KEŞŞÂF TEFSİRİ

Zümer Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ

75 âyettir. 72 âyet olduğu da söylenmiştir.

Rahmân Rahîm Allah’ın Adıyla

4. Âyetin Tefsiri

אبِ [1568] ْכِ ا ُ ِ ْ َ ifadesinde tenzîl kelimesi mübteda olmak üzere merfû‘ okunmuş, zarfı da haberi kılınmıştır. Yahut mahzuf bir mübteda-nın haberidir; Min harf-i ceri, nezele min ‘ındillâh (Allah katından indi.) der gibi, tenzîle bağlıdır. Ya da hâze’l-kitâbu min fulânin ilâ fulân (Bu mektup falandan falancayadır.) sözün gibi, bağlı değildir; buna göre, ha-ber sonrası haber olur. Veya mahzuf bir mübtedanın haberi olup takdiri şöyledir: Hâzâ tenzîlü’l-kitâb, hâzâ mina’llāh (Bu, kitabın indirilişidir. Bu, Allah’tandır.) Yahut [ -ifadesi] tenzîlin -işaret etme anlamının amel etti اği- hâlidir. “Oku”, “yapış” gibi bir fiil takdiri ile mansūb da okunmuştur [Kitabın tenziline sarıl!]

[1569] “Peki, kitabdan maksat nedir?”dersen şöyle derim:Birinci iza-ha göre açık olan, onun Kur’an olmasıdır. İkinci izaha göre o sûredir.

[1570] َ ِّ ُ ا َ א ً ِ ْ ُ şirkten, riyadan arındırarak tevhitle ve sırrın tasfi-yesiyle1 “dini Allah’a özgü kılarak...” ا merfû‘ da okunmuştur; merfû‘ okuyana düşen א ً kelimesini Lâm’ın fethasıyla (muhlâs) okumasıdır ki

1 Yani iç âlemi; ruhun derinliklerini arıtarak. / ed.

ُ ِ א ْ ُ ا ِّ ِ ا َّ ِ ِ ifadesine uygun düşsün. Tıpkı أَ َّ ِ ْ ُ َ ا دِ ُ َ ْ dinlerini“) وَأَAllah’a has kılanlar...” [Nisâ 4/146]) âyetinde olduğu gibi. Böylece, hālis ile muhlâs aynı şey olur. Aksi takdirde, şi‘run şâ‘ırun (şairane şiir) sözünde ol-duğu gibi, dîn mecazî isnadla sahibinin sıfatıyla nitelenmiş olur.1 א ً ِ ْ ُ ’ı kulluk edenin hâli yapıp ِّ ُ ا َ ’i de mübteda - haber yapan, öyle bir i‘râb yapmış olur ki söz şuna varır: ُ ِ א ْ ُ ا ِّ ِ ا َّ ِ ُ أَ ّ ا [Din Allah’a aittir. Bakınız; halis din ancak Allah’a aittir].2

[1571] Yani taatin her tür şaibeden uzak olarak kendisine özgü kılınma-sı gereken O’dur; çünkü O, gaybın cümlesine ve her türlü sırlara muttali-dir; çünkü nimetinin bir karşılık beklentisi olmadığı için buna lâyık olan yegâne zat O’dur. Katâde’nin [v. 117/735] “Halis din, Allah’tan başka tanrı olmadığına yürekten tanıklık etmektir.” dediği nakledilmiştir. Hasan-ı Bas-rî [v. 110/728] ise onu “İslâm” diye açıklamıştır.

وا [1572] ُ َ َّ َ ا ِ َّ ifadesi iki ihtimale açıktır: “Edinenler” de olabilir -ki وَاo vakit maksat kâfirlerdir- “edinilenler” de olabilir3; o takdirde de maksat me-lekler, Hazret-i İsa, Lât ve Uzzâ’dır. - İbn Abbas’dan [v. 68/688] nakledilmiştir.-

وا [1573] ُ َ َّ َ daki zamir birinciye göre’ا ِ َّ ye; ikinciye göre ise Müşriklere’اaittir; bağlamdan anlaşıldığı için adlarını anmamıştır. َ ِ َّ -ye râci zamir mah’اzuftur; vellezîne’ttehazehümü’l-kâfirûne evliyâe [Müşriklerin veli edindikleri kimseler…] anlamındadır. وا ُ َ َّ َ ا ِ َّ ”?mübteda olmak üzere merfû‘dur. “Peki, haber nedir وَاdersen şöyle derim: İlk yoruma göre haber ya ْ ُ َ ْ َ ُ כُ ْ َ َ َّ -Allah aralarında mut] إِنَّ اlaka hâkimlik edecek...] cümlesidir ya da ْ ُ ُ ُ ْ َ א ifadesinden önce gizli olarak bulu-nan kavldir [Yani “şöyle demekteler: …”]. İkinci yoruma göre ise ْ ُ َ ْ َ ُ כُ ْ َ َ َّ -cüm إِنَّ اlesidir. Şayet “ ْ ُ َ ْ َ ُ כُ ْ َ َ َّ cümlesi haber ise o zaman gizli olan sözün i‘râbdaki إِنَّ اyeri nedir?” dersen şöyle derim: Kāilîne zâlike (şöyle diyerek) takdirinde hal olması mümkündür. Sıladan bedel olması da mümkündür; o takdirde i‘râbdan mahalli olmaz. Mübdel minh [yani sıla] da aynı şekildedir. İbn Mes‘ûd [v. 32/653] kavli açıkça okuyarak ْ ُ ُ ُ ْ َ א ا א (Şöyle demekteler: Biz bunlara tapmıyoruz.) şeklinde kıraat etmiştir. Übeyy’in [v. 33/654] kıraati ise ‘tanrı’larına seslenmeleri-nin aktarılması şeklinde muhatap sıygasıyla mâ na‘budukum illâ li-tukarribûnâ (Size sadece bizi yaklaştırmanız için tapıyoruz.) şeklindedir. Nun aynelfiile4 tâbi kılınarak ُ ْ ُ şeklinde zamme ile de okunmuştur. Nitekim emir sıygasında Hemze, ْ ابٍ ارْכُ َ ifadesinde5 de tenvin aynelfiile tâbi olmaktadır.

1 Dinin muhlâs olması hālis olması demektir, muhlis olmasında ise “muhlisāne din” mealinde mecaz vardır. / ed.2 Bu okuyuş ibarede tekrara yol açmaktadır. Nitekim böyle bir kıraat yoktur. / ed.3 (i) İttihāz edenler. (ii) İttihāz ettikleri. / ed.4 Sülasi fiillerde ortadaki harf. / ed.5 ‘Azâbinu’rkud [Sād 38/41-42]. / ed.

[1574] “Aralarında” ( ْ ُ َ ْ َ ) ifadesindeki zamir onlara ve velilerine râci olup, mâna şöyledir: Allah Teâlâ, aralarında; melekleri ve İsa’yı cennete sokmak, onları ise elleriyle yonttukları ve Allah’tan başka taptıkları taşlarla birlikte cehenneme sokmak şeklinde hükmedecektir; onlara bu taşları ve kendilerini ‘cehennem odunu’ yaparak azap edecektir! İhtilâfları [ Melekler ve İsa gibi] taptıklarının muvahhit, kendilerinin ise müşrik olmaları, taptık-larının [ahirette] kendilerine düşmanlık edip lânette bulunmaları, hal böyle iken kendilerinin onlardan şefaat ummaları ve kendilerini Allah’a yaklaş-tıracakları beklentisinde olmalarıdır. Denilmiştir ki; Müslümanlar onlara “Gökleri ve yeri kim yarattı?” dedikleri zaman onlar ikrar ederler ve “Allah!” derlerdi. Onlara “Peki o zaman size ne oluyor da putlara tapıyorsunuz!?” dediklerinde de “Biz onlara ancak bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye tapıyo-ruz!” derlerdi. Bu durumda, “aralarında” ( ْ ُ َ ْ َ ) ifadesindeki zamir kâfirlere ve Müslümanlara râci olur. Mâna şöyledir: Allah Teâlâ kıyamet gününde iki gruptan oluşan nizâlılar arasında hüküm verecek!

[1575] “Allah’ın hidayet etmemesi”nden maksat; ‘Bunlara lutuf yok; bunlar Allah’ın ilminde helâk olanlardandır!’ diye durumu aleyhlerine tes-cilleyerek lutfunu engellemesidir.

kezzâb ve kezûb şeklinde de okunmuştur. Yalanlarından [כאذب] [1576]maksat, Allah’tan başka veli edindikleri şeylere “Allah’ın kızları” demele-ridir. O yüzdendir ki Allah Teâlâ onların aleyhine kanıt getirmek üzere, akabinde şöyle buyurmuştur: “Allah bir çocuk edinmek isteseydi, yarattık-larından dilediğini seçerdi elbette...” Yani Allah’ın çocuk edinmek istemesi, ne mümkün ne de münasiptir; çünkü muhâldir. [Farzımuhâl isteyecek olsa] bu ancak bir kimsenin, çocuğunu kendisine has kılıp yakın etmesi gibi Al-lah’ın da kendi yarattıklarından bazılarını seçip, onları kendisine özgü kıl-ması ve yaklaştırması şeklinde olurdu. Bunu meleklerle yapmıştı ve siz bu sebeple fitneye düşmüştünüz de Allah’ın onları kendine özgü kılması sizi aldatmıştı; melekleri, Allah hakkındaki cehaletiniz ve O’nun, cisim ve araz-ların özelliklerine benzemeyen gerçekliğini idrak edemeyişiniz yüzünden “Allah’ın çocukları” sanmıştınız. Adeta şöyle buyurmaktadır: Eğer çocuk edinmek isteseydi, yarattıklarından dilediğini -melekleri- seçmiş olmaktan farklı bir şey yapmayacaktı; ancak siz O’nun hakkındaki cehaletiniz yü-zünden O’nun onları seçmesini kendisine çocuk edinmesi sandınız. Sonra cehaletiniz ve beyinsizliğiniz üzere devam ettiniz ve onları üstelik de kız yaptınız. Böylece Allah’a ve meleklere karşı büyük bir iftirada bulunan, kü-fürde haddi aşan yalancı ve inkârcılar oldunuz.

[1577] Sonra Allah ُ َ א ْ ُ (Hâşâ!) buyurarak, kendisine nispet ettikleri evlât ve velilerden herhangi birini edinmekten zatını tenzih eyledi ve bu nispetlerine karşı delil getirerek şunu ortaya koydu ki O birdir ve hayat arkadaşı olamaz; çünkü hayat arkadaşı olsaydı kendi cinsinden olurdu, oysa Allah’ın cinsi yoktur. Hayat arkadaşı olamadığına göre, çocuğu da olamaz. “Bir hayat arkadaşı yokken, O’nun nasıl çocuğu olabilir?!” [En‘âm 6/101] âyeti-nin mânası da budur.

אر [1578] ّ mutlak galip demektir; bunların ‘ilâh’ları (ezici güce sahip) اda şeylerdendir; bu durumda, Allah onlara da galiptir. Böyle iken nasıl olur da Allah’a velî ve ortak olurlar!

Bu bölümü tek başına aç →

5. Âyetin Tefsiri

[1579] Sonra gökleri ve yeri yaratmasını, gece ile gündüzden her birini diğerine dolamasını, ayı ve güneşi emrine amade kılışını ve onları belli bir vakte kadar yörüngelerinde yürütmesini, sayılarının çokluğuna rağmen bü-tün insanları aynı cinsten yaratıp yaymasını, hayvanları yaratmasını… evet bütün bunları kendisinin bir olduğuna ve ortağı olmadığına, galip geline-mez Kahhâr olduğuna delil kılmıştır.

[1580] Tekvîr dürmek, bürümek ve dolamak demektir. [“Sarığı başına sardı, doladı.” anlamında hem sülâsîden hem de tef‘îlden] kâra’l-‘ımâmete alâ re’sihî ve kevve-rehâ denilir. Bunun izahında birkaç ihtimal vardır. [i] Gece ve gündüz birbiri-nin ardılı olarak yaratılmıştır; biri gider öteki gelip onun yerini kaplar. Gelen gidenin yerini kaplayınca, sanki Allah onu ona giydirmiş, üzerine dolamış gibi olur. Tıpkı elbisenin, giyenin üzerine dolanması gibi. Zü’r-Rümme’nin [v. 117/735] serabı tasvir ederken söyledikleri de buna bir örnektir:

Perdelerin evin kapılarına dolanması gibi,tepeler de serabın eteklerini doluyor bellerine.

[ii] Bir diğer anlam; gece ile gündüzden her birinin, diğerinin üzerine gel-diğinde onu görünmez kılmasıdır ki böylece, gaib kılmak bakımından ‘bir şeyi bürüdüğünde onu gözlerin bakışlarından nihân eyleyen zahir bir şey’e benzetilmiş olur. [iii] Bir diğeri; birinin ötekinin üzerine tekrar tekrar peşi sıra dolanmasıdır ki bu durum da, sarığın kıvrımlarının peşpeşe, art arda dolanmasına benzetilmiştir.

[1581] “Bakınız; O’dur mutlak izzet sahibi.” Yani ısrarcıları cezalandır-maya kādir olan [mutlak] galip; tevbekârların günahlarını ise “bağışladıkça bağışlayan.” Yahut onlara ânında azap edebilecekken hilmi ile muamele ederek, belli bir vakte kadar azabı erteleyen mutlak galip. Buna göre; onlara hilmiyle muamele etmesini mağfiret olarak isimlendirmiş olmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

6. Âyetin Tefsiri

[1582] Şayet “Sonra eşini de ondan meydana getirmiştir” ifadesinin ve sonralık anlamı veren sümmenin izahı nedir?”dersen şöyle derim:Bu iki husus -yani sayılamayacak çokluktaki insanı Âdem’in türünden yaratması, Havva’yı da onun en küçük eğe kemiğinden halk etmesi- Allah Teâlâ’nın vahdaniyetine ve kudretine delil olarak getirdiği âyetlerden ikisidir. Ancak Allah bunlardan birini devam edegelen bir âdet kılmış, diğeri ise bir ya-ratma tarzı olarak devam etmemiş ve Havva’dan başka hiçbir kadın erke-ğin eğe kemiğinden yaratılmamıştır. Bu da onu daha etkin ve dinleyenin kulağında daha hayret uyandırıcı bir âyet kılmıştır. Dolayısıyla, bu âyetin birinci âyete [sonra anlamındaki] sümme ile atfı fazilet ve meziyet olarak ikinci âyetin birinciden farklı ve daha etkin bir âyet olduğunu göstermek içindir. Bu itibarla, söz konusu ‘sonralık’ vücut bulma bakımından değil hal ve mevki bakımındandır. Denilmiştir ki; sümme,vâhidenin mânasına bağlıdır; sanki şöyle denilmiş gibidir: Sizi tek kılınmış bir nefisten yarattı ve sonra onu bir eş ile çift haline getirdi. Şu da söylenmiştir: Allah Teâlâ Âdem’in zürriyetini sırtından küçük kırmızı karıncalar halinde çıkarmış; sonra onun ardından Havva’yı yaratmıştır.

[1583] ْ َכُ لَ َ ْ yani sizin için hükmetmiş ve ,(sizin için indirmiştir) وَأَsize pay kılmıştır; çünkü Allah’ın hükmü ve pay ayırması, Levh-i Mahfuz’da olacak olan her şeyi yazmış bulunması itibariyle “gökten indirme” diye ni-telenebilmektedir. Denilmiştir ki hayvanlar ancak bitki ile yaşayabilir; bitki ise ancak su ile hayat bulur; işte Allah gökten yağmuru indirince sanki hay-vanları indirmiş gibi olmuştur. Denilmiştir ki; Allah onları cennette yaratıp sonra indirmiştir.

[1584] “Sekiz eş (dört çift)” yani deve, sığır, koyun ve keçi olmak üzere her bir türden dişili erkekli. Zevc beraberinde diğeri bulunan eş demektir. Tek başına olduğu zaman ferd ve vitr adını alır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuş-tur: “İki eş yaratmıyor mu ondan; erkek ve dişi?!” [Kıyâme 75/39]

[1585] “Yaratılıştan yaratılışa geçirerek.” Yani nutfeden sonra zigot1, ondan bir çiğnem et, ondan henüz et giydirilmemiş kemik, ondan et giydi-rilmiş kemik ve ondan da eksiksiz tam bir canlı olmak üzere...

[1586] “Üç karanlık” karın, rahim ve plasentadır (meşîme). Sulb, rahim ve karın olduğu da söylenmiştir.

[1587] “İşte” fiilleri bunlar olan “Rabbiniz Allah budur… Böyleyken, nasıl döndürülüverirsiniz?!” Yani nasıl olur da, O’na ibadet etmeyi bırakıp başkalarına ibadet etmeye döndürülürsünüz!?

Bu bölümü tek başına aç →

7. Âyetin Tefsiri

[1588] “Allah’ın sizin hiçbir şeyinize ihtiyacı yoktur!” O’nun sizin iman etmenize ihtiyacı yoktur; O’na muhtaç olan sizsiniz; çünkü inkârcılık yüzün-den zarar görecek olan da, iman sayesinde yararlanacak olan da sizlersiniz.

[1589] “Ne var ki O, kulların”a merhametinden dolayı onların“ın nan-körce inkâr etmesine rıza göstermez.” Çünkü inkâr onları helâke götürür. Şükrederseniz, bunun için sizden razı olur,” yani sizin şükretmiş olmanız O’nu hoşnut eder; çünkü şükür sizin kurtuluş ve felâha eriş sebebinizdir. Şu halde, sizin inkârınızı sevmemesi ve şükrünüzden hoşlanması kendisine yönelecek bir yarar için değil sırf sizin içindir ve sizin yararınıza olan bir durumdur; çünkü O, ihtiyaç duyması söz konusu olmayan Ganî’dir.

[1590] Bazı azgınlar Allah Teâlâ’nın ‘bende yok’ dediği kulların inkârına rıza göstermeyi O’na isnat etmeye yeltenerek, şöyle demişlerdir: “Bu genel bir lafız olmakla birlikte, murat edilen özeldir; sadece “Şüphesiz Benim (ha-lis) kullarımın üzerinde senin hiçbir nüfuz ve otoriten yoktur (ey Şeytan)!” [İsrâ 17/65] âyetinde kasdettiği masum -yani korunmuş- kullar murat edilmektedir. 1 ‘Alk yapışmak, asılmak, sevgi, ilgi, kan emen kurtçuk anlamlarıyla irtibatlı olup, ilgili âyetlerde “aşılanmış

yumurtanın ana rahminin iç cidârına asılı vaziyetinin (zigot)” kastedildiği anlaşılmaktadır. Ve bu bir kan pıhtısı görünümündedir. / ed.

Tıpkı “Öyle bir pınardan (doldurulmuştur) ki; oradan Allah’ın kulları içer…” [İnsan 76/6] derken özel kullar kast edildiği gibi.” Hâşâ! Allah zalimlerin bu sözlerinden yücedir!

[1591] ُ َ ْ َ fiili, geçişte ve duruşta zammeli olarak da, sâkin olarak da okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

8. Âyetin Tefsiri

[1592] ُ َ َّ َ “Ona bahşetti” demektir. Ebu’n-Necm demiştir ki:[Misafiri ağırlamak için] verdi; cimrilik etmedi, cimri de görülmedi.Bahşeden [Allah]ın malından iri hörgüçlü develeri…

Bunun iki izahı vardır: Birisi; onu malın kollayıcısı kıldı şeklindedir. Kişinin malı gözetmesi ve iyi idare etmesi halinde huve hāilu mâlin ve hālü mâlin (O malın kollayıcısı, gözeticisidir.) denilmesi şeklindeki kullanımdan alınmıştır. Peygamber (s.a.)’den rivayet edilen şu hadiste de bu anlamda kullanılmıştır: “O, va‘zunasihat ederken ashabını kollardı [yetehavvelu].” [Buhārî, “İlim”, 11; benzer lafızlarla) İkincisi; böbürlendi, övündü anlamında olan hāle - yehūlü-den olmak üzere ce‘alehû yehūlü (onu böbürlü kıldı) anlamındadır. Araplar bu mânada şöyle derler:

Zenginin eteği yerlerde sürünür; salınarak yürür zenginler.[1593] ِ ْ َ ا إِ ُ ْ َ א כאنَ yani Allah’tan kendisini kurtarmasını istediği zor

durumu unutur. Denilmiştir ki; yalvarıp yakardığı ve kendisine sığındığı Rabbini unutur; da ْ ُ ْ وَا َ כَ َّ ا َ َ َ א Erkeği ve dişiyi yaratan güce“) وَki…” [Leyl 92/3] âyetinde olduğu gibi men anlamındadır.1

[1594] َّ ُِِ kelimesi; Allah’a denk koşmasının neticesi Allah yolundan

sapmasıdır anlamında Yâ’nın fethasıyla da, saptırmasıdır anlamında Yâ’nın zammesiyle de okunmuştur. Netice bazen fiilin amacı olur; bazen de amaç olmaksızın ortaya çıkar. [Bu durumda Lâm, Lâm-ı âkıbet olur].

[1595] “Sen küfrünle biraz yaşayadur!” ifadesi yardımsız bırakmak ( hız-lân) ve kendi haline terketmek anlamınadır. Sanki ona şöyle denmektedir: Mademki emretmiş olduğum iman ve taate yanaşmadın, o zaman senin hak-kın bundan böyle onunla emrolunmamak, bilakis terkiyle emrolunmaktır. 1 Yani cansız-akılsızları ifade eden nasıl Allah Teâlâ hakkında kullanılmış olabiliyor; çünkü akıllıları

ifade eden men anlamındadır. / ed.

Bu, yardımsız bırakma ve kendi haline terketme konusunda mübalağalı bir üsluptur; çünkü yardımsız bırakma konusunda kişinin emrolunanın aksi yöne sevkinden daha mübalağalı bir durum yoktur. Bunun anlam bakımın-dan benzeri şu âyettir: “Az bir zevk... Sonunda varacakları yer ise Cehennem!” [Âl-i İmrân 3/197]

Bu bölümü tek başına aç →

9. Âyetin Tefsiri

-ifadesi, menin başına istifham Hemze’si girmiş haliyle şed أ [1596]desiz, başında Em bulunarak şeddeli okunmuştur. Men mübtedadır, ha-beri mahzuf olup takdiri şöyledir: Emmen hüve kānitün ke-ğayrihî (Allah’a gönülden kulluk eden, diğerleri gibi olur mu!?) Haber, öncesinde kâfirin durumu anlatılılıp, ardından “De ki: Hiç, bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” buyrulmasıyla sözün bağlamı delâlet ettiği için hazfedilmiştir. Mâna-nın şöyle olduğu da söylenmiştir: İki soru peşpeşe sorulmuş olarak “Gönül-den kulluk eden mi daha üstündür yoksa nankörce inkâr eden mi?” veya “Bu mu daha üstündür yoksa Allah’a gönülden kulluk eden mi?”

[1597] el-Kānit gerekli taati yerine getiren demektir. Peygamber (s.a.)’in “Namazın en üstünü kunûtu uzun olanıdır.” [Müslim, “Salât”, 164] hadisinde-ki kunût da böyledir ve kıyam anlamındadır. Vitir namazındaki kunût da bu anlamdadır; çünkü namaz kılanın ayakta yaptığı dua demektir.

ا [1598] ً ِ א (secdeye kapanarak) ifadesi haldir; haber ardından haber takdiri üzere sâcidun ve kāimun şeklinde de okunmuştur; aradaki Vav da iki sıfatı bir araya getirmek içindir. (ة رُ ا َ ifadesi ve ([Âhiret korkusuyla ] وyahzeru ‘azâbe’l-âhirati ( Âhiret azabı korkusuyla) şeklinde de okunmuştur.

نَ [1599] ُ َ ْ َ َ ِ َّ derken ilmiyle amel eden din âlimlerini (Bilenler) اkasdetmektedir ki âdeta, ilmiyle amel etmeyenleri âlim saymıyor gibidir. Burada; nice ilimler tahsil edip sonra Allah’a gönülden kulluk etmeyen-lere, ilim erbabı oldukları halde dünyaya garkolanlara yönelik şiddetli bir horlama vardır. Bunlar, Allah katında cahilin ta kendisidir! Çünkü Allah, gönülden kulluk edenleri âlim saymaktadır. İfadenin teşbih yoluyla gelmesi de mümkündür; yani nasıl âlimlerle cahiller bir olamazsa, gönülden kulluk edenlerle günahkârlar da eşit olamaz.

[1600] Âyetin Ammâr b. Yâsir (r.a.) ile [kâfir] Ebu Huzeyfe b. el-Muğîre el-Mahzûmî hakkında indiği de söylenmiştir.

[1601] Rivayete göre; Hasan-ı Basrî’ye [v. 110/728] “Bir adam mütema-diyen günah işliyor; ama recâ1 ediyor?” diye sormuşlar. “Bu (recâ değil) kuruntudur2; recâ Allah’ın şu kelâmıdır.” demiş ve bu âyeti okumuş.

[1602] [Yetezekkeru] idgamlı olarak َّכ َّ şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

10. Âyetin Tefsiri

א [1603] ْ ُّ ا هِ ِ ِ (Bu dünyada) zarfı ’ye değil ا ;ya bağlıdır’أmâna şudur: Bu dünyada ihsan üzere hareket edenlere (akıbette) bir güzellik vardır ki o da cennete girmektir; yani öyle bir güzellik ki künhüne ermek kābil değil... Süddî [v. 127/745] ise zarfı ’ye bağlamış ve ’yi [dünyada-ki] sağlık ve âfiyete yormuştur.

[1604] Şayet “Zarf ا ya bağlı ise o takdirde i‘râbı açıktır; ’ye’أbağlı olduğunda mâna nedir? Daha önce geldiği için onun sıfatı olması mümkün değil?!” dersen şöyle derim: Sonra gelmesi halinde sıfatı olur; önce gelmesi halinde ise onun yerini açıklamış olur. Önce gelmesi, -grama-tik olarak onun sıfatı olmasa bile- anlam bakımından ona bağlı olmasına halel getirmez. [Yani mübteda, َא ْ ُّ هِ ا

ِ َ ِ ا ُ َ ْ َ أَ ِ َّ ِ haberi olur ve ’ye bağlı olur; sonra gelseydi sıfatı olurdu.]

[1605] “Allah’ın Arz’ı da geniştir;” yani ihsan üzere hareket konusun-da gevşeklik gösterenler için hiçbir mazeret yoktur. Öyle ki, vatanlarını ve yurtlarını mazeret gösterip, orada ihsan üzere bir hayat sürme imkânı bulamadıklarını, sa‘yugayretlerini ona yöneltemediklerini iddia ederlerse, kendilerine denir ki; Allah’ın Arz’ı geniştir, beldeleri çoktur. Bu itibarla, acziyet içerisinde yaşamaya mecbur değilsiniz, başka ülkelere gidin. İhsan üzere daha güzel yaşayabilmek, taatlerine taat katabilmek için başka mem-leketlere hicret konusunda peygamberlere ve salihlere uyun!

[1606] Denilmiştir ki; onlar Müşrik beldesinde olanlardı ve oradan hic-ret etmekle emrolunmuşlardı. Tıpkı “Allah’ın Arz’ı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!” [Nisâ 4/97] âyetindeki gibi. Yine denilmiştir ki; أرض cennet topraklarıdır.1 Yani imanın yapıtaşlarından biri olan umudu (recâ) da var. / ed. 2 Temenni olmayacak şeyleri istemek, recâ ise olabilecek şeyleri istemektir. / çev.

ونَ [1607] ُ ِ א َّ -yani vatanlarından ve birlikte yaşadıkları topluluklar اdan ayrı düşme, meşakkat çekip tasalanma ve Allah’a taati ve hayrı artırma yolunda karşılaştıkları bela ve sıkıntılara katlanma gibi hususlarda “sabır gösterenler…”

אبٍ [1608] ِ ِ ْ َ ِ [hesapsız] yani verecekleri bir hesap olmaksızın. Denil-miştir ki; kendilerine ölçüsüz ve tartısız verilir de verilir. Bu tabir kesretten kinayedir. İbn Abbas’ın [v. 68/688] “Hesap yapanların hesabına sığmaz ve ölçüsü bilinmez.” dediği nakledilir. Hazret-i Peygamber’den de şöyle rivayet olunmuştur: “Allah Teâlâ kıyamet gününde teraziler kurar; namaz kılanlar getirilir ve onlara ecirleri mizanlarla tartılıp verilir. Sadaka verenler getirilir, onlara da ecirleri mizanla ölçülür ve verilir. Hac yapanlar getirilir ve onlara da ecirleri ölçülerek verilir. Sonra bela ve musibete katlananlar getirilir, ama onlar için terazi kurulmaz; divan da açılmaz. Onların ecirleri tepelerinden üzerlerine boca edilir. Allah Teâlâ; “Sabredenlere, mükâfatları mutlaka he-sapsız ödenir.” Buyurur. Dünyada âfiyette olanlar belâ ve musibetlere sab-redenlerin elde ettiği sevaba bakarak ‘Âh! Keşke dünyada iken bedenlerimiz makaslarla lime lime edilseymiş!’ diye temennide bulunurlar.”

Bu bölümü tek başına aç →

12. Âyetin Tefsiri

12. Bana, (O’na) teslimiyet gösterenlerin ilki olmam da emredildi.
Bu bölümü tek başına aç →

13. Âyetin Tefsiri

karım. [1609] “De ki: Bana” dini halis kılmam “emredildi” ve “bu bana,

Müslümanların ilki olayım;” dünyada da, âhirette de onların önde gele-ni ve öncüsü olayım “diye emredildi.” İhlâsın dinde öncelik hakkı vardır; bu itibarla kim ihlâslı olursa o öncü olur, anlamında. Şayet “ت nasıl أت -üzerine atfedilmiş; ikisi de aynı [değil mi]?” dersen şöyle derim: De أğil; çünkü cihetleri farklı. Zira ihlâs ile emrolunmak ve onunla yüküm-lü tutulmak bir şey, onunla öncü olma emri ayrı şey. Aynı şey, iki yönü ve sıfatı farklı olduğunda iki farklı şey gibi işlem görebilir. Eradtu li-en ef‘ale şeklindeki kullanımlarda Lâm’ı mezîd (fazla) da kabul edebilirsin. Bu şekildeki kullanımda Lâm’ın mezîd olabilmesi için sarih isimle değil de mutlaka En ile kullanılması gerekir. Bu durumda Lâm, asıl biçimin1 kullanılmaması sebebiyle onun yerine bir bedel olarak getirilmiş gibi olur.

1 Asıl dediği mef‘ûlün normalde sarih isim olmasıdır. En ile müevvel masdar şeklinde gelmesi halinde, sanki aslın yerine bir bedel olsun diye Lâm getirilmiştir. / çev.

Tıpkı aslı atve‘a olan kelimenin [etā‘aya dönüşünce], düşen Vav’dan bedel ol-mak üzere bir Sin getirilerek estā‘a şekline getirilmesi gibi. Bu izah şekline delil şu âyetlerde Lâm’sız gelmiş olmasıdır:

• َ ِ ِ ْ ُ ْ ا لَ أَوَّ نَ أَכُ أَنْ تُ ْ ِ [.Ben O’na teslimiyet gösterenlerden olmakla memurum] وَأُ[Yunus 10/72]

• َ ِ ِ ْ ُ ْ َ ا ِ نَ تُ أَنْ أَכُ ْ ِ [Yunus 10/104] [.Ben müminlerden olmakla memurum] وأُ

• َ َ ْ ْ أَ َ لَ نَ أَوَّ تُ أَنْ أَכُ ْ ِ En‘âm] [.Ben teslimiyet gösterenlerin ilki olmakla memurum] وأُ6/14]

[1610] İfadenin mânası hakkında çeşitli izahlar vardır: [i] Zamanımda ve kavmim içinde Müslüman olanların ilki olayım… -Çünkü atalarının dinine ilk muhalefet eden ve putlardan el çekip onları yok eden odur.- [ii] İslâm’a davet ettiklerimin ilki ben kendim olayım. Başkalarını davet ettiği şeye ken-disini de davet edenlerin ilki ben olayım. [iii] Sözünde ve fiilinde kendisine uyulan biri olayım; benim durumum, kendi buyruklarına kendisi uymayan hükümdarlar gibi olmasın. [iv] Evvelki [peygamber ve salih]lerin amelleri gibi, öncelikli olmayı hak edecek ameller yapayım… Bütün bunlar, sebebin so-nuca delâleti kabilindendir; yani Allah Teâlâ bana dinimi her tür şirk, riya ve şaibeden uzak bir halde kendisine özgü kılmamı [yani ihlâsı] akıl ve vahiy delili ile emretmiştir. Eğer ben bu iki delile muhalefetle Rabbime isyan edersem, o zaman O’nun azabını hak ederim! Dolayısıyla, O’na âsi gelmem ve sizin emrinize uymam. -Bu onu atalarının dinine çağırdıkları zamandı.-

Bu bölümü tek başına aç →

14–15. Âyetlerin Tefsiri

[1611] Şayet “‘De ki: Bana, dini yalnızca Allah’a özgü kılarak (sadece) O’na kulluk etmem emrolundu.’ ifadesi ile ‘De ki: Evet, ben dîni Allah’a özgü kılarak yalnızca O’na kulluk ederim.’ ifadesi arasındaki tekrarın anlamı ne-dir?” dersen, şöyle derim: Bu bir tekrar değildir; çünkü birincisi, kendi-sinin Allah tarafından sadece O’na kulluk etmekle ve ihlâsla memur oldu-ğunu bildirmekte; ikincisi ise dinini başkasına değil sadece Allah’a özgü kılarak sırf O’na kulluk etmekte olduğunu bildirmektedir. Buna delâlet etmesi için (ikinci ifadede) ma‘bûdu “kulluk etme” fiilinden önce zikretmiş;

ilkinde ise (mutad olduğu şekilde) sonraya bırakmıştır. Buna göre, söz bi-rincisinde bizzat fiilin kendisine ve onun ortaya konulmasına yönelik iken, ikincisinde fiilin uğruna işlendiği kimseye dikkat çekmek içindir. Bu yüz-dendir ki “Siz, O’ndan başka dilediklerinize tapın!..” âyetini peşi sıra getir-miştir. Muhayyer bırakma yoluyla gelen bu emirden murat, -üzerinde iki kez1 derinlemesine durduğum gibi- hızlân ve tahliye [yani lutfunu esirgeyerek kişiyi kendi haline bırakma] konusunda mübalağa ifade etmesidir.

[1612] De ki: Tam anlamıyla hüsrana uğrayanlar; onun her türlüsünü ve gerekçelerini kendilerinde toplamış olanlar, “kendilerini” daha kötüsü olmayacak bir helâke düşürdükleri için hüsrana sürükleyenlerdir ve “ço-luk çocuklarını ve adamlarını da” aynı şekilde “hüsrana sürüklemektedir-ler; çünkü çoluk çocukları ve adamları cehennemlik idiyseler kendilerini hüsrana uğrattıkları gibi onları da hüsrana uğratmışlar demektir; cennetlik idiyseler, artık ona bir daha asla dönemeyecek şekilde gitmişler ve onu kay-betmişlerdir. Şu da söylenmiştir: Onları hüsrana sürüklemişlerdir; çünkü cennette kendilerinin ehli olacak müminlerin tuttuğu yola girmemişlerdir; yani şayet iman etmiş olsalardı cennette kendilerinin olacak olan ehilleri-ni kaybetmişlerdir. Allah: ُ ِ ُ ْ ا انُ ْ ُ ْ ا َ ُ ِכَ ذ Bakınız; apaçık hüsran) أَ budur!) buyurmakla, onların bu rüsvaylıklarını gayet korkunç bir biçimde ifade etmiştir; zira cümleyi başlangıç cümlesi yap(mak suretiyle vurgula)mış ve tenbih/dikkat çekme harfi ile başlamış; mübteda ile haberin arasını fasıl zamiri ile ayırmış ve hüsrânı ‘aşikâr’ sıfatı ile nitelemiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

16. Âyetin Tefsiri

[1613] “Ve altlarında” Ateş’ten tabakalar olacak ve bunlar diğerleri için “gölgeler” oluşturacaktır. Tehdit edildikleri bu azap var ya, “işte Allah’ın, kullarını” içine düşmekte oldukları şeylerden kaçınmaları için “korkuttu-ğu azap budur. Ey kullarım! Sakının Benden!”, gazabımı gerektirici şeylere yeltenmeyin. Bu, Allah Teâlâ’dan bir öğüt ve etkili bir nasihattir. (אد א ) yâ ‘ibâdî diye de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

17–18. Âyetlerin Tefsiri

ت [1614] ُ א tuğyândan fa‘alût veznindedir; melekût ve rahamût gibi. Ne var ki lâme’l-fiilin ayne’l-fiile takdimi yoluyla bir kalb1 işlemine uğra-mıştır. Masdar olduğu için şeytan ya da şeytanlar için kullanılır. Burada çeşitli mübalağalar vardır ki bunlardan biri [i] masdarla adlandırılarak şey-tanın mahza tuğyan [taşkınlık] imiş gibi değerlendirilmesidir. [ii] Bu kalıp mübalağa içindir; çünkü rahamût geniş rahmet, melekût da geniş mülk de-mektir. [iii] Kalb [yani sıyganın dönüştürülmesi] de ihtisas içindir; zira tāğut keli-mesi şeytandan başkası için kullanılmamaktadır; burada ise maksat cem‘dir [yani şeytanlar anlamındadır]. Nitekim et-tavâğît şeklinde de okunmuştur.

א [1615] و ُ ُ ْ َ -ifadesi tāğûttan bedel-i iştimaldir.2 Tıpkı “Dünya ha أنَْ yatında da Âhirette de müjde onların hakkıdır...” [Yunus 10/64] âyetindeki gibi, “onlara” sevap “müjde”si “vardır.” Bununla Allah, onları elçilerinin dili üzere vahyi ile müjdelemektedir. Melekler ölümün geldiği anda ve haşrolunacakları sırada onları müjdeleyerek karşılarlar. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Kadın-erkek bütün müminleri; önlerini ve sağlarını nurları hızla aydınlatırken gördüğün gün [verilir bu mükâfat... Ey hayır sahipleri!] İşte o gün, (altından ırmakların aktığı, içinde kalıcı olduğunuz) cennetlerle müjdelenirsi-niz... (ki budur büyük başarı.)” [Hadîd 57/12]

[1616] “Sözü dinleyip en güzeline uyan” kulları ile Allah Teâlâ, günah-tan kaçınan ve tevbe ile Allah’a dönenleri murat etmektedir, başkalarını değil!.. O bununla sadece, günahtan kaçınma ve Allah’a dönme ile birlikte onların bu özellik üzere olmalarını murat etmiş; zamir yerine açık isim koy-muştur ve dilemiştir ki din konusunda dikkatli/titiz olsunlar; güzel ile daha güzeli, üstün ile daha üstün olanı ayırt edebilsinler. Karşılarına biri vâcip biri mendup iki şey çıktığında vâcip olanı tercih etsinler. Mübah ve mendû-bun karşılaşması durumunda da aynı şekilde [daha faziletli olan mendûbu tercih etsinler]. Allah’a en yakın ve sevabı en fazla olan şeyi elde etmeye çalışsınlar. Yine, bu âyetin altına mezhepler de girer; yani bunlardan, incelendiğinde en sabit ve güçlü olanının, delil ve emare bakımından en net olanının alınma-sı… Mezhebin konusunda,

Bağlandığında boyun eğen kervan devesi gibi olma! -mezhebine körü körüne bağlı kimseyi kastediyor- denilen kişi gibi olma-yasın. Şöyle de denilmiştir: [Sözü dinleyip en güzeline uyanlar] Kur’ân’ı da, başka şeyleri de dinleyip Kur’ân’a uyanlardır. Yine denilmiştir ki; Allah’ın emirle-rini dinleyip en güzeline uyanlardır; yani kısas, af, yardım, gözleri indirme,1 Yani طغى’da illetli harf sonda olmakla birlikte, ondan türetilen طاغوت’ta ortadaki harfin önüne alınmıştır.

Normalde tağayût şeklinde olması beklenirdi. / ed.2 Tāğuttan, yani onlara tapmaktan… / ed.

[ziynet yerlerini] açma, kapama vb. Bu bağlamda “Ki bağışlamanız takvaya daha yakındır.” [Bakara 2/237]; “Ama muhtaçlara gizler de verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.” [Bakara 2/271] buyrulmuştur. İbn Abbas’dan [v. 68/688] şöyle rivayet edilmiştir: “O; şu kimsedir ki bir toplulukla birlikte oturur, iyisiyle kötüsüyle konuşulanları dinler ve duyduklarının en güzel olanını anlatır, diğerlerini anlatmaya yanaşmaz.”

[1617] Vakıf [ve ibtidâ] âlimlerinden bir kısmı אدي üzerinde dur-makta; ن ئِכَ ,kısmını mübteda olarak ref‘ ederek ا -yi haber yap’أوُmaktadır.1

Bu bölümü tek başına aç →

19. Âyetin Tefsiri

ابِ] [1618] َ َ ْ ا ُ َ ِ כَ ِ ْ َ َ َّ َ ْ َ َ İfadenin aslı, şart cümlesiyle e-men hakka [أَ‘aleyhi kelimetü’l-azâbi fe-ente tünkızuhû şeklinde olup başına inkâr Hemze’si gelmiştir; ceza sıdır; sonra, hitabın delâlet ettiği mahzuf bir ifade üze-rine atıf için baştaki gelmiştir. Takdiri şöyledir: E-ente mâliku emrihim; fe-men hakka ‘aleyhi’l-azâbu fe-ente tünkızuhû? [Onların işi senin elinde mi ki?! Sen mi kurtaracaksın azaba müstahak olan kimseyi!?] İkinci Hemze birincinin aynı olup yadırgama ve uzak bulma anlamını tekit için tekrar edilmiştir; zamir [onu] yerine َِّאر ِ ا َ (Ateş’in içindeki birini) ifadesine yer verilmiştir. Buna göre, âyet tek bir cümledir. Bir izah da şöyledir: Âyet iki cümledir; e-fe-men hakka ‘aleyhi’l-azâbu fe-ente tuhallisuhû? E-fe-ente tünkızu men fi’n-nâr?2 (Kendisine azap hak olanı sen mi kurtaracaksın?! Sen mi kurtaracaksın ateşin içindeki birini?) Buna göre, fe-ente tuhallisuhû kısmı hazfedilmiştir; çünkü ُ ِ ُ َ َ َ أَ(sen mi kurtaracaksın?!) ifadesi ona delâlet etmektedir.

[1619] Dünyada azabı hak etmiş olmaları, bizzat ateşe girmeleri gibi addolunmuş ve böylece, Peygamber (s.a.)’in onları imana davet etmedeki çabasının ve bu uğurda gayret etmesinin onların ateşten kurtarılması mesa-besinde olduğu belirtilmek istenmiştir.

[1620] “Sen mi kurtaracaksın?!” ifadesi cehennemden kurtarmaya sa-dece Allah’ın kādir olduğunu, O’ndan başka hiç kimsenin buna muktedir olmadığını belirtmek içindir. Yani; senin nasıl cehenneme gireni oradan kurtarmaya gücün yetmezse, azaba müstehak kimseleri de iman etmelerini sağlayarak bulundukları durumdan kurtaramazsın.1 Bu durumda meal farklılaşır: “Benim [hālis] kullarımı müjdele… Sözü dinleyip ‘en güzel’ine uyanlar,

bunlardır işte Allah’ın doğru yola getirdiği kimseler...” / ed. 2 Bu kısım Tıybî’de mine’n-nâr olmakla birlikte, Gülnuş Valide Sultan yazmasında (vr. 305b) men fi’n-nâr

şeklinde idi; oradan düzeltildi. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

20. Âyetin Tefsiri

[1621] “Kat kat inşâ edilmiş has odalar” yani üst üste yüksek katlar şek-linde. Şayet “ ٌ َّ

ِْ َ [inşâ edilmiş] ifadesinin anlamı ne?”dersen şöyle derim:

Bu; -Allāhu a‘lem- düz zeminde inşa ve tesviye edilmiş evler gibi inşa edil-miştir, anlamındadır.

[1622] “Altından ırmakların aktığı” yani zemin kat evlerin altından ak-tığı gibi alt kat üst kat ayırımı olmaksızın altlarından ırmakların aktığı...

[1623] ِ َّ َ ا ْ -ifadesi tekit için getirilmiş mas (...Allah’ın vaadi olarak ) وَdardır [mef‘ûl-i mutlak]; çünkü “onlar için has odalar vardır” ifadesi “Allah onlara bunu vaad etmekte” anlamındadır “Ki Allah verdiği sözden caymaz.”

Bu bölümü tek başına aç →

21. Âyetin Tefsiri

[1624] “Allah gökten su” yağmur “indirdi.” Denilmiştir ki; yeryüzünde bulunan her tür su göktendir; oradan [ Beyt-i Makdis’teki] kayaya iner; sonra Allah onu taksim eder. “Onu topraktaki kaynaklara akıt”ıp, yeryüzü kay-nakları olarak düzenler; bedendeki kan damarları gibi menbalar, su yatak-ları ve suyolları şeklinde tanzim eder. “Farklı renklerde;” yeşil, kızıl, sarı, beyaz vs. farklı farklı renklerde; buğday, arpa, susam vb. cinsleri farklı farklı ekinler çıkartır.

[1625] “Tamamen kuruyor;” kuruması tamam oluyor; bu Asma‘î’den [v. 216/831] nakledilmiştir; çünkü (olgunlaşıp) tamamen kuruduğunda, bit-tiği yerden kopup ayrılması, “kupkuru bir çer çöp” halinde un ufak olup gitmesi yaklaşmış olur.

[1626] “Vicdanlılar için elbette bunda bir ders;” yani bir hatırlatma; bunların, hikmet sahibi bir yaratıcısı olduğuna, bütün bu olanların -ta‘tīl1 ve ihmal ile değil- bir plân ve programın sonucu olduğuna dikkat çekme “vardır.”

1 Tanrı’nın yaratıp, artık yarattıklarına karışmaması inancı; Deizm. / çev.

[1627] Bunun; dünya hayatının anlatıldığı bir temsil olması da mümkündür; tıpkı “Dünya hayatının durumu…” [Yunus 10/24] ve “Dün-ya hayatının durumunu onlara şu temsille anlat…” [Kehf 18/45] âyetlerin-de olduğu gibi.

[1628] (“sapsarı” anlamındaki ا ًّ ُ ) musfârran (tamamen sapsarı) şek-linde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

22. Âyetin Tefsiri

[1629] Allah’ın; lutfa lâyık olduğunu bilerek lutufta bulunup ‘göğsü’nü İslâm’a açtığı; kendisi de bunu arzu edip kabul eden biri, lutufta bulu-nulmayan yüreği sıkıntılı, kalbi katı biri gibi olabilir mi? Burada, Allah’ın nurundan maksat lutfudur. Hazret-i Peygamber bu âyeti okuduğunda, “Ya Rasûlâllah! ‘Göğsün’ açılması (inşirâhu’s-sadr1) nasıl bir şeydir?” dendi. Bu-yurdu ki: “Nur kalbe girdiği zaman (kalp) açılır ve genişler.” “Ya Rasûlâllah! Bunun alâmeti nedir?” denilince, dedi ki: “Sonsuzluk yurduna yönelmek (inâbe), yalan dünyadan uzaklaşmak ve ölüm gelmeden önce ölüm için hazırlıklı olmaktır.”

[1630] Bu âyet, haberin hazfi konusunda ٌ ِ א َ ُ ْ َّ âyetine [Zümer 39/9] أَbenzer.2

[1631] “Allah’ın hatırlatılması karşısında” ifadesi Allah hatırlatıldığı için demektir; yani yanlarında Allah ya da âyetleri zikredildiğinde rahatsız olurlar ve kalplerinin katılığı artar. Tıpkı “Kalplerinde hastalık bulunanların ise mur-darlığına murdarlık katar.” [ Tevbe 9/125] âyetindeki gibi. İfade ‘an zikri’llâh şeklinde de okunmuştur. Şayet “Min ile ‘An arasında ne fark var?”dersen şöyle derim:Kasâ kalbuhû min zikri’llâh dersen mâna sözünü ettiğimiz gibi olur ve katılık hatırlatma yüzünden ve o sebeple olmuş olur. ‘An zikri’llâh der-sen, o takdirde “katılaştı ve hatırlatmayı kabule yanaşmadı” anlamında olur. Bunun bir örneği de; sekāhu mine’l ‘aymeti ifadesinin “Ona susuz olduğu için su verdi.” anlamında olması; sekāhu ‘ani’l-‘aymeti ifadesinin ise “Onu susuz-luktan uzaklaştıracak şekilde suya kandırdı.” anlamında olmasıdır. 1 Şerh-i sadr öncelikle, peygamber zihninin ‘o anın realitesine ters görünen mutlak gaybî gerçekleri’ alabile-

cek genişliğe getirilmesi; müminin zihin kalıplarının da bu imanî hakikatleri alacak şekilde genişletilmesi demektir. / ed.

2 Meali ve haziflerin açıklaması yukarıda geçmişti. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

23. Âyetin Tefsiri

[1632] İbn Mesûd (r.a.)’dan [v. 32/653] rivayet edildiğine göre, Peygam-ber (s.a.)’in ashabı biraz sıkılmışlardı. Ona “Bize anlat!” dediler ve âyet bu-nun üzerine indi.

[1633] Allāh ism-i celâli cümle başlangıcı, “indirmektedir peyderpey” ifadesinin de onun haberi kılınmasıyla ‘sözün en güzeli’ ululanmakta, şanı yüceltilmekte, güzelliğine tanıklık edilmekte, onun Allah’a dayandığı tekit edilmekte, Allah katından olduğu ortaya konulmakta; böylesinin, başka bir ihtimal olmaksızın ancak Allah’tan sadır olabileceği ve onun diğer sözlerden tamamen başkamu‘ciz ilâhî bir vahiy olduğu belirtilmektedir.

ًא [1634] א .sözün en güzeli”nden bedeldir; hâl olması da mümkündür“ כא ً ِ א َ ُ birbirine benzerliği bakımından kayıtlanmamış demektir. Bu ben-zeşme, [Kur’ân’ın] mânalarının sıhhat ve sağlamlığı, hakkaniyet, doğruluk ve insanlık yararı üzerine bina edilmiş olması, kelimelerin isabetli, oturaklı ve yerli yerinde seçilmiş olması; i‘câzda ve hasmı susturmada nazım ve telifinin birbirinde karşılık bulması vb. hususlardaki benzeşmeleri içine alır.

[1635] َِ א َ (tekrar tekrar/ikişerli) kelimesi, müteşabihliğin beyanı da

olabilir; çünkü tekrarlanan kıssalar mutlaka birbirine benzer. א -mes اnânın çoğuludur; tekrarlanan anlamındadır. Kıssaları, haberleri, ahkâmı, emir ve nehiyleri, vaad ve va‘îdi, mev‘izeleri tekrarlandığı için böyle nitelen-miştir. Şu da söylenmiştir: [Kur’ân mesânîdir;] çünkü tilâvette terennüm edilir ve vasfında belirtildiği gibi kıraatinden usanılmaz, tekrarından bıkılmaz, devamlı üzerinde durulması sonucu eskimez. Tesniyeden mef‘al vezninde mesnânın çoğulu da olabilir. O takdirde ise ikileme, tekrarlama anlamı-na gelir. Tıpkı ِ ْ َ َّ כَ َ َ َ ْ ا ِ ِ ارْ َّ ُ [Mülk 67/4] âyetinde [gözünü ‘iki kere çevir’ ifadesinin] “tekrar tekrar bak” anlamında olması gibi ki, lebbeyk, sa‘deyk ve hanâneyk cümleleri de öyledir.1 “Tek olan nasıl çoğul ile vasıflanabilir?” dersen şöyle derim:Kitap, içinde pek çok konu içeren bir bütün olduğu için bu doğru olur. Bir şeyin tafsilatı o şeyin bütünüdür, başka bir şey değil. 1 Yani tesniye kalıbında olsalar da çoğul anlamındadırlar. / ed.

Dikkat edersen, “Kur’ân sübu’lar, humuslar1, sureler ve âyetlerdir.” dersin; aynı şekilde “Kur’ân, tekrarlanan kıssalardır, ahkâmdır, mev‘izelerdir.” der-sin. Benzeri “İnsan, kemikler, damarlar ve sinirlerdir.” sözündür; sadece, sıfat sebebiyle mevsūfu terketmiş olursun; aslı kitâben müteşâbihen fusūlen mesâniye şeklindedir. İfadenin burmetün a‘şârun (a‘şâr kazanı) ve sevbun ah-lâkun (eski elbise) sözlerindeki [tekil mevsūfların çoğul sıfatlarla nitelenmesi] gibi olması da mümkündür. Yine, َ א kelimesi sıfat değil de א ً א ’in temyizi olarak da mansūb olabilir; ra’eytü racülen hasenen şemâile (Şekil - şemailce güzel bir adam gördüm.) sözünde olduğu gibi ki müteşâbiheten mesânîhi (mesânîsi birbirine benzeyen) anlamında olur.

[1636] “Peki, ikilemenin ve tekrarlamanın faydası nedir?dersen şöyle de-rim:Nefis vaaz ve nasihatten hiç mi hiç hazzetmez ve bu kabil sözler yeni baştan tekrar edilmedikçe nefiste yer etmez ve etkisini göstermez. Bu sebepledir ki, vaaz ettiği ve nasihatte bulunduğu sırada, sözlerini (muhataplarının) kalplerine iyice yerleştirmek ve belleklerinde yer ettirmek için [kâh] üç kez ve [kâh] yedi kez tekrarlamak Peygamber (s.a.)’in âdeti olmuştu [Buhārî, “İlim”, 28; benzer lafızlarla]

ا [1637] -Deri şiddetli bir şekilde büzüldü; tüyler diken di“ ا ken oldu.” demektir. Terkibi kuru deri anlamındaki el-kaşe‘ kelimesinden olup dördüncü bir harf -yani Râ- eklenmiş, böylece ziyade bir mânaya delâ-let eden ruba‘î [dörtlü] fiil haline getirilmiştir. İkşe‘arra cilduhû mine’l-havf [Korkudan derisi büzüldü ve saçları diken gibi kalktı.] denir. Bu, korkunun şidde-tini anlatan bir meseldir ki Allah Teâlâ bu ifade ile onların aşırı derecede korkmalarını tasvir amaçlı bir temsil getirmek istemiş de olabilir, korkunun hakikatini ifade etmek istemiş de olabilir. Mâna şöyledir: Onlar Kur’ân’ı ve tehdit âyetlerini duydukları zaman kendilerini öyle bir korku sarıyordu ki o yüzden derileri büzüşüyor(tüyleri diken diken oluyor)du; ama sonra Allah’ı ve O’nun rahmet ve mağfiret yollu cömertliğini hatırlayınca derileri gevşiyor, kalpleri yatışıyor ve kendilerinde hâsıl olan korku ve deri kasılması -yani ürperti- hali ortadan kalkıyordu.

[1638] ŞayetLâne fiilinin İlâ ile geçişli kılınmasına ne dersin?” dersen şöyle derim:Kendisine ilâ ile müteaddî olan bir fiilin mâna-sı yüklenmiş ve adeta şöyle denilmiştir: Sekenet veya itme’ennet ilâ zik-ri’llâhi leyyineten gayra mütekabbıdatin râciyeten gayra hâşiyetin [Allah’ı hatırlayarak; kasılmayıp yumuşayarak, korkmayıp umarak huzur veya sükûn bulur]. 1 Subu‘ 1/7, humus 1/5 anlamında olup, Kur’an’ın ayrıldığı parçaları ifade etmektedir. Kur’ân’ın tama-

mının beş / altı / yedi parçaya bölünerek okunmasının kısmî bir rahatlık sağlayacağı aşikârdır. Özellikle berkenar (sayfa tutar) Mushafların ortaya çıkmasıyla birlikte, Kur’ân 30’a bölünerek, be her 20 sayfasına cüz denmekte; cüzlerin onar sayfalık iki parçası için hizib; ¼’lik parçası -yani hiziplerin yarısı- için de rubû kelimesi kullanılmaktadır. / ed.

“Peki, neden rahmetten söz etmeden Allah’ı hatırlama ile yetinilmiş?”dersen şöyle derim:Çünkü O’nun asıl itibariyle şanı rahmet ve şefkattir; O’nun rahmeti gadabından önce gelir; aslolan, rahmeti olduğu için Allah zikredildiği zaman sıfatlarından hatıra her şeyden önce sadece O’nun şefkatli ve merhametli oluşu gelir.

[1639] “Peki, önce neden sadece derileri zikretti de sonra ikinci olarak kalpleri onunla birlikte andı?” dersen şöyle derim: İçinde olan haşyet zikre-dilince kalpler de zikredilmiş oldu ve adeta şöyle buyrulmuş oldu: Va‘îd âyet-lerinden derileri ürperir ve ilk anda kalplerine korku dolar. Allah’ı anıp da, esas itibariyle şanının şefkat ve merhamet olduğunu hatırlayınca haşyet, yerini kalplerdeki umuda bırakır; derilerdeki kasılma/ürperme gevşemeye dönüşür.

[1640] “Bu” [yüce] kitap, Allah’ın kılavuzudur; “onunla dilediklerini” -ki kasdettiği müttakî kullarıdır- “hidayet ediyor”; yani muvaffak kılıyor. Nite-kimonlar söz konusu korkuyu bu hidayet sayesinde hissediyor ve o umudu taşıyorlar. Tıpkı “Kur’ân müttakilere kılavuzdur.” [Bakara 2/2] âyetindeki gibi. “Kimi de Allah saptırıyorsa…” Yani fâsık ve fâcirlerden her kimi yardımsız bırakıyorsa “bir daha onu yola getiren bulunmaz!” Ya da “Bu” yani korku ve umuttan hâsıl olan şey “Allah’ın hidayetidir;” yani hidayetinin neticesidir ki o da lutfudur. Lutfunu hüdâ diye isimlendirmiştir çünkü o, hidayet sayesinde hâsıl olmuştur. O, “kullarından dilediğini” bu sonuç [lutuf ] ile “doğru yola ge-tiriyor”; yani her kim onlarla arkadaşlık eder ve onları korku ve umut içinde görürse bu, onların örnek hayatına uyma ve onların yoluna girme konusunda kendileri için bir teşvik oluşturuyor.1 “Kimi de Allah saptırıyorsa…” Yani kalbinin katı olması ve fıskufücûrda ısrarı yüzünden kendisi üzerinde ilahî lutuflar etkin olmazsa “bir daha onu yola getiren bulunmaz!” Yani onun yola gelmesinde etkili olabilecek hiçbir şey kalmamıştır.

Bu bölümü tek başına aç →

24. Âyetin Tefsiri

[1641] “Birini kalkanı ile karşılayıp kendisini korudu.” anlamında it-tekāhu bi-derakatihî denir; işte, ittekāhu bi-yedihî de “Yüzünü eliyle ko-rumaya çalıştı.” demektir. İfadenin takdiri şöyledir: E-fe men yettakī sûe’l-‘azâbi ke-men emine’l-azâbe (O berbat azaptan yüzünü korumaya çalışan biri, hiç azaptan emin olan gibi olabilir mi?) Benzer yerlerde olduğu gibi burada da haber hazfedilmiştir.1 Bu ikinci ihtimalde Allahmüttakilerin örnek hayatıyla diğerlerine yol göstermiş oluyor. / ed.

[1642] Sûü’l-azâb azabın şiddeti demektir. Mânası şudur: İnsan korku veren bir durumla karşılaştığı zaman onu eliyle karşılar ve eliyle yüzünü korumaya çalışır; çünkü yüz organlar içinde en değerlisidir. Cehenneme atılan kişi ise elleri boynuna bağlanmış olarak atılacaktır. Dolayısıyla ateş-ten korunmak için -normalde başka bir şeyle korumaya çalıştığı- yüzüyle kendisini korumaya çalışacaktır. Yüzden maksadın bütün beden olduğu da söylenmiştir. Denilmiştir ki; bu âyet Ebu Cehil hakkında inmiştir.

[1643] Cehennem bekçileri onlara diyecekler ki; “Tadın kendi kazan-mış olduğunuz şeyi”n vebalini!

Bu bölümü tek başına aç →

26. Âyetin Tefsiri

[1644] “Hiç farkında olmadıkları bir yerden” yani kendileri güven için-de iken ve müreffeh bir hayat yaşarken ansızın hiç hesaba katmadıkları, şer-rin kendilerine dokunacağı akıllarının ucundan bile geçmediği bir cihetten [geliverdi azap!]

[1645] el-Hızyu Allah’ın çarptırdığı zillet, horluk, hakirlik, (maymuna ya da domuza) dönüşme, yerin dibine batırılma, öldürülme, sürgün vb. ibretlik cezalardır.

Bu bölümü tek başına aç →

28. Âyetin Tefsiri

ًّא [1646] ِ َ َ ًא آ ْ ُ (Arapça bir Kur’ân olarak) ifadesi hâl-i müekkededir. Câenî Zeydün racülen sālihan ve insânen âkılen (Zeyd bana salih bir adam ve akılı bir insan olarak geldi.) sözünde olduğu gibi. Medih [anlamında bir fiilin mef‘ûlü olmak] üzere nasbedilmiş olması da mümkündür.

[1647] “Hiçbir eğriliği bulunmayan” yani her tür çelişkiden, uyuşmaz-lıktan uzak olarak ve düzgün biçimde. “Peki, bunu anlatmak üzere müstakī-men veya ğayra mu‘avvecin denmesi gerekmez miydi?” dersen şöyle derim: Bunda iki nükte vardır: Birisi onda asla eğrilik olmadığını ortaya koymak-tır. “Hamd o Allah’a mahsustur ki; kuluna bu kitabı hiçbir eğrilik bırakmadan dosdoğru bir şekilde indirmiştir.” [Kehf 18/1] âyetinde olduğu gibi. İkincisi de

el-‘ivec lâfzının nesnelere değil mânalara ait bir eğriliği ifade etmesidir. Şu da söylenmiştir: el-‘Ivecden maksat şek, şüphe ve birbirine karıştırmadır; şahidi de şu beyittir:

Sana şeksiz şüphesiz bir yakin ve asla yalanlanamayan bir söz geldi Tanrı’dan.

Bu bölümü tek başına aç →

29. Âyetin Tefsiri

[1648] Kavmine bir temsil getir ve de ki: Ne dersiniz? Kölelerden biri, aralarında ihtilâf ve anlaşmazlık olan çok sayıda kimsenin boyunduruğu altında olsa, onlardan her biri onun kendi kölesi olduğunu iddia etse, kendi işlerinde kullanmak ve çeşitli meşgaleleri için koşuşturmak üzere onu arala-rında bir türlü paylaşamasalar, hal böyle iken o köle şaşkın ve çaresiz kalsa, kaygıları kalbini paramparça etse, kafası allak bullak olsa, hizmeti ile hangi-sini hoşnut edeceğini, ihtiyacını karşılamak için hangisine dayanacağını bir türlü bilemese… Bir başka köle de tek bir sahibe ait olsa, onda başkasının hakkı olmasa, efendisine hizmet yolunda kendisine lazım geleni benim-semiş ve kendi yararına ihtiyaçları konusunda ona dayanmış, düşüncesi tek, kalbi bütünüyle ona bağlı olsa… Şimdi böylesine iki köleden hangisi daha iyi durumda ve daha güzel haldedir?! Murat; her biri kendisine kulluk etmesini bekleyen ve bu konuda birbirleriyle çekişmekte, birbirine galebe çalmaya çalışmakta olan çok sayıda ‘tanrı’ya tapınan kimsenin ve tuttuğu yolun gereği olarak yapmak durumunda olduğu şeyin halini ortaya koy-maktır. Tıpkı “…birbiri üzerinde üstünlük kurmaya çalışırdı.”1 [Mü’minûn 23/91] İşte böyle biri şaşkın ve zayi olmuş, hangisine kulluk edeceğini, on-lardan hangisinin efendiliğine itimat edeceğini, rızkını hangisinden isteye-ceğini, kimden aman dileyeceğini bilemez durumdadır. Aklı fikri karma-karışık, kalbi darmadağınık bir haldedir. Diğeri ise tek bir ilâha tapmakta; O’nun kendisine yüklediği görevleri yerine getirmektedir. O’nu razı edecek şeyleri de gazabını çekecek şeyleri de bilmektedir. Dünyada iken kendisine lutufta bulunulmakta, âhirete dair sevap umudu verilmektedir. [İşte böylesi iki kişinin hali kıyaslanmaktadır.]

1 “Allah çocuk edinmemiştir; O’ndan başka tanrı da yoktur!.. Olsaydı, o zaman, her tanrı kendi yarattığını alıp götürür ve birbiri üzerinde üstünlük kurmaya çalışırdı. Allah onların nitelediklerinden münezzehtir.” / çev.

[1649] ِ ِ şurakânın sılasıdır; işterekû fî-hi sözünde olduğu gibi. Teşâküs ve teşâhus ihtilâf demektir. Şöyle dersin: Teşâkeset ahvâluhû ve teşâhasat es-nânuhû [Halleri farklılaştı ve dişleri bozuldu.]

[1650] ٍ ُ َِ א ً ِ א َ yani sadece bir kişiye ait olarak. İlk ve ikinci harfin

fethasıyla selemen şeklinde1; ilkinin fetha ve kesresi, ikincininsükûnu ile sel-men ve silmen şeklinde de okunmuştur. Bunlar selime fiilinin masdarlarıdır. Mâna; ortaklıktan azade olarak tek bir kişiye ait olmasıdır. Selimet le-hu’d-day‘atu [Akar mahza ona ait oldu.] sözlerinden alınmıştır. Mübteda olmak üzere merfû‘ da okunmuştur; yani “Ve tek bir adam için başkasının ortaklığından azade bir adam vardır.” Racülen [adam] demesi erkeğin kendisini bedbaht ya da mutlu kılacak şeyi daha iyi akledebilmesi sebebiyledir; çünkü kadın ve çocuk bundan gafil halde olabilir.

[1651] “Şimdi, bu ikisinin durumu bir olur mu?” Yani bu ikisi sıfat itibariyle bir olur mu? ً temyiz olmak üzere mansūbdur. Mâna şöyle-dir: Bu ikisinin sıfatları ve halleri bir olur mu? Temyizin tekil getirilmesi cinsi açıklama sebebiyledir. Meseleyni de okunmuştur; tıpkı ًة َّ ُ ْ כُ ْ ِ َّ َ اَ(kuvvet bakımından sizden daha yaman) ifadesi ile birlikte دًا ً وَأوَْ ا ْ َ أَ َ وَأכَْ(“...mallar ve evlâtlar bakımından daha çok idiler.” [ Tevbe 9/69]) buyrulması gibi.2 Meseleyn okuyanlar için ِאن ِ َ ْ َ fiilindeki zamirin meseleyn ifadesine râci olması mümkündür; çünkü takdir mesele raculin ve mesele raculin (Bir adamın durumu ile başka bir adamın durumu bakımından) şeklindedir. Mâna şöyledir: Niteliğe yönelik olan hususlarda o ikisi hiç bir olur mu?! Kefâ bi-himâ racüleyni (İki adam olarak o ikisi yeter!) sözünde olduğu gibi.

[1652] Allah’tan başka hiçbir ma‘bûda değil, şeriki olmayan tek “Allah’a hamdolsun!” yani hamdin ve kulluğun sadece O’na yönelik olması gerekir. Çünkü O’ndan başka ilâh olmadığı kesindir; “ama çoğu bilmez” ve O’na başkasını ortak koşar.

Bu bölümü tek başına aç →

30. Âyetin Tefsiri

30. Şüphesiz, sen de öleceksin, onlar da ölecek...
Bu bölümü tek başına aç →

31. Âyetin Tefsiri

siniz (ve nihaî hüküm o zaman verilecek). [1653] ( Müşrikler) Peygamber (s.a.)’in ölmesini bekliyorlardı. Allah Teâlâ

haber verdi ki, ölüm herkes içindir; bu itibarla, onun ölümünü beklemenin ve kalanın, gidenin başına gelene sevinmesinin bir anlamı yoktur. Katâde’nin [v. 117/735] “Allah, peygamberine onun ölümlü olduğu haberini vermekte; size de sizin ölümlü olduğunuzu haber vermektedir.” dediği rivayet edilmiştir. 1 Müfessirin sâlimen kıraatini esas aldığı anlaşılmaktadır. Genel kıraat (سَلَمًا) ise masdarın ifade ettiği müba-

lağa bakımından daha etkilidir. / ed.2 Yani temyizin ilkinde tekil (ًقوّة), ikincisinde çoğul kılınması gibi. / ed.

İfade, mâitün ve mâ’itûne şeklinde de okunmuştur. Meyyit ile mâit arasındaki fark şudur: Meyyit, seyyid [efendi] gibi kalıcı bir özelliği ifade eder. Mâit ise vuku bulan bir özelliktir. Zeydün mâitün gaden dersin; aynı şekilde sâidün gaden dersin ki “Zeyd yarın ölecek; yarın efendi olacak” demektir. Ama Zeydün mey-yitün (Zeyd ölüdür.) dediğin zaman zıddı için Zeydün hayyün (Zeyd canlıdır.) demiş gibi kalıcı ve sabit bir durumu ifade etmiş olursun. “Şüphesiz, sen de ölüsün, onlar da ölü...” demek şu demektir: Sen ve onlar, her ne kadar hayatta iseniz de aslında ölü sayılırsınız; çünkü olacak olan olmuş gibidir.

[1654] ْ َّכُ َّ إِ ُ yani “sonra sen ve onlar.” Muhatap zamiri gaib zamirine tağ-lip1 edilmiştir. “Çekişeceksiniz.” Yani [i] sen onlara karşı tebliğde bulunduğu-nu, fakat onların seni tekzip ettiklerini, davet ederken elinden geleni yaptığını, fakat onların inat ettiklerini ileri süreceksin; onlar da ipe sapa gelmez şeylerle itiraz edecekler; tâbi konumunda olanlar “Biz efendilerimize ve büyüklerimize tâbi olduk!” [Ahzâb 33/67] derken, efendileri “Bizi şeytan ve önceki atalarımız azdırdı!” diyeceklerdir. [ii] Buradaki çekişme, herkesin birbiriyle çekişmesi şeklinde de yorumlanmıştır. Kâfirler birbiriyle çekişecek ve kendilerine “Hu-zurumda çekişmeyin!” [Kāf 50/28] denilecektir. Müminler kâfirlerle çekişecek ve kanıtlarla onları susturacaklardır. [iii] Ehl-i kıble [yani Ümmet-i Muhammed] arasında da çekişme olacaktır. İbn Ömer[v. 73/692] demiştir ki; “Zamanımızda epey bir süre biz bu âyetin bizimle Ehl -i Kitap hakkında indiğini düşünürdük; çünkü derdik ki: Peygamberimiz bir, dinimiz bir, kitabımız bir iken nasıl olur da birbirimizle çekişiriz? Fakat sonunda, birbirinin yüzüne kılıç çalanları gör-dük! O zaman anladık ki, âyet bizim hakkımızda2 inmiş.” Ebu Sa‘îd el-Hudrî [v. 74/693-94] de demiştir ki; “Biz şöyle derdik: Rabbimiz bir, nebimiz bir, di-nimiz bir; o takdirde bu çekişme (husumet) neyin nesidir? Sıffîn vak‘ası olup da birbirimize kılıç çekince ‘Evet, işte bu o!’ dedik.” İbrahim en-Naha‘î’den [v. 96/714] de şöyle rivayet olunmuştur: “Sahabe ‘Biz kardeş iken birbirimizle çekişmemiz de neyin nesidir?’ diyorlardı. Ne zaman ki Hazret-i Osman (r.a.) öldürüldü, ‘İşte bizim çekişmemiz bu!’ dediler.” Ebu’l-‘Âliye [v. 90/709] de bu âyetin Ehl-i kıble hakkında indiğini söylemiştir. [Ancak] Allah kelâmının delâ-let ettiği izah şekli ilk sunduğumuz yorumdur. Dikkat edersen, “Allah adına yalan uydurandan daha zalimi olabilir mi?!” ve “Doğruyu getiren ve onu tasdik edenler ise bunlardır işte…” [Zümer 39/32-33] buyrulmaktadır ki bu ifadeler, ara-larında çekişme olanların açıklama ve yorumundan başka bir şey değildir.1 Yukarıda muhatap ve gaip zamirlerle ‘sen’ ve ‘onlar’ buyrulurken, burada muhatap zamir gaibe baskın

kılınarak, onu da içerecek şekilde kullanılmıştır. / ed.2 Sebeb-i nüzul sıygalarından olan “hakkında inmek” tabiri, ayetin bizzat o olay üzerine indiğini değil, onu

da kapsayacak şekilde nâzil olduğu anlamındadır. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

33. Âyetin Tefsiri

[1655] “Allah hakkında yalan uyduran” yani çocuk isnat etmek ve ortak koşmak suretiyle O’na iftira eden. “Ve kendisine gelen doğruyu” doğrulu-ğun ta kendisi olan şeyi -ki Hazret-i Muhammed (s.a.)’in getirdikleridir- “kendisine gelir gelmez yalanlayan” yani onu işittiğinde hak peşinde koşan insaflı kimselerin, işittikleri karşısında yaptıkları gibi aklını kullanmak ve hak ile bâtılı ayırmaya gerekli özeni göstermek yerine, duyar duymaz yalan-layan! “İnkârcı nankörlere” yani Allah’a iftira eden ve doğruyu tekzip eden-ler için “yer [mi yok Cehennem’de!?]” َ ِ ِ כא ْ ِ ’deki Lâm-ı tarif onlara1 işarettir.

[1656] “Doğruyu getiren ve onu tasdik eden” Hazret-i Peygamberdir. O doğruyu getirmiş ve onu tasdik etmiştir. Allah Teâlâ ‘Peygamber’le hem kendisini hem de ona tâbi olan müminleri kastetmiştir. “Gerçek şu ki; o kitabı Musa’ya doğru yola gelsinler diye vermiştik.” [Mü’minûn 23/49] âyetinde Musa ile kendisini ve kavmini kastettiği gibi. O yüzdendir ki [çoğul kipiyle] “Bunlardır işte müttakîler.” buyurmuştur. Ne var ki bu nitelik; o [Musa örneği] ise isim üzerindendir. Allah Teâlâ’nın ‘Doğruyu getiren ve onu tasdik eden bölük ya da grup…’2 anlamını murat etmesi de mümkündür; bu durumda doğruyu getiren Hazret-i Peygamber, onun getirdiği doğruyu tasdik eden de sahabesi olur. Nitekim İbn Mes‘ûd’un [v. 32/653] kıraati ve’llezîne câû bi’s-sıdkı ve sad-dekū bi-hî (Doğruyu getirenler ve onu tasdik edenler…) şeklindedir.

[1657] Şeddesiz olarak vesadaka bi-hî şeklinde de okunmuştur; yani Hazret-i Peygamber o konuda insanlara doğru söylemiş, onlara yalan söy-lememiştir; yani onu kendisine indiği gibi hiçbir tahrife uğratmaksızın teb-liğ etmiştir. Yine, denilmiştir ki; “Peygamber onunla” yani o sebeple doğru oldu; çünkü Kur’ân mu‘cizedir. Mu‘cize de elinde gerçekleştiği kimsenin, ya-kışıksız/çirkin iş yapmayan hikmetli [Rab] tarafından tasdik edilmesi demek-tir. Ve O ancak sadık olanı tasdik eder. Bu yüzden peygamber, mu‘cize ile sadık olur. İfade ve suddika bi-hî (ve tasdik edilen) şeklinde de okunmuştur.1 Yani ayette anlatılan kâfirlere. / ed. / .müfret olduğu için, onu yine anlamca çoğul, lafızca müfret olan ferîk ve fevc kelimeleriyle niteliyor الذي 2

ed.

Bu bölümü tek başına aç →

35. Âyetin Tefsiri

[1658] Şayet “َأ َ ْ ِ ve (en kötü) أَ َ ْ ifadelerinin işledikleri (en güzel) أَamellere izafe edilmesinin mânası nedir? Ve bunlardaki üstünlük hiyerarşisi ne anlama gelmektedir?” dersen şöyle derim: İzafet; ism-i tafdil sıygasının ken-dilerine üstün olduğu bir cümleye izāfeti kabilinden değildir; aksine herhangi bir üstün kılma arzusu olmaksızın o şeyi kendi cüzüne muzāf kılma şeklinde-dir. Tıpkı el-eşeccü a‘delü Benî Mervân (Başı yaralı [ Ömer b. Abdülaziz] Mervan oğullarının en âdilidir.) sözünde olduğu gibi. Üstünlük hiyerarşisi meselesine gelince, [mübalağa için olup] şunu bildirmek içindir: Onların işledikleri küçük günahlar ve üstü örtülen sürçme şeklindeki zelle kabilinden kötülükleri, göz-lerinde günah işlemeyi çok büyük gördüklerinden, en kötü şey olmaktadır. Öte yandan, işlemiş oldukları güzel şeyler ise ihlâslarının güzelliği sebebiyle Allah katında en güzel şey sayılmaktadır. O yüzdendir ki Allah Teâlâ onların kötülüklerini [kendi nazarlarına nispetle] ‘en kötü’, onların güzel amellerini de [kendi ilâhî nazarıyla] ‘en güzel’ olarak zikretmiştir.

ي] [1659] أ ا -sû’ kelimesinin çoğulu olarak esvâe’llezî (işledikleri kötü [أlükleri) şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

36. Âyetin Tefsiri

[1660] “Hiç, Allah, kuluna yetmez olur mu?” Olumsuzluk ifade eden ke-limenin başına inkâr Hemze’si getirilmiş ve böylece O’nun yeterli olduğu be-lirtilip iyice yerleştirilmiştir. İfade, ه َ ِכאفٍ (kuluna…) şeklinde de okunmuş-tur -ki bu durumda kulundan maksat Peygamber (s.a.)’dir- bi-kâfin ‘ibâdeh (kullarına…) şeklinde de okunmuştur ki bu takdirde maksat peygamberlerdir.

[1661] Kureyş Hazret-i Peygamber (s.a.)’e; “İlâhlarımızın seni çarpma-sından endişe ediyoruz. Ve biz onları ayıplaman yüzünden onların sana za-rar vermesinden korkuyoruz.” demişlerdi. Rivayete göre; Peygamber (s.a.) Hazret-i Hālid’i, kırması için Uzzâ putuna göndermişti. Bakıcısı; “Ey Hā-lid! Bak, seni uyarıyorum!.. Onun öyle bir dehşeti vardır ki hiçbir şey ona karşı koyamaz!” dediyse de, Hālid ona yönelip burnunu kopardı.

[1662] “Allah, her türlü kötülükten korumak ve korku anında ona ula-şabilecek her türlü belayı savmak konusunda nebisine yeterli değil midir?” buyurmaktadır ki bu ifadede onları alaya alma vardır; çünkü onlar onu hiçbir yarar ya da zararı olmayan şeylerle korkutuyorlardı. Ya da Allah, ne-bîlerine kâfi değil midir? Onların ümmetleri de benzer şeyler söylemişlerdi ve Allah onlara kâfi gelmişti. İşte Hud kavminin sözü: “Söyleyebileceğimiz tek şey şu ki; ilâhlarımızdan biri seni fena çarpmış!” [Hûd 11/54] Kulu ve kul-ları mutlak olarak murat etmiş olması da mümkündür; çünkü Allah Teâlâ şiddet anlarında onlara kâfidir ve maslahatlarına kefildir.

[1663] İzāfetle bi-kâfî ‘ibâdihî (kullarına yetecek) şeklinde de okunmuş-tur; ve yukâfî ‘ibâdehû okuyuş şekli de vardır ki yukâfî fiili Hemze’siz kifâye kökünden müfâ‘ale babından gelmiş olabilir; yeczîden yücâzî gelmesi gibi. Bu, kefâdan daha fazla mübalağa ifade eder; çünkü bu bab hem mübalağa hem de yarışma mânası verir. Hemze’li olarak mükâfat vermek anlamındaki mükâfeetten gelmiş de olabilir; çünkü daha öncesinde ْ ُ َ ْ ْ أَ ُ َ ِ ْ َ Zümer] وَ39/35] ifadesi geçmişti.

[1664] “O’nun dunundakilerle” yani O’ndan başka tanrı edindikleri putlarla.

Bu bölümü tek başına aç →

37. Âyetin Tefsiri

[1665] “Mutlak izzet sahibi” yani üstün gelen ve engelleyen. “Hak edenin cezasını mutlaka veren” yani düşmanlarını eninde sonunda ceza-landıran. Bu ifadede onlardan müminlerin öcünü almak ve onlara karşı müminlere yardım etmek suretiyle Kureyş için azap tehdidi, müminler için de vaat söz konusudur.

Bu bölümü tek başına aç →

38. Âyetin Tefsiri

[1666] Asıl olması gerektiği şekliyle; tenvinli olarak kâşifâtun dur-rahû ve mümsikâtun rahmetehû okunduğu gibi, dilde kolaylık olsun diye izāfetle de okunmuştur. Şayet “Allah Teâlâ meseleyi neden onlar de-ğil de peygamber1 üzerinden kurdu?” dersen şöyle derim: Çünkü onlar 1 Yani neden “Allah size bir zarar vermek istese… ya da size bir rahmet dilese…” demedi de, “Allah bana

bir zarar vermek istese… ya da bana bir rahmet dilese…” buyurdu. / ed.

[1667] peygamberi putların zarar vermesi ve çarpması ile korkutmaya ça-lışıyorlardı. Bu yüzden, Allah önce kâinâtın yaratıcısının Allah olduğunu ikrar etmelerini istedi; sonra da bu itiraflarının ardından şöyle buyurdu: İtiraf ettiği-niz kâinâtın yaratıcısı olan Allah, başıma gelen hastalık, yoksulluk vb. kötü bir olayla bana zarar vermek istese ya da merhamet ederek sağlık, zenginlik vb. gü-zel şeylere beni garketmek istese, bana dokunacak o zararı şu beni korkutmaya çalıştığınız putlar mı giderebilecek ya da O’nun rahmetini engelleyebilecek!? Böylece, lâfı gediğine koyarak onları itiraza mecalsiz bırakıp, gıklarını bile çı-karamayacak hale getirmiştir. Demiştir ki; putlarınızın zararına karşı “Allah bana yeter. Güvenip dayanacaklar da yalnız O’na güvenip dayansınlar.” Bu ifadede alay vardır. Rivayete göre, Peygamber (s.a.) onlara [yukarıdaki soruyu] sorunca susmuşlardı. İşte, “De ki: Bana Allah yeter!” âyeti bunun üzerine indi.

[1668] Şayet “ ِ ِ ْ دُو ِ َ ِ َّ א ِ َכَ ُ ِّ َ ُ -seni O’nun dûnundakilerle kor) وَkutmaya çalışıyorlar. [39/36]) dedikten sonra neden kâşifât ve mümsikât kelimelerini müennes kullanmış?” dersen şöyle derim: Onları müennes kullandı; çünkü Lât, Uzzâ ve Menât [ismen] müennes idi. Nitekim “Peki, ne dersiniz Lât ve Uzzâ hakkında? Ayrıca, üçüncüleri olan diğeri (yani) Menât hakkında? Erkekler sizin, dişiler O’nun, öyle mi?!” [Necm 53/19-21] buyrul-muştur. Onları dişi olarak anması ayrıca, kendilerinden beklenen zararı gi-derme ve rahmete engel olma konusunda ziyadesiyle zayıf ve âciz oldukla-rını ifade etmek içindir; çünkü dişilikte yumuşaklık ve gevşeklik; erkeklikte ise şiddet ve katılık vardır. Sanki şöyle demiş gibidir: Şu dişiler -yani Lât, Uzzâ ve Menat- sizin onları çağırdığınız konuda daha da zayıf ve âcizdirler. Bu tabir de alay içermektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

39–40. Âyetlerin Tefsiri

[1669] ْ כُِ َ כא َ َ (Şu anki gibi) yani üzerinde bulunduğunuz haliniz

ve ısrarla sürdürdüğünüz düşmanlık yönü üzere. Mekânetun mekân an-lamındadır. Nesneler için kullanılırken burada isti‘âre yoluyla mâna için kullanılmıştır. Haysü de zaman için isti‘âre edilir. Asıl itibariyle her ikisi de mekân içindir. Şayet “Sözün hakkı fe-innî ‘âmilun ‘alâ mekânetî (Ben de şu anki gibi çalışacağım!) demekti, bu neden hazfedilmiş?” dersen

şöyle derim: Daha veciz olsun diye ve daha fazla azap tehdidi içerdiği için. Ayrıca, peygamberin durumunun hep aynı kalmayacağını, yardımcısı ve destekçisi Allah olduğu için gücünün kuvvetinin günden güne artacağını, Allah’ın onu diğer bütün dinlere üstün kılacağını bildirmek için… Dikkat edersen “Ve yakında öğreneceksiniz o rezil edici azabın kime geleceğini!” buyurmuş ve onun dünyada ve âhirette kendilerine karşı muzaffer ve ga-lip olacağını belirterek onları azapla tehdit etmiştir; çünkü rüsvaylık ve azap kendilerine geldiği zaman, bu aynı zamanda onun izzet ve galibiyeti olacaktır. Zira galibiyet, ancak O’nun dostlarından bir güçlünün izzetiyle ve düşmanlarından bir aşağılığın zilletiyle tamam olur. ِ ِ ْ ُ (rezil edici) ifadesi, “azab”ın sıfatı olarak vuku bulmada gibidir; yani onun için,kendisini rezil edecek bir azap -ki Bedir günüdür- ve daimi bir azap söz konusudur ki bu da cehennem azabıdır. ( ْ כُ ِ َ כא َ ) mekânâtiküm şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

41. Âyetin Tefsiri

אس [1670] (insanlar için) yani (muhatap oldukları) müjde ve ikazlar sayesinde taati günaha tercih etme konusunda saikleri güçlensin diye onlar için, yani onların kitaba olan ihtiyaçlarından dolayı… Yoksa Benim (c.c.) buna ihtiyacım yok; Mutlak Zengin1 benim! Hidayeti tercih eden kendine yarar sağlamış, sapıklığı tercih edense yine kendine zarar vermiş olur. Sen onları hidayete zorlayasın diye üzerlerine vekil kılınmadın; çünkü yüküm-lülük, zorlama değil gönüllülük esası üzerine kuruludur.

Bu bölümü tek başına aç →

42. Âyetin Tefsiri

[1671] َ ُ ْ َ ْ ifadesi, olduğu gibi bütünleri2 ifade etmektedir. Bilcümle اözlerin vefât ettirilmesi ise öldürülmeleridir ki o da -beden cüzleri sıhhatli ve sağlam olduğunda- sayesinde duyulup algılanan şeyin alınmasıdır; çünkü sıhhatin yok olması zatın yok olması gibidir.

1 Hiçbir varlığın hiçbir şeyine ihtiyaç duymayan. / ed.2 Bir şeyin nefsi -ruh, ceset birlikte olmak üzere- onun ta kendisi (‘ayn’ı/özü) demektir. / ed.

[1672] “Ölmeyenleri de uyurlarken almakta…” Ölmeyen bütünleri de uykusunda almakta; yani onları uyuduğu anda ‘öldürmek’tedir; ancak, uyuyanlar ölülere benzetilerek böyle denilmiştir. Nitekim “Geceleyin sizi ‘vefat’ ettir(ip kendinizden geçir)en de O’dur.” [En’âm 6/60] âyeti de, aynen ölüler gibi ayırt etme yetisinden yoksun olmaları ve herhangi bir tasarrufta bulanamamaları hasebiyle bu kabildendir. Gerçek “ölümüne hükmettikle-rini nezdinde alıkoyup” yani onu diri olarak vaktinde geri göndermeyip, “diğerlerini” yani uykuda olanları “belli süreliğine” yani ölümleri için belir-lemiş olduğu vakte kadar “salıvermektedir.”

[1673] Şu da söylenmiştir: َ ُ ْ ْ َّ ا َ َ َ yani onları tam olarak alır ve kab-zeder. Burada söz konusu edilen nefis, hayatı ve hareketi sağlayan ruhtur. “Ölmeyen” nefis“leri de uyurlarken almakta” dediği ise ayırt etme (temyiz) nefsidir. Diyorlar ki; uykuda iken alınan nefisler hayat nefsi değil temyiz nefsidir; çünkü hayat nefsi yok olduğu zaman bu nefis de onunla birlikte gider. Oysa uyuyan teneffüs etmektedir.1 İbn Abbas’dan [v. 68/688] rivayet etmişlerdir ki; “Âdemoğlunda bir nefis, bir de ruh vardır ve bunların arasın-da güneş ışınları [gibi bir alâka] vardır. Nefis, kendisiyle birlikte akıl ve temyiz yetisinin olduğu şey; ruh ise kendisiyle birlikte nefes ve hareketin olduğu şeydir. Kişi uyuduğu zaman Allah onun nefsini alır, ruhunu almaz.” Ancak doğru olan, bizim ilk önce zikrettiğimiz izahtır; çünkü Allah öldürmeyi, ölümü ve uykuyu hep aynı nefislere bağlamıştır. Onların ‘hayat ve hareket nefsi’ ve ‘akıl ve temyiz nefsi’ derken kastettikleri şey, ölüm ve uyku ile nitelenmez. Bu itibarla, ölen de uyuyan da [ruh ve bedenden oluşan] bütündür.

[1674] “Bunda” yani bütünlerin öldürülürken ve uyurken alınıp tutul-masında ve bir süreye kadar salıverilmesinde “önyargısız düşünen” yani bu hususta imal-i fikredip ibret alan “bir zümre için, elbette” Allah’ın kudret ve ilmine delâlet eden “âyetler vardır.”2 Meçhul sıygası ile kudıye ‘aleyhe’l-mev-tu (ölmesine hükmedilen) şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

44. Âyetin Tefsiri

yor. / ed.

[1675] “Yoksa Allah’tan başka” Allah’ın izni olmaksızın “şefaatçiler mi edinmiş” Kureyşliler“?!” Evet, edinmişler… -Hemze yadırgama anlamı vermektedir.- Onlar “Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir!” [Yunus 10/18] demekteydiler. Oysa O’nun katında O’nun izni olmadan hiç kimse şefaat edemez! Dikkat edersen, Allah Teâlâ “ Şefaat tamamen Allah’a aittir.” diyor; yani şefaat yetkisinin tek sahibi O’dur. Hiç kimse şu iki şart olmadan şefaat edemez: Şefaat edilen kimse razı olunan biri olacak, şefaat eden de bu konuda izinli olacak. Burada bu iki şartın ikisi de bulunmamaktadır.

ا [1676] ُ ْ כא َ ifadesi e-yeşfe‘ûne ve lev kânû… “hiçbir şeyleri olmasa ve akıl أوََerdiremez olsalar da mı” şefaat edecekler?! anlamındadır; yani onlar bu özellikte olup hiçbir şeye sahip olmasalar ve akılları da olmasa, bu halde de mi şefaat edecekler!? “Göklerin ve yerin mülkü tamamen O’nundur.” Bu âyet, “ Şefaat ta-mamen Allah’a aittir.” ifadesinin teyididir; çünkü hükümranlık bütünüyle O’na ait olunca -ki şefaat de mülkün bir parçasıdır- onun maliki de O olmuş olur.

[1677] Şayet َن ُ َ ْ ُ ِْ َ َّ إِ ُ (Sonra hepiniz O’na döndürüleceksiniz!) ifadesi

ne ile bağlantılıdır?” dersen şöyle derim: Arkasından gelenle. Mâna da şöyledir: Göklerin ve yerin hükümranlığı bugün O’nundur; sonra kıyamet günü O’na döndürüleceksiniz. O gün hükümranlık tamemen O’na ait olacaktır ki böylece, dünyadaki sahiplik de âhiretteki sahiplik de tamamen O’na ait olmaktadır.

Bu bölümü tek başına aç →

45. Âyetin Tefsiri

[1678] Ayetin mânasının mihveri ُه َ ْ -kelimesidir; yani Allah tek ba وَşına zikredildiği ve O’nunla birlikte ‘tanrı’larından söz edilmediği zaman canları sıkılır; nefret ederler ve içleri daralır. “O’ndan başkaları” yani ‘tan-rı’ları “da anıldığı vakit,” bu takdirde onlarla birlikte Allah anılsa da anılma-sa da bunlara meftun oluşları ve Allah’ın hakkını unutup kafalarının dikine gitmeleri sebebiyle içleri açılır; yüzleri gülmeye başlar! Denilmiştir ki; lâ ilâ-he illâllāhu vahdehû lâ şerîke leh [Yoktur tapacak! Yegâne, ve şerîki olmayan Allah’tır ancak!] denildiği zaman nefret ederler; çünkü bu sözde tanrılarının olmadığı belirtilmektedir. Şu da söylenmiştir: Yüzlerinin gülmesi, Peygamber (s.a.) Kâbe kapısında Necm sûresini okurken, gayriiradî olarak ağzından kaçan “tanrıları övücü” mahiyetteki sözleri1 sebebiyledir. Nitekim sevinçlerinden, onunla birlikte secdeye varmışlardı.1 Meşhur ğarânîk meselesi. Gayr-ı iradî olarak ağzından çıktığı düşünülen sözler; tilke’l-ğarânîku’l-‘ulâ ve

inne şefâ‘atehunne le-turtecâ (Bu yüce kuğular var ya bu yüce kuğular; bunların şefaatleri elbette umulur!) ifadesi imiş. Hac suresinin 52-53. âyetlerine göre, şeytan bütün peygamberlerin ülküsüne mutlaka bir şeyler katmaya çalışmış, hatta ilk anda buna muvaffak da olmuştur; ancak Hak Teâlâ bu tür düşünceleri elçisinin zihninden derhal kaldırmış ve âyetlerini sapasağlam korumuştur. / ed.

[1679] İstibşâr (yüzün gülmesi) ile işmi’zâz (yüzün kasılması) karşılıklı olarak kullanılmıştır; çünkü her iki kelime de kendi alanında en son nokta-yı ifade eder; zira istibşâr kişinin kalbinin sevinçle dolması, bunun sonunda yüzünün derisinin açılması ve güler bir hal almasıdır. İşmi’zâz ise kalbin, kasılmanın etkisi yüze yansıyacak kadar gam, keder ve öfke ile dolmasıdır.

[1680] Şayet“ َ deki âmil nedir? dersen şöyle derim: İzâdaki âmil’إِذا ذُכِmüfâce’edir. Takdiri de vakte zükira’llezîne min dûnihî fâceû vakte’l-istibşâr [O’ndan başkası anılır anılmaz, yüzleri gülmeye başlar!] şeklindedir.

Bu bölümü tek başına aç →

46. Âyetin Tefsiri

[1681] Hazret-i Peygamber Müşriklerden ve onların kibirle inkârcılık-ta ayak diremeleri yüzünden iyice bunalmıştı. Kendisine denildi ki: Allah Teâlâ’ya yüce isimleriyle dua et ve şöyle de: “Benimle bunlar arasında hü-küm vermeye sadece senin gücün yeter; onların bu tavırları karşısında baş-kalarının yapabileceği hiçbir şey yok!”

[1682] Bu ifadede onların halleri anlatıldığı gibi, Hazret-i Peygamber’i hoşgörme ve onu teselli etme, onlar için de azap tehdidi vardır. -Çok az ko-nuşan- Rebî‘ b. Huseym’den rivayet olunmuştur ki Hazret-i Hüseyin’in -Al-lah ondan razı olsun ve onu öldürenleri de gazabına uğratsın!- öldürüldüğü haberi kendisine verildiğinde insanlar: “Şimdi konuşur artık.” demişler… O ise sadece bir “Âh!” çekmiş ve “Yaptılar hâ!?” demiş; başka da bir şey söy-lememiş ve bu âyeti okumuş. Bir rivayete göre ise, arkasından şöyle demiş: “ Peygamber (s.a.)’in kucağına aldığı, koklayıp öptüğü kişi öldürüldü hâ!?”

Bu bölümü tek başına aç →

48. Âyetin Tefsiri

[1683] ِ َّ َ ا ِ ْ ُ َ ا َ (Allah tarafından kendilerince de açıkça görülecek) وَifadesi, onlara yönelik öyle bir azap tehdididir ki korkunçluğu ve şiddeti hak-kında künhüne varılması mümkün değildir. Bu âyet vaat konusunda “Yap-mış oldukları amellere karşılık kendileri için saklanmış bulunan göz aydınlık-larını hiç kimse bilmez.” [Secde 32/17] ayetine benzemektedir. Mâna şöyledir:

Onlara Allah’ın gazap ve azabından hiç hesap etmedikleri, akıllarının ucun-dan bile geçirmedikleri öyle dehşetli bir durum ortaya çıkar ki… Şöyle de denilmiştir: İyi sayarak birtakım ameller işlemişlerdi, bir de baktılar ki me-ğer hep kötü imiş! Rivayete göre, Süfyan-ı Sevrî [v. 161/778] bu âyeti okumuş ve “Riyakârlara yazıklar olsun! Yazıklar olsun riyakârlara!” demiştir. Mu-hammed b. el-Münkedir [v. 130/748] ölümü sırasında ürpermiş; kendisine ne olduğu sorulunca: “Allah’ın kitabındaki bir âyetten korkmaktayım!” demiş; bu âyeti okumuş ve “Ben Allah’ın huzurunda, önüme hiç hesap etmediğim birtakım şeyler çıkacağından korkuyorum!” demiştir.

[1684] “Evet, işledikleri şeyin berbatlığı kendilerince de açıkça görül-müş,” yani amel defterlerinin kendilerine açılması sırasında, daha önce ken-dilerine gizli kalan ettikleri amellerin kötülükleri ya da yaptıkları kötülükler ortaya çıkmıştır. Tıpkı “Çünkü kendileri unutmuş olsa da Allah, onu bir bir kaydetmişti.” [Mücâdile 58/6] âyetindeki gibi. Ya da seyyiât ile işlemiş oldukları işlere karşılık olmak üzere görecekleri azapların çeşitleri de murat edilmiş olabilir; yani azap, “Kötülüğün karşılığı, dengi bir kötülüktür.” [Şûrâ 42/40] âyetinde olduğu gibi [müşâkele yoluyla] seyyiât olarak isimlendirilmiştir.

[1685] “Ve” alaylarının cezası olarak başlarına gelmiş ve “kendilerini çe-peçevre kuşatmış olduğu için…”

Bu bölümü tek başına aç →

49. Âyetin Tefsiri

-sadece lutuf olarak bahşedilen” anlamına özel bir keli“ ا [1686]medir; birisi sana karşılıksız bir şey verirse havvelenî dersin. ٍ ْ ِ َ yani bende bulunan birtakım üstünlük ve liyakatler sebebiyle bana verileceğine dair bendeki bilgiden dolayı. Yahut Allah’ın benim hakkımdaki, benim lâ-yık olduğuma dair bilgisinden dolayı. Yahut Kārun’un “[Bu zenginlik, bana] kendi bilgimden dolayı [verildi!]” [Kasas 28/78] demesi gibi, bendeki kazanç yollarına dair bilgi [ve beceri] sebebiyle.

[1687] Şayet “ ُ ُ ِ -daki zamir ’e râci olmasına rağmen neden mü’أوُzekker olarak zikredilmiş?” dersen, şöyle derim: Mâna dikkate alınarak müennes zamir gönderilmiştir; çünkü َّא ِ ً َ ْ ِ demek, nimetlerden bir şey ve onlardan bir pay [kısm] demektir.1 Şu da muhtemeldir: א daki Mâ, kâffe’إdeğil, ismi mevsūldür ve zamir ona râcidir; takdir şu şekildedir: İnne’llezî ûtîtühû ‘alâ ‘ilmin [Bana verilen şey gerçek bir bilgi üzeredir].1 Ve bunlar da müzekkerdir. / ed.

[1688] “Aslında, o bir sınamadır.” Bununla onun sözü yadırganmakta, sanki şöyle denmektedir: Sana nimet olarak bahşettiğimiz şeyi bahsettiğin sebeple bahşetmedik; aksine o bir sınamadır; yani senin için bir deneme ve imtihandır; bakalım şükür mü edeceksin yoksa nankörce inkâr mı? Şayet “Zamiri nasıl önce müzekker sonra müennes kullanmış?” dersen, şöyle de-rim: Öncekinde mânayı, sonrakinde lâfzı esas alarak. Çünkü haber -yani fitne kelimesi- müennes olunca, onunla anlam bakımından uyum içinde olacağın-dan mübtedanın da müennes olması caiz olur; tıpkı mâ câ’et hâcetüke (Senin ihtiyacına dair bir bilgi gelmedi.) sözünde olduğu gibi. [ zamiri] ُ ُ ِ أوُ א َّ إِifadesine uygun olarak bel hüve fitnetun şeklinde de okunmuştur.

[1689] Şayet “Bu âyetin1 ile, surenin başındaki benzer âyetin ise Vav ile atfedilmesinin sebebi nedir?” dersen şöyle derim: Bunun sebebi şudur: Bu âyet ْت زََّ َ ْ هُ ا َ ْ وَ ُ َّ َ ا -sadece Allah’tan bahsedildiğinde, Âhi (Tanrı olarak)] وَإِذا ذُכِrete iman etmeyenlerin canı sıkılır.] [Zümer 39/45] âyetinin sonucu olarak gelmiştir. Şu mânada ki; Allah [tek] anıldığında içleri daralıyor; tanrıları anıldığında ise rahatlıyorlardı; ama herhangi birine bir zarar dokunduğunda, anıldığı zaman yüzünün güldüğü [putu]nu değil de anıldığında daraldığı [Allah’ı]nı çağırıyordu! Bu ikisinin arasındaki âyetler ise ara cümledir. Şayet “Ara cüm-lenin hakkı, aralarına girdiği cümleleri teyit etmektir?” dersen, şöyle derim: Ara cümle babında gelen âyetlerde, - Hazret-i Peygamber’in Rabbinden gelen emirle O’na dua etmesi ve “Kullarının arasında Sen hâkimlik edersin.” deme-si, sonra ardından büyük bir azap tehdidinde bulunması- içlerinin daralması, yüzlerinin gülmesi ve zor zamanlarda ‘tanrı’larını bırakıp Allah’a iltica etmele-ri konusundaki tavırlarına vurgulu bir tepki vardır. Adeta şöyle denmektedir: De ki: Ya Rabbi! Sana karşı böylesine küstahça cüret gösteren ve yadırganacak işler yapan şu inkârcı nankörlerle benim aramda senden başkası hâkimlik edemez! “Yeryüzündeki her şey bir misliyle birlikte o zalimlerin olsaydı…” [Zümer 39/47] ifadesi, mutlak olarak ele alınması halinde, hem onları hem de diğer bütün zalimleri içine alır. Veya bununla o malum kâfirleri kastedersen sadece onları kapsar; adeta şöyle denmiş olur: Şayet yeryüzündeki her şey misliyle birlikte şu zalimlere ait olsaydı, onlara kötü azapla hükmedeceğim o an, hepsini feda ederlerdi! Bu sırları ve nükteleri ancak Nazım ilmi ortaya çıkarır. Aksi takdirde, katmanları arasında örtülü kalmaya devam eder. İlk2 âyete gelince, o sonuç şeklinde gelmemiştir; sadece, kendinden önceki cümle-ye uygun düşen bir cümledir ve o yüzden, ona Vav ile atfedilmiştir. Kāme Zey-dün ve ka‘ade ‘Amrun (Zeyd kalktı ve Amr oturdu.) örneğinde olduğu gibi. .ed / وإِذَا مَسَّ الإِنْسَانَ ضُرٌّ [٨] - فإَِذَا مَسَّ الإِنْسَانَ ضُرٌّ [٩٤] 12 Yani surenin 8. âyetine… / ed.

“Peki, hangi cihetten sonuç olmuştur? Allah anıldığı için içlerinin daralması, O’na ilticalarını gerektirici olamaz; aksine O’ndan yüz çevirmelerinin gerekti-ricisi olur.”dersen şöyle derim:Bu sebep-sonuç konusunda bir incelik vardır ki şöyle açıklanabilir: Zeydün mü’minün bi’llâhi fe-izâ messehû durrun iltecee ileyhi (Zeyd Allah’a inanan biridir; dolayısıyla, başına bir sıkıntı geldiğinde O’na sığınır.) dediğin zaman burada açık bir sebep-sonuç ilişkisi vardır; ka-palılık yoktur. Sonra Zeydün kâfirun bi’llâhi fe-izâ messehû durrun iltecee ileyhi (Zeyd Allah’ı nankörce inkâr eden biridir; ama1 başına bir sıkıntı geldiğinde O’na sığınır!) dediğinde, orada getirdiğin gibi burada da getirirsin; mümi-nin sığındığı gibi Allah’a sığındığında kâfir, inkârını imanın yerine koymuş ve ilticaya sebep olması bakımından mümin gibi icra etmiş olur. Ve sen kâfirin aksettirdiği şeyi aktarmış olursun. Dikkat edersen, bu sözünle, onun yaptığına tepki göstermeyi ve taaccüp etmeyi kasdetmektesindir.

Bu bölümü tek başına aç →

52. Âyetin Tefsiri

[1690] “Bunu (söylemişlerdi)” ifadesindeki zamir, “Bu bana tamamen kendi bilgimden dolayı verilmiştir!” [Zümer 39/49]) ifadesine râcidir; çünkü o, bir kelime ya da cümledir. Merci kavl,kelâm ya da zâlike (bu) şeklinde takdir edilerek, kad kālehû şeklinde de okunmuştur. “Onlardan öncekiler” “Bu bana tamamen kendi bilgimden dolayı verilmiştir!” [Kasas 28/78] diyen Kārun ve kavmidir. Kavmi ondan hoşnut oldukları için onlar da aynı şeyi söylemiş sayılmışlardır. (Öncekiler) geçmişte helâk olmuş kavimlerden benzer şeyleri söyleyen başkaları da olabilir.

[1691] “İşledikleri şey” kazandıkları dünya metâı ve yığdıkları şeyler “kendilerine fayda vermemiş…”

[1692] Öncekilerin başına gelenlerin benzeri “bunların” yani senin kavmi-nin Müşriklerinin de başına gelecek!” Nitekim ileri gelenleri Bedir’de öldürül-müştür; rızıkları kısılmış, yedi yıl süren kıtlığa maruz kalmışlar; sonra rızıkları açılmış ve yedi yıl bol yağmur yağmıştır. İşte, onlara; “Allah Teâlâ’dan başka rızkı bollaştıran ve daraltan bir varlık olmadığını bilmiyorlar mı?!” deniliyor. 1 İlk cümledeki “… dolayısıyla, başına bir sıkıntı geldiğinde O’na sığınır!” ifadesi, ikincide yadırgamayı

ifade etmek bakımından “… ama başına bir sıkıntı geldiğinde O’na sığınır!” şeklinde düşünülmeli. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

53. Âyetin Tefsiri

[1693] “Kendi aleyhlerine aşırı gidenler” yani günahlara dalmada öl-çüyü kaçırmak ve aşırılığa düşmek suretiyle kendi özlerine karşı cürüm işlemiş olanlar “(Allah’ın rahmetinden) ümit kesmeyin!” [ا ] Nun’un fetha, kesre ve zammesi ile okunmuştur. “Çünkü Allah” tevbe şartıyla “bü-tün günahları bağışlayabilir.” Tevbe şartı Kur’ân’ın pek çok yerinde tekrar-lanmıştır. Bu itibarla anıldığı yerde zikredilmiş olması, anılmadığı yer için de aynen geçerlidir; çünkü Kur’ân tek bir kelâm hükmündedir ve onda asla çelişki olmaz! İbn Abbas [v. 68/688] ve İbn Mes‘ûd [v. 32/653] kıraatlerinde yağfiru’z-zünûbe cemî‘an li-men yeşâu (Bütün günahları dilediklerine bağış-lar!) şeklinde okumuşlardır. Burada sözü edilen “dilediği kimse”den maksat tevbe edendir; çünkü Allah’ın meşîeti [dilemesi] mülküne ve ceberutuna de-ğil, hikmet ve adaletine tâbidir. Hazret-i Peygamber ve Hazret-i Fâtıma’nın kıraati yağfiru’z-zünûbe cemî‘an ve lâ yubâlî (Bütün günahları bağışlar ve hiç aldırış etmez!) şeklindedir. Aldırmazlığı, “Orayı cezalandırırken de (kimse-den) korkmuyordu!” [Şems 91/15] âyetinde ifade edilen korkusuzluğu gibidir.

[1694] Söylendiğine göre; Mekke halkı “Muhammed iddia ediyor ki putlara tapan, Allah’ın haram kıldığı cana kıyan affolunmaz. Nasıl olur ki, biz hicret öncesinde putlara tapınmıştık; Allah’ın haram kıldığı cana kıy-mıştık.” demiş. Bu âyet işte bunun üzerine inmiş. Rivayete göre, Ayyaş b. Ebu Rebî‘a, Velîd b. Velîd ve beraberlerinde bir grup Müslüman olmuştu. Sonra işkence görüp ayartılınca, dayanamayıp dinden döndüler. Biz onlar hakkında derdik ki: Allah onların bir daha ne tevbesini kabul eder ne de fidyesini! İşte âyet bunun üzerine inmiştir. Hazret-i Ömer bunu kendileri-ne bir mektupla bildirince, [tekrar] Müslüman oldular ve hicret ettiler. Bu âyetin, Hazret-i Hamza’nın katili Vahşi hakkında indiği de söylenmiştir.

[1695] Hazret-i Peygamber (s.a.)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Bütün dünya ve içindekiler bu âyete karşılık benim olacak olsaydı istemez-dim!” Bir adam dedi ki: “Ya Rasûlâllah! Şirk koşanları da mı?” Bir süre sustu. Sonra üç kez şöyle dedi: “Şirk koşanlar hariç!” [Ahmed b. Hanbel, XXXVII, 45]

Bu bölümü tek başına aç →

55. Âyetin Tefsiri

[1696] “Rabbinize yönelip dönüş yapın ve kayıtsız-şartsız teslîmiyet gösterin.” Yaptığınızı sadece O’nun için yapın. Allah’a dönme (inâbe)nin mağfiretin ardından zikredilmesi, onun tevbesiz elde edilebileceğini uman birileri çıkmasın ve inâbenin gerçekleşebilmesi için tevbenin şart ve lâzım olduğuna, onun bunlar olmadan elde edilemeyeceğine delâlet etsin diyedir.

[1697] “Rabbinizden size indirilen en güzel vahye tâbi olun.” Bu “ki sözü dinlerler ve ‘en güzel’ine uyarlar” [Zümer 39/18] âyeti gibidir.

[1698] “Siz hiç farkında değilken…” Yani aşırı gafletiniz ve boşver-mişliğiniz yüzünden hiçbir şeyden korkmaz bir vaziyette gaflet içinde iken ansızın başınıza gelmeden (önce…)

Bu bölümü tek başına aç →

58. Âyetin Tefsiri

[1699] “Diyeceği gün [gelmeden]...” Yani “böyle demesini istemediği için…” takdirindedir. “Peki, (nefs) niye nekire getirilmiştir?” dersen şöyle derim: Çünkü ondan maksat bazı nefislerdir ki o da kâfir nefsidir. Ya da nefisler içinde temayüz etmiş bir nefis şeklinde murat edilmiş de olabilir. Bu da ya küfre şiddetli bir şekilde bulaşma yüzünden ya da büyük bir azap ile olabilir. Bununla cem-i teksir murad edilmesi de mümkündür. Nitekim A‘şâ şöyle demiştir:

Nice mezarlıklar var ki oranın yiğitlerine seslensem, bana yapılanlara öfke dolu halde nice saygıdeğer insan başındaki toprakları silkeleyerek çıkar gelir!

O bu beyitte tek bir saygıdeğer insanı değil aksine bağlamın da delâlet ettiği üzere çok kimseyi kastetmektedir. Bunun benzeri,

“Nice beldeler dolaştım! Nice kahramanla vuruştum!” ve bazan öyle gizli sokarım ki [mızrağımı!]!

sözleri olup, sadece çokluk kastedilmektedir.

[1700] ( َ א ) aslı üzere yâ hâsretî şeklinde okunduğu gibi, bedel ile mübdel-minh bir araya getirilerek1 yâ hasretâye şeklinde de okunmuştur. el-Cenb, cânib (yan) demektir. [Ben falanın yanındayım.” anlamında] ene fî cen-bi fulân ve cânibihî ve nâhiyetihî denir. Fulânun leyyinü’l-cenbive’l-cânibi [Falan, yanında rahat vakit geçirilen bir kişidir.] şeklinde kullanılır. Bir kimsenin hakkına riayet edilmediğini ifade etmek için farrata fî cenbihî ve fî cânibihî denilir. Sâbık el-Berberî şöyle demiştir:

Âşığın hakkında Allah’tan kork (ey hatun)?Senin için paramparça olmuş yüreği

Bu kinaye kabilindendir; çünkü sen bir durumu kişinin mekânında ve ye-rinde ispat ettin mi, onu onun için de ispat etmiş olursun. Dikkat edersen şair şöyle demiştir:

Cömertlik, şahsiyet ve alicenaplıkİbnü’l-Haşrec adına kurulmuş bir kubbenin altındadır

[1701] İnsanların li-mekânike fa‘altü kezâ demeleri de bu şekilde kinaye kabilindendir; bununla “Bunu senin için yaptım.” demek isterler. Hadiste de şöyle geçer: “Gizli şirkin bir çeşidi de adamın, bir başkasının hatırı için namaz kılmasıdır.” [İbn Mâce, “Zühd”, 21] Aynı şekilde, fa‘altü hâzâ min ciheti-ke (Bunu senin yönünden yaptım.) denilir. Mekânın zikri ile terki arasında anlam bakımından bir fark olmadığı için farrattu fî zâti’llâh anlamında ُفـرََّطْت .denilmiştir فيِ جَنْبِ اللَّهِ

[1702] Şayet “Senin bu anlattıklarının hülâsası; anlam bakımından cen-bin zikredilmesi ile zikredilmemesi birdir demek gibidir[zikredilmesi] sadece kinayenin güzelliği ve sözün belâgati açısından anlamlıdır. Buna göre sanki farrattu fi’llâh denilmiş gibidir. İyi de farrattu fi’llâhne demektir?” dersen şöyle derim: Mânası için -cenb zikredilsin edilmesin- mutlaka mahzuf bir muzāf takdir edilmesi gerekir. Mâna: Farrattu fî tā‘ati’llah / ‘ibâdeti’llâh (Allah’a taat veya ibadet ya da benzeri bir durum konusunda gevşeklik gös-terdim.) şeklindedir. İbn Mes‘ûd ve Hafsa kıraatinde fî zikrillâhşeklindedir.

ّ א ’dakiMâ masdariyyedir ve bir benzeri deْ َ ُ א رَ ِ (“Yeryüzü, bütün genişliğiyle…” [ Tevbe 9/25,118]) ifadesindedir.1 Yâ hasretâ ifadesinin aslı yâ hasretîdir; Elif bu Ya’nın yerine getirilmiştir; yâ hasretâye kıraatinde ise hem

bedel hem de -tekrar- ‘yerine getirildiği şey’ birlikte zikredilmiş olmaktadır. / ed.

[1703] “Ayrıca, o alaycıların yanında yer aldığım için…” Katâde [v. 117/735] demiştir ki; ona Allah’a taati zayi etmesi yetmemiş, üstelik bir de taat ehli ile alay etmişti. ُ ْ -nün mahalli, hal olarak mansūbluktur; adeta şöy’وَإِنْ כُle demektedir: Alaycı bir halde (taatte) kusur ettim; yani alaycı alaycı haddi aştım. Rivayete göre; İsrailoğullarında bir âlim varmış; ilmini terkedip yoldan çıkmış. İblis ona gelip “Dünyanın tadını çıkar, sonra tevbe edersin!” demiş; o da buna uymuş. Malını, mülkünü fıskufücur yolunda harcamış. Tam en tatlı yerinde ölüm meleği gelmiş. İşte o zaman “Âh! Allah’a karşı ettiğim kusurlar için şimdi ne kadar pişmanım! Ömrüm şeytana itaat etmekle geçti. Rabbimi kızdırdım!..” demeye başlamış. Pişmanlığın artık fayda vermediği zamanda pişman olmuş. İşte, Allah Teâlâ onun haberini Kur’an’da indirmektedir.

[1704] “Ya da Allah bana doğru yolu göstermiş olsaydı.” ifadesinde, (il-gili kişinin) hidâyeti ya zorlama ya lutuf ve ihsan ya da vahiy yoluyla istediği olabilir: İlcâ yani zorlama yolu hikmete uygun düşmez; lutuf ve ihsan ehlin-den de değildi ki kendisine lutufta bulunulsun. Vahye gelince o vardı, lâkin o ondan yüz çevirdi ve ona uymadı ki bu yolla da hidayet bulsun. Demek ki bu sözü; içinde bulunduğu durum karşısındaki şaşkınlığından dolayı, fayda vermeyecek bir mazeret beyanı bağlamında söylemiştir. Nitekim on-lardan bu şekilde, elebaşlarının ve şeytanlarının iğvası sonucu saptıklarına dair mazeret beyanları aktarılmıştır. Bunun bir benzeri “Allah bizi doğru yola getirseydi, biz de sizi doğru yola getirirdik!” [İbrahim 14/21] ifadesidir.

Bu bölümü tek başına aç →

59. Âyetin Tefsiri

[1705] “Hayır (olamazsın)! Çünkü Benim âyetlerim sana gelmişti.” Bu ona Allah’tan bir reddiyedir. Mânası: Evet, sana vahiy ile hidayet edilmişti; ama sen onu yalanladın ve böbürlenerek onu kabule yanaşmadın; küfrü imana, dalâleti hidayete tercih ettin! İfade, nefse hitap şekliyle Tâ’nın kesresi ile (câetki…) de okunmuştur.

[1706] Şayet“Cevap (yani ِ א ْכَ آ אءَ ْ َ َ ), kendisine cevap olduğu kı-sımla -yani ِ ا َ َ َّ ْ أنََّ ا َ (Allah bana doğru yolu göstermiş olsaydı) ifadesiyle- birlikte gelmeli ve araları bir âyet ile ayrılmamalı değil miydi?” dersen şöyle derim: Burada şu ihtimaller vardır: Ya birlikte zikredildiği diğer üç husustan önce getirilip aralarının ayrılması ya da ortadakinin ardına atılması. Birinci-si güzel olmazdı; çünkü araları cemedileceğinden, oluşan nazm bozulurdu. İkincisi ise, sıralamayı (i) taatteki kusuru yüzünden geçmişe pişmanlık duyması, (ii) sonra bunu hidayetten yoksunlukla gerekçelendirme çabası, (iii) sonra da geri dönme temennisi şeklinde yapmış olacağından, tertipte bir noksanlık içerirdi.

Bu itibarla doğru olan, şimdiki şekil olmaktadır. O da; kişinin sözlerinin şu anki tertip ve nazmı üzere aktarılıp, sonra da aralarında cevabı gerektiren kısma cevap verilmesidir. Şayet “ olumsuz olmayan bir cümleye cevap olarak nasıl gelebilir ki?”1 dersen şöyle derim: ِ ا َ َ َّ ْ أَنَّ ا َ (Allah bana doğru yolu göstermiş olsaydı.) ifadesinin anlamı “Doğru yolu göstermedi.” şeklinde olumsuzdur.

Bu bölümü tek başına aç →

60. Âyetin Tefsiri

[1707] “Allah’a karşı yalan uyduran” yani Allah’ı -aşkın olduğu halde- caiz olmayacak özelliklerle niteleyen; O’na çocuk ve ortak isnad edip “Bun-lar bizim şefaatçilerimizdir.” [Yunus 10/18]; “Rahman dileseydi bunlara ibadet etmezdik!” [Zuhruf 43/20] ve “Bunu bize Allah emretti.” [A‘râf 7/28] diyenler... Allah Teâlâ için çirkin fiilleri de, amaçsız yaratmaları da caiz gören ve bu ha-liyle O’nu bir tür sefihlikle niteleyen, durduk yere elem verebileceğini, takat getirilemeyecek şeylerle yükümlü kılabileceğini iddia ederek O’na zalimlik yakıştıran, görülen, gözlenen ve duyularla kavranan bir varlık ol(duğunu varsay)arak O’na cisim isnat eden, bilâkeyf perdesine sarılarak2 O’na el, ayak, cenb (yan) isnat eden, O’nunla birlikte pek çok kadîm ispatı ile O’na denk varlıklar ihdas eden bir topluluk3 da onlardan uzak değildir!

دّةٌ [1708] ى ,ifadesi (.Yüzleri kapkaradır) و gözle görmek (anla-mında) ise hal cümlesi; kalp ile görmek -yani anlamak- ise ikinci mef‘ûldür.4

Bu bölümü tek başına aç →

61. Âyetin Tefsiri

[1709] ( ُ fiili) yuneccî ve yuncî şeklinde okunmuştur. ْ ِِ אزَ َ َ ِ yani

kurtuluşları ile. Mefâze [i] kurtuluş demektir; kişi bir şeyle kurtulduğu ve muradına erdiği zaman fâze bi-kezâ denir. ‘Kurtuluş’ da; “onlara kötü-lük dokunmaz ve üzülmezler” ifadesi ile tefsir edilmiş olmaktadır. Sanki 1 Ne‘am, belâ, iy ve ecel “evet” anlamında birleşiyorsa da, ne‘am olumlu, belâ olumsuz sorulara evet denirken

kullanılmaktadır. Ne‘am -ki ecel de böyledir- soru cümlesini pekiştirerek, onun öyle olduğunu ortaya koyar; belâ sadece, “Değil mi?”şeklindeki olumsuz sorulara evet demek için kullanılır; “Elbette dediğiniz gibi.” demektir; çünkü “Değil mi?” sorusuna cevaben “Evet” demek, “Evet, değil!” şeklinde anlaşılabilecektir. İy ise kasemle birlikte kullanılır ve sorulan şeyin sabit/kesin olduğunu ifade eder. İy kasemden önce kullanılan, belâ [elbet / evet] mânasında bir isim olup, Kur’ân’da sadece Yûnus 10/53’te ِّقُلْ إِي وَرَبي şeklinde geçer. / ed.

2 Yani, “Allah böyle ama, nasıllığını bilmeyiz!” diyerek. / ed.3 Müşebbihe / Mücessime, Haşviyye başta olmak üzere, haberî sıfatları olduğu gibi alan Müslümanlar… / ed.4 (i) “Allah’a karşı yalan uyduranları yüzleri kapkara vaziyette görürsün.” (ii) “Allah’a karşı yalan uyduran-

ların yüzlerinin kapkara olduğunu anlarsın.” / ed.

“Kurtuluşları nedir?” denmekte ve cevap olarak “Onlara kötülük dokunmaz; yani Allah Teâlâ kötülüğü ve tasayı gidermek suretiyle onları kurtarır.” buyrul-maktadır. Ya da “Ettikleri ile sevinen ve kendi yapmadıkları şeylerle övülmek isteyenler’ zannetmeyesin ki, azaptan kurtulacaklar!” [Âl-i İmrân 3/188] âyetin-deki gibi necat yeri anlamındadır; çünkü necât en büyük felahtır. Necatlarının sebebi de amel-i salihtir. Bu yüzdendir ki İbn Abbas[v. 68/688] mefâzeyi güzel ameller olarak açıklamıştır. [ii] “Kurtuluşlarına sebep olan şeyle” şeklinde de yorumlanabilir; çünkü amel-i salih felâhın sebebidir; felâh da cennete gir-mektir. Bizzat amel-i salih de mefâze diye isimlendirilmiş olabilir; çünkü amel kurtuluşun sebebidir. ‘Her müttakînin kendine özgü bir kurtuluşu vardır.’ izahıyla ifade, bi-mefâzâtihim şeklinde de okunmuştur. “Peki, ُ ُ ُّ َ َ cümle-sinin her iki tefsire göre i‘râbı nedir?” dersen, şöyle derim: [Mefâzeninkurtuluşa yorulduğu] birinci izaha göre i‘râbdan mahalli yoktur; çünkü söz başıdır. İkinci izaha göre ise hal olmak üzere mahallen mansūbdur.1

Bu bölümü tek başına aç →

62. Âyetin Tefsiri

62. Allah; her şeyin yaratıcısıdır ve O, her şeye vekildir.
Bu bölümü tek başına aç →

63. Âyetin Tefsiri

âyetlerini nankörce inkâr edenler, bunlardır işte, hüsrana uğrayacaklar![1710] “Göklerin ve yerin kilit (ve anahtar)ları tamamen O’nundur.”

Yani evrenin malik ve koruyucusu O’dur. Bu, kinaye kabilinden bir ifade-dir; çünkü hazinelerin koruyucusu ve idarecisi, onun kilitlerine sahip olan kişidir. Fulânun elkaytü ileyhi mekālîde’l-mülk [Falancaya hükümdarlık mührünü verdim.] sözleri bu kabildendir ve kilitleri, anahtarları [verdim] anlamındadır. Bu kelimenin aynı lafızdan tekili yoktur. Miklîd olduğu söylenmiş; ayrıca, Farsça kökenli olup çoğulunun iklîd ve ekālîd geldiği de söylenmiştir. Şayet “Apaçık Arapça olan kitabın Farsça ile işi ne?” dersen şöyle derim: Arapça-laştırma (ta‘rîb) kelimeyi Arapça yapmıştır. Nitekim kullanım da mühmel olan bir lâfzı mühmellikten çıkarır.

[1711] Şayet “وا ُ َ َ כَِ َّ -ifadesi ne ile bağlantı (nankörce inkâr edenler) وَا

lıdır?”dersen şöyle derim:ا ْ َ َّ َ ا ِ َّ ُ ا َّ ِّ ا َ ُ âyeti ile; yani Allah müttakîleri وَkurtarır, kâfirler ise hüsrana uğrayanların ta kendileridir. Allah’ın her şeyin ya-ratıcısı olduğu, her şeye egemen olduğu ve bu itibarla oradaki (yani evrendeki) mükelleflerin fiillerinden hiçbir şeyin ve onlara ne karşılık verilmesi gerektiği-nin O’na gizli kalmayacağı hususunun açıklanması hususu (i‘tirâzıyye olarak) bu iki ifade arasına girmiştir. Ardından gelen ile irtibatlandırılması da şöyledir:

1 Bu takdirde mâna şöyle olur: Allah; müttakîleri amelleri sebebi ile, kendilerine kötülük ve tasa dokunma-yacak şekilde kurtarır. / çev.

Göklerde ve yerde olan her ne varsa, onların yaratıcısı ve mutlak sahibi Allah’tır. Durumun böyle olduğunu inkâr edenler ise, işte kaybedenler de bunlardır. Rivayete göre; Hazret-i Osman Peygamber (s.a.)’e ِرْض َ ْ אواتِ وَا َّ ُ ا ِ א َ ُ َ âyetinin tefsirini sormuştu. Hazret-i Peygamber ona “Ey Osman! Bunu bana senden önce kimse sormamıştı; bunun tefsiri şudur buyurdu: Lâ ilâhe illâllāhu va’llāhu ekber. Sübhânallāhi ve bi-hamdihî estağfirullāh. Ve-lâ havle ve-lâ kuv-vete illâ bi’llâh. Huve’l-evvelü ve’l-âhiru ve’z-zāhirü ve’l-bâtın. Bi-yedihi’l-hayru yuhyî ve yümît. Ve hüve ‘alâ küli şey’in kadîrun [Allah’tan başka tanrı yok. Mutlak büyük Allah’tır. Her tür eksik sıfattan uzaktır Allah! Ben de O’na hamd ederim ve Allah’tan mağfiret dilerim. Ondan başkasıyla güç ve kudret kazanılmaz. İlk de O’dur Son da; zāhir de O’dur bâtın da. Hayır tamamen O’nun elinde. O diriltir, O öldürür; O her şeye kādirdir].” Buna göre tevili şöyledir: Allah’ın tevhid edilip yüceltildiği öyle kelimeler var-dırki onlar göklerdeki ve yerdeki hayırların anahtarlarıdır. Müttakîlerden her kim onları okursa isabet eder,Allah’ın âyetlerini ve [bu gibi] tevhid ve temcîd kelimelerini inkâr edenler ise hüsrana uğrayıp kaybeder!

Bu bölümü tek başına aç →

64. Âyetin Tefsiri

[1712] ِ َّ َ ا ْ َ َ ِّ .fiiliyle mansūbdur أ ifadesi (Allah’tan başkasına) أَ و ُ ُ ْ َ (emrediyorsunuz) ise ara cümledir. Mâna şöyledir: Sizin emrinizle Allah’tan başkasına mı tapacağım! Bu, Müşriklerin “Sen bizim bazı ilâhlarımızı selâmla, biz de senin ilâhına inanalım.” demeleri esnasında olmuştur. Ya da ُ ُ ْ أَ

ِّ و ُ ُ ْ َ cümlesinin delâlet ettiği âmil ile mansūbtur; çünkü tu‘abbidûnenî ve tekūlûne lî u‘bud (‘Kulluk et!’ diyerek, beni [Allah’tan başkasına] kulluk ettirmeye mi ça-lışıyorsunuz!?) anlamındadır. Aslı te’murûnenî en a‘budedir. En hazfedilmiş ve fiil merfû‘ olmuştur. Şairin şu sözünde olduğu gibi:

Behey savaşın o vahşi ortamına girmemi engellemeye çalışan!

Dikkat edersen; e-feğayru’llāhi tekūlūne lî u‘budhu (Allah’tan başkasına kul-luk et mi diyorsunuz bana!?); e-feğayra’llāhi tekūlūne lî a‘budu (Allah’tan başkasına kulluk edeyim mi diyorsunuz!?), aynı şekilde, (“Allah’tan başka-sına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz bana!?” anlamında) e-feğayru’llāhi te‘murûnenî en a‘budehu ve e-feğayra’llāhi te‘murûnenî en a‘bude diyebili-yorsun. Bu kullanımın caiz oluşunun delili kelimeyi mansūb (َ ُ ْ -okuyan (أların kıraatidir. İfadenin aslı te’murûnenî olup, Nûn’un idğâmı ve hazfiyle te’murûnnî ve te’murûnî şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

65. Âyetin Tefsiri

ُכ) [1713] َ َّ َ َ ْ َ َ [amellerin kesinlikle boşa gider] ifadesi) meçhul sıyga-sıyla le-yuhbatanne (… boşa giderilir) şeklinde de okunmuştur. Nun ve Yâile le-nuhbitanne ve le-yuhbitanne şeklinde de okunmuştur ki mâna “[Amel-lerini] Allah ya da şirk boşa giderir!” şeklinde olur.

[1714] Şayet “Kendilerine vahyedilen kimseler çoğul olmasına rağmen neden َ כْ َ ْ ْ أَ ئِ َ (ortak koşarsan) tekil muhatap sıygasıyla gelmiştir?” der-sen şöyle derim: Bu “Sana vahyedildi ki; eğer şirk koşarsan amelin boşa gider. Senden öncekilere de bu aynı şekilde vahyedilmiştir.” anlamındadır. Yahut “Sana ve onlardan her birine vahyedilmiştir ki; eğer şirk koşarsan…” takdirindedir. Bu aynen kesânâ hulleten (Bize kaftan giydirdi.) demen gibi-dir ki “her birimize ayrı bir kaftan giydirdi.” anlamındadır. “Peki, iki Lâm arasında ne fark var?” dersen şöyle derim: Birincisi mahzuf olan yemin için hazırlık Lâm’ı; ikincisi ise cevap Lâm’ıdır; bu cevap iki cevabın yerine geçmekte, yani hem yeminin hem de şartın cevabı olmaktadır. Şayet “Al-lah Teâlâ resullerinin şirk koşmayacağını ve amellerinin boşa çıkmayacağını bildiği halde böyle bir ifade nasıl sahih olmuş?” dersen şöyle derim: Bu farz-ı muhal kabilindendir. Muhal olan şeyler birtakım amaçlar için farze-dilebilir. Bu böyle ise, muhal olmayanların farzedilmesi niye sahih olmasın? Bak Allah ne buyuruyor: “Senin Rabbin dileseydi yeryüzündeki insanların tamamı” zorla “iman ederdi.” [Yunus 12/99] Ancak bu, gerektiren bir sebep olmadığı ve böyle bir sonuca mani de bulunduğu için1 asla olmayacaktır.

[1715] “Peki, ‘Gerçekten hüsrana uğrayanlardan olursun!’ ifadesinin mânası nedir?” dersen şöyle derim: Amellerin boşa gitmesi sebebiyle hüs-rana uğrayanlardan olursun, şeklinde olabilir. Şu da mümkündür: Âhiret-te -eğer riddet üzere2 ölürsen- o takdirde kendilerini hüsrana uğratanlar zümresinde sen de hüsrana uğrarsın! Şu da mümkündür: Allah’ın, resulüne gazabı daha şiddetli olur; riddetten sonra ona mühlet tanımaz. Bak ne bu-yuruyor: “Ama o zaman3, Biz de sana hem hayattakinin hem de ölümden son-rakinin (yani, dünyevî ve uhrevî azabın) katmerlisini tattırırdık!” [İsrâ 17/75]

Bu bölümü tek başına aç →

66. Âyetin Tefsiri

[1716] “Aksine, sadece Allah’a kulluk et!” Burada onların, bazı ilâhlarını selâmlamasına yönelik talepleri reddedilmekte; adeta şöyle denmektedir: “Onların sana, tapınmanı emrettikleri şeylere tapma, aksine, eğer aklın varsa sadece Allah’a kulluk et!” Şart hazfedilmiş, bunun yerine mef‘ûl öne alınmıştır. “Ve şükredenlerden ol!” Sana verdiği ‘Âdem oğullarının efendisi olma’ kabilinden nimetlere karşı Allah’a şükredenlerden ol!

[1717] Ferrâ [v. 207/822], [ َ lâfzının] gizli bir fiille mansūb olmasını caiz اgörmüştür ki bu [ ْ ُ ْ א َ ] da onun üzerine atfedilmiş olur; takdir şöyledir: Be-li’llâhe‘bud fa‘bud (Aksine, sadece Allah’a kulluk et…).

Bu bölümü tek başına aç →

67. Âyetin Tefsiri

[1718] İnsan azametli bir varlığı tam mânasıyla tanıyıp, içinden onu takdir ederek gerçek değerini anlasa, ona karşı gerçek anlamda saygısı artar; işte bu bağlantıyla; “Allah’ı hakkıyla takdir edememişlerdir.” buyrulmuş-tur.1 “O’nu layıkı veçhile yüceltememişlerdir.” anlamında [kadderû şeklinde] şeddeli de okunmuştur.

[1719] Allah Teâlâ sonra kendi azametini, şanının yüceliğini bildirmek üzere dikkatlerini çekerek [muhatapların zihinlerinde canlandırabilecekleri bir üslûpla] şöyle buyurmuştur: “Oysa Kıyamet günü Arz’ın tamamı O’nun ‘avuc’unun içinde olacak, gökler de O’nun ‘sağ eli’nde dürülmüş olacaktır.” Bu ifadeyi -kabza, sağ el gibi zikredilen hususlara takılmadan, onların mecaz mı haki-kat mı olduğu zehâbına kapılmadan - bir bütün olarak ele aldığın zaman, anlarsın ki gözetilen asıl maksat O’nun azametini tasvir etmek ve yüceliği-nin künhüne vâkıf olmanın imkânsızlığını belirtmektir. Şu rivayetteki du-rum da aynıdır: Cebrail2 Peygamber (s.a.)’e gelip dedi ki: “Ya Ebe’l-Kāsım! Allah Teâlâ kıyamet günü gökleri bir parmağında, yerleri bir parmağında, dağları bir parmağında, ağaçları bir parmağında, toprağı bir parmağında, diğer mahlûkatı da bir parmağında tutar; sonra onları sarsar ve ‘Hükümdar benim, ben!’ der.” [Buhārî, “Tefsir”, 40; benzer lafızlarla] Hazret-i Peygamber onun söylediklerine hayret ederek güldü ve sonra onu tasdik etme bağlamında “Buna rağmen, Allah’ı hakkıyla takdir edememişlerdir.” âyetini okudu. 1 Takdir, bir şeyin değişik açılardan miktarlarını ortaya koymak, yani ölçüp biçmek anlamında olduğu için

böyle bir şey Allah Teâlâ açısından zaten mümkün değildir. O halde, Allah hakkında neden kullanılmıştır, müfessir bunu açıklıyor. / ed.

2 Rivayetlerde Cibril yerine bir Yahudi bilgini geçmektedir. [Ahmed, IV, 231; Buhārî, IX, 134].

[1720] Arabın en fasihinin (s.a.) gülmesi ve taaccüp etmesi tutmak, par-mak, sarsmak ve benzeri unsurlardan hiçbirine takılmadan, sadece ve sadece Beyan ulemasının anlamış olduğu şeyi anlamış olmasındandı. Bu anlama da, başında ve sonunda sözün öz ve hülâsasına yönelik olmuştur; yani Allah’ın yüce kudretine ve idrak ve zihinlerin şaşkına düştüğü, muhayyilelerin künhü-ne eremediği büyük fiillerin O’na nispetle çok basit olduğunu gösteren sözün özüne yönelik olmuştur. Böylesi konuların işitenin kulağında yer edebilmesi için, işte bu kabil zihinde canlandırma [ tahyîl] yollu anlatılması gerekmektedir. Beyan ilminde bu konudan daha dakik, daha ince ve latif başka bir konu gö-remezsin. Keza, Kur’an’da diğer semavî kitaplarda ve nebilerin kelâmlarında yer alan müteşâbihlerin tevili konusunda bundan daha yararlı ve yardımcı bir unsur bulamazsın; çünkü çoğu ve büyük kısmı tahyîlât (canlandırma) kabi-lindendir. Bu konuda, eskiden araştırma ve didik didik etme konusundaki özensizlikleri yüzünden bazılarının ayakları kaymıştı! Bu kabil ince ilimler arasında öyle bir ilim vardır ki, eğer onlar o ilme gerçekten vâkıf olsalardı, her ilmin ona muhtaç olduğunu ve onun çoluk-çocuğu1 kabilinden olduğunu görürlerdi; zira onların kördüğümlerini ancak o ilim çözer, zincirlerini ancak o kırar. Nice Kur’an âyeti ve nice Peygamber hadisi vardır ki özensiz teviller ve olmadık yönlendirmelerle değerini kaybetmekte, basitleşmektedir; çünkü bu tevilleri yapanlar kervanda da savaşta da yer almayan2 ve önünü arkasını tanımayan [hiçbir şeyden haberi olmayan] adamlardır!

[1721] el-Arddan maksat yedi kat yer olup iki şahit; yani cemî‘an ve ve’s-semâvât kelimeleri de buna delâlet etmektedir; ayrıca, bağlam işin anlam ve önemini ortaya koyma makamı olduğu için, mübalağa etmeyi gerektirmek-tedir. Çoğul sıygasına yönelmesi ve א kelimesi ile pekiştirerek bu kelimeyi haber gelmeden önce tekit edici olarak getirmesi arkadan gelecek haberin, tek kat bir yerle değil aksine yerin tamamı ile ilgili olduğu bilinsin diyedir.

[1722] ً ْ َ kelimesi kabd kökünden masdar binâ-yı merredir. Tıpkı لِ ُ َّ ِ ا َ ْ أَ

ِ ً َ ْ َ ُ ْ َ َ َ (“ve o elçinin ‘iz’inden bir avuç avuçlayıp…”[TāHâ 20/96]) âyetindeki gibi. Zamme ile kubdatun ise avuç ile kavranan mik-tardır. A‘tınî kabdaten min kezâ [Bana şundan bir avuç ver.] denilir ki 1 Kişinin çoluk - çocuğu nasıl ona nispetle dal hükmünde ise, diğer disiplinler de bu ilme göre dal mesabe-

sindedir. / ed.2 Lâ fi’l-‘îri ve lâ fi’n-nefîr “Ne bizim kervana yardım etmekteler ne de orduyla birlikte (Muhammed’e kar-

şı) seferber olmaktalar!” demektir. Bu Ebu Süfyan’ın icat ettiği bir deyim imiş; bunu, Bedir savaşı öncesi yardım istediği Zühre oğullarının tarafsız kalması üzerine söylemiş. Bunlar, Hazret-i Peygamber’in vâlidesi Amine Hatun’un kabilesinden olduklarından bu şekilde davranmışlardı. Müfessir; ne o konuda, ne de bu konuda, hiçbir konuda tam bir yetkinlikleri yok, demek istiyor. / ed.

masdar ile ismin kastedilmesi kabilinden kubdaten demek istersin. Nitekim hadiste şöyle geçmektedir: Nehâ ‘an hatfeti’s-sebu‘i1 ( Hazret-i Peygamber yır-tıcı hayvanların avdan canlı canlı koparmış oldukları parçaların yenmesini yasakladı). Burada, her iki mâna da muhtemeldir. [Âyetteki] mâna şudur: Arzlar bütünüyle O’nun kabzasıdır; yani O’nun kabzasının içindedir. Hepsini tek bir kabza ile kavrar; yani [yedi kat] yerlerin tamamı büyüklüğüne ve genişliğine rağmen O’nun avuçlarından sadece bir avuçluk yer tutar; adeta onları tek eliyle kavramış ve avucunun içine almış gibidir. Tıpkı “Deve, Lokman’ın2 bir lokması, kulle3 bir yudumudur!” deyiminde olduğu gibi. Bu örnekte ekletun (bir kere yemek) derken kast edilen, yediği şey; bir yudum almaktan maksat da bir yudumda içilen şeydir. Bununla şunu demek istersin: Deve ve kulle onun lokmalarından tek bir lokma ve içtiklerinden de tek bir yudumdur ancak. Eğer kubda anlamı kastedilmişse durum açıktır; çünkü mâna ne kadar yer varsa hepsi Allah’ın tek bir elle avuçladığı şey kadardır, demek olur. “Peki, kabdate şeklinde nasb ile okuyanın kıraati nasıl açıklanabilir?dersen şöyle derim:Muvakkat olanın mübhem olana benzetilmesi yoluyla zarf kılınmıştır. َّאتٌ ِ ْ َ “sermek, yaymak” anlamındaki neşrin zıddı olan tayy kökündendir. Nitekim ِ ُ כُ ْ ِ ِّ ِ ِّ ِّ ا َ אءَ כَ َّ ي ا ِ ْ َ مَ ْ َ (“Gökyüzünü yazı tomarını rulo hâline getirircesine düreceğimiz gün…” [Enbiyâ 21/104]) âyetinde de böyle kullanılmış-tır. Yazı tomarlarını dürenlerin âdeti onları sağ elleriyle tutmalarıdır.

[1723] Denilmiştir ki; َ َ ْ َ “onun tartışmasız ve rakipsiz mutlak mül-kü”;ِ ِ

َ de “kudretinde” demektir. Şu da söylenmiştir: ِ ِ َِ ِ َّאتٌ ِ ْ َ yemini

yüzünden fena bulup yok olmalarıdır; çünkü O, onların yok olacağına ye-min etmiştir.

[1724] Bizim şu ilmimizden bir nebze olsun tatmış birine bu yorum gös-terilsin de, hem yoruma hem de onu söyleyene hayretle bakarak biraz eğlensin; sonra, oturup fesahati ile mu‘cize olan Allah kelâmının gayretini güderek, ona yapılan bu vb. suikastlere ağlasın! Ruha bundan daha ağır gelen, insanın içi-ni yakan; âlimlerin, bu gibilerin sözlerini güzel bularak kitaplaştırmalar;, ilim mahfillerinde aktararak, bu gibi şeylerle dinleyicileri coşturmaya çalışmalarıdır.

[1725] Göklerin de yer hükmünde olduğunu; yani onların da Allah’ın avucunda olduğunu belirtmek üzere matviyyâtin diye de okunmuştur kihal olmak üzere mansūbtur.1 Hatfe (kapmak) masdar olmakla birlikte “koparılan parça (hutfe)” anlamında isim yerine kullanılmıştır. /

çev.2 Oburluğu ile darbımesel olan Lokman b. Âd. / çev.3 Güçlü bir erkeğin taşıyabileceği su kabı; eski bir ölçü birimi. / çev.

[1726] “O; bunların koştuğu ortaklardan münezzehtir, aşkındır.” Ne uludur azamet ve kudreti böyle olan! Ne aşkındır bunların kendisine isnat ettikleri ortaklardan!

Bu bölümü tek başına aç →

68. Âyetin Tefsiri

[1727] Şayet “ى ْ -nın i‘râbdan mahalli nedir?” dersen şöyle de’أُrim: Hem merfû‘ hem de mansūb olabilir. Merfû‘ olması, ِر ُّ ِ ا َ ِ ُ ذَا ِ َ ةٌ َ ِ وَا ٌ َ ْ َ (“İmdi, Sūr’a bir kez üfürülüp de…” [Hâkka 69/13]) ifadesi üze-redir. Mansūb olması ise nefhaten vâhideten kıraatine göredir. Mâna şöy-ledir: “Sūr’a bir üfürülüş üflendi, sonra diğeri üflendi…” Nefha-i vâhide, ى ْ nın delâleti ve birçok yerde zikredilmiş oluşundan biliniyor olması’أُsebebiyle hazfedilmiştir.

ون) [1728] אمٌ ifadesi) kıyâmen… (ayağa kalkmış olarak) şeklinde de okunmuştur; dehşet anıyla birdenbire karşılaştıklarında şaşkın halleriyle bakışlarını dört bir yana çevireceklerdir. “Kendilerine ne yapılacağına ba-kacakları” da söylenmiştir. Kıyâmın, hayret ve şaşkınlıktan, olduğu yerde donakalma anlamında olduğu da söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

69–70. Âyetlerin Tefsiri

[1729] Allah Teâlâ nûr kelimesini pek çok âyette isti‘âre yoluyla hak, Kur’ân ve burhan için kullanmıştır. Bu da onlardan biridir. Mâna şudur: Yeryüzü Allah’ın orada gerçekleştirdiği hak ve insaf ile hesaba çekilme, iyilik ve kötü-lüklerin tartılması esnasında ortaya koyduğu adaletle aydınlanmıştır. Allah bu isti‘âreye; nûrun kendi adına (rabbe) izāfetinin müste‘âr oluşunu -çünkü O hakkın ve adaletin ta kendisidir- ve adının Arz’a izāfetini delil kılmıştır; zira Rab yeryüzünde adaletini yaymak, adalet terazisini dikmek ve yeryü-zündekiler arasında hakça hükmetmek suretiyle orayı tezyin etmektedir. Bir yer için adaletten daha güzelleştirici, daha bayındır kılıcı bir şey göremezsin. Bu izafet de Arz’ın Rab ve yaratıcısının orada adaletle hükmedici olduğunu,

onun Rabbi dışındakilerin ise orada zulmedeceklerini gösterir. Yeryüzünün ay-dınlanmasının ardından zikretmiş olduğu Kitab’ın (ortaya) konulması, nebi ve şahitlerin getirilmesi, hakça hükmedilmesi; bütün bunlar işte bu sözü edilen nur olmaktadır. Nitekim insanların, âdil hükümdar için eşrakati’l-âfâku bi-‘adlike ve adāeti’d-dünyâ bi-kıstıke (Dünyanın dört bucağı senin adaletinle ışıdı; dünya senin adlinle aydınlandı.) dediklerini görürsün. Yine, azlemeti’l-ardu bi-cevri fulânin (Dünya falancanın zulmüyle karardı!) denir. Hazret-i Peygamber de “Zulüm, kıyamet günü karanlıklardır.” [Buhārî, “Mezālim”, 9] buyurmuştur.

[1730] Allah Teâlâ âyete adaleti ispatla başlamış ve zulmü nefyederek son vermiştir.

[1731] Şerikat bi’d-dav’i teşraku (Işıkla doldu, ışıdı.) fiilinden ve uşrikat şek-linde meçhul sıygasıyla da okunmuştur. Eşrakaha’llāhu (Allah Arz’ı aydınlattı.) ifadesi Yeryüzünü adaletle doldurdu, onu adaletle kapladı.” anlamındadır.

[1732] “Kitap”tan maksat amel defterleridir; ne var ki cins zikredilerek yetinilmiş [çoğul sıygası kullanmamış]tır. “Kitap”tan maksadın Levh-i Mahfuz olduğu da söylenmiştir. “Şahitler” ise ümmetlere lehte ve aleyhte tanıklık edecek hafaza melekleri ve salih kimselerdir. Allah yolunda şehit düşenler diye de yorumlanmıştır.

Bu bölümü tek başına aç →

71. Âyetin Tefsiri

[1733] َ ُ -Birbiri peşinden giden ayrı bölüklerdir.” Tezemmera top“ اlanmak, yığılmak demektir. Nitekim şair şöyle demiştir:

Sonunda bölük bölük yükseldiler(yani sayıları ve tempoları arttı; develerin)

[1734] Denilmiştir ki; takva sahiplerinden oluşan bölükler farklı taba-kalardan oluşur; zâhidler, âlimler, hafızlar ve diğerleri gibi. [“Kendi içiniz-den resuller” ifadesinin] nüzurun minkum (kendi içinizden uyarıcılar) şeklin-de okunduğu da söylenmiştir. Şayet “el-Yevm kelimesi neden onlara izafe edilmiştir?” dersen şöyle derim: Likāe vaktiküm hâzâ (böyle bir anla karşı karşıya geleceğiniz konusunda) demeyi murat etmişlerdir ki bu da kıyamet günü değil, cehenneme girecekleri vakittir. el-Yevm ve el-eyyâm kelimeleri-nin şiddet ve dehşet anlarını ifadede kullanımı yaygındır.

[1735] “Dediler ki: Elbette” bize geldiler; bize okudular; ne var ki Al-lah’ın “Yemin ederim; onlardan kim sana uyarsa, Cehennem’i tamamen siz-lerle dolduracağım!” [A‘râf 7/18] hükmü, kötü amellerimiz yüzünden bizim hakkımızda gerçekleşti. Nitekim benzer şekilde şöyle de demişlerdi: “Bed-bahtlığımız bizi alt etti ve yoldan çıkan bir kavim olduk!” [Mü’minûn 23/106] Böylece, azap hükmünü gerektiren amellerini zikretmiş olmaktadırlar ki o da nankörce inkâr ve dalâlettir.

Bu bölümü tek başına aç →

72. Âyetin Tefsiri

[1736] َ ِ ِّ כَ َ ُ ْ َ deki Lâm cins içindir; çünkü’ا ِ ِّ כَ َ ُ ْ ى ا َ ْ َ Bi’senin fâ‘i-lidir. Bi’senin fâ‘ili ise cins ifade eden Lâm’la ma‘rife bir kelimedir ya da bu gibi bir şeye muzāf olandır. Zemmin mahsūsu hazfedilmiştir; takdiri: “Ne kötüdür, kibirlilerin varacağı yer olarak Cehennem!” şeklindedir.

Bu bölümü tek başına aç →

73. Âyetin Tefsiri

[1737] (Sonunda anlamındaki) َّ َ kendinden sonra cümlelerin aktarıl-dığı hattâdır. Burada, ardından aktarılan cümle şart cümlesidir; ancak ceza-sı mahzuftur. Hazfedilmesi ise cennet ehlinin sevabını tavsif ediyor olması sebebiyledir. Bu hazifle Allah Teâlâ, Cennet ehlinin vasfının hiçbir şekilde nitelenemeyecek nitelikte olduğunu göstermek istemiştir. [Mukadder cezanın] olması gereken yer א ’den sonradır; א אؤ dan sonrası olduğu da’ إذا söylenmiştir. Takdiri; “Sonunda oraya geldiklerinde, kapıları açılmış vazi-yette geldiler oraya.” şeklindedir. Denilmiştir ki; Cehennem kapıları hep kapalıdır; sadece cehennemliklerin gireceği zaman açılır. Cennet kapıları ise daha onlar gelmeden açılmış olur. Bunun delili de “Kapıları kendileri için ardına kadar açılmış Adn Cennetleri...” [Sād 38/50] âyetidir. O yüzden, (maiyyet için olan) Vav ile getirilmiştir. Sanki “Kapıları açılmış bir halde iken oraya geldikleri zaman…” denmektedir.

[1738] Şayet “Her iki grubun gitmesi için de sevk kelimesinin kul-lanılması nasıl uygun olmuştur?” dersen şöyle derim: Cehennem eh-linin sevkinden maksat, aynen esirlerin ve sultana karşı ayaklanmış is-yankârların derdest edilip de hapse ya da ölüme sevkedilmeleri gibi aşağılanarak ve ite kaka sürülmeleri demektir. Cennet ehlinin sevkin-den maksat ise onların bineklerinin sürülmesidir; çünkü cennetlikler

oraya ancak binekli halde giderler. Tıpkı hükümdarların huzuruna kabul edilmeleri ve ikram görmeleri için bazı heyetlerin hızlıca huzura alınmaları gibi cennetlikler de keramet ve rıdvan yurdu olan Cennete bir an evvel ulaş-maları için, binekleri sürülerek hızlandırılır. Bu itibarla her iki sevk arasında ne kadar fark var!

[1739] “Gözünüz aydın!” Günah kirlerinden temizlendiniz, hata pis-liklerinden arındınız. “Artık girin buraya.” Cennete girişi, temizlik ve arın-mışlığın sonucu kılmıştır ki oranın sadece temizlerin yurdu ve arınmışların barınağı olduğu anlaşılsın; çünkü Cennet, Allah’ın her türlü pislikten te-mizlediği ve her türlü iğrençlikten arındırdığı özel bir yerdir. Bu itibarla, Cennete ancak oraya ait özelliklere sahip olanlar girebilir. Bizim hallerimiz bu özelliklere uygun olmaktan ne kadar uzak! Bu özellikleri kazanabilmek için verdiğimiz çaba ne kadar zayıf! Ama Vehhâb ve Kerîm olan Allah bize lutfeder de, özlerimizi günah kirlerinden arındıracak ve bu kalplerin pasla-rını giderecek nasuh bir tevbe yapabilirsek [ancak o zaman kurtulabiliriz].

[1740] َ ِ ِ א (Temelli olarak) yani orada kalıcı olmaları takdir edilmiş halde.

Bu bölümü tek başına aç →

74. Âyetin Tefsiri

رَْضَ [1741] ْ ikamet ettikleri ve kendilerine yerleşim yeri (bu topraklar) اve sığınak edindikleri yerden ibarettir. Oraya mirasçı (vâris) -yani sahip- kı-lınmış, oranın kralı olmuşlardır. Vâris nasıl mirasta dilediği gibi tasarruf eder, her tür harcamasında rahat davranırsa cennetlikler de -orada tasarruflarını her tür kayıttan azade olarak yapacakları için- vârislere benzetilmişlerdir.

[1742] Şayet “ُאء َ ُ ْ َ (istediğimiz yerde) deniyor. Peki, orada bir baş-kasının yerine yerleşme imkânı var mı ki?!” dersen şöyle derim: Her biri-nin kendine ait öyle bir cenneti olacaktır ki genişliği ve ihtiyacından fazla oluşu nitelenecek gibi değildir. Bu durumda o, kendi cennetinde istediği yerde oturur ve başkasının cennetine asla ihtiyaç duymaz.

Bu bölümü tek başına aç →

75. Âyetin Tefsiri

[1743] َ ِّ א َ yani “çepeçevre etrafını kuşatmış halde.” ْ ِ ِّ ِ رَ ْ َ ِ (Rab-lerini överek) yani sübhânallāhi ve’l-hamdu lillâhi (Allah’ı her tür eksikten tenzih ederiz. Allah’a hamdolsun!) demekteler. Ve bunu bir ibadet olarak değil, zevk için yapmaktadırlar.1

[1744] Şayet “ ْ ُ َ ْ َ (araları)ndaki zamir nereye râcidir?dersen şöyle derim:Bütün kullara râci olabilir; nitekim bazılarının cehenneme, bazı-larının da cennete girmesi mutlaka aralarında hakça ve adaletle hükme-dildikten sonra olacaktır. Meleklere de râci olabilir. Şu anlamda ki; her ne kadar tamamı masum ise de sevapları eşit değildir. Aksine, yaptıkları işlerin durumuna göre mertebeleri farklı farklıdır. İşte, aralarında hakça hükmedilmesi budur.

[1745] Şayet “ ِ َّ ِ ُ ْ َ ْ َ ا ِ -buy (.ve ‘Allah’a hamdolsun!’ denilmiştir) وَruluyor; bunu söyleyen kimdir?” dersen şöyle derim: Aralarında hük-medilenlerdir; onlar da ya bütün kullardır ya da meleklerdir. Adeta şöyle denmektedir: Hâsılı; aralarında hakça hükmolundu ve dediler ki: Ara-mızda hakça hükmeden ve her birimizi hakkı olan yere koyan ‘Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun!’

[1746] Hazret-i Âişe Radıyallahu anhâ’dan şöyle rivayet olunmuş-tur: “ Hazret-i Peygamber her gece Benî İsrail (İsra) ve Zümer surelerini okurdu.”

1 Aslında, ibadet için veya bunu söylemekten zevk aldıkları için değil, ettiği bütün vaatleri gerçekleştirmiş olmasından yana duydukları memnuniyeti ifade etmek için… Zira tesbih, Allah’la ilgili akla gelen olum-suzlukların reddini de içerir. Ve bu âyetlerin nâzil olduğu devirde, Müslümanlar Allah’ın vaatleri hakkında bazı olumsuz düşüncelere kapılabiliyorlardı. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →