Besâiru'l Kur'an

Âl-i İmrân Sûresi — Besâiru'l Kur'an — Sayfa 3

178. Âyetin Tefsiri

İnkâr edenler, küfredenler ve Allah’a karşı, Allah’ın elçilerine ve müslümanlara karşı savaş açanlar zannetmesinler ki kendilerine verdiğimiz dünya hayatı, dünya fırsatları, dünya mal mülk ve saltanatları kendileri için hayırlıdır. Bütün bu verdiklerimizin kendileri hakkında hayırlı olduğunu zannetmesinler. Hayır hayır bizim bu dünyada kendilerine vermiş olduğumuz bu fırsatlar, bu imkânlar onları aldatmasın. Bunlar asla kendileri için hayırlı değildir. Şu anda bizim verdiğimiz imkânlarla bu dünyada yaşıyorlar, bu fırsatlarla dünyaya hükmediyorlar, bunlarla Allah’a ve peygambere küfrediyorlar, bunlarla müslümanlara hakaret ediyorlar, bunlarla Allah dostlarını, garibanları eziyorlar, müslümanlara işkence ve zulümlerde bulunuyorlar. Dünyada şu anda güç kuvvet sahibi olmaları asla onlar için hayırlı değildir.

Peki nasıl olacak bu iş? Nasıl anlayacağız bunu? Adamlar tüm dünyada güç kuvvet sahibi olsunlar, tüm dünyayı egemenlikleri altına alsınlar, dünyada müslümanlara verilmeyen mallar, mülkler, saltanatlar onlara verilsin ve de bu durum onlar için hayırlı olmasın. Bakın Allah diyor ki:

Biz onlara mühlet veririz, fırsat tanırız ki günahları artsın, veballeri çoğalsın da cehennemdeki azapları artsın diye. Çünkü yaşadıkları bu kısa dünya hayatının sonunda onlara hazırlanmış alçaltıcı, kahredici bir azap vardır.

Rabbimiz buyuruyor ki biz şimdilik dünyada onlara fırsatlar veriyoruz, imkânlar tanıyoruz, ama unutmasınlar ki onların ipleri bizim elimizdedir. Yakında göreceksin ben benim davama düşman olan, benim sistemime karşı savaş açan o kâfirleri bilemeyecekleri, anlaya-mayacakları yönlerden, hesap edemeyecekleri bir biçimde yavaş yavaş azaba, ikaba, cezaya yaklaştırmaktayım. Şu anda onlar bu kuş beyinleriyle peygamberi, müslümanları yalnız ve korumasız zannederek onlara saldırılarda bulunuyorlar. Halbuki onların safında benim olduğumu unutuyorlar. Onlar benimle savaştıklarının farkında değiller. Halbuki onların ipleri benim elimdedir ve ben onların iplerini uzatıyorum. Onlara mühlet veriyorum. Arzu ve istekleriyle onları baş başa bırakıyorum. Dünya istediklerinin tamamını onlara veriyorum da bu yüz-den başarılı olduklarını, doğru yolda olduklarını zannediyorlar ve aldanıyorlar. Aslında ben onları imhal ediyorum. Onlara zaman ve fırsat veren benim.

Ama bilesin ki ey peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcuları, ben imhal ederim, zaman veririm, fırsat veririm ama asla ihmâl etmem. Çünkü benim fendim sağlamdır. Benim tuzağım, benim planım, benim tedbirim pek yamandır. Ben tuzak kurdum mu, ben tedbir aldım mı, ben yakaladım mı onu kimse bozamaz, kimse ondan kaçıp kurtulamaz.

İşte Allah Mekke’de fırsat tanıdı onlara. Muhammed (a.s) kar-şısında Mekke kâfirlerine fırsat tanıdı Rabbimiz. Uhut’ta fırsat verdi. Mûsâ (a.s) karşısında Mısırda Firavun oğullarına yıllar yılı fırsat tanıdı belki adam olurlar diye. Nuh (a.s) karşısında 950 yıl fırsat tanıdı kâfirlere belki müslüman olurlar diye. Allah’ın kutlu elçileri karşısında her bir dönem kâfirleri günler, geceler, aylar, yıllar yaşayıp saltanat sürdüler. Allah dokunmadı onlara. Hemen helâk edivermedi. Ama sonuç ne oldu? Ne oldular? Ne yaptı Allah onlara? Nereye gittiler? Hani neredeler şimdi? Hepsi de geberip Rablerinin huzuruna gitmediler mi? Şimdi kendilerini alçaltacak acıklı bir azabın içinde bağrışmıyorlar mı?

Peki onların öldürdükleri, onların işkence ettikleri, zulmettikleri müslümanlar ne oldular? Onlar nereye gittiler? Onlar da uğrunda şe-hâdeti yudumladıkları Rablerinin cennetine gitmediler mi? Peki sonuçta kim kazançlı çıktı? Kimin hayatı kendisi için hayırlı olmuş? Kim kazanmış, kim kaybetmiş? Acaba bu kâfirlere verilen imkânlar, fırsatlar, galibiyetler onları Allah’ın azabından kurtarabilmiş mi? O zaman kesinlikle bilsinler ki bu imkânlar, bu fırsatlar kendileri için hayırlı değildir.

Bu bölümü tek başına aç →

179. Âyetin Tefsiri

Allah mü’minleri içinde bulundukları durumda bırakacak değildir. Tâ ki habis olanı, pis olanı tayyip olandan, temiz olandan ayıracaktır.

Allah müslümanları oldukları konumda bırakmayacak, sağlam ve samimi olanlarını, kalpten inanmadıkları halde dilden iman iddiasında bulunan, müslüman olmadıkları halde iman gösterisinde bulunan münafıklardan ayıracaktır. Onları böyle karmakarışık bir yapıdan kurtaracaktır. Murdarı temizden ayıklayacaktır. Halis mü’minleri bu tür Allah için zor göze alınabilecek savaş ortamlarıyla öyle olmayanlardan ayıracaktır.

Yâni böyle hep galibiyet, hep zafer, hep üstte olmak müslü-manlar arasında kalbi yamuk olanların, kalbi hasta olanların sürekli gizli kalacağı, açığa çıkmayacağı bir ortamdır. İşler yolunda gittiği sürece, birtakım sıkıntılar söz konusu olmadığı sürece yamuklar, münafıklar belli olmaz. Ama Allah müslümanlar için hep galibiyet değil de bazen de mağlubiyet ortamları yaratır, yenilgiler nasip eder. Bazen yenilirler kâfirler karşısında. Bazen öyle dönemler olur ki müslüman-lar her şeylerini kaybedecek bir duruma gelebilirler. Kâfirlerin, şeytanların ayakları altında ezilip sürünecek bir ortamı yaşayabilirler. Tıpkı Firavun oğullarının egemenliği altında ırzlarını, namuslarını, dinlerini, imanlarını, mallarını, mülklerini kaybeden, köle durumuna düşürülen İsrâil oğullarının düştüğü duruma düşebilirler.

Veya Bedir gibi bir galibiyetle tokalaştıktan sonra Uhud gibi bir mağlubiyeti soluklayabilirler. İşte bu gibi hezimet durumları müslü-manların arasındaki iyilerle kötülerin, pislerle temizlerin, sağlam inananlarla cıvıkların ayırt edilmelerini sağlar.

İşte şu anda küfür dünyası karşısında yaşadığımız yüz yıllık bir yenilgi karşısında, ben de müslümanım diyen nicelerinin küfre ve kâfirlere meyledip imanlarından vazgeçtiklerini görüyoruz.

Elbette Allah size gaybını bildirecek değildir; fakat Allah peygamberlerinden dilediğini seçip, ona gaybı bildirir. Artık Allah’a ve peygamberlerine inanın. Eğer inanır ve sakınırsanız size büyük ecir vardır.

Gaybın anahtarları sadece Allah’ın elindedir, onu kimseye ezdirip bozdurmaz Allah. Size gaybını bildirecek değildir Allah. Lâkin elçilerinden dilediklerine gerekeni, gerektiği kadar, gerektiği zaman bildirir. Bildirmediği gaybını peygamberlerin bilmesi de mümkün değildir. İşte Allah’ın Resûlü Uhut’ta başına gelecekleri bilmiyordu. Bilseydi Allah’ın Resûlü orada 70 arkadaşının doğranacağını gider miydi oraya? Bilseydi bir kâfir kılıcının mübârek yüzüne o cihetten isabet edeceğini tedbir almaz mıydı? Allah elçilerine gönderdiği vahiyleriyle onları bilmedikleri gaybi bilgilere muttali kılar. Bildirmediği konularda da onların hiçbir yetkileri yoktur.

Öyleyse ey müslümanlar, Allah’a iman edin, Allah’ın Resul-lerine de iman edin, Allah’tan elçileri vasıtasıyla size gelen bilgilere, vahye iman edin. Eğer Rabbinizden gelenlere iman eder ve hayatınızı onlarla düzenleme kavgası içine girerek muttaki olursanız, hayatınızı Allah için yaşarsanız bilesiniz ki size çok büyük ecirler, mükafatlar vardır.

Bu bölümü tek başına aç →

180. Âyetin Tefsiri

Gerek kâfirlerden Allah’ın kendilerine verdiği az evvel ifade edilen mal, mülk ve saltanatla Allah kullarını ezmeye çalışanlar, müs-lümanlara zulmetmeye çalışanlar, gerekse müslümanlardan Allah’ın kendilerine lütfettiği bol bol nimetlerden, fırsatlardan, imkânlardan Allah kullarına harcamayıp cimrilik edenler sakın bu yaptıklarının, bu cimriliklerinin, bu başkalarına vermeyip ellerinde tuttuklarının kendileri hakkında hayırlı olduğunu sanmasınlar. Hem dünyada cimrilik yapışlarından dolayı insanların nefretlerini alacaklar hem de âhirette bunun cezasını çekeceklerdir bu insanlar.

Dikkat ederseniz bundan önceki âyetlerde Rabbimiz kendi-lerine verilen mühletin, kendilerine verilen güç ve kuvvetin, saltanatın kendileri hakkında hayırlı olduğunu zannetmesinler buyurmuştu, burada da insanları sömürerek, insanlara zulmederek, insanların kanlarını emerek topladıkları ekonomik güçlerinin, mal varlıklarının, mallarının mülklerinin kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar buyuruyor. Bilâkis o toplayıp cimrilik yaptıkları malları onlar için şerdir. Onların cimrilik yaptıkları şeyler, öpüp, kucaklayıp Allah kullarından kıskandıkları mallar yarın kıyâmet günü boyunlarına dolanacaktır. Çünkü göklerin ve yerin mîrası Allah’ındır. Allah işlediklerinizden haberdardır.

Göklerin ve yerin mîrası Allah’a aittir. Öyleyse ey insanlar, ne oluyor size de Allah’ın verdiklerini Allah yolunda, Allah kullarına infak etmiyorsunuz? Niye infak etmiyorsunuz? Niye cimrilik yapıyorsunuz? Ne zannediyorsunuz yâni sonunda semavat ve arzın mîrası Allah’a kalmayacak mı? Bir gün gelip bu dünyadan ayrılıp şu cebinizdekiler, şu koynunuzdakiler, şu kasalarınızda, keselerinizdekiler hep Allah’a kalmayacak mı? Hepiniz gideceksiniz ve her şeyiniz Allah’a kalacak.

Ne kadar akıl erdirici, ne kadar iş bitirici bir ifade değil mi? Yâni sizler tuttunuz, öptünüz, sarıldınız, bağrınıza basıp vermediniz, infak etmediniz, cimrilik yapıp insanlardan kıskandınız. Peki sonunda kime kalacak bütün bu mallarınız? Götürebilecek misiniz onları yanınızda? Niye cimrilik yapıp da yanınızda tutuyorsunuz o malları? Niye? Sonunda Allah’a kalacaksa mîrasınız niye böyle düşünüyorsunuz? diyor Allah.

Bu bölümü tek başına aç →

181. Âyetin Tefsiri

Muhakkak ki Allah şu sözü söyleyenleri işitti. Allah fakir, bizlerse zenginiz. Allah fakir bizler ganiyiz. Hâşâ, hâşâ. Bu kâfirleri, bu zavallıları bu sözü söylemeye iten, böyle bir değer yargısına iten sebep de müslümanların çok fakir kendilerinin de onlara nazaran çok zengin olmalarıdır. Şu anda yeryüzünde müslümanlar fakir ya, müs-lümanlar gariban ya, müslümanlar dünyacı değiller ya, müslümanlar materyalist değiller ya, müslümanlar dünyaya fazla değer vermiyorlar ya. Kendileri de materyalistler ya, kendileri dünyacı ya, dünyayı kıble edindikleri için zenginler ya işte onun için söylüyorlar bunu. Allah’ın Allah’a inanmış kulları fakir ya, Allah’a iman etmiş, Allah’a teslim olmuş, hayatlarını Allah için yaşayan müslümanlar fakirken şeytanın kulları zengin ya işte onun için bu değer yargısına varıyorlardı. Allah’ın kulları fakir şeytanın kulları zengin diyorlar.

Tabi böyle bir mantık, böyle bir önerme sonuçta bu düşünceyi çıkaracaktı. Madem ki Allah’ın inanmış kulları fakir, öyleyse Allah da fakirdir. Madem ki şeytanın kulları zengin, öyleyse şeytan da zengindir. Veya madem ki Allah’a kulluk etmeyen bizler zenginsek, Allah fakirdir diyorlar. Eğer Allah zengin olsaydı kulları da zengin olurdu. Allah zengin olsaydı elbette kullarını da zenginleştirirdi. Bak bizler şeytanın kullarıyız, şeytan zengindir, biz de zenginiz. Şeytanın kulları olan, şeytanla beraber olan, şeytanın arzularına teslim olan, birbirimizden tanrılar kullar edinen bizler zenginiz diyorlar.

Küfür mantığıdır bu. Diyorlardı ki insan ve cin şeytanları. Nasıl oluyor? Allah’ın öldürdükleri yenmiyor da bizim kestiklerimiz yeniyor? Nasıl oluyor da vadesiyle ölen, yâni Allah’ın öldürdüğü hayvanlar yenmiyor da bizim kesip öldürdüklerimiz yeniyor? diyorlardı. Aynen onun gibi Allah bu kullarını doyuramıyor da bizden zekât istiyor, bizden infak istiyor, öyleyse biz zengin o fakir diyorlardı.

Biz onların bu alçakça sözlerini yazacağız. Ve de haksız olarak peygamber öldürmelerini, haksız olarak öldürdükleri peygamberlerin vebalini de yazacağız diyor Allah. Yâni peygamberleri öldürenler ancak böyle bir sözü söyleyebilirler. peygamberin getirdiği mesaja kulak vermeyenler, peygamberin hayatını, anlayışını reddedenler, kitap-tan habersiz yaşayanlar ancak böyle bir değer yargısına gidebilir. Kitabı tanıyan, peygamberi tanıyan, hayatında peygamberi ve onun getirdiği mesajı canlı tutan bir kimsenin böyle cahilce bir sözü söylemesi kesinlikle mümkün değildir. Hayatında Peygamberi yok farz ederek yaşayan birisi ancak dünyacı olabilir.

Nasıl diyebiliyorlar bu sözü? Tüm mallar, mülkler onunken, göklerde ve yerde ne varsa hepsi onunken nasıl iftira edebiliyorlar Allah’a. Nasıl Allah fakir, biz zenginiz diyebiliyorlar? Şu anda ellerinde-kilerin tamamı Allah’ın değil mi? Nasıl ulaştılar bu zenginliğe? O servetlerini, o mallarını, mülklerini, o ellerini, ayaklarını, o akıllarını, fikir-lerini kim verdi onlara? O hayatlarını kim verdi onlara? Kendi kendi-lerine mi buldular bütün bunları? Eğer bütün bunlar kendilerinize, neden sahip olamıyorlar onlara? Bu hayatın sahibi kendileriyse onu niye koruyamıyorlar? Neden ölüyorlar? Hani bunu söyleyen zenginler nerede şimdi? Hani o zenginlikleri, o servetleri kurtarabildi mi onları? Onların dedikleri bu sözleri yazılacak, muhafaza edilecek ve karşılığında hesaba çekileceklerdir. Kiramen katibiyn meleklere onların bu sözlerini yazmaları emredilecek ve sonunda da tadın bu sözlerinize, bu yaptıklarınıza karşılık yangın azabını denilecek onlara.

Bu bölümü tek başına aç →

182. Âyetin Tefsiri

İşte bu sizin ellerinizle kazandıklarınızın karşılığıdır, yaptık-larınızdan dolayıdır. Bu azap sizin küfrünüzün, şirkinizin, isyanınızın, Allah ve elçilerine karşı zulümlerinizin karşılığıdır. Değilse Allah kullarına asla zulmedici değildir.

Bu bölümü tek başına aç →

183. Âyetin Tefsiri

Yahudiler ve onlara tabi olanlar diyorlar ki Allah bizden ahit aldı, söz aldı. Hangi konuda? Hiçbir peygamber ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe kendisine iman etmememiz konusunda Allah bizden söz aldı diyorlar. Rivâyetlere göre yahudi reislerinden Kab Bin Eşref yanında yahudilerden bir grupla Rasûlullah Efendimize gelirler ve derler ki ey Muhammed, sen Allah’ın elçisi olduğunu ve Allah’tan vahiy aldığını iddia ediyorsun. Halbuki bizler bu konuda Allah’a söz verdik. Allah bizden peygamberlere iman konusunda söz aldı. Bir peygamber çıkacak, Allah tarafından kendisine bir kurban gönderilecek, yahut o peygamber Allah’a bir kurban adayacak, bir kurban kesecek, yâni bir deveyi, bir koçu kesip bir onu bir yere, bir dağın başına koyacak ve onu Allah’tan bir ateş gelip yiyecek, yakacak. İşte ancak o zaman biz onun peygamber olduğuna iman edeceğiz. Çünkü bizler bu konuda Allah’tan bir söz, bir ahit aldık, ya da Allah’a söz ver-dik diyorlar. Ey Muhammed, bize böyle bir mûcize göstermedikçe sana asla iman etmeyeceğiz diyorlar.

Peygamberim, sen de ki onlara: Benden önce, daha önce de size elçiler geldi. Allah’ın elçileri apaçık delillerle, apaçık belgelerle, âyetlerle, mûcizelerle geldiler. Sizin şu anda benden istediğiniz kurbanla, o kurbanın Allah tarafından gönderilen bir ateşle yenmesi şeklindeki çeşitli mûcizelerle geldiler. Peki madem bu sözlerinizde sâdıklarsınız da o zaman niye onlara iman etmediniz? Niye öldürdünüz onları? Hayır hayır sizler bu işte sâdık değilsiniz. Bu iddianızda samimi değilsiniz. Eğer samimi olsaydınız elbette size daha önce bu mûcizelerle, bu âyetlerle gelen Allah elçilerini öldürmezdiniz. Önceki peygamberlere evet derdiniz. Bu mûcizeleri gördüğü halde inanmayan sizler ben böyle mûcizeler getirsem de yine inanmayacaksınız. Sizin derdiniz iman konusunda delillerin azlığı değil, âyetlerin yokluğu değil sadece inatlarınız ve kıskançlıklarınızdır. Sizler bu iddialarınızla başka değil Allah’a iftira ediyorsunuz? Allah böyle bir ahit almadığı halde ona iftira ediyorsunuz.

Bu bölümü tek başına aç →

184. Âyetin Tefsiri

Ey peygamberim, eğer bu kâfirler şu anda seni yalanlıyorlarsa senden öncekileri de yalanlamışlardı. Senden önce de kendilerine apaçık deliller, belgeler, sahifeler ve aydınlatıcı kitap getiren peygamberleri de yalanlamışlardı. İşte önceki âyetlerde anlatıldı, Îsâ (a.s) insanlara pek çok âyetlerle gönderildi. Çamurdan kuş yapıp uçacak, anadan doğma körleri ve abraşları iyileştirecek, ölüleri diriltecekti gözlerinin önünde ama adamlar yine de iman etmemeyi becerebilecek-lerdi. Yâni şimdi Rasûlullah Efendimiz bu insanlara âyet getirse başka bir âyet mi getirecekti? Onlar iman etmemekte diretsinler, mü’minler de iman etmekte direteceklerdir. Ve iki grup arasında şu genel yasa herkesi bağlayacaktır.

Bu bölümü tek başına aç →

185. Âyetin Tefsiri

Her nefis ölümü tadacaktır. Mü’minler de ölecek, kâfirler de. Allah’a, Allah’ın elçilerine, Allah’ın kitaplarına iman edip bu imânâ bağlı bir hayat yaşayanlar da ölecek, iman etmeyip kendi kendilerine bir hayat yaşayanlar da ölecektir. Bu, Allah’ın yeryüzünde koyduğu değişmez bir yasasıdır. Nuh (a.s) da öldü, ona inanmayan, onunla kavgalarını sürdüren toplumu da öldü. Dünyayı cennetleştirip ebedî yaşayacaklarına inanan, ölümü akıllarının ucundan bile geçirmeyen Âd kavmi de öldü onlara elçi olarak gönderilen Hûd (a.s) da öldü. Semûd toplumu da öldü, Sâlih (a.s) da, İbrâhim (a.s) da gitti toplumu da, Süleyman (a.s) da gitti, Muhammed (a.s) da gitti. Mülk ve saltanat sahipleri de gitti, hiçbir şeyleri olmayan garibanlar da gitti. Mekke’de Allah’ın sevgili elçisine ve ona iman eden müslümanlara hayat hakkı tanımayanlar da gitti, müslümanlar da gitti. Yaratılmış olan hiçbir varlığının bu dünyada ölümsüzlük hakkı yoktur. Herkes ölümlüdür. Sadece bâkî olan Allah’tır.

Ölümü hayatın içinde kabul etmek zorundayız. Ölümü sürekli hayatımızda canlı tutmak ve her an ölüp Rabbimizin hesabıyla karşı karşıya geleceğimiz şuuruyla bir hayat yaşamak zorundayız. Ama ne yazık ki genelde kâfirler bunu hiç hesap edemezlerken, müslümanlar da çevrelerinde birisi öldüğü zaman, bir ölüm hadîsesiyle karşılaştıkları zaman bu âyeti hatırlarlar. Bu âyetin hak olduğunu, ölümün, ölüm sonrası tekrar dirilişin, Haşr’in, Mahşerin, hesap kitabın, sorgulamanın, cennetin ve cehennemin hak olduğunu, gerçek olduğunu sadece kabirde bir cenazenin defni esnasında hatırlarlar ve ilân ederler. Mezarın başında söylerler bunu. Ey ölü kişi, ey cenaze, de ki Rabbimiz hak, kitabı hak, peygamberi hak, ölüm hak, diriliş hak, sırat hak, hesap hak, cennet hak, cehennem haktır. Haydi sen şimdi bütün bunların hak olduğunu söyle bakalım.

Müslümanlar bu hakları sadece mezarın başında hatırlarlar ve hatırlatırlar. Bunların hak olduğunu ölmüş kişiye hatırlatırlar ama hayattakilere pek hatırlatmayı düşünmezler. Halbuki zaten o zavallı ölmüş, zaten gitmiş bu dünyadan. Orada ölümün hak olduğunu, Haş-r’in, neşrin, hesabın kitabın, cennetin cehennemin hak olduğunu hatırlatmanın ne anlamı olacak da? Ölülere, mezardakilere, işi bitmişle-re hatırlatıyor insanlar bunları da dirilere anlatmıyorlar, hatırlatmıyor-lar.

Aman bu validir, aman bu emniyet amiridir, aman bu askerdir, polistir, aman bu müdürdür, amirdir bir zararı dokunur diye korktukları için bu hakları huzurlarında gündeme getirmekten ve bu haklara riâyet ederek bir hayat yaşamasını onlara duyurmaktan korkan, sağlıklarında onların yanlarına yaklaşmaktan korkan müslümanlar, onları zulüm içinde bir hayata terk eden hoca efendiler bir gün o kimselerin cenaze törenlerine çağrılırlar ve orada bunları o kişilere duyurmaya çalışırlar. Artık ölüp de zarar veremeyecek bir duruma gelince ona yaklaşıp bunları söyleyebiliyorlar.

Adam ölmüştür yahu. Artık ne o ölmüş kişinin onlara selâm vermesi ne de o talkında bulunan kişinin ona bir şeyler anlatması mümkün değildir.

Dünyadayken diyecektin bunu ona da, adam dünyadayken bunların hak olduğunu bilerek yaşayacaktı. Dünyadayken Rabbin Allah olduğunu bilerek yaşayacaktı bu adam. Dünyadayken kıblenin Waşinkton olmadığını, Avrupa olmadığını Allah’ın Kâbesi olduğunu söyleyecektin ki adam ona göre bir hayat yaşayacaktı. Geçmiş olsun. Adam yapacağını yapmış, hayatını, amellerini tamamlamış, defteri kapanmış sen şimdi anlatıyorsun ona bunu.

Halbuki böyle değil de hoca efendiler şerrinden korktukları, zulmünden ürktükleri bu adamların dünyadayken evlerine gidecekler, dairelerine, makamlarına gidecekler ve uyaracaklardı. Ey zavallı! Ey kendisinin bir şey olduğunu zanneden zavallı insan! Yarın öldüğün zaman beni çağırıp talkın vermemi isteyeceksin. Ama ben sana şu gerçeği bugünden telkin edeyim ki yarın benim sana kabrinin başında vereceğim telkinimin hiçbir faydası olmayacak. Sen şu anda müslü-manca bir hayatın sahibi olmazsan, müslümanca amellerin sahibi olmazsan dünyanın tüm hocalarını çağırsalar bile hiçbir değer ifade et-meyecek. Gel kendini aldatma da Allah’ın istediği şekilde müslüman ol. Dinle bak sana şimdi söylüyorum ki Allah haktır, Allah Rabtir, Allah tek İlâhtır, sadece onu Rab bilip, sadece onu İlâh bilip boynundaki kulluk ipinin ucunu sadece onun eline vermeli ve sadece onu razı etmeli, sadece onun çektiği yere gitmelisin. Sadece Kulluğunu ona yapmalısın. Onun elçisi Hz. Muhammed (a.s) da hak elçidir, hak örnektir. Sadece onu örnek alacak, sadece ona uyacak, onu örnek bilecek ve onun gibi bir hayat yaşayacaksın.

Allah’ın sana, bana ve tüm insanlığa gönderdiği bu Kur’an haktır. Hayatını bu kitabına göre düzenleyecek, amellerini bu kitaba dayandırarak yaşayacaksın. Bu kitabın onaylamadığı ameller boştur. Bu kitaptan başka hayatta uygulanacak kitap yoktur. Sırat haktır, ölüm haktır, kabir haktır, cennet haktır, cehennem haktır, hesap kitap haktır. Bütün dünya bir gün ölecek ve sen de öleceksin. Bütün insanlar yaşadıkları hayattan hesaba çekilecek, sen de çekileceksin. Gel fırsat eldeyken aklını başına al da yarın kötü bir duruma düşme diye uyarmalıyız insanları. Öleceksiniz, hesaba çekilecek ve kıyâmet günü, ecirleriniz size mutlaka ödenecektir. Ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulan kimse artık kurtulmuştur. Dünya hayatı zaten sadece aldatıcı bir geçinmeden ibarettir bunu hiçbir zaman hatırınızdan çıkarmayın diyeceğiz.

Orada, kabrin başında bunlar hak ama hayatta hak olan başka şeylerin varlığına inanırlar insanlar. Dolar hak, mark hak, ev hak, araba hak arsa hak, senet hak, çek hak, kazanmak hak, hak, hak, hak.

Bu bölümü tek başına aç →

186. Âyetin Tefsiri

Andolsun ki mallarınız ve nefislerinizle, canlarınızla imtihana tabi tutulacaksınız. Mallarınız ve canlarının bu dünyada imtihan ko-nusudur. Bir gün bu dünyada bir mala ulaşırız, unutmayalım ki bu bir imtihan konusudur. Bir gün malımızı kaybederiz bu da bir imtihandır. Bir gün oğlumuz kızımız dünyaya gelir bu bir imtihandır, bir gün gelir oğlumuzu kızımızı kaybederiz bu da bir imtihandır. Bir gün evlenir bir kadına sahip oluruz bir imtihandır, bir gün gelir canciğer hayat arkadaşımızı kaybederiz bu da bir imtihandır. Bir gün babamızı, anamızı kaybederiz bu da imtihandır. Bunlar Allah’ın yeryüzünde koyduğu imtihan yasalarıdır ve bu imtihanlardan kaçıp kurtulmamız asla mümkün olmayacaktır bu dünyada. Sadece Rabbimiz şöyle dua etmeliyiz: Allah’ım, bizi bu dünyada dayanamayacağımız imtihanlarla imtihan etme.

Gelmişsek bu dünyaya mutlaka imtihan edileceğiz. Varlıkla, yoklukla, sevinçle, kederle, ölümle, hayatla imtihan edileceğiz. Doğan her bir güneş, başlayan her bir sabah, ele geçen her bir fırsat, kaybedilen her bir imkân, batan her bir gün bizim için bir imtihanın habercisidir. İmtihansız bir saniye bile düşünmemiz mümkün değildir bu dünyada. Bir gün her şey bizim olabilir yine imtihandır, bir gün her şeyimizi kaybedebiliriz yine imtihandır.

Bir de sizler sizden önceki kitap ehlinden, yahudilerden, hıris-tiyanlardan ve müşriklerden çokça eziyetler göreceksiniz. Onlar sizi üzecekler, size eziyetler verecekler, sıkıntıya sokacaklar sizi. Eğer onlardan gelebilecek bu eziyetlere, bu sıkıntılara sabreder, dayanır, direnir ve her şeye rağmen müslümanca kalabilmeyi, müslümanca ölebilmeyi becerebilirseniz, muttaki davranabilir, hayatınızı Allah için yaşamayı, Allah’ın istediklerinden şaşmamayı becerebilirseniz gerçekten bu zordur, gerçekten bu azme değer bir iştir ve işte o zaman kazanmış olacaksınız.

Ehl-i Kitap ve kâfirlerin her cinsinden gelebilecek tahriklere kapılmadan, müslümanlığınızın kazandırdığı ahlâkınızı, şahsiyetinizi bozmadan, onların terbiyesizliklerine, suçlamalarına, sataşmalarına, küfürlerine rağmen, en kötü şartlar altında bile haktan, adâletten, müslümana yakışır vakardan vazgeçip onlar seviyesine düşmeden Allah’ın koruması altına girerek korunursanız kazanan sizler olacaksınız. Çünkü kötülere, kötülük yapanlara karşı iyilik gerçekten zor bir şeydir ama mutlak sûrette sahibini başarılı kılacaktır. Kötüler karşısın-da sabreden, onlara karşılık vermeyen, onların kötülüklerini örten, ört-bas eden, bağışlayan bir müslüman gerçekten azmedilmesi gereken, azmedilmeye değen, övülmeye değen bir iş yapmıştır diyor Rabbi-miz.

Yâni kendisine kötülük yapan kimseleri, affederek, onların cinsliklerine sabrederek onları İslâm ahlâkıyla etkileyerek ıslah etmek, onları müslümanlaştırmak maksadıyla büyüklük göstererek affetmek gerçekten çok büyük azim, çok büyük karar ve müsamaha sahibi kimselerin yapabileceği bir şeydir diyor Allah. Ecdadımızın tarihi bununla doludur. Müslümanların sabırlarını, müsamahalarını gören nice muannit kâfirler İslâm’la şereflenme imkânı bulmuşlardır.

Kötülük yapanlara karşı iyilik yapmak, İslâm’a kazanma adına onları affetmek bu gerçekten zordur. Kötülüğe karşı iyilik yapmak her kişinin karı değildir. Bu ancak sabreden erlerin karıdır. Bu ancak sabır erlerine bir vergidir. Yâni kendi nefsinden çok davasını düşünen, insanların Allah davasına gönül vermelerini şahsından ön planda tutan, davasının gönüllerde ma’kes bulması ve muzaffer olması uğruna her şeyini fedâ edecek kadar sabreden kişiler ancak bu duruma ulaşabilir. Böylece onun mesajı gönüllere nüfuz eder. Onun bu ihsanı karşısında en zalim insanlar, en katı kalpliler bile eriyerek sonunda ona ve dinine düşmanlık besleyen insanların ona ve dinine sıcak bir dost olduğunu görülecektir. Dün onu ve dinini yok etmek isteyen zalimlerin yarın onun davasına gönül verdiğini göreceksiniz.

Meselâ böyle gözü dönmüş, gemi azıya almış, size kötülük yapmak isteyen birine karşı o anda söylenecek güzel bir söz, tatlı bir tebessüm, sakin bir konuşmanın o anda birden bire ortamı değiştiri-verdiği, kötülük yapmak isteyenin bile utanarak bu kötülükten vazgeçtiği çok görülmüştür. Öyleyse daha büyük kötülüklere fırsat vermemek, daha büyük felâketleri tevlid etmemek ve insanlara İslâm ahlâkını gösterip onların da müslümanlaşmalarını sağlamak için kötülük karşısında kötülüğü değil, kötülük karşısında iyiliği tercih etmeliyiz. Zor da olsa buna kendimizi alıştırmalıyız Allah yardımcımız olsun.

Bu bölümü tek başına aç →

187. Âyetin Tefsiri

Rabbimiz bu âyetinde bize ehl-i kitaptan aldığı bir sözü, mi-sâkı anlatıyor. Kendilerine kitap verilenler bu kitabı insanlara açık-layacaklar, beyan edecekler ve onu insanlardan asla gizlemeyecekler, asla saklamayacaklar. İşte bu konuda Allah onlardan ahit almıştır. Bu konuda Allah’a söz vermişlerdir. Peki şimdi bizim kitabımızın Âl-i İmrân sûresinin bu âyetinde bunu bize anlatarak bizden de ahit aldı mı bu konuda Allah? Bize de dedi mi bunu? Biz de Rabbimizin bize gönderdiği bu kitabın âyetlerini insanlara duyurmak, insanlara bildirmek ve beyan etmek zorunda mıyız? Biz de bu kitabı gündeme almak, birinci gündem maddesi yapmak zorunda mıyız? Evet kitabımızda onlardan önce bize hitap eden Rabbimiz onlardan aldığı bu misâkı gündeme getirerek bizden de misâk almıştır bu konuda.

Öyle değil mi? Bu kitabın muhatabı bizler değil miyiz? Bize de-miyor mu Allah bunları? Öyleyse bu kitabın âyetlerini, bu kitabın hükümlerini, bu kitapta ne varsa, haramlar, helâller, iyiler, kötüler, peygamberler, toplumları, zalimler, mazlumlar, inananlar, inanmayanlar, kurtulanlar, helâk olanlar, kitabın insanlara sunduğu sosyal hayat, aile hayatı, ekonomik hayat, mîras, evlenme, boşanma, kazanma, harcama her şeyi, bu kitabın gündeme getirdiği tüm konuları hiçbir âyetini gizlemeden insanlara duyurmak, beyan etmek zorundayız.

Hiçbir şeyi gizlemeyeceğiz. Biz anlatalım da, biz beyan edelim de insanlar inanırlarmış, inanmazlarmış o kendilerinin bileceği bir şey-dir. Ama ben bu kitabın mü’miniyim diyen herkes bu kitabın âyetlerini açıklamak zorundadır.

Tabii bunun için de kitabı bilmek zorundayız değil mi? Kitabı bilmeden, kitabın âyetlerini tanımadan onu nasıl açıklayacağız insanlara? Kitabı tanımadan onun ne kadarını açıkladık, ne kadarını gizledik, hangilerini beyan ettik, hangilerini örttük nereden bileceğiz bunu? Aslında kitabı tanımayan, kitabı bilmeyen bir kişi onun tamamını kalbine gömmüş demektir.

Allah bu ehl-i kitaptan kitaplarını gizlememeleri konusunda, onu insanlara açıklayıp beyan etmeleri konusunda ahid aldı. Ama bakın onlar Allah’a verdikleri bu ahidleri konusunda nasıl davranmışlar?

Lâkin onlar onu arkalarına atıp az bir değere değiştiler. Az bir dünya menfaati karşılığında kitaplarını sattılar. Alış verişleri ne kötüdür diyor Allah.

Kitabı arkalarına attılar, kitabı kenara aldılar, kitapla ilgiyi, alâkayı kestiler. Onu arkalarına attılar. Ellerindeki kitabı bir kenara bıraktılar. Kitabı terk ettiler.

Kitabın arkaya atılması, onun önüne, kitabın önüne başka şeylerin geçirilmesi demektir. Kitabın önüne başkalarının kitaplarını, başkalarının yasalarını veya kendi düşüncelerini, kendi hevâ ve heveslerini, kendi şahsî kanaatlerini onun önüne almak anlamına gelmektedir.

Ya da kitaptan yüz çevirmek, kitapla ilgiyi alâkayı kesmek, kitaptan habersiz bir hayat yaşamak, hayat programını kitaba danışmadan hazırlamak anlamına gelmektedir.

Allah korusun da, böyle bir kitap var mı, yok mu? Allah’tan böyle bir kitap gelmiş mi, gelmemiş mi? bundan habersiz yaşamak anlamına gelmektedir. Kitabın emirlerine ve yasaklarına karşı kayıtsız, vurdumduymaz bir hava içine girmek, kitabı ona ihtiyaç duyulmadığı için arkaya almak ve onu kendisine az bakılacak bir konuma getirmek demektir.

Veya kitaba, onu sonra okuruz! Hele önce şunları şunları bir okuyalım da ondan sonra ona sıra gelsin diyerek onu ikinci, üçüncü plana atmak demektir.

Denmiş ki bu âyetler kitabı bildikleri halde, Allah’ın kitabının bilgisine sahip oldukları halde hakkı gizleyen ehl-i kitabın bilginleri, özellikle de yahudi âlimleri hakkında inmiştir. Ama biliyoruz ki, sebebin özel oluşu hükmün genel oluşuna engel değildir. Öyleyse bu âyet din konusunda, kitap konusunda bildiği herhangi bir bilgiyi, bir gerçeği gizleyen, onu insanlara anlatmayan kimselerin hepsini içine almaktadır. İhtiyaç anında onu söylemeyen, veya yaymayan veya yayılması-na engel olmaya çalışan herkes için geçerlidir bu. Belki dün bu işi yapan ehl-i kitap bilginleriydi, lâkin dönem geçmiş bu sefer de müslü-manlar bu kitabı gizlemeye başlamışlar.

Bakara’yı gizleyenler, Âl-i İmrân’ı, Nisâ’yı, Mâide’yi gizleyenler. Kur’an’ı bilip de ümmete anlatmayanlar, Allah’ın âyetlerini gündeme getirmeyenler, işlerine gelen âyetlerle vaziyeti idare edip, hoşlarına gitmeyecek âyetleri örtbas ederek kendi hevâ ve heveslerine göre bir dünya kuranlar. Bir dünya menfaati için kitaplarının âyetlerini satanlar. Basit hesaplar uğruna kitapta insanlara açıklandıktan sonra âyetleri gizleyenler, Kur’an’ın pek çok âyetinde görüyoruz ki Allah’ın lâneti on-ların üzerinedir ve lânet etmek şanından olan tüm meleklerin ve tüm varlıkların lânetleri de onların üzerinedir.

Arkadaşlar, gerçekten bu konuda pek çok âyet ve hadis vardır. Bakın o hadislerden sadece bir tanesini okuyayım burada:

"Kim ki yanında bulunan İslâm’dan bir bilgiyi gizlerse kıyâmet günü Allah onun ağzına ateşten bir gem vuracaktır."

Çünkü küfre rıza küfürdür. İlmi gizlemek demek ondan mahrum olan insanların küfürde kalmalarına ve sapmalarına göz yummak, rıza göstermek demektir. Evet gerçekten Allah’ın âyetlerini gizlemek büyük bir günahtır. Allah korusun Menfaatimiz var gizliyorsak, hesabımız var gizliyorsak, rahatımız kaçmasın diye gizliyorsak, tayinimiz çıkmasın diye gizliyorsak, insanlardan bir zarar gelmesin diye gizliyorsak, filân ya da falan makamlara ulaşabilmek için gizliyorsak, para kazanacağız diye, zaman bulamadık diye anlamıyor ve anlatmı-yorsak bu âyetleri, bilelim ki yarın halimiz çok perişandır.

Düşünün öyle bir ortamdasınız ki, öyle bir meclistesiniz, bir cemaattasınız, öyle bir okuldasınız, bir konumdasınız ki bir hakikatle karşı karşıyasınız. Ve orada o hakikatin sizin tarafınızdan ilânı isteniyor. Orada hakkın, doğrunun açığa çıkması adına o âyetin okunması, beyan edilmesi gerekiyor. Ve işte o anda hakikati gizlemeye, örtmeye, sıvışıp kaçmaya hakkınız yoktur. Bulunduğunuz makam ve mevki hesaplarınız, doktora, diploma hesaplarınız, ya da para pul hesaplarınız, ya da hacılık, hocalık hesaplarınız, toplum tarafından beğenilmeme, toplum tarafından dışlanma hesaplarınız, hocalığınızın toplum tarafından sıfıra indirilme korkularınız sizi ve bizi hiçbir zaman bildiğimiz hakikati gizlemeye sevk etmemelidir.

Varsın çıksın tayininiz, varsın insin hocalığınız, varsın bitsin dekanlığınız, varsın bizi kimse hesaba da katmasın, varsın statümüz de yok olsun, söylememiz gerekenleri mutlaka söyleyelim. Açığa çıkarmamız gereken şeyleri mutlaka açığa çıkaralım. Bilelim ki Allahu Teâlânın açıklamamızı istediği hakikatleri gizlediğimiz sürece Allah’ın lâneti bizim üzerimizedir, lânet etmek şanından olan tüm varlıkların lânetleri bizim üzerimizedir.

Öyleyse az bir pahaya, az bir dünya metaına, az bir menfaate satmayalım Allah’ın kitabını. Gizlemeyelim Allah’ın âyetlerini. Para ka-zanmada, makam kazanmada kullanmayalım âyetleri. Bu kitapla kulluk yapacak yerde makam mevki hesaplarında kullanmayalım. Bir baksanıza bu kitabı satanların karşılığında aldıklarına. Ne kadar az bir dünya menfaati değil mi? Kaybettikleri cennetin yanında tüm dünyayı almış olsalar bile ne kadar az değil mi?

Bu gizleme işini bazen fertler yapar, bazen da bizzat devlet ve hükümetler yapar. Arkadaşlar, bu memlekette yıllarca Arapça okutulması yasaklanmıştır. Sebep nedir? Sebep Kur’an’ın gizlenmesi, Kur’an’ın bu insanlar tarafından anlaşılmasının engellenmesidir. Başka bir sebebi yoktur bunun. Bu tür gizleyenler de Allah’ın lânetinden kurtulamayacaklardır. Öyle değil mi? İngilizce öğretimine izin var, Almanca’ya izin var, ama Arapça’ya geçiş yok.

Bu bölümü tek başına aç →

188. Âyetin Tefsiri

Yaptıklarıyla sevinen, böbürlenen, yapmadıkları şeylerle de insanlar tarafından övülüp takdir edilmelerinden hoşlanan insanlar. Sakın onların azaptan kurtulacaklarını sanma. Kim bunlar? Ne yapmışlar bunlar? İşte önceki âyette anlatıldı. Bunlar Allah’ın âyetlerini gizlediler, Allah’ın âyetlerini sattılar ve karşılığında insanlar nazarında değer kazandılar. Böyük adam, böyük hoca, aydın insan diye insanların takdirlerini, alkışlarını topladılar. İnsanların teveccühlerine nail oldular. Değer kazandılar. Ekonomik güçler topladılar. Makamlar, koltuklar elde ettiler. Hâkim düzenle çatışan Allah’ın âyetlerini gizlemelerinden ötürü düzen tarafından sevilip, sayılıp övüldüler, ödüllendirildiler.

İşte bu insanlar tarafından sevilenler, övülenler ama Allah tarafından gazaba maruz kalanlar sanmasınlar ki bu insanların kendilerini alkışlamaları, kendilerini övmeleri, aydın din adamı böyle olmalıdır diyerek kendilerini yüceltmeleri, kendilerine hamd etmeleri, yapmadıklarıyla insanların kendilerini tanrılaştırmaları onları Allah’ın azabından kurtaramayacaktır. Ne alkışlayanlar ne de alkışlananlar cehennemden kurtulamayacaklardır. Evet onların bu sebeple insanlardan topladıkları ne ekonomik güçleri, ne siyasal güçleri, ne halktan topladıkları manevî, rûhânî güçleri, ne efendilikleri, ne şeyhlikleri, ne hazretlikleri, ne proflukları, ne doktorlukları kendilerini asla azaptan kurtaramayacaktır. Allah’ın azabından insanları ancak samimi bir iman kurtaracaktır bunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmayalım inşallah.

Bu bölümü tek başına aç →

189. Âyetin Tefsiri

Göklerin ve yerin mülkü sadece Allah’a aittir. Mülk Allah’ındır. Öyleyse, madem ki mülkün sahibi odur, madem ki gökler ve yer, göktekiler ve yerdekiler onun mülküdür, madem ki ben de onun mülkü-yüm, madem ki bizler de onun mülküyüz, madem ki bize mâlik olan, bizlere egemen olan odur, öyleyse ben niye bir başkasının beğeni-sine kendimi kurban edeyim de? Niye bir başkasının övmesiyle övüneyim de? Mâlikin övgüsü dururken, Mâlikin beğenisi dururken niye benim gibi mülk olan birilerinin övgüsüne, beğenisine kendimi kurban edeyim de? Allah övgüsü varken, Allah beğenisi varken niye ondan başkalarını hedefleyeyim de ben? Allah beğenmedikten sonra Allah övmedikten sonra tüm dünya beni alkışlasa ne yazar?

Öyleyse öveceğimiz Allah olsun, övüleceğimiz sadece Allah olsun. Sadece Allah’ı övelîm ve sadece onun tarafından övülmeye, Onun övüp beğeneceği kullar olmaya çalışalım. Sadece Allah’ın övgüsüyle şeref duyalım. Allah şerefiyle şereflenelim. Çünkü mülk onundur, hayat onundur, ölüm onundur, cennet onundur, cehennem onundur. Öyleyse kulluk da ona yapılmalıdır, itaat ta sadece onun hakkıdır.

Öyle değil mi? Düşünün, tüm dünya beni övmüşler, tüm dünya beni alkışlamışlar, ne çıkar? Ne işe yarar da bu kabirde? Ne işe yarar da bu Mahşerde? Kabirde beni hesaba çekecek olanlar onlar mı? Mahşer yerinde beni hesaba çekecek olanlar, bana cennet ya da cehennem verecek olanlar onlar mı? Değilse onların beni beğenmele-rinin, beni alkışlamalarının hiçbir mânâsı olmayacaktır. Bundan sonraki âyette de akıl sahipleri tanımlanır. Allah akıl sahiplerinin kimler olduğunu bakın bize şöyle anlatır:

Bu bölümü tek başına aç →

190. Âyetin Tefsiri

Kimmiş akıllı olanlar? Kimmiş akıl sahipleri? Akıl sahipleri; göklerden ve yerden, göklerdeki ve yerdeki Allah’ın görsel âyetlerinden, meşhud âyetlerinden çıkarımlar yaparak yol bulan kimselerdir. Göklerin ve yerin âyetlerinden haberdar olan kimselerdir akıl sahipleri. Allah’ın gökler yüzü ve yeryüzünde yarattığı, insanların ibret nazar-larına sunduğu âyetlerini iyi değerlendiren, onlardan ibretler çıkararak o âyetlerin sahibine kulluğa yönelen kimselerdir akıl sahipleri. Allah’ın kitabının bu metluv âyetlerini, bu kulağa hitap eden işitsel âyetlerini okuyup gökleri ve yeri, geceyi ve gündüzü ona göre yorumlayan, hayatı ona göre değerlendiren kimselerdir akıl sahipleri. Göklerdeki ve yerdeki âyetlerin yol gösterisine tabi olarak göklerin ve yerin sahibini, mülkün gerçek sahibini, mülke egemen olanı bilen ve onun istediği gibi bir hayat yaşayan kimsedir akıl sahibi.

Bu bölümü tek başına aç →

191. Âyetin Tefsiri

Onlar, o akıl sahipleri Allah’ı ayakta, oturdukları yerde ve yanları üzerine yatarlarken, nerede ve hangi konumda olurlarsa olsunlar, yatıyorlarmış, oturuyorlarmış, yahut yürüyorlarmış hiç fark etmez. Daraldıkları, bunaldıkları her yer ve her zamanda Rablerine dua ederler, yalvarır yakarırlar.

Müslüman sabah akşam, yatarken, yattığı yerden, otururken, oturduğu yerden, okurken, yerken, içerken, kazanırken, harcarken, savaşırken, barışırken, ailesiyle karşı karşıyayken, komşularıyla konuşurken nerede ve hangi konumda olursa olsun Allah’ı zikrediyor, Allah’ı gündemine alıyor ve yaptıkları yapacakları konusunda Allah’ın emirlerini ve yasaklarını şuur haline getiriyor. Her an Allah’la istişare ediyor. Yemesini içmesini, yatmasını kalkmasını, almasını vermesini, küsmesini barışmasını, savaşını barışını, ekonomisini siyasetini, terbiyesini eğitimini, hukukunu cezasını Allah’ı gündemde tutarak Allah’la istişare ederek değerlendiriyor. Tüm hayatında sadece Allah’ın rızasını hesap ediyor. Allah’tan başka hiç kimsenin hatırını dinlemiyor, Allah’tan başka hiç kimsenin çektiği yere gitmiyor, sürekli Allah’ın kitabını, Allah’ın hayat programını gündeminde canlı tutarak hayatını onunla düzenlemeye çalışıyorlar.

İşte zikir bu anlamadır. Yâni o mü’minler ayakta iken, otururken ve yatarken, bu üç durumda iken ne yapmaları gerektiğini, Allah’ın bu durumlarda kendilerinden nasıl bir kulluk istediğini hatırlarlar ve uygulamaya koyarlar demektir.

Veya buradaki kıyamda Allah’ı zikretmeleri savaş esnasında, kıyam esnasında Allah’ın kendilerinden nasıl davranmalarını istediğini hatırlamaları ve uygulamaya koymaları anlamına gelmektedir. Çünkü savaşçıdır o mü’minler. İşte Bedir’de, Uhut’ta böylece kıyamda Rablerini zikrettiler. Allah’ın adının yücelmesine sa’y ettiler. Allah’ın adının, Allah’ın âyetlerinin, Allah’ın sisteminin yücelmesi adına yapılan bir savaş mahza Allah’ı zikirdir. Oturarak zikir de, Allah’ın dinini, Allah’ın âyetlerini öğrenmek üzere oturarak ders yapmalarıdır.

İşte şu anda bizler bunu icra ediyoruz. Yattıkları yerden zikir de, Allah için verilen bir savaşın istirahat zamanı veya Allah için gerçekleştirilen bir bilgilenmenin sonunda, yoğun bir okumanın yorgunluğu esnasında okunan âyetlerin düşünülerek anlaşılması, özümsenmesi adına gerçekleştirilen bir zikirdir.

Veya Namazın kıyamında ayakta, tahiyyatında oturarak Allah’ın âyetlerini okumaktır zikir. Çünkü namaz da baştan sona zikirdir. Onlar namazlarında böyle Allah’ın âyetlerini zikrettikleri gibi, namaz sonrası istirahatlarında, yatarlarken de Allah’ı zikrederler. Yâni o mü’-minlerin dünyalarında, düşüncelerinde hep Allah vardır, hep Allah’ın âyetleri vardır. Allah hep gündemlerindedir, kitap hep gündemlerin-dedir, cennet hep gündemlerinde, cehennem gündemlerinde, peygamber gündemlerindedir. Yatarlarken bile, uykularında bile, rüyala-rında bile bunları düşünürler. Hayatlarında her an Allah’a kulluğun, hakkın, adâletin hâkim kılınması derdi vardır. Hakkın ikâmesi ve bâtılların yok edilmesi gerektiğini düşünürler ve bir ömür boyu bunun kavgasını verirler.

Mü’minler otururken kalkarken, yerken içerken her durumda sürekli Rablerinin metluv ve meşhud âyetleriyle karşı karşıya gelerek Rablerini zikrederler. Allah’ın gök ve yer âyetlerinin yaratılışını düşünürler. Akılları, gözleri ve kulakları vasıtasıyla algıladıkları Allah’ın bu görsel ve işitsel âyetleri kalplerini harekete geçirir ve şunu terennümden kendilerini alamazlar: Ey bütün bu âyetlerin sahibi olan Rabbimiz! Ey bütün bu âyetleri yaratan Rabbimiz! Sen bütün bu âyetleri bâtıl olarak yaratmadın! Sen bütün bunları boş yere yaratmadın! Laf olsun diye yaratmadın! Tüm bunları sen yaptın! Sen yarattın! Ama bunları boş yere yaratmadın ya Rabbi! Bizim imtihanımıza konu olsunlar diye yarattın! Zira sen abesle iştigalden münezzehsin, bizi ateşin azabından koru ya Rabbi! Diyorlar.

Mü’minlerin böyle demesini istiyor Rabbimiz. Çünkü Allah yarattığı her şeyi hak üzere yaratmıştır. Her şeyi belli bir hikmete mebni yaratmıştır. Gökleri ve yeri eğlence olsun diye, fantezi olsun diye yaratmamıştır insanın imtihanı için yaratmıştır onları. Ve Allah insandan insan için yarattığı bu göklerin de yerin de hesabını soracaktır. Çünkü Kâinatta ne varsa hepsi hak üzerine, yâni sağlam temeller üzerine kurulmuş ve belli bir hikmetle yaratılmıştır. Yaratılan her şey üzerinde belli bir kanun işlemektedir. Tüm Kâinatta hak esastır. Her şey hak üzerine bina edilmiştir. Bâtıl ise ârızî ve geçicidir.

İşte Rabbimizin tüm bu âyetlerini gördükçe bizde böyle bir netice hâsıl olacaktır. Aslında mü’minler için her şey bir âyettir. Mü’min gözünü ve gönlünü alabildiğine açarak Rabbinin Kâinatta yarattığı envai çeşit âyetlerini seyreden kişidir. Kâfirler de Allah’ın âyetlerini örten, örtbas eden, gündemden düşüren kimselerdir. Allah’ın Kâinatta yarattığı âyetlerine karşı kör ve sağır kesilen kimselerdir.

Bakıyoruz bugünün kâfirleri de Kendileri Allah’ın âyetleriyle ilgilenmedikleri gibi, Allah’ın âyetleri üzerinde düşünmedikleri gibi, bu âyetleri Allah kullarının gündemlerinden düşürüp, âyetleri örtüp, saklayıp, ısrarla kendi âyetlerini gündeme getirmeye çalışıyorlar. Allah’ın kulları Allah’ın âyetleriyle tanıştıkları zaman kendi âyetlerinin beş para etmeyeceğini bildikleri için Allah’ın âyetlerini örtmeye çalışıyorlar. Allah’ın âyetlerinden yüz çeviriyorlar.

Mü’minler burada bir de göklerin ve yerin yaratıcısının Allah olduğunu hak olduğunu ortaya koyuyorlar. Öyleyse Kâinatta ne varsa onların tümünü Allah yarattığı için hepsinin üzerinde söz sahibi, hak sahibi, hukuk sahibi, hâkimiyet ve hüküm sahibi de sadece Allah’tır. Allah’tan başka bu varlıklar üzerinde hâkimiyet ve otorite sahibi yoktur. O’nun sözü haktır. O’nun sözü hukuktur. O’nun sözü mutlak dinlenecek sözdür.

Ve işte göklerde ve yerde, göklerdeki ve yerdeki tüm varlıklar-da da hak hukuk vardır, onlarda da kulluk vardır, onlar da kendilerini var edenin kulluk yasalarına teslimdirler. Güneş hiçbir zaman onun hak yasasının dışına çıkamaz, ay onu dinlemektedir, yıldızlar ona teslimdirler. Göklerde ve yerde sadece Allah’a kulluk ve ona itaat yasası işlemektedir. Ama sadece insanlar bunu bilmezler.

Veya burada Allah tarafından yaratılmış olan göklerin ve yerin hakka ve hakikate delâleti anlatılmaktadır. Yaratıcıları Allah olan bu gökler ve yerler hak olan Allah’ın varlığına ve gücüne delildir bunlar. Eser müessirin varlığına delildir deniyor.

Evet akıl sahipleri olan bu gerçek mü’minlerin duaları devam ediyor.

Bu bölümü tek başına aç →

192. Âyetin Tefsiri

Ey Rabbimiz sen kimi ateşe sokarsan, sen kimi cehennemine mahkûm edersen onun işi bitmiştir. İşi bitiktir artın onun. Artık sen onu rezil rüsva etmişsindir. Artık onların hiç yardımcıları da yoktur. Kimse onları senin takdirinin, senin cehenneminin ateşinden kurtara-maz. Rabbimiz ne olur bizi zalimlerden etme. Bizi rezil rüsva etme.

Bu bölümü tek başına aç →

193. Âyetin Tefsiri

Ey Rabbimiz, biz bir dâvetçi, bir münadi işittik, bir peygamber işittik ki o bizi Rabbimize imânâ çağırıyor. Rabbinize iman edin diyor. Bizi sana ve senin dinine, senin kitabına, senin hayat programına imânâ çağıran bir kutlu peygamber işittik de hemen hemen ona icabet edip, dâvetine icabet edip iman ettik. Sana, senin kitabına, senin elçine, senin dâvetiyene, Adem’e, Nuh’a, Hûd’a, Sâlih’e, İbrâhim’e, Mûsâ’ya, Îsâ’ya, Muhammed (a.s)’a hepsine iman ettik. Ya Rabbi sen de bizim günahlarımızı bağışla, bizim kusurlarımızı görmeyiver, hatalarımızı kaale almayıver, falsolarımızı siliver. Ya Rabbi biz sana ve senin gönderdiklerine iman ettik, senin istediğin şekilde bir hayat yaşamaya karar verdik, ama ufak tefek yanlışlarımız olabilecektir, sen onları hesaba katmayıver. Bizi mağfiret et de ailevi problemlerimizi, bireysel problemlerimizi, içinde yaşadığımız toplumun problemlerini bitiriver ya Rabbi. Hayatımızı düzlüğe çıkarıver ya Rabbi. Bizi iyilerin, iyi kullarının arasına katıp muttakilerle beraber öldür, biz onlarla beraber yaşayalım, onlarla beraber ölelim ve onlarla beraber cennetine gidelim ya Rabbi.

Biz bir dâvetçi duyduk, bir peygamber dinledik ve hemen ar-kasından iman ettik diyorlar. Demek ki hidâyet talebinden sonra ortaya konan hidâyete hemen iman gerekir. Hidâyet ortaya konunca, hidâyet arzedilince hemen hiç beklemeden ona iman etmek gerekir. Duyar duymaz, dinler dinlemez hemen iman etmek gerekiyor.

Evet biz, bizi imânâ çağıran bir münadi duyduk da hemen iman edip bu çağrıya uyduk deniyor. Öyleyse bizler de o mü’minler gibi şu anda bizi hakka çağıran Kur’an’ı ve peygamberi dinleyecek, Kur’an’ın dâvetine ve peygamberin çağrısına kulak verecek ve hemen işittik ve itaat ettik ya Rabbi diyeceğiz.

Yâni biz de önce duyacağız, dinleyeceğiz, işiteceğiz ve hemen duyar duymaz iman edeceğiz. Hemen iman edeceğiz ama ameli de gündeme getiren, ameli de ihtiva eden bir imanla iman edeceğiz. Ama şurasını asla unutmayacağız. Önce Kur’an’ı ve peygamberi duy-mamız, dinlememiz, kulak vermemiz gerekecektir. Duymadan, dinlemeden iman olmaz. Bakın Bakara sûresinde bu konu şöyle anlatılıyordu:

"Ve (yine) dediler ki: (Ey Rabbimiz!) İşittik ve itaat ettik! Bize mağfiret et ey Rabbimiz! Şüphesiz ki dönüş sanadır."

(Bakara 286)

Ey Rabbimiz! Senin mesajın Peygamberlerin tarafından bize gelince biz onları işittik ve itaat ettik. Biz işittik, senden gelene iyice kulak verdik, dikkatlice dinledik, anlamaya çalıştık, kafa yorup anladık ve itaat ettik. Kerhen değil tav'an itaat ettik. İstemeyerek değil isteyerek ve grup grup itaat ettik. İşittik ve hemen uyduk. İşittik ve hemen gereğini yerine getirdik.

Bakın burada dikkat etmemiz gereken husus şudur: İşitmek indirileni bilmeyi, tanımayı gerektirir. Bilmek ve tanımak da okumayı ve ondan haberdar olmayı gerektirir. Şimdi söyleyin bakalım: Kitaplarını tanımayan, kitaplarından habersiz bir hayat yaşayan müslümanlar nasıl diyecekler bunu? Ya Rabbi! Biz kitabını işittik ve onunla amel ettik, biz bize düşeni yaptık, sen de ya Rabbi bize mağfiret ediver. Diyebilecek miyiz bunu? Arkadaşlar önce bir işiteceğiz kitabı, önce bir okuyacağız, tanıyacağız Allah’ın kitabını ve sonra itaat edeceğiz, sa-mimiyetle onları uygulamaya çalışacağız, bunu yaparken de ufak tefek kusurlarımız olmuşsa o zaman da aman ya Rabbi sen bilirsin diyeceğiz.

Şimdi Allah için bir düşünelim. Acaba şu anda bizler bizden öncekiler gibi: "İşittik ve isyan ettik" diyenlerden miyiz? Dilimizle inandığımızı söylüyor ama hayatımızla yalanlayanlardan mıyız? Yoksa kimileri gibi işitmeden inandığını iddia edenlerden miyiz? Kitabı okumadan, onu işitmeden, onun dâvetine kulak vermeden, onun içindekilere muttali olmadan işittik ve itaat ettik diyenlerden miyiz? Olur mu bu? Olmaz değil mi? Peki ne yapacağız? Önce bir okuyacağız kitabı, önce bir dinleyeceğiz peygamberi, işiteceğiz ve hemen arkasından da itaat edeceğiz. Hemen arkasından da duyduk, anladık, iman ettik ve duyduklarımızı amele dönüştürme savaşı veriyoruz ya Rabbi diyeceğiz. Yâni duyar duymaz hemen iman edeceğiz, imanlarımızı hemen amele dönüştüreceğiz ve diyeceğiz ki ya Rabbi sen de bizi affet demeye yüzümüz olsun. Şu duayı yapmaya hakkımız olsun:

Bu bölümü tek başına aç →

194. Âyetin Tefsiri

Ya Rabbi yeryüzünde en sevgili kullarına, peygamberlerine vaâdettiğin mükafatları bize de ver. Dünyada onlara vaâdettiğin güzel bir hayat, kullukta bir hayat, düşmanlarına karşı yardım edip galip getireceğin bir va’d, âhirette de onlara vaâdettiğin cennetine bizi de ulaştır ya Rabbi. Bizi dünyada ve ukba’da rezil ve rüsva etme ya Rab-bi. Bizi dünyada ve âhirette terk etme, bizi kendi halimize bırakma ya Rabbi. Dünyada da ukba’da da bizimle beraber ol ya Rabbi. Bizim yar ve yardımcımız ol ya Rabbi.

Eğer bu dünyada ve âhirette bizden desteğini kaldırır, bizi kendi halimize bırakırsan biz ne yaparız sensiz ya Rabbi? Bizi rızandan, bizi kitabından, bizi peygamberinden uzak kılma ya Rabbi. Dünyada kitabından ve peygamberinden cüda bırakıp bizi kâfirlerin kulu kölesi durumuna düşürmediğin gibi âhirette de rahmet ve cennetinden mahrum bırakma.

Bizi kıyâmet gününü unutanlardan, kıyâmetin hesabını kitabını diskalifiye edenlerden yapma ya Rabbi. Ya Rabbi sen bize kitabıma tabi olursanız, hayatınızı kitabımla düzenlerseniz, istediğim gibi yaşarsanız, muttaki olursanız, benim korumam altına girer, yolunuzu benimle bulur, hayatınızı benim için yaşarsanız, Resullerimin yolunda olursanız size cennet var diye vaat etmiştin. Ya Rabbi biz biliyoruz ki sen asla vadinden dönmeyensin. Bizi vaat ettiklerine ulaştır ya Rabbi! Bizi dünyada da ukbada da razı olduğun hayata ulaştır ya Rabbi diye dua dua Rablerine yalvarır yakarırlar onlar. Kendilerinin âciz, Allah’ın da çok güçlü olduğunu itiraf ederler.

Bu bölümü tek başına aç →

195. Âyetin Tefsiri

Rableri onlara icabet etti. Böyle inanan, böyle yaşayan, böyle dua dua Rablerine yalvaran kullarına Rableri icabet edip, onlara yönelip buyurdu ki: Ey benim kıymetli kullarım, ben sizden gerek erkek, gerek kadın kim bir iş yapmışsa, kim sâlih ameller, fıtrata uygun ameller, güzel ameller işlemişse, hayırlı işler yapmışsa onların bu amellerini asla zayi etmeyeceğim. Hayatlarını Allah için yaşayanların, bana lâyık bir hayat yaşayanların, benim yasalarıma, benim elçilerimin hayatlarına uygun bir hayat yaşayanların hayatlarını bereketlendirecek ve asla zayi etmeyeceğim. Onların zerre kadar iyiliklerini bile büyütülmüş olarak onlara karşılık vereceğim.

Ve yine hicret edenler, Allah için evlerini, yurtlarını, mallarını mülklerini, dükkanlarını, tezgahlarını terk edenler, Allah’a kulluğa imkân bulamadıkları ortamlarını, imkânlarını, fırsatlarını terk ederek Allah’a kulluğu icra edebilecekleri başka ortamlara, başka konumlara hicret edenler, Allah’ın haramlarından helâllerine hicret edenler, kötülerden ve kötülüklerden uzaklaşanlar, küfürden, şirkten, isyandan İslâm’a hicret edenler, Allah’ın arzında Allah’a Allah’ın istediği biçimde kulluk edebilecekleri, Allah’ın dinini daha güzel yaşayabilecekleri bir ortama koşanlar var ya. Tek suçları Rabbim Allah demek olduğu halde işlerinden atılanlar, yurtlarından çıkarılanlar, mesleklerini kaybe-denler, statülerini yitirenler, mallarını mülklerini gözden çıkaranlar, tüm servetleri ellerinden alınanlar var ya.

Ve bir de benim yolumda, bana kulluk yolunda, benim emirlerime teslimiyet yolunda, benim istediğim hayata, benim istediğim kılık kıyafete sahip çıkma yolunda türlü türlü eziyetlere maruz bırakılanlar, türlü türlü işkencelere uğratılanlar, mahrumiyetlere katlananlar, geri adım atmayanlar, Allah için imanları uğrunda savaşanlar, ölenler, öldürülenler var ya işte onları örteceğim diyor Allah. Onların tüm günahlarını, tüm kusurlarını, tüm falsolarını, tüm geçmişlerini örtecek, tüm günahlarını sıfırlayacak, tüm problemlerini bitirecek ve öbür tarafta onları zeminlerinden ırmaklar akan cennetlere girdireceğim diyor Allah. Allahu Ekber, ne büyük bir müjde değil mi?

İşte mü’minlerin dualarına Rabbimizin cevabı. Ne demişti 191. âyetteki dualarında o mü’minler?

Bizim seyyiatımızı, bizim günahlarımızı örtüver, görmeyiver, kaale almayıver ya Rabbi. Dünyada bireysel, ailevi, toplumsal problemlerimizi bitiriver, huzur içinde bir hayat veriver bize demişlerdi, Rabbimiz de ey kullarım, madem ki sizler benden problemlerinizin bitirilmesini istiyorsunuz, madem ki geçmişte işlediğiniz günahların sıfırlanmasını istiyorsunuz, madem ki benden hayatınızın düzlüğe çıkarılmasını istiyorsunuz, madem ki benden ekonomik, siyasî, ahlâkî, hu-kukî her türlü problemlerinizin çözümünü istiyorsunuz ve böyle güzel, mutlu bir hayatın sonunda da benden cennete ulaştırılmayı istiyorsu-nuz, bunun için beni buna ehil görüp dua dua bana yalvarıyorsunuz, öyleyse ben de sizin geçmişinizi sıfırlayıp geleceğinizi bereketlendire-ceğim diyor Rabbimiz.

Ey kullarım, erkekler ve kadınlar olarak, birbirinizden hiçbir farkınız, üstünlüğünüz alçaklığınız olmayarak bana sâlih ameller işleyin. Benim istediğim güzel amellere koşun. Benim hatırıma hicret edin. Küfürden, şirkten, isyandan, zulümden, haksızlıklardan, günahlardan, günah ortamlarından bana kulluğa hicret edin. Bana kulluğu her şeye tercih edin. Gerekirse benim hatırıma evlerinizden, barklarınızdan, mallarınızdan, mülklerinizden, sosyal statülerinizden, diplomalarınızdan, doktoralarınızdan vazgeçip fedâkârlıkları göze alın.

Unutmayın ki benim rızama, benim mağfiretime, benim affıma ve cennetime basit menfaatlerini terk edemeyenler ulaşamazlar. Benim lütfuma ancak müslümanca bir tavır sergileyerek bana kulluktan vazgeçmeyerek, geri adım atmayarak, sabredenler, eziyetlere, mahrumiyetlere göğüs gerip katlananlar ulaşabilirler. Benim yolumda hicret edip hicret sonrası bir toplum oluşturup benim düşmanlarımla savaşanlar, az sayıda olmalarına rağmen kâfirlere savaşı göze alabilenler nerede, hangi toplumda, hangi coğrafyada olurlarsa olsunlar işte kazananlar bunlar olacaktır. Dünyada galip gelecek, âhirette de Allah’ın cennetine ulaşacak olanlar bunlar olacaktır.

Eh! İyi, anladık da şu anda dünyada süper güçler var, güç kuvvet sahibi melikler var, o gün için söylersek Bizans var, Roma var, İran var, bugün için A.B.D si var, Rusya’sı var, Çini var, Japonya’sı, İngiltere’si, Almanya’sı, Avrupa’sı var. Sahte güç ve kuvvetleriyle, sahte teknolojileriyle, hikaye askeri ve siyasal bloklarıyla, sahte adâlet ve özgürlük numaralarıyla tüm dünyaya egemenmiş gibi gözüken, sahte yayın organlarıyla tüm dünya insanlığının gözünü boyamışlar, dünyanın başına belâ olmuşlar, tüm dünyayı sömürmeye çalışanlar var. Ve bu büyük şeytanların karşısında da kitaplarından, Rablerinden, güç kaynaklarından habersiz oluşları sebebiyle, Rablerinin vahyinden boşalmış kalpleri bu şeytanların vahiyleriyle doldurulmuş olduğu için bu kâfirler karşısında ezilip büzülen müslümanlar var. Bakın Rabbimiz o günün müslümanlarına da bugünün gariban müslümanla-rına da şöyle sesleniyor:

Bu bölümü tek başına aç →

196–197. Âyetlerin Tefsiri

Hani sûrenin evvelînde şöyle demişti Rabbimiz:

“İnkâr edenlerin malları ve çocukları, Allah'a karşı onlara bir şey sağlamaz. İşte onlar ateşin yakıtlarıdır.”

Âl-i İmrân 10)

Kâfirlere, Allah düşmanlarına Allah’la tutuştukları bir savaşta ne malları mülkleri, ne çoluk çocukları, ne aileleri aveneleri, ne askeri güçleri, ne siyasal ve ekonomik güçleri, ne devletleri, saltanatları Allah’a karşı onlara hiçbir fayda sağlamayacaktır. Allah’a karşı hiçbir işe yaramayacaktır bunlar. Rabbimiz kendisini mü’minlerin safında kılarak onların ne ekonomik güçleri, ne siyasal ve askerî varlıkları size karşı bana hiçbir şey ifade etmeyecektir buyuruyordu. Yâni onların bu savaşı sizinle değil benimledir. Onların karşısında duran sizler değil benim. Sizinle karşılaşacakları her bir savaşta onlar karşılarında beni bulacaklardır buyuruyordu.

Bakın burada da buyuruyor ki Rabbimiz, bu kâfirlerin şehirlerde, ülkelerde, metropollerde mütekallibe olarak, galipler olarak, hâkimler, egemenler olarak, güçlüler olarak, tüm dünyayı sömürenler olarak, zulmedenler olarak feruh fahur gezip dolaşmaları seni asla aldatmasın, üzmesin.

İşte şu anda görüyoruz ki bu kâfirler, bu zalimler tüm dünyayı parsellemişler, tüm dünyayı paylaşmışlar, eziyorlar, sömürüyorlar, zulmediyorlar, kan içiyorlar, birbirlerine peşkeş çekiyorlar. İstedikleri şekilde hareket ediyorlar, dilediklerini yapıyorlar. Tüm dünya denizlerinde onların donanmaları, tüm dünya semalarında onların uçakları, füzeleri, tüm dünya haberleşmelerinde onların haber organları, tüm dünya ticareti onların elindeymiş gibi görünüyor. Aldatmaca propagandalarıyla, artistik yayınlarıyla böyle göstermeye çalışıyorlar. Ey peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcuları, sakın bu durum sizi aldatmasın. Bu sadece:

Az bir dünya metaıdır bu. Çok çabuk bitecek az bir metadır bu. Çok kısa bir süre sonra bitecek ve:

Yaşadıkları bu çok kısa hayatın sonunda da onlar cehenneme gideceklerdir. Onları cehennem beklemektedir ve o ne kötü bir varış yeridir? Ne kötü bir döşektir? Bunu, bu metaun galili daha önce demeye çalışmıştım.

Evet hemen bitecek bir dünyaya sahip olmaları seni asla aldatmasın. Çünkü bu kısacık dünyanın sonunda onlar cehenneme gidecekler ve oradaki azapla kucaklaşınca bu dünyada bir saat bile sefa sürmediklerini kendileri itiraf edecekler. Peki bitmeyecek olan nedir ya?

Bu bölümü tek başına aç →

198. Âyetin Tefsiri

Lâkin Rablerine muttaki olanlara, Rablerinin koruması altına girip hayatlarını onun için yaşayanlara imrenin, onlara özenin, onlar gibi olmaya çalışın, çünkü onlar için zeminlerinden ırmaklar akan, taht-ı tasarruflarında ırmaklar akan içinde ebedî kalacakları, sonsuza dek ağırlanacakları Allah’tan bir ikram, Allah’tan bir misafirperverlik Allah’tan bir bağış olarak cennetler vardır. İşte bitmeyecek, son bulmayacak, imrenilecek, ah biz de öyle olsaydık denecek, kazanmak için yarışılacak sonuç budur.

Şimdi düşünün, tüm dünyaya, tüm dünya mal mülklerine, tüm dünya saltanatlarına sahip olan bir insan olsa. Bu insan tüm dünyanın ekonomik, siyasal ve askeri gücüne sahip olsa. Tüm dünya insanlığı, kadınlarıyla, erkekleriyle onun emrinde olsa. Herkes onun önünde diz çöküp ona hizmet etse. Tüm ordular, tüm güçler onun arzularına boyun bükse. Hattâ insanların dışındaki varlıklar, dağlar taşlar onun gücüne, onun teknolojisine boyun bükse.

Evet böyle her yere ve her şeye egemen bir melik, bir kral düşünün. Bu adamın karşısında bir de gariban, hiçbir gücü, hiçbir şeyi olmayan bir müslüman olsa. Sadece ben müslümanım, ben Allah’a teslim oldum, Rabbim Allah diyen tek başına bir müslüman. Bu dünya melikinin, bu dünya kralının karşısında imanıyla dimdik duruyor, onun mülk ve saltanatına yönünü dönüp bakmıyor. Onun elindekilere zerre kadar imrenmeyip, onun karşısında yıkılmayıp bildiği yolda, elindeki kitapla, elindeki Allah âyetleriyle Rabbine kulluk kavgasını sürdürüyor. İşte sahip olduğu bu. Bunun dışında ne malı var, ne mülkü, ne saltanatı hiçbir şeyi yok.

Şimdi soruyorum size, bu iki insandan hangisi üstün? Hangisi izzet sahibi? Hangisi hayırlı? Siz ne derseniz deyin, ben öğrendiğim vahiyle diyorum ki o gariban müslüman ötekisinden her zaman daha üstün ve daha hayırlıdır. Çünkü yarın bitmeyecek, tükenmeyecek bir hayatta bu müslümana bu dünya mülk ve saltanatının yüzlerce katı mülk ve saltanat verilecek. Cennette bu kadar mülk verilecek ve üstelik bu mülkleri de dünyada olduğu gibi bir daha kaybetmeyecek. Ebediyen o mülke sahip olacak.

Ama şu andaki o dünya kralı, o dünya meliki bir gün gelecek her şeyini kaybedecek. Bir gün gelecek o saltanatına veda edecek. Çünkü ölüm var bu dünyada. Şimdi söyleyin, ölümlü olan mı daha hayırlı, yoksa ebedî olan mı? Çabuk bitecek olan mı daha hayırlı, yoksa hiç bitmeyecek olan mı? Fâni olan mı, yoksa bâki olan mı? Sınırlı olan mı, yoksa sonsuz olan mı? Bunu düşünmüyorlar mı bu insanlar? Nasıl da bunu gündemlerinden düşürererek bir hayat yaşayabiliyor bu insalar? Şu basit para pul hesaplarının arasına, basit dünya zevklerinin içine gömüşerek nasıl da gözardı edebiliyorlar bu gerçeği? Halbuki cennet:

Olandır. Cennet ebedidir. Ebediyen, ölüm yok, ihtiyarlama yok, sıkıntı yok Allah’tan bir ikram, Allah’tan bir ağırlama ve lütuf olarak iyilere, Ebrâr olanlara sunulan bir cennet.

Öyleyse ey müslümanlar, gelin hedefimizi iyi seçelim. Yatırımımızı, sa’yimizi iyi ayarlayalım. Dünyada hiçbir şeyimiz olmasa da imanımız, teslimiyetimiz, kulluğumuz güzel olsun ki sonunda bu cenneti kazanmış olalım inşallah.

Bu bölümü tek başına aç →

199. Âyetin Tefsiri

Kitap ehli içinde Allah’a Allah’ın istediği biçimde iman etmişler vardır. Size indirilen Kur’an’a ve daha önce kendilerine indirilmiş olan kitaplara da inanmışlar vardır. Daha önce Mûsâ (a.s)’a iman edip, sonra Muhammed (a.s) gelince de hemen ona iman edenler, daha önce Îsâ (a.s)’a iman edip Muhammed (a.s)’a iman edenler. Daha önce Tevrat’a ve İncil’e iman edip, sonra da Kur’an gelir gelmez hemen ona iman edenler vardır. Onlar Allah’a iman ediyorlar, kendi kitaplarına, Tevrat’a, Zebur’a, İncil’e iman ediyorlar ve size gönderilen son kitaba ve son elçiye de iman ediyorlar. Bunlar Allah’tan haşyet duyuyorlar. Allah’ı gazaplandıracak işlerden sakınıyorlar. Allah’ı razı edecek ameller peşinde koşuyorlar. Rablerine samimiyetle dua ediyorlar. Allah’ın âyetlerini az bir pahaya satmıyorlar. Allah’ın âyetlerine değer verip onlarla yol bulmaya çalışıyorlar.

Ne Tevrat’ı, ne İncil’i ne de Kur’an’ı az bir pahaya sayıp karşı-lığında dünyaya yatırım yapmıyorlar. Allah’ın âyetlerini değiştirip, gizleyip onunla insanlar nazarında değer kazanmayı düşünmüyorlar. He-defleri dünya değil, Allah’ın rızasıdır onların. Onlar bir Allah âyetini satmanın karşılığının rahmeti ve cenneti kaybetmek olduğunu çok iyi biliyorlar.

İşte böyle inanan, böyle düşünen ve böyle hareket edenler için, Allah’a böylece samimiyetle boyun eğenler için akla hayale gelmedik büyük nimetler ve mükafatlar vardır diyor Rabbimiz.Bu ve benzeri âyetlerle Rabbimiz öteki âlemin hesabına kitabına dikkat çekiyor. Yaşadıkları hayatta dünyanın, dünyalıkların değil de Allah dininin kav-gasını verenler için büyük mükafatlar vardır. Görünüşte Allah’a kulluğu hedeflemiş, Allah’ın hoşnutluğunu ve cenneti hedeflemiş olan bu insanların dünyada bir kazançları yok gibidir. Ama öbür tarafta çok büyük kazançlar var. Çünkü Allah hesabı çok çabuk görendir. Dünya çok kısa geçendir unutmayalım. Öyleyse ey müslümanlar:

Bu bölümü tek başına aç →

200. Âyetin Tefsiri

Ey iman edenler. Peki neye iman edenler? Fâtihayla başlayan, Bakarayla devam eden ve Âl-i İmrân’ın sonuna kadar anlatılanlara, buraya kadar ortaya konan konulara iman edenler sabredin. Buraya kadar ortaya konan âyetlerde sizden istenen müslümanca bir hayatı yaşama noktasında, Rabbinizin rızasını kazanma ve cennetine ulaşma noktasında sabredin. Müslümanlıktan başka bir derdiniz, bir hedefiniz, bir hesabınız olmasın. Sabredin. Neye? Para kazanmaya değil tabii. Dünya mal mülklerine ulaşmaya sabredin değil tabii. keyfiniz için, lüksünüz için, rahatınız için, makam ve mevkiler için, diploma, doktora için, şan şöhret için, statülerinizi korumak için sabredin, bunlara ulaşmak için her türlü zahmeti, her türlü fedâkârlıkları göğüslemek için sabredin, dayanın, direnin değil. Allah için, Allah’ın rızasını kazanmak için, Allah’a Allah’ın istediği kulluğu gerçekleştirebilmek için, cennete ulaşabilmek için, cehennemden korunabilmek için sabredip dişinizi sıkın.

"Sabredin! Sabırda yarışın!"

Yâni bu imanınızı gündemde tutma yarışında bulunun. Sabır-da yarışın. Dünyada hangi denenmeyle, hangi sınanmayla, hangi imtihanla karşı karşıya gelirseniz müslümanca kalabilmenin direnişini gösterin. Müslümanca kalabilmenin ve ölebilmenin hesabını sağlam yapın. Yâni siz sabırlı olun. Direnin. Dayanın. Şeytan ve dostlarının engellemelerine karşı sabır yarışına girin. Dininizden, imanınızdan, takva ve teslimiyetinizden asla taviz vermeyin, geri adım atmayın.

"Rabıtalı bulunun! Allah’a takvalı olun!”

Yâni Kur’an’la vahiyle bu mesajla ilginizi irtibatınızı, Rabıtanızı kesmeyin. Böylece yolunuzu hep Allah’la bulun! Yanılmayın. Şaşırmayın. Hep Allah desin siz yapın. Allah tarif etsin kitabıyla siz oradan alıp amele dönüştürün. Evet, rabıtalı olmak budur. Allah için bir kulluktan bir başka kulluğa, bir hayırdan başka bir hayra koşun. Bir namazdan sonra bir başka namaza doğrulun. Allah yolunda, Allah uğrunda bir savaşta nöbet tutun. Allah için düşmanı gözetleyin. Savaşın en uç noktasında direnin. Allah’ın dinine göğsünüzü siper edin. Takvalı olun Allah’a. Hayatınızı Allah için yaşayın. Allah’ın helâl haram sınırlarını gözetin.

"Umulur ki o zaman felaha eresiniz."

İşte o zaman felah bulursunuz. İşte o zaman kurtuluşa erersiniz. Umulur ki o zaman dünyanız da âhiretiniz de güzel olur. Öyleyse ey müslümanlar, haydin felaha, haydin kurtuluşa, haydin Allah için bir hayata. Allah yardımcımız olsun. Velhamdü lillahi Rabbil âlemin.

Bu bölümü tek başına aç →