen (A'lim)dir."

A- "Sonra o kederin ardından Allah, üzerinize sizden bir taifeyi (topluluğu) kaplayan güven verici bir uyku incik di."

Bu hitab hakiki mü'minler içindir. Âyette "sonra -- sümme" kelimesi, istenen mânâyı ifâde ettiği hâlde "mm ba'di / ardından" kelimesinin de zikredilmesi, fazla beyân ve nimetin büyüklüğünü hatırlatmak içindir. Nitekim,

" Sonra Rabb'ın şüphesiz cehaletle kötü bir fiil işleyen, sonra bunun ardından da tevbe edip kendini düzeltenlerin lehindedir. Muhakkak ki Rabb'ın bu tevbeden sonra Gafûr'dur, Rahîym'dir." (Nahl 16/119) meâlindeki âyet de bu kabildendir.

Kederin çeşitleri içinden yalnız korkunun, giderildiği belirtilmiştir. Çünkü mü'minler için o anda en mühim olan budur. Zira müşrikler, dönüp giderken Müslümanlara yine geleceklerini söylemişlerdi. Bundan dolayı Müslümanlar onların geri dönmeyeceklerinden henüz emin değillerdi. Zaten Müslümanlar henüz kalkanlarının altında tam teçhizat savaşa hazır durumda bekliyorlardı. İşte tam bu sırada Allahü teâlâ, onlara güven indirdi ve bir uyuklama hâli (nüâ's) onları tuttu.

Abdullah b. Abbas (radıyallahü anh) diyor ki:

"O gün o korku hakliden sonra Allah (celle celâlühü), onları kaplayan bir uyuklama (nüa's) ile güven verdi. Zaten ancak kendini güvende hisseden kimse uyuklar ; korkan kimse uyuyamaz."

Zübeyr b. Avvam (radıyallahü anh) da diyor ki:

"Uhud savaşında korkunun en şiddetli anında ben Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) in yanında idim. O sırada Allah, bize bir uyku indirdi Vallahi, ben Mu'tıb b. Kaşîr'in sözlerini duyuyordum. Uyuklama hâli beni de kaplamıştı; onun sözlerim rüyadaymış gibi duyuyordum. Şöyle diyordu:

- Bu işten bize bir fayda olsaydı, burada öldürülmezdik."

Ebû Talha Zeyd b. Sehl el-Ensarî (radıyallahü anh) de diyor ki:

"Uhud savaşında bir ara başımı kaldırıp baktım ki, herkes kalkanının altında uyukluyor ve o hâlde başı öne eğiliyor. O gün beni de uyuklama tutmuştu. Oyle ki, kılıcım elimden düşüyordu, alıyordum. Sonra kamçım elimden düşüyordu, alıyordum."

"...Yağşa tâifeten minküm /...sizden bir taifeyi kaplıyordu" ifâdesinden de açıkça anlaşıldığı gibi bu uyuklama hâli ancak bazı mü'minler için gerçekleşti."

Abdullah b. Abbas (radıyallahü anh) diyor ki:

"- Onlar (uyuklama hâlinin kapladığı kimseler) Muhacklerle Ensar'dan büyük kısmı idi."

Bu durum, âyetteki inzâlin umumi olmasına halel getirmez.

B- "Kendi canlarının kaygusuna düşmüş bir taife (topluluk) de, Allah hakkında haksız yere câhiliye zanlarına benzer zanlara kapılıyorlardı. Şöyle diyorlardı

"- Bu işten bize bir şey var mı ?"

Kendi canlarını kurtarmaktan başka bir düşüncesi olmayan, yahut nefisleri, kendilerini keder ve üzüntüye garketmiş bir kısım insanlar da, Allahü teâlâ hakkında, düşünülmesi gereken doğru ve hak düşüncelerin dışına çıkarak câhiliyenin din anlayışına benzer şeyler düşünüyorlar ve "Bu işten bize bir şey var mı?" diyorlardı.

O yanlış düşüncede olanlar sözde doğruyu öğrenmek için Resûlüllah'a:

"- Allah'ın emrinden, nusret ve zafer va'dinden bize bir nasıp veya bir tedbir var mı? "diyorlardı.

C- "(Resûlüm) de la (Kul):

"- Her iş (emr) Şüphesiz Allah'ındır."

Nihaî gaalibiyet Allahü teâlâ'nın ve O'nun dostlarınadır. Zira neticede her zaman gaalib olanlar, yalnız Allah'ın cemaatidir ya da tedbirin hepsi Allah'ındır. Zira Allahü teâlâ, işleri ilk takdirlerine uygun olarak tedbir buyurmuştur; ona hiçbir kuvvet engel olamaz.

Ç- "Onlar sana açıklamadıklarını kendi içlerinde saklıyorlardı."

Onlar sana açıklamadıkları bir takım şeyleri içlerinde gizliyorlar, yahut aralarında gizlice konuşuyorlardı. Onlar zahiren doğruyu öğrenmek ve nusret istemek için bunları sana söylüyorlar, içlerindeki, inkâr ve tekzibi gizliyorlardı.

D- "Şöyle diyorlardı:

"- Bu işten bize bir şey (fayda)olsaydı, burada öldürülmezdik."

Bu cümle, makablinden doğan gizli bir sualin cevabıdır. Sanki,

"- Onlar neyi gizliyorlar?" diye sorulmuş da onlar cevap olarak kendi içlerinde veya birbirlerine gizlice şöyle demişlerdir:

"Eğer Muhammed’ in bize va'dettiği gibi,

- işin hepsi Allah'a ait; gaalibiyet de Allah'ın ve dostlarının olsaydı,

- eğer bu işin tedbir ve yönetiminde bizim de payımız bulunsaydı,

burada yenilmezdik; bu savaşta bizden öldürülenler öldürülmezdi ve biz de Abdullah b. Ubeyy gibi evimizden ayrılmazdık."

E- "(Resûlüm) onlara de ki (Kul):

"- Evlerinizde bile olsaydınız, üzerlerine ölüm (kati) yazılmış olanlar, öldürülecekleri yere mutlaka çıkıp giderlerdi."

Eğer siz dediğiniz gibi Uhud savaşma katılmayıp Medine'de, evlerinizde kalsaydınız, Levh-ı Mahfuz'da haklarında katil yazılmış olanlar, Allahü teâlâ'nın takdir ettiği yerlere herhangi bir sebeple mutlaka çıkıp gidecekler, orada öldürüleceklerdi ve Medine'de kalma azimleri kendileri için hiçbir yarar sağlamayacaktı. Çünkü Allahü teâlâ'nın belirlediği kaderin hükmü asla red ve iade edilemez.

Bu âyet, onların bâtıl sözlerini pek kuvvetli bir şekilde reddeder. Nitekim Nisa (4) sûresinin 78. âyetinde şöyle buyrulur:

"Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır. Velev ki iyi tahkim edilmiş kalelerde olun."

Görüldüğü gibi burada sadece öldürüleceklerin zikriyle yetinilmeyip katlin vuku bulacağı mekân bile tâyin edilmiştir. İlâhî takdirde ölümün zamanının belli olduğunda şüphe yoktur. Nitekim bir âyette de şöyle buyurulur:

"Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an te'hir, ne de bir an takdim edilir." (A'raf 7/34)

Rivâyet olunuyor ki, Ölüm Meleği Azrail (aleyhisselâm), bir gün Süleyman Peygamberin (aleyhisselâm) meclisinde bulundu ve meclistekilerden birine ürküntü verecek şekilde baktı. Azrail kalkıp gittikten sonra o adam:

"Bu kimdi?" diye sordu. Süleyman (aleyhisselâm):

"O, ölüm meleği Azrail idi" dedi. Adam korku ile:

"- Ey Süleyman, beni rüzgârla başka bir âleme gönder! Çünkü o, bana korkunç bir nazarla baktı" dedi.

Bunun üzerine Süleyman rüzgâra emir verdi. Rüzgâr onu dünyanın pek uzak bir ülkesine attı. Aradan çok geçmeden ölüm meleği, Süleyman (aleyhisselâm) a yine geldi ve dedi ki:

"- Ben o adamın ruhunu şu saatte filan yerde almaya memur edildim. Ancak onu senin meclisinde görünce, kendi kendime:

"- Bu adam o yere ne zaman ulaşır ki?!"

diye hayret etmiştim. Sen de onu rüzgârla o yere göndermişsin; nihayet ben de onu orada buldum. Böylece Allahü teâlâ'nın emri, zamanında ve yerinde eksiksiz gerçekleştirilmiş oldu."

"Kati" kelimesi, bir kırarete göre "kıtal / savaş" şeklinde de okunmuştur..

F- "Bu, göğüslerinizde bulunan (ihlâs ve nifak)ları sınamak (meydana çıkarmak) ve kalblerinizdekileri temizlemek içindir."

Allah (celle celâlühü) bunu, kalplerinizdeki ıhlas ile nifakı denemek, ortaya çıkarmak, içinizdeki sırları dışarı vurmak ve kalplerinizi vesveselerden kurtarmak için yaptı.

Bu cümle, mukadder bir fiilin, yine mukadder bir sebep ve illeti üzerine atıftır. Sanki şöyle denmiştir-:

"- Allahü teâlâ, o yaptıklarını pek çok maslahat sebebiyle yaptı ve bir de içinizdekilerı denemek için..."

G- "Allah, göğüslerinizde olanları hakkıyla bilen (A'lîm)dır."

Allahü teâlâ, insanların kalblerinde neredeyse hiç çıkmayan, her zaman bulunan sırları ve gizli niyetleri gayet iyi bilir.

Bu cümle,

- ya arızî bir cümledir; Allahü teâlâ'nın, aslında denemeye ihtiyacı olmadığını, denemeğe benzer muameleyi de, mü'minlerı alıştırmak ve münafıkların hâlini ortaya çıkarmak;

- ya da bir hâl cümlesidir; Allahü teâlâ'nın, o yaptıklarını insanları denemek ve kalblerin içini temizlemek amacıyla yaptığını; ifâde içindir.

Bilindiği gibi Allah'ın (celle celâlühü), bütün bunları, deneme ve sınamaya ihtiyacı yoktur. O'nun ilmi, bütün gizli şeyleri kuşatmıştır. Bu ifâdede hem mükâfat va'dı, hem de azab vaîdi vardır.

Bu bölümü tek başına aç →

155. Âyetin Tefsiri

"(Uhud'da) iki ordu karşılaştığı gün, içinizden yüz çevirip giden (tevelli eden)ler var ya; kazandıkları (kesbettikleri) bazı işlerden dolayı şeytan onların ayaklarını kaydırmak istedi. Andolsun ki Allah, onları yine affetti. Allah, bağışlayıcı (Gafur)dır, cezalandırmakta acele etmeyen (Halim) dır."

A- "(Uhud'da) iki ordu karşılaştığı gün, içinizden yüz çevirip gidenler var ya; kazandıkları bazı işlerden dolayı şeytan onların ayaklarım kaydırmak istedi."

Uhud savaşında islâm ve müşrik orduları karşılaştıkları gün, daha önce hikâye edildığii gibi, İslâm ordusunun hezimete uğramasının sebebleri:

- Eshabtan bazılarının Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) in emrine muhalefetle mevzilerini terk etmeleri;

- ganimete veya hayâta karşı hirsk olmaları idi.

Şeytan onların ayaklarını bu yüzden kaydırmak istedi. İşte bundan dolayı İlâhî destek ve cesaretten mahrum kaldılar.

Bir görüşe göre şeytan onların ayaklarını kaydırmak istedi. Çünkü onlar eski günahları sebebiyle savaştan yüz çevirdiler. Günahlar da, sevaplar gibidir. Bir günah diğer günahları getirir.

Bir görüşe göre de, şeytan eski günahları sebebiyle onların ayaklarını kaydırmak istedi ve onlar, ihlaslı tevbeden ve kendilerine yaptıkları zulmü terk etmeden önce savaşmak istemediler.

B- "Andolsun ki Allah, onları yine de affetti"

Allah Teâla, ihlâslı tevbelerinden ve özür dilemelerinden sonra hiç şüphesiz onları bağışladı.

C- "Allah, bağışlayıcı " (Gafur) dır, cezalandırmakta acele etmeyen (Halimdir)."

Allahü teâlâ, bağışlayıcı, çok mağfiret edicidir; Halîm'dir, günahkâra tevbe imkânını vermek için onları cezalandırmakta acele etmez. İsm-i celâlin zahir olarak gelmesi, mehabeti artırmak ve illeti (sebebi) tekid içindir.

Bu bölümü tek başına aç →

156. Âyetin Tefsiri

"Ey îmân edenler! Seferde ölen veya gazalarda şehid düşen kardeşleri için,

"- Eğer yanımızda olsalardı ölmezler, öldürülmezlerdi!" diyen o kâfirler (inkarcılar) gibi olmayın.

Allah, bunu onların kalblerinde bir hasret yapacaktır. Allah, hem diriltir; hem öldürür. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla gören (Basiîr)dir."

A- "Ey îmân edenler ! Seferde ölen veya gazalarda şehid düşen kardeşleri için,

"- Eğer yanımızda olsalardı ölmezler, öldürülmezlerdi!" diyen o kâfirler (inkarcılar) gibi olmayın.

Allah, bunu onların kalblerinde bir hasret yapacaktır."

"- Bu işten bize bir fayda olsaydı, burada öldürülmezdik" diyen o münafıklar gibi olmayın. Cümlenin başında o münafıkların küfrünün zikredilmesi, onların hâllerinin mü'minlerin hâllerinden tamamen farklı olduğunu sarahaten belirtmek, düşmanı taklid etmekten, onlara benzemekten nefret ettirmek içindir.

"Ihvanihım / onların kardeşleri'nden maksad, onların neseb veya mezheb (fikir) sebebiyle ittifak hâlinde oldukları kimselerdir. Onlar, yeryüzünde sefere çıkan, ticâret için gittikleri uzak yerlerde ölen veya savaşlarda öldürülen kardeşleri için:

"- Eğer yanımızda olsalardı, ölmezler, öldürülmezlerdi" diyorlardı. Bu sözler, Müslümanların nehyolundukları benzerlik şeklini belirtir.

Mü'minleri bundan nehyetmekten maksad, mücerret bu sözleri söylemekle onlara benzememek değil, fakat o sözlerin mânâlarına inanmakta ve gereğince hükmetmekte onlara benzememektir. Nitekim bu sözleri söyleyenlere vakıî olan red ve inkâr da bu cihettendir. Nitekim görüldüğü üzere,

"Allah bu sözü onların kalblerinde bir hasret (yara) yapacaktır." cümlesi de bunu teyid eder. Çünkü onların yüreklerinde açılan yara kesinlikle budur ve cümledeki işaret de bunu gösterir. Nitekim İbrâhîm el-Zeccac'tan naklolunduğuna göre, bu cümledeki "zâkke -- işte bu ", onların, savaşta bulunmasalardt öldürülmezlerdi, şeklindeki zanlarına işaret eder.

Bu cümlenin, daha önce geçen "Ve kaalû / onlar dediler" fiiline taallûku da bu sözlerin telaffuzları itibariyle değil fakat ifâde ettikleri hüküm ve itikat itibariyledir.

"Liyeca'lellâhü" ibâresindeki "H / için " edatı âkıibet manasınadır. Yani onlar, bu sözleri o anlamda söylediler ve mânâlarına da inandılar. Sonuçta o sözler onların yüreklerinde hasret ve yara oldu. Bundan maksad onların sözlerinin kendilerine hiçbir fayda sağlamadığını açıklamaktır.

Bir görüşe göre ise, bu cümlenin ifâde ettiği illet ve sebep, rıehiy içindir. Yani sız de onlar gibi bu sözleri söylemeyin ve onların mânâlarına inanmayın ki, Allahü teâlâ, onu özellikle onların kalblerine hasret lalsın ve sizin kalplerinizi ondan korusun. Bu görüşe göre de, "zâkke" işareti, yine onların sözlerinin delâlet ettiği itikada işarettir. Bununla beraber, nehyin delâlet ettiği hususa da işaret olabilir. Yani siz onlar gibi olmayın ki, sizin onlar gibi olmamanız, onların kalplerinde hasret ve yara olsun. Zira sizin sözde ve itikatta onlara zıt olmanız, onları üzer ve öfkelendirir.

B-"Allah, hem diriltir; hem öldürür."

Bundan önce onların bâtıl inançlarının başlarına açtığı gaile beyân edildikten sonra burada da onların bâtıl inançları redd edilmektedir.

Hayâtta da, mematta da yegâne müessir Allahü teâlâ'dır; ikamet ile seferin bunda hiç dahli yoktur. Nitekim Allahü teâlâ, bazı kimseleri, ölüm saçan yerlerde yaşatır, bazı kimseleri de evlerinde otururken ölüme mâruz bırakır.

C- "Allah, yaptıklarınızı hakkıyla gören."

Bu mü'minlere, onlara benzememek için bir sınırlamadır. Bu "bima ta'melûne / yaptıklarınızı" fiili, bir kırâete göre gaaib kipi ile "bima ya'melûne onların yaptıklarını" şeklinde okunmaktadır. Yani Allah onların yaptıklarını hakkıyla görür. Buna göre, kâfirler için bu bir azab va'didir. Bu, kâfirlerin hem söyledikleri sözleri, hem o sözlerin kaynağı olan inançlarını, hem de onların sonuçları olan hareketlerini kapsar. İşte bundan dolayıdır ki, "Semi' / işiten" değil, "Basiîr / Gören" buyrulmuştur.

Burada da zamir makamında ism-i celîlın zahir olarak zikredilmesi, mehabeti artırmak, kalplere Allah korkusunu sokmak, tehditte mübalağa ve azab va'dini ağırlaştırmak içindir.

Bu bölümü tek başına aç →

157. Âyetin Tefsiri

"Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz, Allah'tan bir mağfiret ve rahmet, elbette onların topladıklarından daha hayırlıdır."

Bundan önce, ölümün sefer ve savaşın sonuçları olduğu iddiası çürütüldükten sonra burada şimdi şu gerçek vurgulanıyor:

Onların kaçındıkları savaşta veya seferde öldürülmek veya ölmek, aslında kaçınılması gereken bir şey değil, aksine yarişılması gereken üstün değer ve fazilettir. Sefer ve savaş, ölümü çeken ve eceli öne alan unsurlar değildir. Bununla beraber eğer Allahü teâlâ'nın emriyle ölüm vakıî olursa, onun karşılığında Allahü teâlâ tarafından bahşedilecek az bir mağfiret ve rahmet, o kâfirlerin ömürleri boyunca dünya menfaatlerinden ve güzelliklerinden topladıkları şeylerden elbette hayırlıdır.

Abdullah b. Abbas (radıyallahü anh) a göre:

"Allah'ın az bir mağfiret ve rahmeti, dünya kadar som altından hayırlıdır."

Bir kırâete göre, "mimma yec'meû'ne / onların topladıklarından" fiili "mimma tec'meûne / sizin topladıklarınızdan" şeklinde hitap kipi ile de okunmuştur. Yani sizm o savaşta veya seferde ölmeyip de toplayacağınız bütün şeylerden hayırlıdır.

Âyette sadece ilâhî mağfiret ve rahmetin hayırlı olduğunun zikri ile yetinilmesi, fakat bunların gerçekleşip gerçekleşmediğinin meskût bırakılması, buna ihtiyaç olmadığı içindir. Zira Allahü teâlâ'nın umut verdikten sonra mahrum bırakması mümkün değildir.

Bundan önceki âyette, ölmenin daha fazla, öldürülmenin ise daha az vakıî olmasına binaen "ölmezler, öldürülmezlerdi" dendiği hâlde burada, bu sıranın tersine "öldürülür veya ölürseniz..." buyrulması, Allah yolunda öldürülmenin değerini belirtmek, ilâhî mağfiret ve rahmetin celbinde yerinin ziyadesiyle yüksek olduğunu bildirmek ve bu suretle Müslümanları cihada teşvik içindir.

Âyetin bu kısmı da apaçık delâlet ediyor ki, daha önce belirtildiği gibi, mü'minlere asıl yasaklanan şey, o zikredilen sözlerin mânâlarına inanmak, onların gereğini yapmak ve insanları saptırmak hususunda o münafıklara benzememektir; yoksa o sözleri mücerret söylemek değildir.

Bu bölümü tek başına aç →

158. Âyetin Tefsiri

"Ökseniz de öldürülseniz de Allah'ın huzurunda toplanacaksınız."

İlâhî irâdenin gereği olarak sizin helakiniz nasıl gerçekleşirse gerçekleşsin, mutlak surette yalnız, ma'bûd-i bı'l-hak / hak ve gerçek ma'bud, a'zıîmü'ş-şân / şânı büyük, vâsıu'r-rahmeh / rahmeti geniş ve cezîlı'l-ihsan / ihsanı bol Allah'ın huzuruna toplanacaksınız; başkasının huzuruna değil. O zaman Yüce Rab biniz, ecir ve mükâfatlarınızı tastamam ve hattâ fazlasıyla verecektir.

Bu bölümü tek başına aç →

159. Âyetin Tefsiri

"(Resûlüm sen) Allah'tan bir rahmetle onlara karşı yumuşak davrandım Eğer sen kaba, katı yürekli olsaydın, onlar çevrenden dağılıp giderlerdi. Artık onları affet; onlar için mağfiret dile ve her işte onlara danış. Bir kere de azmettin mı artık Allah'a tevekkül et. Çünkü Allah, tevekkül edenleri sever."

A- "(Resûlüm sen) Allah'tan bir rahmetle onlara karşı yumuşak davrandım."

Bu âyette hitab Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) a tevcih edilmiştir. Ve şu mesaj verilmek istenmiştir:

"- Ey Resûlüm! Onlar sana karşı işledikleri hatâlar nazara alındığında kınanmaya ve haşin bir muameleye müstahak iken sen, yine de Allah'tan büyük bir rahmet ile, mekârim-i ahlak (Ahlâkî yüceliklerin) sahibi olarak onlara karşı yumuşak ve nazik davrandın; onları hoş tuttun. Onlar, emrine muhalefet ve seni düşmana terk etmiş iken, yine de onlar için üzüldün."

B- "Eğer sen kaba, kati yürekli olsaydın, onlar çevrenden dağılıp giderlerdi."

"- Resûlüm, eğer sen böyle değil de muaşerette kavlen ve fiilen kaba, sert, müsamahasız (câfi) kalbi gakz, yani katı yürekli olsaydın..."

Râğıb el-İsfehânî’ye göre:

"Fazz, kötü huylu (kerîhü'l-hulk) demektir."

Ebû Hasen Ali el-Vâhıdî'ye göre:

"Fazz, kaba, kötü huylu (seyyiü'l-hulk) demektir."

Kelbî'ye göre de:

"Sen sözde, fazz (kaba) ve fiilde gakz (katı) kalbh olsaydın..." anlamına gelir. Sonuç itibariyle söylenen şudur:

"- Ey Resûlüm, sen öyle olsaydın, herhalde yanından dağılır giderlerdi; seninle sükûnet bulmazlar ve felâket uçurumlarına yuvarlanırlardı."

C- "Artık onları affet ; onlar için mağfiret dile ve her işte onlara danış."

Allahü teâlâ'nın onları affettiği gibi, sen de kendi hukukunla ilgili olarak onları affet; onlara karşı şefkatini ve iyiliğini tamamlamak ve Allah'ın hukukuna ilişkin konularda bağışlanmaları için duâ et. Onlara görüşlerini ortaya koyma fırsatını vermek, gönüllerini almak ve müşavere sünnetini tesis etmek için de, savaş işlerinde veya âdete göre müşaverenin câri olduğu benzeri işlerde onlara danış.

Bir kırâete göre, bu âyette "ba'zı" kelimesi de vardır. Bu "bazı işlerde de onlara danış." demektir.

Ç- "Bir kere de azmettin mi artık Allah'a tevekkül et."

Bir iş hakkında ashabın ile müşavere ettikten ve kalben mutmaî'n olarak bir karara vardıktan sonra artık sana göre daha doğru ve daha faydalı olanı gerçekleştirmek üzere harekete geç ve Allah'a tevekkül et. Zira bütün işlerde gerçekte en doğru ve en faydalınm ne olduğu bilgisi Allah'a mahsus-tur; sen ancak kendince faydalı olanı seçeceksin.

"Feiza a'zemte / azmettiğin zaman" fiili bir kırâete göre "feiza a'zemtü leke / Ben senin için bir işe azmettiğim zaman" şeklinde mütekelkm kipi ile de okunmuştur. Bu takdirde anlam şöyle olmak gerekir:

"- Ben, senin için bir işe karar verip seni ona irşad ettiğim zaman, artık sen Allah'a tevekkül et ve ondan sonra hiç kimseye danışma !"

Burada "Fetevekkel a'leyye / Bana tevekkül et" değil de "Fetevekkel a'lellâh / Allah'a tevekkül et" denmesi, mehabeti artırmak ve tevekkülün veya tevekkül emrinin illetini belirtmek içindir. Zira bütün kemâl sıfatlarını cami olan ulûhiyyet unvanı (Allah), O'na tevekkülü veya tevekkül emrini gerektirir.

D- "Çünkü Allah, tevekkül edenleri sever."

Bunun içindir ki Allah (celle celâlühü), kendisine tevekkül edenleri, hayırlı ve faydalı olana irşad ve bu yolda onlara yardım eder.

Bu bölümü tek başına aç →

160. Âyetin Tefsiri

"Eğer Allah, size yardım ederse sizi yenecek (size gaalib gelecek) yoktur. Eğer sizden yardımını eskgerse O'ndan başka size kim yardım edebilir? Mü'minler Allah'a tevekkül etsinler."

A- "Eğer Allah, size yardım ederse sizi yenecek yoktur. Eğer size yardım etmezse, O'ndan başka size kim yardım edebilir."

Bu istinafi cümlede hitab, teşrif için mü'minlere tevcih edilmiştir. Bundan maksad,

- Allahü teâlâ'ya tevekkülün lüzumunu belirtmek,

- Allah'a ilticaya teşvik etmek,

- ilâhî yardımdan mahrum kalmayı mûcıb hâllerden sakındırmaktır.

Eğer Allahü teâlâ, Bedir savaşında yaptığı gibi size yardım ederse, artık size gaalip gelecek kimse yoktur. Eğer Uhud savaşında yaptığı gibi sizi yardımsız bırakıverırse, Allahü teâlâ'dan başka size kim yardım edebilir?

"Felâ ğâlibe leküm / artık sizi yenecek, size gaalib gelecek kimse yoktur" ifâdesi, gaalib cinsinin bütün fertleriyle hem zât, hem de sıfat olarak nefyinı (olmadığını) tazammun eder. Eğer bunun yerine "artık size kimse gaalib gelemez" şekline bir ifâde kullanılsaydı bu, yalnız sıfatın nefyine delâlet ederdi.

Ayrıca, kesin olarak bundan, eşitligin nefyı ve muhatablara gaalibiyet ısbati anlaşılır. Bu mânâ inkârı istifham şekünde vakıî bu tür ifâdelerin hepsinde mevcuttur. Nitekim Ankebut (29) sûresinin 69. âyeti bu kabildendir:

"Allah'a karşı yalan uyduran veya kendisine hak gelmiş iken onu yalanlayandan daha zâlim kimdir."

Hûd (11) sûresinin 18 ve 22. âyetleri bu mânâda daha kesin birer nasstır. Şöyle ki:

"Allah'a karşı yalan uydurandan daha zâlim kimdir?"

"Şüphesiz onlar âhkette en çok ziyana uğrayanlardır."

Onların en çok ziyana uğrayanlar olması, zâlimlerin en zâlimi olmalarını gerektirir.

B- "Mü'minler Allah'a tevekkül etsinler."

Daha önce belirtildiği gibi, Allahü teâlâ'nın nusreti olduğu zaman o muhatablar gaalip ve O'nun yardımı olmadığı zaman da mağlup olduklarına göre, îmân edenler, yalnız Allah'a tevekkül etsinler. Çünkü bu hakikati bilmek, behemehal yalnız Allahü teâlâ'ya tevekkülü gerektirir.

Burada îmân edenlerden maksad,

- ya bütün îmân edenlerdir ve muhatablar da öncelikle buna dahildir;

- ya da iltifat olarak, özellikle muhatablardır.

Hangisi olursa olsun, muhatablar için ya müşterek olarak, ya da müstakil olarak îmân unvanı sebebiyle teşrif vardır. Bir de, bu cümle, tevekkülün niçin yalnız Allahü teâlâ'ya yapılması gerektiğini belirtir. Çünkü îmân vasfı bunu icab ettirir.

Bu bölümü tek başına aç →

161. Âyetin Tefsiri

"Bir Peygambere ganimette emanete ihanet yaraşmaz. Kim böyle bir şey yaparsa kıyamet günü ihanet ettiği emanetin günahını yüklenerek gelir. Sonra herkese kazandığı tam olarak ödenk. Kimseye haksızlık yapılmaz."

Bir Peygambere ganimet malı gizlice aşırması yaraşmaz. Kim onu gizlice aşırırsa kıyamet günü aşırdığı mal ile gelir. Sonra herkese kazandığı tam olarak ödenir. Kimseye haksızlık edilmez."

A- "Bir Peygambere ganimette emanete ihanet yaraşmaz."

Ganimete hıyanet etmek, Peygamberlerden hiçbirine yaraşmaz. Çünkü nübüvvet vasfı, buna açık bir engeldir. Bundan, iki maksad olabilir:

1- Ya, Resûlüllah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) mevhum bir zandan tenzih etmektir; çünkü Uhud savaşında okçular mevzilerini terk edip ganimet toplamaya giderlerken şöyle demişlerdi:

"- Biz, Resûlüllah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) Bedir savaşında yaptığı gibi ganimetleri hiç taksim etmeden "Men ehaze şey'en fehüve lehu — Kim bir şey almış ise o, ona aittir."demesinden endişe ederiz. "

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) olaydan sonra onlara:

"- Ben, emrim, size ulaşmadan mevzilerinizi terk etmeyeceksiniz; diye sizden söz almamışmiydım (ahdetmemişmiydim) / Elem ea'hed ileyküm en lâ tetrukû'l-merkeze hattâ ye'tiyeküm emri ?" sözleriyle verdiği emri hatırlatmıştı.

Onlar ise:

"- Biz, diğer kardeşlerimizi orada bıraktık / terakna bakıyyete ihvanına vukuufen" diye cevap verdiler.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem):

"- Hayır; siz, bizim ganimedere hiyanet edeceğimizi ve onları aranızda taksim etmeyeceğimizi sandınız / Bel, zan en tüm ene neğulle velâ naksimü beyneküm!" sözleriyle onların asıl endişelerini ortaya koydu.

2- Ya da Resûlüllah'ı (sallallahü aleyhi ve sellem) ziyadesiyle bundan nehyetmektir. Nitekim rivâyet olunuyor ki, bir defasında Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bazı müfrezeleri bazı yerlere göndermişti. Müfrezeler gittikten sonra Peygamber bazı ganimetler elde etti ve onları orada hazır bulunanlar arasında taksim etti ve müfrezelere bir şey bırakmadı. İşte bunun üzerine bu âyet nazil oldu.

Yani bir Peygamber, askerin bir kısmına ganimet verip de diğerlerine vermemek hakkına sahip değildir. Fakat ganimetleri hepsine eşit olarak dağıtmalıdır

Bazı gazilere ganimet vermemenin hiyanet olarak vasıflandırılmışı, bu haksızlığı ağırlaştırmak içindir.

3- Ya da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ı münafıkların dedikodusundan tenzih etmektir. Zira rivâyet olunuyor ki, Bedir savaşında alman ganimetler arasında bulunan bir parça kırmızı kadife kaybolmuştu. O zaman bazı münafıklar:

"- Belki de onu Resûlüllah almıştır!" demişlerdi.

Ancak bu görüş, isabet ihtimâlinden uzaktır.

Hulâsa, Peygamber'in ganimete hiyanet eden biri olması veya hiyanete nisbet edilmesi doğru değildir.3

B- "Kim böyle bir şey yaparsa kıyamet günü ihanet ettiği emânetin günahı ile gelir."

Kim ganimete hiyanet ederse, kıyamet günü, gizlice aşırdığı malı boynunda taşıyarak gelir. Nitekim bir hadis-i şerifte Peygamber şöyle buyurmuştur:

Haberiniz olsun, kıyamet günü sizden, ganimet maldan gizlice aldığı böğür en bir deve veya bir sığır veya meleyen bir koyunla geleni tanımam. Sonra onlar bana:

3 Bütün bu anlatılanlar cahiliye devri insanlarının Müslüman olduktan sonra kolayca kemâle erişemediklerim ve "Fahr-i Kâinat"ın yine de onlara tahammül ve terbiyeye âlîcenablıkla devam ettiğini gösterir.

"- Ya Muhammed!" diye seslenirler. Ben de onlara:

"- Ben size Allah'tan bir yarar sağlamaya mâlik değilim ; çünkü ben size bunu tebliğ etmiştim" derim."

Yahut kim ganimete hiyanet ederse, kıyamet günü, onun günahı ve vabalı ile gelir.

C- "Sonra herkese kazandığı tam olarak ödenir. Kimseye haksızlık edilmez "

Herkese, hayır olsun şer olsun, az olsun, çok olsun, kazandığı tam olarak ödenir.

"Herkese amelinin karşılığı tastamam verilir" değil de bunun yerine "herkese kazandığı tam olarak verilir" denmesi, adaleti belirtmek içindir. Zira ikisinin arasında bulunan kemiyet ve keyfiyet, ikisini bir şey gibi yapmıştır.

Burada maksad, ganimete hiyanet eden kimsenin kıyamet günü, hiyanet ettiği şeyle gelmesini beyân iken, herkese kazandığının tastamam verileceğinin belirtilmesi, o günün ve ganimete ihanet edenin hâlinin son derece korkunç olacağını açıklamak içindir. Zira cürüm, ne kadar küçük ve önemsiz olursa olsun, herkese kazandığı eksiksiz ve tastamam verildiğine göre, ganimete hiyanet edenin cürmü bu kadar büyük iken, onun cezasından hiçbir şey eksiltilmeyeceği açıktır.

O gün hiçbir insan, ne fazla azab, ne de noksan sevap ile haksızlığa uğratılmayacaktır.4

Bu bölümü tek başına aç →

162. Âyetin Tefsiri

"Allah'ın rızâsına uyan (tabî olan) kimse, Allah'ın hışmına uğrayan ve yeri cehennem olan kimse gibi midir ? Cehennem ne kötü bir varış yeridir."

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile onun hayâtını yaşayanlar, ibâdet ve taâtlerle Allah'ın hoşnutluğunu kazanmaya çalışan insanlarla; ganimete hiyanet eden ve o anlayış ve yönelişi paylaşan, günahları sebebiyle Allahü teâlâ'nın gazabına uğrayan ve yeri cehennem olan kimseler bir olur mu?

Bundan maksad, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) den ganimete hıyanet etmeyi nefyetmenin tekididir. Burada önce Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ganimete hiyanet eden kimse arasındaki zıddiyetin tesbiti yapılmıştır. Her biri, diğerinin vasfının zıddı ile vasıflandırılmıştır. Netice olarak da, Allahü teâlâ'nın rızâsı, O'nun gazabı ile ve o rızâyı gözetmek de, O'nun hışmına uğramakla mukabele edilmiştir. Hulâsa, a'lay-i illiyyîne (yüceler yücesine) yükselenlerle esfel-i safiline (aşağıların aşağısına) menlerin bir olamayacakları vurgulanmıştır.

Bu bölümü tek başına aç →

163. Âyetin Tefsiri

"Onlar (insanlar) Allah katında derece derecedir. Allah onların yaptıklarını hakkıyla gören (Basıir)dir."

Yukarda vasıfları anlatılan insanlar Allahü teâlâ'nın ilminde ve hükmünde farklı tabakalar oluştururlar. Şu anlamda ki:

1 - İnsanlar hâllerinin farklı olmasından dolayı derece derecedir.

2- İnsanların zâti farklılıkları derece olarak vasıflandırılmıştır.

3- İnsanlar Allahü teâlâ katında farklı derecelere sâhıbtir.

Allahü teâlâ, onların amellerini ve derecelerini pek iyi görmektedir. Binâenaleyh onların karşılığını verecektir.

Bu bölümü tek başına aç →

164. Âyetin Tefsiri

"Andolsun ki Allah, mü'minlere büyük bir lûtufta bulundu.

Onlara kendi içlerinden bir Resul gönderdi. O, onlara O'nun âyetlerim okuyor ve onları tezkiye ediyor (günahlarından arındırıyor) ve onlara Kitab ve hikmeti öğretiyor. Oysa onlar bundan önce açık bir dalâlet (sapıklık) içinde idiler."

A- "Andolsun ki Allah, mü'minlere büyük bir lûtufta bulundu. Onlara kendi içlerinden bir Resul gönderdi. O, onlara O'nun âyetlerini okuyor ve onları tezkiye ediyor (günahlarından arındırıyor) (ve yüzekkîhim) ve onlara Kitab ve hikmeti öğretiyor."

Vallahi, Allah, Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) in kavminden îmân edenlere pek büyük bir nimet bahsetmiştir. Çünkü onlara, sözlerini kolaylıkla anlasınlar; sadakat ve güvenilirlikte onun hâline vâkıf olsunlar; onunla iftihar etsinler diye kendi içlerinden, neseblerinden veya cinslerinden Arab bir Peygamber göndermiştir. Zaten bu, kendileri için büyük bir şereftir. Nitekim diğer bir âyette de şöyle buyurulur:

" Şüphesiz ki Kur’ân, senin için ve kavmin için bir zikir (şeref, öğüt) dır." (Zuhruf 43/44)

Bir kırâete göre, âyetteki "min enfüsihim / kendilerinden" kelimesi, "min enfesinim / en nefis veya enfeslerinden" seklinde de okunmaktadır.

Buna göre, mânâ:

"Onların en şereflilerinden (eşrafından) bir peygamber göndermiştir." olur. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Arab kabilelerinin ve boylarının en şereflilerinden idi.

Bir kırâete göre, âyetteki "mennellah" kelimesi "lemin meniilâh" şeklinde de okunmuştur. Buna göre, mânâ "Allah'ın o mü'minlere nimetlerindendir" olur.

Bu ilâhî nimet, siyah ya da kızıl derik bütün insanları kapsadığı hâlde, âyette yalnız o mü'minlerin zikredilmiş olması, daha önce de belirtildiği gibi, o mü'minlerin daha fazla faydalanmış olmalarındandır.

Yine, onlar câhiliye ehli olup kulakları hiç vahiy duymamış iken, bu Peygamber onlara Kur’ân âyetlerini okuyor, onları kötü huylardan, kötü inanç, ıtikad ve günahlardan temizliyor; Kur’ân ile Sünneti öğretiyordu.

Kur’ân'ıle Sünneti öğretmek, Peygamberin başka bir sıfatı olup Kur’ân âyetlerini okumaya bağlıdır. Bu iki sıfat arasında tezkiye sıfatının zikredilmesi, -ki tezkiye, amelî kuvvet cihetinden nefsi kemâle erdirmek, nazarî kuvvet cihetinden de nefsi tezhib etmek (güzelleştirmek)dir- Peygamberliğe terettüp eden sonuçların her birinin kendi başına müstakil birer büyük nimet olup ayrı ayrı şükrü gerektirdiklerini zımnen bildirmek içindir. Zira eğer,

"- Ey Rabb'imiz! Sen onlara içlerinden Senin âyetlerini okuyacak, Kitab ve hikmeti öğretecek ve onları arındıracak (tezkiye edecek) bir Resul gönder." (Bakara 2/129) meâlindeki âyette olduğu gibi gerçekleşmeye göre bir sıra, tertib gözetilmiş olsaydı, ilk önce, bunların bir tek nimet oldukları akla gelirdi. Zaten burada Kur’ân yerine bir kere "âyetler" ve bir kere de "Kitab ve hikmet" denmesinin sırrı da budur. Bu da, Kur’ân İn, her unvanı itibariyle ayrı bir nimet olduğuna işarettir. Hikmet, mefhûmu da hadis-i şeriflerdeki hükümleri kapsar.

B- "Oysa onlar bundan önce açık bir dalâlet (sapıldık) içindeydiler."

Oysa o mü'minler, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), in gönderilmesin (bi'set)den, onlara Kur’ân âyetlerini okumasından ve öğretmesinden önce açık bir sapıldık içindeydiler.

Bu bölümü tek başına aç →

165. Âyetin Tefsiri

"(Bedir'de) onlara iki katını dokundurduğunuz bir musibet (Uhud'da) size dokununca mı (bu nereden) diyorsunuz ?

Daha önce, mü'minlerden sâdır olan bazı fâsid zanlar ve bâtıl sözler, ibtal ve reddedildikten sonra burada da o kabil zan ve sözlerin bir kısmı daha ibtal ve reddedilmektedir.

Burada Müslümanların uğradıkları musibetten maksad, Uhud savaşında yetmiş şehit vermeleridir. Müşriklerin uğradıkları iki katı musıîbetterı de maksad, Bedir savaşında yetmiş ölü ve yetmiş esir vermeleridir.

Yani daha önce müşriklere isabet eden zayiatın yarısı size isabet edince mi sabırsızlık gösterip feryâd ettiniz ve: "Bu nereden çıktı?" dediniz?

Daha önceki âyetlerde İlâhî nusret va'dinin zikredilmesi, burada ise, özellikle o vakitte kendilerinden sâdır olan sözlerden dolayı onlara serzeniş, red ve azar tevcih edilmesi, durumun onların şikâyetlerini değil, bunun aksim gerektirdiğindendir. Zira düşmanlarının uğradığı musibet, kendi musibetlerinin iki kati olması, sorunu hafifletir ve teselli kaynağı olur.

Yahut siz yaptıklarınızı yaptıktan sonra onun sonuçları size isabet edince mi "Bu nereden çıktı?" dediniz? Yani bu musibetin sebebini bizzat kendileri hazırladıkları hâlde onu garipsemelerinin doğru olmadığı vurgulanmaktadır.

C- "(Resûlüm) de ki (Kul):

"- O kendi nefsiniz dendir !"

Şüphesiz Allah, her şeye kadirdir "

Bundan önce onların o suallerinin haksız olduğu, inkâr ve azar ile tesbıt edildikten sonra burada da Resûlüllah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) onların o haksız suallerine cevap vermesi, o musıîbetin, kendi kusurlarından, ganimete olan hırslarından ve bunun sonucu mevzilerini terk etmelerinden başlarına geldiğim beyân ederek onları susturması emrolunmuştur.

Onların kendilerinden kaynaklanan kusur ne idi? Bu konuda değişik görüşler vardır. Şöyle ki:

1-

Bir görüşe göre onların kusurları, Medine'den çıkıp dışarıda savaşmayı kabul ve tercih etmeleridir. Ancak,

" Andolsun ki Allah, size olan va'dini yerine getirdi." (Al-i İmrân 3/152) âyetinde de belirtildiği üzere nusret va'dinin bundan sonra olması, bu tefsire engeldir.

Bir de savaşı Medîne dışında kabul konusunda Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) in onların isteklerini yerine getirmesi onların suçlarını hafifletmiştir. Kaldı ki, Medine'den çıkıp dışarıda savaşmayı tercih eden ve bunun için ısrarda bulunan kimselere, zaten o gün Allahü teâlâ, şehidlik ikram etmişti. Onun için onların "enna hâza / bu nereden" sözünü söylemiş olmaları mümkün değildir.

2- Bir başka görüşe göre ise, kendilerinden kaynaklanan kusur Bedir savaşında onlara izin verilmeden onların fidye alıp esirleri serbest bırakmalarıdır.

Bu görüşlerin en zahiri ve kuvvetlisi birici görüştür. Başka bir deyişle mü'minlerden bir zümrenin emre muhalefet etmesidir.

Mü'minlere müteveccih iki İlâhî hitab (bu âyetin başındaki hitab ile bundan sonraki âyetin başındaki hitab) arasında Resûlüllah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) yönelen hitab (sen de ki...), yalnız birinci görüşü teyid eder. Çünkü faili fiilinden dolayı kınamak, eğer o fiili nehyeden kimse tarafından yapılırsa, tesiri daha fazla olur. (Ve Uhud savaşında Peygamberimiz, onlara mevzilerini bırakmayı nehyetmişti.)

Mü'minlere emre itaatleri hâlinde nusret etmek, emre muhalefet hâlinde de onları nusretten mahrum bırakmak, Allahü teâlâ'nın kudreti dahilindedir, işte siz, O'nun itaatinden çıkınca, başınıza o felâketler geldi.

Âyetin bu cümlesi, makablinin mefhûmunu açıklar mâhiyette bir zeyl gibi olup geçen emre (Resûlüm, de ki...) dahildir.

Bu bölümü tek başına aç →

166. Âyetin Tefsiri

"(Uhud'da) iki ordunun karşılaştığı gün size dokunan musıîbct de Allah'ın izniyledir. Bu da mü'minlerı bilmek (ayırd etmek) içindir."

A- "(Uhud'da) iki ordunun karşılaştığı gün size dokunan musıîbet de Allah'ın izniyledir."

Uhud'da sizin ordunuzla müşriklerin ordusu karşılaştığı gün başınıza gelenler, Allahü teâlâ'nın hükmü ve izniyle olmuştur.

B- "Bu da mü'minleri bilmek (ayırd etmek) içindir."

Bu cümle, "Allah'ın izni ile olmuştur" cümlesi üzerine atıf olup müsebbebın sebebe atfı kabihndendir. Burada bilmek, temyiz etmek ve insanlar arasında açıklamaktır.

Bu bölümü tek başına aç →

167. Âyetin Tefsiri

"Bir de münafıkları bilmek (ayırd etmek) içindir. Onlara:

"- Gelin, Allah yolunda savaşın veya savunma yapm!"dendıği zaman onlar:

"- Eğer savaşmayı bilseydik elbette size tabî olurduk" dediler.

O gün onlar îmândan çok küfre yakın idiler. Kalblerinde olmayanı ağızları ile söylüyorlardı. Allah, onların içlerinde gizlediklerini en iyi bilendir."

A- "Bir de münafıkları bilmek (ayırd etmek) içindir."

Burada "A'lime / bilmek" fiilinin iade edilmesi, başka bir deyişle ikinci kez tekrar edilmesi mü’minleri teşrif, onları münafıkların kapsamına dahil olmaktan tenzih ve ilm-i ilâhînin iki fırkaya taallûk cihetinden farklı olduğunu bildirmek içindir. Çünkü İlâhî bilginin, mü'minlere taallûku, geçen taallûk şekli iledir. Münafıklara taallûku ise yeni bir veçhe iledir. Yani o gün size isabet eden musibet, îmânda sebat edenleri ve nifak gösterenleri birbirlerinden ayırmak için idi.

B- "Onlara :

"- Gelin, Allah yolunda savaşın veya savunma yapın." dendiği zaman onlar :

"- Eğer savaşmayı bilseydik elbette size tabî olurduk." dediler.."

1- Abdullah İbn Abbâs (radıyallahü anh)a göre:

"Bu münafıklar Abdullah b. Übeyy ve arkadaşlarıdır. Onlar Uhud günü Resûlüllah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) ayrılıp geri dönerken Abdullah b. Amr b. Hıram (radıyallahü anh) onlara:

"- Size Allah'ı hatırlatıyorum; Peygamberinizi ve kavminizi yardımsız bırakmayın!" diye seslendi ve onları savaşa davet etti. İşte âyetteki "Teâ'lev kaatilû fi sebîlillâhi evidfeû' / Gelin Allah yolunda savaşın veya savunma yapın." ifâdesi, bunu anlatır."

2- İsmail el-Süddî'ye göre:

"Evidfeû' —" veya savunma yapın" ifâdesi,

"- Eğer bizimle beraber çarpışmayacaksanız, hiç olmazsa yanımızda durarak mevcudumuzu çok göstermek suretiyle onların bize saldırmalarını önleyin!" demektir.

3-

Bir görüşe göre de:

Eğer Allahü teâlâ yolunda çarpışmayacaksanız, hiç olmazsa yurdunuzu, ailenizi ve evlerinizi savunun!" demektir.

4- Onların söyledikleri kelâmın seyrinden akla gelen bir suale cevab mahiyetindedir. Sanki:

"- Pek iyi onlar o iki seçenek arasında muhayyer bırakılınca ne yaptılar?" sorusuna böyle cevap vermişler ve şöyle demişlerdir:

"- Eğer biz savaşmayı bilseydik ve savaş gücümüz olsaydı, size tabî olurduk, sızın peşinizden gelirdik!"

Ancak onlar bu sözleri hile ve alay maksadı ile söylemişlerdi.

Savaşa muktedir olmamak, savaşı bilmemek olarak ifâde edilmiştir. Çünkü ihtiyarî fiillere olan kudret, onu bilmeyi de gerektirir.

5- Bu sözler şu anlamda da söylenmiş olabilir:

"- Eğer biz bunu gerçek bir savaş olarak bilseydik, sizin peşinizden gelirdik; fakat sizin bu yapmak istediğiniz asla bir savaş değil, ancak nefsi tehlikeye atmaktır."

Onların "Biz savaşmayı bilseydik, elbette size tabî olurduk "demeleri ve asıl maksud olan savaşmaktan söz etmemeleri de, onların savaştan geri durduklarına delildir.

C- "O gün onlar îmândan çok küfre yakın idiler."

Onlar, bu sözleri söyledikleri gün îmândan daha çok küfre yakın idiler. Zira bundan önce onlar îmânlarını izhar ediyorlardı ve onların küfürlerim bildiren bir emare, kendilerinde görülmemişti. Fakat onlar Müslüman askerlerinden ayrılıp o sözleri sarfedınce, haklarında beslenen zandan, îmândan uzaklaştılar ve küfre yaklaşmış oldular.

Bir görüşe göre, o gün onlar îmân ehlinden daha çok küfür ehline yardıma daha yalan idiler. Çünkü onların Müslümanlardan ayrılarak mevcudu azaltmaları, müşrikleri takviye oldu.

Ç- "Kalblerinde olmayanı ağızları ile söylüyorlardı."

Bu istinafı cümle, makablini açıklar mâhiyettedir. Âyette ağızların ve kalblerm zikredilmesi, onların nifakını tasvir etmek ve onların zahirlerinin (dışlarının) bâtınlarına (içlerine) uymadığını açıklamak içindir.

Onlar kalblerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı.

O sözden maksad,

- ya bazen dillerinde, bazen de kalplerinde oluşan kelâmın kendisidir. Buna göre ısbat ve nefyedılen sözlerin yerleri değişik ise de, kendileri aynıdır.

- ya da yalnız ağızlarıyla söyledikleri sözlerdir. Bu takdirde nefyedılen, sözlerin menşei ağızdır, söylenen söz de ondan ayrı değildir. Bu takdirde sözün menşei olan ağzın söz olarak ifâde edilmesi, aralarındaki sıkı bağlılıktan dolayıdır. Bunun anlamı şudur:

"Onlar öyle bâtıl sözler sarfetmışlerdır ki o sözlerin kalblerinde yeri yoktur. Nitekim onlar bu sözleriyle, kalblerinde asla mevcut olmayan iki şeyi izhar ettiler:

1- Savaşmayı bilmediklerini,

2- Savaşmayı bilmiş olsalardı o takdirde Müslümanların peşlerinden gideceklerini.

Oysa onlar her iki hâlde de apaçık yalan söylüyorlardı. Çünkü onlar, savaşmayı biliyorlardı ve Müslümanların peşlerinden gitmeye de niyetlen yoktu.

Hayır, onlar Müslümanlara yardım etmemekte kararlı ve irtidada azimli idiler.

D- "Allah, onların içlerinde gizlediklerini en iyi bilendir."

Bundan önce, onların kalblerinde söyledikleri sözlere uygun bir şey olmadığı belirtilmişti. Şimdi burada, onların kalblerınin, şer ve fesatla meşgul olduğu ifâde; küfür ve nifakları ziyadesiyle tesbit ediliyor.

"Vallâhü ea'lemü / Allah en iyi bilendir" buyrulmak suretiyle bilme fiilinde tafdîl kıpı kullanılmıştır. Çünkü o münafıkların, mü'minleri zemmetmeleri, görüşlerini yanlış saymaları, başlarına musibetler gelmesine sevinmeleri gibi nifak hükümlerinden gizledikleri şeyleri mü'minler de icmâk olarak biliyorlardı. Bunların tafsilât ve keyfiyetlerinin bilgisi ise ilm-i ilâhîde mevcuttur.

Bu bölümü tek başına aç →

168. Âyetin Tefsiri

"(Resûlüm, evlerinde) oturup kardeşleri için:

"- Bize uy salardı öldürülmezlerdi!" diyenlere de ki:

"- Eğer sözünüzde sâdık (doğru) iseniz haydi kendinize gelen ölümü def edin!"

A- "(Resûlüm, evlerinde) oturup kardeşleri için :

"- Bize uy salardı öldürülmezlerdi !" diyenlere de ki (Kul):"

Bunu söyleyenler, münafıkların bası Abdullah b. Ubeyy ile adamları idi. Onlar Uhud'da savaşa katılmadan yoldan geri dönmüşler ve savaş sırasında evlerinde oturmuşlardı. Uhud savaşında şehit düşen Müslümanlar veya bu şehitlerden akrabaları olanlar hakkında:

"- Bizim yaptığımız tavsiyeleri dinlemiş ve bize uymuş olsalardı, onlar da bizim gibi sağ kalırlardı"demişlerdi.

Bu da bize bildiriyor ki, münafıklar geri dönerken, onların da geri dönmelerini ve kendileri haktan saptıkları gibi onları da saptırmak istemişlerdi.

Bir görüşe göre,

1- Evlerinde oturmaktan maksad, daha başlangıçta Medine'de savaş konusu istişare edilirken, Abdullah b. Ubeyyin bu savaş hakkındaki düşüncesidir.

2- Onlara itaatten maksad da, onun düşüncesini kabul edilip uygulamaktır.

Ancak "ve kaa'dû / oturuyorlar, oturmuşlar" cümlesinin hâl cümlesi olması, bu tefsire engeldir. Çünkü bu cümle, isyan ve muhalefet konusunu tâyin etmektedir. Kaldı ki, Abdullah b. Ubeyy de, bu mânâda evinde oturmamıştır. (Zira daha önce belirtildiği gibi Ibni Ubeyy ve arkadaşları evlerinden çıkmışlar ve sonra yoldan geri dönmüşlerdir.) Bu itibârla onların tavsiyelerinin, istişare sırasında Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) e açıkladıkları görüşe hamledilnıesi mümkün değildir.

B- "Eğer sözünüzde sâdık (doğru) iseniz haydi kendinize gelen ölümü def edin."

"- Ey Resûlüm! Sen onlara de ki:

- Eğer ilâhî takdirde öldürülmesi yazılı kimselerden ölümü engellemeye muktedir iseniz, hakkınızda özel bir sebebe veya belli bir vakte bağlı olarak yazılmış ölümü, sebebini ortadan kaldırmak suretiyle kendi nefsinizden savın. Çünkü ölüm sebeplerine karşı koyup koyamamak noktasında sızın ölümünüz ile onların ölümü arasında fark yoktur. Üstelik sizin nefsiniz, sızın için kardeşlerinizin nefsinden daha azizdir ve sizin kendi işiniz sizin için onların işinden daha önemlidir.

Hulâsa, sizin öldürülmem eniz, bunun Allah tarafından yazılmamış olması sebebine bağlıdır; yoksa sizin iddia ettiğiniz gibi, hakkınızda ölüm yazılmış olduğu hâlde evlerinizde oturmakla ölümü önlediğiniz için değil. Zira böyle olması imkânsızdır. Hattâ bazen savaşa katılmak kurtuluş sebebi, evde oturmak ise ölüm sebebi olmaktadır.

Rivâyet olunuyor ki, münafıklar bunu söyledikleri gün kendilerinden eceliyle yetmiş kişi öldü.

Bir görüşe göre de, eğer sizi dinleyip de evlerinde kalsalardı, savaşta öldürüldükleri gibi bu defa evlerinde öldürüleceklerdi, demektir.

Bu görüşe göre, "Fedraû a'n enfüsikümü'l-mevt / Haydi kendinize gelen ölümü def edin!" cümlesi, onlarla istihza mahiyetindedir. Yani eğer sız gerçekten ölüm sebeplerini önleyen insanlar iseniz, o zaman iddianıza göre bu özel sebebi kaldırdığınız gibi, ölümün bütün sebeplerini ortadan kaldırın ki hiç ölmeyesiniz.

Bu bölümü tek başına aç →

169. Âyetin Tefsiri

"Allah yolunda katledilmiş olanları ölüler sanma. Hayır, o likidindirler ve Rabbları katında rızıklanırlar."

A- "Allah yolunda katledilmiş olanları ölüler sanma !"

Bundan önce, ölümden sakınmak maksadıyla savaştan kaçmanın hiçbir fayda sağlamayacağı beyân edilmişti. Şimdi bu istinafı cümlede, Allah yolunda ölmenin aslında sakınılacak bir şey olmadığı aksine insanların bu yolda yarışmaları gerektiği beyân, ediliyor.

Allah yolunda öldürülenlerden murad, Uhud şehitleridir ki, bunlar yetmiş kişi idi. Hatnza b. Abdülmuttalib, Mus'ab b, Umeyr, Osman b. Şıhab ve Abdullah b. Cahş olmak üzere dördü Muhacirlerden, diğerleri de Ensardan idi. Allah cümlesinden razı olsun!

Bu âyetteki hitab hem Resûlüllah için hem de hitaba ehil herkes içindir.

"Velâ tahsebenne / sanma" fiili bir kırâete göre hitab yerine gaaib kipi ile de okunmaktadır. Bu takdirde mânâ şöyle olur:

1- Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) yahut diğer insanlar onları ölü sanmasın!

2- Öldürülenler, kendilerini ölü sanmasın!

Bundan maksad, dinleyicilerin dikkatini, şehidlik faziletine çekmektir. Şehidlik, yüksek bir şeref ve ebedî nimetleri olan ebedî bir hayâtın başlangıcıdır. Bunun içindir ki memnuniyetle karşılanmakdır.

B- "Hayır, onlar diridirler ve Rabbları katında rızıklandınlırlar."

Bilakis onları diriler olarak bil! Burada "I'nde rabbihim — Rableri katında" ifâdesinden, Rabb'a yakınlık kastedilmektedir. Terbiye ve kemâle erdirme anlamını ifâde eden Rabb unvanının onların zamirine izafe edilerek zikredilmesi, onlara ziyadesiyle bir ikramdır. Yani onlar diridirler; cennette nimetlerle rızıklamrlar. Bu da, onların diri olduklarını tekid ve hayâtlarının bi hakikat olduğunu tesbit etmetir.

İmam Vahıdî'ye göre şehidlerin hayâtı hakkında Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) den nakledilen en sahih (esahh) rivâyet şöyledir:

"Şehidlerin ruhları yeşil kuşlar misâk suretler içindedir; onlar rızıklamrlar, yerler ve nimetlenkler."

Yine rivâyet edildiğine göre Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

"Sizin kardeşleriniz Uhud'da şehid olunca, Allahü teâlâ, onların ruhlarını yeşil kuşlar misak suretlerin içlerine koydu ; onlar cennet ırmaklarında dolaşırlar."

Başka bir rivâyete göre de, "Onlar cennet ırmaklarından su içerler; cennet meyvelerinden yerler; cennette istedikleri yere uçarlar ve Arş'ın gölgesinde asık bulunan altından kandillere inip orada barınırlar."

Bu bölümü tek başına aç →

170. Âyetin Tefsiri

"Onlar Allah'ın fadlından verdiği nimetlerle sevinçlidirler ve haleflerinden henüz kendilerine katılmamış olanları şöyle müjdelerler :

"- Onlar için korku yoktur ve onlar mahzun olacak değillerdir."

Şehidler, Allah'ın kendilerine fadlından (lütuf ve keremin den) bahsettığı şehâdet şerefi, ebedî hayât kurtuluşu, Allah'a yakınlık ve ebedî nimetlerden acilen faydalanmakdan dolayı sevinçk ve mutludurlar.

Yine onlar, arkalarında bıraktıkları, henüz Allah yolunda öldürülmemiş ve kendilerine katılmamış şehid adayı kardeşlerinin de öldükleri zaman aynı mutlu ebedî hayâta kavuşacaklarını, onları korkutacak, o tatlı hayâtı bulandıracak bir şeyle karşılaşmayacaklarını, herhangi bir şeyin ellerinden gittiğine de üzülmeyeceklarini anlamış olmak sevincini de yaşarlar.

Onlar geride bıraktıkları şehit adayı kardeşlerinin Allah yolunda öldürülmekten korkuları olmadığı gerçeğini bilfiil görmekten de sevinç duyarlar. Çünkü şehidlik korkulacak ve çekinilecek bir şey değildir; bilakis o, rağbet görmesi gereken mutlu bir ebedî hayâtın kapısıdır.

Burada maksud olan mânâ, onlar için korku ve üzüntünün hiç mevcud okrıayacağıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

171. Âyetin Tefsiri

"Onlar, Allah'ın fadlını (lütuf ve keremini), nimetini ve Allah'ın mü'minlere ecrini (mükâfatını) zayi etmeyeceğini müjdelerler."

Bir önceki âytte geçen istibşar (sevinç duymak) fiilinin burada da tekrar edilmesi, bunun mücerret korku ve üzüntünün olmaması sevinci olmadığını fakat bunun yanı sıra bir de değer ve miktarı ölçülemeyecek kadar büyük nimetlerin, yani amellerin sevabının da sevinci olduğunu beyân etmek içindir.

Birinci âyetteki sevincin, şehid kardeşlerinin, buradaki sevincin ise kendi hâlleri, ile ilgili olması da caizdir.

Mü'minlerden murad,

- ya şehidledir; bu takdirde şehidlerin mü'minler olarak ifâde edilmesi, îmân rütbesinin yükseldiğini ve eriştikleri saadetin ana sebebi olduğunu bildirmek içindir;

- ya da şehitlerin de dahil oldukları bütün mü'minlerdir. Buna göre, mü'minlerin îmân karşılığı mükâfatlarının eksiksiz olarak verileceği zikredilmiş ve din kardeşleri olmaları hasebiyle bu durum şehidler için de sevinç vesilesi sayılmıştır.

"Ve ennallâhe lâ yudüû' ecra'l-mü'minîn / ve Allah'ın mü'minlere olan mükâfatını asla zayi etmeyeceği" ibaresinin başındaki "enne" edatı "inne" olarak da okunmuştur. Buna göre anlam "Allah, mü'minlerin ecrini (mükâfatını) asla zayi etmez" seklinde olur. Bu takdirde istinafı ve arızî bir cümle olarak, îmân etmemiş insanların, amellerinin mükâfatı olmayacağı zımnen belirtilmiş bulunur.

Bu âyetler, pek açık olarak cihad için, şehidlik için, taât ve ibâdetleri, artırmak için büyük bir teşvik ve mü'minler için felâh müjdesidir.

Bu bölümü tek başına aç →

172. Âyetin Tefsiri

"Onlar ki kendilerine isabet eden yaradan sonra Allah ve Resulünün dâvetine icabet ettiler. Onlardan iyilik eden ve sakınanlara büyük ecir (mükâfat) vardır."

Bu âyetin başındaki cümle, daha önce bahsi geçen mü'minlerin tamamını medheden bir sıfattır; mü'minlerin yalnız bir kısmına hâs bir sıfat değildir. Ancak ibtidaî bir cümle de olabilir. Buna göre cümle şöyle olur:

"O kimseler ki, kendilerine savaşta yara isabet ettikten sonra Allah'ın ve Peygamber'in çağrısına uydular; işte o iyilik ehli ve takva sahipleri için pek büyük bir mükâfat vardır."

İyilik ve takva vasıflarını cemetmekten maksad, takyit (mükâfatı bu kayda bağlamak) değil, fakat o mü'minleri medhetmek ve bu mükâfatın illet ve sebebini bildirmektir. Çünkü Allahü teâlâ'nın ve Resulünün çağrısına uyanların tamamı iyilik ehli ve takva sahipleridir.

Bu bölümü tek başına aç →

173. Âyetin Tefsiri

"Onlar ki insanlar kendilerine,

"- Halk size karşı toplanıyor ; onlardan korkun (fahşevhüm)!" dediklerinde bu, onların îmânını ziyâdeleştirdi de şöyle dediler :

"- Allah, bize yeter (Hasbünallâhü); O, ne güzel bir vekildir."

Rivâyet olunuyor ki, Ebû Süfyan b. Sahr b. Harb b. Ümeyye, Uhud'dan askerleriyle Mekke'ye dönerken Revha denilen yere geldiklerinde kısmî bir zafer kazanmış iken savaştan çekildiklerine pişman oldular ve tekrar savaş için geri dönmek istediler. Bu haber Resûlüllah'a ulaşınca, Resûlüllah kendisinin ve Ashabının kuvvetlerinin yerinde olduğunu göstermek ve onları yıldırmak istedi. Ashabı Ebû Süfyan'ı takib için teşvik etti:

Dün savaşta bizimle beraber olanlardan başka hiç kimse bu gün bizimle beraber çıkmasın !" diye kesin emir verdi.

Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bir cemaatle yola çıktı ve Hamraülesed denilen yere kadar gitti. Burası Medine'den sekiz mil uzakta idi. Peygamber ile giden Ashâbtan yarak olanlar bu ecirden mahrum kalmamak için kendilerini çok zorlamışlardı. Müşrikler, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) in, kendilerini takib ettiği haberim alınca, Allahü teâlâ tarafından onların kalplerine korku ilka edileli. Müslümanlarla tekrar çarpışmayı göze alamadılar ve hemen Mekke'ye yöneldiler. İste bunun üzerine bu âyeti kerîme nâzıl oldu. 5

5 Peygamberimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) düşmanı o şartlar içinde takıp etmesi askerî otoritelerce hayranlıkla karşılanmış olup ayrıca yüksek bir pedagojik değer ifâde etmektedir.

Müşriklerin kendilerine karşı asker topladığını söyleyenler,

1- ya yolda Müslümanlarla karşılaşan Abdü Kays kabilesinden bir kervanın mensublari;

2- ya da Nuaym b. Mes'ud el-Eşceî idi.

Bu ikinci görüşe göre Nuaym'a insanlar denmesi, onun insan emsinden olması ve sözünün insan kelâmı olması hasebiyledir. Nitekim tek bir atı ve tek bir elbisesi olan bir adam için de" filan adam, atlara biniyor ve elbiseler giyiyor" denir.

3- Yahut Nuaym'a Medîne'li bazı insanlar da katılıp onun sözlerini yaymışlardı.

Rivâyet olunuyor ki, Ebû Süfyan Uhud savaşından Mekke'ye dönerken: Ya Muhammed, istersen, gelecek sene Bedir panayırı mevsiminde orada buluşalım!" diye seslenmiş ve Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de: "- İnşallahü teâlâ!" diye karşılık vermişti.

Nihayet ertesi sene Bedir panayırı mevsiminde Ebû Süfyan, Mekke'den askerleriyle yola çıkmış ve Merru'z-Zahran denilen yere kadar gelmişti. Fakat Allah onların kalblerine bir korku salmış ve neticede müşrikler topluluğu oradan geri dönmenin çarelerini aramaya başlamışlardı. O sırada oradan geçip Medine'ye gitmekte olan Abdü Kays kabilesine ait bir kervana rasdadılar. Ona bir deve yükü kuru üzüm vermeyi va'dederek Müslümanların Bedr'e gelmesini önlemelerini istediler.

Bir görüşe göre de, Ebû Süfyan yolda umreden dönmekte olan Nuaym b. Mesüd'la karşılaştı ve kendisine on deve vermeyi taahhüd ederek ve Süheyl b. Amr'ı da buna kefil göstererek Müslümanları bu seferden engellemesini istedi. Nuaym da, Medine'ye geldi ve Müslümanların bu sefere çıkmak için teçhizat hazırlığı içinde olduklarını görünce onlara şöyle dedi:

Onlar, yurdunuzda üzerinize geldiklerinde sizden kaçanlardan başkası ellerinden kurtulamamışti. Şimdi onlar sizin için çok sayıda asker toplamış iken yurdunuzdan çıkıp oraya mı gideceksiniz? Haydi dağılın!"

O zaman Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem):

"- Nefsimi kudreti elinde bulunduran Allah'a yemin ederim ki ben mutlaka çıkacağım; velev benimle beraber bir kişi bile çıkmasın !" diyerek kesin kararını bildirdi. İşte o zaman Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yetmiş atlı ile beraber yola çıktı. Bu mücâhidlerin hepsi:

"- Hasbunallah ve ni'melvekîl / Allah bize yeter; O, ne güzel vekildir!" demişlerdi. Rivâyete göre bunlar, İbrâhîm (aleyhisselâm) in, ateşe atılırken söylediği sözlerdi.

Propaganda için söylenen bu sözler, yahut propagandacı Nuaym, Müslümanların îmânını arttırmış oldu. Müslümanlar ona iltifat etmediler, aksine Allahü teâlâ'ya olan yakınî inançları sabit kaldı, onların itminanı daha da arttı, onlar İslâm hamiyetini gösterdiler ve niyetlerindeki ıhlâsı hiç bozmadılar.

Bu âyet-i kerîme, îmânın ziyâde ve noksan olarak farklı olabileceğine delildir, îmânın, ülfet, fazla tefekkür ve hüccetlerin yardımı ile ziyâdeleştiğinde hiç şüphe yoktur. Abdullah İbni Ömer (radıyallahü anh) in şu sözleri de bunu destekler niteliktedir:

"Biz:

"-Ya Resûlallah! imân artar ve eksilir mi ? diye sorduk.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):

"- Evet, artar ve nihayet sahibini cennete götürür. Eksikr ve nihayet sahibini cehenneme götürür " buyurdu.

Bu bölümü tek başına aç →

174. Âyetin Tefsiri

"Böyle olduğu için kendilerine hiçbir kötülük dokunmaksı-zm Allah'ın fadlı (lütuf ve inayeti) ve nimetiyle geri döndüler. Allah'ın rızâsına tabî oldular. Allah, büyük fadl sahibidir."

A- "Böyle olduğu için kendilerine hiçbir kötülük dokunmaksızm Allah'ın fadk ve nimetiyle geri döndüler."

Bu cümle, kelâmın siyakından anlaşılan bir cümleye atıftır. Yani Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ve Ashâb-ı Kiram Bedr'e gittler, o va'di yerine getirdiler ve Allahü teâlâ'nın lütfü ile sağ salim ve ticârette de büyük bir kazanç elde ederek geri döndüler.

Rivâyet olunuyor ki, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Ashabı ile Bedir'e vardı; orada sekiz gün kaldı ve yanlarındaki ticâret mallarını da satarak kazançla döndü.

B- "Allah'ın rızâsına tabî oldular."

Onlar, kavk ve fiilî bütün hareketlerinde de iki cihan saadetinin yegâne şartı olan Allahü teâlâ'nın rızâsına uymuşlardı.

C- "Allah, büyük fadl sahibidir."

Allah (celle celâlühü) kendi lütfündan onlara, îmânda sebat ve cihada koşmakta muvaffakiyet, dinde salâbet, düşmana karşı cür'et, üzüntü verici şeylerden himayenin yanı sıra büyük menfaatler elde etmiş olma nimetlerini de bahşetti.

Bu itibârla bu âyet, bu sefere katılmamış olan Sahabiler için hayıflandırma anlamı taşır ve fikirlerinde yanıldıklarını gösterir. Nitekim onlar, sefere katılanların elde ettikleri maddî ve manevî nimetlerden kendi nefislerini mahrum ettiler.

Rivâyete göre, bu sefere katılanlar:

"- Bu sefer gaza sayılır mı?" demişlerdi. Allahü teâlâ da, onlara gaza sevabı verdi ve kendilerinden hoşnud oldu.

Bu bölümü tek başına aç →

175. Âyetin Tefsiri

"İşte size şeytan ! O, ancak dostlarını korkutur. Artık onlardan korkmayın ; yalnız Benden korkun. Gerçekten mü'minlerseniz..."

1- Şeytan, Müslümanları bu seferden alıkoymaya çalışan kişi (Nuaym b. Mes'ud veya Abdü Kays kervanı) ya da bu vazifeyi ona vermiş olan Ebû Süfyan'dır.

Hitab, mü'minler içindir. Şöyle ki:

"- Ey mü'minler! Sizi bu seferden alıkoymak için söylenen sözler, sizi kendi dostları olan Ebû Süfyan ve adamlarından korkutmaya çalışan şeytanın sözleridir."

Nitekim Abdullah b. Abbas ile Abdullah İbn-i Mes’ûd (radıyallahü anh) un kıraetine göre "yuhavvifü / korkutuyor" fiili "yuhavvifüküm / sizi korkutuyor" şeklinde okunur. Âyetin bu cümleden sonra gelen "felâ tehâfuhüm — fakat onlardan korkmayın" cümlesi de, bu tefsiri destekler.

2- Başka bir kavle göreyse şeytan o sözleriyle ancak, Resûlüllah ile beraber sefere çıkmak istemeyen dostlarını korkutmaktadır.

"Felâ tehâfuhüm / artık onlardan korkmayın" hitabı, her iki fırka, yani hem Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile beraber sefere çıkan fırka hem de sefere çıkmayıp evinde kalan fırka içindir. Yani,

"- Siz onlardan korkup da savaştan çekinerek evinizde oturmayın; Benden korkun ve onun için de Resûlüm ile beraber cihad edin, onun size emrettiklerine koşun. Zira korkutanın şeytan olması, korkmamayı gerektirir."

Çünkü îmân, Allah korkusunu, başka korkulara tercihi mûcibtir ve şeytan ile onun dostlarının şerrinden güvende olmayı sağlar.

Bu bölümü tek başına aç →

176. Âyetin Tefsiri

"(Resûlüm) küfürde yarışanlar seni mahzun etmesin. Şüphesiz onlar hiçbir şekilde Allah'a zarar veremezler. Allah, onlara âhıirette bir nasıb vermemeyi diliyor. Onlar için büyük bir azab vardır."

A- "(Resûlüm), küfürde yarışanlar seni mahzun etmesin."

Hitabın değiştirilerek Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) a tevcihi, ilâhî teslıyeyi tahsis suretiyle onu şereflendirmek ve din işlerinin tedvir ve tedbirinin, Peygamber'e ait olduğunu bildirmek İçindir. Başka bir deyişle Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) e şöyle hitab edilmektedir:

"- Ey Resûlüm Muhammed! Münafıkların veya mürtedlerin, ihtirasla rağbet ettikleri küfre düşmeleri seni kaygılandırmasın."

Âyetin nazm-ı çekimdeki edebî incelik ("fi" harfinin kullanılması), onların küfürde karar kıldıklarını, işin başında da, sonunda da küfre büyük ilgi gösterdiklerini zımnen belirtir. Nitekim,

"İşte onlar, iyiliklikte yarışanlardır." (Mü'minûn 23/ 61) âyetinde de "fi" harfinin kullanılması, bu âyette sözü edilen insanların hayırlara büyük ilgi gösterdiklerini, hayır için koşuştuklarını, hayır için yarıştıklarını hayır çeşitleri ile haşır neşir olduklarını bildirir. Ancak,

"Rabbinizin mağfiretine ve genişliği göklerle yer kadar olan cennetine koşun." (Al-i İmrân 3/133) âyetinde "fi" harfi yerine (nihayet anlamında) "ilâ" harfinin kullanılması, mağfiret ve cennetin, o koşuşmanın nihayeti ve gayesi olmasındandır.

Bu âyette küfre koşuştukları anlatılan kimseler, söz konusu sefere katılmayan münafıklarla Yahudilerden bir topluluktur. Nitekim,

"Ey Resûlüm! Kalbleriyle inanmadıkları hâlde ağızlarıyla’îman ettik' diyen (münafıklar) ile Yahudilerden küfür içinde koşuşanlar seni mahzun etmesin." (Mâıde 5/41) âyetinde de bu iki fırka sarahatle belirtilir.

Bir görüşe göre ise, bunlar, İslâm'dan dönen bir kavimdir.

Bundan murad hangisi olursa olsun, onların "küfrün içinde koşuşanlar "olarak vasıflandırılmasi, bu hâllerinin, Resûlüllah! (sallallahü aleyhi ve sellem) kaygılandırabileceğıne işarettir. Yani,

"- Ey Resûlüm! Onlar, küfre koşmak, küfrün hükümlerini uygulamak ve küfür ehline yardım için acele etmekle seni hüzünlendırmiş, üzmüş, kaygılandırmış olmasınlar."

Bu âyetteki asıl mânâ, Peygamberin (sallallahü aleyhi ve sellem) onlardan müteessir olmaması iken, nehyin onlardan yana tevcihi (onlar seni kaygılandırmasınlar; denmesi) onun müteessir olmamasını ziyadesiyle vurgulamak içindir. Zira tesiri nelıyetmek, teessürü de defaten ortadan kaldırmak demektir.

Bir de, bazen nehiy, lâzıma tevcih edilirken, kastedilen melzûmun. (lâzımın bağlı olduğu aslın) nehyi olur. Meselâ, "seni burada hiç görmeyeceğim!" gibi.

B- "Şüphesiz onlar hiçbir şekilde Allah'a zarar veremezler."

Bu ifâde, onların Allah'a hiçbir zaman ve hiçbir şekilde zarar veremeyecekleri hakikatini ortaya koymak suretiyle nehyin illetini beyân ve teselliyi ikmal eder. Yani onlar bu yaptıkları ile, Allah (celle celâlühü) dostlarına zarar veremeyeceklerdir. Âyette "Allah'ın dostlarına..." yerine "Allah'a..." denmesi, onları şereflendirmek ve Allah'ın dostlarına zarar vermenin Allahü teâlâ'ya zarar vermek gibi olduğunu bildirmek içindir. Bunda ziyadesiyle teselli mânâsı vardır.

Bir diğer görüşe göre ise, onlar bu yaptıkları ile, Allahü teâlâ'nın mülkünden ve kudretinden hiçbir şeyi eksiltemeyecekler; demektir. Nitekim Ebû Zerr Cündüb b. Cünade el-Gıfarî' (radıyallahü anh), Resûlüllah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir:

"Allahü teâlâ buyuruyor ki sizin evveliniz ve âhiriniz, cinleriniz ve insanlarınız, en yüksek takva (etkaa)ya sâhib bir kimsenin kalbine sâhib olsalar; bu Benim mülkümde hiçbir şeyi artırmaz. Ve sizin evveliniz ve âhiriniz, cinleriniz ve insanlarınız, en günahkâr (efcer) bir kimsenin kalbine sâhib olsalar; bu, Benim mülkümden hiçbir şeyi eksiltmez."

Ancak birinci mânâ, teselli ve illet (sebep) beyânı makamına daha uygundur.

C- "Allah, onlara âhıirette bir nasib vermemeyi diliyor."

Bu istinafı cümle, onların küfre dalmaya mübtela olmalarının İlâhî sırrını açıklıyor. Burada "Yürîdüllâhü / Allah irâde eder, diler" buyrulmak suretiyle irâdenin zikri,

- onların âhiret nasibi (hazzı)nden mahrum kalmalarını ve

- ilâhî azaba uğramalarını gerektiren gayet açık sebepler olduğunu bildirir. Zira Erhame'r-Rahimîn olan Allahü teâlâ'nın irâdesinin ona taallûku bunu gösterir.

Hulâsa, Allahü teâlâ, âhirette onları hiçbir şekilde mükâfatlandırmak istemediği için küfürleri sebebiyle helâk oluncaya kadar azgınlıkları içinde bocalar hâlde bırakır.

Ç- "Onlar için büyük bir azab vardır."

Onlar için, bu genel mahrumiyetin yanında bir de tasavvur edilemeyecek kadar büyük bir azab vardır.

Tefsir âlimleri derler ki; bir şeye koşmak, koşanın nazarında koşulan şeyin şânının pek büyük olduğuna ve kadrinin yüceliğine delalet eder. Burada da aralarında münasebet olsun diye onun mûcib olduğu azab büyük olarak vasıflandırılmış ve onların koştukları şeyin haddi, zâtında pek değersiz olduğuna dikkat çekilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

177. Âyetin Tefsiri

"Şüphesiz îman karşılığında küfrü satın alanlar Allah'a hiçbir zarar veremezler. Onlar için büyük bir azab vardır."

"O kimseler ki, îmândan yüz çevirip ona bedel küfre rağbetle onu satın aldılar." Bununla ilgili izahat, Bakara 2/16. ve 175. âyetlerinin tefsirinde geçti.

"...Allah'a hiçbir zarar veremezler" cümlesinin izahı da yukarıda arz edildiği gibidir. Yalnız şunu ilâve edelim ki burada zararın kendilerine münhasır kaldığına da açık bir tariz vardır. Sanki "onlar sadece kendilerine zarar verirler" buyrulmuştur.

1- Eğer burada îmâna karşılık küfrü satın alanlardan murad, küfre koşan münafıklarla Yahudiler veya küfrü îmâna tercih edenlerse -ki bu,

- ya mürtedlerde olduğu gibi bilfiil hâsıl olan îmâna bedel küfrü almakla olur,

- ya da Yahudi'lerde ve Yahudi münafıklarda olduğu gibi Tevrat'ta delillerim görmekle gerçek îmâna yakın bilkuvve hâsıl olan îmâna bedel küfrü almakla olur- bu tekrar, mevzuun başlığını değiştirerek hükmün illetini beyân etmek suretiyle hükmü açıklamak ve tekid etmek içindir. Zira burada zikredilen satın alma, bu fiillerinin zararının sadece kendi nefislerine ait olduğunu, başkasına geçmediğini sarahatle belirtmektedir. Bu ifâde (îmana karşılık küfrü satın alma), küllî hüsranın ve ebedî mahrumiyetin sembolü olup onların akıllarının zayıflığına ve fikir yoksunu olduklarına delâlet eder. Şu hâlde Allahü teâlâ'nın dostlarına zarar vermek gibi kuvvetli hazım, ağır fikir ve sağlam tedbk gerektiren bir işi nasıl başarabilirler! Oysa Allah'ın dostlarının savunması, (Yahudî Semuel b. Adya'nın kalesi) el-Eblekül-Ferd kalesinden ve havadaki kartaldan daha muhkemdir.

2- Eğer burada îmâna karşılık küfrü satın alanlardan murad, yalnız yukarda sözü geçen fırkalar değil de genel anlamda hem onlar, hem de diğer kâfirler ise; îmana karşı küfrü satın almak da kâfirlerin, vahy-i nâtıkı (konuşan vahyi) gördükten, âfak ile enfüste (hariçte ve dahilde) mevcud delilleri takdir ve tefekkür ettikten sonra kendilerinde hâsıl olan istıdad, îmânın kendisi gibi kabul edilir ve bunun yerine küfrü benimsedikleri şeklinde yorumlanırsa; bu cümle, mâkabknin mefhûmunu açıklamış olur. Bu da, külk kaidelerin, içerdiği cüz'î hükümleri açıklaması kabilindendir.

3- Bazı tefsir çilere göre, önceki âyette bahsi geçen küfre koşanlardan maksad bütün kâfirler;

Bu âyetteki îmâna karşılık küfrü satın alanlardan maksad da, münafıklarla Yahudîlerdir.

Ancak bu görüş, zikredilen nükteleri taşımadığı gibi, Kur’ân'ın yüce şânına lâyık da değildir. Çünkü belirtilen anlamda küfre koşmanın, nehyinden de anlaşıldığı gibi, Resûlüllah'a üzüntü ve kaygı sebebi olması, ancak küfre koştukları bilinen kâfirler hakkında tasavvur edilebilir. Hâlleri biknmeyen uzak yerlerdeki kâfirler için bu hiçbir anlam ifâde etmez.

Tefsir âlimleri derler ki; câri olan âdete göre, bir malı satın alan kimse, o alış-verişten kârlı çıktığı zaman akidden memnun olur ve o malı elde ettiğine sevinir. Zararlı olduğu zaman ise, bu alış-verişten elem duyar. İşte bunun gözetilmesi için, onların azabı elem verici olarak vasıflandırılmıştır.

Bu bölümü tek başına aç →

178. Âyetin Tefsiri

"Kâfirler hiç sanmasınlar ki onlara süre (mehil) vermemiz (imlâ etmemiz) kendileri için daha hayırlıdır. Onlara süre vermemiz ancak günahlarını artırmaları içindir. Onlar için hor ve hakıir kılıcı bir azab vardır."

A- "Kâfirler hiç sanmasınlar ki onlara süre (mehil) vermemiz (imlâ etmemiz) kendileri için daha hayırlıdır."

Kâfirler, hiç sanmasınlar ki, kendilerine mühlet vermemiz, yahut kendilerine bahşettiğimiz imkânlara mühlet vermemiz, onlar için daha hayırlıdır.

Netice itibariyle onlara, Allahü teâlâ'nın mühlet vermesini kendileri için hayırlı sanıp sevinmeleri nehyedilmekte; onun kendileri için sadece şer ve zarar olduğu bundan da hasret ve üzüntü duymaları gerektiği belirtilmektedır. Nitekim bu cümlenin matufu olan:

"(Resûlüm), küfürde yarışanlar seni mahzun etmesin." (Âl-i İmrân 3/176) kelâmının neticesi de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) in, kâfirlerin hâllerinin zahirine bakarak onlardan kendisine bir zarar gelebileceğini düşünerek üzülmesini önlemek ve onların kendisine zarar vermekten tamamen âciz olduklarını beyânla onu teselli etmektir.

Bu âyetteki kâfirlerden maksad,

- ya kâfirlerin cinsidir; böylece bu genel hükme, daha önce sözü geçen münafıklarla Yahudiler öncelikle dahil olur;

- ya da yukarda isimleri geçen belli kâfirlerdir.

"Velâ yahsebennellezîne kefem / kâfirler (küfredenler) hiç sanmasınlar ki..." cümlesinde görüldüğü gibi kâfirler hakkında zamir değil de zahir isminin kullanılması, sıla cümlesi (o kimseler ki, küfrü benimsediler) (mealde, kâfirler olarak geçti) ile onları uzun zaman kendi hâllerine bırakmak demek olan mühlet vermek arasında daimî bir beraberlik olduğuna delâlet eder. Ve mühlet vermekle devamlı beraberliği olan da küfürdür; yoksa küfre koşmak ve küfrü satın almak değildir. Çünkü bu iki hal, devamlı küfür esnasında yemden meydana gelen ve sonra nihayete eren geçici hâdiselerdir.

Âyetteki hitab,

- Ya Resûlallah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) mahsustur; onu teselli etme makamında en münasib olan da budur;

- ya da kâfirlere mühlet vermenin onlar için hayırlı olduğunu sanabilecek herkes içindir.

Buna göre, kâfirlerin akıbetlerinin kötü olduğu haberinin herkese yayılması kasdedilmiş olur.

B- "Onlara süre vermemiz ancak günahlarını artırmaları içindir."

Bu cümle, kâfirlere mühlet vermenin hikmetini açıklar. "Lâm" harfi, irâde içindir. (Yani Allah onlar için böyle irâde buyuruyor, demektir.)

Mûtezile'ye göre ise, bu "lâm", akıbet içindir. (Yani akıbetleri böyle olsun diye... Zira Mutezileye göre kul, kendi fiillerinin yaratıcısı olduğundan, İlâhî irâde sözkonusu değildir.)

"Innemâ" kelimesi, "ennemâ" olarak da okunmuştur. Buna göre mânâ şöyle olur:

"Kâfirler, onlara mühlet vermemizin, şu anda yaptıkları gibi günahları arttırmaları için olduğunu sanmasınlar; hayır, onlara mühlet vermemiz, eski taksiratlarını, tevbe edip îmâna gelmekle telâfi etmeleri içindir."

C- "Onlar için hor ve hakıir kılıcı bir azab vardır."

Kâfirlere mühlet verme kapsamında onları dünya lezzetlerinden ve zinetlerinden faydalandırma bulunduğu ve bu da onların güçlenmelerine ve ceberutî tavırlar sergilemelerine zemin hazırladığı için, onların azabı alçakta olarak vasıflandırılmıstır ki, cezaları hâllerine uygun bir ceza olsun.

Bu bölümü tek başına aç →

179. Âyetin Tefsiri

"Allah, mü'minleri içinde bulunduğunuz hâl üzere bırakacak değildir. Nihayet pisi temizden ayıracaktır. Allah, sizi gayba muttali kılacak da değildir. Velâkin Allah, Peygamberlerinden dilediğini seçer. Artık Allah'a ve Resulüne îmân edin. Eğer îmân ve ittika ederseniz o takdirde sizin için büyük bir ecir (mükâfat) vardır."

A- "Allah, mü'minleri bulunduğunuz hâl üzere bırakacak değildir."

Daha önce münafıkların âhiret azabı beyân edildikten sonra bu istinafı kelâm da, mü'minlere iyilik; münafıklara da, dünyada rezil rüsvay olmak cezasını va'detmektedir.

Burada mü'minlerden murad, ihlâslı mü'minlerdir.

1- "A'lâ mâ entüm aleyhi / üzerinde olduğunuz, bulunduğunuz" hitabı ise, bir görüşe göre ihlâslı olsun, münafık olsun, zahiren İslâm'ı tasdik eden cumhûr içindir. Onların içinde bulunduğu durumdan maksad da, ihlâslı mü'minlerle münafıkların karışık hâlde olmaları ve Islâmî hükümlerin icrasında eşit olmalarıdır. Zira iki fırka arasındaki ortaklık ancak bu durumdur.

2-

Diğer bir görüşe göre ise, bu hitab, kâfirler ve münafıklar içindir. İbn Abbâs, Dahhâk, Mukatil b. Süleyman, Kelbî ve diğer müfessırlerin çoğunun üzerinde birleştikleri bu görüşe göre, kâfirler kelimesi de münafıklar anlamında kullanılmış olmalıdır. Yoksa kâfirler ile mü'minler arasında hiçbir şekilde iştirak yoktur ki, onların birbirinden ayrılması sözkonusu olsun.

Onların içinde bulunduğu durumdan maksad, yukarıda belirtilen ortaklıktır. (Yani mü'minler ile münafıkların içice karışık hâlde bulunmaları ve Isiamî hükümler nazarında eşit olmalarıdır). Zira bu ortaklık, her iki fırkaya birden nisbet edilebildiği gibi, ayrı ayrı her birine de nisbet edilebilmektedir. Yoksa iştirak, kimilerinin dediği gibi küfür ve nifak değildir. Çünkü mü'minler küfür ve nifakta onlarla ortak değildir ki, o durumda bırakılmasınlar.

3- Bir başka görüşe göre de, bu hitab, yalnız mü'minler içindir.

Meanî (Belagat ilminin bir kolu) âlimlerinin çoğunun düşüncesine göre, nazımda hitabtan önce mü'minlerin zikri, hükmün illetini bildirmek içindir. (Yani onların o durumda bırakılmamalarının sebebi mü'min olmalarıdır.)

Onların içinde bulunduğu durumdan maksad, daha önce defalarca geçtiği gibidir. Ancak birinci görüş, hakikate en yakın olanıdır. Tahkik ehli tefsir âlimleri de, bunu benimsemişlerdir. Çünkü bu görüş, onların içinde bulunduğu durumdan, iki fırka arasındaki iştirak kastedildiği noktasında sarihtir.

Diğer iki görüş ise bundan uzaktır. Bunun aksi nasıl iddia edilebilir ki,

- münafıkların içinde bulunduğu durumdan anlaşılan, küfür ile nifak;

- mü'minlerin içinde bulunduğu durumdan anlaşılan da, îmân ile ıhlâstır. Aralarındaki müşterek vasıf bunlar değildir. Eğer müşterek vasıf anlaşılsa bile, ikisine nisbetle değil, fakat yalnız birine nisbetledir. Oysa ayrılmaya muhtaç olan müşterekiyet, ikisine birden nisbetle anlaşılan mûşterekıyettir.

B- "Nihayet pis (murdar, habıs)i, temizden ayıracaktır."

Bu cümle, zikredilen nefyin (bırakacak değildir, nefyinin) gayesini açıklar. Yani Allahü teâlâ, onları o ihtilat hâlinde bırakmayacak; fakat işleri takdir ve esbabı tertip buyuracak; sonunda da münafıkı mü'minden ayıracaktır.

Âyette, münafika murdar (habis), mü'mine de temiz (tayyib) denmesi, her birine lâyık olan vasfı tescil etmek ve onları birbirinden ayırmak hükmünün illetini bildirmek içindir.

Âyette, bundan önce mü'minlerin münafıklarla ihtilat hâlinde bırakılmayacakları ifâdesinden ilk akla gelen ayırma fiilinin onlara taallûku ve onların münafıklardan ayrılması olduğu hâlde, burada ayırma fiili, münafık demek olan murdarla ilgilidir. Çünkü iki fırka arasındaki ayırma, sadece münafıklar üzerinde tasarruf etmek, onları bir hâlden diğer farklı bir hale çevirmek suretiyle olacaktır. Mü'minler ise, ihlâsları artsa bile îmân ask üzerinde sabit kalacaklardır. Yoksa bu ayırma, münafıkları içinde bulundukları gizlenme hâlinde sabit bırakarak mü'minler üzerinde tasarruf ile onları bir hâlden diğer farklı bir hâle çevirmek suretiyle olacak değildir.

Bir de, bu şekildeki ayırmada, münafıklar için daha fazla vaîd (ceza va'dı) tekidi vardır. Nitekim:

" Allah, ifsat eden (müfsid) ile ıslah eden (muskh)i bilir." (Bakara 2/220) meâlindeki âyette de bu hakikate işaret edilir.

"Ma kânellâhü kyezera'l-mü'minîne / Allah, mü'minleri bırakacak değildir.." ibâresindeki "bırakmamak" fiili, münafıklara nisbet edilmemiştir. Çünkü bu fiilin nisbeti, önemsemeyi gerektirir. Akl-i sekme göre, bir şeyi bulunduğu hâlde bırakmamak ifâdesinden ilk akla gelen, onu, kendisine yakışmayan bir hâlde bırakmamaktır.

C- "Allah, sizi gayba muttak kılacak değildir."

Bu kelâm da, va'dedilen ayırmanın beyânına bir hazırlıktır. Burada İlâhî hitab, teşrif için ılılâsk mü'minlere tahsis edilmiştir.

Ç- "Velâkin Allah, Peygamberlerinden dilediğini seçer."

Bu kelâm da, ayırmanın vukuu keyfiyetine icmâk bir işarettir.

Âyetin her iki cümlesinde de ism-i celilin (Allah) zahir olarak zikredilmesi, mehabeti artirmak içindir.

Allahü teâlâ, ihlâslı mü'minleri münafıklarla karışık hâlde bırakacak değildir. O, münafıkları mü'minlerin arasından çıkarmak için bunun unsurlarını belirleyecektir. Ama Allahü teâlâ, bunu sizi, onların kalbindeki küfür ve nifaka muttali kılmak suretiyle değil fakat,

- Resulüne (sallallahü aleyhi ve sellem) vahyetmek;

- o da onların küfrünü, nifakını ve daha önceki âyetlerde geçen söz ve fiillerini haber vermek;

- böylece onları şahitler huzurunda rezil rüsvay etmek;

- sizi de, bu ortakların alçaklığından ve kötü komşuluğundan kurtarmak suretiyle yapacaktır.

"Ictibâ-yectebî / seçmek" fiilinin kullanılması, "Velâkinnellâhe yectebî min rusukhi men yeşâ' / Allah, Peygamberlerinden dilediğini seçer." buyrulmasi, bu gibi gaybî sırlara ıttıla ancak Allahü teâlâ'nın, pek yüce makamlar için lâyık gördüğü ve cumhûrun irşadı için yine onun içinden seçtiği kimselere mümkün olabilir.

"Min rusukhi men yeşâ' / Peygamberlerinden dilediğini" buyrulması da ictibânın (seçmenin) diğer Peygamberlere teşmil ve tamimi ise, Peygamber'in bu konudaki durumunun pek sağlam olduğunu, bunun aslının, peygamberler arasında câri olan sünnetullaha, ilâhî âdet ve geleneğe dayandığını göstermek içindir.

D- "Artık Allah'a ve Resulüne îmân edin."

1- Burada nazm-i kerîmin siyakı, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) e îmân olduğu hâlde, emir diğer peygamberleri kapsar biçimde geneldir. Bunun iki sebebi vardır:

a- Burhanî (delilli) yoldan îmân gereklidir.

b- Ve bu îmân, bütün enbiyaya şâmil olmakdır.

Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisinden önceki bütün Peygamberleri onaylamış, onlar da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) in nübüvvetinin sıhhatine şahadet etmişlerdir.

Burada emredilen, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) in getirdiği her şeye îmân etmektir. Binâenaleyh münafıkların hâllerine ilişkin olarak onun haber verdikleri öncekide buna dahildir. Nazm-i kerîmin mükemmeliyetine uygun olan izah da budur.

2- Bununla beraber bazı tefsir âlimlerine göre âyetin mânâsı şöyle de olabilir:

Allahü teâlâ, sizi münafıklarla karışık hâlde bırakmayacak; cihat gibi, Allah yolunda canları ve malları feda etmek gibi ancak ihlâsk mü'minlerin yerine getirebileceği ağır mükellefiyetlerle sizi sınayacak ve bunları sizin îmânınıza ölçü ve kalplerinizdeki sırlara şâhid kılacaktır. Sizler de bu suretle birbirinizin kalbinde neler saklı olduğunu istidlal yoluyla öğreneceksiniz. Yoksa, sizi kalblerdeki sırlara doğrudan doğruya vâkıf kılacak değildir. Çünkü bu türlü gayb bilgileri ancak Allahü teâlâ'ya mahsustur.

Ancak burada kasdedilen, o sırları vahiy yoluyla ortaya çıkarmaktır; yoksa sırları mükellefiyetler yüklemek suretiyle ortaya çıkarmak değildir.

3- Bundan hakikate daha yakın şu izah da vardır:

Daha önce kâfirlere Allahü teâlâ'nın şeriatı beyân edilmişti. Bu âyet-i kerîme ile de Allahü teâlâ'nın kâfirlere mühlet vermesinin hikmeti zikredilmiştir. Yani Allah (celle celâlühü), bu güne kadar bir ilâhî sırrın gereği olarak, ihlâsk mü'minleri münafıklarla bir arada karışık hâlde bıraktığı gibi onları ebediyen bu hâlde bırakmayacak, fakat münafıkları onlardan ayıracaktır. İşte bundan dolayıdır ki, Uhud günü Allah (celle celâlühü) onları ihlâsk mü'minlerden ayırdı. Nitekim Allahü teâlâ o gün kâfirlerin kuvvetine engel olmadı; sonunda kâfirlere kısmî bir galibiyet gösterdi; böylece kalbinde hastalık bulunan münafıklar, içlerindeki pislikleri açığa vurdular ve şâhidlerin huzurunda rezil rüsvay oldular.

Bir görüşe göre ise, kâfirler:

"- Eğer Muhammed dâvasında doğru ise, bizim içimizdeki gerçek mü'minlerle kâfirleri bildirsin !" dediler.

İşte bunun üzerine bu âyet nazil oldu.

E- "Eğer îmân ve ittika ederseniz o takdirde sizin için büyük bir ecir (mükâfat) vardır."

Eğer bu zikredilenlere hakkıyla îmân ederseniz ve Allahü teâlâ'nın haklarına saygısızlıktan ya da nifaktan sakınırsanız, o takdirde bu îmân ve takvaya karşılık sizin için mâhiyetini kavrayamayacağmız kadar büyük bir mükâfat vardır.

Bu bölümü tek başına aç →

180. Âyetin Tefsiri

"Allah'ın fadlından verdiklerinde cimrilik edenler sanmasınlar ki o, kendileri için hayırlıdır. Hayır o, onlar için serdir. Cimrilik ettikleri şey, kıyamet günü boyunlarına geçirilecektir. Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır."

A- "Allah'ın fadlından verdiklerinde cimrilik edenler sanmasınlar kı o, kendileri için hayırlıdır."

Burada cimriliğin hâli, akıbetinin vahameti ve cimrilerin, buhulün kendileri için hayırlı olduğunu sanmalarında yanıldıkları beyân edilmektedir. Nitekim bundan önce (âyet: 178) kâfirlere verilen mühletin de onların hayrına olmadığı beyân edilmişti.

Onların cimrilik ettikleri malların, Allahü teâlâ'nın lütuf ve kereminden kendilerine verildiğinin belirtilmesi, davranışlarının kötülüğünü ziyadesiyle ifâde etmek içindir. Çünkü bu malların Allah'ın (celle celâlühü) onlara lütuf ve keremi olması, Allah yolunda infakını gerektirk. Nitekim diğer bîr âyette de meâlen şöyle buyrulur:

"Allah'a ve Resulüne îmân edin; sizi üzerinde tasarrufa yetkili kıldığı mallardan da infak edin." (Haclîd 57/7)

Bir kırâete göre, "velâ yahsebenne / sanmasınlar" fiili "Velâ tahsebenne / sanma" şeklinde hitab kipi ile de okunmuştur. O zaman anlam, şöyle olur:

"- Ey Resûlüm, Allah'ın fadlından verdiklerinde cimrilik yapanlar sanma ki yaptıkları bu cimrilik onların hayrınadır !

B- "Hayır o, onlar için serdir."

O cimriliğin hayır olmadığından şer olduğu anlaşıldığı hâlde, sarahatle bunun şer olduğunun belirtilmesi, mübalağa içindir.

C- "Cimrilik ettikleri şey, kıyamet günü boyunlarına geçirilecektir."

Bu kelâm da, cimriliğin şer olmasının keyfiyetini beyân eder. Yani onların dünyada cimrilik yaptıkları zekâtın vebali, kıyamet günü bir yılan olarak boyunlarına geçirilecek ve bu yılan, tepelerinden ayaklarına kadar her taraflarını sokacak, tepelerini delecek ve:

"- Ben, cimrilik yaptığın malınım" diyecek.

D- "Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır."

Gök ve yer sâkinlerinin sâhib oldukları her şeyin tek ve gerçek vârisi Allahü teâlâ'dır; hiç kimsenin ne müstakil, ne de iştirak hâlinde bu mirasta hakkı yoktur. O hâlde onlara ne oluyor ki,

1- Allahü teâlâ'nın mülkünde cimrilik yapıyorlar ve o malları Allah yolunda infak etmiyorlar ?

2- Onların cimrilik yapıp Allah yolunda harcamadıkları mallara, kendileri helâk olduklarında Allahü teâlâ vâris ve binnetice malları da kendileri için devamlı bir hasret ve nedamet kaynağı olacaktır.

E- "Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır."

Allahü teâlâ, sizin nifaktan kaçınıp cimrilik yaptığınızdan tamamen haberdardır. Binâenaleyh bundan dolayı sizi cezalandıracaktır.

Burada zamir makamında isrn-i celilin (Allah) zahir olarak zikredilmesi, mehabeti artırmak içindir. Gıyabî ifâdeden bitabı ifâdeye geçilmesi "yaptıklarından" değil de "bima ta'melûne / yaptıklarınızdan" denmesi, ceza vaîdindeki mübalağayı ifâde ve Rahman'ın gazabının şiddetini zımnen bildirmek içindir.

Bu bölümü tek başına aç →

181. Âyetin Tefsiri

"Andolsun ki Allah, onların sözlerini işitti. Demişlerdi ki: "- Şühesiz Allah fakıîrdir; biz ise zenginiz!"

Onların söylediklerini ve Peygamberleri haksız yere katlettiklerini yazacağız ve diyeceğiz ki:

"- Haydi tadın ateş azabını!"

A- "Andolsun ki Allah, onların sözlerini işitti. Demişlerdi ki (Kaalû):

"- Allah, fakıîrdir ; biz ise zenginiz."

" Kim Allah'a güzel bir borç verecek?.." (Bakara 2/245) âyet-i kerîmesinin nazil olduğunu duyan Yahudiler bu sözleri sarfetmişlerdi.

Rivâyet olunuyor ki, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Benî Kaynuka Yahudîlerinc Ebûbekir (radıyallahü anh) ile bir mektup gönderdi. Bu mektupta onları İslâm'a, namaz kılmaya, zekât vermeye ve karz-ı hasen (faizsiz, menfaatsiz) borç vermeye davet etti. Bu daveti duyan Yahudi âlimi Fenhas:

"Gerçekten Allah fakirmiş ki, bizden borç istiyor / İnnallâhe fakıîrun hattâ seelena'l-karda " dedi.

Bunun üzerine Ebûbekir (radıyallahü anh) onun suratına bir tokat indirdi ve:

"- Bizimle sizin, aranızda bir muahede olmasaydı, muhakkak senin boynunu vururdum / Levlellezî beynena ve beyneküm mine'l-ahdi ledarabtü u'nukıke! " dedi.

Fenhas da, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) a gelip Ebûbekir'i (radıyallahü anh) şikâyet ve söylediklerim inkâr etti. İşte bunun üzerine bu âyet nazil oldu.

Bu rivâyete göre, söyleyen bir kişi (Fenhas) olduğu hâlde âyette çoğul kipinin kullanılması, orada hazır bulunan diğer Yahudilerin de onun sözüne rızâ gösterdikleri içindir.

Elbette o Yah udinin söylediği söz, Allahü teâlâ'ya gizli kalmadı ve ona yeterli bir azap hazırladı. O sözün Allahü teâlâ tarafından işitildiğinin belirtilmesi, bize şunu anlatır:

Bu söz o kadar şeni ve çirkindir ki, bu tür çirkin sözlerin sahiplen onun hiç kimse tarafından duyulmasını istemezler. Âyette yeminle yapılan tekid, tehdidde teşdid ve ceza vaîdinde mübalâğa içindir.

B- "Onların söylediklerini ve Peygamberleri haksız yere katlettiklerim yazacağız."

Onların söylediklerini, o büyük şenaati;

- hafaza meleklerinin sahifeler (sahâif) ine yazacağız;

- ya da onların söylediklerini ilmimizde muhafaza edeceğiz, tesbit edeceğiz;

- onu asla unutmayacağız ve ihmal etmeyeceğiz. Tıpkı yazılan bir şeyin sabit kalması gibi.

"Senektübü / yazacağız" fiilinin başındaki gelecek mânâsını veren "sin veya s harfi "ayni zamanda tekid ifâde eder. Yani o söyledikleri sözün yazımı ve isbatı Bizim nazarımızdan asla kaçmayacaktır. Çünkü:

- bu son derece ağır ve korkunç bir sözdür;

- bu söz, hem Allahü teâlâ'yı inkârdır, hem de Kur’ân-ı Azîm ve Resûl-i Kerîm ile istihzadır.

İşte bundan dolayıdır ki, buna atıf olarak "ve Peygamberleri haksız yere katlettikleri" buyrulmuştur. Bu ifâde iki günahın, büyüklükte kardeş olduklarını, bunun ilk cürümleri olmadığını, evvehyatları bulunduğunu ve Peygamberleri öldürmeye cür'et edenlerin bu gibi büyük cürümleri işlemelerinin yadırganamıyacağını belirtir. Onların Peygamberleri öldürmelerinden maksad, Peygamberleri öldüren atalarının bu fiillerine rızâ göstermeleridir. Peygamberleri haksız yere öldürmeleri, bu cinayetlerin hakikatte haksız olduğu gibi, kendi inançlarına göre de haksız olduğunu bildirir.

C- "Ve diyeceğiz ki :

"- Haydi tadın ateş azabını !"

Biz, onların söylediklerini dünyada yazdıktan sonra âhirette de onlara:

"Sız dünyada Müslümanlara üzüntü ve keder (gussa- gusas) tattırdığınız gibi, şimdi siz de şu yakıcı azabı tadın / Zuukuu'l-a'zabe'l-muhııka kema ezaktümü'l-Müslimîne'l-ğusas!" diyeceğiz.

Bu İlâhî ifâde, onların feci akıbetini apaçık anlatır.

Bu bölümü tek başına aç →

182. Âyetin Tefsiri

"İşte bu ellerinizle takdim, ettiklerinizdir. Allah, kullar için asla zulmedici değildir."

O büyük ve korkunç azab, Peygamberleri haksız yere öldürmeniz, o büyük sözü söylemeniz ve diğer günahlarınız sebebiyledir.

Nefis yerine ellerin zikredilmesinin sebebi insanın, fiillerinin çoğunu elleriyle yapmasındandır.

Son cümle arızî (itîrazî) olup mâkabknin mefhûmunu açıklamaktadır. Yani zaten Allahü teâlâ, kullar günah işlemeden onlara azap edecek değilıdır.

Ehl-i Sünnet itikadına göre, Allahü teâlâ' (bütün yaratıkların mutlak mutasarrıfı olmasından dolayı) günahsız bile olsa da kullarına azab edebilir. Bu, büyük zulüm olmak şöyle dursun zulüm de sayılmaz. Bunun aksinin ifâde edilmesi Allahü teâlâ'nın zulümden son derece münezzeh olduğunu beyân etmek içindir. Nitekim sevapların mükâfatlarının verilmemesi de, sevapların zayi edilmesi olarak ifâde edilmektedir. Oysa sevaplar, zorunlu olarak mükâfat gerektirmez. Mükâfat verilmemesi de, amellerin zayi edilmiş olması anlamına gelmez.

Mübalağa kipi ile "zallam" (çokça zulmedici) kelimesinin kullanılması, günahsız olarak azap etmenin ağır bir zulüm olduğunu bildirmek suretiyle Allahü teâlâ'yı tenzih anlamını tekid içindir.

Bir görüşe göre de, zallam mübalağa kipinin kullanılması, kullar kelimesinin çoğul mânâsına riâyet içindir. Nitekim "filan adam kölesi için zalimdir" ve "filan adam köleleri için zallam"dır; denir. Yani bu mübalağa, keyfiyet, için değil, kemiyet içindir.

Bu bölümü tek başına aç →

183. Âyetin Tefsiri

"Onlar şöyle demişlerdi:

"- Allah, bize ahid verdi; bize ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe biz hiçbir Resule îmân etmeyeceğiz."

(Resûlüm) de ki:

"- Benden önce de size beyyineler (açık mucizeler) ve o dediğiniz şeyle Peygamberler gelmişti. Sözlerinizde sâdıklar iseniz neden onları katlettiniz?"

A- "Onlar şöyle demişlerdi (Ellezîne kaalû):

"- Allah, bize ahid verdi ; bize ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe biz hiçbir Resule îmân etmeyeceğiz."

Bunu söyleyenler, Kâ'b b. Eşref, Mâlik b. Sayfî, Huyey b. Ahtab, Fenhas b. Âzûrâ ve Vehb b. Yalıuzâ adlarındaki Yahudi âlimleri idi. Bunlar, Benî İsrail Peygamberlerinde görüldüğü gibi, Tevrat'da da kendilerine böyle emredildiğini söylediler. Nitekim İsrail kavmi içinde bir kurban sunuluyordu ve Peygamberleri de ayağa kalkıp duâ ediyordu. İşte o anda gökten bir ateş inip o kurbanı yiyordu, yani onu yakıp kül hâline getiriyordu.

İşte bu, o Yahudi âlimlerinin iftira ve bâtıl iddiâlarındandır. Zira o devirde ateşin kurbanı yakması, bir mucize olduğu için imânı gerektiriyordu. Bu itibârla o hâdise ile diğer mucizeler arasında bir fark yoktur. O hâlde niçin îman etmediler.?

B- "(Resûlüm) de ki (Kul):

"- Benden önce de size beyyineler (açık mucizeler) ve o dediğiniz şeyle Peygamberler gelmişti. Sözlerinizde sâdıklar iseniz neden onları katlettiniz ?"

Ey Resûlüm! Sen de onları hüccetle susturmak ve yalanlarını ortaya koymak üzere onlara de ki:

"- Benden önce de size nice Peygamberler, apaçık beyyineler ve dediğiniz gibi ateşin yediği kurban mucizesi getirmişlerdi. O hâlde sizin istediğiniz mucizeyi getiren Peygambere îmân edeceğiniz sözünde doğru iseniz, Zekeriyya, Yahya ve diğer peygamberler (aleyhisselâm), sizin istediğiniz mucizenin yanı sıra birçok mucizeler getirdiler. Öyleyse niçin onlara îmân etmediniz; hattâ onları katle cür'et ettiniz?"

Bu bölümü tek başına aç →

184. Âyetin Tefsiri

"(Resûlüm) eğer onlar seni tekzib ederlerse (üzülme) ! Senden önce de Peygamberler tekzib edildi. Onlar beyyineler, kutsal sayfalar (zebur- zübür) ve aydınlatıcı (münîr) bir Kitab getirmişlerdi."

Bu âyet-i kerîmede açıkça görüldüğü gibi Resûlüllah, teselli edilmektedir.

"Eğer onlar seni tekzib ederlerse (üzülme)!" cümlesi, mukadder şart cevabının illetidir. Bunun anlamı şudur:

"- Resûlüm, eğer seni yalanlıyorlarsa, üzülme; çünkü senden önce o açık mucizeleri getiren peygamberleri de yalanlanmışlardı."

"Zebur" kelimesi, aslında güzelleştirilmiş şey demektir. Buradaki anlamı, içinde bir çok hüküm bulunan kitabtır.

Diğer bir görüşe göre ise zebur, menetmek fakat burada öğütler ve zecirler (zorlamalar) anlamındadır.

"el-Kitabi'l-münîr / Aydınlatıcı Kitab", bir görüşe göre, Tevrat, İncil ve Zebur'dur.

el-Kitabın, Kur’ân örfünde, tazammun ettiği mânâ, şeriat ve bir takım hükümleri içeren sahıfelerdir. İşte bundan dolayıdır ki, Kur’ân-ı Kerîm'in birçok yerinde "el-kitab" ve "el-hikmet" eş anlamlı olarak kullanılır.

Bu bölümü tek başına aç →

185. Âyetin Tefsiri

"Her nefis ölümü tadacaktır. Ve hiç şüphesiz kıyamet günü size ecirleriniz tamamiyle ödenecektir. Kim ateşten uzaklaştırılır ve cennete sokulursa o, kesinlikle kurtulmuştur. Dünya hayâtı geçici bir aldanmadan başka bir şey değildir."

A- "Her nefis ölümü tadacaktır."

Bu kelâm, hakkı tasdik edenler için mükâfat va'dı, tekzib edenler için de azab vaididir.

B- "Ve hiç şüphesiz kıyamet günü size ecirleriniz tamamiyle ödenecektir "

Mezarlarınızdan kalkacağınız gün amellerinizin karşılığı elbette tastamam size ödenecektir. "Veffa- yüveffi" kökünden gelen "tüveffûne / size tam olarak ödenir" fiilinin de işaret ettiği gibi, ecirlerin bir kısmı kıyametten önce kendilerine ulaşacaktır. Nitekim Peygamber bir hadisinde buyuruyor ki:

"Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe, ya da ateş çukurlarından bir çukurdur."

C- "Kim ateşten uzaldaştırılır ve cennete sokulursa o, kesinlikle kurtulmuştur."

O gün kim ateşten uzaldaştırılırsa kurtulmuş (fevz ü necat bulmuş) muradına ermiş olur.

Rivâyet olunduğuna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

"Bir kimse, ateşten uzaklaştırılıp cennete idhal edilmek istiyorsa, ölüm kendisine gelinceye kadar, Allah'a ve âhiret gününe olan îmânı devam etmek ve kendisine karşı yapılmasını arzu ettiği şeyleri insanlara karşı yapmayı sürdürmelidir / Men ehabbe en yüzahziha a'ni'n-nâri ve yüdhale'l-cennete feltüdrikhü meniyyetühu vehüve yü'min billahi ve'l-yevmi'l-âhıiri ve ye'tı ıla'n-nâsi bima yehubbü en yü'tâ ileyhi."

Ç- "Dünya hayâtı geçici bir aldanmadan başka bir şey değildir."

Dünya hayâtı, bir alım-satımda müşterinin aldatıldığı metaa benzetilmiştir. Bu, dünya hayâtını âhiret hayâtına tercih edenler içindir. Oysa dünya hayâtı, âhıret hayâtını kazanmaya çalışanlar için, matluba ulaşmaya yarayan iyi bir vâsıtadır.

Bu bölümü tek başına aç →

186. Âyetin Tefsiri

"Andolsun ki hem mallarınızda hem de canlarınızda muhakkak imtihana çekileceksiniz. Andolsun ki sizden önce kendilerine Kitab verilenlerden ve müşriklerden bir çok ezâ verici sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız işte bu, şüphesiz işlerin en değerlisidır."

A- "Andolsun ki hem mallarınızda hem de canlarınızda muhakkak imtihana çekileceksiniz."

Bundan önce, kâfirlerden vaki olan üzücü hâdiselerden dolayı Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) teselli edilmişti. Şimdi burada da, Resûlüllah ile mü'minler, ileride kâfirlerden görecekleri üzücü muameleler için önceden teselli ediliyorlar ki ileride olabilecek sıkıntılara kendilerini akştırsınlar, onları karşılamaya hazırlıklı olsunlar ve vuku bulduklarında onları sabır ve sebat ile karşılasınlar. Çünkü korkunç hâdiselerin aniden saldırması, vasıflı erlerin bile ayaklarını kaydırır. Üzücü hâdiselere hazırlıklı olmak ise, onların tesirini azaltır.

"Ibtilâ", imtihan, sınam, deneme anlamındadır. Bu mânâ, elbette ancak işlerin akıbetlerini bilmeyenler için düşünülebilir. Alîm (her şeyi bilen) ve Habîr (her şeyden haberdar olan) Allahü teâlâ hakkında ise mecazî anlamda kullanılmaktadır.

"- Allah'a yemin olsun ki siz, imtihana çekilen bir kimse gibi muameleye tâbi tutulacaksınız ki bu suretle hakta ve güzel amellerde sebatınız ortaya çıksın."

Bu tekidin faydası:

- ya hâdiselerin tesirini azaltmak,

- ya da o hâdiselere hazırlıklı olmaya ziyadesiyle teşvik etmektir.

Maldaki imtihan, onun yok olmasına sebep olan çeşitli âfetlerdir. Malın her hangi bir hayır yolunda infakının, harcanmasının, imtihan konusunda düşünülmesi uygun değildir. Çünkü o, malı telef etmek değil, fakat kat kat artırmaktır.

Canlardaki imtihan da, öldürülmek, esir alınmak ve başa gelen çeşitli meşakkatler, korkulu haller ve sıkıntılardır.

Âyette önce mal zikredilmiştir. Çünkü malın yok olması, daha çok vakıî olmaktadır.

B- "Andolsun ki Sizden önce kendilerine Kitab verilenlerden ve müşriklerden bir çok eza verici sözler işiteceksiniz."

"Min kabkküm / Sizden önce", size Kur’ân verilmeden önce demektir, Kendilerine Kitab verilenler de Yahudilerle Hıristiyanlardır. Bu şekilde ifâde edilmeleri, onların ayrılığının ana sebebini zımnen bildirmek ve onlardan işittikleri ağır sözlerin bir kısmının, kendi bâtıl iddialarına göre kitablarına müstenid olduğunu bekitmek içindir. Nitekim:

"Allah bize ahid verdi; bize ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe biz hiçbir Resule îmân etmeyeceğiz." (Al-ı Imrân 3/183)

Mealdeki âyet de buna delildir.

Âyette sarahaten "min kabliküm / sizden önce" buyrulması, onların düşmanlık ve hakka muhalefet sebebini zımnen bildirmek ve ana sebebi takviye etmek içindir. Çünkü onların kıtablarının daha önce nazil olması, kendilerince ona bağlı kalmalarını gerktirmektedir.

Siz Yahudilerden, Hıristiyanlardan ve müşriklerden:

-bu hak dini ve şer-i şerif hükümlerini tenkid ve kötüleme;

-inanmak isteyenlere engel olma;

-inanmış olanları yanılgıya düşme ile suçlama gibi bir çok gerçek dışı söylem ve eylemler;

Kâ'b b. Eşref ve benzerlerinden de,

-mü'minleri yerme (hicvetme),

-müşrikleri Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) a karşı kışkırtma gibi hayırsız, zararlı ve ağır sözler mutlaka görecek ve işiteceksiniz.

C- "Eğer sabreder ve sakınırsanız işte bu, şüphesiz işlerin en değerlısidir."

Eğer o sıkıntılar ve belâlar geldiklerinde:

- onları güzelce karşılarsanız,

- onlara sabırla katlanırsanız,

- mâsiva (Allah'dan başka her şey) dan yüz çevirip kendinizi tamamiyle Allah'a verirseniz,

- öyle ki sizin için sevdiklerinize ulaşmakla sevmediklerinizle karşılaşmak arasında fark olmazsa;

işte sabır ve takva ile eriştiğiniz bu yüksek mertebe, herkesin azmetmesi gereken en değerli iştir. Çünkü meziyet ve şerefin kemâli bundadır.

Bu sabır ve takva, Allahü teâlâ'nın azmettirdiği, emir buyurduğu, önem verdiği bir iştir.

Hulâsa, yukarıda zikredilenler, Allahü teâlâ'nın azimlerinden olup onlara sabır göstermeniz ve muhalif hareketlerden sakınmanız gerekir.

"Fe inne zâkke min a'zmii-umûr / işte bu, şüphesiz işlerin azmedilenidir" cümlesi, aslında şart cevabının illeti olup cevabın yerine geçmiştir.

Bunun anlamı şudur:

-Sabır ve takva gösterirseniz sizin için bu daha hayırlıdır; -Bu söylenenleri yapın;

-Bu söylenenleri yaparsanız güzel yapmış ve isabet etmiş olursunuz. Çünkü bu, şüphesiz işlerin en değerlisidir.

"Fe inne zâkke / işte bu" işareti., muhatapların sabır ve takvasını gösteriyor da olabilir. Bu takdirde cümle, şartın cevabi olur.

Sabır ve takva emrinin şart şeklinde ifâde edilmesi (eğer sabrederseniz...), Allahü teâlâ'nın kullarına olan büyük lütfunun apaçık ifadesidir.

Bu bölümü tek başına aç →

187. Âyetin Tefsiri

"Hani Allah, kendilerine Kitab verilenlerden mîsak (kesin söz) almıştı:

"- Onu muhakkak insanlara açıklayacaksınız ve ondan hiçbir şeyi saklamayacaksınız."

Onlar ise onu arkalarına attılar ve az bir bedel (semen-i kalîl) karşılığında dünyalıklar iştira ettiler. Satın aldıkları şey ne kötü!"

A- "Hanı Allah, kendilerine Kitab verilenlerden misak almıştı :

"- Onu muhakkak insanlara açıklayacaksınız ve ondan hiçbir şeyi saklamayacaksınız."

Bu istinafı kelâm, kendilerine kitab verilenlerin mü'minlere yaptıkları bazı eziyetleri beyân etmek üzere zikredilmiştir. Bu da onların, kendi kitablarında yazılı hakikatleri gizlemeleri, Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) in nübüvvetini gösteren delil ve belgeleri ketmetmeleridir.

Bu âyetin başında yalnız peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) e mahsus olan emir fiili mukadderdir. Bundan önceki hitab, hem Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) e, hem de mü'minlere şâmil iken, burada hitab, umumdan tecrid ile yalnız Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) e tevcih edilmiştir. Çünkü bu emrin konusu, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) e mahsus vazifelerdendir.

Âyetin başında mukadder olan hatırlatma emrinin, bizzat ınaksûd olan hâdiselere değil de, vakte tevcih edilmesi "Ve iz.. / hani, hatırla o zamanı ki.." buyrulması, anlatma gereğini kuvvetle ifâde etmek içindir. Nitekim Bakara 2/30. âyetin tefsirinde izahı geçti. Bu, şu demektir:

"- Ey Resûlüm! Hatırla o zamanı ki, Allahü teâlâ, kendilerine Kitab verilen Yahudi ve Hıristiyanlardan kesin söz almıştı. O kitabın içindeki bütün hükümleri, gelecekle ilgili, haberleri ve ezcümle Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) ile ilgili haberleri -ki bu anlatımdan asıl maksat da odur- mutlaka insanlara açıklayacaksınız ve onu gizlemeyeceksiniz!"

Yahudi ve Hıristiyanların, kendilerine Kitab verilenler olarak tavsif edilmeleri hâllerini daha fazla takbih içindir.

Açıklama emrinden sonra gizlememe nehyinin olması;

- ya emredilen şeyin gerekliliğini kuvvetlendirmek içindir;

- ya da emredilen açıklamadan maksad, Peygamberimiz'in nübüvvetini bildiren âyetlerin anlatılmasıdır.

- Nehyedilen gizlemeden maksat da, bâtıl teviller ve haksız şüpheler ortaya atmaktır.

B- "Onlar ise onu arkalarına attılar..."

Onlar, çeşitli tekidlerle kendilerinden alınmış olan kesin sözü arkalarına ativerdiler; onu hiç gözetmediler ve ona asla iltifat etmediler. Bilindıği gibi bir seyi arkaya atmak, onu hiç önemsememek ve ondan tamamaıyla yüz çevirmek anlamında temsilî bir ifâdedir. Nasıl ki, bir şeyi göz önüne almak da, ona son derece ligi göstermek demektir.

Bu ilâhî kelâm, bize şu hakikati açıkça bildirir:

1- Din alimlerinin hakkı açıklamaları ve kendilerine lütfedilmiş ilmi herkese anlatmaları kesin vazifeleridir.

2- Bu bilgileri dinen geçersiz her hangi bir gaye veya bu geçici dünyanın her hangi bir menfaati için gizlemeleri haramdır.

3- Rivâyete göre Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

"Bir kimse, ilmi ehlinden gizlerse, ateşten bir gemle gemlenir / Men keteme ilmen a'n ehlihı ülcemü bilecami min-nâr."

Rivâyete göre Tabiînden Tavus, Vehb b. Münebbih'e şöyle demiştir:

"- Ben öyle görüyorum kı, Allahü teâlâ, bu kitablar yüzünden sana azab edecektir. Vallahi, sen peygamber bile olsaydın, şimdi yaptığın gibi ilmi gizlersen, bana göre Allah şüphesiz sana azab eder."

Yine rivâyete göre Tabiînden Muhammed b. Kâ'b el-Kurazr de şöyle demiştir:

"- Ulemâdan hiçbirine, bildiğim söylemeyip sükût etmesi helâl değildir. Yine bir cahilin bilmediklerini sormayıp sükût etmesi de kendisine helâl değildir."

Rivâyete göre Ali (radıyallahü anh) şöyle demiştir:

"- İlim ehli bildiklerini öğretmezlerse, Allah cehil ehlini değil, ilim ehlinı sorumlu tutar."

C- "...Ve az bir bedel (semen-i kalil) karşılığında dünyalıklar iştira ettiler."

Onlar, açıklamakla emr ve gizlemekten nehyolundukları o kitab ile pek değersiz dünyalıklar, dünyevî imkânlar ve arzular satın aldılar.

Asıl maksad, onların, Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) in nübüvvetinin delillerinı ihtiva eden kitabın bir kısmını gizlemeleri olduğu hâlde, kitabın bütünüyle dünyalık satın aldıkları ifâde edikiliştir. Çünkü bu, kitabın tamamını gizlemekten farklı değildir. Zira o kitab ancak bununla tamam olmaktadır. Nitekim namazın bazı rükünlerini terk etmek, namazın tamamını terketmek olur yahut o kitabın bir kısmını gizlemek, tamamını gizlemek gibidir. İkisi de aynı derecede şenidir ve ilâhî azabı mûcibtir. Nitekim bir âyette meâien şöyle buyurulur:

"Ey Resûlüm! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O'nun risaletini yerine getirmemiş olursun." (Mâide 5/67)

Bu âyette iştira etmek, satın almak, istiare yoluyla, hakikatleri gizlemeyi dünya metaına değişmek yerinde kullanılmıştır. Yani emrolundukları şeyi terk ettiler ve ona bedel olarak, dünya meramdan ve geçici zevklerinden pek önemsiz şeyler aldılar.

Bu muamelenin,

- muavaza akdi (alım-satım gibi karşılıklı ivaz öngürülen bir akid) olarak özellikle de iştira (satın alma) ile tasvir edilmesi (ki satın almada, alınan şeye rağbet, satılan şeyden de yüz çevirme anlamı vardır);

- akdin esaslı bir unsuru olan satın alınan şeye de semen denmesi (ki aslında semen, mebiin bedelidir);

- Kitabın yerini tutan "bihi" zamirine "b" harfinin dahil olması;

bu İlâhî kelâmın edebî mükemmeliyetini ve onların hâllerinin de son derece şenî ve çirkin olduğunu gösterir.

Zira onlar, değersiz olan şeyi, değeri son derece yüksek olan şeye tercih etmişler ve işi de tersine çevirip asıl maksadı vesile, vesileyi de maksad yapmışlardır. Bu eşsiz edebî ifâde ve mükemmeliyet, Kur’ân'ın yüce şânının ve yüksek edebiyatının bariz bir göstergesidir.

Ç- "Satın aldıkları şey ne kötü !"

Onların satın aldıkları bedel, ne de kötü bir şeydir!

Bu bölümü tek başına aç →

188. Âyetin Tefsiri

"O getirdikleriyle sevinen ve yapmadıkları ile övülmeyi sevenleri (kurtulacaktır) sanma! Onların azabtan kurtulacaklarını da sanma! Onlar için can yakıcı bir azab vardır."

A- "O getirdikleriyle sevinen ve yapmadıkları ile övülmeyi sevenleri (kurtulacaktır) sanma."

Bu hitab Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yahut hitaba ehil olan herkes içindir.

Ubeyy b. Kâ'b kıraetıne göre, âyetteki "etev" kelimesf'fealû / ettiler" şeklinde okunmuştur. Bu da, kelimenin (geldiler değil) "ettiler" anlamında olduğuna delâlet eder.

Bir kıra ete göre de, anılan kelime "âtev / verdiler, bir diğer kırâete göre de "ütû / verildiler" olarak okunmuştur. Bu takdirde anlam:

"Sanma ki, kendilerine Tevrat'tan verilen bilgilere sevinenler..." olur.

İbn Abbâs (radıyallahü anh) diyor ki:

"Bunlar bir takım Yahudîlerdi ki, Tevrat'ı tahrif etmişler, buna sevinmişler ve üstelik diyanet ve faziletle vasfedilmek istemişlerdi / Hümü'l-yahûdü harafû't-tevrate ve ferihû bizâkke ve ühıibbû en yüvessafû bi'd-dıyâneti ve'l-fadl)"

Rivâyet olunuyor ki, Resûlüllah Tevrat'ta bulunan bir şeyi Yahudilere sormuş, onlar ise hakkı gizlemişler, onun yerine gerçek olmayan bir bilgi vermişler, bir de sûret-i haktan görünüp övülmelerini istemişler, yaptıklarına da sevinmişlerdi.

Bir kavle göre de, Yahudiler:

- Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) in nübüvvetini açıkça bildiren Tevrat âyetlerini gizlediklerine sevinmişler ve

- İbrâhîm (aleyhisselâm) dinine bağlı olmakla övülmelerini istemişlerdi.

Bu anlatılanlar, ya sözü geçen Yahudîlerdir, ya da onların ileri gelenleridir. Bundan önce Yahudilerin yaptıkları çirkin hareketler açıklandıktan sonra bu cümlede de, onların mûcib olduğu uhrevî azab dile getirilmekte ve buna ilâve olarak yine onların bazı kötülüklerine işaret edilmektedir.

- Onlar, o çirkin davranışlarında ısrar etmişler;

- yaptıklarına sevinmişler;

- kendilerinde bulunmayan güzel vasıflarla övülmek istemişlerdir.

Bu cümlenin ifâde tarzı, onların bu çirkin sıfatlarla şöhret bulduklarını zımnen bildirir niteliktedir.

Bir görüşe göre de bu âyette anlatılanlar, savaşa katılmayan ve sonra,

"- Biz maslahatı, bu savaşa katılmamakta bulduk." diye özür dileyip bununla övülmek isteyen bir kavim idi.

Son bir görüşe göre ise bunlar, bütün münafıklardır. Âyetin bütününe "ve yuhiibbûne en yuhmedû bima lem yef a'lû / ve yapmadıkları ile övülmeyi sevenler..." cümlesine en uygun düşen mânâ da budur.

Çünkü münafıklar:

- kalben küfre bağlı oldukları hâlde görünüşte mü'min olduklarına sevinmek;

- gerçek îmândan uzak oldukları hâlde Müslümanlar nezdınde îmânla vasıflandırılmalarını istemek;

- mü'minlerin en büyük düşmanları oldukları hâlde onlara muhabbet göstermekle meşhur idiler.

Şu hâlde âyette kastedilenler, Yahudilerden daha önce zikredilenlerden belli bir cemaat ıdı. Münafıkların çoğu da zaten Yahudilerden idi.

Bununla beraber en iyi tefsir bu âyete,

- bir iyilik yapıp da buna, gurura kapılırcasına sevinen;

- kendilerinde bulunmayan faziletlerle övülmeyi isteyen ve

- öncekide yukarda bahsi geçen insanları da kapsayan genel bir anlam vermektir.

B- "Onların azabtan kurtulacaklarını da sanma !"

Âyetteki ikinci "felâ tahsebenne — sanma" fiili, birincinin tekididir. Bu ıkı fiil de, bir kırâete göre, çoğul kipi ile okunmuştur. Buna göre hitap mü'minleri kapsar.

Yine, anılan iki fiil, bir kırâete göre gaybet kipi ile de okunmuştur. Buna göre,

"- Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) sanmasın; "

"- ya da sanması akla gelen herkes sanmasın!" demek olur.

Âyette, va'dedilen cezadan önce o cezadan kurtulmayı sanmanın nehyedilmesi, o münafıkların zayıf görüşlerinin bâtıl olduğuna dikkat çekmek ve boş umutlarını kesmek içindir. Nitekim onlar, yaptıkları iki yüzlülükle:

- hem dünyevî muahezeden kurtulduklarını,

- hem de âhiret azabından da kurtulacaklarını iddia ediyorlardı. Sevinmeleri de bundan dolayı idi.

Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) in söz konusu zandan nehyedilmesi, onların zanlarına tarizdir; yoksa Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ka böyle sanmasının muhtemel olduğu için değildir.

C- "Onlar için can yakıcı bir azab vardır."

Bundan, önce onların mutlak olarak azabtan kurtulamayacaklarına işaret edildikten sonra bu cümle ile de, onlar için, müddeti ve şiddeti nihayetsiz özel bir azab olduğu belirtilmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

189. Âyetin Tefsiri

"Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Allah, her şeye kaadirdir."

A- "Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır."

Göklerle yerin ve bu ikisinde bulunan bütün varlıkların kaahir sultanı yalnız Allahü teâlâ'dır. O, icad ile idam, ihya ile ımâte, ta'zib ile mükâfatlandırma itibariyle varlık alanında dilediği gibi tasarruf eder. Bu tasarrufta başkasının hiçbir şekilde müdâhale şaibesi yoktur.

B- "Allah, her şeye kaadirdir."

Bu ifâde, gökler ile yer olarak ifâde edilen cismanî âlem hükümranlığının Allah Teâla'ya mahsus olduğunu açıklar. Hiçbir şey dışarıda kalmamak üzere Allah'ın her şeye kaadir olması, baştan başa bütün mâsivanın (Allah'tan başka her şeyin) Allahü teâlâ'nın kudreti dahilinde olması demektir. Ve bunun zorunlu neticesi olarak:

- göklerle yerin hükümranlığı bütünüyle Allah'a (celle celâlühü) mahsustur;

- hiçbir varlık O'nun kudret ve hükümranlığına ortak değildir.

Âyetin bu cümlesi, daha önceki âyette bahsi geçen insanlar için elem verici bir azab olduğu ve o azabtan kurtulamayacakları gerçeğim de açıklar. (.)

Bu cümlede zamir makamında ism-i celikn (Allah) zahir olarak zikredilmesi, mehabeti artırmak ve hükmün ana illetini bildirmek içindir. Zira kudretin bütün eşyaya şâmil olması, ulûhiyet hükümlerindendir.

Bu bölümü tek başına aç →

190. Âyetin Tefsiri

"Şüphesiz göklerin ve yerin yaradılış (halk)ında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde (ihtilâfında) akıl sâhiblerı (ülü'l-elbâb) için âyetler vardır."

Bu istinafı cümle, daha önce ifâde edilen, kahir kuvvet ve tam kudretin Allahü teâlâ'ya mahsus olduğu gerçeğini daha da açıklamak üzere zikredilmektedir. Cümlenin "inne / şüphesiz" tekid harfi ile başlaması, mazmunun teshiline pek fazla önem verildiği içindir.

Göklerin, zât ve sıfat olarak bu şekilde, akılların en basit taraflarını bile anlamaktan hayrete düştüğü bir acayiblikde,

- yerin de zât ve sıfat olarak bu hârikalıkta yaratılmasnda;

- gece ile gündüzün birbiri ardınca dünyada oluşmasında;

- göklerin hareketler (harekâti's-semâvat)inde ve yerin duruşunda (konumunda),

- Güneşin doğuşunda ve batışında,

- senenin çeşitli zamanlarında bize yakınlığma ve uzaklığına bağlı olarak, gece ile gündüzün, uzayıp kısalmasında;

- mekânlara göre gece ile gündüzün değişmesinde bizim için elbette alınacak ibretler vardır.

Kuzey kutbuna yalan bölgelerde yaz günleri, bu kutubtan uzak olan bölgelerin yaz günlerinden daha uzun ve yaz geceleri de kutuptan uzak bölgelerin yaz gecelerinden daha kısa olur.

Ya da gece ile gündüzün değişmesi, kendi varlıkları itibâriyledir. Çünkü yerin yuvarlak olması, bazı yerlerde gece ve onun karşısında kalan yerlerde de gündüz, bazı yerlerde sabah, bazı yerlerde de öğle veya ikindi veya başka bir vakit olmasını gerektirir.

Önce gecenin zikredilmesi,

- ya gece asıl olduğu içindir; çünkü (kamerî) ay başları, geceden tesbıt edilir;

- ya da gece ile gündüzün birbirinin yerine geçmesinde gece, gündüze tekaddünı eder. Nitekim bir âyette şöyle buyurulur:

"Biz geceden gündüzü sıyırıp çekeriz." (Yasın 36/37) Yani geceyi gündüzden ayırırız; böylece gündüz gecenin yerine geçmiş olur.

İste bütün bunların yaradılışında akliselim sahibleri için birçok büyük kevnî âyetler vardır. Bu âyetlerin kemiyet ve keyfiyeti her türlü beyânın üstündedir. Bunlar, Allahü teâlâ'nın işlerinin ne kadar hârika ve acayib olduğunu gösterir. Daha önce de geçtiği, gibi, bütün bir kâinatta hükümranlık ve tam kudret Allah (celle celâlühü) a mahsustur.

Bakara (2) sûresinin 164. âyetinde söz konusu olan:

- gemilerin denizde yüzdürülmesi,

- yağmurların yağdırılması ve

- rüzgârlarla bulutların yönlendirilmesi bu âyette zikredilmemiştır. Çünkü burada maksad, hükümranlık ve kudrette Allahü teâlâ'nın istibdadıdını vurgulamaktır. Bundan dolayı burada buna delâlet eden en büyük kanı darla yetinilmiştir.

Bakara 2/164. âyette, ulûhıyetin Allahü teâlâ'ya mahsus olduğu zımnında geniş rahmet ile muttasif olduğu beyânı da vardır. Bunun için orada lütuf ve rahmet delilleri de, tevhid delilleri meyaninda zikredilmiştir. Zira orada belirtilen hususlar, Allahü teâlâ'nın ulûhiyet ve birliğinin delilleri olduğu gibi, O'nun rahmetinin de delilleridir.

Ülü'l-elbâb (akl-i selim sahibleri)dan murad:

- his ve vehim şaibelerinden arınmış,

- nefsanî alâkalardan sıyrılmış,

- zulmet engellerinden kurtulmuş olan;

- hakikatlerin mâhiyetlerini ve sıfatların hükümlerini,

- kâinatın ahvâlini ve gayb (ruhlar) âleminin sırlarını,

- kâinatın yaratıcısı ve hükümdarı Allah'ın son derece garib ve mükemmel işlerini derin derin düşünen;

- dahilde ve hariçte yaratılmış olan hârika İlâhî nizâmı anlamak için kafa yoran;

- ibret almak ve delil bulmak gözüyle bu âleme bakan;

- her varlıkta Hak sırrının hakikatini araştıran;

- devamlı Allahü teâlâ'yi tefekkür ve zikreden;

- Allah (celle celâlühü) tan başkasına hiç iltifat etmeyen;

- Allah (celle celâlühü) tan başkasına, ancak O'nun cemâlini müşahade etmenin aynası ve kemâl sıfatlarını mülâhaza etmenin vâsıtası olması cihetiyle bakan kullardır.

Çünkü:

1- İcad, yaratma ve örneksiz olarak yoktan var etme sahnesinde görülen bütün varlıklar, tevhid âlemine giden dümdüz birer yoldur;

2- Mecid (Şanlı) Yaradanı gösteren birer kuvvetli delildir;

3- Her varlık O'nun kudret delillerinin nâtıkıdır.

- Yok mu bu kâinattaki haykırışları duyup dinleyecek?

- Yok mu evrenin ilim ve hikmet haberlerini insanlığa duyuracak?

- Yok mu insanlara akılları nisbetinde hakikatleri anlatıp sorularına uygun cevaplar vererek hakka davet edecek?

Bu kâinat kitabı,

- bir yandan en vazıh ibarelerle sizinle konuşur, muhavere eder;

- bir yandan da en lâtif (ince, hoş) işaretlerle hakikatleri açıklar.

Böylece muhaverede muhatablarm ıbhamları (kapalı olarak ifâde ettikleri müşkülleri) ve tasrihleri de gözetikr. Nitekim şöyle buyrulur:

"Allah'ı hamd (övgü) ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur; ne var ki sız, onların tesbihini anlamazsınız." (Isrâ 17/44)

İmdi kâinatın bu akıl almaz ahvâlini ve esrarını tefekkür eyle! Şüphesiz bunlarda basiret sahipleri için gerçekten ibretler vardır.

Rivâyete göre Âişe (radıyallahü anha) diyor ki:

"- Bir gece Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana:

"-- Ya Âişe! Bu gece Rabbıme ibâdet için bana izin verir misin?" dedi. Ben de:

Ya Resûlallah! Hiç şüphesiz ben sana yakın olmayı severim (leühkbbü kurbeke); senin arzularını da severim, (ve ühdbbü hevâke); ben sana izin verdim kad ezmtü lek)" dedim.

Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) evde bulunan hır su kırbasına yanaştı ve tazla su dökmeden az bir su ile abdest aldı. Sonra namaza durup Kur’ân okudu ve ağlamaya başladı. Öyle ki, akan gözyaşları iki taraftan dudaklarına kadar indi. Sonra oturup Allahü teâlâ'ya hamd ü sena etti ve yine ağlamaya başladı. Sonra ellerini kaldırdı ve o kadar ağladı ki, baktim, akan gözyaşları önündeki yeri ıslatmış. Sonra Bilâl, sabah namazını bildirmek üzere gelip de, Resûlüllah in ağladığını görünce, ona:

Ya Resûlallah! Sen de mi ağlıyorsun? Oysa Allahü teâlâ, senin geçmiş ve gelecek günahlarını da bağışladı." dedi.

Bunun üzerine Resûlüllah

"- Ya Bilâl! Ben, Rabbime çokça şükreden bir kul olmayayım mı ?" buyurdu. 6

6 Sahih-i Buhârî Muhtasarı Tecıid-i Sarih Tercemesi Ve Şerhi, Diyanet İşlen Başkanlığı Yayınları, Ankara 1968, İkinci Baskı, Cilt: 4, Sayfa: 51 de Muğîre b. Şu'be (radıyallahü anh) tarafından rivâyet edilen buna benzer şu hadis vardır: "Nebî (sallallahü aleyhi ve sellem) namaz kılmak için iki ayağı, yahut iki baldırı şişene kadar ayakta dururdu. Kendisine Âişe (radıyallahü anha) tarafından:

Resûlallah! Allah, senin işlenmiş ve işlenmesi farzedilmiş günahlarını mağfiret etmiştir. İbadette niçin bu kadar meşakkat ihtiyar ediyorsunuz?" denildiğinde: "- Ben şükreder bir kul olmayayım mı ?" diye cevap vermiştir.

Sonra sözlerine şöyle devam etti:

Ben nasıl ağlamayayım ki, bu gece Allahü teâlâ bana şu âyeti indirdi:

"Şüphesiz, göklerin ve bu yerin yaradılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde akıl sahibleri için âyetler vardır." (Al-i İmran 3/190)

Sonra şunu söyledi:

"- Bu âyeti okuyup da üzerinde tefekkür etmeyene yazıklar olsun !"

Bir Rivâyete göre de, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

"- Bu âyeti iki çenesi arasında çiğneyip de mânâsını düşünmeyen (teemmül etmeyen)lere yazıklar olsun!"

Ali (radıyallahü anh)den rivâyet olunduğuna göre şöyle demiştir:

"Peygamberimiz geceleri ibâdet için kalkınca, misvak kullanırdı; sonra göklere bakıp:

"Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında..." (Al-i İmran 3/190) meâlindeki âyeti okurdu."

Bu bölümü tek başına aç →

191. Âyetin Tefsiri

"Onlar ayaktayken (kıyamen), otururken (kuuden) ve yanları üzerine yatarken Allah'ı zikrederler; göklerin ve yerin yaratılışı üzerine düşünür (tefekkür eder)ler. Ve şöyle derler:

"- Ey Rabb'ımız! Sen bunu boşuna yaratmadın, Sen Sübhansın (Seni tenzih ederiz), artık bizi ateş azabından koru!"

A- "Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah'ı zikrederler."

O ald-i selim sâhibleri,

- söz konusu hâllerde Allah'ı zikrederler;

- ya da bu hâllerde Allah'ı zikredenler, "Ey Rabbimız! Sen bunu boşuna yaratmadın..." diye yakarışlarda bulunurlar.

Hangi tefsir olursa olsun, burada anlatılan o mutlu insanların vasıfları şunlardır:

1- Onlar bir an bile Allah'tan gaafil olmazlar;

2- Kalbleri Allahü teâlâ'nın zikriyle mutmaindir;

3- Kafaları da sürekli Allah'ı murakabe ile meşguldür. Çünkü onlar kesin olarak inanırlar ki:

Allahü teâlâ'dan başka her şey (mâsivâ) O'nun feyzinden vücut bulur ve yine ona döner.

Bundan dolayı bu âyetin sırrına mazhar olan bahtiyar kullar,

- kendi nefislerinde (enfüste) gördükleri bütün hâllerde mutlaka Allahü teâlâ'nın emrini görürler. "Ayakta iken, otururken ve yanları üzerinde yatarken..." ifâdesi buna işaret eder.

- âfakta (kendi nefisleri dışındaki varlıklarda) gördükleri hâllerde de yine Allah (celle celâlühü) ın emrini görürler.

Âyetin bundan sonraki kısmı da buna işaret eder.

Bu itibârla burada anlatılanlardan maksad, Allahü teâlâ'nın mutlak zikridir. Bu zikir, ister Allah (celle celâlühü) ın zâtının, ister sıfatlarının ve ister Sililerinin zikri olsun. Bu zikre dil ister iştirak etsin, ister etmesin.

Abdullah İbni Ömer, Urve b. Zübeyr ve bir cemaatten (radıyallahü anh) rivâyet olunduğuna göre, onlar bir bayram günü evlerinden çıkıp namazgaha gitmişler ve orada Allahü teâlâ'yi zikre başlamışlar. O sırada bazı kimseler:

"- Allahü teâlâ, "Onlar, ayakta iken, otururken... Allah'ı zikrederler.." buyurmadı mı? demişler. Bunun üzerine ayağa kalkıp ayakta Allahü Teâla'yi zikre başlamışlar."

Ancak bu rivâyetten murad, âyeti bu şekilde tefsir ve anlamını böyle tesbıt etmek değil, fakat âyetin mânâsının bir yanını uygulamak ve ona muvafakatle teberrük etmektir.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) İmran b. Hasın (radıyallahü anh) hitaben:

"- Ayakta namaz kıl (Saile kaimen); eğer bunu yapamazsan (fe kileni testetk') oturarak namaz kıl (fekaaiden); eğer onu da yapamazsan (fe inlem testetk'), yan üzeri îmaen (işaretle) namaz kıl (fea'lâ cenbi îmâen)!" buyurduğuna dayanarak bu âyetteki zikri, belirtilen hâllerde mümkün mertebe namaz kılmak şeklinde anlamaya, nazm-i celilin sibak ve siyakı müsait değildir.

Zikir için bu üç hâlin zikredilmesinden murad, daha önce de belktıldiği gibi zikri bütün vakitlere tamim etmektir. Bu üç hâlin özellikle zikredilmesi, zikri bu hallere tahsis için değil, fakat insanlar, genellikle bu malum hâllerde bulundukları içindir.

B- "Göklerin ve yerin yaradılışı üzerinde düşünür ve şöyle derler :"

Bu cümle, yukarıda geçen "yezkürûnellâhe / Allah'ı zikrederler" cümlesine atıf olup onunla beraber, örnek mü'minlerin tarif edildiği cümlelere dahildir. Bundan önce örnek mü'minlerin, Allahü teâlâ'nın zâtına ilişkin mutlak tefekkürleri beyân edilmişti.

Burada da onların Allahü teâlâ'nın fiillerine ilişkin tefekkürleri beyân ve aynı zamanda bu düşüncelerle varılan neticeye, yani Peygamberlerin lisanları (elsınetü'r- rusül) ile ve mukaddes kitablarm âyetleri (âyatü'l-kitab) ile ifâde edilen âhiret ahvâline işaret edilir.

Enbiya lisanından anlatılanlarla mukaddes kitablarm âyetleri insanları,

- Allahü teâlâ'nın marifetine (ma'rifetih-i tea'lâ) ve,

- O'na itaatin gerekliliğine (Vücüb-i taa'tihi) hidâyet eden teşriî deliller olduğu gibi,

- mahlûkat da, insanları buna irşad eder.

Hulâsa, vahyî deliller insanların dikkatini, kevnî (tabiat ile ilgili) delillere çeker ve onlardan kanıtlar göstermeye davet eder.

Bu âyet-i kerîme ile Kur’ân'ın bir çok yerinde zikredilen bu konudald âyetler insanları, kâinatı anlamaya, ondan deliller çıkarmaya çağırır.

Kevnî (tabiatle ilgil) deliller, vahyî delilleri teyid ve onların içeriğinin sıhhatine (sılıhat-i mazmûniha) ve mefhûmlarının hak (hakkıyet-i meknûniha) olduğuna delâlet eder. Zira hârikalarla dolu bu âlemi ve onda olup bitenleri derince düşünen kimse, Allahü teâlâ'nın,

- zâtı Vücûb (el-vücûbi'z-zatiyye / Allah'ın varlığının zarurî olması),

- zatî birlik (el - vahdeti'z - zatıyye)

- kaahir hükümranlık (el-mülki'l-kaahir),

- tam kudret (el-kudreti't-tâmme)

- kapsamlı ilim (el-ilmü'ş-şâmü),

- üstün hikmet (el-hıikmeti'l- bâliğa) ve

- diğer kemâl sıfatları (gayri zâlike min sıfâti'l-kemâl) ile muttasıf olduğu konusunda peygamberlerin ve mukaddes kitablarm bütün anlattıklarına kesinlikle inanır ve bu mahlûkları örneksiz ve kanunsuz (tarifesiz) olarak yoktan var etmeye muktedir olan bir kudretin,

- kıyamet günü onları yeniden eski hâllerine iade etmeye daha kolay muktedir olduğuna hükmeder.

Bütün bunları düşünen bir kimse sonuçta şu hükme varır:

Mahlûkaat ancak üstün bir İlâhî hikmete binaen yaratılmıştır. O hikmet de şudur: Mükelleflerin, amellerine bağlı olarak kazandıkları istihkaklara yani insanların, tefekkür etmeleri için yaratılmış olan hüccetlere, delillere, emarelere ve işaretlere bakışları nisbetinde oluşan ikmlerine, inançlarına ve bunların sonucu diğer amellerine göre hak ettikleri ceza ve mükâfatı görmeleridir.

Zira amel, yalnız bedenî değil, kalbî olanı da kapsar. Çünkü kalbin de, kakbın (bedenin) da kendilerine mahsus amelleri vardır. Hattâ kalbî amel, amellerin en üstünü (eşrefi)dir.

Kalbin bedenden daha üstün olması hükmüne bağlı olarak, onun ameli de bedenin amelinden daha üstündür. Bunun aksi nasıl olabilir kı, Allahü teâlâ'nın marifeti olmadan hiçbir amel olmaz. Zira birinci derecede kullara vâcib olan:

- Allah Teâla'yı bilmek (ma'rifet-i tealâ)tir.

- Yine, mahlûkların yaratılmasından asıl gaye, Allahü teâlâ'nın marifetidir. Nitekim Allah (celle celâlühü) şöyle buyurmuştur:

"Ben cinleri ve insanları, ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım." (Zâriyât 51/ 56)

Yani Beni bilsinler diye yarattım.

Nitekim Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)in şu hadisi de bu gerçeği açıklar: "Allahü teâlâ buyuruyor ki:

- Ben gizli bir hazineydim; sonra bilinmek istedim. Beni bilsinler diye mahlûkaatı yarattım

- Yakuulüllâhü tealâ:

- Küntü kenzen mahfiyyen feahbebtü en ü'rafe fehalaktü'l-halka Uüiafe."

Ve Allahü teâlâ'yı bilmenin yolu da O'nun yukarıda anılan mahlûklarına ibretle bakıp tefekkür etmektir.

Rivâyete göre Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

"- Beni Peygamber Yunus b. Metta'dan üstün tutmayın. Zira onun her gün Allah katına kaldırılan ameli, bütün yeryüzü sâkinlerinin amelleri kadar idi / Lâ tüfaddalûnî a'lâ yûnisebni meta feinnehu kâne yurfeu' lehu külle yevmin meselün a'mek ehh'l-ard."

İslâm âlimleri derler ki:

Yunus Söi un bu ameli, Allahü teâlâ'nın işlerini tefekkür etmesi idi. İşte bundan dolayıdır ki, Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem):

"Lâ ı'badetc meselü't-tefekkür /Tefekkür gibi ibâdet yoktur" buyurmuştur.

Ve malumun olduğu üzere, bu tefekkür, hak şerîatin getirdiklerinin de hak olarak tesbitini gerektirir. Yoksa Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem):

"- Hanginizin amelinin daha güzel olduğu konusunda sizi imtihan etmek için, Arş'ı su üzerinde iken, gökleri ve yeri altı günde (aşamada) yaratan Allah'tan başkası değildir." (Hûd 11/7) mealindeki âyet-i kerîmeyi,

"Eyyüküm ahsenü a'lden ve evrau' a'n maharimillâhi tealâ.. / Hanginizin aklen daha üstün ve Allahü teâlâ'nın haram kıldıklarından daha çok sakındığı hususunda sizi imtihan etmek için..." hadisıyle tefsir buyurmazdı. Zira Allahü teâlâ'nın haram kıldıklarından sakınmak, helâl ve haramı bilmeye tavakkuf eder. Helâl ve haramın bilinmesi de, Kitab ve Sünnetin bilinmesine bağlıdır. İşte o zaman kevnî (kâinattald) âyetler ile vahyî ve aklî âyetler birbirleriyle örtüşür. Zaten ileride vâkıf olacağın gibi, mütefekkirlerin, serıate îmân etmeyi gerektiren unsurları da kendi tefekkürlerinin neticelerine dahil etmelerinin sırrı budur.

Gökler ve yer kelimeleri yerinde zamirin kullanılması kifayet ettiği hâlde, bu iki kelimenin zahir olarak zikredilmesi, göklerin ve yerin hâlinin beyânına son derece ilgi gösterildiğini belirtmek ve o mü'minlerin tefekkürlerinin tahkik ve tafsil veçhile olduğunu bildirmek içindir.

Bundan önceki âyette zikredildiği hâlde, burada gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinin de bu tefekküre dahil olduğuna temas edilmemesi,

- ya bunun zaten şâmil olduğunu zımnen bildirmek içindir; çünkü daha önce de işaret edildiği gibi, gece ile gündüzün oluşması, göklerin ve yerin ahvâline bağlı olarak meydana gelen hâdiselerdendir;

-ya da o mü'minlerin, matlubun isbatı noktasında başka delillere ihtiyaç duyulmadan, mücerred bazı delilleri tefekkür etmekle, neticeye hükmetmek hususunda pek acele ettiklerini zımnen bildirmek içindir.

"Halk" kelimesi (ki, mealde yaradılış olarak geçti), masdar hâliyle de tefsir edilebilir. Bu takdirde ortaya şu anlamlar çıkar:

1- Mü'minler, göklerin ve yerin yoktan var edilmesi, inşası ve her ikisinde çeşitli ve hârika varlıklar ve olaylar yaratılması üzerinde düşünürler.

2- Halk, mahlûka izafe edilir ve buna göre anlam şöyle olur:

O mü'minler, her ikisinde, göklerde ve yerde yaratılmış olan mahlûklar hakkında tefekkür ederler (yetefekkerûne fîma hukka fîhima).

Bu anlayış hem göklerin ve yerin parçaları olarak onlarda bulunanları hem de onların parçaları olmayıp da müstakil olanları kapsar.

3- Halkın mahlûka izafesi "halkı's-semâvât / göklerin ve yerin yaratılışı" beyânı izafedir. Bu tevcihe göre anlam "o mü'minler ki, gökler ve yer hakkında tefekkür ederler" olur.

C- "- Ey Rabbimız! Sen bunu boşuna yaratmadın."

. "- Ey Rabbimız! Sen bu gökleri ve yeri boşuna yaratmadın. "

Bu cümledeki "hâza" işareti Isrâ (17) sûresinin:

" Bu Kur’ân (insanları) en doğru yola iletir" 9. âyetinde olduğu gibi ta'zim için kullanılmıştır.

Söz konusu işaret ismi,

- ya mahlûk olarak göklere ve yere;

- ya da halka taallûk eder. Bunun anlamı şöyle olmak gerekir:

"Ey Rabbimiz! Sen bu hârika ve muazzam mahlûkaatı,

1- tefekkürden yüz çeviren gaafıllerin ileri sürdükleri gibi, boşuna, abes, hikmet ve amaçtan uzak yaratmadın;

2- fakat yüksek hikmet ve amaçlarla dolu, Peygamberlerin ve ilâhî kitablarm söylemlerine uygun, mebde' ve nıeâdin ahvâlinin marifetine işaret olarak yarattın."

Âyet-i kerîmenin bu cümlesinin başında söylemek fiili mukadderdir. Bu istinafi cümle, tefekkürün neticesi ve kevnî âyetlerin anlamları ile ilgili makablinden doğan ibhamı giderir. Çünkü insan,

- âlemde yaratılmış olan kevnî âyetlerin akliselim sahiplerine tahsis edikdiğini,

- o aldiselim sahiplerinin o âyetler karşısında Allah'ı zikir ve tefekkürle vasıflandırıldıklarmı duyunca,

bunun sonuçları ve hükümleri olarak o mü'minlerden neler sâdır olduğunu merak eder. Sanki "o mü'minler, kevnî âyetleri düşünmüşler de, sonunda neler olmuş ve hangi sonuçlar doğmuş? "diye sorulmuş ve şöyle cevap verilmiştir:

"- Onlar kâinatın sırrına vâkıf; İlâhî kitablarm hak ve Peygamberlerin sâdık olduklarını bildiren o sözleri söylemişlerdir."

Hiç şüphe yok ki, mü'minlerin bu medilı ve yakarış sözleri, zikredilen istidlalin unsurlarından değil, fakat ona terettüb eden neticelerdendir.

Ç- "Sen Sübhansın (Seni tenzih ederiz); artık bizi ateş azabından koru !"

"- Ey Yüce Rabbimız! Seni, Sana lâyık olmayan ve yaratılmasında hikmet bulunmayan bir şeyi yaratmış olmaktan tenzih ederiz."

Bu arızî cümle, makabline tekid olduğu gibi, mâba'dine (sonrasına) de hazırlık mahiyetindedir. Zira bu âlemin,

- yaradılış sırrını anlamak,

- ondaki üstün hikmetleri biknek,

- bunun gereği olarak sâlih ameller işlemek,

- Allahü teâlâ'yi abesle iştigalden tenzih etmek,

- bunları ihlâl edenlerin uğradıkları akıbetten Allah'a sığınmak iki cihetten gereklidir:

- azabın gerçek olduğuna vâkıf olmak,

- duanın kabulüne hazırlık yapmak. Yani şöyle iltica etmek gerekiyor: "- Ey Yüce Rabbimiz!

- Biz Senin sırrını anladık.

- Emrine itaat ettik (ve eta'nâ emrake).

- Seni, Sana lâyık olmayan şeylerden tenzih ederiz (lâ yenbağî).

- Sen de, bizi Seni tanımayanların cezası olan cehennem azabından koru !"

Bu bölümü tek başına aç →

192. Âyetin Tefsiri

"- Ey Rabb'ımız! Şüphesiz Sen kimi ateşe sokarsan, onu rezil, rüsvay etmiş olursun. Zâlimler için hiçbir yardımcı yoktur."

A- "Ey Rabb'ımız (Rabbena)! Şüphesiz Sen kimi ateşe sokarsan onu rezil, rüsvay etmiş olursun."

Bu cümle, Allahü teâlâ'nın azabından korunma isteğinin şiddetini ve onun sebebini beyân eder.

Cümlenin başındaki nida (ey Rabbimiz), yalvarış ve yakarış (tazarru)ın kuvvetini ifâde içindir.

Cümlenin tekidli olması (inne / şüpesiz), onun mazmununa olan yaktînlerının kemâlini izhar ve korkularının şiddetini ilân içindir.

Ateş (nâr) kelimesinın yerinde zamir kullanılmayıp zahir olarak zikredilmesi, onun korkunçluğunu ifâde içindir.

Azab yerme ıdhal fiilinin kullanılması, azabın keyfiyetim tâyin ve ne kadar kerih ve şeni olduğunu beyân içindir.

Âyetin ifâdesi (rezil rüsvay) de ruhanî azabın fecaatini zımnen bildirir.

B- "Zâlimler için hiçbir yardımcı yoktur."

Bu cümle,

- zâlimlerin kendilerini azabtan kurtaracak bir yardımcıları olmayacağını;

- onların az ablarının ebedî olacağını ortaya koyan bir zeyl mahiyetindedir.

Mü'minlerin bunu söylemekten gayeleri, istid'alarını (dilekçelerini) teldd etmektir.

"Zalimin / zâlimler" kelimesinin, zamir makamında zâhır olarak zikredilmesi, onları zemmetmek ve ateşe girmelerinin sebebini zımnen bildirmek içindir.

"Ensar / yardımcılar" kelimesinin çoğul olarak zikredilmesi de zâlimlerin çoğul olmasına göredir. Yani zahirilerden hiçbir zâlimin, ensardan hiçbir nasiîri çıkmayacaktır.

Yardımcılardan maksad, savunarak ve zor kullanarak onlara yardım edecek kimseler demektir. Binâenaleyh bu âyette, şefaat oknayacağina delâlet yoktur. Kaldı kı, burada zalimlerden murad, kâfirlerdir.

Bu bölümü tek başına aç →

193. Âyetin Tefsiri

Ey Rabb'ımız! Şüphesiz biz, "Rabb'inize îmân edin!" diye bizi îmâna çağıran bir münâdîyi işittik de hemen îmân ettik.

"- Ey Rabb'ımız! Sen artık bizim günahlarımızı bağışla (mağfiret et) ve kötülüklerimizi ört ve bizim canlarımızı ebrâr ile beraber al!"

A- "Ey Rabb'ımız (Rabbena)! Şüphesiz biz (Innena), "Rabbinıza îmân edin!" diye bizi îmâna çağıran bir münâdîyi işittik de hemen îmân ettik."

Bundan önce o mü'minlerin, aklî delilleri tefekkürler ve buna binaen yaptıkları duaları hikâye edilmişti. Şimdi burada da, onların semi (kulağa hitap eden) delilleri düşünmeleri ve buna binaen yaptıkları duaları hikâye ediliyor.

Dua âyetinin başında nida bulunması (ey Rabbimiz denmesi), tazarruun kemâlini ifâde içindir.

Cümlenin tekidli olması (innena / şüphesiz ki, denmesi), bu sözlerin, kendilerinden büyük bir rağbet ve şiddetli bir arzu ile sâdır olduğunu bildirmek içindir.

"Münâdi'den murad, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) dır. Münâdî kelimesi "dâi / dâvetçi" kelimesine tercih edilmiştir. Çünkü münâdî kelimesi, davet işine son derece önem verdiğine; risaleti yakına da, uzağa da tebliğ ettiğine delâlet eder. Zira münâdî, yüksek sesle çağırmak demektir.

"Yünaclî lilîmani / îmâna çağırıyordu" cümlesi, âlimlerin cumhûruna göre münâdînin sıfatıdır. Üslub pek hoş ve güzeldir. Ayrıca nazm-i kerîmin özel bir meziyeti daha vardır. Çağıran, münâdî olarak isimlendirildikten başka bir de îmâna çağırmakla vasıflandırılmıştır. Bu, "bir konuşan işittim; hikmet konuşuyordu" kabilindendir. Âyette bu üslup tercih edilmiştir. Çünkü ibhâmdan sonra tefsir ve itlaktan (mutlak ifâdeden) sonra takyit tarzındaki ifâde, insan ruhunu daha çok etkiler ve daha fazla kabul görür.

Bir diğer görüşe göre, âyetteki münâdî, Kur’ân-ı Azîm'dir. Bu takdirde anlam şöyle olur:

"- Ey Rabbimiz! Şüphesiz biz "Rabbinize, Mâlikinize, işlerinizin mütevellisine, sizi kemâle eriştiren Yaradanıniza îmân edin!" diye îmâna çağıran Resûlüllah'ı, Kur’ân-ı Azîm'i işittik de emrine uyduk ve dâvetine icabet ettik."

İmânın mutlak olarak zikredilmesinden sonra takyidi, Allahü teâlâ'nın şânını tazim içindir.

B- "- Ey Rabbimız (Rabbena)! Sen artık bizim günahlarımızı bağışla ve kötülüklerimizi ört ve bizim canlarımızı ebrâr ile beraber al."

"Rabbena / Ey Rabb'ımız!" nidasının tekrarı, O'na duâ ile beraber, O'nun ulûhiyet ve rubûbiyyetini itiraftır.

"Fağfırlena / artık bizi mağfiret et" kelimesinin başinndaki "f " harfi, mağfiret veya mağfiret duasının, Allahü teâlâ'ya îmân ve ulûhiyetini ikrarın sonucu olduğunu belirtir.

"Zünûb" tan (günahlardan) murad büyük günahlar (kebâir)dir. Nitekim îmân, daha önce işlenmiş bütün günahları kesip atar.

"seyyiât" ise, küçük günahlardır. Zira büyük günahlardan sakınan mü'minlerin küçük günahları affedilir.

"Ebrâr", her cihetçe iyi olanlardır. Niyaz edilen, iyilerin arkadaşlığıdır; iyilerle sohbet hâlinde, iyilerle komşu ve iyiler zümresine dahil olmaktır.

Bu dualardan zımnen anlaşıldığına göre, "Ebrâr" ölümle gerçekleşen Allahü teâlâ ile buluşmayı arzu ediyorlardı. "Ve men ehabbe likaaellâhü, ehabbellâhü likaaehu / Kim, Allah ile buluşmak isterse, Allah da onunla buluşmak ister."

Bu bölümü tek başına aç →

194. Âyetin Tefsiri

"- Ey Rabb'ımız! Bize Resullerine va'dettiklerini ver ve bizi kıyamet günü rezil rüsvay etme! Şüphesiz ki Sen, va'din (verdiğin söz)den dönmez (hulfetmez)sin."

A- "- Ey Rabbimiz (Rabbena)! Bize Resullerine va'dettiklerini ver."

Burada da, gerçek mü'minlerin, bundan önceki dualarına ilâve başka hır duaları daha hikâye ediliyor. Bu duâ, öncekinden sonra zikredilmiştir. Çünkü bezemek ve süslemek (tehliye), tahliyeden sonra gerçekleşir. Yani önce günahların affı, daha sonra güzel nimetlerle bezenme sözkonusudur.

Nidanın tekrar edilmesi, daha önce mükerreren anlatılan sebeplere mebnidir.

Va'tiedilenler de mükâfatlardır. Verilmesi istenen mükâfatlardan anlaşılması gereken şunlardır:

- Peygamberleri tasdik ve ona îmân etmemize karşılık bize va'dedilen mükâfatlar,

- Peygamberlerin kendi lisan la rıyla bize va'dettikleri mükâfatlar,

- Allah'ın Peygamberlerine indirdiği vahiy ile bize va'dettiği mükâfatlar,

- Allah'ın Peygamberleri aracılığıyla bize va'dettiği mükâfatlar,

Münâdî yalnız Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) dır. Fakat Peygamberler "a'lâ rusukke" şeklinde çoğul olarak vârid olmuştur. Çünkü Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)in, özellikle tevhide ve İlâhî dinlerin ittifak ettiği konulara ilişkin daveti, bütün Peygamberlerin daveti anlamındadır. Bu itibârla Peygamberimiz'i tasdik etmek, bütün eski Peygamberlerimi de tasdik olur. Bunun aksi nasıl olabilir ki, Allahü teâlâ, Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) e îmân etmeleri hususunda onlardan kesin söz almıştır. Nitekim bir âyette meâlen şöyle buyurulur:

"Hani Allah, bütün Peygamberlerden şöyle bir mîsak almıştı:

"- Andolsun ki Ben, size Kitab ve hikmet verdikten sonra beraberinızdeki (Kitab ı) tasdik edici bir Resul geldiğinde ona muhakkak îmân ve yardım edeceksiniz."

"- ikrar ettiniz mi ve Benim bu ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?"

Onlar da:

"- ikrar ettik." dediler. Allah:

"- O hâlde şâhid olun; Ben de sizinle beraber sahici olanlardanım" dedi." (Âl-ı İmran 3/81)

B- "...Ve bizi kıyamet günü rezil, rüsvay etme."

Mü'minler, Allahü teâlâ'nın:

" Allah'ın Peygamberini ve onunla beraber olan mü'minleri rüsvay etmeyeceği (utandırmayacağı) o gün..." (Tahrim 66/8) âyetindeki va'dini hatırlatmak istercesine tazarru etmişler ve kıyamet günü, Peygamberlerin beraberindeki mü'minler zümresine dahil olmak umuduyla, onlarla beraber olduklarını açıklamışlardır.

C- "Şüphesiz Sen, va'din (verdiğin söz)den dönmez (hulfetmez)sin."

Bu, mü'minlerin, dualarında yaptıkları tesbitlerin illetidir.

Bu dualar ile bunların zımnında ifâde edilen tevazu ve yalvarış, onların, verilen va'din yerine getirilmemesinden değil, fakat hâllerinin değişmesi ve akıbetlerinin kötü olması sebebiyle o kutlu zümreye dahil olmamaktan korktukları içindir. Binâenaleyh bu sözlerin veya bu duâ ve niyazın amacı, mevcut iyi hâllerinde sebat ya da kullukta ve huşudaki kemâldir.

"Mîâd", va'd demektir.

İbn Abbâs (radıyallahü anh)a göre miâd, ölümden sonra diriltilmektir. Cafer el-Sadık (radıyallahü anh)’a göre:

"Bir kimse, bir durum karşısında korku ve endişeye düştüğünde beş kere bu âyet-i kerîmeyi okursa, Allahü teâlâ, onu o korktuğundan kurtarır ve dilediğini ona verir.

Bu bölümü tek başına aç →

195. Âyetin Tefsiri

"Rabb'ları da onların dualarına icabet etti (ve şöyle buyurdu):

"- Şüphesiz Ben, sizden erkek olsun, kadın olsun hiçbir âmilin amelim zayi etmeyeceğim. Sizler bırbirinizdensiniz. Hicret edenler, yurdlarından çıkarılanlar, Benim yolumda ezâ edilenler, savaşanlar ve öldürülenler var ya; iste Ben onların seyyiâtlarını elbette örteceğim ve Allah katında bir mükâfat (sevab) olmak üzere onları muhakkak altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağım. En güzel mükâfat (husnü's-sevab) Allah katındadır."

A- "Rabbları da onların dualarına icabet etti."

Bu cümle, zikredilen duaların başındaki mukadder (lafzen değil, mânâ olarak mevcut olan) fiile (dediler) atıf olup bu dualara terettüp eden bir sonuçtur. (Mukadder cümleye atıf misalleri Kur’ân'da çoktur.) Nitekim,

"Sonra o kendilerine zulmedenlere denildi ki" (Yûnus 10/52) cümlesi, mukadder olan "Onlara denildi ki:

- Şimdi mi ona îmân ettiniz?" cümlesine atıftır. Yine,

" Ve Biz onların kalplerini, mühürleriz..." (A'raf 7/100) cümlesi ile,

" Onlara doğru yolu göstermedi mi?" (Secde:26) cümlesi mukadder bir cümle üzerine atıftır. Sanki şöyle buyrulmuştur:

"- Onlar hidâyetten gaafil olurlar ve Biz de onların kalplerini mühürleriz."

Ve birbirlerine atıf olan iki fiilin kıp olarak değişikliği de buna engel teşkil etmez. Çünkü birinci fiilin müstakbel olması (şöyle derler), duâ makamına münasip olan süreklilik mânâsını bildirmek içindir. Buradald fiıhn mazı kipi ile olması (icabet etti) ise, kabulün gerçekleştiğini bildirmek içindir. Nitekim ileride anlatılacağı gibi,

" Siz Rabbinizden yardım dihyordunuz ve O da duanızı kabul buyurdu." (Enfâl 8/ 9) misalinde de birbirine atıf olan fiillerin kipleri değişiktir.

Yahut bu âyet, kelâmın siyakından akla gelen gizli bir cümleye atıftır. Yani onlar, bu dualarla duâ ettiler ve bunun üzerine Rableri de dualarını kabul buyurdu.

Yahut bu âyetin basındaki cümle, daha öne geçen "göklerin ve yerin yaratılışı üzerine düşünürler" (Al-i İmran 3/191.) cümlesine atıftır. Ancak bu atıf, anılan düşünme ve tefekkürün, zikredilen dualarla birlikte mülâhaza edilmesi takdirinde sahih olur. Çünkü duaların kabul edilmesi mücerret tefekkürün sonucu değildir; fakat onların dualarının sonucudur.

O mü'minlerin dualarının kabul edilmesi, netice olarak onların amellerine terettüp eden güzel vasıflarından olduğu için bu da, medihleri esnasında sayılan iyiliklerine (hasenata) dahil edilmiştir.

Bu âyette, kemâle erdirmek mânâsını ifâde eden rubûbiyet unvanının onların zamirine izafe edilerek zikredilmesi (Rableri), mü'minler için apaçık teşrif olup İlâhî lûtfa mazhar oldukları anlamını verir.

B- "Şüphesiz Ben, sizden erkek olsun, kadın olsun hiçbir âmilin amelini zayi etmeyeceğim."

Übeyy (radıyallahü anh) in kıraetine göre, "Enni / şüphesiz Ben" kelimesi "bi enni" seklinde okunur. Bu "bi " harfi sebebiyet içindir. Bunun anlamı şudur:

"Rabb'ları da dualarını kabul buyurdu. Çünkü şüphesiz Rabb'ları, her zaman geçerli âdeti (sünnetullâh) gereği olarak, insanlardan bir iş yapanın işini boşa çıkarmaz, amelini zayi etmez."

Bu âyette mütekellim kipine (Ben zayi etmeyeceğim) ve "onlar" yerine "siz" zamirine dönüknesi, duaların kabulünün son derece önemsendiğini ve duâ edenlerin, hitap şerefi ile teşrif edildiklerini ortaya koymak içindir.

Bu ifadeden murad, dualarının kabulünün sebebini beyân suretiyle kabul mânâsını tekid etmek ve bu kabulün ana sebebinin, duadan önce yaptıkları amelleri olduğunu, yoksa mücerret duaları olmadığını zımnen bildirmektir.

Bu ilâhî va'din, akliselim sahibleri derecesine erişmeyen diğer amel sahiblerine de teşmil edilmesi, duaların kabulünün tekidi içindir.

Allahü teâlâ'nın amellerin mükâfatını vermemesi, hakikatte amelleri boşa çıkarması, zayi etmesi değildir. Çünkü kulların amelleri, Allah katında mükâfatları zorunlu olarak mûcib değildir ki, mükâfatların verilmemesi hâlinde, ameller zayi edilmiş olsun. Gerçek bu iken âyette;

- mükâfat verilmemesinin, amellerin zayi edilmesi şeklinde ifâdesi,

- bu hâlin, Allahü teâlâ'dan sâdır olması imkânsız çirkin bir şey suretinde tasviri,

- kulların amellerinin karşılığını vermek sanki Allahü teâlâ'ya vâcibmış gibi gösterilmesi,

Allahü teâlâ'nın bundan münezzeh olduğunu beyân etmek içindir.

"Enni" kelimesi bir kırâete göre "kini" olarak okunmuştur. Buna göre daha önce "dedi "kelimesi mukadderdir. Bu takdirde anlam:

"Rableri de dualarını kabul buyurdu; dedi ki..." şeklinde olur.

C- "Sizler birbirinizdensiniz."

Bu arızî cümle, İlâhî mükâfat vaadinde kadınların da, erkeklerin seviyesinde mülâhaza edilmesinin sebebini açıklar. İnsanların birbirinden veya birbirinin cüz'ü olması,

- ya bir asıldan türemeleri cihetiyle,

- ya aralarındaki bağların pek kuvvetli olması cihetiyle,

- ya da dinde ittifak, ortaklık ve birlik sağlayan davranışlar cihetiyledir.

Rivâyete göre Ümmü Seleme Vakdemiz (radıyallahü anha), Resûlüllah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle dedi:

"- Ben, Allahü teâlâ'nın âyetlerini dinliyorum; erkeklerin hicretinden bahsediyor, kadınlardan ise bahsetmiyor / İnnî esmeu'-llâhe tea'lâ yezküru'r-ricâle fî'î-hicrati velâ yezküru'n-nisâe."

İşte bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.

Ç- "Hicret edenler, yurdlarından çıkarılanlar, Benim yolumda ezâ edilenler, savaşanlar ve öldürülenler var ya ; işte Ben onların seyyiâtını elbette örteceğim ve Allah katında bir mükâfat (sevab) olmak üzere onları muhakkak altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağım."

Bu bölüm, daha önce icmâlî olarak zikredilen amel için bir nevi açıklama ve onun bazı kısımlarını medih ve tazimdir.

Burada geçen hicret,

- ya şirki,

- ya da din uğruna vatan ve akrabaları terk etmektir. Yurtlarından çıkarılmak da,

- ya şirki terk etmek,

- ya da hicretin kendisi demektir.

İkinci mânâya göre ise, hicretin keyfiyetini, bunun cebir ve ikrah de olduğunu bildirir.

Allah yolunda ezâ, mü'minlerin Allah'a olan îmânları sebebiyle ezâ görmeleri demektir. Bu ezâ, müşrikler tarafından uğradıkları bütün ezaları kapsar.

"Savaştılar ve öldürüldüler" ifadesi, kâfirlerle savaştılar ve savaşlarda şehit oldular, demektir.

Bir kırâete göre, "öldürüldüler ve savaştılar" mealinde, iki fiilin yerleri değiştirilerek de okunmaktadır. Zira buradaki "vav" (ve) harfi, tertip ifâde etmez. (Dolayısıyla anlamda bir değişildik yoktur.)

Yahut burada kastedilen mânâ, bazılarının öldürülmesi, bazılarının da savaşmasıdır; yoksa her ferdin, zikredilen bütün vasıfları taşıması demek değildir. Çünkü eğer her ferdin, bütün bu vasıfları taşıması kastedılse, o zaman bu vasıfların yalnız bir kısmını taşıyanların (mesela, savaşıp da şehit düşmemiş olanların) amelinin zayi edilmiş olması lâzım gelir.

"İste Ben onların elbette seyyiâtlarını (kötülüklerini) örteceğim" cümlesi de, genel va'd (hiç kimsenin amelini boşa çıkarmam)den sonra özellikle duâ edenlerin dilediklerim sarahaten verme va'didir.

"Onları, muhakkak altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağım" ifâdesi duâ edenlerin, daha önce zikredilen "Ey Rabbimiz! Peygamberlerin lisanıyla va'dettiklerini de bize ver!" şeklindeki dualarına işarettir.

Onların kötülüklerinin örtülmesi ve cennete konulmaları elbette mükâfatlandırılmalarıdır. Sevab veya mükâfatın Allah katından olması, bu mükâfatın şerefim belirtir. Allahü teâlâ katin dan olan bu mükâfatın pek yüksek bir şerefi vardır.

D- "En güzel mükâfat Allah katındadır."

Bu arızî cümle, bir zeyl mâhiyetinde olup makablini açıklar. Sevabın veya mükâfatın en güzelinin, Allahü teâlâ katından olması,

- O'na mahsus olması,

- Allahü teâlâ'nın kudret ve lûtfuyla olması,

- başkasının hiçbir şekilde onun en küçük kısmına bile muktedir olmaması,

- başkasının ona hiçbir dahli olmaması demektir.

Hicret edenlerin, yurdlarından çıkarılanların, Allah yolunda ezaya uğrayanların, savaşanların ve savaşta ölenlerin kötülüklerinin örtüleceği ve cennete konulacakları va'dinden önce amellerin boşa çıkarılmayacağının, zayi edılmiyeceğinin belirtilmesi, İlâhî muamele tarzının ne kadar lütûfkârca olduğunu apaçık bildirir. Bu da, o ihsan sahibi Allahü teâlâ'nın şânının ne kadar yüce olduğunu gösterir.

Bu bölümü tek başına aç →

196. Âyetin Tefsiri

"(Resûlüm), kâfirlerin belde belde dolaşmaları seni aldatmasın."

Bundan önce, mü'minlere verilen mükâfatların güzelliği beyân edilmişti. Şimdi burada kâfirlere verilen dünyevî imkânların, ebedî hayâta bir katkı sağlamadığı, çirkin ve değersiz, sonunun da kötü olduğu açıklanıyor.

Bu hitab, Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) dir. Bundan amaç, tıpkı, " O hâlde hakkı yalanlayanlara boyun eğme!" (Kalem 68/8) âyetinde olduğu gibi, Peygamberimizi (sallallahü aleyhi ve sellem), bulunduğu hâl üzerindeki sebat aşkını daha da alevlendirmektir.

Yahut bundan murad, mü'minleri bundan nehyetmektir. Nitekim çoğu kez hitab kavmin sözcülerine ve reislerine tevcih edikrken asıl maksad, onların çevrelerinde bulunan kabil-i hitab herkesdir. Buna göre âyetin ifâde ettiği nehiy, Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) in şahsında bütün mü'minler içindir.

Yani ey Resûlüm! Kâfirlerin içinde bulunduğu refaha, yüksek hayât seviyesine balana; onların kazançlarında, ticâretlerinde ve ziraatlerindeki zahirî bolluk seni aldatmasın, şaşırtmasın!

Rivâyete göre, bazı mü'minler, müşriklerin müreffeh ve rahat hayâtını görüp:

"- Allahü teâlâ'nın düşmanları görüyomz ki nimetler içinde yaşıyorlar. Biz ise açlıktan, yokluktan kırıldık -"- İnne ea'dâe-llâhi teâ'lâ fîma nera mi-ne'l-hayri vekad helekna mine'l-cûi' ve'l-cehd." dediler.

İşte bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.

Bu bölümü tek başına aç →

197. Âyetin Tefsiri

"Bu pek az bir yararlanma (meta-ı kalîl)dır. Sonra onların varacakları yer (me'va)leri cehennemdir. Orası ne kötü bir yataktır."

A- "Bu pek az bir yararlanma dır (Metâün kalîlün)."

Onların dünya hayâtında yaşadıkları refah, Allahü teâlâ'nın âhiret mükâfatı yanında pek az bir yararlanmadır.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

"Dünya nimetleri, âhiret nimetleri yanında ancak, birinizin, parmağını denize batırması gibi bir şeydir; bir baksın, parmağını geri çektiğinde onda ne kalır?" Binâenaleyh dünyevî imkânlar, sahiplerine önemli bir fayda sağlamadığı gibi, bunlara sâhib olmayanlara da önemli bir zarar vermiş sayılmaz.

B- "Sonra onların varacakları yerleri cehennemdir."

Onların sonunda varıp da bir daha ayrılmayacakları yerleri, azabı anlatılmayacak boyutta olan cehennemdir.

C- "Orası ne kötü bir yataktır."

Onların kendi nefislerinin işlediği cürümler ve elleriyle gerçekleştirdikleri hatâlar sebebiyle kendi kendilerine hazırladıkları cehennem ne de kötü bir döşektir!

Bu bölümü tek başına aç →

198. Âyetin Tefsiri

"Fakat Rabb'larından sakınan (ittika eden, takva sahibi olan) lara gelince; altlarından ırmaklar akan cennetler onlar içindir. Onlar orada sürekli olarak (muhalleden) kalacaklar, Allah katından ağırlanacaklardır. Ebrâr için Allah katındaki nimetler daha hayırlıdır."

A- "Fakat Rabb'larından sakınanlara gelince ; altlarından ırmaklar akan cennetler onlar içindir. Onlar orada sürekli olarak kalacaklar, Allah katında ağırlanacaklardır."

Önceki beyândan sonra bu da, mü'minlerin son derece güzel olan hâlini, akıbetini beyân ve izah etmekte, ayrıca mü'minlerin sevincini artırıp doruğa çıkarmak ve kâfirleri de olabildiğince bedbaht etmek için, mü'minlerin cennette ebedi kalacaklarını bildirmektedir.

Takvadan bahsedilmesi, daha önce zikredilen hasletlerin takva konusunda olduğunu zımnen bildirmek içindir.

Takvadan maksad, şirkten ve günahlardan sakınmaktır.

B- "Ebrâr için Allah katındaki nimetler daha hayırlıdır."

Mü'minler için Allahü teâlâ katından bahşedilen ebedî nimetler, kötü insanların dünvada yararlandıkları geçici nimetlerden çok daha hayırlıdır.

Cennet ehli bahtiyar insanların "ebrâr / iyiler" diye ifâde edilmesi, yukarıda sayılan davranış biçimlerinin takva kabilinden ve aynı zamanda iyilik ve havır (birr) olduğunu zımnen bildirmek içindir.

Bu bölümü tek başına aç →

199. Âyetin Tefsiri

"Ehl-i Kitab'dan öyleleri var ki Allah'a, size indirilene ve kendilerine indirilmiş olanlara Allah'tan huşu duyarak îmân ederler. Allah'ın âyetlerini az bir bedel (semen-i kalîl) karşılığında satmazlar, işte onlar için Rabb'ları katında mükâfatlar vardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir."

A- "Ehl-i Kitab'dan öyleleri var ki Allah'a, size indirilen ve kendilerine indirilmiş olanlara Allah'tan huşu duyarak îmân ederler."

Bu istinafı kelâm, Ehl-i Kitab'ın hepsinin, ahdi bozmak, kitabı tahrif etmek gibi daha önce anlatılan şer ve fesat ehli olmadıklarını, fakat bunlardan bir kısmının büyük menkıbelerin sahibleri olduğunu beyân eder.

Bir görüşe göre, bu âyetin işaret ettiği zâtlar, Abdullah b. Selâm ile arkadaşlarıdır.

Diğer bir görüşe göre ise bunlar, Necran Hıristiyanlarından kırk, Habeşistan Hırıstiyanlarından otuz iki ve Rum Hıristiyanlarından sekiz kışıdır. Bunlar, önceleri Hıristiyan iken sonra Müslüman olmuşlardır.

Bir başka görüşe göre de, Ehl-i Kitab'dan murad, Habeşistan hükümdarı Ashame el-Necâşî'dir. Nitekim rivâyete göre, Necâşî ölünce onun ölüm haberim Cebrâîl Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) e bildirdi. Bunun üzerine peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem):

"- Haydi çıkın da, sizin ülkenizin dışında ölen bir kardeşinizin cenaze namazını kılın!" diye Ashaba seslendi. Sonra Bakî'a (Medîne mezarlığına) çıkıp oradan Habeşistan'a baktı ve Necâşî'nin tabutunu bizzat görüp cenaze namazını kıldı ve onun için Allah (celle celâlühü) tan mağfiret diledi.

Onu gören münafıklar:

"- Şu adama balan; hiç görmediği ve dininde olmayan o koca şişman Hıristiyan'ın cenaze namazını kılıyor" dediler.

İşte bunun üzerine bu âyet nazil oldu.

Kendilerine indirilen kitablar, iki mukaddes kitab Tevrat ile incil'dir.

Aslında Ehl-i Kitab olanların Kur’ân'a îmân etmeleri, kendi kitablarma olan îmânlarından sonra gerçekleştiği hâlde, âyette, onların Kur’ân'a olan îmânları önce, kitablarma olan îmânları ise sonra zikredilmiştir. Çünkü Kur’ân'a olan îmânları, kitablarma olan îmânlarının ölçüsü ve koruyucusu-dur. Zira iki eski mukaddes kitaba olan îmânları, ancak Kur’ân'a olan îmânlarına bağlı olarak geçerlidir. Çünkü o kitablarm neshedilmiş hükümleri geçerli değildir ve neshedilmemiş olan hükümleri de, ancak Kur’ân'ıle sabit olduğu cihetle muteberdir.

Bir de, âyetin bundan sonraki bölümü, onların kendi eski kitablarma olan îmânları ile ilgili olduğu için, îmân sırası gözetilmemiştir.

Ehl-i Kitabin eski iki mukaddes kitaba îmânlarından maksad, tahrifattan önceki asıllarına olan îmândır.

B- "Allah'ın âyetlerini az bir bedel (semen-i kaiîl) karşılığında satmazlar."

Bu cümle, o Ehl-i Kitab insanların, tahrifçilere muhalefet ettiklerini sarahatle ifâde eder. Bu hususun da, onların güzel hasletleri arasına dahil edilmesi, yalnız onların, Allah'ın âyetlerini az bir bedele satmadıkları için değil, fakat bunun, aynı zamanda o iki mukaddes kitabta bulunan peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) in nübüvvetinin kanıtlarını da zımnen açıkladığı içindir.

C- "İşte onlar için Rabb'ları katında mükâfatlar vardır."

Şeref ve faziletin pek yüksek bir mertebesine erişmiş olan bu kişiler, o sayılan güzel sıfatları taşımalarından dolayı, Rabb'ları katında kendilerine mahsus, kendilerine va'dedilen özel mükâfatları vardır. Nitekim:

"İşte onlara, sabretmiş olmalarından dolayı, mükâfatları iki defa verilecektir." (Kasas 28/54) mealindeki âyet ile

" Ey îman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve Peygamberine îmân edin ki O, rahmetinden size iki kat mükâfat versin." (Hadîd 57/28) âyetlerinde bu hakikat anlatılır.

"i'nde rabbihim / Rableri katında" buyrulması, onlar için bir teşriftir.

Ç- "Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir."

Allahü teâlâ'nın ilmi bütün eşyayı şâmil olduğu için O, hiç düşünmeye ihtiyaç olmaksızın, her amel sahibinin istihkakı olan mükâfatı bilir. Bundan maksat, va'dedilen mükâfatın süratle onlara ulaşmasıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

200. Âyetin Tefsiri

"Ey îman edenler! Sabredin, sebat edin; cihada hazırlıklı olun ve Allah'tan sakının ki felâh (kurtuluş)a eresiniz."

A- "Ey îman edenler! Sabredin., sebat edin (ve sâbırû)."

Bu sûre-i kerîme içinde çeşidi hüküm ve hikmetler beyân edildikten sonra sâreye, bunları muahafaza için gerekli tedbirlerle son verilmiştir. İlâhî tavsiye şudur:

"Ey îmân edenler!

- Taâ't ve ibâdetlerdeki meşakkatlere ve diğer sıkıntı ve güçlüklere sabredin;

- savaş meydanlarında Allahü teâlâ'nın düşmanlarına sabırla galip gelin;

- nefsin hava ve heveslerine muhalefette sabrederek de en büyük düşmanınızı yenin.

Sebat, daha zor ve meşakkath olduğu için, mutlak sabır emrinden sonra özellikle sebat zikredilmiştir.

B- "Cihada hazırlıklı olun."

Geçitlerde, derbendlerde, hududlarda savaşa hazırlıklı olarak atlarınızı bağlayıp bekleyin ve savaş için tetikte olun. Nitekim diğer bir âyette de şöyle buyurulur:

" Düşmanlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın; onunla Allah'ın düşmanını, sizin düşmamızı ve onlardan başka sizin bilmeyip de, Allah'ın bildiği düşmanları korkutursunuz." (Enfâl 8/60)

Rivâyete göre Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) de şöyle buyurmuştur:

"Bir kimse, Allah yolunda bir gün bir gece düşman hücumlarının beklendiği yerlerde beklerse, bir Ramazan ayını tamamen oruç ve hacet zamanları dışında bütün vakitlerini namazla geçirmiş gibi sayılır."

C- "Ve Allah'tan sakının ki felâha eresiniz."

Allahü teâlâ'nın emirlerine muhalefet etmekten sakının ki, bütün arzularına kavuşan ve bütün üzücü hâllerden kurtuluş bulan mutlu ve kutlu insanlar zümresine dahil olasınız.

Burada, Allah'ın emirleri mutlak mânâda olduğuna göre, bu sûre içinde geçenler de öncelikle buna dahildir.

Rivâyete göre Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), şöyle buyurmuştur:

"Men kara surete âl-i ı'mrâne ü'tıiye bikülli âyetin minha emânen a'lâ cısr-i cehennem / Bir kimse Al-i İmrân sûresini okursa (okuyup gereğince amel ederse), okuduğu her âyete karşılık kendisine, cehennem köprüsünden geçme beratı verilir."

Yine rivâyete göre Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

"Bir kimse, imrân âlinin (ailesinin) anlatıldığı sûreyi Cuma günü (ilk Müslümanların okuduğu gibi) okursa, güneş batmcaya kadar Allah ona salât (rahmet) eder ve melekler de ona salât ederler (onun için Allah'tan mağfiret dilerler)."

Allah, doğru olanı cümlemizden daha iyi bilir.

Bu bölümü tek başına aç →