BEYDÂVÎ TEFSÎRİ

Âl-i İmrân Sûresi — BEYDÂVÎ TEFSÎRİ — Sayfa 2

97. Âyetin Tefsiri

Onda apaçık alametler; Makam-ı İbrâhîm vardır. Ona kim girerse emin olur. Ona bir yol bulanın Beyt'i haccetmesi Allah'ın, insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse, şüphesiz Allah âlemlerden zengindir.

"Onda apaçık alametler vardır” Meselâ kuşların çağlar boyu üzerinden uçmayıp yan çizmeleri, haremde yırtıcıların saldırmadan avlarla birlikte dolaşmaları, ona kasteden bütün zorbaların perişan edilmeleri, meselâ fil sâhibi Ebrehe ve ordusu gibi. Bu cümle hüda'yı tefsir etmektedir yahut da ikinci hâl’dir.

"Makamu ibrahime” mübteda’dır, haberi mahzûftur, yani minha makamu ibrahime demektir.

Ya da ayat'tan bedel-i ba'z minel küldür. Atıf beyan olduğu da söylenmiştir ki, âyetlerden maksat som taştaki ayak izidir, ayağının topuklara kadar ona batmasıdır, taşlar arasından bu yumuşaklığın ona özel olarak verilmesidir, peygamberlerin diğer eserleri silinmekle beraber bu kadar çok düşmanına rağmen binlerce yıl muhafaza edilmesidir. Tekil olarak ayetün beyyinetün okunması da bunu destekler. Bu izin sebebi şudur; Kabe'nin yapısı yükseldikçe İbrâhîm taşları kaldırmak için onun üzerinde durdu, iki ayağı birden ona battı.

(Ona kim girerse emin olur) iptida cümlesidir yahut şartıyedir mana bakımından makama ma’tûftur. Çünkü mana olarak emine men dehalehu daha açıkçası minha emnü men dehalehu demektir yahut da onda açık âyetler vardır; Makam-ı İbrâhîm ile ona girenin emin olmasıdır. Birçok âyetler arasından bu ikisi zikredilip diğerleri söylenmemiştir, Meselâ Efendimiz aleyhisselâm'ın şu hadisinde olduğu gibi: Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi: Güzel koku, kadınlar ve gözümün nûru namaz. Çünkü o ikisinde dünya ve âhirette diğerlerinin yerini tutacak şeyler vardır; çağlar boyu izin kalması ve oraya girenin kıyâmet gününde azaptan emin olması. Efendimiz aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: Kim iki haremden birinde ölürse, kıyâmet gününde emin olarak haşrolunur. Ebû Hanîfe'ye göre dinden dönme yahut kısas veyahut bunlardan başka bir sebeple ölümü hak eder de oraya sığınırsa ona sataşılmaz, ancak dışarı çıkması için zorlanır. (Ona bir yol bulanın Beyt'i haccetmesi Allah'ın, insanlar üzerinde bir hakkıdır). Belli bir şekilde ziyaret etmek için ona gitmesi haktır. Hamze, Kisâî ve Âsım da Hafs rivâyetinde kesre ile hicc okumuşlardır ki, bu da Necid lehçesidir.

(Ona bir yol bulana) bu da minennasi'den bedil-i ba'z minel küldür, onu tahsis etmektedir. Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem istitaa'yı azık ve binekle tefsir etmiştir. Bu da Şâfiî radıyallahü anh'in onu mal ile tefsirini destekler. Bunun içindir ki, kötürüm hastanın imkân bulduğu takdirde bedel göndermesini vâcip kılmıştır. İmâm-ı Mâlik rahmetüllahi aleyh de onu (güç yetmeyi) bedenle güç yetme olarak tefsir etmiştir ki, kim yürümeye ve yolda kazanç sağlamaya güç yetirirse haccetmesi vâciptir, buyurmuştur. Ebû Hanîfe rahmetüllahi aleyh de onu her ikisiyle tefsir etmiştir. İleyhi'deki zamir beyte yahut hacca râcidir. Bir şeye götüren şey nun yoludur. (Kim inkâr ederse, şüphesiz Allah âlemlerden zengindir). Haccetmemenin yerine inkârı koyması vâcip olduğunu te'kit ve terk edeni ağır şekilde cezalandırmak içindir. Bunun içindir ki, aleyhisselâm Efendimiz:

"Kim ölür de haccetmezse, ister Yahûdî olarak isterse Hıristiyan olarak ölsün", buyurmuştur.

Hac işinin sıkı olduğu bu Âyette çeşidi yönlerden pekiştirilmiştir; Meselâ haber siygası ile verilmesi, isim cümlesi şeklinde getirilmesi, Allah'ın, insanların boynunda bir borcu olarak bildirilmesi, hükmü önce genelleyip sonra tahsis etmesi - çünkü bu, kapalılıktan sonra izah etme, ikinci kez tekrarlama gibidir - haccı terk etmeye küfür (inkâr) demesi, çünkü o kâfirlerin işindendir, Allah'ın zengin olduğunun bildirilmesi, çünkü bu, bu gibi yerde gazaba ve yardımını kesmeye delâlet eder. Âlemlerden demesi de bunu gösterir, çünkü onda genel bir mübalağa vardır, zenginliğini delille ispat etmesi ve gazabının büyük olduğunu bildirmesi. Çünkü o zor bir iştir, onda nefsi kırma, bedeni yorma, malı sarf etme vardır, şehvetlerden soyulup Allah'a yönelme vardır.

Rivâyete göre Âyetin baş tarafı inince Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem çeşitli din sahiplerini topladı, onlara: Şüphesiz Allah, size haccı yazdı, artık haccedin, diye hitap etti. Ona bir din sâhibi îman etti, diğer beş din sahipleri (Yahûdîler, Hıristiyanlar, Sabiiler, Mecûsîler ve müşrikler) inkâr etti. Bunun üzerine: Kim inkâr ederse... diye başlayan kısım indi.

Bu bölümü tek başına aç →

98. Âyetin Tefsiri

De ki: Ey kitap ehli, Allah yaptıklarınıza şâhit iken Allah'ın âyetlerini niçin inkâr ediyorsunuz?

"De ki: Ey kitap ehli, Allah'ın âyetlerini niçin inkâr ediyorsunuz?” Muhammed sallallahü aleyhi ve sellem'in haccın farz olması vb. gibi iddia ettiği şeylerde doğruluğunu gösteren dinî ve aklî âyetlerini niçin inkâr ediyorsunuz? Özellikle ehl-i kitaba seslenilmesi, İnkârlarının daha çirkin olduğunu göstermek içindir. Çünkü onlar âyetleri daha iyi bilirler. Onlar her ne kadar Tevrat ve İncil'e îman ettiklerini iddia etseler de o ikisini inkâr etmektedirler.

"Allah yaptıklarınıza şâhit iken” o, yaptıklarınıza şahittir, size onların karşılığını verir; tahrif edip gizlemeniz size fayda sağlamaz.

Bu bölümü tek başına aç →

99. Âyetin Tefsiri

De ki: Ey kitap ehli, kendiniz şâhit olduğunuz hâlde îman edenleri Allah yolundan, kendiniz eğriliğini isteyerek niçin çeviriyorsunuz? Allah yaptıklarınızdan gâfil değildir.

"De ki: Ey kitap ehli, îman edenleri Allah'ın yolundan niçin çeviriyorsunuz?” Hitabı ve istifhamı tekrar etmesi, daha çok azarlamak ve mazeretlerinin olmadığım bildirmek içindir. Şu da bildirilmek istenmiştir ki, iki durumdan her biri bizatihi çirkindir ve Allah’ın azabım celp edicidir. Allah'ın yolu da takip edilmesi gereken haktır ki, o da İslâm'dır.

Şöyle de denilmiştir: Onlar mü'minleri kızdırır ve kışkırtırlardı. Öyle ki, Evs ile Hazrec'e geldiler, onlara cahiliyede aralarında geçen düşmanlığı ve savaşı hatırlattılar. Yine öyle bir şey yapsınlar istediler ve ondan çevirmek için hile yaptılar. (Ona bir eğrilik arayarak) bu da tesuddune'deki cemi vavmdan hâl’dir, yani insanların kafalarını karıştırarak, bir eğrilik isteyerek demektir. Nesih yoktur diyerek ve Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'in sıfatını değiştirerek veya benzer şeyler yaparak onda haktan sapma olduğu vehmini akla getirmek ya da mü'minleri kışkırtmak istediler ki, birlikleri dağılsın, din işleri sekteye uğrasın.

"Şâhit olduğunuz hâlde” onun Allah'ın yolu olduğuna, ondan çevirmenin sapma ve saptırma olduğuna ya da kendi milletinizce âdil olduğunuza demektir ki, sizin sözünüze güvenirler ve davalarda sizleri şâhit tutarlar demektir.

"Allah yaptıklarınızdan gâfil değildir” bu da onlar için tehdittir.

Birinci Âyette inkâr edilen küfürleri olduğundan, onlar da onu açıkça ifade ettiklerinden bunu: Allah yaptıklarınıza şahittir diyerek bitirdi. Bu Âyette de inkâr edilen mü'minleri İslâm'dan çevirme olduğundan ve bunu da gizleyip onun için hile yaptıklarından dolayı bunda da: Allah yaptıklarınızdan gâfil değildir, dedi.

Bu bölümü tek başına aç →

100. Âyetin Tefsiri

Ey îman edenler, eğer kendilerine kitap verilenlerden bir zümreye itâat ederseniz, sizi îmanınızdan sonra kâfir olarak çevirirler.

"Ey îman edenler, eğer kendilerine kitap verilenlerden bir zümreye itâat ederseniz” Evs ile Hazrec kabilelerinden bazı kimseler hakkında indi, bunlar oturmuş konuşuyorlardı. Yanlarına Yahûdî Şas bin Kays uğradı, onların birliklerinden ve topluluklarından öfkelendi; Yahûdî bir gence, yanlarına oturmasını ve onlara Buas savaşını hatırlatmasını ve o hususta söylenmiş bazı şiirleri okumasını söyledi. O savaşta Evsliler kazanmışlardı. O da öyle yaptı; oturanlar tartışmaya başladılar, kızıştılar ve: Silâh başına, dediler! Her iki kabileden büyük bir kalabalık toplandı. Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem yanlarına geldi, ashâbı da vardı: Ben aranızda iken ve Allah, size İslâm'ı ikram etmiş ve o sayede cahiliye işlerini kesmiş ve kalplerinizi ısındırmışken cahiliyedeki şeyleri mi çağırıyorsunuz, dedi. Onlar da bunun şeytanın bir dürtmesi ve düşmanlarının bir tuzağı olduğunu anladılar; silâhı bıraktılar. Tevbe ve istiğfar edip boyun boyuna sarıldılar. Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem ile dönüp gittiler. Allahü teâlâ’nın geçen Âyette Resûlüne ehl-i kitaba hitap etmesini emrettikten sonra burada bizzat mü'minlere hitap etmesi, şanlarını yüceltmek ve Allah’ın hitabına ve kelâmına lâyık olduklarını bildirmek içindir.

Bu bölümü tek başına aç →

101. Âyetin Tefsiri

Nasıl inkâr edersiniz ki, Allah'ın âyetleri okunuyor ve onun Peygamberi de içinizdedir. Kim Allah'a sıkı tutunursa, şüphesiz doğru yola iletilmiştir.

"Allah'ın âyetlerini nasıl inkâr edersiniz ki,” bu da küfürden men eden ve İslâm'a davet eden sebepler toplandıktan sonra İnkârlarını reddetmedir.

"Kim Allah'a sıkı tutunursa” kim onun dinine sarılırsa veyahut bütün işlerinde ona iltica ederse "şüphesiz doğru yola iletilmiştir” gerçekten hidâyete ermiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

102. Âyetin Tefsiri

Ey îman edenler, Allah'tan hakkı ile korkun. Ancak Müslümanlar olarak (îmanla) ölün (can verin).

"Ey îman edenler, Allah'tan hakkı ile korkun” gereği gibi ve lâzım olduğu şekilde demektir ki, bu da vacibi yerine getirmek ve haramlardan kaçınmak için elinden gelen gayreti sarf etmektir. Tıpkı:

"Allah'tan elinizden geldiği kadar korkun” (Teğabün: 16) âyeti gibi. İbn Mes'ud radıyallahü anhten şöyle dediği rivâyet edilmiştir: O itâat edip isyan etmemektir, şükredip nankörlük etmemektir, hatırlayıp unutmamaktır.

Şöyle de denilmiştir: O, tâati iltifattan ve ona karşılık beklemekten tenzih etmektir. Bu emirde ehl-i kitaba itâat kesinlikle men edilmiştir. Tuka'nın aslı vukye'dir, Mazmûm vâv'ı te'ye, ye'si de elife kalp olunmuştur, tıpkı tüede ve vuhme'de olduğu gibi.

"Ancak Müslümanlar olarak ölün” size ölüm geldiği zaman İslâm hâlinden başka bir hâlde ölmeyin. Çünkü hâl veya başka bir şeyle kayıtlı olan nehiy (yasak) bazen fiile yönelir, bazen kayda yönelir, bazen de onlara değil ikisine birden yönelir, nefiy de öyledir.

Bu bölümü tek başına aç →

103. Âyetin Tefsiri

Toptan Allah'ın ipine sarılın; ayrılığa düşmeyin. Allah'ın, üzerinizdeki nimetini hatırlayın; hani siz düşmanlar idiniz de Allah kalplerinizi uzlaştırmıştı. Nimeti sayesinde kardeşler oldunuz. Ateş çukurunun kenarında idiniz de sizi ondan kurtarmıştı. Allah âyetlerini böyle açıklar ki, doğru yolu bulasınız.

"Allah'ın ipine sarılın” İslâm dinine yahut onun kitabına demektir. Çünkü Efendimiz aleyhisselâm:

"Kur'ân Allah'ın sağlam ipidir,” buyurmuştur. Ona istiare yolu ile ip demesi ona sarılanın kurtulmasından dolayıdır. Nitekim ipe sarılmak da helake yuvarlanmaktan kurtuluşa sebeptir. Ona güvenme ve sarılma da mecazın terşihi (müşebbeh bihe uygun bir şeyin zikri) olmuştur.

"Toptan” onun üzerinde toplanmış olarak.

"Ayrılmayın” ehl-i kitap gibi ihtilâf ederek haktan ayrılmayın ya da cahiliyedekiler gibi ayrılıp da birbirinizle harp etmeyin yahut ayrılık getirecek ve ülfeti yok edecek şeyleri hatırlatmayın.

"Allah'ın, üzerinizdeki nimetini hatırlayın” o nimetlerden biri de birliğe götürecek ve kini izale edecek hidâyet ve İslâm'a muvaffakiyettir.

"Hani siz düşmanlar idiniz” cahiliye döneminde birbirleriyle savaşan düşmanlar idiniz de "kalplerinizi uzlaştırdı” İslâm sayesinde.

"Nimeti sayesinde kardeşler oldunuz” din kardeşliği üzerinde birleşen ve sevişen kimseler oldunuz.

Şöyle de denilmiştir: Evs ile Hazrec ana baba bir kardeş idiler; evlatları arasında düşmanlık çıktı, savaş yüz yirmi yıl sürdü. Sonunda Allah onu İslâm ile söndürdü ve Resûlü sallallahü aleyhi ve sellem ile aralarını buldu.

"Ateş çukurunun kenarında idiniz” İnkârınızdan dolayı cehennem ateşine düşmeye yaklaşmıştınız, çünkü eğer o hâlde ölüm size gelse idi ateşe düşerdiniz. (Sizi ondan kurtarmıştı) İslâm ile Minha zamiri çukura yahut ateşe yahut da şefa'ya (kenar'a) râcidir. Müennesliği de muzâfunileyh'ten dolayıdır.

Ya da şefe (dudak) manasınadır, çünkü şefel bi'r kuyunun kıyışıdır, canip ve canibe gibi. Aslı şefevün idi, müzekkerde vâv hazfedildiği için müenneste de hazf edildi.

"Böylece” bu açıklama gibi "Allah âyetlerini açıklıyor” delillerini açıklıyor,

"ki, doğru yolu bulasınız” doğru yolda sebat etmeniz ve bunu artırmanız irâdesiyle böyle yapıyor.

Bu bölümü tek başına aç →

104. Âyetin Tefsiri

Sizden hayra davet eden; iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir cemâat olsun. İşte onlar kurtulanların ta kendileridir.

(Sizden hayra davet eden bir cemâat olsun). "Min” ba'z manasınadır, çünkü iyiliği emretmek ve kötülükten men etmek farz-ı kifayedendir. Bir de herkesin yapamayacağı bir şeydir. Çünkü onun belli şartlan vardır, onlar bütün ümmette bulunmaz; Meselâ ahkâmı ve denetleme işini bilme, bunları yerine getirme ve bunları yerine getirmek için imkân gibi. Allahü teâlâ herkese hitap etti ve bir kısmından istedi ki, onun herkese vâcip olduğu bilinsin. Öyle ki, herkes direkt olarak onu terk etse hepsi günahkâr olur, ancak bazılarının yapmasıyla düşer. Bütün farz-ı kifayeler de böyledir.

Ya da min edâtı beyaniyedir, o zaman, iyiliği emreden bir toplum olun manasına gelir, Meselâ:

"Sizler insanlar için çıkarılan iyiliği emreden orta bir ümmet oldunuz” (Al-i İmran: 110) kavli gibi. Hayra davet etmek, içinde dinî ve dünyevî fayda olan her şeyi kapsar. İyiliği emri ve kötülükten men’i hayrın üzerine atfetmek, özeli genelin üzerine atfetmektir ve bunun da faziletini bildirmek içindir.

"İşte onlar kurtulanların ta kendileridir” tam kurtulanlar onlardır.

Rivâyete göre aleyhis-salâtü ves-selâm Efendimiz'e, insanların en hayırlısı kimdir, diye soruldu? O da: İyiliği emri ve kötülüğü men'i en iyi şekilde yerine getiren ve sıla-ı rahmi en çok yapandır, dedi. İyiliği emir duruma göre vâcip ve mendup olur. Kötülükten men ise her zaman vâciptir; çünkü şerîatın bütün beğenmediği şeyler haramdır. Öyle anlaşılıyor ki, âsi kimsenin de bu görevi yapması vâciptir, çünkü onun da bunu terk etmesi ve yapanı men etmesi gerekir; birini terk etmekle öbürünün vâcip olması düşmez.

Bu bölümü tek başına aç →

105. Âyetin Tefsiri

Ayrıhğa düşen ve kendilerine apaçık deliller geldikten sonra ihtilâf edenler gibi olmayın. İşte onlar için çok büyük bir azâp vardır.

"Ayrılığa düşen ve ihtilâf edenler gibi olmayın” Yahûdî ve Hıristiyanlar gibi; onlar daha önce bildiğin gibi tevhidte, Allah'ı tenzihte ve âhiret hâllerinde ihtilâf ettiler.

"Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra” hakkı açıklayan ve ittifakı gerektiren âyetler ve kanıtlar geldikten sonra. Öyle anlaşılıyor ki, tefrika edilmemesi gereken şey usuldadır furuda değildir. Çünkü aleyhisselâm Efendimiz: Ümmetimin ihtilafı rahmettir, buyurmuştur. Bir de: Bir müçtehit ictihad eder de isabet ederse, onun için iki ecir vardır, kim de yanılırsa onun için bir ecir vardır, buyurmuştur. (İşte onlar için çok büyük bir azâp vardır). Ayrılığa düşenler için tehdit, onlara benzemeye çalışanlara da gözdağıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

106. Âyetin Tefsiri

O günde ki, bazı yüzler ak olacak, bazı yüzler de kapkara olacak. Yüzleri kapkara olanlara gelince,

"îmanınızdan sonra inkâr ettiğiniz için azâbı tadın” (denilir).

(O günde ki, bazı yüzler ak olacak, bazı yüzler de kapkara olacaktır) yevme, lehüm'deki fiilin manasıyla yahut gizli üzkür (hatırla) ile mensûbtur. Yüzün ak olması ve kara olması, üzerinde sevinç parıltısının ve korku paniğinin görülmesinden kinayedir.

Şöyle de denilmiştir: Hak ehlinden olanlara yüzün ak, amel defterinin ak olmasıyla ve önünden ve sağından nûrun aydınlatmasıyla işâret verilir. Bâtıl ehlinden olanlara da bunun tersi yapılır. (Yüzleri kapkara olanlara gelince îmanınızdan sonra inkâr mı ettiniz) burada deme maddesi gizlenmiştir, yani onlara: İnkâr mı ettiniz, denir? Ekefertüm'deki hemze azarlama ve hâllerinden şaşma içindir, onlar da dinden dönenlerdir ya da gönderilmeden önce Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'e îman ettikten sonra onu inkâr eden ehl-i kitaptır ya da Kâlû belâ'da şahitlik ederek onu ikrar ettikten sonra inkâr eden bütün kâfirlerdir yahut da delil ve âyetlere bakarak imari etme imkanı bulup da etmeyenlerdir.

"Öyleyse azâbı tadın” bu da hakaret emridir.

"İnkâr ettiğiniz için” küfrünüz için yahut küfrünüze karşılık için.

Bu bölümü tek başına aç →

107. Âyetin Tefsiri

Yüzleri ak olanlara gelince, onlar Allah'ın rahmetindedirler. Orada ebedî olarak kalacaklardır.

"Yüzleri ak olanlara gelince, onlar Allah'ın rahmetindedirler” yani cennette ve sonsuz sevaptadırlar. Bunu rahmetle ifade etmesi mü'minin, ömrünü Allah'a itaatla geçirmiş olsa da cennete ancak Allah'ın rahmet ve lütfü ile gireceğine dikkat çekmek içindir. Tertibe göre önce bunlar zikredilmeliydi, fakat söz mü'minlerin süsü ve sevapları başlasın ve bununla bitsin istenmiştir.

"Orada ebedî olarak kalacaklardır” bunu, te'kit için söz başı yapmıştır, sanki: Orada nasıl olacaklar denilmiş? Orada ebedî kalacaklar diye cevap verilmiş gibidir.

Bu bölümü tek başına aç →

108. Âyetin Tefsiri

Bunlar, Allah'ın sana hak olarak okuduğumuz âyetleridir. Allah âlemlere haksızlık etmek istemez.

"Bunlar Allah'ın âyetleridir” vaat ve tehdidi hakkında varit olan âyetleridir "onları sana hak olarak okuyoruz” hak ile ilişkili ve içinde şüphe olmayarak okuyoruz.

"Allah âlemlere haksızlık etmek istemez” çünkü onun zulüm etmesi imkansızdır; zira hiçbir şey na hak olmaz ki, onu eksik yaparak zulmetsin, hiçbir şeyden de men edilmez ki, onu da yaparak haksızlık etsin. Çünkü o mutlak mülk sâhibidir. Nitekim şöyle buyurmuştur:

Bu bölümü tek başına aç →

109. Âyetin Tefsiri

Göklerde ve yerde ne varsa, Allah'a aittir. İşler Allah'a döndürülür.

"Göklerde ve yerde ne varsa, Allah'a aittir, İşler Allah'a döndürülür". Herkese vaadini ve tehdidini gerçekleştirir.

Bu bölümü tek başına aç →

110. Âyetin Tefsiri

Sizler insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet oldunuz. İyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a inanırsınız. Kitap ehli de îman etse idi elbette kendileri için daha hayırlı olurdu. Onlardan îman edenler vardır; çoğu ise fasıktırlar.

"Sizler en hayırlı ümmet oldunuz” geçmişte hayırlı olduklarını gösterdi, gelecekte de kesileceğine bir şey demedi, şu âyet gibi:

"Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edici oldu” (Nisa: 23). Şöyle denilmiştir: Allah'ın ilminde böyle idiniz yahut Levh-i Mahfûz'da veyahut geçen milletlerde.

"İnsanlar için çıkarılan” onlar için meydana getirilen.

"İyiliği emreder, kötülükten men edersiniz".Yeni söz başıdır, niçin hayırlı ümmet olduklarını açıklamaktadır ya da ikinci haberdir.

"Ve Allah’a inanırsınız". İnanılması gereken her şeyi içine almaktadır. Başa konulması gerekirken geriye bırakılması, iyiliği emretmek ve kötülükten men etmekle görevlendirilmeleri Allah'a îman, onu tasdik etmek ve dinini açığa çıkarmak için olduğunu göstermek içindir. Bu âyetten icmam delil olduğu çıkarılmıştır; çünkü onların her iyiliği emir ve her kötülükten men ettikleri sonucunu doğurur. Zira ikisindeki lâm (elmarufu elmünker) istiğrak içindir. Eğer bâtıl üzerinde icma etselerdi durumları böyle olmazdı.

"Kitap ehli de îman etselerdi” gerektiği gibi îman etselerdi "elbette daha hayırlı olurdu” îman daha hayırlı olurdu "onlar için” üzerinde bulundukları hâlden.

"Onlardan îman edenler vardır” Meselâ Abdullah b. Selâm ve arkadaşları gibi "çoğu ise fasıktırlar” küfürde dikkafalıdırlar. Bu ve arkasındaki cümle konu dışı olarak vaki olmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

111. Âyetin Tefsiri

Size eziyetten başka asla bir zarar veremezler. Eğer sizinle savaşırlarsa size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra da kendilerine yardım edilmez.

"Size eziyetten başka bir zarar veremezler” dil uzatmak ve tehdit etmek gibi hafif zarar "eğer sizinle savaşırlarsa size arkalarını dönüp kaçarlar” yenilirler; öldürmek ve esir etmekle size zarar vermezler.

"Sonra da kendilerine yardım edilmez” sonra kimse onlara size karşı yardım etmez yahut saldırılarınızı onlardan def etmez. Zararlarını dille sınırlamıştır. Ve şunu da tespit etmiştir ki, eğer savaşa kalksalardı çember başlarına geçerdi. Sonunda da aciz ve perişan olacaklarını haber vermiştir. Yuvellu'ya atfen layunsaru da okunmuştur, nunla okunmasında sümme edâtı derecede geriliği gösterir ki,; o zaman yardım görmemeleri savaşmalarıyla sınırlandırılmış olur.

Bu âyet gerçeğin de tasdik ettiği gâipten haber vermektedir; çünkü Kurayza, Nadıyr, Kaynuka oğulları ve Hayber Yahûdîlerinin durumu böyle oldu.

Bu bölümü tek başına aç →

112. Âyetin Tefsiri

Nerede bulunsalar üzerlerine zillet damgası vurulmuştur; ancak Allah'ın ipine ve insanların ipine sarılmış olmaları hariç. Allah'ın gazabına uğradılar ve üzerlerine miskinlik damgası vuruldu. Çünkü onlar Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar ve peygamberleri haksız yere öldürüyorlardı. İşte bu, isyan etmeleri ve aşırı gitmelerinden dolayı idi.

"Üzerlerine zillet damgası vuruldu” kanları, mallan ve aileleri perişan oldu ya da bâtıla sarılma ve cizye zilleti demektir.

"Nerede bulunsalar” nerede yakalansalar.

"Ancak Allah'ın ipine ve insanların ipine sarılmış olmaları hariç” bu da en genel durumdan istisnadır yani bütün hâllerde zillete mahkumdurlar ancak Allah'ın veyahut kendilerine verdiği kitabının veyahut Müslümanların ipine sarılmış olmaları yahut İslâm dinine ve mü'minlerin gittiği yola sarılmış olmaları müstesna.

"Allah'ın gazabına uğradılar” hak ederek gazapla döndüler.

"Ve üzerlerine miskinlik damgası vuruldu” üzerlerine kubbe gibi çatıldı. Yahûdîler genellikle fakir ve miskin (sefil)dirler. (İşte bu) üzerlerine vurulan zillet ve meskenet damgası ile gazaba uğramalarına işarettir "onların Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri ve peygamberleri haksız yere öldürmeleri sebebiyledir” âyetleri inkârları ve peygamberleri öldürmeleri yüzündendir. Gerçekte de öyle olmakla beraber haksız yere öldürmeleri kaydı kendi inançlarında bile haksız olduklarına inandıkları içindir.

"Bu” inkâr ve öldürme "isyan etmeleri ve aşırı gitmelerinden dolayı idi” âsi olmaları ve Allah’ın hududunu aşmaları sonucu idi. Çünkü küçük günah üzerinde ısrar büyüklere götürür, onda da devam etmek küfre vardırır. Bunun

manası şöyledir de denilmiştir: Dünyada zillet damgasının vurulması ve âhirette gazabı hak etmeleri İnkârlarından ve peygamberleri öldürmelerinden kaynaklandığı gibi isyanlarından ve tecâvüzlerinden de kaynaklanmıştır. Çünkü onlar usulle olduğu gibi furu ile de mükelleftirler.

Bu bölümü tek başına aç →

113. Âyetin Tefsiri

Hepsi bir değiller; kitap ehlinden kıyam duran bir topluluk vardır ki, gece saatlerinde secde hâlinde Allah'ın âyetlerini okurlar.

(Hepsi bir değiller) kötülükte, zamir ehl-i kitaba gitmektedir. (Kitap ehlinden kıyam duran bir topluluk vardır) bu da bir olmadıklarını gösteren yeni söz başıdır. Kaimetün müstakim ve âdil demektir ki, ekamtül ude'den gelir ki, sırığı doğrultmaktır. Onlar da içlerinden Müslüman olanlardır.

"Gece saatlerinde secde hâlinde Allah'ın âyetlerini okurlar". Teheccütlerinde Kur'ân okurlar. Bunu gece saatlerinde okumakla ifade etmesi, onları daha açık ve daha ileri derecede methetmek içindir.

Şöyle de denilmiştir: Maksat yatsı namazıdır; çünkü ehl-i kitap onu kılmazlardı. Zira

rivâyete göre aleyhis-salâtü ves-selâm Efendimiz yatsıyı geciktirdi, sonra çıktı, insanların namazı beklediklerini gördü: Bilin ki, din sahipleri arasında Allah'ı bu saatte sizden başka zikreden yoktur, dedi.

Bu bölümü tek başına aç →

114. Âyetin Tefsiri

Allah'a ve âhiret gününe îman ederler; iyiliği emredip kötülükten men ederler ve hayırlara koşarlar, işte onlar iyi kimselerdir.

"Allah'a ve âhiret gününe îman ederler; iyiliği emredip kötülükten men ederler ve hayırlara koşarlar". Bu da ümmetin diğer sıfatlarıdır. Onları Yahûdîlerde olmayan özelliklerle niteledi: çünkü onlar haktan sapıktırlar, gece ibâdet etmezler, Allah'a şirk koşarlar, sıfatlarında aşırı giderler, âhiret gününü başka sıfatıyla nitelerler, iyiliği emirde yağcılık yaparlar, hayırlardan geri kalırlar.

"İşte onlar iyi kimselerdir” bu sıfatlarla nitelenenler Allah katında hâlleri iyi olanlar, rıza ve methini hak edenlerdir.

Bu bölümü tek başına aç →

115. Âyetin Tefsiri

Ne hayır işlerlerse asla inkâr edilmeyecektir. Allah müttekıleri çok iyi bilmektedir.

"Ne hayır işlerlerse asla inkâr edilmeyecektir” sevabı asla zâyi edilmeyecek ve eksiltilmeyecektir. Buna inkâr demesi sevabı vermeye şükür denmesi gibidir. Kefr maddesinin iki mehil alması mahrumiyet manası yüklendiği içindir. Hafs ile Kisâî ye ile vema yefalu min hayrın felen yükferuhu şeklinde okumuşlar, kalan kurralar ise te ile okumuşlardır.

"Allah müttekıleri çok iyi bilmektedir” onlar için müjdedir ve takvanın hayrın ve iyi amelin başı olduğunu ve Allah katında kurtulacak olanın da takva sahipleri olduğunu akla getirmek içindir.

Bu bölümü tek başına aç →

116. Âyetin Tefsiri

Şüphesiz kâfirleri ne malları ne de evlatları Allah'tan hiçbir şey gideremez. İşte onlar cehennemin arkadaşlarıdır. Orada ebedî kalacaklar.

"Şüphesiz kâfirlerin ne malları ne de evlatları Allah'tan hiçbir şeyi gideremez". Azaptan demektir yahut lentuğniye ağna'dan gelir ki, şey'en de mef'ûlu mutlak olur.

"İşte onlar cehennemin arkadaşlarıdır” oradan ayrılmayacaklardır.

"Orada ebedî kalacaklardır".

Bu bölümü tek başına aç →

117. Âyetin Tefsiri

Onların bu dünya hayatında harcadıklarının hâli, içinde dondurucu bir soğuk bulunan ve kendilerine zulmeden bir kavmin ekinine dokunup da onu mahveden rüzgârın hâli gibidir. Onlara Allah zulmetmedi; fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.

"Onların harcadıklarının hâli” kâfirlerin Allah'a yaklaşmak yahut böbürlenmek yahut duyurmak için harcadıkları veyahut münâfıkların gösteriş ve korku için harcadıkları demektir.

"Bu dünya hayatında, içinde dondurucu bir soğuk olan rüzgârın hâli gibidir” Âyette geçen sırr şiddetli soğuk demektir. Daha çok soğuk rüzgâr için kullanılır, Meselâ sarsar gibi. O aslında mastardır, sıfat olmuştur yahut sıfattır soğukluk onunla nitelenmiştir. Meselâ berdün baridün (dondurucu soğuk) gibi.

"Kendilerine zulmeden bir kavmin ekinine dokunan” inkâr ve isyanlarla zulmeden "onu mahveden” onlara ceza olarak; zira kızarak helâk etmek daha çetindir. Maksat zâyi olan harcamalarını kâfirlerin soğuk rüzgârın vurduğu, kendileri için dünya ve âhirette bir fayda bırakmadığı ekine benzetmektir. Bu da mürekkep (bileşik) teşbihtendir. Bunun içindir ki, teşbih edatının ekine değil rüzgâra getirilmesinde bir mahzur görülmemiştir. Mühleke rihin (rüzgârın helâk ettiği) şeklinde takdir etmek de câizdir.

"Onlara Allah zulmetmedi, fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı” yani harcamalarını zâyi etmekle onlara zulmetmedi, fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı. Çünkü onu usulüne uygun şekilde harcamıyorlardı ya da ekinlerini helâk etmekle ekin sahiplerine zulmetmedi, fakat onlar azâbı hak edecek şeyleri yapmakla kendilerine zulmediyorlardı. Lakinne şeklinde şeddeli de okunmuştur ki, fakat nefislerine zulmediyorlardı demek olur. Zamir-i şan takdir etmek câiz değildir; çünkü o ancak zaruret-i şiirde câiz olur, şurada olduğu gibi:

(Ben aşk nedir bilmezdim)

Fakat kirpiklerini gören aşık olur.

Bu bölümü tek başına aç →

118. Âyetin Tefsiri

Ey îman edenler, sizden başkalarını sırdaş edinmeyin; onlar size fesat yapmakta kusur etmezler. Sıkıntıya düşmenizi isterler. Kin ve nefretleri ağızlarından belli olmuştur. Göğüslerinin gizledikleri ise daha büyüktür. Eğer aklınızı çalıştırıyorsanız âyetleri size açıklamış bulunuyoruz.

"Ya eyyühel lezine amenu lâ tettehizu bitaneten” bitaneten veliceten demektir ki, o da kişinin sırrını verdiği kimsedir, sırdaşıdır. Elbisenin bitanesine (astarına) benzetilmiştir. Nitekim o, şiar'a (şa're, kıla, tene değen elbiseye) de benzetilmiştir. Aleyhis-salâtü ves-selâm Efendimiz: Ensâr şiar'dır, diğer insanlar da disar'dır (dişliktir) buyurmuştur. (Sizlerden başkasını) Müslümanlardan başkasını demektir ki, lâ tettehizu'ya ya da bitane'nin mahzûf sıfatına mütaallıktır yani bitaneten kâineten min duniküm demektir.

"Lâ ye'luneküm habâla” yani aranızı bozmakta kusur işlemezler demektir. Üluvv kusur etmek demektir, aslı harf ile geçişli kılınmaktır, harfsiz iki mefula geçişli olması, Meselâ lâ âluke nüshan (sana nasihati esirgemem) sözünde olduğu gibi, men ve eksiklik manasını taşıdığı içindir. (Şiddetli zarar ve sıkıntınızı isterler) demektir.

"Mâ” edâtı mastariyedir (temennev aneteküm) demektir.

"Kin ve nefretleri ağızlarından taşmıştır” yani konuşmalarında görülmektedir, çünkü onlar aşırı nefretlerinden dolayı dillerine sahip olamazlar.

"Göğüslerinin gizledikleri ise daha büyüktür” görünenden, çünkü görünmesi görüş ve irâdelerinden değildir.

"Âyetleri size açıklamış bulunuyoruz” ihlâs ve mü'minlere dostluğun ve kâfirlere düşmanlığın vâcip olduğunu gösteren âyetleri demektir.

"Eğer akhnızı çalıştırıyorsanız” eğer açıklananları anlıyorsanız. Dört cümle illet göstermek için yeni söz başı olarak getirilmiştir. İlk üçünün bitane'nin sıfatı olması da câizdir.

Bu bölümü tek başına aç →

119. Âyetin Tefsiri

Sizler öyle kimselersiniz ki, onları seversiniz; onlar ise sizi sevmezler. Sizler kitapların hepsine îman edersiniz. Sizinle karşılaştıkları zaman "îman ettik” derler. Baş başa kaldıkları zaman size karşı kinlerinden parmak uçlarım ısırırlar.

"Kininizle ölün” de. Şüphesiz Allah, sinelerin içindeki ni çok iyi bilmektedir.

(Sizler o kimselersiniz ki,) yani sizler kâfirlerle dostluk kurmakta hata eden o kimselersiniz demektir. Onları seversiniz, onlar ise sizi sevmezler, bu da dostluklarındaki hatayı açıklamaktadır. Bu da ikinci haberdir ya da ülai'nin haberidir, cümle de entüm'ün haberidir. Meselâ: Ente zeydün tuhibbuhu sözünde olduğu gibi.

Ya da hâl’dir, âmili de işaretteki manadır. Ülai'nin, arkasındaki şeyin tefsir ettiği gizli bir fiille mensûb olması da câizdir, o zaman cümle haber olur. (Kitapların hepsine îman edersiniz) bütün kitapların cinsine demektir ki, o da lâ yuhibbuneküm'den hâl’dir,

Mana da şöyledir: Sizi sevmezler halbuki siz onların kitabına da îman ediyorsunuz. Neden onları seviyorsunuz da onlar sizin kitabınıza îman etmiyorlar? Bunda onlar kendi batıllarında sizden daha katıdırlar diye (Müslümanları) azarlama vardır.

"Sizinle karşılaştıkları zaman "îman ettik” derler” münâfıklık etmek ve sizi aldatmak için.

"Baş başa kaldıkları zaman kinlerinden parmak uçlarını ısırırlar” öfkelerinden ve içlerindeki yangılarından dolayı, çünkü yürek soğutacak bir şey yapamazlar.

"Kininizle ölün, de” (kahrınızdan çatlayın, de). Bu da İslâm'ın ve Müslümanların gücünün artmasıyla helâk oluncaya kadar öfkelerinin sürmesi ve ziyadeleşmesi ile bedduadır.

"Şüphesiz Allah, sinelerinin içindekini çok iyi bilendir” göğüslerindeki kin ve nefreti bilir. Bunun da o sözden olması muhtemeldir yani: Onlara de ki, Allah kininizden parmaklarınızı ısırmaktan daha gizli şeyi de bilir. Bunun dışında olması da muhtemeldir yani: Onlara bunu de ve sırlarından haberdar olmamdan dolayı şaşırma; çünkü ben içlerindekinden daha gizlisini de bilirim.

Bu bölümü tek başına aç →

120. Âyetin Tefsiri

Size bir iyilik dokunursa onları üzer. Eğer size bir kötülük dokunursa, buna sevinirler. Eğer sabreder ve sakınırsanız, hileleri size hiçbir şeyle zarar vermez. Şüphesiz Allah, yaptıklarını kuşatıcıdır.

"Size bir iyilik dokunursa onları üzer. Eğer size bir kötülük dokunursa, buna sevinirler". Bu da düşmanlıklarının öyle bir sınıra vardığını göstermektedir ki, elde ettikleri hayır ve menfaati kıskandılar ve başlarına gelen sıkıntı ve şiddete sevindiler. Âyette geçen mess, değmekten istiaredir.

"Eğer sabrederseniz” onların düşmanlıklarına yahut tekliflerin zorluklarına "ve sakınırsanız” dostluklarından veya yüce Allah'ın size haram ettiği şeylerden "size hiçbir şeyle zarar veremezler” Allah'ın lütfü ile ve sabreden ve takva gösterenlere va'dedilen hıfzı ile. Bir de işi ciddi tutan ve sakınma ve sabırla idman yapan kimse o gibi şeylerden daha az etkilenir, hasma karşı daha cesur olur. Lâ yedurrukum'daki ra'nın zammesi birinci ra'nın zammesinden dolayıdır, tıpkı müddü'de olduğu gibi. İbn Kesîr, Nâfi', Ebû Amr ve Ya'kûb da dârahu yediyruhu'dan layedırküm okumuşlardır.

"Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı” sabır, takva vb. gibi şeyleri "kuşatıcıdır” yani ilmi kuşatıcıdır demektir ki, size lâyık olduğunuz karşılığını verir. Ye ile yamelun okunmuştur ki, size düşmanlıklarını bilir ve ona göre cezalarını verir demek olur.

Bu bölümü tek başına aç →

121. Âyetin Tefsiri

Hani sen mü'minleri savaş menzillerine yerleştirmek için ailenden ayrılmıştın. Allah hakkıyla işiten ve kemaliyle bilendir.

(Hani erkenden ayrılmıştın) üzkür iz ğadevte (ayrıldığın zamanı düşün) demektir.

"Ailenden” yani Hazret-i Âişe radıyallahü anha'nın odasından demektir. (Mü'minleri yerleştirmek için) onları indirmek yahut sıraya sokmak ve onları hazırlamak için. Lâm ile (lilmü'minine) okunması da bunu destekler.

"Savaş mevzilerine” bunun için için hazırlanmış durak ve yerlere. Bazen mak'ad ile makam, geniş tutularak mekan için de kullanılır, Meselâ:

"fî mak'adi sıdkın” (Kamer: 55) ve:

"Kable en tekume min makamik” (Neml: 39) âyetlerinde olduğu gibi.

"Allah hakkıyla işitendir” sözlerinizi "bilendir” niyetlerinizi.

Rivâyete göre müşrikler Uhut savaş meydanına hicretin üçüncü yılında Şevval'in on ikisinde indiler. Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem ashâbı ile istişare etti. Abdullah bin Übey bin Selul'u da çağırdı, onu daha önce çağırmamıştı. O ve Ensâr'ın çoğunluğu: Ya Resûlallah, Medîne'de kal, onların karşısına çıkma; Allah'a yemin ederiz ki, ne zaman oradan düşmanlara çıkmışsak mutlaka bizi hırpalamışlardır; ne zaman onlar şehre girmişse mutlaka biz onları hırpalamışızdır, dediler. Bir de sen aramızda iken daha da iyi olur. Onları bırak, eğer yerlerinde kalırlarsa, kötü şekilde hapsolurlar. Eğer geri dönerlerse, elleri boş olarak dönerler, dediler. Bazıları da düşmana çıkmayı önerdiler. Aleyhisselâm Efendimiz: Ben rüyamda çevremde bir sığırın boğazlandığını gördüm: bunu hayra yordum. Kılıcımın ucunda bir çentik gördüm, bunu da yenilgi ile yorumladım. Elimi sağlam bir zırhın içine soktuğumu gördüm, bunu Medîne ile yorumladım. Eğer Medîne'de kalmak ve düşmanı orada terk etmek isterseniz (siz bilirsiniz) dedi. Bedir'de bulunmayan ve Uhut'ta şehit düşen (düşecek olan) bazı kimseler: Bizi düşmanlarımızın karşısına götür, dediler ve çok ısrar ettiler. O da içeri girdi, savaş kıyafetini giydi; onu böyle görünce ısrarlarına pişman oldular ve: Ya Resûlallah, nasıl istersen öyle yap, dediler. O da: Savaş elbiselerini giyen bir peygamberin savaşmadıkça onları çıkarması uygun değildir, dedi. Cuma namazından sonra çıktı, Cumartesi günü Uhud'un eteğine geldi, vadi tarafında durdu. Sırtını ve askerini Uhud'a dayadı, saflarını düzeltti ve okçuların başına Abdullah bin Cübeyr'i getirdi ve: Bizi oklarla savunun ki, arkamızdan gelmesinler, dedi.

Bu bölümü tek başına aç →

122. Âyetin Tefsiri

O zaman sizden iki bölük bozulmaya yüz tutmuşlardı. Halbuki onların yardımcıları Allah idi. Mü'minler yalnız Allah'a tevekkül etsinler (güvensinler).

"İz hemmet o zaman” (iki bölük yüz tutmuştu) semiün âlim'e mütaallıktır yahut iz ğadevte'den bedeldir.

"Sizden iki bölük” bunlar Hazreç'ten Selime oğulları ile Evs'ten Harise oğulları idi. Askerin sağ ve sol kanadında idiler.

"Bozulmaya” korkup zayıflamaya, demektir.

Rivâyete göre Efendimiz aleyhisselâm bin kadar askerle çıktı, sabrettikleri takdirde onlara zafer vaat etti. Şavt mevkiine gelince İbn Übeyy üç yüz adamıyla geri döndü ve: Niçin kendimizi ve evlatlarımızı öldürüyoruz, dedi? Amr bin Hazm el - Ensârî arkalarına düştü: Allah için ve insanlık için Peygamberinizi yalnız bırakmayın, dedi. İbn Übeyy de: Eğer biz savaşmayı bilseydik size tâbi olurduk, dedi. İki kabile de ona uymak istediler. Allah onları korudu. Onlar da Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem ile yollarına devam ettiler. Öyle görünüyor ki, onlar dönmeye tam karar vermemişlerdi, çünkü Allahü teâlâ:

"Allah o ikisinin velisidir” yani o riskten koruyucularıdır, buyurmuştur. Allah onların yardımcılarıdır, öyleyse neden gevşeyip de Allah'a tevekkül etmiyorlar demek de câizdir.

"Mü'minler yalnız Allah'a tevekkül etsinler” yani ona güvensinler, başkasına güvenmesinler ki, onlara Bedir'de olduğu gibi yardım etsin.

Bu bölümü tek başına aç →

123. Âyetin Tefsiri

Yemin olsun, Allah size zayıf iken Bedir'de yardım etmişti. Allah'tan korkun ki, şükredesiniz.

"Yemin olsun, Allah size Bedir'de yardım etmişti” bu da tevekkülün kazandırdığı bazı şeyleri hatırlatmadır. Bedir Mekke - Medîne arasında bir su idi, Bedir adında bir adama ait idi, onun ismiyle anılmıştır. (Sizler zayıf iken) bu da zamirden hâl’dir, ezilletün deyip de zelailü dememesi zayıflıklarının yanı sıra azlıklarını da göstermek içindir. Çünkü hâlleri zayıf, binek ve silâhları az idi.

"Allah'tan korkun” sebat etme hususunda

"ki, şükredesiniz” sakınmanız sayesinde ettiği yardım nimetine yahut size nimet verir şükredesiniz diye. Şükrün nimet vermenin yerine konulması sebep olmasındandır.

Bu bölümü tek başına aç →

124. Âyetin Tefsiri

Hani sen mü'minlere:

"Rabbinizin size indirilmiş üç bin melekle yardım etmesi yetmez mi?” diyordun.

(Hani sen mü'minlere diyordun ki,) nasaraküm'ün zarfıdır, iz ğadevte'den bedel olduğu da söylenmiştir, o da bunu Uhut savaşında demesine göredir, sabrı ve muhalefetten kaçmayı şart koşmuştu. Ganimetlere dayanamayıp da Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'in emrine muhalefet edince, melekler inmemişti. (Rabbinizin size indirilmiş üç bin melekle yardım etmesi yetmez mi?) Bu da yetmemesini reddir ki, yeter demektir.

"Len” getirilmesi zaferden ümit kesmişler gibi olmalarındandır; çünkü zayıftılar, sayıları az idi; düşman kuvvetli ve çok idi.

Şöyle de denilmiştir: Allah onlara Bedir savaşında önce bin melekle imdat etti, sonra melekler üç bin oldular, daha sonra da beş bin. İbn Âmir teksir ve aşama için şeddeli olarak münezziliyn okumuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

125. Âyetin Tefsiri

Evet, eğer sabreder ve sakınırsanız, onlar da size şu anda gelirlerse, Rabbiniz size nişanlı beş bin melekle imdat edecektir.

"Belâ” "len"den sonrasını olumlu kılmak içindir ki, evet yeter, demektir. Sonra sabır ve takva gösterdikleri takdirde daha fazlasını va'detti, bunu da bu iki şeye teşvik etmek ve kalplerini pekiştirmek için yaptı:

"Eğer sabreder ve sakınırsanız, onlar da” yani müşrikler de (size ansızın gelirlerse) yani derhal demektir. Fevr aslında faretil kıdrü'den mastardır ki, tencere kaynamaktır, sürat için istiare edilmiş, sonra da beklemeden ve gecikmeden olan duruma denilmiştir, mana da: Üzerinize ansızın gelirlerse demektir.

"Rabbiniz size beş bin melekle imdat edecektir". Ara vermeden, gecikmeden demektir.

"Müsevvimiyn” tesvim'den gelir ki, nişanlı demektir. Çünkü Efendimiz aleyhisselâm ashâbına: Savaşta nişan takın, çünkü melekler de nişan takındı, buyurmuştur.

Ya da salıverilmiş manasınadır ki, isame manasına tesvim'den gelir, davarı otlatmak için salıvermektir. İbn Kesîr, Ebû Amr, Âsım ve Ya'kûb vâv'ın kesri ile (müsevvimiyn) okumuşlardır.

Bu bölümü tek başına aç →

126. Âyetin Tefsiri

Allah bunu sırf size müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı. Zafer ancak mutlak gâlib ve hikmet sâhibi Allah tarafından dır.

"Allah bunu kılmadı” size meleklerle imdadını "illâ müjde kıldı” size zafer muştusu kıldı.

"Bununla kalpleriniz yatışsın diye” korkudan emin olsun diye.

"Zafer ancak Allah katındandır” teçhizat ve sayı ile değil. Bu da aslında zafer için imdada ihtiyaçları olmadığına dikkat çekmek içindir. Onlara imdat etmesi ve onlara bunu va'detmesi onları müjdelemek ve kalplerini sağlamlaştırmak içindir. Çünkü halk sebeplere daha çok bakar, bir de bu geri çekilip de savaşa katılmayanlara fazla kafa takmamaları içindir.

"Mutlak gâlib (Allah katındandır)” hükümlerinde onu kimse bastıramaz,

"hikmet sâhibi (Allah katındandır)” ki, hikmet ve maslahata göre dolaylı ve dolaysız yardım da eder, yardımını keser de.

Bu bölümü tek başına aç →

127. Âyetin Tefsiri

Bir de Allah bu imdadı kâfirlerin bir tarafını kesmek veyahut onları elleri boş dönsünler diye geri çevirmek için yaptı.

(Bir de Allah bu yardımı kâfirlerin bir tarafını kesmek için yaptı) bu da nasaraküm'e yahut lâm ahd için olduğu takdirde ve mennasr'a mütaallıktır,

Mana da şöyledir: Bazılarını öldürmek ve bazılarını da esir etmekle onları eksiltmek için yaptı. Bu da Bedir savaşında Kureyş'in ileri gelenlerinden yetmiş ölü ve yetmiş de esir vermeleriyle olmuştu. (

Yahut onları geri çevirsin) yahut perişan etsin, kebt kalbe düşen şiddetli öfke yahut zafiyettir. Ev edâtı da tekrar için değil çeşitlilik içindir.

"Elleri boş dönsünler” umutları kırılarak yenilsinler.

Bu bölümü tek başına aç →

128. Âyetin Tefsiri

Ki bu işten sana bir şey yoktur.

Yahut da tevbelerini kabul etmek veyahut onlara azâp etmek için yaptı. Çünkü onlar zâlimlerdir.

"Ki bu işten sana bir şey yoktur” ara cümledir.

"Evyetube aleyhim evyuazzibehüm” bu da evyekbitehüm kavline ma’tûftur.

Mana da şöyledir: Allah'ın onların durumuna hakimdir ya onları helâk eder ya perişan eder ya da ısrar ederlerse onlara azâp eder. Senin elinde bir şey yoktur, sen ancak onları uyarmak ve onlarla cihâd etmek için emir kulusun. En edatının gizlenmesiyle emr'e yahut şey'e ma’tûf olma ihtimali de vardır, yani onların durumundan yahut tevbelerinden yahut azaplarından sana bir şey yoktur yahut durumlarından sana bir şey yoktur yahut tevbe ve azaplarından sana bir şey yoktur. Ev edâtı illâ en manasına da olabilir ki, onların durumlarından sana bir şey yoktur; ya Allah tevbelerini kabul eder, buna sevinirsin ya da onlara azâp eder, yüreğini soğutursun.

Rivâyete göre Utbe bin Ebi Vakkas, Uhut'ta Peygamberimiz'in başım yardı, ön dişlerini kırdı. Kendisi de kanı yüzünden silip: Peygamberlerinin yüzünü kanatan bir kavim nasıl iflâh olur, demeye başladı, âyet bunun üzerine indi. Şöyle denilmiştir: Onlara beddua etmek istedi, Allah içlerinden îman edecek çıkacağını bildiği için onu bundan men etti.

"Çünkü onlar zâlimlerdir” zulümleri sebebiyle azâbı hak etmişlerdir.

Bu bölümü tek başına aç →

129. Âyetin Tefsiri

Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. Dilediğini bağışlar, dilediğine azâp eder.Allah çok bağışlayıcı ve çokmerhamet edicidir.

"Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır” yaratma ve mülk olarak, bütün emir onundur, senin değildir.

"Dilediğini bağışlar, dilediğine azâp eder". Bu da azabın vâcip olmasını reddetmek için açıktır. Bağışlamak için tevbe etme ve azâp için tevbe etmeme kaydını koymak buna itiraz etmek gibidir.

"Allah çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir” kulları için; öyleyse acele ile onlara beddua etmeye girişme.

Bu bölümü tek başına aç →

130. Âyetin Tefsiri

Ey îman edenler, faizi kat kat yemeyin. Allah'tan korkun ki, felâh bulasınız.

"Ey îman edenler, faizi kat kat yemeyin” mürekkep/bileşik şekilde artırmayın, böyle tahsis edilmesi gerçek duruma göredir, çünkü o zamanlar adam belli bir süreye kadar faize verirdi, sonra da artırırdı, öyle ki, az bir şeyle borçlunun tüm malına el koyardı. İbn Kesîr, İbn Âmir ve Ya'kûb muda'afeten şeklinde okumuşlardır.

"Allah'tan korkun” yasaklanan şeylerde "ki, felâh bulasınız” felâha kavuşursunuz.

Bu bölümü tek başına aç →

131. Âyetin Tefsiri

O ateşten korkun ki, kâfirler için hazırlanmıştır.

"O ateşten korkun ki, kâfirler için hazırlanmıştır” onlara uymaktan ve yaptıklarını yapmaktan sakınmakla korkun. Bunda cehennemin kâfirler için doğrudan, asiler için de dolaylı olarak yaratıldığına dikkat çekilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

132. Âyetin Tefsiri

Allah'a ve Peygambere itâat edin ki, merhamet olunasınız.

"Allah'a ve Peygambere itâat edin ki, merhamet olunasınız.” Tehdidin arkasından va'di getirmesi, emre muhalefetten sakındırmak ve itaate teşvik etmek içindir. Bu gibi yerlerde lealle, asâ ve emsali gibi fiiller, söylenen şeye ulaşmanın nadir olduğunu göstermektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

133. Âyetin Tefsiri

Rabbinizin bağışına ve eni göklerle yerler kadar olup takva sahipleri için hazırlanan cennete koşun.

"Vesâriû” koşun, gelin,

"Rabbinizin bağışına” bağışı hak edecek şeye koşun; bunlar da İslâm, tevbe ve ihlâs gibi şeylerdir. Nâfi' ile İbn Âmir vâv'sız olarak sâriû okumuşlardır.

"Ve eni göklerle yer kadar olan cennete” yani onun eni o ikisinin eni kadardır. Enden bahsedilmesi, temsili olarak genişliğini abartmak içindir, çünkü en boydan daha kısadır. İbn Abbâs'tan: Cennetin eni yedi kat yerler yedi kat göklere bitiştirilse onlar kadardır dediği rivâyet edilmiştir.

"Takva sahipleri için hazırlanmıştır” onlar için hazır hâle getirilmiştir. Bunda cennetin şu anda yaratılmış olduğuna ve onun bu alemin dışında olduğuna delil vardır.

Bu bölümü tek başına aç →

134. Âyetin Tefsiri

Onlar ki, mallarını bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcarlar, öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah iyilik edenleri sever.

(Onlar ki, mallarını Allah yolunda harcarlar) bu da takva sahiplerini metheden bir sıfattır ya da medih olarak mensûbtur yahut merfû’dur.

"Bollukta ve darlıkta” genişlik ve şiddet zamanlarında yahut bütün hâllerde demektir. Çünkü insan ya bolluktadır ya da darlıktadır.

Mana da şöyledir: Ellerinden geldiği kadar az veya çok harcamaktan geri kalmazlar.

"Velkâzımiynel ğayza” öfkelerini tutar, güçleri yettiği hâlde onu uygulamazlar. Bu da kazamtul kırbete deyiminden gelir ki, kırbayı su ile doldurup ağzını bağlamaktır. Bir kimse öfke ile dolar da infaz etmeye gücü yettiği hâlde ona sahip olursa Allah da onun kalbini îman ve emniyetle doldurur.

"Ve insanları affederler” cezayı hak edenleri serbest bırakırlar. Efendimiz aleyhisselâmdan:

"Bunlar ümmetimde azdır, Allah'ın merhamet ettikleri müstesnadır", dediği rivâyet edilmiştir. Bunlar eski milletlerde çok idiler.

"Allah iyilik edenleri sever” elmuhsinin, bunun cinse ihtimali vardır, bunlar da onların içine girerler ya ahd içindir ki, onlara işâret edilmiş olur.

Bu bölümü tek başına aç →

135. Âyetin Tefsiri

Ve onlar ki, çirkin bir şey yaptıkları veyahut nefislerine zulmettikleri zaman Allah'ı hatırlar ve günahlarının bağışlanmasını isterler. Zaten günahları Allah'tan başka kim bağışlar? Ve onlar yaptıkları şeyin üzerinde bilerek ısrar etmezler.

"Ve onlar ki, çirkin bir şey yaptıkları zaman” zina gibi çok kötü bir şey yaptıkları zaman "veyahut nefislerine zulmettikleri zaman” herhangi bir şekilde günah işledikleri zaman.

Şöyle de denilmiştir: Âyette geçen fahişe büyük günahtır, nefse zulmetmek de küçük günahtır. Belki de fahişe başkasına geçen, nefse zulmetmek de kişide kalandır.

"Allah'ı hatırlarlar” onun tehdidini veya hükmünü veyahut büyük hakkım, denilmiştir.

"Günahlarının bağışlanmasını isterler” pişmanlık ve tevbe ile.

"Zaten günahları Allah'tan başka kim bağışlar?” Bu da olumsuz manada bir istifhamdır, iki ma’tûfun arasına girmiştir. Bundan da maksat Allahü teâlâ'yı rahmetinin genişliği, bağışının bolluğu ile nitelemek, istiğfara teşvik etmek ve tevbenin kabulünü vadetmektir.

"Ve onlar yaptıkları şeyin üzerinde ısrar etmezler” istiğfar etmeden günahlarının üzerinde durmazlar, çünkü sallallahü aleyhi ve sellem:

"İstiğfar eden ısrar etmemiştir, ister ki, günde yetmiş defa tekrar günah işlesin", buyurmuştur. (Bilerek) bu da yusırru'dan hâl’dir yani bildikleri hâlde çirkin fiilleri üzerinde ısrar etmezler demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

136. Âyetin Tefsiri

İşte onların mükâfatı, Rablerinden bir bağışlanma ve altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlerdir. Çalışanların mükâfatı ne güzeldir!

(İşte onların mükâfatı, Rablerinden bir bağışlanma ve altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlerdir). Bu da ellizene'nin haberidir, eğer cümle onunla başlatılırsa, geçeni açıklayan söz başıdır, eğer müttakine'ye ya da Ellezîne yunfikune'ye atfedilirse. Cennetin takva sahipleri ve tevbe edenlere mükâfat için hazırlanmış olmasından günahlara ısrar edenlerin ona girmeyecekleri lâzım gelmez, nitekim cehennemin de kâfirler için hazırlanmış olmasından ona başkalarının girmeyeceği lâzım gelmez. Cennatin'in nekire olması birinci ihtimale göre onlara ait olan şeyin geçen Âyette zikredilen bu sıfatlarla nitelenen takva sahiplerine ait olandan çok daha aşağı olduğunu gösterir. İki sınıf arasındaki fark öyle açıktır ki, onların âyetleri onlar iyi kimselerdir ve Allah’ın sevgisini kazanmışlardır diye bitmiştir. Çünkü onlar Allah'ın hududuna riayet ettiler ve özel ikramını kazanmak için adım attılar. Bu âyet ise "çalışanların mükâfatı ne güzeldir!” cümlesiyle bitmiştir. Çünkü eksiğini kapatmaya çalışan kaçırdığı bazı şeyleri elde etmek için çabalayan gibidir. İyilik edenle kaçırdığını telâfi eden ve sevgili ile işçi arasında ne kadar fark vardır! Belki de ceza kelimesinin burada ücretle değiştirilmesi bu nükte içindir. Nime'nin mahsus bilmethi de mahzûftur, takdiri, ni'me ecrül amiline Zâlike demektir ki, bağış ve cennetlere işarettir.

Bu bölümü tek başına aç →

137. Âyetin Tefsiri

Gerçekten sizlerden önce olaylar gelip geçmiştir. Onun için yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların akıbeti nasıl olmuş bir bakın.

"Gerçekten sizden önce olaylar gelip geçmiştir” Allah'ın inanmayan ümmetlere kanunlaştırdığı vakalar demektir, Meselâ şu Âyetteki gibi:

"Öldürüldüler de öldürüldüler. Allah'ın daha öncekilerde geçen kanunları gibi” (Ahzab: 61,62). Buna, ümmetler de denilmiştir, şu şiirde olduğu gibi:

İnsanlar sizinki gibi faziletler görmedi;'

Geçmiş milletlerde de benzerini görmedi.

"Onun için yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların akibeti nasıl olmuş bir bakın” helâklerine dâir gördüğünüz eserlerden ibret almanız için.

Bu bölümü tek başına aç →

138. Âyetin Tefsiri

Bu; insanlar için bir açıklama ve sakınanlar için bir yol gösterme ve öğüttür.

"Bu; insanlar için bir açıklama ve sakınanlar için yol gösterme ve bir öğüttür". Kad halet'e yahut da fanzuru'ya işarettir. Yani bu, inanmayanlar için bir açıklama olmakla beraber takva sahipleri için daha çok basiret ve öğüttür, ya da takva sahipleri ve tevbe edenler için özetlenen şeylere bakın demektir. Kad halet kavli ara cümlesidir, îman ve tevbeye sevk etmek içindir. Kur'ân'a işarettir de denilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

139. Âyetin Tefsiri

Gevşemeyin, üzülmeyin. Eğer inanmışsanız siz üstünsünüz.

"Gevşemeyin, üzülmeyin” bu da Uhut'ta başlarına gelen şeye karşı tesellidir,

Mana da şöyledir: Başınıza gelen şey yüzünden cihâdtan gevşemeyin ve içinizden öldürülenler yüzünden de üzülmeyin.

"Siz üstün iken” hâliniz onlardan üstün iken demektir. Çünkü sizler hak üzerindesiniz, savaşmanız Allah içindir ve ölüleriniz cennettedir. Onlar ise bâtıl üzerinedirler, savaşmaları şeytan içindir ve ölüleri de cehennemdedir.

Ya da çünkü siz de Bedir'de onların Uhut'ta yaptıklarından daha çoğunu yaptınız.

Ya da siz sonunda üstün olacaksınız demektir ki, o zaman zafere ve galibiyete işâret olur.

"İnanmışlar iseniz” bu da yasağa bağlıdır yani îmanınız sağlam ise gevşemeyin demektir, çünkü bu, kalbin Allah'a daha sağlam bağlanmasını iktiza eder ya da ela'levne'ye bağlıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

140. Âyetin Tefsiri

Eğer size bir yara dokunuyorsa, onlara da o kadar bir yara dokunmuştur. Bu günleri insanların arasında döndürüyoruz. Bu da Allah'ın, îman edenleri bilmesi ve içinizden şâhitler edinmesi içindir. Allah zâlimleri sevmez.

(Eğer size bir yara dokunuyorsa) Hamze, Kisâî ve İbn Ayyaş da Âsım'dan rivâyet ederek kaf'ın zammı ile (kurhun) okumuşlar, diğerleri ise feth ile (karhün) okumuşlardır. İkisi de lügattir, da'f ve du'f gibi. Feth ile yaralama, zam ile de acısıdır, denilmiştir.

Mana da şöyledir: Eğer Uhut'ta size dokundularsa siz de Bedir'de onlara o kadar dokundunuz. Sonra onlar zayıflık ve korkaklık göstermediler; zayıflık göstermemeye siz daha layıksınız. Çünkü siz Allah'tan onların beklemediği şeyleri bekliyorsunuz. Her iki dokunma da Uhut'ta olandır denilmiştir. Çünkü Müslümanlar da Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'in emrine muhalefet etmeden önce onlara bazı zararlar vermişlerdi.

"Bu günleri insanların arasında döndürüyoruz” bir onları gâlip getiriyoruz, bir de ötekilerini. Şu sözde olduğu gibi:

Bir gün aleyhimize ve bir gün lehimize;

Bir gün üzülürüz, bir gün de seviniriz.

Âyette geçen müdavele muavede gibidir: Daveltüşşey'e beynehüm fetedaveluhu denir ki, bir şeyi elden ele dolaştırmaktır. Eyyam lâfzının sıfat ve haber olma ihtimali vardır. Nüdavilüha'mn da haber ve hâl olma ihtimali vardır. Bunlardan maksat zafer ve gâlibiyet günleridir.

"Liyalemellahül lezine amenu” mahzûf illete ma’tûftur yani şöyle şöyle olsun da Allah da bilsin demektir. Bu da illetin tek olmadığını ve mü'minin başına gelen şeyde bilinmeyen hayırlar olduğunu gösterir.

Ya da illet olan fiil mahzûftur, takdiri de şöyledir: Îmanda sebat edenleri dönek olandan ayırmak için bunu yaptık. Bu gibi şeylerde ve zıtlarında kastedilen, Allah'ın ilmini ispat yahut nefy etmek (çürütmek) değildir; bilâkis delil tariki ile malumu ispat ve nefyetmektir (Allah'ın ilmi değişmez, bilinen şeyler değişir).

Manası şöyledir de denilmiştir: Onları öyle bir bilsin ki, bundan da ceza meydana gelsin. Bu da bir şeyi mevcut ilen bilmek demektir.

"Ve içinizden şâhitler edinmesi içindir” içinizden bazı kimselere şahitlik ikram etsin, bundan da Uhut şehitlerini murat ediyor. Ve sizden zorluklara karşı sebat ve sabır göstermelerinden dolayı âdil şâhitler edinmesi için.

"Allah zâlimleri sevmez” içi dışı başka olanları ya da kâfirleri sevmez demektir. Bu da ara cümlesidir, Allah'ın kâfirlere gerçek şekilde yardım etmeyeceğini gösterir. Onları sadece helake yaklaştırmak ve mü'minleri de denemek için zaman zaman gâlip eder.

Bu bölümü tek başına aç →

141. Âyetin Tefsiri

Bir de îman edenleri tertemiz edip kâfirleri kırması içindir.

"Bir de îman edenleri tertemiz etmesi içindir” eğer devlet başlarına konarsa, onları temizlemek ve günahlardan arındırmak içindir "ve kâfirleri kırması içindir” eğer devlet onların başlarına konarsa onları kırmak içindir. Âyette geçen mahk bir şeyi yavaş yavaş azaltmaktır.

Bu bölümü tek başına aç →

142. Âyetin Tefsiri

Yoksa Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden ve sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi zannettiniz?

"Yoksa cennete gireceğinizi mi zannettiniz?” manası İnkârdır (böyle zannetmeyin). (Allah içinizden cihad edenleri ortaya çıkarmadan) cahedu tecahedu (elinden gelen gayreti sarf etmek) manasınadır. Bunda cihadın farzıkifaye olduğuna delil vardır. Lemmâ ile lem arasında şu fark vardır; lemmada gelecek beklentisi vardır. Ya'leme şeklinde de okunmuştur ki, aslı yalemen'dir, nûn hazf edilmiştir.

"Ve ya'lemes sabirin” gizli en ile mensûbtur vâv da cemi (toplamak) içindir. Vâv'ın hâliye olmasıyla ve yalemu de okunmuştur ki, gayret gösterenleri ve sabredenleri bilmeden demek olur.

Bu bölümü tek başına aç →

143. Âyetin Tefsiri

Yemin olsun ki, ölümü onunla karşılaşmadan önce arzuluyordunuz. İşte onu gördünüz ve ona bakıp duruyorsunuz.

"Yemin olsun ki, ölümü arzuluyordunuz” yani savaşı demektir, çünkü ölümün sebeplerindendir ya da şehâdetle ölümü demektir. Hitap Bedir'de bulunmayıp da Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem ile bir savaşta bulunup da Bedir şehitlerinin erdiği dereceye nâil olmak isteyenleredir. Bunlar Uhud'a çıkmada ısrar ettiler.

"Onunla karşılaşmadan önce” onu müşahede edip şiddetini tanımadan önce.

"İşte onu gördünüz ve ona bakıp duruyorsunuz” onu gerçekten gözlerinizle gördünüz, bazı kardeşleriniz önünüzde öldürüldüler. Bu da onların savaşı temenni edip ona sebep oldukları hâlde korkan ve yenilen insanlar için bir azarlamadır ya da şehitlik temenni edenler içindir; çünkü onda kâfirlerin gâlip gelmesini isteme vardır.

Bu bölümü tek başına aç →

144. Âyetin Tefsiri

Muhammed bir Resûl'den başkası değildir. Ondan önce peygamberler geçmiştir. Şimdi eğer ölür veya öldürülürse, ökçeleriniz üzerinde dönecek misiniz? Kim ökçelerinin üzerinde dönerse, Allah'a hiçbir şeyle asla zarar veremez. Allah şükredenleri mükâfatlandıracaktır.

"Muhammed bir Resûl'den başkası değildir. Ondan önce peygamberler geçmiştir". Onlar geçtiği gibi o da ölümle geçecektir.

"Şimdi eğer ölür veya öldürülürse, ökçelerinizin üzerinde dönecek misiniz?” Ölmesi yahut öldürülmesiyle dinden dönmelerini reddetmektedir, çünkü ondan önceki peygamberlerin geçmeleriyle dinlerinin sapasağlam kaldığını bilmektedirler.

Şöyle de denilmiştir: Efeinmate'deki fe sebep, hemze de inkâr içindir, ondan önce peygamberlerin geçmesini onun vefatından sonra dinden dönmeye sebep kılmalarını reddetmektedir.

Rivâyete göre Abdullah bin Kamie el - Harisî, Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'e bir taş atarak ön dişlerini kırıp da başını yarınca, onu Mus'ab bin Umeyr radıyallahü anh savundu, o sancaktar idi. Sonunda İbn Kamie onu da öldürdü, Peygamber aleyhisselâm'ı öldürdüğünü zannediyordu: Muhammed'i öldürdüm dedi yahut biri: Bilin ki, Muhammed öldürüldü diye seslendi. Bunun üzerine insanlar geri çekildiler, Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem: Ey Allah'ın kulları, bana gelin diye çağırdı. Başına otuz kadar ashâbı toplandı. Onu himaye ettiler, müşrikleri ona yaklaştırmadılar, kalanlar da dağıldı. Bazıları da: Keşke Abdullah bin Übey, bize Ebû Süfyân'dan aman alsa, dediler. Bazı münâfıklar da: Eğer peygamber olsa idi öldürülmezdi, kardeşlerinize ve dininize dönün, dediler. Enes bin Mâlik'in amcası Enes bin Nadr da: Ey Müslümanlar, eğer Muhammed öldürüldü ise, Muhammed'in Rabbi diridir, ölmez. Ondan sonra yaşamayı ne yapacaksınız? O ne için savaşıyorsa siz de onun için savaşın, dedi. Sonra da: Allah'ım, bunların dediklerinden senden af dilerim ve ondan elimi çekerim, dedi, kılıcı ile saldırdı, öldürülünceye kadar savaştı. O zaman şu âyet indi:

"Kim ökçelerinin üzerine dönerse, Allah'a hiçbir şeyle zarar veremez” dîninden dönmekle, bilâkis kendine zarar verir.

"Allah şükredenleri mükâfatlandıracaktır” İslâm nimeti üzerinde sebat ettiği için, Meselâ Enes ve benzerleri gibi.

Bu bölümü tek başına aç →

145. Âyetin Tefsiri

Allah'ın izni olmadan hiçbir nefis için ölmek yoktur. Bu va'desi ile yazılmış bir yazıdır. Kim dünya sevabını isterse, ona ondan veririz. Kim de âhiret sevabını isterse, ona da ondan veririz. Biz şükredenleri mükâfatlandıracağız.

"Allah'ın izni olmadan hiçbir nefis için ölmek yoktur” ancak onun dilemesiyle ya da ölüm meleğine onun ruhunu kabzetmeye emir vermesiyle olur.

Mana da şöyledir:

"Her nefsin Allah'ın ilim ve takdirinde belli bir eceli vardır; savaştan kaçınmak veya ona saldırmakla ondan bir saat geri kalmazlar, ileri de gitmezler". (Araf: 34, Nahl: 61) Bunda savaşa teşvik ve tahrik vardır, Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'in de korunacağına ve ecelinin gelmediğine vaat vardır. (O bir yazıdır) yukarısını te'kit eden bir mastardır, çünkü mana ölüm bir yazı ile yazılmıştır demektir "va'desi ile” yani vakti belirlenmiş olarak, ne ileri gider ne de geri kalır.

"Kim dünya sevabını isterse ona ondan veririz” bunda Uhut savaşında ganimetlerle meşgul olanlara gönderme vardır. Çünkü Müslümanlar müşriklere saldırıp da onları yenerek yağmaya başlayınca, bunu gören okçular da yağmaya yöneldiler ve yerlerinden ayrıldılar. Müşrikler bunu fırsat bilip onlara arkalarından saldırdılar ve onları yendiler.

"Kim de âhiret sevabını isterse, ona da ondan veririz” yani onun sevabından demektir.

"Biz şükredenleri mükâfatlandıracağız” Allah'ın nimetine şükredip de hiçbir şeyle cihâdtan geri kalmayanları.

Bu bölümü tek başına aç →

146. Âyetin Tefsiri

Nice peygamber vardır ki, onunla beraber din alimleri savaşmıştır. Allah yolunda başlarına gelen şeyden dolayı gevşemediler, zayıflık göstermediler. Allah sabredenleri sever.

(Nice) aslı eyyin'dir, üzerine kâf gelmiş ve kem manasına olmuştur. Nûn tenvindir, kıyas dışı olarak sâbit kalmıştır. İbn Kesîr kâin (ayınla) gibi kâin (hemze ile) okumuştur. İşlem de şöyle yapılmıştır: O tek kelime gibi kalp olmuştur, Meselâ leamri yerine raineli dedikleri gibi. Sonra da keyyein olmuş, sonra hafifletmek için ikinci ye hazfedilmiş (keyein) sonra da öteki ye elife kalp olunmuş (kâin) olmuştur. Tıpkı taî'de olduğu gibi (tayyi', tayi', taî). (Peygamber) bu da onun açıklamasıdır. (Onunla beraber birçok din alimleri savaştılar) ribbiyyun Allah'tan korkan ve Rablerine ibâdet eden âlimler demektir. İbn Kesîr, Nâfi', Ebû Amr ve Ya'kûb kutile okumuşlardır. İsnadı da ribbiyyun'edir (öldürülenler onlardır) ya da nebi'nin zamiridir, maahu ribbiyyun da ondan hâl’dir. Şedde ile (kuttile) okunması da birinciyi destekler. Feth ile aslı üzere rabbiyyun ve zam ile (rubbiyyun) okumuştur ki, bu da nisbenin değişiklerindendir, kesre gibidir.

"Allah yolunda başlarına gelen şeyden dolayı gevşemediler” ağır davranmadılar, peygamberin veya içlerinden birilerinin öldürülmesi ile başlarına gelen musibetten dolayı sertlikleri geçmedi.

"Zayıflık da göstermediler” düşmana boyun eğmediler.

"Vemastekanü” düşman karşısında sinmediler. Aslı istekene'dir, sükûndan gelir, çünkü boyun eğen, karşıdaki istediğini yapsın diye sâkin durur. İstekâne'deki elif fethanın işbaındandır ya da aslı istekvene'dir, kevn'den gelir. Çünkü nefsinden karşı tarafa uymasını istemiştir. Bu da aleyhis-salâtü ves-selâm'ın öldürüldüğü yalan haberinin çıkması üzerine panikleyenlere bir imadır.

"Allah sabredenleri sever” onlara yardım eder ve itibarlarını yükseltir.

Bu bölümü tek başına aç →

147. Âyetin Tefsiri

Onların sözü sadece:

"Ey Rabbimiz, bizim günahlarımızı ve işimizdeki aşırılığı bağışla, ayaklarımıza sebat ver ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et” demek oldu.

"Onların sözü sadece:

"Ey Rabbimiz, bizim günahlarımızı ve işimizdeki aşırılığımızı bağışla, ayaklarımıza sebat ver ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et” demek oldu” yani dindeki sebat ve kuvvetleri ve din alimleri olmalarıyla beraber sözleri tek bu oldu. Bu da nefislerini kırmak için günahları ve aşırılığı nefislerine nisbet etmekti ve başlarına geleni de kötü amellerine bağlayıp ondan istiğfar etmektir. En sonunda da tevâzu göstermek ve günahlardan arınmak için savaşta sebat ve düşmana karşı zafer istediler. O zaman duaları daha çabuk kabul olunurdu. Kavlehüm lâfzının haber kılınması, en Kâlû lâfzının hem nispet açısından hem de zaman bakımından daha belirgin (marifeliğe ve mübtedahğa daha yakın) olmasındandır.

Bu bölümü tek başına aç →

148. Âyetin Tefsiri

Allah da onlara hem dünya sevabını hem de âhiret sevabındı güzelliğini verdi. Allah güzel hareket edenleri sever.

"Allah da onlara hem dünya sevabım hem de âhiret sevabının güzelliğini verdi. Allah güzel hareket edenleri sever” Allah onlara istiğfar ve Allah’a iltica sebebiyle zafer, ganimet, izzet (kuvvet) dünyada şan ve âhirette cennet ve nimet verdi. Âhiret sevabına güzel demesi, faziletini ve Allah katında muteber olanın o olduğunu bildirmek içindir.

Bu bölümü tek başına aç →

149. Âyetin Tefsiri

Ey îman edenler, eğer kâfirlere itâat ederseniz, sizi ökçelerinizin üzerinde çevirirler; o zaman ziyan etmiş olarak dönersiniz.

"Ey îman edenler, eğer kâfirlere itâat ederseniz sizi çevirirler” yani küfre çevirirler "ökçelerinizin üzerinde. O zaman ziyan etmiş olarak dönersiniz". Yenilgi ânında münâfıkların mü'minlere: Dininize ve kardeşlerinize dönün, eğer Muhammed peygamber olsa idi öldürülmezdi, demeleri üzerine indi.

Şöyle de denilmiştir: Eğer Ebû Süfyân'a ve adamlarına karşı zillet gösterir ve onlardan aman dilerseniz, sizi dinlerine döndürürler.

Şöyle de denilmiştir: Bu kâfirlere itâat etmek ve verecekleri karara uymak için genel bir hükümdür, çünkü sonunda onlara uymaya götürür.

Bu bölümü tek başına aç →

150. Âyetin Tefsiri

Hayır, sizin Mevlâ'nız Allah'tır. O, yardım edenlerin en hayırlısıdır.

(Hayır, sizin Mevlânız Allah'tır) yardımcınız demektir. Nasb ile bel etıyullaha mevlaküm takdirinde de okunmuştur.

"O, yardım edenlerin en hayırlısıdır” ondan yardım isteyin, başkasını veli ve yardımcı tutmayın.

Bu bölümü tek başına aç →

151. Âyetin Tefsiri

Kâfirlerin kalplerine Allah'ın bir delil indirmediği şeyleri ona şirk koşmaları sebebiyle korku salacağız. Onların varacakları yer ateştir. Zâlimlerin yatağı ne kötüdür!

(Kâfirlerin kalplerine korku salacağım) bu Uhut'ta kalplerine düşen korku yüzünden savaşı terk edip sebepsiz yere dönmelerini kastediyor. Ebû Süfyân: Ya Muhammed, istersen gelecek sene Bedir'de bu mevsimde buluşalım, dedi. Aleyhis-salâtü ves-selâm da: İnşallah, dedi.

Şöyle de denilmiştir: Müşrikler biraz gittikten sonra pişman oldular ve dönüp Müslümanların köklerini kazımak istediler; Allah kalplerine korku saldı. İbn Âmir, Kisâî ve Ya'kûb asıl üzerine Kur'ân’ın her yerinde ayn'ın zammı ile ruub okumuşlardır.

"Allah'ın bir delil indirmediği şeyleri ona şirk koşmaları sebebiyle". Yani şirklerine bir delil olmadığı ve delil da indirmediği şeyleri şirk koştukları için demektir. Bu:

Deliğine giren bir kertenkele göremezsin

Sözü gibidir ki, ne kertenkele var ne de delik var demektir (şirke delil de yoktur bir delil da indirmemiştir). Âyette geçen sultanın aslı kuvvettir. Zeytinyağına selit denilmesi kuvvetli yanmasındandır. Selata da dili keskin olmaktır.

(Zâlimlerin yatağı ne kötüdür!) mesvahüm denilecek yerde zâhir isim getirilmesi durumlarını ağırlaştırmak ve buna sebep göstermek içindir.

Bu bölümü tek başına aç →

152. Âyetin Tefsiri

Yemin olsun ki, Allah'ın izni ile onları öldürürken, Allah'ın va'di size doğru çıktı. Nihayet öyle bir an geldi ki, bozuldunuz, iş hususunda çekiştiniz ve istediğiniz şeyi size gösterdikten sonra isyan ettiniz. Sizden kimi dünyayı istiyor, kimi de âhireti istiyordu. Sonra denemek için sizi onlardan çevirdi ve muhakkak sizi affetti. Allah, mü'minlere karşı lütuf sâhibidir.

"Yemin olsun ki, Allah size va'dini doğru çıkardı” yani takva ve sabır şartı ile zafer va'dini demektir. Bu da oldu, sonunda okçular emre muhalefet ettiler. Çünkü müşrikler gelmeye başlayınca okçular onları ok yağmuruna tuttular, ötekiler de kılıç çaldılar, sonunda yenildiler. Müslümanlar da arkalarına düştüler.

(Onun izni ile onları öldürüyordunuz) bu da ehassehu deyiminden gelir ki, hissini iptal etmek (öldürmek) demektir.

"Nihayet öyle bir an geldi ki, bozuldunuz” korktunuz ve ümidiniz kırıldı yahut ganimete meylettiniz. Çünkü hırs akıl eksikliğindendir.

"İş hususunda çekiştiniz” okçuların tartışmalarını kastediyor, sonunda müşrikler yenildiler, kimileri: Artık burada durmamıza gerek yok, dediler. Diğerleri de: Resûlüllah’ın emrine muhalefet edemeyiz, dediler. Kumandanları on kadar neferle yerinden ayrılmadı, diğerleri ise yağmaya koştular. İşte "istediğiniz şeyi size gösterdikten sonra isyan ettiniz” sözü ile kastedilen, zafer ve ganimet ile düşmanın yenilmesidir. İza'nın cevabı mahzûftur, o da imtehaneküm (sizi denedi) kavlidir.

"Sizden kimi dünyayı istiyor” bunlar ganimet için merkezi terk edenlerdir.

"Kimi de âhireti istiyordu” bunlar da Resûlüllah’ın emri üzerinde sâbit kalanlardır.

"Sonra sizi onlardan çevirdi” durum ters döndü, sizi yendiler.

"Sizi denemek için” musibetlere karşı ve musibet ânında îman üzerindeki sebatınızı sınamak için.

"Muhakkak sizi affetti” lütfundan ve muhalefetine pişmanlığınızdan dolayı.

"Allah, mü'minlere karşı lütuf sâhibidir” affederek onlara ihsan eder ya da ister kazansınlar ister kaybetsinler bütün hâllerde ihsan eder demektir. Çünkü ibtila (musibet) de onlar için rahmettir (bir musibet bin nasihatten yeğdir).

Bu bölümü tek başına aç →

153. Âyetin Tefsiri

O vakit siz savaş meydanından uzaklaşıyordunuz, dönüp re bakmıyordunuz. Peygamber de arkanızdan sizi çağırıyordu. Böylece sizi keder üstüne kederle cezalandırdı ki, ne kaçırdığınıza ne de başınıza gelene üzülmeyesiniz. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

"İz tüsidune” sarafeküm yahut yebteliyeküm veyahut üzküru gibi bir şeye mütealliktir. İs'ad yeryüzünde uzaklara gitmektir. Meselâ es'adna min Mekke ilel medineti (Mekke'den Medîne'ye gittik) denir.

"Kimseye bakmıyordunuz” durup kimseyi beklemiyordunuz.

"Peygamber de sizi çağırıyordu". Meselâ: Ey Allah'ın kulları, bana gelin, ey Allah'ın kulları, bana gelin, ben Allah'ın Resûlüyüm. Kim döner de düşmana hücum ederse onun için cennet vardır, demesi gibi.

"Fi uhraküm” arkanızdan yahut öteki topluluğunuzdan demektir.

"Fe esabeküm ğammen biğammin” bu da sarafeküm un üzerine ma’tûftur.

Mana da şöyledir: Başarısızlığınızdan ve isyanınızdan dolayı sizi öldürmek, yaralamak, müşrikleri muzâffer kılmak ve Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellemin ölüm haberi ile sizi keder üstüne kederle cezalandırdı yahut Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'i üzdüğünüz için size sıkıntı üstüne sıkıntı tattırdı ki, zorluklarda sabır idmanı yapasınız da "kaçırdığınız bir fırsata ve beklediğiniz bir zarara üzülmeyesiniz". ükeyla'daki lâm’ın zâit olduğu da söylenmiştir ki, mana şöyle olur: Kaçırdığınız zafer ve ganimete, ceza olarak başınıza gelen yaralanma ve yenilgiye üzülesiniz.

Şöyle de denilmiştir: Esabeküm'deki zamir Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'e aittir, yani o da üzüntüde size ortak oldu; ona inene üzüldüğünüz gibi o da size inene üzüldü. Sizi teselli etmek için isyanınızdan dolayı sizi kınamadı ki, kaçırdığınız zafere ve başınıza gelen yenilgiye üzülmeyesiniz.

"Allah yaptıklarınızdan haberdardır” amellerinizi ve maksatlarınızı bilmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

154. Âyetin Tefsiri

Sonra kederin ardından üzerinize bir güven, bir uyku indirdi ki, içinizden bir grubu buruyordu. Bir grubu da kendi nefisleri düşündürmüştü. Allah hakkında hak dışı cahiliye zannı gibi şeyler zannediyorlardı.

"Bu işten bize bir şey var mı?” diyorlardı. De ki:

"Şüphesiz işin hepsi Allah'ındır". Onlar sana açıklamadıklarını içlerinde gizliyorlar.

"Eğer işten bize bir şey lsaydı, burada öldürülmezdik” diyorlardı. De ki:

"Eğer evlerinizde olsaydınız üzerlerine öldürülmeleri yazılanlar öldürülecekleri yere çıkarlardı". Bir de Allah göğüslerinizdekini yoklamak ve kalplerinizdekini temizlemek istemiştir. Allah göğüslere hâkim olan duyguları çok iyi bilmektedir.

"Sümme enzele aleyküm min badil ğammi emeneten nuasen". Sonra Allah üzerinize güven indirdi, öyle ki, sizi bir uyku tuttu. Ebû Talha şöyle buyurmuştur: Biz düşman karşısında safta iken bizi bir uyku bürüdü ki, ellerimizdeki kılıç düşüyordu, onu alıyorduk, yine düşüyordu. Emene emniyet ve güven demektir, mef'ûl olarak mensûbtur, nuasen de ondan bedel olarak mensûbtur ya da o mefuldür, emeneten de ondan mukaddem hâl’dir ya da mef’ûlün leh'tir ya da muhataplardan hâl'dir, revi emenetin manasınadır.

Yahut da amin'in çoğuludur Meselâ bariz ve bereze gibi. Mîm'in sükûnu ile emneten şeklinde de okunmuştur ki, bir defalık güven demektir.

"İçinizden bir grubu buruyordu” yani insanlardan bir grubu demektir. Hamze ile Kisâî te ile (tağşa) okumuştur ki, zamiri emene'ye râci olur. Tâife (grub) da gerçek mü'minlerdir.

"Bir grubu da” bunlar da münâfıklardır.

"Kendi nefisleri düşündürmüştü” canlarının derdine düşmüşlerdi yahut kendilerinden ve kurtuluşlarından başka bir şey düşünmüyorlardı.

"Yezunnune billahi ğayral hakkı zannel cahiliyyeh” bu da Tâife'nin başka bir sıfatıdır yahut hâl’dir yahut geçeni açıklamak üzere yeni söz başıdır. Ğayral hakkı da mastar olarak mensûbtur yani Allah hakkında zannedilmemesi gerektiği şekilde cahiliye zannı gibi bir şeyler düşünüyorlardı. Zannel cahiliye de ondan bedeldir, o da cahü topluma ve halkına özgü zan dır.

(Diyorlar) Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'e, bu da yezunnune'den bedeldir.

"Bu işten bize bir şey var mı?” Allah'ın emrettiği, va'dettiği yardım ve zaferden bize bir nasip var mı diyorlar?

Şöyle de denilmiştir: İbn Übeyy'e Hazrec oğullarından öldürülecekler haber verilince bunu buyurmuştur.

Mana da şöyledir: Kendimiz için tedbir almaktan veya istediğimiz şekilde hareket etmekten men edildik, artık bizim için bir şey kalmadı yahut bu zorlama üzerimizden kalkar da kararımızı kendimiz verir miyiz, demektir?

"De ki: İşin hepsi Allah'ındır” yani gerçek gâlibiyet Allah'ın ve dostlarmındır. Çünkü Allah'ın fırkası/taraftarları gâliptir. Zira hüküm onundur, dilediğini yapar, istediği kararı verir. Bu da ara cümledir. Ebû Amr ile Ya'kûb mübteda olarak Merfû' (külluhu) okumuşlardır.

"Yuhfune fî enfüsihim mala yübdune lek” bu da yekulune'nin zamirinden hâl’dir yani içlerinde inkâr ve yalanlama sakladıkları hâlde dıştan doğruyu öğrenmek istiyorlarmış ve zaferi talep ediyorlarmış gibi demektir.

"Yekulune” yani içlerinden ve birbirleriyle baş başa kaldıkları zaman derler. Bu da yuhfuhe'den hâl’dir ya da açıklamak için yeni söz başıdır:

"Eğer işten bize bir şey lsaydı” Muhammed'in vaat ettiği yahut bütün işlerin Allah'a ve dostlarına ait olduğunu iddia ettiği gibi yahut bizim de irâde ve tedbirimiz olsaydı, İbn Übeyy ve diğerlerinin dediği gibi Medîne'den ayrılmaz "burada da öldürülmezdik” mağlup olmaz veyahut içimizden bu savaş meydanında öldürülenler öldürülmezlerdi.

"De ki: Eğer evlerinizde olsaydınız üzerlerine öldürülmeleri yazılanlar öldürülecekleri yere çıkarlardı” yani Allah'ın Levh-i Mahfûz'da öldürülmelerini takdir ettiği ve yazdığı kimseler vurulacakları yere çıkarlardı ve Medîne'de kalmak onlara fayda sağlamazdı, içlerinden bir kimse de kurtulmazdı. Çünkü işi eskiden o takdir ve tedbir etmiştir. Onun kararını irdeleyen yoktur.

"Veliyebtiliyellahu mâ fî suduriküm” yani göğüslerinizdekini deneyip ihlâs ve münâfıklık gibi sırlarını açığa çıkarmak için. Bu da mahzûf fiilin illetidir yani bunu yaptı ki, denesin demektir yahut mahzurun üzerine ma’tûftur yani takdirin yerini bulması yahut birçok yararın yerini bulması ve denemek için çıkardı.

Ya da likeyla tahzenu kavlinin üzerine ma’tûftur.

"Ve kalplerinizdekini temizlemek istemiştir” onu açığa çıkarmak ve ayırmak ya da onu vesveselerden kurtarmak için yapmıştır.

"Allah göğüslere hâkim olan duyguları çok iyi bilmektedir". Onları açıklamadan gizlerini bilir. Bunda Allah'ın denemeye ihtiyacı olmadığına, bunu ancak mü'minleri ayırmak ve münâfıkların hâllerini açığa çıkarmak için yaptığına vaat, tehdit ve tembih vardır.

Bu bölümü tek başına aç →

155. Âyetin Tefsiri

Şüphesiz iki ordu karşılaştığı gün sizden geri dönenleri kazandıkları bazı şeyden dolayı şeytan ancak onları kaydırmak istemiştir. Allah onları yine de atfetmiştir. Çünkü Allah çok bağışlayıcıdır, çok halîmdir.

"Şüphesiz iki ordu karşılaştığı gün sizden geri dönenleri kazandıkları (irtikap ettikleri) bazı şeylerden dolayı şeytan ancak onları kaydırmak istemiştir". Yani Uhut savaşında yenilenlerin yenilgisinin sebebi şeytanın onların kaymalarım isteyip de ona itâat etmeleridir. Bunu da nöbet yerlerini terk etmelerinden, ganimete veya hayata veyahut Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem'e muhalefete hırslarından dolayı irtikâp ettikleri günahlar yüzünden yaptılar. Bu sebeple destek ve kuvve-i maneviyeyi kaybettiler.

Şöyle de denilmiştir: Şeytanın onları kaydırması ona uymalarıdır, bu da eskiden yaptıkları günahlar yüzündendir. Çünkü günahlar birbirini çeker, tıpkı taatta olduğu gibi.

Şöyle de denilmiştir: Geçmiş günahlarını hatırlamakla şeytan onları kaydırmak istedi; onlar da hulus-ı kalp ile tevbe etmeden ve hak sahipleri ile helalleşmeden öldürülmek istemediler.

"Allah onları yine de affetmiştir” tevbe etmelerinden ve özür dilemelerinden dolayı.

"Şüphesiz Allah, çok bağışlayıcıdır” günahları "çok halîmdir” tevbe etmesi için günahkârı cezalandırmada acele etmez.

Bu bölümü tek başına aç →

156. Âyetin Tefsiri

Ey îman edenler, kardeşleri yeryüzünde seyahat ettikleri veyahut gazi oldukları zaman:

"Eğer yanımızda olsalardı ölmezler ve öldürülmezlerdi” diyen kâfirler gibi olmayın. Allah bunu yüreklerinde bir hasret (yangı) kılmak istemiştir. Allah diriltir ve öldürür. Allah yaptıklarınızı görmektedir.

"Ey îman edenler, kâfirler gibi olmayın” yani münâfıklar gibi demektir.

"Kardeşlerine diyenler” onlar için veya onlar hakkında diyenler. Kardeşliklerinin manası da soy veya inanç birliğidir.

"İza darabu fuardı” yeryüzünde seyahat ettikleri yahut ticaret veya başka şey için uzaklara gittikleri zaman. Hakkı, Kâlû lâfzından dolayı iz demek idi, ancak geçmişi hikâye ettiğinden böyle buyurmuştur.

"Ev kânu ğuzzan” gazi'nin cem'idir, afin ve uffen gibi.

"Lev kânu indena mâ matu ve vema kutilu” Kâlû'nûn mef'ûlüdür. Bu da kardeşlerinin böyle şeyle muhatap olmadığını gösterir.

"Ve liyecalallahu Zâlike hasreten fî kulubihim” bu da Kâlû'ya mütealliktir, lâm da liyekune lehüm adüvven ve hazena kavlinde olduğu gibi akibet içindir. Böyle demede ve öyle inanmada onlar gibi olmayın ki, bunu özellikle kalplerinde bir yangı yapsın. Bu da dedikleri şeyi inandıklarından söylediklerine işarettir.

Şöyle de denilmiştir: Bu, yasağın delâlet ettiği şeye işarettir, yani onlar gibi olmayın ki, Allah onlar gibi olmamanızı kalplerinde bir yangı sebebi kılsın. Çünkü onlara muhalefet edip karşı çıkmaları onları üzer.

"Allah diriltir ve öldürür” onların sözlerini reddetmektedir yani hayatta ve ölümde gerçek müessir Allahü teâlâ'dır; ikamet ve yolculuk değildir. Çünkü Allahü teâlâ yolcuyu ve gaziyi diriltir ve mukimi ve savaşa katılmayanı öldürür.

"Allah yaptıklarınızı görmektedir” onlara benzedikleri için mü'minlere tehdittir. İbn Kesîr, Hamze ve Kisâî, kâfirlere tehdit olmak üzere ye ile (yamelun) okumuşlardır.

Bu bölümü tek başına aç →

157. Âyetin Tefsiri

Celalim hakkı için, eğer Allah yolunda öldürülür veyahut ölürseniz, Allah'tan bir bağışlanma ve rahmet, onların bildiklerinden daha hayırlıdır.

"Velein kutiltüm fî sebilillahi ev müttüm” yani müttüm fı sebilihi demektir. Nâfi', Hamze ve Kisâî mate yematü'den gelmek üzere mittüm okumuşlardır.

"Lemağfiretün minallahi hayrun” bu da kasemin cevabıdır, cezanın yerine geçmiştir,

Mana da şöyledir: Yolculuk ve gaza ölümü getiren ve eceli öne alan şeylerden değildir. Eğer bu Allah yolunda olursa ölüm sebebiyle nâil olduğunuz bağışlanma ve rahmet ölmese idiniz dünyadan topladığınız şeylerden ve menfaatlerinden daha hayırlıdır. Hafs ye ile (yecmeun) okumuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

158. Âyetin Tefsiri

Eğer ölür veya öldürülürseniz muhakkak Allah'a toplanacaksınız.

"Eğer ölür veya öldürülürseniz” helâkiniz hangi şekilde gerçekleşirse gerçekleşsin "muhakkak Allah'a toplanacaksınız” yöneldiğiniz ve canınızı feda ettiğiniz mabudunuza toplanacaksınız, başkasına değil. Mutlaka huzurunda toplanacaksınız, o da size karşılığını verecek ve sevabınızı çoğaltacaktır.

Bu bölümü tek başına aç →

159. Âyetin Tefsiri

Allah'tan bir rahmet iledir ki, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsa idin, etrafından dağılırlardı. Artık onları affet, onlar için bağış dile ve iş hususunda onlara danış. Karar verdiğin zaman Allah'a güven. Şüphesiz Allah, kendine güvenenleri sever.

"Febima rahmetin minallahi linte lehüm” febirahmetin demektir ki,

"mâ” edâtı te'kit için zâit kılınmıştır. Bir de şunu göstermek içindir ki, onlara yumuşak davranması ancak Allah'ın rahmeti iledir. O da sükûnetini muhafaza edip yumuşak davranmaya muvaffak kılmasıdır, öyle ki, kendine muhalefet ettikleri hâlde onlar için üzülmüştür. (Eğer kaba olsa idin) kötü huylu ve sert "katı kalpli olsa idin etrafından dağılırlardı” çevrenden uzaklaşır ve sana ısınmazlardı.

"Artık onları affet” özel meselelerinde "onlar için bağış dile” Allah'a ait olan şeylerde.

"İş hususunda onlara danış” savaş konusunda, çünkü söz onun hakkındadır ya da danışılması gerekli şeylerde demektir. Bu da görüşlerini almak, gönüllerini hoş etmek ve ümmete müşâverenin sünnet olduğunu öğretmek içindir.

"Karar verdiğin zaman” danıştıktan sonra bir şeye fikren hazır olduktan sonra "Allah'a güven” en iyisini yapmak için. Çünkü bunu ondan başkası bilmez. Mütekellim siygası (azemtü) şeklinde de okunmuştur ki, ben senin adına bir şeye karar verdiğim zaman sen de bana tevekkül et, başkasına danışma, demek olur.

"Şüphesiz Allah, kendine güvenenleri sever” onlara yardım eder ve iyisini onlara gösterir.

Bu bölümü tek başına aç →

160. Âyetin Tefsiri

Eğer Allah size yardım ederse, sizi yenecek yoktur. Eğer sizi yardımsız bırakırsa, ondan sonra size kim yardım edebilir? Mü'minler yalnız Allah'a güvensinler.

"Eğer Allah size yardım ederse” Bedir'de ettiği gibi "sizi yenecek yoktur” kimse sizi yenemez.

"Eğer sizi yardımsız bırakırsa” Uhut'ta yaptığı gibi "ondan sonra size kim yardım edebilir?” sizi yardımsız bıraktıktan sonra. Şu manaya ki, onu atlarsanız size yardım edecek yoktur. Bu da tevekkülü gerektiren şeye dikkat çekmek, Allah'ın yardımını hak edecek şeye teşvik etmek ve yardımını engelleyecek şeyden kaçınmak için dikkat çekmektir.

"Mü'minler yalnız Allah'a güvensinler” özellikle ona güvensinler, çünkü ondan başka yardımcı olmadığını bilirler ve ona îman ederler.

Bu bölümü tek başına aç →

161. Âyetin Tefsiri

Bir peygamber için ganimete hıyanet etmek olmaz. Kim ganimete hıyanet ederse, ettiği hıyaneti kıyâmet gününde getirir. Sonra herkese kazandığı eksiksiz olarak ödenir ve onlara haksızlık da edilmez.

(Bir peygamber için ganimete hıyanet etmek olmaz) bir peygamber için ganimetlere hıyanet etmek düşünülemez; çünkü peygamberlik makamı hıyanete terstir. Ğalle şeyen minel mağnemi yeğullu ğululen ve eğalle iğlalen denir ki, gizlice almaktır. Bundan maksat ya aleyhisselâm Efendimizin itham edildiği şeyden beratıdır; çünkü

rivâyete göre Bedir savaşından sonra kırmızı bir kadife kayboldu. Münâfıklardan biri: Belki de onu Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem aldı, dedi.

Ya da okçular ganimet için, oldukları yeri terk edince böyle zannetmiş ve: Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'in, kim bir şey alırsa kendinindir, ganimetler taksim edilmeyecektir, demesinden korkarız demişlerdir.

Ya da bunu men için mübalağa göstermek içindir. Çünkü

rivâyete göre o, öncü birlikler gönderdi. Resûlüllah ganimet elde etti, onu da yanındakilere bölüştürdü, öncülere bir şey vermedi; âyet de bunun üzerine indi. O zaman hak eden bazı kimselere verilmemesine suçu ağırlaştırmak ve ikinci kez mübalağa etmek için çapul (ganimete hıyanet) denilmiştir. Nâfi', İbn Âmir, Hamze ve Kisâî meçhul kalıbı ile en yuğalle okumuşlardır. Mana da hıyanet eder hâlde bulunması yahut hıyanete nispet edilmesi doğru değildir demek olur.

"Kim ganimete hıyanet ederse, ettiği hıyaneti kıyâmet gününde getirir” hadiste geçtiği üzere aldığını boynunda taşıyarak getirir ya da vebalini ve günahını taşıyarak demektir. (Sonra herkese kazandığı eksiksiz olarak ödenir) yaptığı şeyin karşılığı tam olarak verilir. Münasip olan, sümme yüveffa mâ kesebe, demek idi, ancak hükmü genelleştirmiştir ki, maksada delil gibi olsun ve mübalağa edilsin. Çünkü herkese yaptığının karşılığı verilirse, suçu büyük olan çapulcuya daha öncelikle verilir.

"Onlara haksızlık da edilmez” itâat edenlerinin sevabı azaltılmaz, isyan edenlerin de cezası artırılmaz.

Bu bölümü tek başına aç →

162. Âyetin Tefsiri

Allah'ın rızasına tâbi olan (gözeten), Allah'ın gazabına uğrayan gibi midir? Onun yeri cehennemdir. Orası ne kötü varılacak yerdir!

"Allah'ın rızasına tâbi olan” itâat etmekle "kemen bâe” dönen gibi midir "Allah'ın gazabıyla” isyanlarından dolayı.

"Onun yeri cehennemdir.

"Orası ne kötü varılacak yerdir!” Âyette geçen masiyr ile merci arasında şu fark vardır: Masiyr'de yeni durumun eski duruma muhâlif olma zorunluluğu vardır; merci'de ise böyle değildir.

Bu bölümü tek başına aç →

163. Âyetin Tefsiri

Onlar Allah katında derece derecedirler. Allah, yaptıkları şeyi hakkıyla görendir.

"Onlar Allah katında derece derecedirler". Derecelere benzetilmeleri aralarından sevap ve azâp bakımından fark olmasındandır ya da onlar derece sahipleridir demektir.

"Allah yaptıkları şeyi hakkıyla görendir” amellerini ve onlardan doğan derecelerini bilir; onlara göre karşılıklarını verir.

Bu bölümü tek başına aç →

164. Âyetin Tefsiri

Allah onlara içlerinden bir peygamber göndermekle mü'minlere elbette ihsan etmiştir. O peygamber onlara Allah'ın âyetlerini okur, onları temizler ve onlara kitabı ve hikmeti öğretir. Gerçi onlar bundan önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.

"Lekad mennallahu alel mü'mine” Allah Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem sayesinde kavminden kendine îman edenlere nimet vermiştir. Peygamber gönderilmesi genel olduğu hâlde onlara tahsis edilmesi, ondan daha çok istifade etmelerindendir. Mahzûf mübtedanın haberi olarak, lemin mennillahi şeklinde de okunmuştur ki, mennuhu yahut basuhu demektir.

"İz baase fihim Resûlen min enfüsihim” soylarından yahut kendi cinsleri gibi bir Arap demek olur. Bu da sözünü kolay anlamaları ve ona karşı sadık ve emin olup onunla iftihar etmeleri içindir. Min enfesihim şeklinde de okunmuştur ki, en şereflilerinden demektir. Çünkü aleyhisselâm Efendimiz Arap kabilelerinin ve boylarının en şereflilerinden idi.

"Onlara âyetlerini okur” yani daha önce Câhiller ve vahyi bilmezlerken Kur'ân'ı okur demektir.

"Onları temizler” tabiatın kirlerinden ve itikat ve amellerin kötülüklerinden.

"Onlara kitabı ve hikmeti öğretir” Kur'ân'ı ve sünneti. (Gerçi onlar bundan önce apaçık bir sapıklık içinde idiler) bu, inne'den tahfif edilmiştir, lâm da nefiyden ayıran lamdır.

Mana da şöyledir: Durum böyledir, onlar Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'in gönderilmesinden önce açık bir sapıklık içinde idiler.

Bu bölümü tek başına aç →

165. Âyetin Tefsiri

Demek onlara iki kat getirdiğimiz bir musibet başınıza geldiği için mi:

"Bu nereden?” dediniz. De ki: Bu, kendi katınızdandır. Şüphesiz Allah, her şeye kâdirdir.

"Evelemma esabetküm” hemze ikrar ettirmek içindir, vâv da cümleyi Unut kıssasından geçene ya da mahzûf bir fiile atfetmektedir, Meselâ efaaltüm keza ve kultum gibi. Lemmâ da onun esabetküm'e izafe edilen zarfıdır yani başınıza musibet geldiği zaman mı demektir o da Uhut'ta sizden yetmiş kişinin öldürülmesidir. Öyle idiniz ki, Bedir'de bunun iki katını onlara verdiniz; yetmiş adam öldürüp yetmişini de esir ettiniz. Allah bize zafer vadettiği hâlde bu da nereden başımıza geldi, dediniz?

"De ki: Bu, kendi katınızdandır” yani emre muhalefet ederek kendinizin irtikâp ettiği şeylerdendir. Çünkü bu vaat sebat ve itâat şartına ya da Medîne'den çıkmama şartına bağlı idi. Hazret-i Ali radıyallahü anh'ten de: Bedir'de fidyeyi tercih etmenizden dediği rivâyet edilmiştir.

"Şüphesiz Allah, her şeye kâdirdir.” yardım etmeye de etmemeye de, sizi üstün etmeye de sizi mağlup etmeye de.

Bu bölümü tek başına aç →

166. Âyetin Tefsiri

İki ordunun karşılaştığı gün başınıza gelen şey, Allah'ın izniyledir ve mü'minleri ayırt etmesi içindir.

"İki ordunun karşılaştığı gün başınıza gelen şey” Uhut savaşında Müslüman ordusu ile Müşriklerin ordusu,

"Allah'ın izniyledir” onun kaza ve kaderiyle olmaktadır. Kâfirlerin serbest hareket etmelerine izin denilmiştir, çünkü bu onun sonuçlanndandır.

"Bir de mü'minleri ayırt etmesi içindir."

Bu bölümü tek başına aç →

167. Âyetin Tefsiri

Bir de münâfıkları ayırt etmesi içindir. Onlara:

"Gelin, Allah yolunda savaşın yahut kendinizi savunun” denildi de:

"Eğer biz savaşmayı bilseydik mutlaka size tâbi olurduk” dediler. Onlar o gün îmandan çok küfre daha yakındırlar. Ağızları ile, kalplerinde olmayanı söylüyorlar. Allah onların gizlediklerini pekiyi bilmektedir.

"Aynı zamanda münâfıkları ayırt etmesi içindir” mü'minlerle münâfıklar ayrılsınlar da onların îmanı ve bunların inkârı açığa çıksın."Ve kıyle lehüm” nafeku'ya atıftır ve sıla cümlesine dahildir ya da söz başıdır.

"Onlara: Gelin, Allah yolunda savaşın yahut kendinizi savunun denildiği zaman” bu da onlar için iş taksimidir ve âhiret için savaşmakla can ve malı müdafaa için seçimdir. Manası da şöyledir denilmiştir: Kâfirlerle savaşın yahut Mücâhidlerin kalabalığım artırın; çünkü kalabalığın fazla olması düşmanı korkutur ve azmini kırar.

"Eğer biz savaşmayı bilseydik mutlaka size tâbi olurduk, dediler". Eğer ortada savaş denecek bir şey lsaydı arkanıza düşerdik, ancak sizin yaptığınız şey savaş değil, kendinizi tehlikeye atmaktır.

Ya da savaşmayı bilseydik o hususta size tâbi olurduk demektir. Bunu da kandırmak ve alay etmek için demişlerdi.

"Onlar o gün îmandan çok küfre daha yakındırlar” bu da askerlerini çekmeleri ve böyle demeleri içindir, çünkü bu ikisi İnkârlarını ilan eden ilk işaretlerdir.

Şöyle de denilmiştir: Onlar mü'minlerden çok kâfirlere daha yakın idiler. Zira geri çekilmeleri ve böyle demeleri müşrikler için takviye ve mü'minler için de zaaftır.

"Ağızlarıyla kalplerinde olmayanı söylüyorlar” içlerinde sakladıklarının aksini gösteriyorlar, kalpleri îmanda dillerine uymamaktadır. Sözün ağızlara isnat edilmesi te'kit ve tasvir içindir.

"Allah onların gizlediklerini pekiyi bilmektedir” münâfıklık ve birbirlerine sokulmaları gibi. Çünkü bunu ilm-i ezelisi ile ayrıntılı olarak bilir, siz ise ancak bazı işaretlerle kısaca bilirsiniz.

Bu bölümü tek başına aç →

168. Âyetin Tefsiri

Evlerinde oturup da kardeşleri için:

"Eğer bize itâat etselerdi öldürülmezlerdi” diyenler var ya, onlara:

"Eğer doğru adamlarsanız ölümü kendinizden çevirin” de.

"Ellezîne Kâlû” yektumune'nin vâv'mdan bedel olarak merfû’dur ya da zem üzere veyahut Ellezîne nafeku'nûn sıfatı olarak mensûbtur yahut biefvahihim veyahut kulubihim'deki zamirden bedel olarak mecrûrdur. Şairin şu mısraında olduğu gibi:

O kadar cömert olan Hatim bile cimrilik ederdi

(Sondaki hatim cudihi zamirinden bedeldir).

"Kardeşlerine” yani onlar için demektir, Uhut savaşında öldürülen akrabalarını yahut hemcinslerini murat ediyorlar,

"ve kaadu” kad takdiri ile hâl’dir, yani savaştan geri kalarak diyenler,

"bize itâat etselerdi” oturup Medîne'de kalmada (öldürülmezlerdi) bizim öldürülmediğimiz gibi. Hişâm te'nin şeddesi ile mâ kuttilu okumuştur.

"De ki: Eğer doğru adamlarsanız ölümü kendinizden çevirin” yani eğer öldürülmesi yazılan kimseden ölümü ve sebeplerini def etmeye gücünüz yeterse, kendi nefislerinizden def edin. Çünkü onun sebepleri o kadar çoktur. Savaş helake, evde oturmak da kurtuluşa sebep olduğu gibi durum ters de olabilir.

Bu bölümü tek başına aç →

169. Âyetin Tefsiri

Allah yolunda öldürülenleri sâkin ölüler sanma. Bilâkis onlar diridirler. Rablerinin katında rızıklara mazhardırlar.

(Allah yolunda öldürülenleri sâkin ölüler sanma) Uhut şehitleri hakkında indi, Bedir şehitleri hakkında da denilmiştir. Hitap Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'edir yahut herkesedir. Zamir Resûl'e veya sanacak kimseye veyahut öldürülenlere râci olmak üzere ye ile okunmuştur, birinci mef'ûl mahzûftur. Çünkü o aslında mübteda’dır, karine olduğu zaman hazfi câizdir. İbn Âmir öldürülenler çok olduğu için şedde ile kuttilu okumuştur.

"Bel ahyaun” yani hüm ahyaun demektir. Nasb ile ihsebhüm ahyaen şeklinde mensûb da okunmuştur.

"Rablerinin katında” yani ona yakındırlar.

"Rızıklara mazhar olmuşlardır” cennetten gelen rızıklara, bu da onların diri olduklarını te'kit etmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

170. Âyetin Tefsiri

Allah'ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdiklerine sevinir ve henüz arkalarından kendilerine katılmayan kimselerle de, onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyecekler diye sevinirler.

"Allah'ın, lütuf ve kereminden kendilerine verdiklerine sevinir” o da şehitlik şerefi, ebedî hayatta kurtuluş, Allah'a yakınlık ve cennet nimetinden istifadedir.

"Ve henüz kendilerine katılmayan kimselerle de sevinirler” yani öldürülmeyip de kendilerine katılmayan mü'min kardeşleriyle sevinirler,

"arkalarından gelen” ya zaman bakımından ya da rütbe bakımından arkalarından gelen demektir. (Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyecekler diye). Bu da Ellezîne'den bedeldir,

Mana da şöyledir: Onlar gördükleri âhiret durumundan ve arkalarında bıraktıkları mü'minler bakımından; eğer ölür veya öldürülürlerse öyle bir hayatla diri olacaklar ki, onu ne bir mahzurun muhtemel korkusu ne de bir isteğin elden kaçması onu tehir etmez. Âyet insanın bu görünen heykelden ibaret olmadığım, bilâkis zâtı ile idrak eden, bedenin çürümesi ile çürümeyen; idraki, acı duyması ve zevklenmesi buna bağlı olmayan bir cevherdir. Allahü teâlâ’nın, Fir'avn hanedanı hakkında "ateşe arz olunurlar” (Ğafir: 46) âyeti de bunu desteklemektedir. İbn Abbâs radıyallahü anhuma'mn, Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'den rivâyet ettiği hadis de desteklemektedir:

“ Şehitlerin ruhları yeşil başlı kuşların kursaklarındadır, cennet ırmaklarından içer, meyvelerinden yerler. Arş'in gölgesinde asılı kandillerde barınırlar". Kim bunu inkâr eder de rûhu ancak bir yel (nefes) ve araz olarak görürse, onlar kıyâmet gününde diridirler, der. Bunda cihada teşvik, şehitliğe özendirme, daha çok ibâdete gönderme, kendisi gibi kardeşlerinin de nimete konmasını isteyene övgü ve mü'minler için kurtuluşa müjde vardır.

Bu bölümü tek başına aç →

171. Âyetin Tefsiri

Ve Allah’ın nimet ve lütfü ile de sevinirler. Şüphesiz Allah, mü'minlerin ecrini zâyi etmez.

"Yestebşirun” bunu te'kit ve korku yoktur sözüne açıklama olan şeye bağlantı olsun diye tekrar etmiştir. Birincisinin kardeşlerinden, bunun da kendilerinden hâl olması da câizdir.

"Allah'ın nimeti ile” amellerine sevabı ile "ve lütfü ile” fazladan verdiği ile. Meselâ "İyilik edenler için en güzeli ve fazlası vardır” (Yûnus: 26) âyetinde olduğu gibi. Nimet ve lütfün nekire olması onları büyütmek içindir.

"Şüphesiz Allah, mü'minlerin ecrini zâyi etmez” bu da müjde verilen şeyler cümlesindendir, fadlin'e ma’tûftur. Kisâî şu manaya delâlet eden ara cümlesi olarak kesr ile ve innallahe okumuştur: Bu, onların îman mükâfatlarını öyle bir anlatmaktadır ki, îmanı olmayanın amelleri boşa gitmiş ve ecirleri de zâyi olmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

172. Âyetin Tefsiri

Bunlar ki, kendilerine yara geldikten (isabet aldıktan) sonra Allah'a ve Peygamber'e icabet ederler. İçlerinden iyilik eden ve fenalıklardan sakınanlar için pek büyük bir mükâfat vardır.

(Bunlar ki, kendilerine yara geldikten sonra Allah'a ve Peygambere icabet ederler) bu da mü'min'in sıfatıdır yahut medh üzere mensûbtur ya da mübteda’dır, haberi de "lillezine ahsenu minhüm vettakav ecrün azim” cümlesidir. Min de beyaniyedir. Bu iki vasfın zikrinden maksat medih ve illettir kayıtlama değildir, çünkü çağrıya uyanların hepsi iyilik edenlerdir ve takva sâhibidirler.

Rivâyete göre Ebû Süfyân ve adamları Uhut'tan dönüp de Revha'ya varınca pişman oldular ve Medîne'ye geri dönmek istediler. Bu da Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'e ulaştı, onu kovalamaya çıkmaları için ashâbım çağırdı ve: Bizimle ancak dünkü çatışmada bulunanlar çıksın, dedi. Bir bölükle çıktı, Hamraulesed'e vardılar. Burası Medîne'ye sekiz mil mesafede bir yerdir. Ashâbında yaralı olanlar vardı. Onlar bu zorluğa katlandılar, mükâfatlarının kaçmasını istemediler. Allah da müşriklerin yüreklerine korku saldı, onlar da gittiler, âyet bunun üzerine indi.

Bu bölümü tek başına aç →

173. Âyetin Tefsiri

Onlar o kimselerdir ki, halk onlara:

"Şüphesiz insanlar sizin için asker topladılar; onlardan korkun” dediği zaman, onların îmanlarım artırdı; "bize Allah yeter; o, ne güzel vekildir!” dediler.

"Onlar o kimselerdir ki, insanlar onlara dediler” yani Abdülkays kabilesinden karşılaştıkları kervan yahut Ebû Nuaym bin Mesu'd el - Eşcaî'yi kastediyor. Ebû Nuaym'e insanlar demesi, o da onların cinsinden olmasındandır. Nitekim: Fülanün yerkebul hayle (filanca kimse atlara biner) denir, hâlbuki bir tek atı olur.

Ya da Medîne'de ona insanlar katılmış ve dediklerini etrafa yaymışlardı.

"Şüphesiz insanlar size asker topladılar” Ebû Süfyân ve adamlarım kastediyor.

Rivâyete göre Uhut'tan dönerken: Ya Muhammed, ertesi sene seninle Bedir'de buluşalım, diye seslendi! Aleyhisselâm da: İnşallah, dedi. Ertesi sene olunca Ebû Süfyân Mekkelilerle çıktı. Merrüzzahran'a gelince Allah kalbine korku düşürdü. Geri dönmek istedi. Abdikays kabilesinden bir kervanla karşılaştı. Bunlar erzak için Medîne'ye gitmek istiyorlardı, Ebû Süfyân onlara Müslümanları geri çevirme karşısında bir deve yükü kuru üzüm va'detti.

Şöyle de denilmiştir: Nuaym bin Mes'ud ile karşılaştı, o da umreden geliyordu. Ondan bunu istedi ve ona on deve söz verdi. Nuaym de çıktı, Müslümanların hazırlık yaptıklarım gördü, onlara: Mekkeliler yurdunuza geldiler, içinizden ancak kaçanlar kurtuldu, şimdi de onlara mı çıkmak istiyorsunuz, dedi? Onlar da gevşediler. Aleyhisselâm da: Ruhumu elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, yanımda kimse gelmezse ben tek başıma çıkarım, dedi. Allah bize yeter diyerek yetmiş binekli ile çıktı.

(Onların îmanlarım artırdı) zade'deki gizli zamir söylenen söze yahut kâle'nin mastarına ya da bundan yalnız Nuaym kastedilirse fâ'iline râcidir, açık hüm zamiri de kendilerine söylenen kimselere râcidir.

Mana da şöyledir: Onlar ona iltifat etmediler de zayıflamadılar da bilâkis o sayede Allah'a yakînleri pekişti, îmanlarını artırdı, din gayreti gösterdiler, niyetlerini düzelttiler. Bu da îmanın artıp eksileceğine delildir. İbn Ömer radıyallahü anhuma'nın şu sözü de bunu destekler: Ya Resûlallah, îman artar ve eksilir mi, dedik? O da: Evet artar, sonunda sâhibini cennete girdirir ve eksilir, sonunda sâhibini cehenneme girdirir, dedi. Bu da tâat îmandan sayılırsa gayet açıktır. Sayılmasa da öyledir, çünkü yakın (kesin inanç) ülfetle, çok düşünmekle ve kanıtların yardımı ile artar. (Allah bize yeter dediler). Ahsebehu deyiminden gelir ki, yeter demektir. Bunun muhsib manasına geldiğini de izafetle marifelik kazanmaması gösterir, Meselâ: Hâza recülün hasbüke kavlinde olduğu gibi. (O ne güzel vekildir) o ne güzel kendisine vekalet verilen kimsedir demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

174. Âyetin Tefsiri

Kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan Allah'ın nimeti ve lütfü ile döndüler. Allah'ın rızasına tâbi oldular. Allah büyük lütuf sâhibidir.

"Döndüler” Bedir'den rucu ettiler "Allah'ın nimeti ile” afiyet, îmanda sebat ve artma ile "ve lütuf ile” ticarette kâr ile. Çünkü onlar Bedir'e gelince orada bir panayıra rastladılar, ticaret yapıp kâr ettiler.

"Onlara hiçbir kötülük dokunmadı” yaralanma ve düşmanın hilesi gibi.

"Allah'ın rızasına tâbi oldular” ki, o, iki dünya hayrını elde etmenin dayanağıdır, bunu da cesaretleri ve düşmanın karşısına çıkmalarıyla elde ettiler.

"Allah büyük lütuf sâhibidir” onlara sebat, îmanın artmasını, cihada koşmada muvaffakiyet, dinde katılık (tavizsizlik) ve düşmana karşı cesaret gösterme ile ihsanda bulundu. Onları bütün üzücü şeylerden muhafaza etti. Mükâfat garantisinin yanı sıra onlara fayda sağladı, sonunda Allah'ın nimeti ve lütfü ile döndüler. Bunda savaşa katılmayanın üzüleceğine ve görüşünün yanlışlığına işâret vardır, çünkü kendini bu gibi başarılardan mahrum etmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

175. Âyetin Tefsiri

(Size bu haberi getiren) sadece kendi dostlarını korkutan şeytandır. Binâenaleyh onlardan korkmayın; eğer mü'minler idiyseniz yalnız benden korkun.

(Size bu haberi getiren sadece şeytandır) bundan Nuaym'i yahut Ebû Süfyân'ı kastediyor. Şeytan zaliküm'ün haberidir, arkasındaki de şeytanlığının açıklamasıdır yahut sıfatıdır, arkasındaki ise haberidir. Zaliküm işâreti şeytanın sözüne de olabilir ki, o zaman muzâf takdir edilmiş olur yani innema zaliküm kavlüşşeytani demektir ki, maksat İblis'tir.

"Kendi dostlarını korkutur” yani Peygamberle savaşa çıkmayanları yahut sizi dostlarından korkutur ki, onlar da Ebû Süfyân ile adamlarıdır. (Onlardan korkmayın) zamir birinci ihtimale göre ikinci Nâs'a ve

ikinciye göre de evliyaya râcidir.

"Benden korkun” emrime karşı gelmekten, öyleyse Peygamberimle beraber cihâd edin.

"Eğer mü'minler idiyseniz” çünkü îman Allah korkusunu insanların korkusuna üstün kılmayı gerektirir.

Bu bölümü tek başına aç →

176. Âyetin Tefsiri

Küfre koşanlar sizi üzmesin. Çünkü onlar Allah'a hiçbir şeyle zarar veremezler. Allah onlara âhirette hiçbir hisse vermemek istiyor. Onlar için büyük bir azâp vardır.

"Küfre koşanlar seni üzmesin” hırslarından dolayı onun içine düşerler demektir. Onlar da savaşa katılmayan münâfıklardır ya da İslâm'dan dönen bir topluluktur.

Mana da şöyledir: Sana zarar vermeleri ve aleyhine yardım toplamaları korkusu seni üzmesin. Çünkü Allahü teâlâ: (Çünkü onlar Allah'a hiçbir şeyle zarar veremezler) buyurmuştur. Yani küfre koşmakla Allah'ın dostlarına hiçbir şekilde zarar veremezler, sadece bu hareketleriyle kendilerine zarar verirler. Şey'e'nin mefula da mastara da ihtimali vardır. Nâfi' nerede gelse ye'nin zammı ve ze'nin kesri ile yuhzinke okumuştur. Ancak Enbiya süresindeki lâ yahzünümül fezaul ekberu kavli hariçtir ki, onu ye'nin fethi ve ze'nin zammı ile okumuştur. Diğerleri de hepsinde böyle okumuşlardır.

"Allah onlara âhirette hiçbir hisse vermemek istiyor” âhirette sevaptan pay demektir. Bu da taşkınlıkta devam ettiklerini ve küfür üzerinde öldüklerini gösterir. İstiyor demesi şunu akla getirir ki, onlar küfürde son sınıra varmışlardır. Öyle ki, merhametlilerin en merhametlisi olan Allah onlara rahmetinden bir şans vermek istememiştir ve şunu da akla getirmektedir ki, küfre koşmaları da Allahü teâlâ’nın onlara âhirette bir şans dilememiş olmasındandır.

"Onlar için büyük bir azâp vardır” sevaptan mahrumiyet şeklinde.

Bu bölümü tek başına aç →

177. Âyetin Tefsiri

Küfrü îmanla satın alanlar Allah'a hiçbir şeyle zarar veremezler. Onlar için pek acıklı bir azâp vardır.

"Küfrü îmanla satın alanlar Allah'a hiçbir şeyle zarar veremezler. Onlar için pek acıklı bir azâp vardır". Bu da te'kit için tekrar edilmiştir ya da savaşa katılmayanlar veyahut dinden dönen bedevîler tahsis edildikten sonra yapılan genellemedir.

Bu bölümü tek başına aç →

178. Âyetin Tefsiri

Kâfirler kendilerine süre vermemizi kendileri için hayırlı sanmasınlar. Biz onlara ancak günahlarını artırmaları için süre veriyoruz. Onlar için aşağılayıcı bir azâp vardır.

(Kâfirlere süre vermemizi onlar için sâkin hayırlı sanma). Hitap Resûl aleyhisselâm'adır ya da böyle sanan herkesedir. Ellezîne mef'ûlüdür, ennema nümli lehüm de ondan bedeldir. Hasibe'nin tek mefulla yetinmesi bedele dayandığı içindir, o iki mef’ûlün yerine geçer, Meselâ "em tahsebu enne ekserehüm yesmaun” (Furkân: 44) kavlinde olduğu gibi ya da muzâf takdiri ile ikinci mef'ûldur, Meselâ: Vela tahsebennellezine keferu ashâbe ennel imlae hayrun lienfüsihim yahut vela tahsebenne halellezine keferu ennel imlae hayrun lienfüsihim.

"Mâ” da mastariyedir, hakkı ayrı yazılmak idi, ancak İmâm Mushaf'ta bitişik düştüğü için öyle kalmıştır. İbn Kesîr, Ebû Amr, Âsım, Kisâî ve Ya'kûb ye ile okumuşlardır, o zaman Ellezîne fâil olur, enne de mâ ve çevresindekilerle beraber mef'ûl olur. İbn Âmir, Hamze ve Âsım Kur'ân'ın her yerinde sin'in fethi ile tahsebenne okumuşlardır. İmlâ süre vermek ve ömrü uzatmaktır. Serbest bırakmak da denilmiştir ki, emla liferesihi deyiminden gelir, at istediği gibi otlasın diye ipini uzatmaktır.

"İnnema nümli lehüm liyezdadu isma” bu da geçene hüküm vermek için illet bildiren yeni söz başıdır.

"Mâ” kâffe'dir, lâm da irâde lamıdır. Mu'tezile'ye göre akibet lamıdır. Burada feth ile ennema ve birincinin kesri ile (innema) ye ile layahsebenne de okunmuştur ki, mana şöyle olur: Kâfirler onlara süre vermemizin günahlarını artırmak için olmadığım, bilâkis tevbe için ve îmana gelmeleri için olduğunu anlasınlar. Ennema nümli lehüm hayr itiraz cümlesidir, mana da: Eğer fark ederler ve kusurlarım telâfi ederlerse, süre vermemiz onlar için hayırdır, şeklinde olur. (Onlar için aşağılayıcı bir azâp vardır) buna göre vâv'ın hâl için olması câizdir ki, mana şöyle olur: Aşağılayıcı bir azâp için hazırlanmış olarak günahlarını artırmak için.

Bu bölümü tek başına aç →

179. Âyetin Tefsiri

Allah murdarı temizleyinceye kadar mü'minleri sizin olduğunuz şu hâlde bırakacak değildir. Allah gaybi size bildirecek de değildir. Fakat Allah peygamberlerinden dilediğini seçer. Artık siz de Allah'a ve peygamberine îman edin. Eğer îman eder ve sakınırsanız sizin için büyük bir mükâfat vardır.

"Allah murdarı temizden ayırıncaya kadar mü'minleri sizin olduğunuz şu hâlde bırakacak değildir". Hitap, asrındaki bütün ihlâslı kimselere ve münâfıklaradır.

Mana da şöyledir: Samiminiz müNâfi’ğınızdan ayrılıncaya kadar sizi karışık bırakmayacaktır. Bu da Nebisine hâllerinizi bildirmekle yahut ancak hâlis muhlis kimselerin sabredeceği ve itâat edeceği zor tekliflerle olacaktır. Meselâ Allah yolunda malları ve canları feda etmek gibi, Tâ ki, içlerinizi denesin ve bundan da inançlarınızı anlasın. Hamze ile Kisâî burada ve Enfâl'de ye'nin zammı, mim'in fethi ve ye'nin de kesri ve şeddesiyle yümeyyize; kalanlar da ye'nin fethi, mim'in kesri ve ye'nin de sükûnu ile yemiyze okumuşlardır.

"Allah gaibi size bildirecek de değildir. Fakat Allah peygamberlerinden dilediğini seçer” Allah birinize gaibin bilgisini verip de o da kalplerdeki küfür veya îmanı bilecek değildir. Ancak o, elçiliği için dilediğini seçer, ona vahyeder, ona bazı gâipleri haber verir yahut gözünün önüne ona götürecek deliller diker.

"Artık siz de Allah'a ve peygamberlerine îman edin” ihlâs sıfatı ile ya da yalnız onun gâipten haberdar edildiğini ve peygamberlerin de seçilmiş kullar olup ancak Allah'ın bildirdiğini bilen ve kendilerine vahyedilenden başkasını söylemeyen kullar olduklarını bilmekle îman edin.

Rivâyete göre kâfirler: Eğer Muhammed doğru ise bize içimizden îman edecekleri ve etmeyecekleri haber versin, dediler. Âyet bunun üzerine indi. Süddi'den rivâyet edilmiştir, aleyhisselâm Efendimiz şöyle buyurmuştur: Ümmetim bana gösterildi, ben de bana îman edecekleri ve inkâr edecekleri öğrendim. Münâfıklar; O, îman edecekleri ve etmeyecekleri bildiğini iddia ediyor, halbuki biz yanındayız, bizi bilmiyor, dediler. Âyet bunun üzerine indi.

"Eğer îman ederseniz” hakkı ile "ve sakınırsanız” münâfıklıktan "sizin için büyük bir mükâfat vardır” takdir edilemeyecek kadar büyük.

Bu bölümü tek başına aç →

180. Âyetin Tefsiri

Allah'ın, kendilerine lütf-ü kereminden verdiği şeylerde cimrilik edenler, sâkin bunun kendileri için hayırlı olduğunu zannetmesinler. Bilâkis o onlar için serdir. O cimrilik ettikleri şey kıyâmet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

(Allah'ın, kendilerine lütf-u kereminden verdiği şeylerde cimrilik edenler, sâkin bunun kendileri için hayırlı olduğunu zannetmesin). Kırâatlar geçen Âyetteki gibidir. Kim te ile okursa, iki mef'ulü mutabık olsun diye muzâf takdir eder, yani vela tahsebenne buhlellezine yebhalune hüve hayran lehum gibi. Ye ile okuyan da fâili Resûle veyahut men yahsebu'ya gönderirse o da öyle yapmış olur. Eğer fâili mevsûl yaparsa, birinci mef'ûl hazfedilmiş olur çünkü yebhalune ona delâlet eder yani lâ yahsebennel buhalau buhlehüm hüve hayran lehum olur.

"Bilâkis o” cimrilik "onlar için serdir” çünkü onlara azâp getirir.

"O cimrilik ettikleri şey kıyâmet gününde boyunlarına dolanacaktır” bu da onu açıklamaktadır.

Mana da şöyledir: Cimrilik ettikleri şeyin vebali tok gibi boyunlarına geçecektir. Aleyhis-salâtü ves-selâm Efendimiz de şöyle buyurmuştur: Bir adam malının zekatını vermezse malı kıyâmet gününde kel bir yılan olur boynuna dolanır.

"Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır” o ikisinde miras kalan şeyler onundur. Öyle ise onlara ne oluyor da onun malında cimrilik ediyorlar ve onu Allah yolunda harcamıyorlar?

Ya da tuttukları ve onun yolunda harcamadıkları şeye onları helâk etmekle o mirasçı olur; yangısı ve cezası da onlara kalır.

"Allah yaptıklarınızdan” verip vermediğiniz şeylerden "haberdardır” size karşılığını verir. Nâfi', İbn Âmir, Âsım, Hamze ve Kisâî kalıp değiştirerek te ile (tamelun) okumuşlardır ki, bu tehditte daha ağırdır.

Bu bölümü tek başına aç →

181. Âyetin Tefsiri

Gerçekten Allah,

"Allah fakirdir; bizler ise zenginiz” diyenlerin sözlerini işitti. Onların dediklerini ve peygamberleri haksız yere öldürdüklerini yazacak ve onlara:

"Yangın azabını tadın” diyeceğiz.

"Gerçekten Allah:

"Allah fakirdir; bizler ise zenginiz” diyenlerin sözlerini işitti". Bunu Yahûdîler "Allah'a kim güzel bir ödünç verir?” (Bakara: 245) ayetini duydukları zaman dediler.

Rivâyete göre aleyhis-salâtü ves-selâm Efendimiz, Ebû Bekir radıyallahü anh'e bir mektup yazdı, Yahûdî Kayunka oğullarına götürmesini, onları İslâm'a davet etmesini, zekât vermelerini ve Allah’a güzel bir ödünç vermelerini söylemesini emretti. Fenhas bin Azura: Allah her hâlde fakirdir ki, bizden ödünç istiyor, dedi. Ebû Bekir radıyallahü anh da suratına bir tokat indirdi ve: Aramızda andlaşma olmasaydı boynunu vururdum, dedi. O da Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'e şikayet etti, dediğini de inkâr etti. Âyet bunun üzerine indi.

Mana da şöyledir: Bu, ona gizli değildir ve onlar için bir azâp hazırlamıştır.

"Onların dediklerini ve peygamberleri haksız yere öldürdüklerini yazacağız” yani bunu amel defterlerine yazacağız yahut ilmimizde yazacağız, onu ihmal etmeyeceğiz. Çünkü bu büyük bir kelimedir. Zira Allah'ı İnkârdır ya da Kur'ân ve Peygamberle alaydır. Bunun içindir ki, onu peygamberleri öldürmekle bir tutmuştur. Bunda bunun yaptıkları ilk suç olmadığına ve peygamberleri öldürenlerden bu gibi sözleri beklemenin çok olmayacağına dikkat çekilmiştir. Hamze ye ve zammı, te'nin de fethi ile (setüktebu) ve ref ile katluhum ve ye ile de yekulu okumuştur.

"Yangın azabını tadın diyeceğiz” yani yakıcı azâbı tadın demekle onlardan intikâm alacağız. Bu tehditte birkaç yönden mubalâga vardır. Zevk yiyecekleri tatmaktır, genişletilerek diğer hissi şeylere ve hâllere de denir. Burada zikredilmesi azabın cimrilikten, mala karşı kendini helâk edercesine saldırmaktan ve insanın daha çok ihtiyacının yiyecek olmasından ve cimriliğin çoğunun bunun bitme korkusundan olmasından dolayıdır. Bunun içindir ki, mal derken çoğu zaman yeme zikredilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

182. Âyetin Tefsiri

Bu, ellerinin önden gönderdiği şey sebebiyledir. Şüphesiz Allah, kullara zulmedici değildir.

(Bu) azaba işarettir, (ellerinin önden gönderdiği şey sebebiyledir) peygamberlerin öldürülmesi, böyle demeleri ve diğer isyanları gibi. Nefisler yerine eller demesi işlerin daha çok ellerle yapılmasındandır.

"Şüphesiz Allah, kullara zulmedici değildir” bu da kaddemet fiiline atıftır, azaba sebep olması da şöyledir: Zulüm etmemesi adaleti gerektirir, bu da iyinin sevabına ve kötünün de cezasına götürür.

Bu bölümü tek başına aç →

183. Âyetin Tefsiri

Onlar ki:

"Allah bize, ateşin yiyip bitireceği bir kurban gelinceye kadar hiçbir peygambere îman etmememizi emretti” dediler. De ki:

"Benden önce peygamberler size mu'cizelerle beraber o dediğiniz şeyi de getirmişti. Öyleyse eğer doğru kimseler iseniz onları niçin öldürdünüz?"

"Onlar ki, dediler” bunlar da Ka'b bin Eşref, Mâlik, Huyey, Fenhas ve Vehb bin Yahuda'dır.

"Şüphesiz Allah, bize emretti” Tevrat'ta emir ve vasiyet etti,

"ateşin yiyip bitireceği bir kurban gelinceye kadar hiçbir peygambere îman etmememizi” İsrâîl oğullarına hâs olan bu mu'cize gelinceye kadar hiçbir peygambere îman etmeyeceğiz. O da bir kurban sunar, peygamber kalkar dua eder, gökten bir ateş iner onu yer yani yakmakla onu kendi tabiatına çevirir. Bu da onların iftira ve batıllarındandır. Zira ateşin kurbanı yemesi sadece bir mu'cize olmasıyladır. Diğer mu'cizeler de ona eşittir.

"De ki: Benden önce peygamberler size mu'cizelerle beraber o dediğiniz şeyi de getirmişti. Öyleyse eğer doğru kimseler iseniz onları niçin öldürüyorsunuz?” Bu da onları yalanlama ve susturmadır ki, ondan önce Zekeriyya ve Yahya gibi Peygamberler tasdiki gerektiren ve tekliflerini yerine getiren mu'cizeler getirdiler, yine de onları öldürdüler. Eğer tasdiki gerektiren şey nu getirmek olsaydı ve îmandan duraksayıp kaçınmaları onun için olsaydı, neden başka mu'cizeler getirenlere îman etmediler de onu öldürmeye cüret ettiler?

Bu bölümü tek başına aç →

184. Âyetin Tefsiri

Eğer seni yalan sayarlarsa, senden önce mu'cizeler, sahifeler ve nûr saçan kitaplar getiren peygamberler de yalanlanmıştı.

"Eğer seni yalan sayarlarsa, senden önce mu'cizeler, sahifeler ve nûr saçan kitap (lar) getiren peygamberler de yalanlanmıştı". Bu da Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'i kavminin ve Yahûdîlerin yalanlamasından teselli etmektedir. Âyette geçen zübür zeburun çoğuludur ki, o da içinde sadece hikmetier bulunan kitaptır. Zebertüş şey'e'den gelir ki, bir şeyi hapsetmektir. Kitap Kur'ân örfünde kanunları ve hükümleri içeren mecmuadır. Bunun içindir ki, Kur'ân'ın her yerinde kitap ve hikmet birbirine atfedilmiştir.

Şöyle de denilmiştir: Zübür öğütler ve engelleyici şeylerdir. Zebertuhu'dan gelir ki, azarlayıp men etmektir. İbn Âmir harfi çerin iadesiyle vebizzübüri okumuştur ki, bunların mu'cizelerden bizzat farklı olduğunu gösterir.

Bu bölümü tek başına aç →

185. Âyetin Tefsiri

Her nefis ölümü tadacaktır. Ancak ecirleriniz kıyâmet günü size eksiksiz ödenir. Artık kim cehennemden uzaklaştırılır ve cennete girdirilirse, muradına ermiştir. Dünya hayatı aldanma metaından başka bir şey değildir.

(Her nefis ölümü tadacaktır) mü'min ve kâfir için vaat ve tehdittir. Nasb ile tenvinli ve tenvinsiz olarak zaikatül mevte de okunmuştur, şu mısrada olduğu gibi:

Allah'ı da az zikreder.

(Ancak ecirleriniz size eksiksiz ödenir) hayır olsun şer olsun amellerinizin karşılığı size verilir "kıyâmet gününde” kabirlerden kalktığınız günde. Tevfiye lâfzı ondan önce de bazı ecirlerin ödendiğini akla getirir. Aleyhisselâm Efendimizin:

"Kabir cennet bahçelerinden bir bahçedir ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur", sözü de bunu destekler. (Artık kim cehennemden uzaklaştırılır) zahzaha aslında zah lâfzının tekrarıdır; o da acele ile çekmektir "ve cennete girdirilirse, muradına ermiştir” kurtulmuştur. Âyette geçen fevz istenen şeyi elde etmektir. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem'den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete girdirilmek isterse, Allah'a ve âhiret gününe îman ederek ve nefsi için istediğini insanlar için de isteyerek ölsün.

"Dünya hayatı değildir” zevk ve süsleri (ancak aldanma metaıdır) o, malı satın alması için müşterinin kandırıldığı metaa benzetilmiştir. Bu da onu âhirete tercih eden içindir. Ama kim onu âhireti kazanmak için isterse, o menzil-i maksuda götüren metadır. Gurur mastardır yahut ğârr'ın çoğuludur.

Bu bölümü tek başına aç →

186. Âyetin Tefsiri

Mallarınızda ve canlarınızda mutlaka denenecek ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve müşriklerden pek çok incitici sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve korunursanız, şüphesiz bu, azme değer işlerdendir.

"Letüblevünne” yani vallahi deneneceksiniz demektir,

"mallarınızda” harcama teklif edilmek ve afetlere maruz kalmakla "canlarınızda” cihâd, öldürülmek, esir edilmek, yaralanmak ve üzerine gelen istenmeyen hastalıklar ve zorluklarla "ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve müşriklerden pek çok incitici sözler işiteceksiniz” Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'in yerilmesi, dine dil uzatılması ve kâfirlerin Müslümanlara kışkırtılması gibi. Bunları olmadan önce haber vermiştir ki, sabra ve tahammüle zihnen hazırlansınlar da onları göğüs gererek karşılasınlar ve dayanmak onlara zor gelmesin.

"Eğer sabrederseniz” buna "ve korunursanız” Allah'ın emrine karşı gelmekten "şüphesiz bunlar” yani sabır ve korunma "min azmil umur” azmedilmesi gereken ya da Allah'ın azmini emrettiği şeylerdendir. Azm aslında bir şeyi uygulamak için üzerinde sebatla durmaktır.

Bu bölümü tek başına aç →

187. Âyetin Tefsiri

Bir vakitler Allah kendilerine kitap verilenlerden onu insanlara mutlaka açıklayacaksınız ve saklamayacaksınız diye söz almıştı. Onlarsa bunu sırtlarının arkasına atmış ve onunla az bir bedel almışlardı. O satın aldıkları şey ne kötüdür!

"Ve iz ehazallahu” yani Allah'ın aldığı vakti hatırla demektir,

"kendilerine kitap verilenlerden aldığı sağlam sözü” bundan alimleri kastediyor.

"Onu mutlaka açıklayacaksınız ve saklamayacaksınız diye” bu da onlara edilen hitabı hikâye etmektedir. İbn Kesîr, Ebû Amr ve Âsım da İbn Ayyaş rivâyetinde ye ile okumuşlar, çünkü onlar gâiptirler, demişlerdir. Letübeyyinünnehu'daki lâm da "ehazallahu misakal lezine” kavlinin yerini aldığı kasemin cevabıdır, zamir de kitaba râcidir.

"Onu attılar” o sözü "sırtlarının arkasına” ona riayet etmediler ve ona dönüp bakmadılar. Âyette geçen nebz önem vermemek ve iltifat etmemek için misaldir. Bunun zıddı da bir şeyi gözünün önüne koymaktır.

"Onunla satın aldılar” ona bedel olarak aldılar "az bir paha” dünyalıktan.

"Satın aldıkları şey ne kötüdür!” nefisleri için tercih ettikleri şey. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem'den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Kim bir ilmi ehlinden saklarsa, ağzına ateşten bir gem vurulur. Hazret-i Ali radıyallahü anh'ten de şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Allah ilim ehlinden öğretmeleri sözünü almadıkça Câhillerden öğrenme sözünü almamıştır.

Bu bölümü tek başına aç →

188. Âyetin Tefsiri

Getirdikleri şeyle sevinen ve yapmadıkları şeyle övülmelerini isteyen kimselerin, onların azaptan kurtulacakları bir yerde olacaklarını sakın sanma. Onlar için çok acıklı bir azâp vardır.

(Getirdikleri şeye sevinen ve yapmadıkları şeyle övülmelerini isteyen kimselerin, onların azaptan kurtulacakları bir yerde olacaklarını sanma). Hitap Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem'edir. Kim be'yi Mazmûm okursa, hitabı ona ve mü'minlere yapar, birinci mef'ûl Ellezîne yefrahune'dir, ikincisi de bimefazetin'dir. İkinci lâ tahsebennehüm de tekittir.

Mana da şöyledir: Yaptıkları hile ve hakkı gizleme ile sevinen; verdikleri sözü yerine getirme, hakkı açığa çıkarma ve doğruyu haber verme gibi yapmadıkları şeylerle övünmek isteyenleri azaptan kurtulacak sanma. İbn Kesîr ile Ebû Amr ye ile birincide be'nin fethi, ikincide de zammı ve "Ellezîne” fâil olmak ve "lâ yahsebünne"nin iki mef'ûlu mahzûf olmak üzere okumuşlardır. Onları da ikincinin mefulları göstermektedir. Sanki şöyle denilmiştir: Yaptıkları ile övünenler kendilerini kurtulmuş sanmasınlar.

Ya da birinci mef'ûl mahzûftur. Felâ tahsebennehüm de fiili, fâili ve birinci mef'ûlu te'kit etmektedir.

"Onlar için çok acıklı bir azâp vardır” inkâr ve hileleri yüzünden.

Rivâyete göre aleyhisselâm Efendimiz Yahûdîlere Tevrat'tan bir şey sordu, onlar da yanlış haber verdiler ve doğru söylemiş gibi davrandılar ve yaptıkları şeye sevindiler. Âyet bunun üzerine indi.

Şöyle de denilmiştir: Gazadan geri kalıp da sonra da geri kalmada bir fayda olduğunu gördükleri için özür dileyen ve bununla da övünmek isteyen bir topluluk hakkında inmiştir.

Şöyle de denilmiştir: Âyet bazı münâfıklar hakkında indi, çünkü onlar münâfıklıkları ile övündüler ve yapmadıkları şeylerle de Müslümanlar tarafından övülmek istediler.

Bu bölümü tek başına aç →

189. Âyetin Tefsiri

Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Allah her şeye kâdirdir.

"Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır” onların durumuna hakimdir.

"Allah her şeye kâdirdir” onlara azâp etme gücüne sahiptir. Bunun onların "Allah fakirdir” sözlerine reddiye olduğu da söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

190. Âyetin Tefsiri

Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında ve gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde saf akıl sahipleri için ibretler vardır.

"Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında ve gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde saf akıl sahipleri için ibretler vardır” Yaratan’ın varlığını, eksiksiz ilmini ve sonsuz gücünü gösteren açık deliller vardır. Bu da his ve vehim şaibelerinden arınmış parlak akıl sahipleri içindir, nitekim Bakara sûresinde de geçmiştir. Belki de bu Âyette üçü ile yetinilmesi delilin değişime dayanmış olmasından ve bunların da onun bütün türlerini içine almasındandır. Çünkü değişim ya bir şeyin zatında olur, Meselâ gece ile gündüzün değişmesi gibi. Ya parçasında olur, Meselâ şekillerinin değişmesi ile unsurların değişmesi gibi.

Ya da dışındaki değişme olur, Meselâ göklerin, durumlarının değişmesiyle değişmesi gibi. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem'den: Bu âyeti okuyup da üzerinde düşünmeyene yazıklar olsun, dediği rivâyet edilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

191. Âyetin Tefsiri

Onlar ki, Allah'ı ayakta, oturarak ve yanları üstü zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler. Rabbimiz, bunları boş yere yaratmadın. Seni tenzih ederiz. Bizi ateş (cehennem) azabından koru, derler.

"Onlar ki, Allah'ı ayakta, oturarak ve yanları üstü yatarak zikrederler". Yani Allah'ı ayakta, oturarakve yan yatarak olduğu gibi bütün hâllerinde zikrederler, demektir. Efendimiz aleyhis-salâtü ves-selâm'dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir:

"Kim cennet bahçelerinde dolaşmak isterse, Allah'ı çok zikretsin". Mananın şöyle olduğu da söylenmiştir: Onlar güçlerinin durumuna göre namazı bü hâllerde kılarlar. Çünkü aleyhis-salâtü ves-selâm Efendimiz, İmran bin Husayn'a: Namazı ayakta kıl, eğer gücün yetmezse oturarak, buna da gücün yetmezse yan yatarak îma ile kıl, buyurmuştur. Bu da Şâfiî radıyallahü anh'in, hasta yan tarafına yaslanarak bedeninin ön kısımlarını kıbleye getirerek namaz kılar görüşünün delilidir.

"Göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler” bundan sonuç çıkarır ve ibret alırlar ki, bu da ibâdetlerin en faziletlisidir.

Nitekim aleyhis-salâtü ves-selâm: Tefekkür (düşünme) gibi ibâdet yoktur, buyurmuştur. Çünkü o kalbe mahsustur ve halktan (yaratılanlardan) maksat da odur. Efendimiz'den şöyle dediği de rivâyet edilmiştir: Bir adam döşeğine sırt üstü uzanmıştı, başını kaldırdı, göğe ve yıldızlara baktı: Şahadet ederim ki, sen Rabb'sin ve Hâlik'sın. Allah'ım, beni bağışla, dedi. Allah da ona baktı ve onu bağışladı. Bu da usul (akaid) ilminin şerefini ve onunla uğraşanların üstünlüğünü gösteren açık bir delildir.

"Rabbimiz, bunları boş yere yaratmadın” burada kavl maddesi gizlidir, yani böyle diyerek düşünürler demektir. Bu da düşünülecek şeylere veyahut halk lâfzından yaratılan gökler ve yer murat edilmesine göre halka yahut da ikisine de işarettir. Çünkü o ikisi de mahlûk manasınadır.

Mana da şöyledir: Sen bunları boş yere hikmetsiz yaratmadın; bilâkis onları büyük hikmetler için yarattın. Bunlardan biri de insanın varlığının başlangıcı ve geçimine sebep olması, seni tanımaya götüren ve sana itâat etmeye teşvik eden delil olmasıdır. Böylece senin yakınında ebedî hayata ve sonsuz mutluluğa nâil olur.

"Seni tenzih ederiz” seni boş şeylerden ve bâtıl nesneler yaratmaktan tenzih ederiz. Bu da ara cümledir.

"Bizi cehennem azabından koru” bunlara kusurlu baktığımız ve gereğini yerine getirmediğimiz için. Fekına diyerek fe getirmesi, göklerin ve yerin yaratılma sebebini bilmelerinin onları bu sığınmaya götürmesindendir.

Bu bölümü tek başına aç →

192. Âyetin Tefsiri

Ey Rabbimiz, şüphesiz sen kimi ateşe sokarsan, onu perişan etmişsindir. Zâlimlerin yardımcıları yoktur.

"Ey Rabbimiz, şüphesiz sen kimi ateşe sokarsan, onu perişan etmişsindir". Yani onu per perişan etmişsin demektir. Meselâ: Sıman dağının merasına yetişen (her meraya) yetişmiştir, sözü gibi. Bundan maksat sığınılan ateşin büyük olduğunu göstermektir. Bundan da şiddetli korkularına ve ondan korunmak istemelerine dikkat çekilmek istenmiştir. Bunda ruhî azabın daha ağır olduğuna da işâret vardır.

"Zâlimlerin yardımcıları yoktur” bunlardan cehenneme girenler murat edilmiştir. Zâlimler diyerek zamir değil de zâhir isim kullanılması zulümlerinin onların ateşe girmelerine sebep olmasından ve kurtulmak için yardımın kesilmesindendir. Yardımın olmamasından şefaatin de olmaması lâzım gelmez, çünkü yardım zorla azaptan kurtarmaktır (şefaat ise rica ve minnetle kurtarmaktır).

Bu bölümü tek başına aç →

193. Âyetin Tefsiri

Ey Rabbimiz, şüphesiz biz,

"Rabbinize îman edin” diye îmana çağıran bir davetçiyi işitip derhal îman ettik. Rabbimiz, sen de bizim günahlarımızı bağışla, kus urlarımızı ört ve canımızı iyilerle beraber al.

(Rabbimiz, şüphesiz biz, îmana çağıran bir davetçiyi işittik) fiili duyurana isnat edip duyulan şeyi söylememesi vasfının ona delâlet etmesindendir. Bunda duyulan şeye nispet etmede olmayan bir mübalağa vardır. Münadiyen şeklinde nekire kullanması, önce mutlak zikredip sonra kayıtlaması da şânını büyütmek içindir. Ondan da Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem murat edilmiştir. Bunun Kur'ân olduğu da söylenmiştir. Nida, dua ve benzerleri "ilâ” ile geçişli kılınır. Burada lâm ile geçişli kılınması varmak ve özel kılmak manasını içerdiği içindir. (Rabbinize îman edin diye) yani bien aminu demektir ki, biz de davete icabet ettik manasınadır.

"Rabbimiz, günahlarımızı bağışla” büyük günahlarımızı, çünkü onlar sorumludur.

"Kusurlarımızı ört” küçük günahları, çünkü onlar çirkindir, ancak büyüklerden sakınanlar için bağışlanmıştır.

"İyilerle beraber canımızı al” bizi özel sohbetlerine al ve onların zümresine ilhak eyle. Bunda onların Allah'a kavuşmayı istediklerine dikkat çekilmiştir. Kim de Allah'a kavuşmak isterse, Allah da ona kavuşmak ister. Ebrar berr'in yahut bârr'in çoğuludur, erbab ve ashâb gibi.

Bu bölümü tek başına aç →

194. Âyetin Tefsiri

Ey Rabbimiz, peygamberlerine vazettiklerini bize ver. Bizi kıyâmet gününde perişan etme. Şüphesiz sen sözünden dönmezsin.

"Ey Rabbimiz, bize peygamberlerine vazettiklerini ver” yani peygamberlerini tasdik edenlere verdiğin sevabı demektir. Emredilen şeyi açıkça yerine getireceğini söyleyince, buna karşı va'dedileni istedi. Bunu da vadi yerine getirmeme korkusundan değil, bilâkis akibetinin kötü olmasından veyahut yerine getirmede kusurundan korktuğu içindir.

Ya da itâat etmek veyahut miskinlik göstermek içindir. Alâ edatının mahzûfa müteallik olması da câizdir ki, takdiri: Mâ vaattena münzelen alâ rüsülike ya da mahmulen aleyhim demektir. Mananın: Peygamberlerinin dilleri ile va'dettiğini olduğu da denilmiştir.

"Bizi kıyâmet gününde perişan etme” bizi o günün korkularından muhafaza ederek.

"Şüphesiz sen sözünden dönmezsin” mü'mine sevap verir, dua edenin de duasını kabul edersin. İbn Abbâs radıyallahü anhuma'dan: Miad'ın (sözün) ölümden sonra dirilmektir dediği de rivâyet edilmiştir. Rabbena'nın tekrar edilmesi, yalvarmada mübalağa etmek ve istenen şeylerin ayrı ayrı olduklarına ve şanlarının da yüce olduğuna işâret etmek içindir. Nakillerde şöyle gelmiştir: Kimin başı dara düşer de beş defa Rabbena derse, Allah onu korktuğu şeyden emin kılar.

Bu bölümü tek başına aç →

195. Âyetin Tefsiri

Rableri de onlara şöyle icabet etti: Şüphesiz ben, sizden erkek olsun veyahut kadın olsun - ki, hep birbirinizdensiniz - amel edenin amelini zâyi etmem. Onlar ki, hicret ettiler, yurtlarından çıkarıldılar, benim yolumda eziyete uğradılar, savaştılar ve öldürüldüler, ben de mutlaka onların kötülüklerini örteceğim ve Allah katından bir sevap olarak onları altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağım. Sevabın güzeli Allah kalındadır.

"Rableri de onlara şöyle icabet etti” yani isteklerine cevap verdi, isticabe kalıbı ecabe'den daha özeldir ve doğrudan veya lâm ile geçişli olur.

"Enni lâ udıyu amel amilin minküm” bienni lâ udıyu demektir. Gizli kavl maddesiyle inni de okunmuştur.

"Erkek olsun veyahut kadın olsun” bu da amel edeni açıklamaktadır.

"Birbirinizdensiniz” çünkü erkek dişiden, dişi de erkektendir ya da ikisi de bir asıldandır yahut aralarında temas ve birlik vardır veyahut dinde birlik ve ittifaktan dolayıdır. Bu da ara cümlesidir, onunla amel edilen şeylerde kadınların erkeklere ortak oldukları açıklanmıştır.

Rivâyete göre Ümmü Seleme: Ya Resûlallah, Allahü teâlâ’nın hicrette erkeklerden bahsettiğini görüyorum da kadınlardan bahsettiğini görmüyorum, dedi. Bunun üzerine "hicret edenler...” kısmı indi. Bu da amel edenlerin amellerini ve onlar için ne gibi övücü ve büyütücü sevabın olduğunu açıklamaktadır.

Mana da şöyledir: Onlar ki, din için şirkten yahut vatan ve aşiretlerinden hicret ettiler "yurtlarından çıkarıldılar, benim yolumda eziyete uğradılar” Allah'a îman sebebiyle ve onun için (savaştılar) kâfirlerle (ve öldürüldüler) cihâdTâ Hâ.mze ile Kisâî aksine (ve kuttilu ve katelu) okumuşlardır. Çünkü vâv tertip icap etmez.

İkincisi (katelu ve kutilu) daha üstündür.

Ya da maksat şöyledir: Onlardan bir topluluk öldürülünce kalanlar savaştılar, zayıflık emaresi göstermediler. İbn Kesîr ile İbn Âmir de teksir için kuttilu okumuşlardır.

"Mutlaka kötülüklerini örteceğim” sileceğim "ve Allah katından bir sevap olarak onları altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağım” yani onlara Allah katından ondan bir lütuf olarak büyük bir sevap vereceğim. Sevaben te'kit edici mastardır.

"Sevabın güzeli Allah katındadır” taatlara verdiği sevap ve buna da gücü yeter.

Bu bölümü tek başına aç →

196. Âyetin Tefsiri

Kâfirlerin ülkede dolaşmaları seni aldatmasın.

"Kâfirlerin ülkede dolaşmaları seni aldatmasın". Hitap Peygamber aleyhisselâm'adır, maksat ümmetidir yahut olduğu hâle devam etmesidir, Meselâ:

"Yalanlayanlara itâat etme” (Kalem: 8) âyeti gibi.

Ya da herkesedir. Yasak mana itibarı ile muhatabadır, dolaşmaya denilmesi ise mübalağa için sebebin sonuç yerine konulmasındandır.

Mana da şöyledir: Kâfirlerin bolluk ve şanslarının yaverliğine bakma, kazançlarında, ticaretlerinde ve çiftliklerindeki genişliğe aldanma.

Rivâyete göre bazı Müslümanlar müşriklerin bolluk ve rahat hayat içinde olduklarını görür: Allah'ın düşmanları gördüğümüz kadarıyla hayır içindedirler, biz ise açlıktan ve bitkinlikten helâk olduk, derlerdi. Âyet bunun üzerine indi.

Bu bölümü tek başına aç →

197. Âyetin Tefsiri

Azıcık bir faydadır bu. Sonra da barınakları cehennemdir. O ne kötü yataktır!

(Azıcık bir faydadır) mahzûf mübtedanın haberidir, yani zaliket takallubu metaun kalilün li kısari müddetihi (bu, süresi kısa olduğu için az bir faydadır) demektir.

Ya da Allah'ın mü'minler için hazırladığı şeyin yanında azdır demektir. Aleyhis-salâtü ves-selâm şöyle buyurmuştur:

"Dünya âhirete nispetle ancak birinizin parmağının denize batırması gibidir; baksın parmağında ne kadar su var". "Sonra da barınakları cehennemdir. O ne kötü yataktır!” yani kendileri için hazırladıkları şey ne fenadır demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

198. Âyetin Tefsiri

Fakat Rablerinden korkanlar için Allah katından bir ağırlanma olarak altlarından ırmaklar akan ve içinde ebedî kalacakları cennetler vardır. Allah katındaki şey, iyiler için daha hayırlıdır.

"Fakat Rablerinden korkanlar için Allah katından bir ağırlanma olarak altlarından ırmaklar akan ve içinde ebedî kalacakları cennetler vardır". Âyette geçen nüzl ve nüzul misafir için hazırlanan yiyecek, içecek ve yardım gibi şeylerdir. Şâir Ebussaid ed - Dabbi şöyle demiştir:

Zorbalar orduyla bize misafir gelirse,

Onları mızraklar ve hafif kılıçlarla ağırlarız.

Nüzülen cennatin'den hâl olarak mensûbtur. Âmili de ondaki zarftır. Şöyle denilmiştir: O te'kit edici mastardır, takdiri de enziluha nüzülen demektir.

"Allah katındaki ise” çok ve devamlı olmasından dolayı "iyiler için daha hayırlıdır” kötülerin içinde dolaştıkları şeylerden. Çünkü az ve çabuk geçicidir.

Bu bölümü tek başına aç →

199. Âyetin Tefsiri

Kitap ehlinden öyleleri vardır ki, Allah'a saygı göstererek hem size indirilene hem de kendilerine indirilene îman ederler. Allah'ın âyetlerim az bir pahaya satmazlar. İşte onların ecirleri Rableri katındadır. Şüphesiz Allah,'ın hesabı çabuktur.

"Kitap ehlinden öyleleri vardır ki,” Abdullah b. Selâm ve arkadaşları hakkında inmiştir. Şöyle denilmiştir: Necran'dan kırk, Habeşlilerden otuz iki ve Rumlardan da sekiz kişi hakkında inmiştir. Bunlar Hıristiyanlar idiler, Müslüman oldular. Ashama Necaşi hakkında indiği de söylenmiştir. Cebrâîl onun ölüm haberini getirince Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem çıkıp namazını kıldı, münâfıklar da: Şuna bakın, hiç görmediği bir Hıristiyan münkirin namazını kılıyor, dediler. İnne'nin ismi men'e lâm'ın dahil olması, onunla inne'nin arasına zarfın girmesindendir.

"Size indirilene îman ederler” Kur'ân'dan indirilene demektir.

"Kendilerine indirilene de” iki kitaptan, (Allah'a saygı göstererek) bu da yü'minü'nün fâ'ilinden haldır, cemi olması da mana itibarı iledir.

"Allah'ın âyetlerini az bir pahaya satmazlar” tahrif eden hahamların yaptıkları gibi.

"İşte onların ecirleri Rableri katındadır” onlara tahsis edilen mükâfat ve Allah,ü teâlâ’nın:

"İşte onlara ecirleri iki kere verilir” (Kasas: 54) âyetinde va'dedilen şey.

"Şüphesiz Allah,'ın hesabı çabuktur” çünkü amelleri ve onların karşılığını bildiği ve düşünmeye ve tedbire ihtiyacı olmadığı için. Maksat va'dedilen ecir hızlı ulaşır demektir. Çünkü hesabın hızlı olması sonucun da hızlı olmasını gerektirir.

Bu bölümü tek başına aç →

200. Âyetin Tefsiri

Ey îman edenler, sabredin, sabır yarışı yapın, nöbet bekleyin ve Allah'tan korkun ki, felâh bulasınız.

"Ey îman edenler sabredin” taatların zorluklarına ve başınıza gelen musibetlerin şiddetine,

"sabır yarışı yapın” harbin zorluklarına sabretmekle Allah'ın düşmanlarını yenmeye çalışın yahut nefse muhalefet etmekle sabırda en azılı düşmanınızı yenmeye çalışın demektir. Mutlak olarak sabır emrinden sonra böyle tahsis edilmesi, zorluğu içindir.

"Nöbet bekleyin” gövdelerinizle ve atlarınızla sınırlarda savaş için ve taatlara devam için. Nitekim aleyhis-salâtü ves-selâm şöyle buyurmuştur:

Namazdan sonra namazı beklemek sınırda nöbet beklemektir.

Bir hadisinde de şöyle buyurmuştur:

Kim Allah yolunda bir gün ve bir gece nöbet beklerse, ramazan ayını ara vermeden oruç tutmuş ve gecesini de abdest alma dışında namazla geçirmiş gibi olur.

"Allah'tan korkun ki, felâh bulasınız” Masivadan (Allah'tan başkasından) elinizi çekmekle ondan korkun ki, felahın son sınırına erişesiniz yahut çirkin şeylerden sakının ki, sıralanan üç makama nâil olasınız. ibâdetlerin zorluklarına sabretmek, adetleri terk etmede nefsin direnmesine sabretmek ve şerîat, tarikat ve hakikat diye ifade edilen varidatları gözetlemek için sırrı Cenab-ı Hakk'a bağlamak. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem'den şöyle dediği de rivâyet edilmiştir: Kim Al-i İmran sûresini okursa, her âyeti başına ona Sırât köprüsünde bir aman verilir. Şöyle de buyurmuştur: Kim içinde Al-i İmran'dan bahsedilen sureyi Cuma günü okursa, Allah ve melekleri ona güneş batmcaya kadar rahmet okurlar.

Bu bölümü tek başına aç →