Besâiru'l Kur'an
Kehf Sûresi — Besâiru'l Kur'an — Sayfa 2
92–93. Âyetlerin Tefsiri
92,93 “Sonra yine bir yol tuttu. Sonunda, iki dağın arasına varınca, orada nerdeyse hiç laf anlamayan bir millete rastladı.” Sonra bir sebebe daha tutunarak kuzeye ya da güneye doğru gitti. Artık Konya’nın güneyi kuzeyi mi? Araplar, bin konutlar tarafına mı? Aydınlık taraflarına mı? Yoksa Adana Antalya taraflarına mı? Bir yol tutup güneye yahut kuzeye doğru gitti. Nihâyet iki seddin arasına, iki dağın arasına vardığında. Sed; iki şeyin arasına engel olan perde olan şeye sed denir. Dağa da sed denir. Bazıları bunu "süd" okumuşlar bazıları da "sed" okumuşlar. Birisi gözle görülen, ötekisi de gözle görülmeyen engel anlamına gelmektedir. Benim anladığım o ki; burada kastedilen iki dağ değil, iki set, iki engeldir. Çünkü kitabımızda dağ ifadesi var, set ifadesi de var. Bakın Yâsîn sûresinin dokuzunca âyetinde şöyle buyurulur: “Önlerine ve arkalarına set çekmişizdir. Gözlerini perdelediğimizden artık göremezler.” (Yâsîn 9) Evet onların önlerine bir set, arkalarına da bir set çektik, gözlerini de perdeledik ki artık görmüyorlar, görmezler diyor Rabbimiz. Yâni bu tavırlarından ötürü onları kuşatmışız da artık baksalar da gö-remiyorlar. Allah’ın kitabına karşı böyle nötr bir tavır almış insanların bir şey görmeleri ne mümkündür? Allah’a imanın güvencesinde olmayan, kitabın emanı ile bir hayat yaşamaya yanaşmayan bu insanlara bir cezadır bu. Allah’ın vahyi, Allah’ın kitabı kendilerine ulaştırılıp ta onu duyan, onu anlayan insanlar ona teslimiyet göstermeyince el-bette fıtratları bozulmuş insanlar haline geleceklerdir. Artık onların önlerinde önlerini görmelerine engel setler oluşacak, arkalarında geç-miştekilerin başlarına gelenlerden ibret almalarını engelleyecek setler oluşacaktır. Demek öyle bir insan grubu varmış ki bunlar, Allah’ı dinlemeyenler, Allah ne derse desin ben bildiğim gibi yaşarım diyenler var ya, işte onların önlerinde ve arkalarında birer set vardır. Onların gözleri kapalıdır, görmüyorlar, göremiyorlar, görmek istemiyorlar. Ne geçmişlerine bakabiliyorlar, ne kulluk endişesiyle geleceği programlayabiliyorlar. Bakın bu âyette de set kelimesi geçmektedir. Demek ki insanlar setler arasındadırlar, engeller arasındadırlar. İşte burada da set arasına, setler arasına sıkışıp kalmış bir kavim vardır ki, o setler sebebiyle hakka, hidâyete ulaşamıyorlar, ya da o setlerden gelebilecek tehlikelere karşı korunmasız durumdalar. Ezilmişler, kahredilmişler, soykırıma uğratılmışlar, her şeylerini kaybetmişler de neredeyse meramlarını bile anlatmaktan âciz bir konuma düşürülmüşlerdi. Veya harf devrimine maruz kalmışlar, dillerini bile kaybetme durumuna düşürülmüşlerdi. Cesaretleri kalmamıştı konu-şup dertlerini gündeme getirmeye. Evet sonra Allah’ın kendisine tanıdığı bir fırsatı daha kullandı. İmtihan pozisyonunda olduğunu unutmadan bir imkânını daha kulluğa kullanmaya koyuldu. Zülkarney (a.s) Allah’ın verdiği fırsatların nasıl değerlendirileceği konusunda bize yol göstermeye devam ediyor. İşte karşısına bir fırsat daha çıktı ve yürüdü. Hattâ iki set arasına kadar geldi. Oraya vardığı zaman neredeyse söz anlamayan bir toplum buldu. Neredeyse meramlarını bile anlatamayacak mahcubiyet içinde bir kavim buldu orada. Söz anlamayacak, yahut söz anlatamayacak bir toplum. Bizim şehrin, bizim ülkenin doğusunda batısında nice böyle insanlar var değil mi? Hattâ belki bizim evin içindekiler de böyle değil mi? Söz anlamayacak, söz anlatamayacak kadar nice cahil, nice İs-lâm’dan, Allah’tan, kulluktan habersiz insan var değil mi? Meselâ bizim evdekiler, sizin evdekiler, Bakarayı soracaklar ama bilmiyorlar. Âl-i İmrân’ı soracaklar ama ne soracaklarını bile bil-miyorlar. Bu sûrelerin adından bile haberleri yok garibanların. Biz du-yurmadık çünkü onlara bunu. Akşam eve giderken koltuğumuzun al-tında iki âyet iki hadis götürmedik onlara. Dükkanı taşıdık evlerimize. Kendimizin dükkana tezgaha köleliğimiz yetmiyormuş gibi akşam bir de çocuklarımıza onu taşıyarak onları da köle etmenin mücâdelesini verdik. Biz anlatmadığımız için de, biz bildirmediğimiz için de onlar bilmiyorlar. Ne soracaklarını, ne isteyeceklerini bile bilmiyorlar. Evet böyle konuşamayacak kadar âciz bir toplum buldu orada. Ama biraz sonra göreceğiz ki bu söz söylemekten bile âciz insanlar kendilerine hak anlatıldıktan sonra, İslâm’la tanıştıktan sonra bülbül kesilecekler. Sarraflarını bulduktan sonra, ehlini bulduktan sonra hemen kendilerinden beklenen değişimi gösterecek cevheri içlerinde bulunduran kimselerdi bunlar. Zülkarneyn onlarla konuştu. Onların dirilişine sebep olacak İslâm’la tanıştırdı onları. Onlara hakkı duyurdu da; onlar hemen anlar oldular, konuşur oldular. Dostlarını düşmanlarını seçer oldular. Bakın dirildikten sonra ona dediler ki:
Bu bölümü tek başına aç →94. Âyetin Tefsiri
94. “Dediler ki: Zülkarneyn! Doğrusu Ye'cuc ve Me'cüc bu ülke de bozgunculuk yapıyorlar. Bizimle onların arasına bir sed yapman için sana bir vergi verelim mi?” Ey Zülkarneyn! Biz inandık Rabbimize! Biz teslim olduk onun emirlerine. Ama bizim imanlarımızı tehdit eden, bizim Allah’a kulluğumuzu engelleyen Ye’cuc ve Me'cüc isimli iki toplum var. Onlar boz-gunculuk yapıyorlar. Bizimle onların arasında bir set yapman için sa-na bir vergi verelim mi? Bu iş karşılığında sana haraç versek de bizi onlardan kurtarsan dediler. Yâni kendi aralarında mal toplayıp bunu Zülkarneyn’e vermek istediler sed yapsın diye. Evet diyorlar ki; ey Zülkarneyn şu seddin ötesindeki toplum var ya, şu bizim karşımızda yer almış olanlar var ya, gerçekten bu adamlar yeryüzünde bozgunculuk sevdasındadırlar. Bizim hayatımızı, bizim inancımızı, bizim itikadımızı bozuyorlar. İfsât ehlidir bunlar. Ne dersin ey Zülkarneyn, sen onlarla bizim aramızda bir set yapsan da bunun karşılığında biz sana bir haraç ödesek. Biz tüm imkânlarımızı sana sunsak da sen bu bir engel yapsan ki, onlar bunu asla aşaasalar, geçemeseler. Bu insanlar düzen bozuyorlar. Çocuklarımızın eğitimini bozmalarından, ekonomik düzenimizi bozmalarından, kılık kıyafet düzenimizi bozmalarından, bireysel ve toplumsal hayatımızı ifsât etmelerinden, ürünlerimizi fesâda vermelerinden, hukukumuzu felç etmelerinden, her şeyimizi tarumar etmelerinden korkuyoruz. Çünkü onlar kendilerini bize karar mercii olarak lanse ediyorlar. Yasa belirleyici olarak takdim ediyorlar. Egemen biziz diyorlar. Hayatı biz düzenleriz diyorlar. Ne yaparlarsa öylece dinlemek zorunda olduğumuzu kabule zorluyorlar. Onların istediği gibi giyinmemizi soyunmamızı, onların istediği gibi yiyip içmemizi, onların istediği gibi yaşamamızı istiyorlar. Oysa biz, onların dışında bir veli, onlardan başka bir karar mercii is-tiyoruz. Ey Zülkarneyn, ne olur, bize düşen neyse yapalım, paraysa para, malsa mal getirelim de, sen onlarla bizim aramıza bir set yapıver diyorlar. Hocam, ben okumayı bilmem, sen benim yerime biraz okur musun diyenler de mi aynı ki? Hacı efendi, şu parayı alsan da benim geçmişlerime bir Yâsîn okuyuversen de onlarla cehennem arasına bir set çekiversen diyenler de mi aynı? Tıpkı ben yemek yemeyi bilmem, sen bir zahmet yiyiver de ben doyayım demek gibi garip bir şey değil midir bu? Yâni insanlardan kimileri kendi yapacaklarını bir başkalarına yüklemeden yana oluyorlar. Bilmiyor zavallılar ne yapsınlar? Din diye birilerinden yıllarca bunu öğrendiler adamlar. Güzel güzel, kırıp dökmeden anlatsak inşallah anlayacaklar. Hırpalamayalım böyle garibanları. Zaten setlerin arasında, set sahiplerinin arasında sıkışmış kalmış garibanlar, bari bizim yanımızda rahat konuşsunlar. Öyle çok setler, set sahipleri, Ye’cûc’ler var ki. Ekonomik dünyanın Ye’cûc’leri, sosyal hayatın Ye’cûc’leri, siyasal hayatın Ye’cûc’leri, din sınıfının Ye’cûc’leri var. Her bir alandan gelen baskılarla garibanlar ne yapacaklarını şaşırmışlar. Gelin onları biraz dinlemeye sabır gösterelim. Ne yapıyormuş Ye’cûc ve Me’cûc? Yeryüzünde fesât çıkarıyormuş. Peki nedir fesât? Nedir ifsât? Yâni düzen bozmak ne demektir? Düzen ne demektir? Bu konuyu tek cümleyle özetlersek: Allah’ın düzen dediği şey düzendir, düzensizlik dediği de düzensizliktir. Düzen, ya da düzensizlik, fesat, ya da sulh, ifsat, ya da ıslah bunlardan biri mü'minin tavrı, diğeri de kâfir ve münafığın tavrıdır. Veya değişik söyleyelim: Bunlardan biri imanın sonucu, diğeri de küfrün sonucudur. İnancın gereği olan amel amel-i salihtir. İmansızlığın gereği olan amel de amel-i gayri salihtir. Fesat; ıslahtan sonra yapılan şeydir. Yâni fesat bozmadır, dü-zeni bozmak demektir. Allah: Ben arzı ve ondakileri düzenledikten sonra sakın onu bozmayın diyor. Allah, düzenlediği arzda bir vakte kadar bizim oturmamızı istemiş ve onun ıslahı ve fesadından bizi so-rumlu tutmuştur. Cenab-ı Hak da Hz. Adem Aleyhisselâm’dan bu ya-na bu dünyada bir düzen koymuş ve bundan bizi haberdar etmiştir. Kan dökmeyin! Adam öldürmeyin! Zina etmeyin! Küfretmeyin! Mü-nâfıklık etmeyin! Namaz kılın! Oruç tutun! Bana kul olun! Beni dinleyin! Benim emirlerimi yerine getirip, yasaklarımdan sakınarak koyduğum düzeni koruyun, bozmayın buyurmuştur. Evet ifsat, bozmak de-mek; yeryüzünde Allah’ın koyduğu bu düzenini bozmak demektir. Allah’ın isteklerinin dışına çıkmak, Allah’ın istediklerinden farklı yaşa-mak demektir ki bu kâfir ve münâfıkların işidir. Bir de Ye’cuc ve Me’-cuc’un işiymiş. Bu Ye'cuc ve Me'cüc konusun Buhârî ve Müslimde anlatılan bir hadis var. O hadiste anlatılır bunlar Adem’in soyundandırlar. İşte bunların şerlerinden bizi koruyacak bir sed yapman için sana para yardımında bulunalım derler. Onların bu teklifleri karşısında Zülkarneyn der ki:
Bu bölümü tek başına aç →95–96. Âyetlerin Tefsiri
95,96. “Rabbimin bana verdikleri sizinkinden daha iyidir. Bana gücünüzle yardım edin de sizinle onların arasına bir sed yapayım. Bana demir kütleleri getirin" dedi. Bunlar iki dağın arasını doldurunca: "Körükleyin" dedi. Demir kor haline gelince; "Bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim" dedi.” Rabbimin bana verdikleri sizin bana vereceklerinizden daha hayırlıdır. Ben bu yapacağım işi Allah adına yapıyorum. Binaen aleyh sizin paralarınıza ve maddî yardımlarınıza da ihtiyacım yoktur. Allah zaten bunun için beni yeryüzünde hâkim konuma getirdi. Ben sizin bu konuda paranızı pulunuzu istemiyorum, ben yapacağımı kendi gücüm nispetinde yapmakla mükellefim. Yâni Zülkarneyn (a.s) diyor ki; sizin hayatınızı ipotek etmem gerekmiyor bu iş için benim. Haraç vermeniz germiyor bana. Ancak eğer yardım edecekseniz o zaman bizzat sizler de benim bu sorumluluğumu üstlenmek zorundasınız. Sizler de eğer benim dâvâma sahip çıkar, onun sorumluluğunu omuzlamayı kabul ederseniz işte o zaman bana en büyük desteği yapmış olursunuz. Bakıyoruz bu güz bize de aynı şeyleri söylüyorlar. Hocam biz para verelim, sen çalışıver. Biz paralarımızla seni destekleyelim, sen de şu bizi tehdit eden küfrün karşısında duruver. Küfrün karşısına bir sed çekiver. Âyet mi anlatacaksın, hadis mi duyuracaksın, mücâdele mi edeceksin, hapse mi gireceksin? Bunu sen yapıver diyorlar. Bizim programımız bozulmasın. Biz rahat dükkanlarımızda para kazanmaya, rahat plajlarımıza gitmeye, rahat pikniklerimizi yapmaya devam edelim. Bizim huzurumuz kaçmasın, sen git çalış diyorlar. Ben de ay-nen Zülkarneyn efendimin dediğini diyorum bu insanlara. Ben para pul istemiyorum. Eğer bana yardım etmek istiyorsanız benim sorumluluğumu siz de omuzlarsanız, benim derdimi siz de dert bilirseniz o zaman haydi buyurun Allah kullarına din anlatmaya ve uygulamaya. Evet Zülkarneyn onlara dedi ki benim yardıma ihtiyacım yoktur. Ben sizden bu konuda haraç da istemiyorum. Ancak iş gücünüzle bana yardım ederseniz, benim dâvâmı siz de omuzlarsanız sizinle onlar arasına bir sed yaparım. Ne hoş bir ifade değil mi? Şu anda yeryüzündeki egemen güçlerin ellerine böyle bir fırsat geçtiği zaman neler yapacaklarını bir düşünün. Meselâ dün körfezde birilerini kurtarma amacıyla geldiklerini iddia edenlerin ne yaptıklarını gördünüz. Güya yardım ettik dedikleri ülkelerin tüm servetlerinin yüzde ellisine el koyup geçip gittiler. Ömürlerinin sonuna kadar bellerini doğrultamayacak hale koyup gittiler o zavallıları. Yüzde ellisini kendileri aldılar yüz de yirmisini de o bölgede kendilerine yardım eden dostlarına ve kendilerine itaat eden yöneticilere dağıttılar. Tam bir soygun, tam bir sömürü ve zulüm sergilediler. Evvelki gün Amerika’ya giden Hıristiyanların oradaki yerli kızıl derililere yaptıkları da bunun aynısıydı. Dün Avrupalıların Afrika’dan milyonlarca insanı katlederek köleleştirmeleri de aynı senâryoydu. Evet zalimlerin ellerine imkân geçti mi böyle yaparlar. Onların dertleri sömürmek ve kan emmektir başka onlardan beklenen bir şey yoktur. Ama elhamdülillah ki bu zalim egemen güçler yavaş yavaş güçlerini kaybetmeye başladılar. Dünyanın her bir yanındaki bu savaşlar da bundandır zaten. Müs’taz’aflar yavaş yavaş ayağa kalkıp silahlanmaya başladılar elhamdülillah. Müslümanlar son zamanlarda böyle bir diriliş sürecine girmeselerdi savaşa da gerek kalmadan durumu idare ediyorlardı ama şimdi durum değişince savaş kaçınılmaz hale gelmeye başladı. Evet diyor ki Zülkarneyn benim sizin paranıza pulunuza ihtiyacım yok, Rabbimin bana verdikleri sizin vereceklerinizden daha hayırlıdır. Ben bu yapacağımı Rabbim için yapıyorum, Rabbimin rızasını kazanma adına yapıyorum. Eğer bu yeryüzüne müslümanlar hâkim olsaydı bu insanlık bunun çok örneklerini görecekti ama heyhat ki şu anda dünya siyasetinde gayri müslimler olduğu için bunu görmek mümkün değildir. Ve hemen Zülkarneyn işe koyuldu. Bana demir kütleleri getirin dedi. İki dağın arasını demir kütleleriyle doldurunca da körükleri çalıştırın dedi. Körükle demir kor haline gelince de bana erimiş bakır getirin ki onu bu demir kütlelerinin üzerine dökeyim dedi.
Bu bölümü tek başına aç →97. Âyetin Tefsiri
97. “Artık Ye'cuc ve Me'cüc onu ne aşabildiler ve ne de delip geçebildiler.” Öyle bir sed yapıyor ki Ye'cuc ve Me'cüc’e karşı herkesi âciz bırakacak bir seddi bu. Demir kütleleri var onları eritiyor sonra da daha sağlam olsun diye bugünün tekniğini bile şaşırtacak biçimde onun üzerine erimiş bakır döküyor. Kütleleri demir, harcı da bakır eriiği bir sed. Artık bu Ye'cuc ve Me'cüc onu ne aşabildiler ne de ondan bir delik delebildiler. Artık orada düzen bozanlar düzen bozmaya imkân bulamıyorlardı. Uğraşacaklar, didinecekler ama artık Zülkarneyn (a.s)’ın seddini aşmaya imkân bulamayacaklardı. Yâni artık bu insan-ların düzenini bozamayacaklardı. Peki siz de sizin dininizi, sizin düzeninizi bozmaya yeltenenlere karşı peygamberinizin yanına gitseniz ve böyle bir teklifte bulunsanız olmaz mı? Ey Allah’ın Resûlü, şu bizim hayatımızı ifsât edenlere karşı bir set yapıversen de bu adamlar bizim düzenimizi bozmasınlar deseniz, peygamber efendimiz de demirle mi, bakırla mı, yoksa Kur’-an’la mı, sünnetle mi, âyetle mi, hadisle mi, sizi müslümanlığınızın gereği bir hayata çağırmakla mı, yoksa sizin düşmanlarınızı size tanıtarak mı? Bir set yapsa nasıl olur? Siz gidip Buhâri’ye, Müslim’e müracaat etseniz güzel olmaz mı? Peygamberinizin düzenlediği bir ekonomik anlayışla birilerinin ürünlerinin önüne bir set çekiverseniz, istemiyorum bundan böyle kola içmeyi deyiverseniz onun işini bitirmiş olmaz mısınız? İstemiyorum bu şeytan vahiylerini dinlemeyi, deyip Rabbinizin kitabını dinlemeye yöneliverseniz o düşmanın işini bitirmiş olmaz mısınız? İstemiyorum dinimi dinamitleyen bu gazeteleri okumayı. İstemiyorum bu medya Ye’cûc’lerinden bilgilenmeyi. İstemi-yorum bu moda tanrılarının, bu moda Ye’cûc’lerinin istedikleri kıyafetleri giymeyi diyerek onlarla kendi arana bir set çekiversen işlerini bi-tirmiş olmaz mısın o düşmanların? Ne onu aşabilecekler, ne de delmeye güç yetirebilecekler. Peki nedir bu set? Nasıl bir şeydir bu set? Öncekilere akıl erdirdik de bir tek bu kalmışsa, ne’liği üzerinde söz edelim. Sûrenin önceki bölümleri bize demedi mi, bırakın akıl erdirmeyi de teslim olun diye? Peki acaba bu set nerededir? Bu set; düzen bozanlarla, düzenleri bozulanların arasındadır. Kur’an bize böyle anlatıyor, başkasına ne gerek var? Nerede olduğu denmiyor bakın. Anlıyoruz ki fiziksel olarak böyle bir set var, ama ben onun nerede olduğunu bilmiyorum. Tıpkı Musa Hızır kıssasının nerede geçtiğini, mağara ashabının nerede yaşadığını bilmediğim gibi. Öyleyse bu set, bizim kafa düzenimizi, aile düzenimizi, hukuk düzenimizi, ekonomik düzenimizi, hayat düzenimizi bozanlarla bizim aramızda olan bir settir. Ve biz böyle düzen bozucular karşısında, müfsitler karşısında mutlaka peygambere koşmak, peygambere mü-racaat etmek zorundayız. Peygamber rehberliğinde bir çare bulmak ve uygulamak zorundayız. Zülkarneyn’e dedi ki:
Bu bölümü tek başına aç →98. Âyetin Tefsiri
98. “Zülkarneyn: "İşte bu, Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin tayin ettiği zaman gelince onu yerle bir eder; Rabbimin verdiği söz gerçektir" dedi.” İşte bu benden değil Rabbimdendir. Bu Rabbimin rahmetidir. Müslüman yaptığı her işin sonunda, başardığı her eserin sonunda bunu demelidir. İşte bu Rabbimin yardımı ve rahmetiyle olmuştur. Bunu ben yaptım! Bunu ben becerdim! Bu benim ürünüm dememeli, böyle demelidir. Bu Rabbimin rahmetidir ve de bu sonsuza kadar da sürecek değildir. Bu Allah’ın dilediği zamânâ kadar sağlam kalacak Rabbimin vaadi geldiği zaman param parça olacaktır. Rabbimin vaadi geldiği zaman ifadesinin iki anlamı vardır. Birincisi bu duvarın bu yapının miadı dolduğu zaman demektir. İkinci bir mânâsı da kıyâmet geldiği zaman demektir. Kıyâmet geldiği zaman her şeyin yok edileceği gibi bu da yok edilecektir diyor. Bunu kıyâmet alâmetlerinden sayanlar olmuş. Öyle bir zaman gelecek ki tıpkı barajların sedlerinin yıkılıp da muhteşem suların akması gibi bu sed de yıkılacak ve bu Ye'cuc ve Me'cüc yeryüzüne da-ğılacaktır deniyor. Ama bu inşallah bizi üzmeyecek zaten kıyâmetle birlikte yeryüzünde bizim hayatımız da bitecektir. Bu hususu da Rab-bimiz kıssanın son bölümünde şöyle anlatır:
Bu bölümü tek başına aç →99. Âyetin Tefsiri
99. “Biz o gün onları bırakırız, dalgalar halinde birbirlerine girerler. Sur'a üflenince hepsini bir araya toplarız.” Evet Kehf sûresinde anlatılan son kıssa da burada son buluyor. Rabbimiz ehl-i kitap bilginlerinin Resûl-i Ekreme sormaları öğütledikleri Zülkarneyn kıssasını da yine öteki kıssalar gibi hem ehl-i kitaba, hem de Mekkeli müşriklere bir cevap olarak anlatıverdi. Yâni ey ehl-i kitap ve ey müşrikler! Sizin şöhretini duyduğunuz ve Peygamberime sorduğunuz bu Zülkarneyn sizler gibi sadece dünyalık peşinde koşan, dünyayı kıble edinmiş, kendini üstün gören, insanları ezmek ve sömürmek peşinde olan bir fatih değildi. Aksine o şu anda sizin karşınızda duran Allah elçisi ve ona iman eden sahabesi gibi tüm gücünü ve varlığını Allah’tan bilen ve hayatını Allah adına yaşayan bir muvahhid idi. O sizin gibi elindekilerin kulu kölesi olan, elindekilere güvenerek Rabbini unutan birisi değildi buyurarak hem onun yolunun yolcularına bir destek hem de düşmanlarına karşı bir tehdit unsuru oluşturmak üzere kıssayı böylece ortaya koyuverdi Rabbimiz. Evet bu kıssa ile anladık ki bizler de esbap âlemi çerçevesinde yâni sebeplere sarılarak, sebeplerini işleyerek Allah’ın dinini yeryüzü insanlığına anlatmakla ve bu dini yaşamak ve yaşatmakla mükellefiz. Çünkü Rabbimiz yeryüzünde böyle bir yasa koymuştur. Allah’ın yasalarına göre hareket etmekle mükellefiz. Bu sebeplerin ötesinde harikulade bir şeyler beklemek zorunda değiliz. Biz beklemek zorunda değiliz ama dilerse Rabbimiz harikulade bir kısım olaylarla bize yardımda bulunabilir. Bu başkadır ancak bizlerin mükellefiyeti esbap âlemi yasasına göredir. Biz müslümanlar Allah’ın dinini yaşayıp hâkim kılabilmek için Allah’ın bize verdiği gücümüzü, kuvvetimizi, imkânlarımızı ortaya koyarak çalışıp çabalamak zorundayız. Zülkarney-n’in de tüm sebepleri kullandığını gördük. Kendisini gayelerine ulaştıracak tüm esbaba tutunduğunu anladık. Öyleyse bizler de sebepleri ihmal etmemek zorundayız. Yâni evlenmeden çocuk talebinde bulunmamalıyız. Her türlü hazırlıkları yapıp silahı elimize almadan zaferi beklemeden yana olmamalıyız. Malımızı ve canımızı ortaya koymadan galibiyeti beklememeliyiz. Şe-hadeti göze almadan cenneti ummamalıyız. Allah bize bunları anlatıyor. Bakın bundan sonra, sûrenin sonunlarına doğru bir değerlendirme geliyor. Acaba bizler bu kıssalarda neler anlamalıydık? Bizler kul olarak bu kıssalarda cennet ve cehennemi anlamalıydık. Zaten bu kitap bunun için vardı. Bana Rabbimi tanıtmak, bana beni tanıtmak için geliyordu bu kitap. Bana hayatı öğretmek için vardı bu kitap benim dünyamda. Yaşadığım hayat bana ne kazandıracak? Sonunda ne kazanacağım, ne kaybedeceğim? İşte Kur’an’ın varlık sebebi buydu. Beni cennet ve cehennemle uyarsın diye gelmişti bu kitap. Bir gün gelecek, kıyamet kopacak ve insanlar Rablerinin huzurunda toplanacak. İşte o gün;
Bu bölümü tek başına aç →100–101. Âyetlerin Tefsiri
100,101. “Gözleri bizim öğüdümüze karşı kapalı olan ve öfkelerinden onu dinlemeye tahammül edemeyen kâfirlere o gün cehennemi öyle bir gösteririz ki!” Evet kâfirlerin bunları dinlemeye bile tahammülleri yoktur. Bunları gündeme getirmeyin de ne yaparsanız yapın diyorlardı. Kur’-an okumayın da ne okursanız okuyun. Çünkü Kur’an okununca, Allah’ın bu tür âyetleri gündeme geldikçe huzurları kaçıyordu. Çünkü gidecekleri yer gündeme geliyordu. Çünkü Kur’an okununca bana göre sana göre diyemeyeceklerdi. Çünkü Kur’an okununca istedikleri gibi yaşama imkânları kalmayacak yedikleri nanelere devam edemeyeceklerdi. Çünkü Kur’an gündeme gelince, Allah’ın sistemi gündeme gelince bunun karşısında duracak güçleri yoktu. Toplumda Allah ve peygamberi konuşulmaya başlandı mı kendilerinin sözleri bitecekti. Kendi sistemleri çöpe atılacaktı. Bunu çok iyi bildikleri için kâfirlerin Kur’an’ın gündeme gelmesine asla tahammülleri yoktur. Onun için sürekli gündem değiştiriyorlar. İnsanların gündemlerini değiştiriyorlar. Bakın adamların programlarının gündemlerine. Hiç Allah var mı? Din var mı? Kitap var mı? Peygamber, âhiret, hesap, kitap, diriliş, cennet, cehennem var mı? Zikre gözleri kapalı olanlar, Kur’an’a gözleri kapalı olanlar, Allah’ın tek Rab ve İlâh oluşuna kalpleri kapalı olanlar var ya işte cehenneme arz olunacak olanlar onlardır. Dinlemiyorlardı onlar, dinlemeye güçleri yetmiyordu. Kur’an’ı dinlemeye eyvallah etmiyorlardı. Kulaklarını tıkıyorlar, elbiselerine bürünüyorlar, çevreleriyle bürünüyorlar, Kur’an’ı duymamak için parmaklarıyla kulaklarını tıkamaya ça-lışıyorlardı. Kendileri duymaya, dinlemeye tahammül edemedikleri gibi, başkalarının dinlemesini de engellemeye çalışıyorlardı. Allah’ın zikrinden perdelenmeye çalışıyorlar, gözlerine perde çekmeye çalışıyorlardı. Halbuki Allah tüm âlemler için zikir, program, gündem olarak göndermişti. İnsan zaman ve mekânın kesiştiği noktada Allah’ı, Allah’ın istediklerini bu kitapla hatırlayacaktı. Ben burada, bu zaman ve mekânda Allah’a karşı ne yapmalıyım? Allah benden ne ister? Sorusunun cevabını bu kitapla öğrenecekti. Ama kâfirler bu kitaptan perdeli oldular. Allah’ı da, Allah’ın kendilerinden istediği programı da bi-lemediler. Çünkü o kadar yoğundular ki, o kadar müstağniydiler ki o-nu dinlemeye zaman bulamadılar. Evet o gün cehennem insanlara, ona sa’y edenlere, onu hak edenlere arz olunur. Sanki denir ki onlara; hayrola neydi sizin derdiniz? Bunu mu istiyordunuz? Bundan mı kaçıyordunuz? Neydi sizin dünyadaki derdiniz? Neydi hedefiniz? Buyurun, işte kendisine koşup durduğunuz cehennem. Veya işte kaçıp durduğunuz ateş denilecek. Kitabımızın başka sûrelerinden de öğreniyoruz ki cennet de cehennem de insanlara yaklaştırılacak o gün. Böylece kâfirler iki kere kahrolsunlar, mü’minler de iki kere sevinsinler diye.
Bu bölümü tek başına aç →102. Âyetin Tefsiri
102. “İnkar edenler, Beni bırakıp da kullarımı dost edinmelerini yeterli mi sandılar? Doğrusu biz cehennemi inkarcılara konak olarak hazırladık.” Evet inkar edenler tüm bu uyarılarımıza rağmen, tüm bu âyetlerimize rağmen hâlâ Allah’ın velâyeti altına girmeyi kabul etmeyerek kullarımızın velâyetini mi kabul etmek istiyorlar. velî olarak, hayatlarına kulluk maddesi alıcı olarak hayatlarında hayat programı belirleyici ve kanun koyucu olarak beni kabul etmiyorlar da bu kâfirler yerde benden başka veliler mi arıyorlar? Sûrenin başında anlatıldığı gibi bana kulluğu bırakıp da benim kullarımdan birilerine kulluk etmeye mi çalışıyorlar? Kullarımdan Îsâ’ya, Üzeyir’e ve meleklere ibadet etmek mi istiyorlar? Ya da benim kendilerine gönderdiğim kitabımın ve peygamberimin kendilerine gösterdiği hayatı yaşamaya yanaşmayarak şeytanın velâyetini mi kabullenmek istiyorlar? Şeytanın ya da kendileri gibi âciz varlıkların velâyetleri altına girerek onların hayat programlarını mı uygulamak istiyorlar? Bizim arzularımızı gerçekleştirmeyi bırakıp onların emir ve yasaklarına mı uymak istiyorlar? Biz böyle bizim kitabımızdan, bizim peygamberimizden ve bizim hayat programımızdan habersizce yaşayarak başkalarının hayat programlarının peşine takılan kâfirler için cehennemi bir konak olarak hazırladık. Onların varacakları barınacakları sığınacakları yer orasıdır. Kâfirler öyle mi hesap ediyorlar? Öyle mi zannediyorlar? Zanlarını temel kabul edip hesaplarını buna göre mi yapıyorlar? Ama bil-sinler ki onların hesapları sadece zanna dayalıdır ve sonunda boşa çıkacaktır. Demek Rab olarak, İlâh olarak, velî olarak beni bırakacaklar da kendilerine başkalarını bulacaklar. Benim dışımda hayatlarına karar mercileri bulacaklar öyle mi? Bana sormadan hayatlarına program yapacaklar öyle mi? Şu benim berimde tâgutları velî biliyorlar öyle mi? Sosyal hayatlarıyla ilgili, ekonomik programlarıyla ilgili, kılık kıyafetleriyle ilgili, hukukları eğitimleriyle ilgili yapılanmalarında beni bırakacaklar da başkalarına gidecekler öyle mi? Beni dinlemeyecekler de başkalarını dinleyecekler öyle mi? Hangi insan hayatı Allah’tan daha iyi bilir? Evet şu kâfirler, benim Rab ve İlâh oluşum gerçeğini gündem-den kaldırmaya çalışanlar, kendilerinin sadece bana kul köle olmaları gerçeğini örtüp, örtbas edenler, benim zikrimi, kitabımı göz ardı edenler, işlevini bitirip, defterini dürenler ne zannediyorlar? Nasıl bir hesabın içine giriyorlar? Beni bırakacaklar velî olarak, benim dışımda kendilerine velî bulacaklar öyle mi? Beni bırakacaklar Rab olarak, benim dışımda kendilerine hayat programı yapacak rabler bulacaklar öyle mi? Eğer küfürlerinde ısrar ederlerse, hayat programlarını benim dışımda başkalarından almaya devam ederlerse, iyi bilsinler ki; ben cehennemi onlara nüzula eyledim. Cehennem onları bekliyor. Kendi-leri bilir.
Bu bölümü tek başına aç →103–104. Âyetlerin Tefsiri
103,104 “Ey Muhammed! "Size, amelce en çok kayıpta bulunanları haber vereyim mi?" de. Dünya hayatında, çalışmaları boşa gitmiştir, oysa onlar, güzel iş yaptıklarını sanıyorlardı.” Dünya hayatında amelleri boşa giden ve insanların en zararda olanlarını size haber vereyim mi? Onların dünya hayatında tüm sa’y leri, tüm mesaileri, tüm yaptıkları ve kazandıkları boşa gitmiştir. Ya da onlar tüm çabalarını, tüm plan ve programlarını dünya adına harcamış kimselerdir. Yâni bunlar dünyayı kıble dinmiş, tüm plan ve programlarını dünyayı kazanmak adına yapmışlar, dünyalık elde etmek üzere, dünyada zengin ve başarılı olmak üzere yapmış insanlardır. Tüm yatırımlarını dünyada kalıcı ve âhirete intikal etmeyici şeylere yapmışlar. Dünyada zengin olmak ve dünyada başarmak onların tek amacıydı. Âhiret adına bir endişeleri yoktu onların. Bu yüzden hayat-larında Allah’ı diskalifiye etmişler, peygamberi unutmuşlar kitabı yok farz etmişler hesabi yok farz etmişler. Hesabı yok farz edince de kendilerini her türlü sorumluluktan zade saymışlar ve tıpkı hayvanlar gibi, ipini koparmış danalar gibi sorumsuzca bir hayat yaşamışlar. Bunu yaparken de çok iyi bir şey yaptıklarını zannetmişler. Böylece hayatlarını mahvetmişler. Tüm yaptıkları boşa gitmiş, ken-dilerini de kendilerine verilen imkânlarını da boşa harcamışlar. Çünkü yaptıkları ve kazandıklarının tamamı dünyada kalmıştır. Zaten bu tür insanlar sermayelerini bile kaybetmiş insanlardır. Sermayeyi kaybeden birinin kar etmesi de düşünülemez.
Bu bölümü tek başına aç →105. Âyetin Tefsiri
105. “Bunlar, Rablerinin âyetlerini ve O'na kavuşmayı inkar edenlerdir. Bu yüzden işleri boşa gitmiştir. Kıyâmet günü Biz onlara değer vermeyeceğiz.” İşte bunlar Rablerinin âyetlerini ve ona kavuşmayı inkar eden kimselerdir. Allah’ın kendilerine yol göstermek üzere gönderdiği kitabının âyetlerini inkar etmişler. Allah’ın âyetlerini örtmüşler, âyetleri gündemlerinden düşürmüşler, âyetlerden habersiz bir hayat yaşamışlar. Ve de ona kavuşacakları günü hesaplarına katmadan yaşamış-lar. Yaşadıkları bu hayatın sonunda kendilerinden hesap sorulma-yacak zannederek yaşamışlar. Onun için tüm amelleri boşa gitmiştir. Rabbimiz buyurur ki biz onlar için kıyâmet günü her hangi bir tartı da tutmayacağız. Onların amelleri asla değerlendirmeye tabi tutulmaya-caklardır. Amellerinin hiç bir değeri olmayacaktır yâni. Ne yaparlarsa yapsınlar, isterse büyük, büyük ameller işlesinler, fabrikalar, yollar, köprüler kursunlar, açları doyurup çıplakları giydirsinler değil mi ki tüm bu amellerinin yaptırıcısı Allah değil, hepsi boştur bunların.
Bu bölümü tek başına aç →106. Âyetin Tefsiri
106. “İşte onların cezası; inkarlarına, peygamberlerimi ve âyetlerimi alaya almalarına karşılık olarak, cehennemdir.” Evet Allah’ı inkâr eden hayatında Allah’ı hesaba katmadan yaşayan, Allah’ın elçilerini ve Allah’ın âyetlerini alaya alan insanların cezası cehennemdir. Çünkü yeryüzünde bundan daha büyük bir suç olamaz.
Bu bölümü tek başına aç →107–108. Âyetlerin Tefsiri
107,108. “Ama inanıp yararlı iş işleyenlerin ko-nakları Firdevs cennetleridir. Orada temelli kalırlar, başka bir yere gitmek istemezler.” Kâfirler yaşadıkları hayatın karşılığı olarak cehennem azabını boylarken iman edip imanlarını yeryüzünde yaşama savaşı veren mü'minler de Firdevs cennetlerindedirler. Onlarda orada temelli ka-lacaklar ve başka hiçbir yere gitme arzusu duymayacaklardır. Yâni bu mü'minlerin aynı yerde aynı nimetler ve aynı hayat içinde kalmaları kesinlikle onlara bir bıkkınlık vermeyecek ve onlar orada ebedîyen nimet içinde yaşayıp gideceklerdir.
Bu bölümü tek başına aç →109. Âyetin Tefsiri
109. “De ki: "Rabbimin sözlerini yazmak için denizler mürekkep olsa ve bir o kadarını da katsak, Rabbi-min sözleri tükenmeden denizler tükenirdi. " Rabbimin sözleri, Rabbimin kelimeleri, Rabbimin ilmi ve hikmeti sonsuzdur, sınırsızdır. Denizlerse sınırlıdır. Sınırlı olan tükenmeye mahkum olan bir şeye yine onun gibi sınırlı ve tükenmeye mahkum olan bir şey eklense de yine sınırsız olanın yanında tükenmeye mahkumdur. İşte Allah’ın kelimeleri, Allah’ın âyetleri, Allah’ın bilgisi ve hikmeti böyledir. Peki durum böyle olunca bu insanlar nasıl oluyor da Allah’ın hikmet dolu bu kitabından yüz çeviriyorlar? Nasıl oluyor da bu insanlar Allah’ın velâyeti altına Allah’ın dini altına girmiyorlar da kendileri gibi âciz varlıkların velâyetleri altına girmeye çalışıyorlar? Nasıl oluyor da hikmeti ve bilgisi sonsuz olan Allah’ın göndermiş olduğu bu insanların bilmesi mümkün olmayan gaybî kıssaları ve baştan sona kulluğu anlatan kitabından gafil olabiliyorlar? Gerçekten bunu anlamak mümkün değildir. Yâni insanlar nasıl oluyor da bu kitaba karşı kayıtsız kalabiliyorlar? Nasıl oluyor da bu kitaptan habersiz bir hayat yaşayabiliyorlar? Ama onlar ne yaparlarsa yapsınlar, nasıl yaşarlarsa yaşasınlar sen onlara şunu söyle peygamberim:
Bu bölümü tek başına aç →110. Âyetin Tefsiri
110. “De ki: "Ben de ancak sizin gibi bir insanım; ancak bana İlâhınızın tek bir İlâh olduğu vahy olunuyor. Rabbine kavuşmayı uman kimse yararlı iş işlesin ve Rab-ine kullukta hiç ortak koşmasın. " Bende sizin gibi âciz bir beşerim. Allah’ın bu sonsuz ilmini ve hikmetini benim de kuşatıp kavramam mümkün değildir. Kardeşim Mûsâ’nın da kavrayamadığı gibi Rabbimin hikmetini benim de kavra-mam mümkün değildir. Ben size asla böyle bir iddiada bulunmuyo-rum. Ben bunları size kendimden değil Rabbimden okuyorum. Bak bunları siz bana sorunca Rabbim vahyini kesiverdi de benimde yapacağım bir şey kalmadı. Ben de sizin gibi bir insanım. Ancak benim sizden bir farkım var o da Rabbim bana vahy ediyor. Rabbim kendi bilgisinden bana bilgi ulaştırıyor. Rabbim sizin hayatınıza karışma ko-nusunda beni sözcü seçti ve size söyleyeceklerini benimle söylüyor. O halde beni dinleyin. Bana tabi olun ki hepimizin, sizin de benim de İlahımız tek bir İlahtır. Hepimizin kendisini dinleyeceğimiz, hepimizin boyunlarındaki kulluk ipinin ucu elinde olan İlahımız Rab-bimiz tek İlahtır, tek Rab’tır. Ben nasıl Ona kulluk ediyor ve sadece Onun çektiği yere gidiyorsan sizler de yalnız Onu dinlemek ve sade-ce Onu razı etmek zorundasınız. Artık bundan böyle kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, kim bu hayatının sonunda onunla karşı karşıya gelerek ona hayatının hesabını vereceğine inanıyorsa, kim Rabbiyle güzel bir karşılaşmayı ümit ediyorsa, onunla karşılaştığı zaman Rabbinin kendisinden razı olmasını istiyorsa, Allah’ın rızasını, rahmetini ve cennetini istiyorsa ona lâ-yık ameller işlemeye baksın. Ve de en önemlisi yaptığı amellere hiç kimseyi de Ona ortak koşmasın. Yaptıklarını sadece Allah dedi diye ve Allah hatırı için yapsın. O zaman Rabbi kendisinden razı, kendisi de Rabbinden ve Onun kendisine bahşettiği cennetinden razı, çok hoş bir hayatı elde etme imkânını elde etmiş olacaktır inşallah.
Bu bölümü tek başına aç →