KEŞŞÂF TEFSİRİ

Vâkıa Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ

Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla

1. Âyetin Tefsiri

1. O büyük olay gerçekleştiğinde;
Bu bölümü tek başına aç →

2. Âyetin Tefsiri

] 1111[ ُ َ ِ ا ْ ا ِ َ َ -ifadesi kâneti’l-kâinetü, hade (olay gerçekleşti[ğinde]) وَseti’l-hâdisetü sözleri gibidir. Olaydan maksat kıyamettir. “Kıyamet gerçek-leşti.” diye ifade edilmesi kesinlikle gerçekleşecek olmasındandır. Bir şeyin vukuu ise, inmesi yani meydana gelmesidir. Şöyle denilir: Beklediğim şey vuku buldu; yani ‘inmesini’1 beklediğim şey vücut buldu.

[1112] Şayet “إذاne ile mansūb kılınmıştır?” dersen şöyle derim: ile. Tıpkı yevme’l-cumu‘ati leyse lî şuğlün (Cuma günü bir meşgalem yok.) demen gibi. Yahut izâ vaka‘at kâne keyte ve keyte (O vuku bulduğunda şöyle şöyle olacak.) takdirinde mahzuf bir âmil ile mansūbdur. Yahut uzkur (An!) fiilinin zarfı olmak üzere mansūbdur.

] 1113[ ٌ َ yalanlayacak kimse” demektir; yani kıyamet koptuğu an“ כאذِAllah’a yalan söyleyen ve gaybı yalanlama konusunda gerçek dışı beyanda bulunan hiç kimse kalmaz; çünkü o gün herkes mümindir, doğru sözlüdür ve tasdik makamındadır. Bugün ise çoğu kimse yalancı ve tekzipçidir. Şu âyetlerde olduğu gibi: “Bizim şiddetli azabımızı görünce, ‘Yalnızca Allah’a iman ediyoruz!’ dediler.” [Gāfir 40/84]; “Artık, o can yakıcı azabı görene ka-dar ona iman etmezler.” [Şu‘arâ 26/201]; “Nankörce inkâr edenler ise (kıya-met) saat(i) ansızın başlarına gelene kadar ondan yana şüphe içinde kalma-ya devam ederler.” [Hac 22/55] א ِ َ ْ َ ِ ’daki Lâm ِ א َ ِ ُ ْ َ ِ َ ْ َ א (“‘Âh! Keşke, yaşarken [şu ebedî hayatım için] bir şeyler gönderseydim!’ der.” [Fecr 89/24]) âyetindeki Lâm’ın benzeridir (vakte hayâtî [yaşarken] takdirindedir). Yahut aynen bugün onu tekzip eden ve ona “sen olmayacaksın” diyen pek çok kimseye mukabil (o günde) onu tekzip eden ve ona “sen vuku bulmadın” diyen hiçbir kimse olmayacaktır. Ya da ( ٌ ٌ כאذ ), vahim riskli bir durum-da nefsi buna karşı kendisini yüreklendirerek “Elbette sen bunu ve âlâsını yapabilirsin! O hâlde bu işe koyul, aldırış etme!” demesi hâlinde “Falan-cayı nefsi yalancı çıkardı.” sözlerinde olduğu gibidir. Mâna şudur: O öyle bir olaydır ki şiddet ve dehşetine asla güç yetirilemez. Keza, o gün hiçbir nefis, büyük işler karşısında kendi özüne, ona karşı tahammül ve üstesin-den gelme bağlamında yüreklendirici şeyler söyleyecek durumda değildir; 1 Buradaki “inme” gökten yere değil, belirsizlik (gayb) âleminden içinde yaşanılan şehadet âlemine inme,

yani gerçekleşmedir. / ed.

çünkü onlar o anda bunu yapamayacak kadar zayıf ve zelildirler. Dikkat edi-lirse, ِث ُ ْ َ ْ اشِ ا َ ْ ”...İnsanların etrafa dağılmış kelebekleri andıracağı gün“) כَא[Kāri‘a 101/4]) buyrulmuştur. Malum, kelebek ‘zayıflık’ta darb-ı meseldir. ٌ َ .nin ‘âkıbet kelimesi gibi tekzîb anlamında masdar olduğu da söylenmiştir’כאذِHamele ‘alâ karnıhî fe-mâ kezzebe (Akranının üzerine savlet etti; yalanlamadı!) dersin ki “…korkup geri durmadı!” anlamındadır. (“Yalanlamadı” anlamın-daki fe-mâ kezzebe ifadesinin) hakikat anlamı, “akranına karşı koyabileceği ve onun üzerine atılabileceği konusunda nefsinin kendisine ettiği telkinlere karşı onu yalanlamadı” şeklindedir. Züheyr şöyle demiştir:

[Asser’de öyle bir ‘aslan’ var ki adam avlar]‘Aslan’ bile emsallerinden tırstığında, o dimdik durur! (Hiç aldırış etmeden, korkusuzca atılır.)

Yani kıyamet vuku bulduğu zaman artık geri dönüş, yeni bir başlangıç yoktur.

Bu bölümü tek başına aç →

3. Âyetin Tefsiri

hiye (o) zamiriyle merfû‘dur. Yani kıyamet, birtakım toplulukları yüceltir, birtakım toplulukları alçaltır. Burada ya kıyametin şiddeti anlatılmaktadır -çünkü bu tarz büyük olaylar olduğunda birtakım insanlar birtakım mertebe-lere çıkarlar, bazıları da mevkilerini kaybederler- yahut o gün, cehennemlik-ler alçak yerlere düşer, cennetlikler de yüksek derecelere çıkarlaryahut da kıyamet her şeyi sarsar ve yerlerinden savurur, bunun sonucu da bazı şeyleri alçaltır, bazılarını yükseltir. Öyle ki, gök parçalanıp düşer, yıldızlar darma-dağın olup dökülür, dağlar yerinden oynar ve bulutların geçişi gibi geçerler.

[1115] İfade, hâl olmak üzere hāfidaten râfi‘aten şeklinde mansūb da okunmuştur.1

Bu bölümü tek başına aç →

4. Âyetin Tefsiri

4. Arz şiddetle sarsıldığında;
Bu bölümü tek başına aç →

5. Âyetin Tefsiri

5. dağlar paramparça olup da
Bu bölümü tek başına aç →

6. Âyetin Tefsiri

zeri her ne varsa hepsi yıkıldığında. “Dağlar paramparça olup” kavut gibi bir hâl alacak şekilde un ufak edildiğinde... Yahut Besse’l-ganeme (Davarı sürdü.) sözünden; [dağlar] yürütüldüğünde. Bu durumda “Ve dağlar yürü-tülmüştür.” [Nebe’ 78/20] âyetindeki gibi olur. א َ ْ ُ “dağılmış olarak” demek-tir; Tâ ile2 de okunmuştur; o takdirde kesilmiş olarak anlamına gelir. 1 “O olay, alçaltıcı yükseltici olarak gerçekleştiğinde…” mealinde. / ed.2 Yani peltek Se yerine Tâ ile; munbetten. / ed.

[1117] [Fiiller] raccet ve besset şeklinde de okunmuştur; o zaman “Sallan-dı, gitti.” anlamında olurlar. Nitekim Huss kızı’nın (Bintü’l-Huss; boğasak deveyi anlatırkenki) sözünde şöyle geçmektedir:

Gözü çekilmiş, sağrıları oynamakta; bacakları ayrık yürümekte…

[1118] Şayet “ ر :ne ile mansūb olmuştur?” dersen şöyle derim اذا و َ dan bedel olmak üzere. Ancak’إذا ِ را َ ِ א ile nasbedilmiş olması da

mümkündür; yani yerin sarsıldığı, dağların savrulduğu anda [kopan kıyamet] alçaltmaktadır, yükseltmektedir; çünkü o anda, yüksek olan alçalır, alçak olan yükselir.

Bu bölümü tek başına aç →

7. Âyetin Tefsiri

7. Siz de (huzurumda) üç sınıfa ayrıldığınızda:
Bu bölümü tek başına aç →

8. Âyetin Tefsiri

mutlu bunlara)!-

Bu bölümü tek başına aç →

9. Âyetin Tefsiri

(berbattır hâlleri)!..-

Bu bölümü tek başına aç →

10. Âyetin Tefsiri

10. Öncüler de öncülerdir hani!
Bu bölümü tek başına aç →

11. Âyetin Tefsiri

11. Ki bunlardır (katımızdaki) önde gelenler;
Bu bölümü tek başına aç →

12. Âyetin Tefsiri

] 1119[ א sınıflar demektir; birbirleri ile birlikte olan ya da bir arada ازْواzikredilen sınıflara ezvâc denir.

[1120] Ashâbu’l-meymene amel defterleri sağlarından verilenlerdir. As-hâbu’l-meş’eme ise amel defterleri sollarından verilenlerdir. (ii) Yahut yüce makam sahipleri ile alçak konumdaki itibarsız kimselerdir; fulânun minnî bi’l-yemîn, fulânun minnî bi’ş-şimâl (Falan benim sağımdadır, yani itibar-lıdır; filan da benim solumdadır, yani itibarsızdır.) dersin. Bu niteleme-yi onların senin yanındaki değerlerine göre yapar, itibarlı iseler sağımda, itibarsızsalar solumda dersin. Bu Arapların, sağı uğurlu, solu da uğursuz görmeleri sebebiyledir. Onlar sânihi -yani yolda giderken önünden soldan sağa doğru geçenleri- uğurlu, tersi hâli de uğursuz sayarlardı. Bu sebep-ledir ki, sağ için [uğur ve bereket anlamındaki] yumnden bir isim türetmişler; kuzeydekileri de şu’mî (uğursuz) diye adlandırmışlardır. (iii) Denilmiştir ki Ashâbu’l-meymene uğur ve meymenet sahipleri; Ashâbu’l-meş’eme ise uğur-suz, meymenetsizlerdir. Çünkü cennettekiler itaatleri sayesinde birbirlerine meymenetli gelmekte, cehennemdekiler ise masiyetleri yüzünden birbir-lerine meymenetsiz gelmektedir. (iv) Şu da söylenmiştir: Cennetlikler sağ tarafa, cehennemlikler ise sol tarafa (kuzeye) alınacaklardır.

[1121] “Öncüler” Allah Teâlâ’nın davet ettiği hayırlı işlerde öncü olan ve Allah rızasını tahsilde zorlu yolları aşan ihlâslı kimselerdir. Denilmiştir ki insanlar üç çeşittir: Erken yaşlarından itibaren hayırlı işler yapmış ve dünya-sını değiştirene kadar hayatını hep o minval üzere geçirmiş kimseler. Bunlar ‘öncü’ ve ‘önde gelen’ kimselerdir. İkincisi hayatına günahla başlamış ve uzun zaman gaflet içinde yaşamış sonra tevbe edip dönmüştür. Bu da ‘sağ cenah-tadır [yani hayırlı, uğurlu biridir]. Üçüncüsü ise hayatına günah ile başlamış ve dünyasını değiştirene kadar da hayatını bu şekilde şer üzere sürdürmüştür. İşte bu da sözü edilen ‘sol cenahtaki [hayırsız, uğursuz kimse]lerdendir.

] 1122[ ِ َ َ ْ َ ْ אبُ ا ْ א ا ve ِ َ َ ْ َ ْ אبُ ا ْ א ا her iki grubun saadet ve şekavet içinde bulunma hâllerinden taaccüp etme anlamındadır. “Nedir bunlar!”1 an-lamındadır. َن ُ ِ א نَ ا ُ ِ א -derken de “Önde gidenler de o iyi bildiğin, özellik وَاleri sana ulaşmış olan kimselerdir.” demek istemektedir. Tıpkı “Abdullah da Abdullah’tır hani!”2 sözü gibi. Ebu’n-Necm (v. 125/743?) de şöyle demiştir:

Şiirim de benim şiirimdir yani!

ki âdeta şunu söylemek istemektedir: Benim şiirim; sana ulaşan, fesahatini ve eşsiz güzelliğini görmüş olduğun o şiirdir. (Bir yorumda) َن ُ ِ א ِכَ ,tekid ا اونَ ُ َ ُ ْ نَ da haber kılınmıştır; ancak bu3 doğru değildir. Bazıları da ا ُ ِ א -üze وَاrinde durmuş, َن ُ َ ُ ْ ا ِכَ او نَ ُ ِ א Önde gidenler… Bu öncüler var ya işte) اonlardır gözdeler.) diye de başlangıç yapmışlardır. Doğru olan, ikincisi üze-rinde durulmasıdır; çünkü cümlenin tamamlanması ona bağlıdır. Kaldı ki bu cümle ِ َ َ ْ َ ْ אبُ ا ْ א ا ve ِ َ َ ْ َ ْ אبُ ا ْ א ا ifadelerine mukabil gelmiştir.

[1123] “Ki bunlardır nimet dolu cennetlerde ‘gözde’ler.” Yani cennette makamları Arş’ın yakınında olup dereceleri yükseltilmiş olanlar. [ِאت َ ِ ِ ِ .ifadesi] fî cenneti’n-ne‘îm (nimet dolu cennette) şeklinde de okunmuştur ا

Bu bölümü tek başına aç →

13. Âyetin Tefsiri

13. (Onlar) öncekilerden pek çok insandır;
Bu bölümü tek başına aç →

14. Âyetin Tefsiri

] 1124[ ُ çok sayıda insandan oluşan ümmettir. Şair şöyle demiştir:

(İlyas b. Mudar’ın karısı) Hındif ’e ait kalabalık bir topluluk geldi, köpüklü sel dalgası gibi bir orduyla.

1 “Uğur ve bereket sahipleri mi, (ne mutlu bunlara)!” “Uğursuzlar mı, meymenetsizler mi (berbattır hâlleri)!..” / ed.

2 İbn Mes‘ûd Hazretlerinin adıdır. Ebu Hanife’nin ünlü sözünde geçmektedir: Biz nebevî ilmi İbn Mes‘ûd’dan almakta, onu diğerlerine tercih etmekteyiz. Ama İbn Mes‘ûd da İbn Mes‘ûd’dur yani!.. Sahabenin en âlim 3-4 kişisinden biri ve ilimle en fazla iştigal edeni… / ed.

3 Yani “Öncüler var ya o öncüler, işte bunlardır [Allah’a yakın olan] gözdeler.” şeklindeki mâna. / ed.

] 1125[ َ ِ ِ ْ َ ا ِ ٌ ِ َ ُ ifadesi1 de (sonrakilerden de biraz) وَ nin çokluk ifade ettiğine delil olmaya yeter. ٌ ُ kırmak anlamındaki sell kökündendir; baş yarmak anlamındaki ümmenin emmden gelmesi gibi. Âdeta ‘insanlar-dan kırılmış ve onlardan koparılmış bir bölük’. Mâna şöyledir: Öncekiler arasında önden gidenler çoktur ki bunlar Hazret-i Âdem’den Hazret-i Mu-hammed’e kadar olan geçmiş milletlerdir. َ ِ ِ ْ َ ا ِ ٌ ِ َ sonrakilerden de) وَbiraz), bunlar da Muhammed’in (s.a.) ümmetidir.

[1126] Denilmiştir ki ‘öncekiler’den maksat bu ümmetin önden gi-denleri, ‘sonrakiler’den maksat da yine bu ümmetin sonradan gelenleridir. Hazret-i Peygamber’in “Her iki grup da benim ümmetimdendir!” dediği de rivayet edilmiştir. “Ama [14. âyette] ‘sonrakilerden de biraz’ dedikten sonra, [40’ta] ‘sonrakilerden de pek çok’ buyuruyor.” dersen şöyle derim: Bu (14),‘öncüler’ hakkında, o (40) ise ‘sağ cenahtakiler’ hakkındadır ve onlar hem evvelkilerden hem de sonrakilerden pek çokturlar. Şayet “Bu (14) nâzil olduğu zaman Müslümanların ağırına gitmiş; bunun üzerine Hazret-i Pey-gamber Allah’a müracaata devam etmiş ve sonunda “Öncekilerden de pek çok; sonrakilerden de pek çok…” [39-40] âyetleri inmiş; buna ne dersin?” dersen şöyle derim: Bu iki sebepten dolayı doğru olamaz. 1) Bu âyet çok açık ve seçik olarak‘öncüler’ hakkındadır. Aynı şekilde, ikinci âyet de ‘sağ cenahtakiler’ hakkındadır. Dikkat edersen, ‘sağ cenahtakiler’e onları ‘öncü-ler’e ve onlara yapılan vaade atfederek vaatte bulunmaktadır. 2) Haberlerde nesih caiz olmaz. Hasan-ı Basrî şöyle demiştir: “Önceki ümmetlerin ‘öncü-ler’i bizim ümmetin ‘öncüler’inden çoktur. Önceki ümmetlerin tâbileri ise (sayıca) bu ümmetin tâbileri gibidir.”

] 1127[ ٌ ُ mahzuf bir mübtedanın haberi olup takdiri şu şekildedir: Hüm sülletün.2

Bu bölümü tek başına aç →

15. Âyetin Tefsiri

15. Murassâ tahtlarda;
Bu bölümü tek başına aç →

16. Âyetin Tefsiri

] 1128[ ٍ َ ُ ْ َ (murassâ) yani zırh halkalarının birbirine geçmeli oluşu gibi inci ve yakut geçmeli altınla örülmüş taht… el- A‘şâ şöyle demiştir:

Birbirine geçmeli hâlde; sanki [Hz.] Dâvud’un dokuduğu türden …

“Kademeli bir şekilde birbirine eklemeli biçimde” anlamına geldiği de söylenmiştir.1 Yaniُ (pek çok)kelimesinin karşısında (biraz)ın kullanılması. / ed.2 Yani, “Bunlar öncekilerden olan pek çok insandır.” / ed.

[1129] َ ِ כِ ُ (kurularak) kelimesi ’da âmil olan mahzuf fiilin zami-rinden hâldir; istekarrû ‘aleyhâ muttekiîne takdirindedir. “Karşılıklı” yani birbirlerinin arkalarından bakmazlar. Onlar, güzel geçim ehli olmak, ahlâ-ken olgun olmak ve adaba riayetkâr olmakla vasıflandırılmışlardır.

Bu bölümü tek başına aç →

17. Âyetin Tefsiri

17. Fır dönmektedir ölümsüz çocuklar, çevrelerinde;
Bu bölümü tek başına aç →

18. Âyetin Tefsiri

18. kaynağından doldurulmuş ibrikler, kadehler ve kâselerle...
Bu bölümü tek başına aç →

19. Âyetin Tefsiri

19. -Ki ne başları ağrır ondan, ne de sarhoş olurlar.-
Bu bölümü tek başına aç →

20. Âyetin Tefsiri

20. Tercih ettikleri meyvelerle
Bu bölümü tek başına aç →

21. Âyetin Tefsiri

21. ve canlarının çektiği her tür kuşun etiyle...
Bu bölümü tek başına aç →

22. Âyetin Tefsiri

22. Âhu gözlü hûriler bir de;
Bu bölümü tek başına aç →

23. Âyetin Tefsiri

23. (sedefinde) korunmuş inci kadar parlak;
Bu bölümü tek başına aç →

24. Âyetin Tefsiri

] 1130[ ونَ ُ َ ُ (ölümsüz); yani daima çocuk şeklinde ve hizmet etme yaşında; sonsuza dek o şekilde bırakılan. Denilmiştir ki [َون ُ َ ُ ], küpe an-lamındaki hâlde kelimesinden olup “kulakları küpeli” demektir. Şu da söylenmiştir: Onlar dünyalıların çocuklarıdır; hasenatları olmadığı için sevapları olmaz, günahları olmadığı için cezalandırılmazlar da; [bu şekilde, cennetliklere hizmet ederler.] -Bu, Hazret-i Ali ve Hasan-ı Basrî’den rivayet edil-miştir.- Hadiste de “Kâfirlerin çocukları cennet ehlinin hizmetkârlarıdır.” şeklinde geçmektedir.

] 1131[ اب כ אر ;kulpu ve imbiği olmayan kaplar ا .imbikli kaplardır ا[1132] “Ne başları ağrır ondan”, yani ondan içtikleri yüzünden “ne de

sarhoş olurlar.” Hakikati şudur: Sudâ‘ları (baş ağrıları) ondan sadır olmaz. Ya da ondan ayrılmazlar. Mücâhid lâ yetesadde‘ûne -yani َن ُ َ ٍ ِ َ ْ َ (“…o gün, bölük bölük olacaklar.” [Rûm 30/43]) âyetindeki gibi “birbirlerinden ayrılmazlar”- anlamında lâ yassadde‘ûne okumuştur. “Birbirlerini ondan ayırmazlar.” anlamında lâ yusaddi‘ûne de okunmuştur.

] 1133[ ونَ ُ َ َ َ (tercih ettikleri) yani en iyisi, en üstünü. َن ُ َ ْ َ (canlarının çektiği) yani temenni1 ettikleri.

] 1134[ ٍ ْ ِ َ ٌ ;mecrur وَ ِ رٌ -ise merfû‘ okunmuştur2 ki bu durumda tak وdir [ Sîbeveyhi’nin] el-Kitâb’ındaki şu beyit gibi ve fî-hâ hûrun ‘îynun şeklindedir:1 Temennî kelimesinde, olmayacak şeylerin arzu edilmesi (kuruntu) anlamı vardır; bu tefsiriyle Zemahşerî

cennette bunun söz konusu olmayacağını, her tür isteğin imkân dâhilinde olacağını belirtmiş olmakta-dır. / ed.

2 ٍ ْ ِ ْ َ ابٍ ifadesinin (…her tür kuşun etiyle [canlarının çektiği])و َ e atıfla mecrur okunuşu ile, aynı’أכْanda ٌ ِ رٌ ifadesinin cümle-i ismiyye olarak (ve fî-hâ hûrun ‘îynun) (…Âhu gözlü hûriler bir de) وmerfû‘ okunuşu arasındaki zıtlığa dikkat çekmekte, bunu açıklamaktadır. / ed.

Zaman geçti; geride kalmadı yurttan eserKülleri toprağa dönüşmüş sade ocak taşlarıve bir de başı dövülmüş kazık.1

Ya da ٌان ا üzerine atıfla öyledir; [12. âyetteki] و אت ’e atıfla mecrur da olur. Sanki şöyle denilmiş gibidir: Hum fî cennâti’n-ne‘îmi ve fâkihetin ve lahmin ve hûrin.2 Ya da ٍاب َ -üzerine atıfla (mecrur)dur; çünkü “Fır dönmek أכْtedir ölümsüz çocuklar, çevrelerinde; kadehler, kâselerle...” demek, “kâse-lerle zevklenirler” demektir. Mansūb olması ise yu’tevne hûran (kendilerine hûriler verilir) takdirindedir.

] 1135[ اءً َ mef‘ûlün lehtir, yani bütün bunlar onlara, yaptıklarına karşı-lık olsun diye yapılır.

Bu bölümü tek başına aç →

25. Âyetin Tefsiri

25. Orada ne boş lâf işitirler ne de günaha sokacak bir söz.
Bu bölümü tek başına aç →

26. Âyetin Tefsiri

] 1136[ א َ א َ ifadesi ya ً ِ ’den bedeldir -ki “Orada ne boş lâf işitirler ne de günaha sokacak bir söz. Sadece ‘Selâm!’ sesleri [az ve öz]” ifadesi de buna delâlet eder- ya da ً ِ ’in mef‘ûlün lehidir. Bu durumda mâna şöyle olur: Ora-da “Selâm! Selâm!” sözlerinden başka bir şey işitmezler; yani aralarında selâmı yayarlar ve selâm ardından selâm verirler. [א َ א َ ifadesi] söyledikleri sözün direkt aktarımı yoluyla selâmun selâmun şeklinde merfû‘ da okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

28. Âyetin Tefsiri

28. Dalbastı kiraz ağaçları arasında;
Bu bölümü tek başına aç →

29. Âyetin Tefsiri

] 1137[ ر ْ ِ sultanî kiraz / kızılcık ağacıdır. ٍد ُ ْ َ âdeta dikeni giderilmiş, dikensiz demektir. Mücâhid’den, meyvelerinin çokluğundan dalları eğilmiş (dalbastı) anlamında olduğu rivayet edilmiştir. Meyve yaş iken dallarını eğ-mesi hâlinde hadade’l-ğusna denilir ki kelime bu kullanımdan alınmıştır.

muz ağacıdır; mugaylan ağacı olduğu da söylenmiştir ki güzel kokulu ve bol çiçeklidir. Süddî, talhın dünya muzuna benzer bir ağaç olduğunu, fakat baldan daha tatlı bir meyvesi olduğunu söylemiştir. Hazret-i Ali’den nakledildiğine göre o; [Hâ yerine Ayın’la] ٍ ْ َ okumuş ve “Bunun talh ile ne وilgisi var?” demiş; sözünü desteklemek üzere de ٌ ِ َ ٌ ْ َ א َ (“tomurcukları birbiri üzerine dizilmiş [yüksek hurma ağaçları]” [Kāf 50/10]) âyetini okumuştur.1 Müşeccec, ravâkidu üzerine ma‘tūf olmasına rağmen mâna itibariyle merfû‘ kullanılmıştır. / çev.2 Yani nimet dolu cennetlerdedirler; meyveler içindedirler, kuş etleri içindedirler, hûriler arasındadır-

lar…. / ed.

Kendisine “ ’ı değiştiriyor musunuz?” denilince, “Kur’ân âyetleri artık yerinden oynatılamaz; değiştirilemez!” demiştir. İbn Abbas’tan da benzeri bir söz nakledilmiştir. [ ِ َ ’le aynı kökten gelen] د da “ortadaki sapı gözük-meksizin alttan yukarıya doğru üst üste binmiş salkım” demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

30. Âyetin Tefsiri

30. Uzun (kapsamlı ve koyu) bir gölge altında,
Bu bölümü tek başına aç →

31. Âyetin Tefsiri

31. bir akar su başında,
Bu bölümü tek başına aç →

32. Âyetin Tefsiri

32. nice meyveler içinde
Bu bölümü tek başına aç →

33. Âyetin Tefsiri

] 1138[ ودٍ ُ ْ َ ٍ ّ ِ -yani tanyerinin ağarmasıyla güneşin do (uzun bir gölge) وَğuşu arasındaki gölge gibi uzun ve etrafı tutan, çekilip büzülmeyen gölge. بٍ כُ ْ َ (akar) yani nerede ve nasıl olmasını dilerlerse orada, o şekilde beliren; kendisine ulaşmak için hiçbir sıkıntı duymayacakları bir su. Denilmiştir ki maksat devamlı akan ve hiç kesintisi olmayan akarsudur. Yine denilmiştir ki o, yeryüzünde yukarıdan dökülen ve dere yatağı olmaksızın akan sudur.

[1139] “Ne tükenir”, devamlıdır, dünya meyvelerinde olduğu gibi bazı vakitlerde kesintiye uğramaz; “ne de yasaklıdır”, onu devşiren hiçbir şe-kilde engellenmez, dünya bahçelerinde olduğu gibi önüne çit konulmaz / yasaklanmaz. [“Nice meyveler içinde” anlamındaki ٍة ٍ כ אכ -ifadesi] hünâke fâkihe وtün takdiri ile ve fâkihetun kesîratun (nice meyveler var) şeklinde, merfû‘ da okunmuştur; [22. âyetteki] ر .gibi و

Bu bölümü tek başına aç →

34. Âyetin Tefsiri

34. Yüksek yataklar üzerinde...
Bu bölümü tek başına aç →

35. Âyetin Tefsiri

35. Öyle yaratmışızdır ki o kadınları;
Bu bölümü tek başına aç →

36–37. Âyetlerin Tefsiri

36-37. (eşleriyle) yaşıt, sevgi dolu bakireler kılmışızdır onları:
Bu bölümü tek başına aç →

38. Âyetin Tefsiri

38. Sırf o sağ cenahtakiler için...
Bu bölümü tek başına aç →

39. Âyetin Tefsiri

39. (ki onlar) öncekilerden de pek çok insandır;
Bu bölümü tek başına aç →

40. Âyetin Tefsiri

] 1140[ ُش ُ (yataklar) firâşın çoğuludur, tahfif ile1 vefuin şeklinde de okunmuştur. ٍ َ ُ ْ َ (yüksek), yani döşekler üst üste konularak yüksek ol-muş yahut sedirler üzerine konulduğundan yüksek olmuş. Denilmiştir ki ‘yatak’lardan maksat kadınlardır, çünkü kadına kinaye olarak ‘yatak’ de-nir; “koltuklara kurulmuş [kadınlar]” anlamında. Nitekim “leriyle2 bir-likte yaslanmışlardır gölgeliklerde koltuklara.” [YâSîn 36/56] buyrulmuştur.

1 Yani peş peşe iki zammenin ağırlığı sükûn ile hafifletilerek. / ed.2 Yani dünyadaki ‘eş’leri ile değil; cennetteki eşleriyle... Çünkü dünyadaki eşlerle alâka âhirette kesilir;

orada insanları ‘nikâh birlikteliği’ değil, ‘inanç birlikteliği’ cem eder. Yani müfessirin istidlâl ettiği gibi, YâSîn’deki “eş”lerin mutlaka kadın olması gerekmez; eşleri, “cenneti hak eden cennetlik arkadaşları” demektir. / ed.

אءً ْ ُ ا א א َ ْ א ا âyeti bu yoruma delâlet (Öyle yaratmışızdır ki o kadınları [35]) اeder. Birinci yoruma göre, le-hunne1 zamiri zikredilmemiş olur; çünkü yatak-lar anlamındaki ُش ُ ’un anılması kadınların da anıldığına delâlet etmektedir.

] 1141[ אءً ْ ُ ا א א َ ْ -yani onların yaratılışlarını doğum olmaksızın yenilemi اşizdir! Maksat ya ilk yaratılan ya da yaratılışları [sürekli] yenilenen kadınlardır. Rivayete göre, Ümmü Seleme (r.a.) Hazret-i Peygamber’e ُ א א َ ْ א ا -ifadesin اden maksadın ne olduğunu sormuş, o da şöyle cevap vermiş: “Ey Ümmü Seleme! Onlar dünyada iken saçı başı ağarmış, gözleri çapak bağlamış koca karı olarak ölenlerdir. Allah onları yaşlılıktan sonra gencecik bir hâlde ve hep aynı yaşta halk eder. Eşleri onların yanına her gelişlerinde onları bakire bulur-lar.” Hazret-i Âişe bunu Peygamber’den işitince “Eyvah çekeceğim ağrılara!..”2 demiş, Hazret-i Peygamber de “Orada ağrı olmayacak!” buyurmuş. Yine, bir kocakarı Peygamber’e (s.a.) “Allah’a dua et de beni cennete koysun!” demişti. Hazret-i Peygamber “Cennete kocakarılar giremez!” dedi. Kadıncağız ağlaya-rak oradan ayrıldı. Peygamber, “Ona deyin ki o gün kendisi kocakarı olma-yacak, (gencecik olacak!)” dedi ve א ُ ُ âyetini3 okudu:

] 1142[ א ُ ُ kelimesi sükûn ile ‘urben de okunmuştur ki bu hâliyle ‘arû-bun çoğulu olur; “kocasına sevgi dolu, ona bağlı güzel kadın” demektir. א ا ْ ا(yaşıtlar), cennetteki herkes otuz üç yaşlarında olacaktır, eşleri de aynı şekil-de... Hazret-i Peygamber’den (s.a.) nakledilmiştir ki Cennettekiler cennete; sakalsız, tüysüz, yaratılıştan sürmeli, (otuz ya da) otuz üç yaşında olarak gireceklerdir.” [ Ahmed b. Hanbel, XIII, 315]

[1143] ِ َِ ْ אبِ ا ْ ِ ’deki Lâm א א ve أ fiillerine bağlıdır.4

Bu bölümü tek başına aç →

42. Âyetin Tefsiri

42. Zehirli bir duman ve kaynar su içinde.
Bu bölümü tek başına aç →

43. Âyetin Tefsiri

43. Âteşîn bir duman [gölgesi] içinde...
Bu bölümü tek başına aç →

44. Âyetin Tefsiri

lığında “bir duman ve” sıcaklıkta son kertede olan “kaynar su içinde… Âteşîn; ne serin ne de fayda verici” simsiyah bir duman [gölgesi] içinde… Bununla, gölgelerin her iki özelliğinin de onda olmadığı ifade edilmektedir.

1 Yani “Sağ cenahtakiler onlara [hûrilere] ait yüksek yataklar üzerindedirler.” İkinci görüşte ise “Sağ ce-nahtakiler yüksek ‘yatak’lar [yani hûriler] üzerindedirler.”/ ed.

2 Yani “bekâretimin her izale edilişinde.” / ed.3 Yani bu âyetin devamındaki “(eşleriyle) yaşıt, sevgi dolu bakireler kılmışızdır onları..” âyetlerini. / ed.4 Yani “O kadınları; sağ cenahtakiler için yaratmış; [onlarla yaşıt, sevgi dolu bakireler] kılmışızdır.” / ed.

Yani gölgedir ama diğer gölgeler gibi değil! Onu önce gölge olarak isim-lendirmiş; ardından, sıcaklığın verdiği ezadan oraya sığınanlar için gölge-sinin serinliğinin, rahatlığının ve yararının -ki gölgenin değeri onun bu yararlılık özelliğidir- olmadığını söylemiştir. Böylece ‘gölge’ deyince akla gelen serinliğinden yararlanma imkânının olmadığını ifade etmiş oldu. Mâna şudur: O öyle bir gölgedir ki sıcak/boğucu ve zararlıdır. Ne var ki, bu şekilde özelliklerinin olmadığının ifadesi düz bir anlatımdan daha etkilidir. Bu ‘meymenetsizler’ ile ilgili bir tür istihza olup bunların, kar-şıtları için cennette söz konusu edilen serin ve keyif verici gölgeyi hak etmediklerini ifade etmektir.

[1145] İfade, lâ huve kezâlik takdirinde, lâ bâridun ve lâ kerîmun (ki ne serindir ne de fayda verir) şeklinde merfû‘ da okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

45. Âyetin Tefsiri

45. Çünkü bundan önce şımarık bir hayat sürerlerdi.
Bu bölümü tek başına aç →

46. Âyetin Tefsiri

46. O büyük günahta ısrar ederlerdi;
Bu bölümü tek başına aç →

47. Âyetin Tefsiri

yeniden diriltilecekmişiz hâ!” ] 1146[ ْ ِ büyük günah demektir. Beleğa’l-ğulâmu’l-hınse denilir ve bu-

nunla, “Çocuk büyüyüp, işlediği suçlara karşılık cezalandırılabileceği yaşa ulaştı.” anlamı kastedilir. Hanise fî yemînihî şeklindeki kullanım da böyledir ve berra fî yeminih ifadesinin zıttıdır. Bir günah işleme ve sıkıntı duyma hâlinde tehannese fiili kullanılır.

Bu bölümü tek başına aç →

48. Âyetin Tefsiri

48. “Peki ya ilk atalarımız?!”
Bu bölümü tek başına aç →

49. Âyetin Tefsiri

49. De ki: İnanın, hem öncekiler hem de sonrakiler.
Bu bölümü tek başına aç →

50. Âyetin Tefsiri

getirilecekler!.. ] 1147[ َא אؤُ ,da istifham Hemze’si atıf harfinin başına gelmiştir. “Peki’اوَآ

نَ ُ ُ ْ َ َ ’daki zamir üzerine, “[َن ُ ُ ْ َ َ ] nahnu” diye tekitlenmeden atıf ya-pılması nasıl uygun olabilir ki?!” dersen şöyle derim: Arada fâsıla -yani Hemze- olması sebebiyle böyle bir atıf güzel olmuştur. Nitekim َא و כْ َ ْ א أ א אؤُ âyetinde de araya (Ne biz şirk koştuk ne de atalarımız!” [En‘âm 6/148]“) آolumsuzluğu pekiştiren Lâ girmesi sebebiyle yerinde bir kullanım söz ko-nusu olmuştur.

[1148] Ev âbâunâ ve le-mucemme‘ûne1 şeklinde de okunmuştur.نَ 1 ُ ُ ْ َ َ “kesinlikle bir araya getirilecekler” anlamına gelirken, le-mucemme‘ûne “kesinlikle tek tek bir

araya getirilecekler” demektir. / ed.

[1149] “O malum günden ibaret belirlenmiş vakitte”, yani dünyaya tanınan sürenin son bulacağı malum vakitte. [ٍم אتِ ’deki] izāfet; hātemu fiddatin (gümüşten yüzük) ifadesindeki gibi Min anlamındadır. Mîkāt (be-lirlenmiş vakit), bir şeyin vakitlendirildiği -yani sınırlandırıldığı- şeydir. İh-ram için belirlenen mikat yerleri de bu anlamdadır, yani “ Mekke’ye ihramlı olarak girmek isteyenlerin [ihramsız] geçemeyeceği sınırlar.”

Bu bölümü tek başına aç →

51. Âyetin Tefsiri

51. İmdi; siz ey yalanlamakta direnen sapkınlar!
Bu bölümü tek başına aç →

52. Âyetin Tefsiri

52. Kesinlikle yiyeceksiniz, Zakkum ağacından!
Bu bölümü tek başına aç →

53. Âyetin Tefsiri

53. Karınlarınızı doldurup duracaksınız da ondan;
Bu bölümü tek başına aç →

54. Âyetin Tefsiri

54. Üstüne içeceksiniz o kaynar sudan!
Bu bölümü tek başına aç →

55. Âyetin Tefsiri

55. Su içmeye kanmaz bir deve gibi hem de!..
Bu bölümü tek başına aç →

56. Âyetin Tefsiri

etmekte “direnen sapkınlar!” Yani hidâyet yolundan sapmış olanlar! Bunlar Mekkeliler ve onların durumunda olanlardır.

[1151] [“Zakkum ağacından!” anlamındaki] ٍم ْ زَ ِ ٍ َ َ ْ ِ ifadesinde, birinci Min ibtidâ olup ikinci Min ağacı beyan ve tefsir etmektedir. [א َ ْ ِ ve ِ ْ َ َ ’deki zamirlerden] א َ ْ ِ ’daki ٍ َ َ ’in anlamı dikkate alınarak müennes, ِ ْ َ َ ’deki de laf-zına itibarla müzekker getirilmiştir. ٍم ْ زَ ِ ةٍ َ َ َ ْ ِ okuyanlar,1 her iki zamiri de şecereye göndermiş olurlar. İkinciyi müzekker kılması şecerenin (ağacın) مٍ -diye tevil edilmesi esasından hareketle olmuştur; çünkü zakkum, şecere زَnin tefsiridir ve o, bunun anlamı olmaktadır.

] 1152[ ِ ِ ْ ا بَ ْ ُ (Su içmeye kanmaz bir deve gibi hem de!..) Şürb her üç hareke ile de okunmuştur; zamme ve fethalı olan (şürb ve şerb) masdar-dır. Ca‘fer-i Sādık’ın (r.a.) (v. 148/765) Şın’ın fethi ile eyyâme eklin ve şerbin (yeme içme günleri) diye açıklama yaptığı nakledilmiştir. Şirb şeklinde kes-reli olması hâlinde meşrûb (içilen şey) anlamına gelir; yani devenin içtiği şey. ِ ِ ْ -hüyâm derdine müptela” devedir. Hüyâm, içeni bir türlü suya kan“ اdırmayan dert demektir. ِ ِ ْ in çoğulu ehyem ve heymâ’ gelir. Zürrumme’ا(v. 117/735) şöyle demiştir:

Suya kanmaz öyle bir deveye döndüm ki ne su gideriyor susuzluğunu… ne de suya kanmazlığı bitiriyor onun işini! ..

1 Tıybî metninde ٍم ْ زَ ِ ٍ َ َ ْ ِ şeklinde geçmekte ise de Gülnuş Vâlide Sultan yazmasında (vrk. 353a) yuvarlak Tâ ile م ةٍ ز şeklinde kayıtlıdır ki devamındaki tefsire uygun olan budur. / ed.

Şu da söylenmiştir: ِ ِ ْ -kumlar demektir. O zaman “akışkan kum” de اmek olan heyâmın çoğulu olur; önce sehâb - suhub gibi fu‘ul vezninde çoğul yapılmış, sonra da ebyadın çoğuluna (bîdun) yapıldığı gibi harekesi düşürü-lerek hîm şeklini almıştır.

[1153] Mâna şöyledir: Onlara öyle bir açlık musallat edilir ki maden eriyiği gibi olan zakkumu yemek zorunda kalırlar. Karınlarını onunla dol-durduklarında ise bu kez başlarına öyle bir susuzluk musallat edilir ki bağır-saklarını parça parça eden kaynar suyu içmeye mecbur kalırlar ve onu suya kanmak bilmeyen bir devenin içtiği gibi içerler!

[1154] Şayet “İçenlerin yine içenler üzerine atfı nasıl sahih olabilir; çünkü bunlar aynı tatlar ve aynı sıfatlardır. Bu durumda atıf, bir şeyin ken-disi üzerine atfedilmesi anlamına gelmez mi?” dersen şöyle derim: Hayır, aynı değillerdir; çünkü onların kaynar suyu hararetinin en son noktasında ve bağırsakları parçalar hâldeki özelliği ile içmiş olmaları şaşılacak bir du-rumdur; onu suya kanmaz devenin içişi gibi içmeleri ise ayrıca şaşılacak bir durumdur. Bu itibarla bu iki özellik, farklı iki sıfat olmaktadır.

] 1155[ ل konuğa ikram olmak üzere sunulan yemeğin adıdır. Bu ifade-de onlarla alay etme anlamı vardır. Tıpkı “Onları acıklı bir azapla müjdele!” [Âl-i ‘İmrân 3/21] âyeti ve Ebu’ş-şi‘r ed-Dabbî’nin şu beytinde olduğu gibi:

Ordusuyla konuğumuz olursa zorba, kendisine mızrak ve kılıçlarımızı ikram ederiz!..

[1156] Sükûn ile nüzluhum şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

57. Âyetin Tefsiri

yaratmadır -çünkü onlar her ne kadar onu tasdik etmekte iseler de şu kadar var ki gidişatları tasdikin gerektirdiğinin aksine bir yoldu; bu hâliyle âdeta yaratma-yı inkâr edenler gibi olmaktaydılar- ya da ba‘s yani öldükten sonra tekrar diril-tilmedir; çünkü ilk kez yaratanın o şeyi ikinci defa yaratması imkânsız değildir.

Bu bölümü tek başına aç →

58. Âyetin Tefsiri

58. Hiç düşündünüz mü, şu akıttığınız meni üzerinde?
Bu bölümü tek başına aç →

59. Âyetin Tefsiri

miyiz sadece? ] 1158[ نَ ُ ْ ُ א rahimlere atmış olduğunuz nutfe (erlik suyu) demektir.

Ebu’s-Simâl, Tâ’nın fethası ile (temnûne) okumuştur; çünkü (“Erlik suyunu getirdi.” anlamında) emnâ en-nutfete de menâ en-nutfete de derler. Nitekim

ْ ُ ٍ اذا َ ْ ُ ْ ِ (“…akıtılan bir meniden…”) [Necm 53/46]) buyrulmuştur.

] 1159[ ُ َ ُ ُ ْ َ (halk ediyorsunuz) yani ona [siz mi] ölçü kazandırıyor, su-ret veriyorsunuz.

Bu bölümü tek başına aç →

60. Âyetin Tefsiri

60. Aranızda ölümü Biz takdir ettik ve önümüze geçemez hiç kimse
Bu bölümü tek başına aç →

61. Âyetin Tefsiri

inşa etmekte!..

Bu bölümü tek başına aç →

62. Âyetin Tefsiri

çıkarsanıza o hâlde! [1160] “Aranızda ölümü Biz takdir ettik.” Onu dileğimiz gereği olarak

rızıklarınızdaki farklılık ve değişiklik doğrultusunda aranızda Biz takdir et-tik. Bunun sonucu olarak da ömürleriniz kimi kısa, kimi orta ve kimi uzun olmak üzere farklı oldu. İfade, şeddesiz olarak kadernâ (kādiriz) şeklinde de okunmuştur.

[1161] Bir şeyi, birini arkada bırakıp elde ettiğin, onu ona ulaşmaktan âciz bıraktığın ve elde etmesine imkân vermediğin zaman sebaktuhû ale’ş-şey’i denir. Buna göre, َ ِ

ُ ْ َ ِ ُ ْ َ א -tabiri (ve önümüze geçemez hiç kimse) وَnin anlamı şudur: Sizin emsallerinizi yeniden var etme konusunda bize hiç kimse mani olamaz, biz buna kādiriz ve bu konuda kimse önümüze geçip de engel olamaz!

] 1162[ אل ْ -mislin çoğuludur; yani sizden bedel ve sizin yeri ,(benzerler) اnize yaratılış itibariyle benzerlerinizi var etmeye kādiriz. Yine, sizi bilmediği-niz bir biçimde halk etmeye ve benzerini bildiğiniz şekilde yaratmaya kādiriz; yani her iki duruma da -hem sizin benzerlerinizi yaratmaya hem de sizin benzerleriniz olmayanları yaratmaya da- kādiriz. Hâl böyle iken nasıl olur da sizi yeniden yaratmaktan âciz kalırız?! Emsâlin meselin çoğulu olması da mümkündür. O takdirde mâna şöyle olur: Şu anda sizin içinde bulunmuş olduğunuz durumu, yaratılış ve ahlâkî özelliklerinizi değiştirmeye ve tebdil etmeye ve sizi bilmediğiniz özellikler üzerinde yeniden inşa etmeye kādiriz.

] 1163[ אة .kelimesi en-neş’ete ve en-neşâete şeklinde okunmuştur ا

[1164] Bu âyette kıyasın1 sıhhatine delil vardır; zira Allah âhiretteki yeniden yaratılışı ilk yaratılışa benzetmeye yanaşmamalarını cehalet olarak nitelemektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

63. Âyetin Tefsiri

63. Peki, hiç düşündünüz mü şu ekip diktikleriniz üzerinde?
Bu bölümü tek başına aç →

64. Âyetin Tefsiri

1 Yani şartlarına uygun yapılan bilimsel içtihadî kıyasın… Buna karşılık, fâsit, ma‘a’l-fârık kıyaslar olduğu da unutulmamalıdır. / ed.

[1165] “Peki, hiç düşündünüz mü şu ekip diktikleriniz” yani tohumunu saçtığınız, toprağını işlediğiniz yiyecekler “üzerinde? Onu siz mi bitiriyor-sunuz;” yani amacına ulaşıncaya kadar büyüyen yemyeşil bir bitki hâline siz mi getiriyorsunuz?! Hazret-i Peygamber’den (s.a.) şöyle rivayet edilmiştir: “Sizden biri sakın ‘Ben bitirdim.’ demesin; aksine ‘Ben ektim.’ desin.” Ebû Hüreyre, “ ْ ُ ْ أ َ َ âyetine dikkat edin!” dedi (…Peki, hiç düşündünüz mü) أve (bu âyeti) okudu.

[1166] Fetteden fütât, cezzeden cüzâz geldiği gibi אم da hatameden gel-mektedir; “kuruyup çer çöp hâline gelen şey”dir.

Bu bölümü tek başına aç →

65. Âyetin Tefsiri

65. İsteseydik, onu mutlaka çer çöpe çevirirdik de afallar dururdunuz:
Bu bölümü tek başına aç →

66. Âyetin Tefsiri

66. “[Eyvah!] Bittik tükendik!..”
Bu bölümü tek başına aç →

67. Âyetin Tefsiri

] 1167[ ْ ُ ْ َ َ (…dururdunuz) kesre ile fe-zıltum şeklinde ve aslı itibariyle fe-zaleltum şeklinde de okunmuştur. “…afallar” şaşırır [dururdunuz]. Hasan-ı Basrî’den şöyle nakledilmiştir: Yorgunluğunuz ve yaptığınız harcamalar -ya da o yüzden işlediğiniz günahlar- sebebiyle pişmanlık duyardınız! Nitekim tefekkenûne (pişman olurdunuz) şeklinde de okunmuştur. Hadiste şöyle geç-mektedir: “Âlimin durumu termal suya benzer; uzaktakiler ona gelir, yakın-dakiler ise tarafına bile bakmaz. Ve bu hâldeler iken ‘su’ çekiliverir. Böylece, bir topluluk ondan yararlanırken, diğer topluluk [kaçırdığına] yanar durur.”

] 1168[ ن َ ْ ُ א -yani harcadığımız şeylerin bedelini ödemek zorunda إyız ya da rızkımız yok olup gittiği için biz de bittik tükendik demektir. -İkincisinde, muğram helâk anlamındaki ğarâmdan türetilmiş olur.- “Hatta tamamen mahrum” yani bilakis şanstan yana bahtsız kalmış nasipsiz bir topluluğuz biz! Bahtlılardan olsaydık, bu başımıza gelmezdi.

[1169] E-innâ… şeklinde1 de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

68. Âyetin Tefsiri

68. Peki, hiç düşündünüz mü şu içtiğiniz su üzerinde?
Bu bölümü tek başına aç →

69. Âyetin Tefsiri

sadece?

Bu bölümü tek başına aç →

70. Âyetin Tefsiri

bulut demektir; tekili muznedir. Özellikle “beyaz bulut” olduğu da söylen-miştir ki suların en tatlısıdır. “Acı”, tuzluluk oranı bakımından içilemeye-cek derecede olan acı sudur. ن 1 َ ْ ُ א .ifadesi “Gerçekten zarar etmişiz mi!?” anlamında e-innâ… şeklinde de. / ed إ

[1171] Şayet “Levin cevabında; א א ُ אهُ ْ َ َ َ (onu mutlaka çer çöpe çe-virirdik) ifadesi neden Lâm’lı gelmiş de bu Lâm’sız gelmiş?”1 dersen şöyle derim: Lev iki cümlenin başına gelir ve bunlardan ikincisi, birinci üzerine ceza cümlesi şart cümlesine bağlandığı gibi ta‘lîk edilirse, ayrıca İnve onun gibi amel eden Lâ gibi tamamen şart anlamı da içermezse ve şart anlamı ancak, her iki cümlenin içeriği hakkında ‘birincinin imkânsızlığı sebebiyle ikincinin de imkânsız olduğu’nun ifadesi şeklinde olursa, o takdirde ceva-bında bu bağlantının varlığına alâmet olacak bir şeye ihtiyaç duyulur ve bu sebeple, o alâmet işini görmesi için ilaveten Lâm getirilir. Mâ’dan sonra hazfedilmesi hâlinde mekânı meşhur olan bir alem olur; çünkü bir şey bi-lindiği ve yeri meşhur olduğu, herkesçe alışılmış, me’nûs bir hâl aldığı za-man dinleyicinin onu anlamış olduğu mülâhazasıyla onun lafızda zikredilip edilmediğine aldırış edilmez. Dikkat edersen, Ru’be’den nakledildiği şekliy-le; “Nasıl sabahladın?” sorusuna “İyi” demesi2 maksada kâfi görülmüştür. O, herkesin kendisini bildiği için cer harfini hazfetmiştir; çünkü meşhur olması hasebiyle, zikredilip edilmemesi arasında bir fark bulunmamaktadır. Bu konuda sana Evs’in şu sözü de yeterlidir:

[Yabanî sığırın peşine düşmüş yırtıcıları gören] avcı, sonunda dedi ki hayretle:“Bugünkü gibi bir kovalanan da görmedim, kovalayan da!”

Bu örnekte, âmil olan3 lem era (görmedim) ifadesi hazfedilmiştir. Şu hâlde (âyette) onun hazfi lafız açısından ihtisar amaçlı olup anlam bakı-mından sabittir. Buna göre, her iki yerde de durum aynı olmakta ve ara-larında fark bulunmamaktadır. Kaldı ki, Lâm’dan bahsedilmesi ve aradaki mesafenin kısa olması, ikinci defa zikredilmesine de ihtiyaç bırakmamış ve onun yerini tutmuştur. [Soruya cevap sadedinde] şu da söylenebilir: Lâmkuş-kusuz pekiştirme (mutlaka) anlamı vermektedir. Yenilecek ile ilgili âyetin başına gelmiş, içilecek ile ilgili olanınkine gelmemiştir. Bu da yenilecek ola-nın içilecek olana öncelikli olduğunu göstermek içindir ve onun kaybıyla ilgili azap tehdidinin daha şiddetli ve ağır olduğunu göstermek içindir. Şu açıdan ki içilen şey, yenilen şeye tâbi olarak ihtiyaç duyulan bir şeydir. Dik-kat edersen, misafirine önce yemek verir, ardından su ikram edersin; aksini yapsaydın, Ebu’l-‘Alâ’nın şu sözünün altına sen de girmiş olurdun:

İnsanların misafirleri mis gibi halis sütle doyurulurken, bunlar misafirlerine buz gibi soğuk, tatlı su ikram ederler.4

1 Yani “onu acılaştırırdık” anlamındaki א ً א אهُ أ ْ َ َ ifadesi neden “mutlaka” kelimesi olmaksızın gelmiş. / ed. 2 Yani bi-hayrin diyeceğine hayrin demesi. / ed.3 Yani א َ َ א و ْ َ kelimelerini nasbeden. / ed4 Yani su ikramıyla yetinir cimriler! / ed.

Yine, Arabın birine su ikram edilmiş de “Suyu tok karna içerim ben!” demiş. İşte bu yüzden yiyecekle ilgili âyet içecekle ilgili olana takdim edilmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

71. Âyetin Tefsiri

71. Peki, hiç düşündünüz mü şu tutuşturduğunuz ateş üzerinde?
Bu bölümü tek başına aç →

72. Âyetin Tefsiri

Biz miyiz sadece?

Bu bölümü tek başına aç →

73. Âyetin Tefsiri

muhtaçların istifadesine sunduk.

Bu bölümü tek başına aç →

74. Âyetin Tefsiri

“ateş.” Araplar üsttekine zend, alttakine zende dedikleri iki çöpü birbirine sürtmek suretiyle ateş yakıyorlardı. Onlar ateşi tutuşturdukları bu iki çöpü erkek ile dişiye benzetirler1 idi.

[1173] “Onun ağacını” yani zend ve zendeyi elde ettikleri ağacı. [1174] “Hatırlatıcı” yani cehennem ateşini hatırlatmak üzere… Şu alâ-

ka ile ki; biz ateşi hayatın idamesi için gerekli, herkesi de ona muhtaç kıl-dık. Böylece, insanlar hayatlarının içinde ve gözlerinin önünde olan ateşe ibretle baksınlar da uyarıldıkları cehennemi hatırlasınlar istedik. Ya da biz onu bir andıç (tezkire) ve cehennemden bir numune kıldık. Nitekim hadis-te bu anlamı çağrıştıran şekilde şöyle kullanılmıştır: “Şu Âdemoğullarının yakmakta olduğu ateş var ya onun harareti cehennemin sıcaklığının yetmiş cüzünden sadece biri kadardır!” [Müslim, “Kitâbü’l-Cenne”, 30]

] 1175[ אع َ istifade, yarar demektir. َ ِ ْ ُ ıssız yerlere konanlar, [yolcular ve] çölde yaşayanlar için. Ya da karınları boş, azık torbalarında hiçbir yi-yecek kalmamış olanlar için. “Günlerdir hiçbir şey yemedim.” anlamında akveytü min eyyâmin denir.

[1176] “Öyleyse, tenzih ve takdis et [ulu] Rabbinin adını;” yani Rabbi-nin adını anmak suretiyle tesbihte bulun. ِ ْ ile “zikir” kastedilmiş de (ad) اolabilir; yani Rabbini zikretmek suretiyle tesbihte bulun. “Ulu” anlamın-daki ِ َ ْ muzāfın ya da muzāfun ileyhin sıfatıdır; birinciye göre “Rabbinin اulu adını”, ikinciye göre de “Ulu Rabbinin adını” demek olur. Âyetin anla-mı şöyledir: Allah Teâlâ kudretine ve kullarına olan nimetlerine delâlet ede-cek hususları anınca; “Bütün bunların karşısında tesbihde bulun!” buyur-muştur. Tesbih, “Sübhânallah!” diyerek Allah’ı her türlü noksanlıktan uzak ve yüce görmektir. Bu ya O’nun vahdaniyetini inkâr edip nimetlerine nan-körlük eden zalimlerin iddialarına karşı O’nu tenzih etmek anlamındadır1 Bunların birbirine sürtülmesi sonucu ateşin peydahlanmasını erkekle dişinin çiftleşmesi sonucu döl

alınması gibi görürler. / çev.

ya [Fesübhânallah! diyerek] Allah’ın bunca, apaçık nimetle onları bürümesine karşı gösterdikleri nankörce tutuma hayret anlamındadır ya da Allah’ın [yu-karıda] saydığı, dikkat çektiği nimetlere karşı O’na şükretmek anlamındadır.

Bu bölümü tek başına aç →

75. Âyetin Tefsiri

75. Yoo!.. ‘yıldız’ların iniş yerlerine yemin ederim ki!..
Bu bölümü tek başına aç →

76. Âyetin Tefsiri

] 1177[ ُِ ْ َ ا ifadesi, “Yemin ederim!” anlamında olup Lâ, tıpkı َ َ ْ َ ّ َ ِ

אبِ ْכِ ُ ا ْ âyetindeki (Ehl-i Kitap böylece şunu öğrensin ki…” [Hadîd 57/29]“) اgibi pekiştirici zâit bir harftir. Hasan-ı Basrî de Lâm, mübteda - haber-den oluşan isim cümlesinin başına gelen başlama Lâm’ı olmak üzere ve fe-le-ene uksimu (Kesinlikle yemin ederim!) anlamında fe-le-uksimu okumuş-tur. Buna göre, cümlenin aslı ene uksimudur, le-Zeydun muntalıkun ( Zeyd gitmekte.) cümlesi gibidir; daha sonra mübteda hazfedilmiştir. Lâm’ın ye-min için olması iki sebepten dolayı doğru değildir: 1) Çünkü onun hakkı pekiştirici Nûn ile gelmesidir; bunsuz kullanımı zayıf ve çirkindir. 2) Yemi-nin cevabında “Mutlaka yapacağım!” denmesi, gelecek anlamı verir; yemin fiilinin ise şimdiki zaman için olması gerekir.

] 1178[ مِ ُ ا ِ ِ ا َ ِ “Yıldızların düştüğü, battığı yerlere” demektir. (i) Belki de1 gecenin sonunda, yıldızlar artık batma konumunda olduklarında Allah’ın birtakım büyük özel işleri vardır. Yahut meleklerin o anda özel nitelikli ibadetleri bulunmaktadır. Yahut o vakit Allah’ın salih kullarından teheccüd için kalkanların ve O’na yönelenlerin özel vakitleridir. Ve bunlar rahmet ve rızanın indiği özel zamanlardır. Bu yüzden, Allah onların ko-numlarına yemin etmiş, ardından bunun büyük bir şey olduğunu belirte-rek şöyle buyurmuştur: “Bir bilseniz, gerçekten büyük bir yemindir bu.” (ii) Yahut ‘yıldızların konumları’ndan menzil ve yörüngelerini kastetmektedir. Bunda Allah’ın kudret ve hikmetinin yüceliğine, nitelenemeyecek derecede büyük bir delil vardır. O zaman, “Bir bilseniz, gerçekten büyük bir yemindir bu.” ara cümlesinin içinde bir ara cümle daha var demektir; çünkü “Bir bil-seniz, gerçekten büyük bir yemindir bu.” cümlesi, yemin ile onun cevabı olan “Şüphesiz bu, değerli bir hitaptır (Kur’ân-ı Kerim’dir).” cümlesinin arasına girmiş; bu cümlenin içindeki “bir bilseniz” ifadesi de ٌ َ َ َ ile onun sıfatı olan ِ َ ’in arasına girmiş olacaktır. (iii) Şu da söylenmiştir: ‘Yıldız’ların iniş yerlerinden maksat, Kur’ân’ın necimlerinin vuku bulduğu, yani parça parça (müneccemen) inmekte olan Kur’ân âyetlerinin iniş zamanlarıdır.

Bu bölümü tek başına aç →

80. Âyetin Tefsiri

olunan yahut her türlü faydayı özünde toplayan çok yararlı ya da Allah ka-tında çok değerli. “Sımsıkı korunan bir (ana) kitapta.” Yani ona yanaşabilen melekler dışında hiç kimsenin erişemediği, onlardan gayrının içeriğine vâkıf olamadığı korunaklı kitap. Ona yanaşabilen melekler de her türlü günah ki-rinden ve diğer olumsuz davranışlardan arındırılmış varlıklardır. Bu mâna cümlenin ٍن ُ כْ َ אبٍ -un sıfatı yapılması hâlinde1 böyledir; o zaman maksat Lev’כِh-i Mahfuz olur. Cümle, Kur’ân’ın sıfatı yapılırsa o takdirde mâna şöyle olur: Ona ancak taharet üzere olan insanlar dokunabilir, yani yazılı Kur’ân’a ancak abdestli olanlar el sürebilir. Kimi de bunu Kur’ân’ın okunmasına yormuşlar ve onun abdestsiz okunamayacağını söylemişlerdir. İbn Ömer (v. 73/693), “Bana daha sevimli geleni onu ancak taharet üzere olanların okuyabilmesi-dir.” demiştir. Buna mukabil İbn Abbas, bir rivayette cünübün Kur’ân’ı oku-yabileceğini (mubah) söylemiştir. Hazret-i Peygamber’in “Müslüman, Müs-lümanın kardeşidir; ona zulmetmez ve onu (zalime) teslim etmez.” [Buharî, ?; Müslim, ?] cümlesi de buna benzer,2 yani ‘kardeş’ine haksızlık etmesi, ya da haksızlığa uğradığında sessiz kalması Müslümana yakışmaz.

ون) [1180] َ ُ el-mutetahherûn; idgamla el-muttahherûn; tahharahû (ا(onu arıttı) anlamındaki atharahûdan el-mutherûn şeklinde de okunmuş-tur.3 Yine, “kendilerini arıtanlar ya da başkalarını -onlar hakkında istiğfar ederek- arındıranlar ve indirmekte oldukları vahyi tertemiz indiren [melek]ler” anlamında el-mutahhirûn şeklinde de okunmuştur.

] 1181[ ِ ْ َ (indirilmektedir) kelimesi Kur’ân’ın [bu pasajdaki] dördün-cü sıfatıdır; yani o, “Âlemlerin Rabbi tarafından indirilmektedir.” Ya da sıfat anlamında masdardır; çünkü o, Allah’ın sair kitapları arasından ‘par-ça parça indirilmiş’ tek kitaptır ve bu kullanımla4 sanki ‘peyderpey indi-rilme’ özelliğinin onun özünde bulunduğuna işaret edilmiş olmaktadır. 1 Yani “tertemiz olanlardan başkasının el süremeyeceği [sımsıkı korunan bir (ana) kitapta]…” / ed.2 Yani “Ona el sürmez.” anlamındaki ifadesi, “ona el sürmemelidir” anlamındadır. Tıpkı hadisteki

”ifadelerinin “… zulmetmesin - … teslim etmesin (.Ona zulmetmez; onu teslim etmez) و anlamına gelmesi gibi. [Ancak bu, ikinci görüşe göredir.] / ed.

4 Yani içerdiği teksir anlamıyla, “çok sayıda nüzûl (iniş)” söz konusu olduğunu belirten tef‘îl sîgasıyla… İnzâl sîgasında bu mâna yoktur, burada ilgili kitabın “sadece inmiş” olması söz konusu edilir. Bununla birlikte, Tevrat ve İncil de tek parça inzal edilmiş değildir. / ed.

O yüzdendir ki Tenzîl ismi, Kur’ân’ın isimleri arasında anılmakta ve mesela “Tenzil’de geldiği üzere şöyle şöyle…” ya da “Tenzîl, şöyle buyurmaktadır.” denebilmektedir. Yahut mübtedanın hazfiyle; huve tenzîlun (O bir tenzil-dir.) şeklinde de takdir edilebilir. Nuzzile tenzîlen takdiriyle (yani mef‘ûl-i mutlak olarak) mansūb da okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

81. Âyetin Tefsiri

81. Şimdi siz, böylesine önemli bir sözü mü küçümsüyorsunuz?!
Bu bölümü tek başına aç →

82. Âyetin Tefsiri

nuz?!” Yani işini sağlam tutmayan, gevşek davranıp işe dört elle sarılmayan biri gibi Kur’ân’ı önemsemiyorsunuz!..

] 1183[ نَ ُ ِّ ُכَ ْ כُ ْ أ כُ َ نَ رِزْ ُ َ ْ َ ifadesinde, muzāfın hazfi1 söz konusu olup وَtakdir “Rızkınızın şükrünü tekzip mi kılıyorsunuz?!” şeklindedir; yani şük-retmeniz gerekirken onun yerine yalanlamayı mı koyuyorsunuz?! Nitekim Hazret-i Ali, ve tec‘alûne şükrakum ennekum tukezzibûne okumuştur. -Bu-nun bizzat Hazret-i Peygamber’in kıraati olduğu da söylenmiştir.- Mâna şöyledir: Kur’ân nimetine karşı eda etmeniz gereken şükrü, onu tekzibe dönüştürüyorsunuz hâ?!

[1184] Âyetin; envâ’ (tekili nev’) yani burçlar ve Arapların yağmuru buna nispet etmeleri hakkında indiği de söylenmiştir. Rızıktan maksat yağ-murdur; yani Allah Teâlâ’nın size yağmur sayesinde vermiş olduğu rızkınıza karşı edeceğiniz şükrü, onları yıldızlara nispet ederek Allah’tan olduğunu inkâr etmek suretiyle tekzibe döndürüyorsunuz!

[1185] (“Yalanlıyorsunuz” anlamındaki ن ِّ כ ifadesi; “Yalan söylüyor-sunuz.” anlamında) tekzibûn da okunmuştur. O takdirde maksat, bunların Kur’ân hakkındaki “Şiir, sihir ve düzmece!” şeklindeki sözleri ile yağmur hakkında “O burçların etkisiyledir!” demeleridir. Kaldı ki hakkı yalanlayan herkes [haddizatında] yalandır.

Bu bölümü tek başına aç →

83. Âyetin Tefsiri

83. Peki, ya can boğaza gelip dayandığında?
Bu bölümü tek başına aç →

84. Âyetin Tefsiri

84. O sırada (çaresizce) bakakaldığınızda?
Bu bölümü tek başına aç →

85. Âyetin Tefsiri

85. Biz ona sizden daha yakınızdır; fakat siz görmezsiniz...
Bu bölümü tek başına aç →

86. Âyetin Tefsiri

1 Bilindiği üzere, ibareyi hazifsiz anlamak daha isabetlidir: Buna göre anlam “(Kur’ân’dan) bütün nasi-biniz, onu yalanlamak mı olacak?!” şeklinde olur. Rızık nasip demektir, yeme içme ile sınırlı değildir. Örneği: “Bize faydalı ilim nasip et.” anlamında ve’rzuknâ ‘ilmen nâfi‘an. / ed.

2 Yani, “Madem, hesaba çekişi ve cezalandırma vasfı olan bir efendiniz yokmuş… ” Aslında, Müşriklerin âhireti ve hesap-kitabı inkâr etmeleri tenkit ediliyor. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

87. Âyetin Tefsiri

boğaza gelip dayandığında, geri döndürsenize onu, madem ‘Rab’sizmişsi-niz!..) şeklindedir.

[1187] Ey ölü sahipleri! “Biz” kudretimizle ve ilmimizle ya da ölüm me-lekleriyle “ona sizden daha yakınızdır.”

[1188] Mâna şöyledir: Her şeyde ve her konuda Allah’ın fiil ve âyetle-rini inkâr etmektesiniz! Sizi acze düşüren (mu‘cize) bir kitap indirdiğinde onun büyü ve düzmece olduğunu söylemektesiniz! Size bir elçi gönder-diğinde onun büyücü ve yalancı olduğunu iddia etmektesiniz! Size hayat bahşedecek bir yağmur gönderdiğinde ihmal ve tembelliğe sevk edecek bir anlayışla “Falanca yıldızın / burcun etkisiyle oldu bu!” demektesiniz… O hâlde, söyleyin; size ne oluyor ki çıkan ruhu bedene döndüremiyorsunuz?! Madem onu kabzeden biri yok ve siz Allah’ın sıfat ve fiillerini devre dışı bırakıyorsunuz, O’nun Hayat veren - Öldüren, İlk yaratan - Yeniden yara-tan1 olduğunu inkâr ediyorsunuz, iddianızda sadık iseniz neden canı çıkan bedene ruhu döndüremiyorsunuz?!

[1189] İkinci ْ َ َ pekiştirme için tekrar edilmiştir. א َ ُ ِ ْ َ ’daki (geri döndürsenize onu) zamir nefse -yani ruha- râcidir. ِ ْ َ ا بُ َ ْ daki (ona daha’أyakın) zamir ise can çekişene râcidir. َ ِ ِ َ َ ْ َ yani “(Madem) Rab’sizmiş-siniz…” ( ٌ ِ َ kelimesi) sultan tebaasını yönettiği zaman kullanılan dâ-ne’s-sultānu er-ra‘iyyete ifadesinden gelmektedir.

Bu bölümü tek başına aç →

88. Âyetin Tefsiri

88. İmdi; (ölen kişi) gözde kullardan ise
Bu bölümü tek başına aç →

89. Âyetin Tefsiri

zikredilen üç zümreden ‘öncü olanlar’dan (sâbikûn) ise, o takdirde ona bir dinlenme ve rahatlık vardır. Hazret-i Aişe, Peygamber’in (s.a.) âyeti zamme ile fe-rûhun şeklinde okuduğunu rivayet etmiştir. [Tirmizî, “Ebvâbü’l-kırâa”, 6] Hasan-ı Basrî de öyle okumuş ve rûh rahmettir demiştir; çünkü rûh, mer-hum için hayat demektir. Denilmiştir ki bunun anlamı bekādır; yani rızık ve nimetlerle birlikte ebedî hayat, bu ikisi birlikte onun için olacaktır. אن رrızık demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

90. Âyetin Tefsiri

90. Sağ cenahtakilerden ise,
Bu bölümü tek başına aç →

91. Âyetin Tefsiri

cenahtakilerden olan! Sana sağ cenahtaki kardeşlerinden selâm var; yani onlar sana selâm ediyorlar. Tıpkı “Sadece ‘Selâm! Selâm!’ sesleri...” [Vâkı‘a

56/26] âyetindeki gibi.

Bu bölümü tek başına aç →

92. Âyetin Tefsiri

92. Ama bir de yalanlamakta direnen yanlış yoldakilerden ise,
Bu bölümü tek başına aç →

93. Âyetin Tefsiri

93. (cezası) kaynar sudan ibaret bir ‘ziyafet’tir
Bu bölümü tek başına aç →

94. Âyetin Tefsiri

ِ ِّ âyetindeki (Ziyafetleri budur işte, yargılanma gününde!” [Vâkı‘a 56/56]“) اgibi. Hafifletilerek (nuzlun) de okunmuştur.

] 1193[ ٍ ِ َ ُ َِ ْ َ لٌ (...ve boylamaktır cayır cayır yanan ateşin dibini) وَ ُ ُ

Nüzül ve ٍ ِ َ Hamîm üzerine atıfla merfû‘ ve mecrur olarak da okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

95. Âyetin Tefsiri

95. Bunlar, kesin birer gerçektir.
Bu bölümü tek başına aç →

96. Âyetin Tefsiri

kesin, sabit gerçekliklerdir.

[1195] Hazret-i Peygamber’den nakledilmiştir ki “Kim her gece Vâkı‘a sûresini okursa ona asla yoksulluk dokunmaz.”

Bu bölümü tek başına aç →