BEYDÂVÎ TEFSÎRİ

A‘râf Sûresi — BEYDÂVÎ TEFSÎRİ — Sayfa 2

166. Âyetin Tefsiri

Men edildikleri şeye karşı kibirlik edince, onlara: Aşağılık maymunlar olun, dedik.

"Men edildikleri şeye karşı kibirlik edince” yasaklandıkları şeyi terk etmekten kibir gösterince, Meselâ:

"Rablerinin emrinden kibir gösterdiler” (Zariyat; 44) âyetinde olduğu gibi,

"onlara: Aşağılık maymunlar olun, dedik". Bu da:

"Murat ettiğimiz bir şeye diyecek sözümüz sadece "ol” demektir. O da hemen oluverir” (Nahl; 40) âyeti gibidir. Zahiri öyle gösteriyor ki, Allahü teâlâ onlara önce azâp etmiş, bunun ardından haddi aşınca onların suretlerini değiştirmiştir. İkinci Âyetin birincinin tesbiti ve açıklaması olması da câizdir.

Rivâyete göre men edenler hadlerini aşanların öğüt almalarından ümitlerini kesince, onlarla birlikte oturmak istemediler. Kenti bir duvarla ikiye böldüler. Duvara bir de kapı koydular. Bir sabah kalktıkları zaman haddi aşanlardan kimsenin çıkmadığım gördüler: Muhakkak başlarına bir şey gelmiştir, dediler. Yanlarına girdiler, birden onların maymunlara çevrilmiş olduklarını gördüler. Kendileri hısımlarım tanımadılar, fakat maymunlar onları tanıyordu. Hısımlarına geliyor; elbiselerini kokluyor ve etraflarında ağlayarak dönüyorlardı. Üç gün sonra öldüler. Mücâhid de, bedenleri değil kalpleri çevrildi, buyurmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

167. Âyetin Tefsiri

Hani, Rabbin, yemin olsun ki, onların üzerlerine kıyâmet gününe kadar onlara azabın kötüsünü reva görecek kimseleri göndereceğim, diye bildirmişti. Şüphesiz Rabbin cezayı gerçekten çabuk verendir. Şüphesiz o, pek bağışlayıcı, çok merhametlidir.

"Ve iz teezzene rabbüke” yani bildirdi demektir ki, îzan'dan gelir aynı manayadır, teva'ud ve îad gibi ya da azmetti demektir, zira bir şeye azm eden onu yapmayı kendine bildirir. Kasem fiili yerine kullanılmıştır, Meselâ alimallahu ve şehidallahu gibi. Bunun içindir ki, onun cevabıyla cevap verilmiştir, o da "leyebasenne aleyhim ilâ yevmil kıyâmeti"dir.

Mana da şöyledir: Hani Rabbin, Yahûdîlerin üzerine göndereceğini kendine vâcip kıldı "onlara azabın kötüsünü reva görecek kimseleri” meselâ onları hor etmek ve üzerlerine cizye vergisi koymak gibi. Allah onların üzerine Süleyman aleyhisselâm'dan sonra Buhtunassar'ı musallat etti. Yurtlarını harap etti, savaşanlarını öldürdü, kadınlarını ve çocuklarını esir etti. Kalanlara da cizye vergisi yükledi. Daha önce Mecûsîlere verirlerdi. Sonunda Muhammed sallallahü aleyhi ve sellem'i gönderdi. O da onlara yapacağım yaptı. Sonra da onlara cizye vergisini yükledi. Zamanın sonuna kadar da devam edecektir.

"Şüphesiz Rabbin cezayı gerçekten çabuk verendir” onlara dünyada ceza verdi.

"Şüphesiz o, pek bağışlayıcı, çok merhametlidir” îman edip tevbe edenleri.

Bu bölümü tek başına aç →

168. Âyetin Tefsiri

Onları yeryüzünde ümmetlere ayırdık, içlerinde iyiler de vardır, bunun altında olanlar da vardır. Onları hakka dönsünler diye iyiliklerle ve kötülüklerle denedik.

(Onları yeryüzünde ümmetlere ayırdık) paramparça ettik, öyle ki, bulunmadıkları bir bölge yoktur. Bu da şanslarını kırmak içindir ki, hiçbir zaman güçleri olmasın.

"Ümemen” ikinci mef'ûldur yahut hâl’dir. (İçlerinden iyiler de vardır) sıfattır ya da ondan bedeldir. Bunlar da Medînede îman edenler ve benzerleridir. (Bunun altında olanlar da vardır) takdiri: Veminhüm nasun dune Zâlike demektir ki, iyilikte geri kalanlar manasınadır. Onlar da kâfirleri ve fâsıklarıdır.

"Onları iyiliklerle ve kötülüklerle denedik” nimetlerle azaplarla

"dönsünler diye” uyanırlar da üzerinde bulundukları şeyden dönerler diye.

Bu bölümü tek başına aç →

169. Âyetin Tefsiri

Onların artlarından kitaba mirasçı olan kötü bir nesil geldi. Onlar bu en adi dünyanın metaım alır ve:

"Yaptıklarımız bağışlanır” derler. Eğer onlara benzeri bir meta gelirse, onu aürlar. Kendilerinden, Allah'a karşı hak olmayan şeyi söylemeyeceklerine dâir kitabın sözü alınmadı mı? Onlardaki şeyleri okumamışlar mıydı? Hâlbuki âhiret yurdu sakınanlar için daha hayırlıdır. Akıl etmiyorlar mı?

"Onların artlarından geldi” zikri geçenlerin artlarından "halfün” kötü bir nesil. Half mastardır, sıfat yapılmıştır. Bunun içindir ki, teke de çoğa da denilir. Bunun çoğul olduğu ve serde yaygın olduğu, fethi ile half'in hayırda kullanıldığı da söylenmiştir. Bunlardan maksat Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'in asrında olanlardır.

"Kitaba mirasçı oldular” Tevrat'a seleflerinden mirasçı oldular, onu okurlar ve içindekine vakıf olurlar.

"Onlar bu en adi dünyanın metaım alırlar” yani dünya hayatının kırıntılarını alırlar demektir. Edna dünüv'den yahut denaet'ten gelir ki, o da hüküm verirken aldıkları rüşvettir. Cümle cemi vavından hâl’dir.

"Yaptıklarımız bağışlanır, derler” Allah bizi ondan sorumlu tutmaz ve ondan geçer, derler. Bunun atfa da hâle de ihtimali vardır. Fiil câr ile mecrûra ya da ye'huzune'nin mastarına isnat edilmiştir.

"Vein ye'tihim aradun misluhu” bu da "lena” zamirinden hâl’dir yani bağışlanmayı umarlar, günaha devam ve ısrar ederler, ondan tevbe etmezler.

"Onlardan kitabın sözü alınmadı mı?” yani kitaptaki söz demektir.

"Allah'a karşı hak olmayan şeyi söylemeyeceklerine dâir” bu da misale1 ın atıf beyanıdır ya da ona mütaalıktır, ella yekulu da bienla yekulu demektir. Maksat tevbe etmemekle beraber kesin bağışlanacaklarını söyledikleri için azarlamadır. Kaldı ki, bu Allah'a iftiradır ve kitabın sözünden çıkmadır.

"Deresu mafıhi” bu da mana bakımından "elemyu'haz"a atıftır, çünkü onu tesbittir ya da "verisu"ya atıftır ki, o da itiraz cümlesidir.

"Halbuki âhiret yurdu sakınanlar için daha hayırlıdır” onların aldıklarından "akıl etmiyorlar mı?” o zaman bunu bilirler de azaba götürecek kötüsünü, en kötüsünü sonsuz cennetle değiştirmezler. Nâfi', İbn Âmir, Hafs ve Ya'kûb hitapta çeşitlilik için te ile ta'kılun okumuşlardır.

Bu bölümü tek başına aç →

170. Âyetin Tefsiri

Kitaba sarılıp namazı dosdoğru kılanlara gelince, şüphesiz biz, ıslah edenlerin mükâfatını zâyi etmeyiz.

"Vellezine yümessikune bilkitabi ve ekamus salate” bu da "lillezine yettekun"e atıftır.

"Efela takılun” da itiraz cümlesidir ya da mübteda’dır, haberi de "inna lâ nudiu ecrel muslihin"dir. Burada da minhüm zamirdir mukadderdir ya da zamirin yerine zâhir konulmuştur ki, ıslahat ecrin zâyi olmasına manidir. Ebû Bekir şeddesiz olarak "yümsikune” okumuştur. Namazı tek başına zikretmesi onun diğer tutulacak şeylerden yüksek olmasındandır.

Bu bölümü tek başına aç →

171. Âyetin Tefsiri

Hani biz dağı sanki bir gölgelik gibi üstlerine kaldırmıştık da onun üstlerine düşeceğini iyice anlamışlardı.

"Size verdiklerimizi kuvvetli tutun ve ondakini hatırlayın ki kötülüklerden sakınasınız” demiştik.

"Hani biz dağı üstlerine kaldırmıştık” yerinden söküp kaldırmiştik, burada geçen netk çekmek demektir.

"Sanki bir gölgelik gibi” her gölge yapana zulle denir.

"Zannu” kesin bildiler "üstlerine düşeceğini” çünkü dağ havada durmaz, bir de onlara böyle tehdit edilmişti. Zan fiili kullanması da düşmenin bağlı olduğu şeyin gerçekleşmemesindendir. Çünkü onlar Tevrat'ın hükümlerini ağır buldukları için kabul etmek istemediler, Allah da Tûr'u tepelerine kaldırdı, onlara: Eğer içindekileri kabul etmezseniz dağı üzerinize bırakırız, denildi.

"Tutun” yani onlara: Tutun, dedik,

"Size verdiklerimizi” kitaptan verdiklerimizi "kuvvetle” zorluklarına katlanmak üzere ciddiyet ve kararlılıkla demektir. Bu da huzu'daki fâil vavından hâl’dir.

"Ondakini hatırlayın” onunla amel ederek, onu unutulmuş şey gibi terk etmeyin.

“ ki kötülüklerden sakınasınız” çirkin amellerden ve rezil ahlaklardan.

Bu bölümü tek başına aç →

172. Âyetin Tefsiri

Hani, Rabbin âdemogutlarından, bellerinden zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şâhit tutmuş:

"Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” demişti. Onlar da:

"Evet, şâhit olduk” demişlerdi. (Bunu yapması) kıyâmet gününde:

"Gerçekten biz bundan gâfildik” dememeniz içindir.

(Hani, Rabbin âdemoğullarından, bellerinden zürriyetlerini almış) yani karın karın gelecek nesülerini bellerinden çıkarmıştı.

"Min zuhurihim” "beni adem"den bedel-i ba'zdır. Nâfi', Ebû Amr, İbn Âmir ve Ya'kûb "zürriyyatihim” okumuşlardır.

"Onları kendilerine şâhit tutmuş:

"Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” demişti". Yani onlar için Rablik delillerini dikmiş ve akıllarına onları ikrara davet edecek şeyler yerleştirmişti. Öyle ki, onlara "ben sizin Rabbiniz değil miyim?” denilmiş gibi oldular. Onlara verdiği ilim imkânım ve içlerine yerleşmesini onları şâhit tutma ve temsil yolu ile itiraf etme yerine koydu.

"Evet, şâhit olduk” demeleri de bunu gösterir.

"Bunu yapması, kıyâmet gününde demeniz” yani demenizi istemediği içindir "gerçekten biz bundan gâfildik” bir delille buna ikaz edilmedik dememeniz içindir.

Bu bölümü tek başına aç →

173. Âyetin Tefsiri

Yahut:

"Sadece atalarımız daha önce şirk koşmuşlardı. Biz de onlardan sonra gelen bir nesil idik. Bâtıla sapanların yaptıkları yüzünden bizi helâk mi edeceksin?” dememeniz için.

"Ev tekulu” bu da "en tukulu"ya atıftır. Ebû Amr her ikisini de ye ile (yekulu) okumuştur. Çünkü sözün başı gâip kalıbındadır.

"

Yahut sadece atalarımız daha önce şirk koşmuşlardı. Biz de onlardan sonra gelen bir nesil idik” onlara uyduk dememeniz içindir. Çünkü taklit, delil varken ve ilim imkanı mevcut iken mazeret olmaz.

"Bâtıla sapanların yaptıkları yüzünden bizi helâk mi edeceksin?” Şirki kuran bâtıl atalarını kastediyorlar.

Şöyle de denilmiştir: Allahü teâlâ Âdem'i yaratınca belinden zürriyetini küçük karıncalar gibi çıkardı ve onları diriltti. Onlara akıl ve konuşma verdi ve onlara bunu ilham etti. Çünkü Hazret-i Ömer radıyallahü anh'in rivâyet ettiği böyle bir hadis vardır. Ben de bunu Kitabu'l - Mesabih'e yazdığım şerhte izah ettim. Bu kelâmın burada zikredilmesinden maksat onları genel söz verme ile susturmaktır, daha önce de onları kendilerine verdiği özel söz ve aklî ve naklî delillerle susturmuş; onları taklitten men etmiş ve onları fikir ve istidlale zorlamıştı. Nitekim şöyle buyurmuştur:

Bu bölümü tek başına aç →

174. Âyetin Tefsiri

İşte âyetleri böyle açıklıyoruz ki, (küfürden tevhide) dönerler diye.

"İşte âyetleri böyle açıklıyoruz ki, dönerler diye” yani (küfrü) taklitten ve batılın arkasına takılmaktan dönsünler diye .

Bu bölümü tek başına aç →

175. Âyetin Tefsiri

Onlara, kendisine âyetlerimizi verip de onlardan sıyrılan, şeytanın kendisini peşine taktığı için azgınlardan olan kimsenin haberini anlat.

"Onlara oku” yani Yahûdîlere oku "kendisine âyetlerimizi verdiğimiz kimsenin haberini” o da İsrâîl oğulları alimlerinden biridir yahut Ümeyye bin Ebissalt'tır. Çünkü o kitapları okumuş ve Allahü teâlâ'nın o zamanlarda bir peygamber göndereceğini öğrenmişti. Bunun da kendisi olacağını ummuştu. Muhammed sallallahü aleyhi ve sellem gönderilince onu kıskandı ve onu inkâr etti.

Ya da Kenanlılardan Belam bin Baura idi ki, ona da Allah'ın bazı kitaplarındaki ilim verilmişti.

"Onlardan sıyrıldı” âyetlerden sıyrıldı, onları inkâr etti ve onlardan yüz çevirdi.

"Şeytan onu peşine taktı” o da şeytana yetişti ve arkadaşı oldu. Arkasına düşmesini istedi de denilmiştir.

"Azgınlardan oldu” sapıklardan oldu.

Rivâyete göre kavmi ondan Mûsa'ya ve yanındakilere beddua etmesini istedi, o da: Yanında meleklerin olduğu bir kimseye nasıl beddua ederim, dedi? lsrar ettiler, o da onlara beddua etti. Onlar da Tih çölünde kaldılar.

Bu bölümü tek başına aç →

176. Âyetin Tefsiri

Eğer istese idik, bunlar vasıtasıyla onu elbette yükseltirdik. Fakat o, yere saplandı ve keyfîne uydu. Onun hâli köpeğin hâli gibidir; ona saldırsan da solur yahut bir aksan da solur. İşte âyetlerimizi inkâr eden o kavmin hâli budur. İyice düşünmeleri için bu kıssayı anlat.

"Eğer istese idik onu elbette yükseltirdik” o âyetler ve onlara sarılmasıyla büyük âlimlerin derecelerine yükseltirdik.

"Ancak o yere saplandı” dünyaya yahut sefalete meyletti.

"Hevesine uydu” dünyayı tercih etmede ve kavminin rızâsını istemede. Böylece âyetlerin gereğinden saptı. Neden onun yükseltilmesi Allahü teâlâ'nın dilemesine bağlanmış, sonra da ondan vazgeçilmiş ve o kulun fiiline talik edilmiştir, çünkü dileme yükseltilmesini gerektiren fiilin sebebidir ve olmaması da onun olmamasına delildir. Bu da sebep olmadığı için sonucun da olmamasındandır. Ve şunu da göstermektedir ki, gerçek sebep dilemedir, bu bizim gördüğümüz sebepler sonucun meydana gelmesi için dikkate alınmış şeylerdir. Çünkü dileme de ona bu şekilde taalluk etmiştir. Sözün akışına göre velakinnehu a'rada anha demeli idi; onun yerine "ahlede ilelardı vettebaa hevahu” dedi, bu da onu sürükleyen şeye dikkat çekmek ve dünya sevgisinin bütün hataların başı olduğunu vurgulamak içindir.

"Onun hâli” onun adilikte misal olmuş sıfatı "köpeğin hâli gibidir” en adi durumundaki hâli gibidir o da "ona saldırsan da solur veya bıraksan da solur” olmasıdır. Yani daima solur; ister azarlamak ve kovmakla ona saldırılsın isterse hâli üzere terk edilsin ve ona sataşılmasın. Diğer hayvanlar ise öyle değildir. Çünkü köpeğin kalbi gayet zayıftır. Âyette geçen lehs hızlı nefes almadan dolayı dilin çıkmasıdır. Şart cümlesi hâl yerindedir, mana da lahisen filhaleteyni demektir. Temsil, terkibin lâzımı yerine konulmuştur, o da yükseltmenin olmaması ve derecenin düşürülmesidir. Bu da abartmak ve açıklamak içindir.

Şöyle de denilmiştir: Mûsa'ya beddua edince dili çıktı, göğsünün üstüne düştü ve köpek gibi solumaya başladı.

"İşte âyetlerimizi inkâr eden o kavmin hâli budur. Sen kıssayı anlat” Yahûdîlere anlatılan kıssayı, çünkü o da kendi kıssaları gibidir.

"Belki düşünürler” öğüt almaya gidecek şekilde düşünürler.

Bu bölümü tek başına aç →

177. Âyetin Tefsiri

Âyetlerimizi yalanlayan ve kendilerine zulmeden gruhun hâli ne kötüdür!

"O güruhun hâli ne kötüdür” yani o kavmin demektir. Mahsus bizzemmin hazfi ile "sae mesul kavmi” şeklinde de okunmuştur.

"Âyetlerimizi yalanlayan” delille sâbit olduktan ve onları bildikten sonra.

"Ve kendilerine zulmeden güruhun hâli". Bu cümle ya "kezzebu"ya atfedilerek sılaya dahildir,

Mana da şöyledir: Onlar ki, hem âyetleri yalanladılar hem de kendilerine zulmettiler ya da ondan (sıladan) ayrıdır,

Mana da şöyledir: Yalanlamakla ancak kendilerine zulmettiler, çünkü vebali onları geçmez. Bunun içindir ki, mef'ûl başa alınmıştır.

Bu bölümü tek başına aç →

178. Âyetin Tefsiri

Allah kime hidâyet ederse o, doğru yolu bulur. Kimi de saptarsa, işte onlar ziyan edenlerin ta kendileridir.

"Allah kime hidâyet ederse o, doğru yolu bulur. Kimi de saptarsa, işte onlar ziyan edenlerin ta kendileridir". Şunu açıklamaktadır ki, hidâyet ve sapıklık Allah'tandır ve Allah’ın hidâyeti hepsine değil bazısınadır. Doğru yolu bulmayı gerektiren de odur. Birincide müfret, ikincide cemi kullanması lâfız itibarı iledir. Mana da şuna vurgu yapmaktadır ki, hidâyete erenler tek gibidir, çünkü yolları birdir; sapıklar ise öyle değildir ve Allah’ın hidâyetinin hidâyeti bulanlara ait olduğunu haber vermek, hidâyetin şânını büyütmek içindir. Ve şuna dikkat çekmektedir ki, o bizatihi büyük bir şeydir, faydası ona göredir. Öyle ki, başka bir şey lmasa bile o yeter. Ve gelecekte nimetleri kazandıran da odur ve onun adresidir.

Bu bölümü tek başına aç →

179. Âyetin Tefsiri

Yemin olsun, gerçekten cinden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. Onların kalpleri var, onlarla anlamazlar; gözleri var, onlarla görmezler; kulakları var, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da sapıktırlar. İşte onlar gâfillerin ta kendileridir.

"Yemin olsun, gerçekten cinden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık". Yani Allahü teâlâ'nın ilminde küfürde ısrar edenleri demektir.

"Onların kalpleri var, onlarla anlamazlar” onları hakkı tanımada ve delillerine bakmada kullanmazlar.

"Gözleri var, onlarla görmezler” yani onlarla Allah'ın yarattıklarına ibret nazarı ile bakmazlar.

"Kulakları var, onlarla dinlemezler” âyetleri ve öğütleri düşünce ve ibret dinlemesi ile dinlemezler.

"İşte onlar hayvanlar gibidir” anlamamada ve ibret nazarı ile bakmayıp düşünmek için dinlememede ya da onların duygu ve kabiliyetleri geçim sebepleri ile sınırlıdır.

"Hatta daha da sapıktırlar” çünkü hayvan fayda ve zararını idrak eder. Onları çekmek ve itmek için bütün gayretini sarf eder. Bunlar ise öyle değildirler, bilâkis çokları muannit olduğunu bildiği hâlde ateşe atılır.

"İşte onlar gâfillerin ta kendileridir” tam gafildirler.

Bu bölümü tek başına aç →

180. Âyetin Tefsiri

En güzel isimler Allah'ındır; ona onlarla dua edin. Onun isimlerinde sapanları bırakın. Onlar yaptıkları o şeyle cezalanacaklar.

"En güzel isimler Allah'ındır” çünkü onlar en güzel manalara gelirler. Bunlardan maksat lâfızlardır. Sıfatlardır da denilmiştir.

"Ona onlarla dua edin” onu o isimlerle isimlendirin.

"İsimlerinde sapanları bırakın” sapıkların isimlendirmelerini terk edin, çünkü onlar dinî bir temele dayandırmazlar. Çoğu zaman akla kötü mana getirir, Meselâ ya ebel mekârim (ey asil davranışların babası), ya ebyadal vech (ey yüzü en ak) gibi.

Ya da Allah'ın kendine verdiği isimleri inkâr edenlere aldırmayın demektir, Meselâ biz Yemame'nin Rahmân'mdan başkasını bilmeyiz, demeleri gibi.

Ya da isimlerini putlara vermelerini ve isimlerinden onlara isim türetmeleri gibi, Meselâ Allah'tan Lat, Azîz'den Uzza gibi. Bunlarda onlara uymayın.

Yahut onlardan yüz çevirin, çünkü Allah onların cezasını verecektir. Nitekim "onlar yaptıkları o şeylerle cezalanacaklar” buyurmuştur. Hamze burada ve Fussilet sûresinde fetha ile "yelhadune” okumuştur. Lehade ve elhade denilir ki, hedeften sapmaktır.

Bu bölümü tek başına aç →

181. Âyetin Tefsiri

Yarattıklarımızdan bir ümmet vardır ki, hakkı gösterir ve onunla adalet ederler.

"Yarattıklarımızdan bir ümmet vardır ki, hakkı gösterir ve onunla adalet ederler". Bunu cehennem için haktan sapan bir bölüğü açıkladıktan sonra zikretti ki, cennet için de hakkı gözeten âdil bir bölük yarattığım göstersin. Bunu icmaın doğruluğuna delil getirmişlerdir; çünkü bundan maksat her çağda bu sıfatta bir grubun olacağını bildirmektir. Çünkü sallallahü aleyhi ve sellem Efendimiz:

"Allah'ın emri gelinceye kadar bu ümmette hak üzerinde olan bir grup olacaktır", buyurmuştur. Eğer bu Resûlüllah’ın zamanına veya başkasına hâs olsa idi bunda bir fayda olmazdı, çünkü o, bilinen bir şeydir.

Bu bölümü tek başına aç →

182. Âyetin Tefsiri

Âyetlerimizi yalanlayanları ise bilmedikleri yerden yavaş yavaş yakalarız.

"Âyetlerimizi yalanlayanları ise yavaş yavaş yaklaştıracağız” azar azar helake yaklaştıracağız. Burada geçen istidrac’ın aslı derece derece yukarı çıkarmak yahut aşağı indirmektir.

"Bilmedikleri yerden” onlara yapmak istediğimizi böyle yaparız. Bu da nimetin onlara arka arkaya gelmesiyle olur, onlar da bunun Allah'ın lütfundan olduğunu sanırlar. Şımarıklıklarını ve azgınlıklarını artırırlar. Sonunda azâp sözünü hak ederler.

Bu bölümü tek başına aç →

183. Âyetin Tefsiri

Ben onlara süre tanıyorum. Şüphesiz benim tuzağım sağlamdır.

(Ben onlara süre tanıyorum) bu da senestedricühüm üzerine atıftır,

"şüphesiz benim tuzağım sağlamdır” yakalamam serttir. Ona tuzak demesi dışının ihsan, içinin perişanlık olmasındandır.

Bu bölümü tek başına aç →

184. Âyetin Tefsiri

Arkadaşlarında herhangi bir delilik olmadığını düşünmediler mi? O, apaçık bir uyarıcıdan başkası değildir.

"Arkadaşlarında olmadığını düşünmediler mi?” Yani Muhammed sallallahü aleyhi ve sellem'de "herhangi bir delilik” akıl hastalığı.

Rivâyete göre aleyhis-salâtü ves-selâm Efendimiz Safa tepesine çıktı, onları boy boy çağırdı; Allah'ın azabından korkuttu. İçlerinden biri: Arkadaşınız (adamınız) sabaha kadar bağırdı, dedi. Âyet bunun üzerine indi.

"O, apaçık bir uyarıcıdan başkası değildir” uyarması açıktır, öyle bir ses tonuyla seslenir ki, hiç kimseye durumu gizli kalmaz.

Bu bölümü tek başına aç →

185. Âyetin Tefsiri

Göklerin ve yerin mülküne, Allah'ın yarattığı şeylere ve ecellerinin yaklaşmış olacağına bakmadılar mı? Artık ondan sonra hangi söze îman edecekler?

"Bakmadılar mı?” sonuç çıkaracak şekilde "göklerin ve yerin mülküne, Allah'ın yarattığı şeylerde” şey denecek cinslere ki, bunların sayıları yoktur, bunlar saniin (yaratıcının) sonsuz kudretini, yoktan var edenin birliğini, sâhibinin ve idarecisinin büyüklüğünü gösterir. O zaman davet edildikleri şeyin doğruluğunu anlarlar. (Ve ecellerinin yaklaşmış olacağına). Bu da melekut'un üzerine atıftır,

"en” mastariyedir yahut enne'den tahfif edilmiştir. İsmi de zamir-i şandır, yekunu'nûn ismi de öyledir.

Mana da şöyledir: Ecellerinin yaklaştığına ve vadesinin geldiğine bakmadılar mı ki, ölüm bastırmadan ve azâp inmeden önce hakkı aramaya ve kendilerini kurtaracak şeye yönelmeye koşsunlar.

"Artık ondan sonra hangi söze” yani Kur'ândan sonra demektir "îman edecekler?” ona îman etmiyorlarsa. Bu da açıklamanın son kertesidir, sanki delil karşısında sustuktan, hakkı gösteren işâret karşısında şaşkın kaldıktan sonra kalplerinin mühürlendiğini ve küfre azm ettiklerini haber vermektedir.

"Febieyyi"nin "asâ en yekune” kavline bağlı olduğu da söylenmiştir ki, sanki şöyle denilmiştir: Belki de ecelleri yaklaşmıştır; neden Kur'ân'a îman etmeye koşmuyorlar, bu kadar açığa çıktıktan sonra neyi bekliyorlar? Eğer ona îman etmezlerse ondan daha gerçek hangi söze îman etmeyi istiyorlar?

Bu bölümü tek başına aç →

186. Âyetin Tefsiri

Allah kimi saptırırsa, ona hidâyet edecek yoktur. Onları taşkınlıkları içinde bocalamaya bırakır.

"Allah kimi saptırırsa ona hidâyet edecek yoktur” sözü de bunu ikrar ve gerekçesini tespit gibidir. (Onları taşkınlıkları içerisinde bocalamağa bırakır). Merfû' olarak söz başıdır. Ebû Amr, Âsım ve Ya'kûb ye ile okumuşlardır, çünkü yukarısında "vemen yudlilullahu” buyurmuştur. Hamze ile Kisâî de "felâ hadiye leh"in mahalline atfen cezm ile (veyezerhüm) okumuşlardır. Sanki layehdihi ğayruhu ve yezerhüm denilmiştir.

"Ya'mehun” da hümden hâl’dir.

Bu bölümü tek başına aç →

187. Âyetin Tefsiri

Sana kıyâmetten, ne zaman gerçekleşeceğinden soruyorlar. De ki: Onun ilmi ancak Allah katındadır. Onu vaktinde ancak o açıklar. O, göklerde ve yerde ağır basmıştır. Size ancak ansızın gelir. Sanki sen onu tam manasıyla biliyormuşsun gibi onu sana soruyorlar. De ki: Onun ilmi ancak Allah kalındadır. Fakat insanların çoğu bilmezler.

(Sana kıyâmetten soruyorlar) saat sonradan kıyâmete isim olmuştur. Ona böyle denilmesi ansızın gelmesindendir ya da hesabının hızlı olmasındandır yahut da o kadar uzun olmasına rağmen Allah katında bir saat gibi olmasındandır. (Ne zaman gerçekleşeceğinden) durma ve istikrarından demektir. Rusuvvüşşey durmak ve karar kılmaktır. Resel cebelü (dağ durdu) ve erses sefinete de gemiyi demirlemektir. Eyyane de eyyü'den türemiştir, çünkü manası o ne vakittir, demektir. O da aveytü ileyhi'den gelir, çünkü parça bütüne doğru hareket eder.

"De ki: Onun ilmi ancak Allah kalındadır” ilmini kendine saklamıştır, ne bir yakın meleğe ne de gönderilmiş bir peygambere vermemiştir.

"Onu vaktinde açıklamaz” durumunu vaktinde belirtmez "ancak o belirtir”

Mana da şöyledir: Onun gizliliği kopacağı zamana kadar başkasına saklıdır. Livaktiha'daki lâm da vakit içindir, tıpkı "ekımis salate lidülukiş şemsi” (hra: 78) âyetinde olduğu gibidir.

"O, göklerde de yerde de ağır basmıştır” halkı olan meleklere, insan ve cinlere ağır gelmiştir. Sanki gizliliğindeki hikmete işâret eder gibidir.

"Size ancak ansızın gelir” sizi gâfil avlar, nitekim aleyhisselâm Efendimiz şöyle buyurmuştur: Kıyamet insanları bastırdığı zaman adam vardır havuzunu tamir etmektedir, adam vardır davarını sulamaktadır, adam vardır pazarda eşyasını reklam etmektedir, adam vardır terazisini indirip kaldırmaktadır.

(Sanki sen onu tam manasıyla biliyormuşsun gibi sana soruyorlar). Hafiy, hafiye anişşey'i'den gelir ki, bir şeyi sormaktır. Çünkü bir şeyi fazla soran ve onu araştıran onu sağlama almış gibidir. Bunun içindir ki, an edâtı ile geçişli kılınmıştır. Bunun "yeseluneke"ye bağlı olduğu da söylenmiştir. Bunun hafavetten geldiği de söylenmiştir ki, acımak manasınadır. Çünkü Kureyşliler ona: Seninle aramızda akrabalık vardır; bize kıyâmetin ne zaman kopacağını söyle dediler.

Mana da şöyledir: Sana ondan soruyorlar, sanki sen onlara yakın olduğun için onlara özel bilgi verecekmişsin gibi.

Şöyle de denilmiştir: Bu, hafiye bişşey'i'den gelir ki, sevinmek manasınadır, anlamı da şöyledir: Sanki sen bu sorudan hoşlanıyormuşsun gibi sana soruyorlar, hâlbuki sen ondan ikrah ediyorsun. Çünkü o yalnız Allah'ın bildiği gâip şeylerdendir.

"De ki: Onun ilmi ancak Allah katındadır” bunu tekrar etmesi,

"yeseluneke"nin tekrar edilmesindendir, çünkü bunda bu ilave ve mubalâga vardır.

"Fakat insanların çoğu bilmezler” Allahü teâlâ'nın onun ilmini halkından bir kimseye vermediğini.

Bu bölümü tek başına aç →

188. Âyetin Tefsiri

De ki: Allah dilemedikçe ben kendime ne bir fayda ne de bir zarar vermeye sahip değilim. Eğer ben gaybi bilse idim, mutlaka hayrı çoğaltırdım ve bana kötülük de dokunmazdı. Ben îman edecek bir kavim için sadece bir uyarıcı ve bir müjdeciyim.

"De ki: Ben kendime ne bir fayda ne de bir zarar vermeye sahip değilim” . Bu kulluğu açıklama ve gaybi bilme iddiasından elini çekmedir.

"Allah dilemedikçe” bunlardan bir şey dilemedikçe, o zaman bana ilham eder ve beni ona muvaffak kılar.

"Eğer ben gaybi bilse idim, mutlaka hayrı çoğaltırdım ve bana kötülük de dokunmazdı” eğer ben gaybi bilse idim şimdiki durumumu değiştirir; daha çok fayda sağlar ve zararlardan uzak dururdum, öyle ki, bana kötülük dokunmazdı.

"Ben sadece bir uyarıcı ve bir müjdeciyim” ben uyarmak ve müjdelemek için gönderilen bir kul peygamberim.

"Îman edecek bir kavim için". Çünkü bunlardan istifade edecek olan onlardır.

"Likavmin yü'minun"un beşir'e mütaallik olup nezir'in mütaallikinin de mahzûf olması da câizdir.

Bu bölümü tek başına aç →

189. Âyetin Tefsiri

O ki, sizi bir tek candan yarattı ve ondan da alışsın diye eşini yarattı. Onu bürüyünce hafif bir yük yüklendi de onunla geçti. Ağırlaşınca, ikisi Rableri Allah'a (şöyle) dua ettiler: Eğer bize sağlam bir çocuk verirsen, mutlaka şükredenlerden olacağız.

"O ki, sizi bir tek candan yarattı” o da Âdemdir,

"ondan da yarattı” o canın (nefsin) cesedinden, eğelerinden birinden veyahut kendi cinsinden yarattı, Meselâ:

"Size kendi nefislerinizden eşler yarattı” (Nahl: 72) âyeti gibi.

"Eşini” o da Havvadır.

"Ona alışsın diye” ona ısınsın, onda huzur bulsun, bir şeyin kendi parçasına veya cinsine alışması gibi. Zamirin müzekker olması (liyesküne) manaya gidildiği içindir ve "felemma teğaşşaha” ifadesine de uyması içindir. Yani onunla birleşince demektir.

"Hafif bir yük yüklendi” yük ona hafif geldi, genellikle diğer kadınların duyduğu rahatsızlığı duymadı, o sebeple aldırmadı yahut hafif bir hamule taşıdı ki, o da menidir.

"Onunla geçti” onunla devam etti, oturup kalktı. Şeddesiz "femeret” ve "festemeret” ve "femaret” de okunmuştur ki, mevr kökündendir, o da gelip gitmektir yahut miryedendir, o da hamile kaldığım zannetti ve ondan şüphe etti, demektir. (Ağırlaşınca) karnında çocuğun büyümesiyle ağırlaşınca, meçhul kalıbı ile üskılet de okunmuştur ki, yükü onu ağırlaştırmca demek olur.

"Rableri Allah'a: Eğer bize sağlam bir çocuk verirsen, diye dua ettiler” eli yüzü düzgün, bedeni sağlam bir çocuk "mutlaka şükredenlerden oluruz” yenilenen bu nimetin için.

Bu bölümü tek başına aç →

190. Âyetin Tefsiri

Onlara sağlam bir çocuk verince, kendilerine verdiği şeyde ona ortaklar koşmaya başladılar. Allah, onların ortak koştukları şeylerden yücedir!

"Onlara sağlam bir çocuk verince, kendilerinde verdiği o şeyde ona ortaklar koşmaya başladılar” yani cuile evladühuma (evlatlarına verdiği şeyde evlatları ona ortak kılındı) demektir ki, ona Abdüluzza, Abdimenaf adını verdiler. Burada görüldüğü gibi muzâf hazfedilmiş ve muzâfunileyh onun yerine geçirilmiştir.

"Allah onların ortak koştukları şeylerden yücedir!” kavli ile "bir şey yaratmayan ve kendileri yaratılanları mı ortak koşuyorlar” ifadeleri de bunu gösterir (şirkkoşanlar sonraki çocuklarıdır).

Bu bölümü tek başına aç →

191. Âyetin Tefsiri

Bir şey yaratmayan ve kendileri yaratılanları mı ortak koşuyorlar?

"Bir şey yaratmayan ve kendileri yaratılanı mı ortak koşuyorlar?” Putları kastediyor. Şöyle denilmiştir: Havva hamile kalınca İblis ona bir erkek donunda (sıfatında) geldi: Karnındakinin ne olduğunu biliyor musun, belki bir hayvandır, belki de bir köpektir, dedi? Nereden çıkacağını biliyor musun, dedi? O da bundan korktu, bunu Âdem'e anlattı. Onlar da bundan üzüldüler. Sonra İblis Havva'ya döndü: Benim Allah katında iyi bir yerim var, eğer Allah'a dua edersem onu senin gibi yapar, çıkmasını sana kolaylaştırır; sen de ona Abdülharis adını koy, dedi. Onun da ismi meleklerin arasında Abdülharis idi. O da kabul etti. Doğurunca ona Abdülharis adını koydular. Bu gibi rivâyetler peygamberlere yaraşmaz.

"Sizi yarattı” (Araf: 189) hitabının Kureyş'ten Kusay ailesine olma ihtimali de vardır. Çünkü onlar Kusay'ın nefsinden yaratıldılar. Onun kendi cinsinden Arap ve Kureyşli bir eşi vardı. O ikisi Allah'tan bir çocuk istediler. Allah da onlara dört oğlan verdi. Onlara Abdimenaf, Abdişems, Abdikusay ve Abdüddar adlarım verdiler. O zaman "yüşrikun"daki zamir o ikisi ile evlatlarına ait olur. Nâfi' ile Ebû Bekir "sirken” yani şirketen okumuşlardır ki, onda başkasını ona şirk koştular demek olur yahut zeviy şirkin demek olur ki, onlar da ortaklardır.

"Hûm” zamiri putlara râcidir, onlara ilâh dedikleri için getirilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

192. Âyetin Tefsiri

Bunlar ne onlara yardım edebilirler, ne de kendilerine yardım edebilirler.

"Onlara yardım edemezler” yani kendilerine tapanlara demektir,

"kendi nefislerine de yardım edemezler” başlarına gelen kötülüğü def edemezler.

Bu bölümü tek başına aç →

193. Âyetin Tefsiri

Eğer onları doğru yola çağırırsanız, size uymazlar. Onları davet etmeniz de davet etmeyip susmanız da sizin için birdir.

"Eğer onları çağırırsanız” yani müşrikleri "doğru yola” İslâm'a (size uymazlar). Nah şeddesiz ve be'nin fethi ile (layetbeukum) okumuştur. Hitabın müşriklere "hüm” zamirinin de putlara râci olduğu da söylenmiştir ki, onları sizi hidâyet etmeye çağırırsanız muradınızı yerine getirmezler, Allah'ın cevap verdiği gibi cevap veremezler, demek olur. (Onları davet etseniz de davet etmeyip sussanız da sizin için birdir) em samüttüm dememesi, duanın fayda vermeyeceğini mübalağalı şekilde ifade etmek içindir. Çünkü susmakla eşit kılınmıştır.

Ya da onlara ihtiyaçlarını görmek için dua etmemelerindendir, sanki şöyle denilmiştir: Onlara yeniden dua etmeniz de dua etmeyip susmanız da birdir.

Bu bölümü tek başına aç →

194. Âyetin Tefsiri

Şüphesiz Allah,'tan başka dua ettikleriniz de sizin gibi kullardır. Öyleyse onları çağırın da, eğer doğru söylüyorsanız size cevap versinler.

"Şüphesiz Allah,'tan başka dua ettikleriniz” ibâdet edip de ilâh adlarını verdikleriniz "sizin gibi kullardır” çünkü onlar da emir altındadır.

"Öyleyse onları çağırın da, eğer doğru söylüyorsanız size cevap versinler” ilâh olduklarına dâir. Şu da muhtemeldir ki, onları insan suretinde yonttukları zaman onlara dedi ki: Onların son arzuları sizler gibi akıllı canlılar olmaktır. Bazılarınız ibâdeti hak edemediği gibi onlar da hak edemezler. Sonra iddialarını çürüterek dedi ki:

Bu bölümü tek başına aç →

195. Âyetin Tefsiri

Onların yürüyecekleri ayakları var mı?

Yahut onların tutacakları elleri var mı?

Yahut onların görecekleri gözleri var mı?

Yahut onların işitecekleri kulakları var mı? De ki: Ortaklarınızı çağırın, sonra da bana tuzak kurun, beni bekletmeyin.

"Onların yürüyecek ayaklan var mı?

Yahut onların tutacak elleri var mı?

Yahut onların görecek gözleri var mı?

Yahut onların işitecek kulakları var mı?". İnne tahfif edilerek "in” "ibade” de nasb ile "mâ"i Hicaziye şeklinde de okunmuştur ki, böyle bir şey sâbit değildir. Burada, Kasas ve Duhan'da zam ile "yubtışune” okumuşlardır.

"De ki: Ortaklarınızı çağırın” bana düşmanlıkta onlardan yardım isteyin "sonra da bana tuzak kurun” siz ve ortaklarınız bana kötülük için elinizden geleni ardınıza koymayın "beni bekletmeyin” bana süre vermeyin. Çünkü ben sizi aldırmıyorum; ben Allah'ın dostluğuna ve muhafazasına güveniyorum.

Bu bölümü tek başına aç →

196. Âyetin Tefsiri

Şüphesiz benim velim; kitabı indiren Allah'tır. O, iyilere velilik eder.

"Şüphesiz benim velim; kitabı indiren Allah'tır” Kur'ân'ı indiren.

"O iyilere de velilik eder". Peygamberlerine etmekten öte iyi kullarına velilik etmek de onun adetidir.

Bu bölümü tek başına aç →

197. Âyetin Tefsiri

Ondan başka taptıklarınız, size yardım edemezler, ne de kendilerine yardım ederler.

"Ondan başka taptıklarınız, size yardım edemezler ne de kendilerine yardım ederler". Bu da Efendimizin onlara kulak asmamasının tamamlayıcı sebebidir.

Bu bölümü tek başına aç →

198. Âyetin Tefsiri

Eğer doğru yola çağırırsanız, duymazlar. Onların sana baktıklarını görürsün, halbuki onlar görmezler.

"Eğer onları doğru yola çağırırsanız duymazlar. Onların sana baktıklarını görürsün halbuki onlar görmezler". Sana bakıyorlar gibi görünürler, çünkü karşısındakine bakar vaziyette tasvir edilmişlerdir.

Bu bölümü tek başına aç →

199. Âyetin Tefsiri

Sen affı tut, iyiliği emret ve Câhillerden yüz çevir.

"Huzil afve” yani insanların işinden sana kolay geleni al, onlara rahat davran, onlardan zor şey isteme. Bu, çabanın zıddı olan af'tır.

Ya da suçluları affetmeyi al yahut sadakalarından fazlasını veya kolay gelenini al demektir ki, bu da zekât farz kılınmadan önce idi. (İyiliği emret) iyilik güzel işler demektir.

"Câhillerden yüz çevir” onlarla tartışma, kötülüklerine karşılık verme. Bu âyet güzel ahlâkı toplamakta, Resûlüne de bunları yaşamakla emretmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

200. Âyetin Tefsiri

Eğer seni şeytandan bir fit dürterse, Allah'a sığın. Çünkü o, hakkıyla işiten, her şeyi bilendir.

(Eğer seni şeytandan bir fit dürterse) yani bir vesvese seni emrolunduğun şeyin tersini yapmaya zorlarsa, Meselâ öfke ve düşünce gibi. Nezğ, nesğ ve nahs dürtmedir. Onun insanları isyanlara teşvik etmek ve rahatsız etmek için vesvesesi sürücünün sürdüğü şeye dürtmesine benzetilmiştir.

"Allah'a sığın. Çünkü o, hakkıyla işitentir” sığınmayı işitir "her şeyi bilendir” iyiliğinin nerede olduğunu bilir; seni ona götürür.

Ya da sana eziyet edenlerin sözlerini işitir ve yaptıklarını bilir. Ona göre ceza verir. Seni intikâm almaktan ve şeytana uymaktan kurtarır.

Bu bölümü tek başına aç →

201. Âyetin Tefsiri

Şüphesiz sakınan kimselere şeytandan bir fit dokunursa, iyice düşünürler; hemen onlar gerçeği görürler.

"Şüphesiz sakınan kimselere şeytandan bir fit / vesvese dokunursa". Âyette geçen Tâif tafe yutufudan ism-i faildir. Sanki etraflarını dolaşmış da onlara etki edememiştir.

Ya da tafe bihil hayalü tayfenden hayal ve slüet demektir. İbn Kesîr, Ebû Amr, Kisâî ve Ya'kûb "tayfun” okumuşlardır ki, ya mastardır ya da leyyin ve heyyin gibi tayyif'in tahfif edilmiş şeklidir. Şeytandan maksat şeytan cinsidir, bunun içindir ki, zamiri (ve ihvanuhum) cemi kılınmıştır.

"İyice düşünürler” Allah'ın emir ve yasak ettiğini "hemen onlar gerçeği görürler” hata yerlerini ve şeytanların hilelerini düşünmekle; onlardan sakınırlar, bunlarda arkasına düşmezler. Âyet mâkablini te'kit etmektedir. Şu âyet de öyledir:

Bu bölümü tek başına aç →

202. Âyetin Tefsiri

Onların kardeşleri onları sapıklığa çekerler, sonra da bırakmazlar.

"Onların kardeşleri onları sapıkhğa çekerler” yani şeytanların kötülükten çekinmeyen kardeşleri "sapıklığa çekerler” süslemek ve ona sürüklemekle.

"Yümiddunehüm” de okunmuştur ki, emeddeden gelir; yumâddunehüm de okunmuştur ki, kolaylaştırarak ve teşvik ederek onlara yardım ederler: Bunlar da arkalarına düşmek ve emirlerini yerine getirmekle onlara yardım ederler.

"Sonra da bırakmazlar” onları azdırmaktan geri kalmazlar. Sonunda onları helâk ederler. (Layukassırun)daki zamirin ihvan'a gitmesi de câizdir ki, takva sahipleri gibi sapıklıktan çekinmezler demek olur. İhvandan şeytanları murat etmek de câizdir ki, o zaman zamir Câhillere râci olur, haber de (lâfzan ve manen) kiminse onun olur.

Bu bölümü tek başına aç →

203. Âyetin Tefsiri

Onlara bir mu'cize getirmediğin zaman:

"Onu (sağdan soldan) derleseydin ya” derler. De ki: Ben ancak bana Rabbimden vahyedilene uyarım. Bu, Rabbinizden kanıtlar ve îman eden bir toplum için de bir hidâyet ve bir rahmettir.

"Onlara bir mu'cize getirmediğin zaman” Kur'ân'dan yahut onların teklif ettiklerinden "onu sen derleseydin ya, derler” onu diğer okuduğun şeyler gibi kendiliğinden toplasaydm yahut Allah'tan isteseydin ya, derler.

"De ki: Ben ancak bana Rabbimden vahyedilene uyarım” ben âyetleri uyduracak değilim yahut onları teklif edecek değilim.

"Bu, Rabbinizden basiretlerdir” bu Kur'ân kalpler için basiretlerdir; hak onlarla görülür ve doğru onlarla idrak edilir.

"Ve îman eden bir toplum için de bir hidâyet ve bir rahmettir". Tefsiri yukarıda geçmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

204. Âyetin Tefsiri

Kur'ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki merhamet olunasınız.

"Kur'ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki merhamet olunasınız ". Namaz hakkında indi; onlar namazda konuşurlardı; İmamın kırâatim dinlemek ve susmakla emrolundular. Lâfzın zahirinden nerede Kur'ân okunursa bu ikisinin vâcip olduğu anlaşılmaktadır. Ulemanın çoğunluğu ise namaz dışında müstehap olduğu görüşündedir. Bu, imamın arkasında okumanın vâcip olmadığına delil getirilmiştir ki, zayıftır.

Bu bölümü tek başına aç →

205. Âyetin Tefsiri

Rabbini içinden yalvararak, korkarak ve açık ve yüksek olmayan bir sesle sabah akşam zikret. Gâfillerden olma.

"Rabbini içinden zikret” Kur'ân okuma, dua ve diğerleri gibi zikirler için geneldir.

Ya da imâm kırâatini bitirdikten sonra cemâatin içinden okuması için emirdir. Nitekim Şâfiî radıyallahü anh'in mezhebi böyledir.

"Yalvararak ve korkarak” tazarru ve niyaz ederek.

"Ve açık ve yüksek olmayan bir sesle” gizlinin üzerinde, açığın altında bir tarzla konuş (dua et)çünkü bu, huşu ve ihlâs için daha etkilidir.

"Sabah akşam” erken ve geç vakitlerde. îysâl şeklinde de okunmuştur ki, asala fiilinin mastarıdır, asil vaktine girdi demektir ki, ğuduv ile aynı manayadır.

"Gâfillerden olma” Allah'ın zikrinden gâfillerden olma.

Bu bölümü tek başına aç →

206. Âyetin Tefsiri

Rabbinin katındakiler ona kulluktan kibirlenmezler, onu tesbih ederler ve ona secde ederler.

"Rabbinin katındakiler” yani yüksek melekler kurulundakiler "ona kulluktan kibirlenmezler, onu tesbih ederler ve ona secde ederler". Yalnız ona ibâdet eder, ona zillet gösterir ve başkasını ona ortak koşmazlar. Bu da onlardan başka mükelleflere imadır. Bunun içindir ki, bu âyet okunduğu zaman secde emredilmiştir. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem'den şöyle rivâyet edilmiştir: Âdemoğlu secde ayetini okur da secde ederse, şeytan ondan ağlayarak uzaklaşır ve: Eyvanlar olsun bana, bu, secde etmekle emredildi; secde etti; onun için cennet vardır. Ben secde etmekle emrolundum; isyan ettim; benim için ateş vardır, der. Yine aleyhisselâm Efendimiz'den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Kim A'raf sûresini okursa, Allah onunla İblis'in arasına bir perde çeker ve Âdem aleyhisselâm ona şefaatçi olur.

Bu bölümü tek başına aç →