Besâiru'l Kur'an
Yûnus Sûresi — Besâiru'l Kur'an — Sayfa 2
93. Âyetin Tefsiri
93. “Andolsun ki, İsrâil oğullarını iyi bir yere yerleştirdik, onlara temiz rızıklar verdik, kendilerine bir bilgi gelene kadar ayrılığa düşmediler. Rabbin, ayrılığa düştükleri şeylerde şüphesiz kıyâmet günü aralarında hüküm verecektir.” Evet İsrâil oğullarını, mus’taz’afları, zayıf düşürülenleri, Fira-vunî sistemler tarafından hakları hürriyetleri ellerinden alınan kavmi Allah yeryüzünde iyi bir konuma yerleştirdi. Helâk edilen Firavunun ülkesine vâris kıldı. Onlara güzel güzel rızıklar verdi. Bıldırcın eti, kudret helvasıyla onları besledi. Müstekbirleri, zâlimleri, Allah’ın yasalarına karşı gelenleri, Allah’ın yasalarına savaş ilân edenleri suda boğarak kökünü kestiği gibi mus’taz’afları da yeryüzüne hakim kıldı. Zâlimlere hayat hakkı tanımadığı gibi kendi yolunda giden, kendisine kulluk eden garibanları da yeryüzünde en büyük nîmetlerle nîmetlen-dirdi Rabbimiz. Anlayabildiğimiz kadarıyla; ya o helâk edilen zâlimlerin top-raklarına, onların yerlerine yurtlarına vâris kılıyordu Rabbimiz mü’-minleri ya da yeryüzünün başka coğrafyalarında mü’minlere hakimi-yet veriyor onları egemen kılıyordu. Kudüs civarındaki Şam bölgesi ya da daha geniş tutacak olursak Nil nehriyle Fırat arasındaki bugünkü Yahudilerin “Arz-ı Mev’ud” dedikleri topraklara yerleştirdi Rabbimiz onları. Bu Yahudiler bugün bu toprakların kendilerine vaadedildiğini iddia ediyorlar. Aslında bu topraklar işte âyet-i kerîmede görüyoruz ki Yahudilere değil Müslümanlara vaadedilmiş topraklardır. Rabbimizin etrafını mübârek kıldığı bu arzı orada Allah’a Allah’ın istediği biçimde kulluk eden mü’min kullarına vaadetmiştir. Rabbimiz arzını her zaman sâlih kullarına vaadetmektedir. Hiç şüphemiz olmasın ki bu topraklar yakında gerçek sahiplerini bulacak ve Müslümanların olacaktır. İşte bu da yeryüzünde Rabbimizin değişmeyen yasasıdır. Yeryüzünde zayıf da olsalar, sayısal yönden az da olsalar, müstekbirler tarafından köle konumuna da düşürülseler eğer mus’taz’aflar sabrederler, dirençlerini kaybetmezler ve Allah’ın kendilerinden istediği gibi olmaya çalışırlarsa sonunda mutlaka Allah’ın yardımı gelecek ve düşmanları helâke mahkum olurken kendileri de yeryüzüne egemen olacaklardır. Bu Allah’ın değişmeyen bir yasasıdır ve bu konuda zerre kadar şüpheniz olmasın. Tarih bunun örnekleriyle doludur.
Bu bölümü tek başına aç →94. Âyetin Tefsiri
94. “Sana indirdiğimizden şüphede isen, senden önce indirdiğimiz Kitapları okuyanlara sor. Andolsun ki, sana Rabbinden gerçek gelmiştir, sakın şüphelenenlerden olma.” Evet Rabbimiz buyuruyor ki ey peygamberim, eğer sana indirdiğimiz bu kitaptan şüphede isen, küfür dünyanın, şirk dünyanın ekonomi anlayışlarıyla, felsefe anlayışlarıyla, sosyoloji anlayışlarıyla, tarih anlayışlarıyla, hayat anlayışlarıyla senin içine atmaya çalıştıkları bozukluklar sebebiyle eğer sana indirdiğimiz bu hayat programının doğru olup olmadığı konusunda eğer içinde, kalbinde bir tereddüt varsa o zaman haydi şu daha önce kendilerine kitap indirdiğimiz Yahudi ve Hıristiyanlara bir sor bakalım. Aslında Rabbinden indirilenler konusunda Rasulullah efendimizin her hangi bir şüphe içinde olması mümkün değildir ama bu âyet Enbiyâ sûresindeki şu âyetin muhtevası gibidir. “Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun!”(Enbiyâ 7) Âyetinin mânâsı gibidir. Âyetin anlamı anlayabildiğimiz kadarıyla ey mü’minler, bilmediklerinizi gidin bilenlere sorun demek değildir. Âyetin ma kabline ve ma ba’dine bakılırsa mânânın hiç de böyle olmadığı anlaşılacaktır. Ama âyeti böyle cımbızla çekercesine Kur’an bütünlüğünden, sûre bütünlüğünden soyutlayarak anlamaya kalkarsanız o şekilde düşünmeniz mümkün olacaktır. Allah burada buyurur ki ey peygamberim! Ve ey peygamber yolunun yolcuları! Eğer sizler bu kitabın, bu Kur’an’ın Allah’tan geldiği konusunda her hangi bir şüphe içindeyseniz, bir kuşkunuz varsa bu konuda, o zaman hadi zikir erbabına, fikir erbabına, Tevrat ve İncil erbabına gidin bir sorun bakalım. diyor Allah. Yâni bu Kur’an’dan bir şüpheniz varsa, bir endişeniz varsa. Değilse gidin onlara sorun falan demiyor bu âyet. Zikir kitap demektir. Ehli zikir de ehl-i kitap demektir. Yâni Yahudi ve Hıristiyanlar demektir. Ama Müslümanlar kavramları değiştirdikleri için bütün bu mânâlar yok olup gitmiştir. Evet bu konuda Yahudi ve Hıristiyanlara bir şeyler sormak yasaktır aslında. Yâni bu Kur’an’ın sağlamasını Yahudi ve Hıristiyanlarla yapmak anlamına gelecektir ki biz mü’minler kesinlikle bundan men edilmişizdir. Bu bâtıldır. Bizim onlara soracak, onlardan öğrenecek hiç bir şeyimiz yoktur. Allah’ın Resûlü de asla onlara uymayacak, asla bu konuda onlara bir şey sormayacaktı. Ama maalesef bu âyetleri farklı anlayan günümüz Müslümanları arasında Kur’an’dan daha kesin, Kur’an’dan daha üstün yol göstericiliğine inanılan teoride ya da pratikte pek çok kitap vardır. Nice kitaplar vardır ki ortada maalesef Müslümanlar Kur’an’dan önce onlara ittiba ediyorlar, bundan önce onları okumaya, onlardan bilgilenmeye ve bu kitabın sağlamasını onlarla yapmaya çalışıyorlar. Âdeta bu kitapları ellerinden ve dillerinden düşürmemeye çalışıyorlar. Halbuki hiç bir kitap bu kitaba tercih edilemez. Hiç bir kitap bu kitabın önüne geçirilemez. Hiç bir kitap bu kitabı yargılayamaz. Çünkü bu kitap Allah’tan gelmiştir. Bu kitap hak bir kitaptır. Bu konuda zerre kadar şüphe edenlerden olmamalıyız. Belki şu anda peygamber efendimiz dönemi sihirbazlarından çok daha fazla etkin sihirbazlar var. Ve bir de maalesef şu anda Müslümanlar kitaplarından habersiz bir hayat yaşıyorlar. Bu sihirbazların sihirlerinden etkilenme durumu o güne nazaran daha fazla olabileceği için Müslümanların Allah’ın gönderdiği kitap konusunda, hayat programı konusunda şüphe içine düşmüş olanlar olabilir. Onun için hak Rabbinizden gelendir, bu konuda en ufak bir şüpheniz olmasın diyor Rabbimiz. Çünkü işte görüyoruz ki en yanlış yolda olan, Allah’tan gelenlere karşı en azgın bir tavır sergileyen Firavunlar bile Allah’ın âyetleri karşısında yanıldıklarını itiraf ediyorlar.
Bu bölümü tek başına aç →95. Âyetin Tefsiri
95. “Allah'ın âyetlerini yalanlayanlardan da olma, yoksa kaybedenlerden olursun.” Bir de ey peygamberim, ve ey peygamber yolunun yolcuları, sakın Allah’ın âyetlerini yalanlayanlardan olmayın. Yoksa kaybedenlerden, hüsrana mahkum olanlardan, hem dünyada hem de yarın âhirette eli boşa çıkanlardan olursunuz.Allah’ın âyetlerini yalan saymak, yok farz etmek, kaale almamak, âyetlere rağmen onlardan habersiz bir hayat yaşamak, demektir. Veya diliyle onlara inandığı halde amelen onları küfretmek demektir. Meselâ biliyor adam, anlıyor âyetlerin ne dediğini, ama imanını ey-leme dönüştürmüyorsa, inandığı, bildiği âyetlere imanını amele dönüştürmüyorsa işte bu da yalan saymadır. Yalan saymak küfürden biraz farklıdır. İnkâr etmek âyetleri tümüyle reddetmek ve inanmamak demektir. Ama yalan saymak âyetlere inanmakla beraber gereğini yerine getirmemek demektir. Meselâ adam inanıyor namazın farz olduğuna, ama yine de kılmıyor. İnanıyor tesettürün farziyyetine, ama yine de örtünmüyor. İnanıyor âhiretin varlığına, ama öyle bir hayat yaşıyor ki hayatında bu inancın kokusunu bile görmek mümkün değildir. İşte bu da âyetleri yalan saymak, âyetleri boşa çıkarmak, âyetlerin varlık sebebini kaldırmak demektir. İşte böyle Allah’ın bunca âyetlerine rağmen sanki onlar yokmuş gibi bir hayat yaşayanlar kaybetmişlerdir.
Bu bölümü tek başına aç →96–97. Âyetlerin Tefsiri
96,97. “Doğrusu Rabbinin söz verdiği azabı hak edenler, can yakıcı azabı görene kadar kendilerine gelen her türlü belgeye bile inanmazlar.” İşte böyle Allah’ın âyetlerini yalanlayanlar üzerine, onlar hakkında Allah’ın hükmü hak olup kesinleşmiştir. Evet Allah’ın bu zâlimler üzerindeki hükmü hak oldu. Neydi bu Allah’ın onlar konusundaki hükmü? Onlar iman etmeyecekler. Cehennem ashabıdır onlar ce henneme gideceklerdir. Önceki âyetlerde de geçmişti, Allah onların kendi hür iradeleriyle kendileri hakkındaki tercihlerini onaylamıştır. Yâni bu konuda onlar asla mazur değillerdir. Bunu kendileri istemiş-ler, Allah’ın âyetlerini yalan saymışlar, yok farz etmişler, âyetlerle il-gilenmemişler, kendilerini yoktan var eden ve yaşadıkları bu hayatı kendilerine lütfeden Rab’lerini tanımadan, o Rabbin hayat için koyduğu yasalarını, kitabını tanımadan, o Rabbin âyetlerini örterek, örtbas ederek, o âyetleri kendilerine ulaştırmaya çalışan Allah’ın elçilerini susturmaya çalışarak, onlara hayat hakkı tanımayarak bir hayat yaşadılar. İşte böyle yaşayanlara ne kadar âyet gösterirseniz gösterin, ne kadar delil getirirseniz getirin asla iman etmeyeceklerdir, ta ki ken-dilerine can yakıcı azap gelene kadar. Azapla karşı karşıya gelene kadar onlar iman etmeyecekler diyor Rabbimiz. İşte sûrede anlatılan Firavun imanını son anına bıraktı. Allah’tan kendisine yüzlerce âyet geldiği halde, gerçeği bildiği halde denizde boğulacağı ana kadar, can yakıcı bir azabın girdabına düşeceği ana kadar iman etmedi de ancak o zaman iman etmeye kalkıştı. Ama böyle bir durumda, azap gelirken akıllarını başlarına alıp, tevbe edip imana yönelen ve bu imanları, bu tevbeleri kendileri için fayda veren tarihte sadece Yunus (a.s)’ın toplumudur.
Bu bölümü tek başına aç →98. Âyetin Tefsiri
98. “Bir kasaba halkı inanmalı değil miydi ki, imanları kendilerine fayda versin! İşte Yunus’un milleti, inandığı zaman, dünya hayatında rezilliği gerektiren azabı onlardan kaldırdık ve onları bir süre daha bu dünyada geçindirdik.” Evet bir kasaba halkı, bir köy halkı, bir şehir, bir ülke insanları yaşadıkları küfür ve şirke dayalı bir hayatın sonunda Rab’lerinden kendilerine gelecek azabın ucu göründüğü zaman da bari Rab’lerine dönüp yalvarsalardı Rab’leri onları affedecek, mağfiret edecekti. Ama tarihte bu fırsatı değerlendirip Allah tarafından son anlarında affa mazhar olarak Yunus (a.s)’ın toplumundan başkası da olmamıştır. Yunus (a.s)’ın kavmi bu konuda apayrı bir kavim ve bu dönüşe en güzel bir örnektir. Allah’ın elçisi Hz. Yunus rivâyetlere göre Ninova’ya peygamber olarak gönderilir ve toplumunu Allah’tan aldığı görevle uyarır. Toplum onu dinlemez. Toplumunu Allah’tan kendilerine gelmekte olan bir azapla uyarır. Ama henüz azap gelmeden, Allah’tan kendisine hicret emri gelmeden toplumunu terk eder. Toplumun inkârcı tavırları karşısında, yola gelmeyişleri karşısında siliverir onları. Belki gülmüştü yüzlerine, belki acı bir tebessüm atmıştı, belki nefret etmişti ama acele etmişti. Kaçmıştı görevden. Halbuki bir peygamberin Allah’tan kendisine hicret emri gelmeden görev mahallini terk etmemesi gerekiyordu. Ölecekse orada ölmeliydi. Allah dilemedikçe orada da ölmeyecekti tabii. Dövecekler, sövecekler, hapse atacaklar ateşe atacaklar ama yine de gitmeyecekti oradan. Fakat gitti işte. Niye gitti? Öyle yapılınca başımıza nelerin geleceğini bize anlatma adına, gösterme adına, bize bir ders ver-me adına gitti. Bize bir misal olsun diye arz etti Allah. Kur’an’ın ifadesine göre koşarak gitmişti. Kölenin efendisinden kaçtığı gibi toplumundan kaçtı ve bir gemiye bindi. Yolda bir fır-tına sonucu alabora oldu ve gemide bir kura çekildi. Yunus (a.s) kendi suçluluğunun farkındaydı ya, belki bizzat kendisi bunu teklif eder ya da kura kendisine çıktığı için denize atılmayı rahat rahat kabul eder ve atılır. Sonra denizde bir balık tarafından yutulur. Sonra o balığın karnında hatasını anlayıp dua dua yalvararak Rabbinden affını diler. Sonra Allah onu affeder. Sonra Allah Onu seçer, seçilmişlerden kılar da tarihte helâkten dönen tek kavim olan kavme yine Onu peygamber olarak gönderir. Evet Yunus (a.s)ın toplumu peygamberleri Yunus (a.s) aralarından ayrılıp gidince onun vaadettiği azabın kendilerine doğru yaklaşmakta olduğunu görürler ve hemen hatalarını anlayıp akıllarını başlarına alırlar. Hemen tevbe edip Rab’lerine kulluğa dönerler. Böylece azabın yaklaşması anında gerçekleştirdikleri bu tevbeleriyle tüm insanlığa en büyük bir örnek oluştururlar. Evet kendilerine Allah’ın el-çisi tarafından verilen azap süresi dolunca tevbe ettiler, Rab’lerinden af dilediler de Allah da onları affetti ve üzerlerine gelmekte olan azabı kaldırdı Rabbimiz. Nihâyet Hz. Yunus Kavminin helâk olmadığını, tev-beleri sonucu Allah’ın onları affettiğini öğrenince tekrar onlara dönüp geldi de kavmi ona iman ettiler.
Bu bölümü tek başına aç →99. Âyetin Tefsiri
99. “Ey Muhammed! Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi inanırdı. öyle iken insanları inanmaya sen mi zorlayacaksın?” Evet Allah’ın Resûlü zaman zaman insanlar yola gelmiyorlar diye üzülüp hayıflanıyordu. Cehenneme doğru giden insanları görüyordu çevresinde ve üzüntüsünden kendisini yiyecek duruma geliyordu. Çevresindeki insanların cehenneme gidişini gördüğü halde bir Müslümanın buna razı olması asla mümkün değildir. İşte Allah’ın Resûlü bu insanları cehennemden engellemek ve cennete kazandırmak için çareler arıyordu. Acaba ne yapsam da bu insanları hidâyete ulaştırsam? Nasıl etsem de bunları cennete kazandırsam? Bu konuda öyle haristi ki Allah’ın Resûlü elinde avucunda, evinde, cebinde nesi varsa hepsini bu uğurda harcamaya çalışıyordu. Yapması gerekenleri yapıyordu da acaba bundan başka daha ne yapsam? diye çırpınıyordu. Bakın Rabbimiz buyuruyor ki ey peygamberim, bu konuda kendini yiyip bitirecek bir noktaya gelmene gerek yok. Unutma ki eğer Rabbin dileseydi insanların tamamını Müslüman yapardı. Allah dileseydi bu insanların hiç birisi kâfir olamazdı, hiç birisi müşrik olamazdı. Allah öyle dileseydi bu insanların hiç birisi Allah’a şirk koşamaz, Allah’a kafa tutamaz ve Allah’a isyan içinde bir hayat yaşayamazdı. Eğer bu insanlar yeryüzünde şu anda küfrü, şirki tercih edebiliyorlar ve Allah’a rağmen, Allah’ın âyetlerine rağmen diledikleri gibi bir hayatı yaşama imkânı bulabiliyorlarsa unutmayasın ki bu da Allah’ın yeryüzünde koyduğu bir yasası gereğidir. Allah’ın bunlara verdiği bir iznin sonucudur. O halde bu insanları imana sen mi zorlayacaksın? Halbuki onların hidâyete gelmesi senin planlarına, senin programlarına bağlı değildir. Şüphesiz ki ey peygamberim sen dilediklerini hidâyete erdiremezsin. Allah yasaları gereği özgür iradesiyle küfrü ve şirki seçen bir kimseyi ne sen ne de bir başkası asla hidâyete ulaştıramaz. Bu iş sadece Allah’ın elindedir. Bu Allah’ın koyduğu bir yasadır. Bunu kimse değiştiremez. Öyleyse ey peygamberim, senin vazifen ölmüşleri diriltmek değildir. Sen ancak korkmadan, çekinmeden, açıkça sana indirdiğimizi anlat ve ötesini düşünme. Eğer Allah dileseydi onların tümünü, insanların tamamını hidâyet üzere, İslâm üzere toplardı. Ama Rabbin böyle dilememiş ve böyle olmamıştır.
Bu bölümü tek başına aç →100. Âyetin Tefsiri
100. “Allah'ın izni olmadıkça hiç kimse inanmaz, O, aklını kullanmayanlara kötü bir azab verir.” Allah dilemedikçe sen bu kâfirleri hidâyet edemeyeceğin gibi, yine Allah dilemedikçe, Allah izin vermedikçe hiç kimse de mü’min olamaz. İnsanların imana yönelişleri de Allah’ın iznine tabidir. Ama tabii Allah’ın bu konudaki izninin gelmesi de kişinin özgürce kendi tercihini bu istikâmette kullanmasıyladır. Kişi hür iradesiyle tercihini imandan yana, mü’min olmadan yana kullandığı takdirde Allah izin verir değilse Allah’ın izni gelmez. Çünkü bilesin ki Rabbin küfrü, şirki, pisliği, murdarlığı ve en kötü azabı akılsızlara, iradelerini kötüye kullananlara yazmıştır. Akılsızlar, akıllarını kullanmayanlar kötü olacaklar, kötü bir azabı hak edecekler. Ama onları kâfir yapan, onları bu kötü azabın mahkumu yapan Allah değil kendileridir. Bu onların kendi tercihlerinin sonucudur.
Bu bölümü tek başına aç →101. Âyetin Tefsiri
101. “Göklerde ve yerde neler var, bir bakın” de. İnanmayacak bir millete âyetler ve uyarmalar fayda ver-mez.” Böyle Allah’ı ve Allah’ın âyetlerini diskalifiye ederek, örterek, örtbas ederek yaşayanlara deki peygamberim, göklere ve yeryüzüne bakın. Bir bakın göklerde ve yerlerde ne var, ne yok? Şu Rabbinizin göklerde ve yerde yarattığı ve size arz ettiği âyetlerine bir baksanıza. Allah’ın âyetlerini bir gözlemlesenize. Dağlar, denizler, dereler, ağaçlar, ırmaklar, bulutlar, ay, güneş, yıldızlar, taşlar, topraklar, insanlar bunların hepsi Allah’ın âyetleridir. Allah’ın bu görsel âyetlerinin yanında şu elimizdeki kitabın işitsel âyetleri de insanlara sunulmuştur. Ama bütün bu âyetlerden ancak onlarla ilgilenen mü’min kimseler ibret alırlar. İnanmayacak insanlar için bunca âyet hiç bir değer ifade etmeyecektir. Çünkü onlar onlara dönüp bakmazlar, onlarla gereği gibi ilgilenmezler, onların üzerinde düşünüp kafa yormazlar, anlamaya çalışmazlar. Çünkü onlar bu âyetleri yalan saymaktadırlar. Esasen onların iman yollarını tıkayan şey iman konusunda âyetlerin azlığı, delillerin yetersizliği değil, ya da kendilerini bu âyetlere çağıranların samimiyetlerini ortaya koyan örnekliklerinden mahrum oluşları da değildir. Aslında bütün sebep onların İslâm’ı, imanı kabul isteklerinin olmayışıdır. Bunlar bu delillere karşı, bu âyetlere karşı nötr davranıyorlar. Sanki böyle bir âyet gelmemiş gibi ilgisiz davranıyorlar. Gerek görsel gerek işitsel, gerekse kendi enfüslerinde gözlerinin önünde yığınlarla âyetlerin yanından geçiyorlar da görmüyorlar, görmek istemiyorlar. Çünkü onlar tüm kapılarını, tüm pencerelerini kapamışlar ve kendilerine hayat programı olarak gelmiş bunca âyetlere karşı müstekbirce bir tavır sergilemektedirler.
Bu bölümü tek başına aç →102. Âyetin Tefsiri
102. “Kendilerinden önce geçenlerin başlarına gelen olaylardan başka bir şey mi bekliyorlar? “Bekleyin, ben de sizinle beraber beklemekteyim” de.” Evet bu halleriyle bu adamlar başka değil kendilerinden öncekilerin başlarına gelenin kendi başlarına da gelmesini bekliyorlar. Kendilerinden önce aynen kendileri gibi inanmamakta direnen, Allah’ın âyetlerini örtbas ederek bir hayat yaşayan kimselere gelen tufanı, racfeyi, sayhayı, azap günlerini, gazap günlerini bekliyorlar. Ken-dilerinden öncekilerin başlarına gelenlerden ne kadar da gafiller? Kendilerinden önce Allah’la, Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın peygamberleriyle, Allah’ın hayat programıyla savaşa tutuşanlar helâk olmadılar mı ki kendilerinin helâk olmayacaklarını zannediyorlar? Kendilerinden önceki bu kadar güçlü toplumlar bitmedi mi ki kendilerinin ellerindeki güçlerinin, saltanatlarının bitmeyeceğini zannediyorlar? Nasıl da böyle bir aldanışın içinde bu insanlar? Öyleyse onlara de ki; Bekleyin ey kâfirler, ben de sizinle beraber beklemekteyim. Allah âyetlerine karşı, Allah yasalarına karşı bu savunduğunuz yasalarınızın ne hale geleceğini? Bu hayatınızın sizi nereye götüreceğini yakında siz de göreceksiniz ben de göreceğim. Yakında kim galip kim mağlup onu siz de göreceksiniz ben de. Allah yasalarını savunanlar mı galip gelecek, Allah düşmanları mı galip ge-lecek pek yakında göreceğiz onu. Ya da kim haklıymış kim haksızmış onu yakında birlikte göreceğiz. Allah yasaları mı hakmış haklıymış, sizin kendi kafalarınızdan ürettiğiniz sistemleriniz mi haklıymış çok yakında göreceğiz onu. Hangisi kokuşmuş, hangisi insanlığa gerçek mutluluğu sunuyormuş göreceğiz. Bakın Allah’ın elçisi ne kadar kendisinden emin ve ne kadar huzur içinde bir tavır sergiliyor kâfirler kar-şısında. Elbette eğer bir Müslüman gerçekten Müslüman’sa o huzurludur. Müslüman gerçekten Müslüman’sa o yolunda emindir. Yolunun doğruluğundan kesin emindir ve huzur içindedir. İşte bakın kendisine düşeni yapmanın huzuru içinde Allah’ın elçisi diyor ki bekleyin, ben de sizinle birlikte beklemekteyim. O halde bizler de yapmamız gerekenleri yaptıktan sonra diyeceğiz ki ey kâfirler bekleyin, sizinle birlikte biz de bekliyoruz. Evet dün olduğu gibi şu anda da bir bekleyiş var. Kâfirler de bekliyorlar, Müslümanlar da bekliyorlar. Allah’la savaşa tutuşanlar da bir bekleyişin içindeler, biz Müslümanlar da bekliyoruz. Bakalım görelim Allah ne yapacak? Yakında onlar da görecekler, bizler de göreceğiz. Tarih boyunca bu hep böyle olmuştur. Meselâ bir Nuh (a.s) kendisine iman eden beş on Müslüman’la birlikte kâfirlere karşı 950 yıl beklemiş, Hûd (a.s) süper bir güç karşısında bir avuç garibanlarla bekledi, Sâlih (a.s) Semûd’un güçlü kuvvetli zâlimlerine, kâfirlerine karşı bir avuç Müslüman’la bekledi, Lût (a.s) sadece kendisine inanmış iki kızıyla bekledi, İbrahim (a.s) büyük zâlim Nemrut tarafından ateşe atılana kadar bekledi, Musâ (a.s) azgın Firavunun denizde ge-bertilişine kadar bekledi, Muhammed (a.s) Allah’ın yardımı gelene ka-dar bekledi. Şu anda biz de bekliyoruz, bizim karşımızdaki kâfirler de bek-liyorlar. Bekleyelim bakalım Rabbimiz ne edecek? Ne gösterecek? Kesin biliyor ve inanıyoruz ki Allah mü’minleri galip kâfirleri de mağlup edecektir. Bu Allah’ın değişmez yasasıdır. Evet Allah düşmanları tarihin her döneminde helâk edildi de:
Bu bölümü tek başına aç →103. Âyetin Tefsiri
103. “Sonra Biz, peygamberimizi ve inananları böylece kurtarırız, inananları (verdiğimiz söz gereğince) kurtarmamız Bize haktır.” Kâfirleri, Allah düşmanlarını helâk ederken, onların defterlerini dürerken peygamberi ve onun safında yer alan mü’minleri işte böylece kurtardık diyor Rabbimiz. Biz bunu kendimize yazdık buyuruyor Allah. Bu Allah’ın yeryüzünde değişmez bir yasasıdır.
Bu bölümü tek başına aç →104. Âyetin Tefsiri
104. “Ey Muhammed! De ki: “Ey insanlar! Benim dinimden şüphede iseniz bilin ki ben Allah'tan başka taptıklarınıza tapmam. Ancak, sizi öldürecek olan Allah'a kulluk ederim. İnananlardan olmakla emrolundum.” Evet onlara de ki peygamberim, eğer benim dinimden, benim Rabbimden getirip size sunduğum bu hayat tarzından şüpheleniyorsanız, hâlâ bu dinin Allah’tan geldiği konusunda, ya da dinlerin, sistemlerin en güzeli olduğu konusunda kalpleriniz yakîn kazanmamışsa, eğer hâlâ bu kitaptan, bu kitabın ortaya koyduğu ahlâka, eğitime, hukuka, siyasete, sosyal yapılanmalara ilişkin, hayatın her bir alanına ilişkin yasalarından, bu yasaların doğruluğundan şüphe ederek tüm bu konularda Allah’tan başkalarının yasalarına yöneliyorsanız o zaman bilin ki ben sizin Allah’tan başka taptıklarınızın hiç birisine tapmam. Sizin tüm küfür anlayışlarınızdan, şirk anlayışlarınızdan uzağım. Ben sizin fikirlerinizden, felsefelerinizden, sizin tüm hayat anlayışlarınızdan beriyim. Ben ancak sizi dirilten ve öldüren Allah’a kulluk ederim. Çünkü tek öldüren, tek dirilten Odur. İşte ben böyle bir Allah’a teslim olmakla emrolundum. Böyle bir Allah’a iman edenlerden olmakla, hayatımın her bir anında böyle bir Allah’a teslim olanlardan olmakla emrolundum. Sizin gibi hayatın bazı alanlarında Allah’a söz hakkı verip öteki alanlarında başka ilâhlara, başka rab’lere kulluk etmemekle, hayatı parçalamamakla, hayatın tümünde Onun yasalarını uygulamakla emrolundum. Çünkü sizin bu yaptıklarınız şirktir.
Bu bölümü tek başına aç →105–106. Âyetlerin Tefsiri
105,106. “Muhammed'e “Yüzünü, hanif olarak yönelmiş olarak dine çevir, sakın puta tapanlardan olma; sana fayda da zarar da veremeyecek, Allah'tan başkasına yalvarma; öyle yaparsan şüphesiz, zâlimlerden olursun” denildi.” Ve bir de şununla emrolundum ki yüzünü hanif olarak Allah’a çevir. Sadece Ona yönel. Sadece Allah’a kul olmak üzere, sadece Onun rızasını kazanmak üzere tüm varlığınla, aklınla, fikrinle, düşüncenle, kalbinle, amelinle, gecenle, gündüzünle, işinle, aşınla, çolu-ğunla, çocuğunla her şeyinle Allah’a yönel. Allah’ın rızasına yönel. Evet mü’min her şeyiyle Allah’ın rızasına yönelmek zorundadır. Fıt-ratını bozmadan Allah’a yönelecek. Allah’tan başkalarına kesinlikle kulluk etmeyecek, Allah’tan başkalarını dinlemeyecek, Allah’tan baş-kalarının çektiği yere gitmeyecek, Allah’tan başkalarına dua etme-yecek, onlara sığınmayacak. İşte bu, hanif olmanın, mü’min olmanın gereğidir.
Bu bölümü tek başına aç →107. Âyetin Tefsiri
107. “Allah sana bir sıkıntı verirse, onu O'ndan başkası gideremez. Sana bir iyilik dilerse O'nun nîmetini engelleyecek yoktur. O'nu kullarından dilediğine verir. O, bağışlayandır, merhametlidir.” Allah’tan sana bir sıkıntı, bir üzüntü gelirse bilesin ki onu Ondan başka kaldıracak yoktur. Rabbin sana bir iyilik dilerse de onu senden engelleyecek de yoktur. Allah kullarından dilediğine iyiliğini ulaştırandır. Allah bağışlayan ve merhamet edendir. Evet Rabbimizin bu âyetinden öğreniyoruz ki zarar verecek olan da fayda sağlayacak olan da sadece Allah’tır. Bütün bir dünya toplansa da sana bir zarar vermeyi isteseler bilesin ki senin aleyhinde Allah’ın yazdıklarının dışında sana hiç bir zarar veremezler. Allah’ın takdirinin dışında senin kılına bile dokunamazlar. Yâni tüm dünya senin aleyhinde toplanmışlar komplolar hazırlıyorlar, sana düşmanlık için planlar kuruyorlar. Seni okuldan atacaklar, işine son verecekler, İslâmî düşüncenden ötürü seni hapse atacaklar, sürecekler, öldürecekler, önünü kesecekler. Allah’ın senin aleyhinde yazdıklarının dışında sana hiç bir zarar veremezler diyor Allah. Evet Allah sana bir zarar murad ederse, sana bir zarar isabet ettirecek olursa, Allah’tan sana bir zarar gelecek olursa, onu ondan başka kaldıracak yoktur. Onu ondan başka senden defedecek yoktur. Ne para, ne pul, ne ana, ne baba, ne amir, ne müdür, ne arkadaş, ne efendi, ne şeyh onu senden defedecek hiç kimse yoktur. Allah seni bir zarara düşürmeyi murad etti mi, Allah sana bir zarar ulaştırmayı takdir buyurdu mu artık onu ondan başka kaldıracak yoktur. Yine Allah sana bir hayır murad eder, senin bir hayra ulaşmanı dilerse onu senden engelleyecek hiç bir kimse de yoktur. Seni o hayırdan mahrum edecek hiç bir güç ve kuvvet yoktur. Zarar veren de fayda veren de Allah’tır. Allah’tan başka fayda ve zarar veren yoktur. Öyleyse her konuda sadece Allah’a güvenip dayanın. Sakın ha kendilerine bile bir fayda ve zarar sağlayamayacak olanlara güvenip bağlanmayın. Allah’tan başkalarından yardım beklemeyin. Baksanıza şu anda Allah’a güvenip dayanmış Müslüman-lardan pek çoğu gerek ekonomik yönden gerekse başka yönlerden sıkıntı içindedirler. Çeşitli eziyet ve işkenceler altında kıvranmak-tadırlar. Onlar bu durumdalarken benim şu anda içinde bulunduğum durum benim için bir fayda değil mi? Bu güvenip sığındıklarım bana bu tür faydaları sağlamış oluyorlar mı? Egemenlik bizdedir, keyfimiz, tıkırımız yerindedir filan derseniz, onlara de ki peygamberim dünya hayatı çok azdır. Bir gün bu hayat bitecek. Haydi sana ölüm geldiğinde onlar kurtarabilirlerse seni kurtarsınlar bakalım. Kurtarabilirler mi? Veya Allah’tan sana bir iflas yasası ulaştığı zaman seni bu iflastan kurtarabilirler mi? Veya Allah şu anda senin gözünü, kulağını alı-verse sana onları geri getirebilecek birileri var mı? Senden menfaatleri bittiği zaman etrafında birilerini görebilecek misin? Kabirde bu güvendiklerinin hükümleri geçerli olabilecek mi? Kıyâmette, Mahşerde, mizanın başında bunların sana yardımı olabilecek mi? Hesap, kitap döneminde, cennet ve cehennemin arz edileceği günde melik, mâlik kim? Kimin sözü geçerli olacak? Fayda ve zararı kim verecek o gün? Şu anda bir Allah yasası olarak, geçici bir şekilde insanlara, toplumlara biraz biraz fayda ve zarar gücü verilmişse bilesiniz ki bu mutlak fayda ve zarar gücü değildir. Mutlak fayda ve zarar Allah’ın elindedir, bunu asla unutmayın. Öyleyse ey peygamberim, ve ey peygamber yolunun yolcuları eğer fayda ve zararın mutlak sahibi olan Allah’ı bırakıp da başkalarına kulluk eder, başkalarını sığınıp güvenirseniz zâlimlerden olursunuz. Çünkü Allah’tan başkalarına kulluk, Allah’tan başkalarına sığınmak zulümdür. Kalbin, aklın, fikrin, düşüncenin hakkını vermemek zu-lümdür.
Bu bölümü tek başına aç →108. Âyetin Tefsiri
108. “De ki: “Ey insanlar! Rabbinizden size gerçek gelmiştir. Doğru yola giren ancak kendisi için girmiş ve sapıtan da kendi zararına olarak sapıtmıştır. Ben sizin bekçiniz değilim.” Evet ey peygamberim, ve ey peygamber safında yer alanlar, Rabbinizden size hak gelmiştir. Rabbinizden size işte hak bir sûre olan Yunus sûresi gelmiştir, Rabbinizden size hak bir sûre olarak Hûd sûresi, Nuh sûresi ve diğer sûreler gelmiştir. Bunların hepsi haktır. Rabbinizden size hak bir kitap, hak bir kitabın hak âyetler, gelmiştir, hak bir peygamber gelmiştir, hak bir hidâyet, hak bir yol, hak bir hayat programı, hak bir risâlet gelmiştir. Bilesiniz ki sadece Rabbinizden gelen haktır. Onun dışında her şey bâtıldır. Öyleyse artık sizden kim Rabbinizden gelen bu hidâyeti seçerse, kim bu hidâyete tâbi olur, kim Rabbinizden gelen bu hayat programına evet derse o kendinedir. Kendi lehine, kendi hayrına, kendi menfaatinedir. Ama sizden her kimde sapar, sapıtırsa, Rabbin-den gelen hidâyeti bırakır da sapıklığa, dalâlete talip olursa o da kendi aleyhinedir, kendi zararınadır. Hidâyeti tercih eden de dalâleti ve sapıklığı tercih eden de kendisi için tercih etmiştir. Ben size vekil de değilim. Ben sizi zorla Müslüman yapacak da zorla kâfir yapacak da değilim. Benim böyle bir yetkim de, sorumluluğum da yoktur. Al-lah beni hak bir kitapla, hak bir dinle, hak bir peygamber olarak gönder-di. İşte şu anda ben size bu hak dini ulaştırıyor, sizi hakla tanıştırıyor ve bu hak hayat programına dâvet ediyorum. Dileyen benim bu dâvetime evet deyip hak yolunu, dileyen de sapıklık yolunu tercih eder. Evet biz de insanlara bunu diyeceğiz. Kendilerine hakkı götürdüğümüz, kendilerine Allah’tan gelen bu hak kitabı duyurduğumuz insanlara diyeceğiz ki ey insanlar, biz size vekil değiliz. Ne peygamberin ne de bizim sizi zorla, zorbayla hakka ulaştırmamız, Müslüman yapmamız mümkün değildir. Bizim size bu kitabın âyetlerini ulaştırmamızın ötesinde böyle bir yetkimiz de, böyle bir sorumluluğumuz da yoktur. Sizin sorumluluğunuzu da üzerimize alacak değiliz. Diler iman eder, diler küfredersiniz, bu sizin bileceğiniz bir şeydir diyeceğiz.
Bu bölümü tek başına aç →109. Âyetin Tefsiri
109. “Ey Muhammed! Sana vahy edilene uy; Allah hükmünü verene kadar sabret. O, hüküm verenlerin en iyisidir.” Öyleyse ey peygamber, ve ey Müslümanlar, Rabbinizden size vahyedilene uyun. Size Rabbinizden gelen kitaba ve âyetlere uyun. Ve Allah’ın hükmü gelene kadar sabredin, direnin, dayanın. O hüküm verenlerin ve verdiği hükmü uygulayanların en iyisidir. Ey peygamberim, Müslümanca kalabilmek için sabret, diren dayan, tüm direncini, tüm gayretini ortaya koy. Tüm dünya birleşip de seni Allah’tan, Allah’a kulluktan, Allah’ın istediği bir hayatı yaşamaktan alıkoymaya çalışsalar da, tüm dünya sana düşman kesilse de, veya tüm dünya birleşip de sana dost kesilseler de, senin önünde boyun büküp teslimiyet ortaya koysalar da sen yine de Müslüman kalabilmek için dayan, diren ve sabret. Ta ki Allah’ın hükmü gelinceye kadar. Peki Allah’ın hangi hükmü gelinceye kadar? Allah’ın hükmü önceki âyetlerde beyan edildiği gibi Müslümanlara başarı, Müslümanlara kurtuluş, nîmet ve zafer, kâfirlere de hezimet, helâk ve yok oluştur. Allah’ın hükmü peygambere ve mü’minlere öldükleri andan itibaren cennet ve Allah’ın hoşnutluğu, kâfirlere de geberdikleri andan itibaren cehennem ve Allah’ın gazabıdır. Öyleyse ey peygamberim ve ey Müslümanlar dünyada zafer, dünyada başarı, dünyada kurtuluş getirecek Rabbinizin hükmü gelinceye kadar ve Rabbinizin rızasını ve cennetini getirecek Rabbinizin ölüm hükmü gelene kadar cennet yolunda sabredin. Unutmayın ki hüküm verenlerin, hakimlerin ve hükmünü uygulayacak olanların en hayırlısı Allah’tır. Bu sûreyi de burada bitirmiş oluyoruz. Rabbim hepimizi razı olduğu biçimde iman eden ve bu imanıyla hayatını düzenleyen salih kullarından eylesin. Bir sonraki dersimizde Hûd sûresini tanımaya başlayacağız. Sübhanekallahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilahe illâ ente, estağfiruke ve etûbu ileyke. Vel hamdü lillahi Rabbil âlemîn.
Bu bölümü tek başına aç →