KEŞŞÂF TEFSİRİ

Tûr Sûresi — KEŞŞÂF TEFSİRİ

Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla…

1. Âyetin Tefsiri

1. Tûr(-i Sînâ’y)a,
Bu bölümü tek başına aç →

2–3. Âyetlerin Tefsiri

2-3. yayılmış parşömene satır satır dizilen kitaba,
Bu bölümü tek başına aç →

4. Âyetin Tefsiri

4. o âbad eve,
Bu bölümü tek başına aç →

5. Âyetin Tefsiri

5. şu yüksek tavana
Bu bölümü tek başına aç →

6. Âyetin Tefsiri

yen’deki dağın adıdır. “Satır satır dizilen kitap” amellerin yazıldığı kitap-tır. ّرَق sayfa demektir; “amellerin kaydedildiği deri (parşömen)” olduğu da söylenmiştir. Nitekim “Kıyamet günü, karşısına açılmış bir kitap çıkarırız.” [İsrâ 17/13] buyrulmuştur. Bu kitabın; “Allah’ın Hz. Mûsâ için yazdığı ve yazılırken kalemin cızırtısını Mûsâ’nın duyduğu” kitap olduğu da, Levh-i Mahfuz olduğu da söylenmiştir. Yine, Kur’ân-ı Kerim de denilmiştir; ancak kitâbın nekire getirilmesi, Kur’ân’ın kitap cinsleri arasından özel bir kitap olmasındandır. Tıpkı א َ ّ َ א َ وَ ٍ ْ َ Nefse ve onu ‘düzen’leyene…” [Şems“) وَ91/7]) âyetindeki ٍ ْ َ kelimesinde olduğu gibi.

[841] “Âbâd ev” yedinci kat semadaki evdir; âbâd oluşu ise, girip çı-kan meleklerin çokluğu sebebiyledir. Bu evin Kâbe olduğu da söylenmiştir; çünkü Kâbe, hacılar, umreciler ve civarında yaşayanlarla ma‘mur [âbâd]dır. “Yükseltilmiş tavan” gökkubbedir.

] 842[ رِ ُ ْ َ ْ ِ ا ْ َ ْ تْ dopdolu deniz”dir; ancak“ وَا َ ِّ ُ אرُ َ ِ ْ [Tekvir 81/6] وَاِذَا اâyetinin işaretiyle “tutuşturulacak olan deniz” de denilmiştir. Rivayete göre, Allah Teâlâ tüm denizleri ateşe çevirecek ve onunla cehennem ateşini kı-zıştıracakmış. Yine rivayete göre, Hz. Ali (v. 40/661) bir Yahudiye “Sizin kitabınıza göre cehennem nerede?” diye sormuş; “Denizde.” deyince, şöyle demiş: “Ben bu bilginin doğru olduğunu düşünüyorum; çünkü Allah Teâlâ رِ ُ ْ َ ْ ِ ا ْ َ ْ ”.buyuruyor وَا

Bu bölümü tek başına aç →

7. Âyetin Tefsiri

7. Senin Rabbinin azabı kesinlikle gerçekleşecek;
Bu bölümü tek başına aç →

8. Âyetin Tefsiri

[843] “Gerçekleşecek” yani inecek. Cübeyr b. Mut‘im (v. 59/679) de-miştir ki; “Esirler hakkında konuşmak için Peygamber’in (s.a.) yanına gel-dim ve onu sabah namazında Tûr sûresini okurken gördüm. ‘Senin Rabbi-nin azabı kesinlikle gerçekleşecek!” âyetine gelince, azabın inivereceğinden korkarak oracıkta Müslüman oldum.”

Bu bölümü tek başına aç →

9. Âyetin Tefsiri

9. O gün ki; gök gider gelir;
Bu bölümü tek başına aç →

10. Âyetin Tefsiri

ket etmek” anlamına geldiği de söylenmiştir. O, geniş bir alanda gidip gelen şeydir. Tıpkı dizin üzerinde diz kapağı gibi.

Bu bölümü tek başına aç →

11. Âyetin Tefsiri

11. Hâlleri haraptır o gün, yalanlayanların!
Bu bölümü tek başına aç →

12. Âyetin Tefsiri

12. Daldıkları yerde oyalananların!..
Bu bölümü tek başına aç →

13. Âyetin Tefsiri

] 845[ ض [dalmak anlamında olduğu hâlde], artık neredeyse yalnızca “boş işlere ve yalana dalmak” anlamında kullanılmaktadır. Örneği: “[Kur’ân ve Pey-gamber hakkında boş, suçlayıcı sözlere] dalanlarla birlikte biz de dalardık.” [Müddes-sir 74/45]; “Ve onların daldığı şeyin1 benzerine siz de daldınız!” [Tevbe 9/69].

] 846[ عّ -sertçe itmek demektir. Şöyle ki; cehennem bekçileri onların el اlerini boyunlarına bağlayacak; ayaklarıyla perçemlerini birleştirecek ve ensele-rinden iterek yüzüstü cehenneme yuvarlayacaklardır. Zeyd b. Ali (v. 122/740), du‘â kökünden yud‘avne (çağrılırlar) şeklinde okumuştur; yani “Onlara ‘Gelin cehenneme girin ateşe!’ denildiği gün…” א .yani şiddetle itilerek دَ

Bu bölümü tek başına aç →

14. Âyetin Tefsiri

14. “İşte, yalanlayıp durduğunuz ateş!”
Bu bölümü tek başına aç →

15. Âyetin Tefsiri

15. “Sihir miymiş bu!? Yoksa, yine mi görmüyorsunuz?!”
Bu bölümü tek başına aç →

16. Âyetin Tefsiri

etmez. Çünkü sadece kendi yaptıklarınızın karşılığını alıyorsunuz!”[847] Onlara şöyle denilir: İşte ateş! “Sihir miymiş bu!?” Hani vahye sihir

diyordunuz ya, şimdi söyleyin bakalım sihir miymiş?! Yani bu doğrulayıcı ka-nıt da mı sihirmiş!? [ ٌ ْ

ِ َ ’da] Fâ getirilmesi bu mânayı katmak içindir.

[848] “Yoksa” dünyada görmediğiniz gibi “yine mi görmüyorsunuz?!” Yani dünyada bunu bildiren vahye karşı kör olduğunuz gibi, şu anda haber verilen bu gerçeğe karşı da mı körsünüz? Bu onlar için bir azar ve alaydır. 1 Yani “peygamber ve mesajının gerçekliğini red” mealinde atıp tutmanın… / ed.

[849] “Sizin için fark etmez” ifadesi gizli bir mübtedânın haberidir; yani iki durum da sizin için eşittir: sabır ve sabırsızlık. Şayet“Sabredip etmeme-nin eşit olması neden ‘Çünkü sadece kendi yaptıklarınızın karşılığını alıyor-sunuz!’ ifadesiyle gerekçelendirilmiş?” dersen şöyle derim:Çünkü sabrın, sabredenin hayırlı bir mükâfatla mükâfatlandırılmasıyla sonuçta bir fayda sağlaması sebebiyle, sızlanma üzerinde bir üstünlüğü vardır. Yapılanların karşılığı olan azaba sonuçsuz ve faydasız bir biçimde sabretmenin ise sızlan-maktan üstün hiçbir yönü yoktur.

Bu bölümü tek başına aç →

17. Âyetin Tefsiri

17. Müttakiler ise cennetlerde ve nimetlerdedir.
Bu bölümü tek başına aç →

18. Âyetin Tefsiri

cayır yanan o ateş azabından Rableri onları korumuş olduğu hâlde... [850] “Cennetlerde ve nimetlerdedir;” yani cennet ve nimet sıfatlarının

zirvesindedirler; cennet ki ne cennet, nimet ki ne nimet!.. Yahut takvâ sahip-lerine özgü, özellikle onlar için yaratılmış cennetler ve nimetler içindedirler.

] 851[ َ אכِ َ (mutlu mesut eğlenerek) kelimesi, fâkihine, fekihîne ve fâkihû-ne şeklinde okunmuştur. Kelimeyi hâl olarak mansūb okuyanlar, zarfı müste-kar kabul etmişlerdir. Kelimeyi [‘mutlu mesut eğleniyorlar’ anlamında] haber olarak merfû‘ okuyanlar ise zarfı lağv saymışlardır; yani Rablerinin kendilerine lut-fettiklerinden haz alarak... “Peki bu durumda, ْ ُ ْ رَ ُ -Rableri onları koru) وَوَmuş olduğu hâlde) ifadesi nereye atfedilmiş olacak?” dersen şöyle derim: אتٍ َ (cennetlerdedirler) ifadesine veya Mâ masdariye kabul edilerek ْ ُ ْ رَ ُ َ א آ َ (Rablerinin kendilerine verdikleriyle) ifadesine atfedilir ve anlam şöyle olur: Rablerinin kendilerine verdikleriyle ve onları kızgın cehennem azabından ko-rumasıyla mutlu mesut eğleniyorlar. ْ ُ ,cümlesindeki Vav’ın hâliye olması وَوَsonrasında ise gizli bir kad bulunması da mümkündür.1

Bu bölümü tek başına aç →

19. Âyetin Tefsiri

19. “Âfiyetle yiyin, için… Yaptıklarınızın karşılığı olarak.”
Bu bölümü tek başına aç →

20. Âyetin Tefsiri

eş kılmışızdır onlara.[852] Onlara, “afiyet dolu bir yeme, içmeyle yiyin, için” veya “yarayan

ve içe sinen bir yiyecek ve içecek yiyin, için” denilir. Bu, ağız tadıyla tüke-tilen yiyecek ve içecek anlamına gelir. İfadenin, şu beyittekine benzer bir anlamda kullanılmış olması da mümkündür:

Azze’nin kendine helâl gördüğü ırz ve şerefimize yönelik hakaretleri, vücuduna sirayet eden bir dert değil, âfiyet olsun, helâl ü hoş olsun!

1 Yani “Rablerinin kendilerine verdikleriyle -ki cayır cayır yanan o ateş azabından Rableri onları korumuş bulunmaktadır- mutlu mesut eğlenerek... / ed.

Yani א fiil yerini tutan mastar gibi kullanılmış bir sıfat olup me’stahallet ifadesi -tıpkı fiille merfû‘ kılındığı gibi- א ile mahallen merfû‘ kılınmıştır. Âdeta şöyle denmektedir: Irz ve şerefimizden hakaret edilmesi helâl görülen şey, Azze’ye helâl ü hoş olsun! İşte, âyetteki א ’in mânası da şöyle olabilir: Yeme, içme size helâl ü hoş olsun! Yapmış olduğunuz şey -yani yapmış ol-duğunuz şeyin karşılığı- size helâl ü hoş olsun!..

] 853[ א َ ِ ’nın başındaki Bâ, ِ ّ א ِ âyetinde (Allah yeter.” [Ra‘d 13/43]“) כَ olduğu gibi, zâittir. Şayet ekl ve şurb kelimelerini fâ‘il kabul edersen Bâ’nın müte‘allakı ا ُ َ ْ ا وَا ُ .olur (yiyin, için) כُ

[854] (“Âhû gözlü dilberlerle” anlamındaki ٍ رٍ ُ ِ ifadesi) bi-‘îsin ‘înin (âhû gözlü eşlerle) diye de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

21. Âyetin Tefsiri

] 855[ ا ُ َ ا َ ٍ ,ifadesi (iman edenler) وَا رٍ ُ ِ (ahu gözlü huriler) ifa-desine ma‘tūftur; yani onları ahu gözlü hurilerle ve iman edenlerle arkadaş yaparız; yoldaşları ve sohbet arkadaşları iman edenlerden olacaktır. Tıpkı “Sedirler üzerinde karşılıklı, kardeş kardeş otururlar.” [Hicr 15/47] âyetinde olduğu gibi; kâh ahu gözlü güzellerle hemhâl olacaklar kâh mümin kardeş-lerinin sımsıcak dostluğundan istifade edeceklerdir.

[856] “Nesilleri de izlerinde yürümüş olanlar…” Hz. Peygamber “Al-lah, derece bakımından kendilerinden daha aşağı olsalar bile müminin ma-kamına neslini yükseltecektir ki onlarla mutlu olsun.” buyurmuş ve sonra bu âyeti okumuştur. Hâsılı; Allah, onlara türlü türlü mutluluklar nasip ede-cektir: Kendileri için duydukları mutluluk, güzel eşlerle eşleştirilmiş olma-nın saadeti, mümin kardeşlerinin hoş sohbeti, evlat ve nesilleriyle bir arada bulunmanın lezzeti…

[857] Allah Teâlâ daha sonra şöyle buyurmuştur: Büyük, derecesi yük-sek bir iman sebebiyle “nesillerini de onlara katmışızdır.” Burada kastedi-len babaların imanıdır. İşte böylesi babaların zürriyetleri, o dereceyi hak etmeseler de her iki tarafa da bir lutuf olsun diye kendilerinin derecesine yükseltiriz. Böylece mutluluklarını tamamlar, nimetlerini kemale erdiririz.

[858] Şayetİman kelimesinin nekire (belirsiz) olarak kullanılmasının anlamı nedir?” dersen şöyle derim:“Anlamı, söz konusu imanın özel ve derecesi yüksek bir iman olduğunu göstermektir. İmanın bu şekilde kulla-nılması ile dereceleri aşağı zürriyetin imanı kastedilmiş de olabilir. Şöyle de-nilmiş gibidir: Kendilerini babalarının derecesine layık kılamayacak kadar az bir imanla [bile onları atalarının arasına kattık.]”

[859] [ ْ ifadesi;] (i) وا ذر ُ ُ ْ ذُرِّ ُ ْ َ َ ve etbe‘athum zurriyyetuhum (ii) وَاve (iii) zurriyyâtuhum / zurriyyâtihim ve (iv) Zel’in kesresiyle zirriyyâtuhum okunmuştur.1

[860] Başka bir yaklaşıma göre ise, ا ُ َ َ ا -ifadesi müb (iman edenler) وَاtedâ, ْ ُ َ ْ ذُرِّ ِ ِ َא ْ َ ْ אنٍ اَ َ א ِ (Kuvvetli bir iman sebebiyle zürriyetlerini de onlara kattık.) ifadesi haber, ْ ُ ُ ْ ذُرِّ ُ ْ َ َ (…nesilleri de izlerinde yürümüş olanlar) وَاifadesi ise ara cümledir.2

[861] “Kendilerinden eksiltmeksizin…” Yani belirttiğimiz tüm mükâ-fat ve lutufları kendilerine sağlayarak; yaptıklarının mükâfatından hiçbir eksik bırakmadan… Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Çocuklarının kendilerine kavuşması için onların mükâfatlarından bir şeyi eksiltip de ço-cuklarına vermedik. Çocuklarını onlara kavuşturmamız tamamen lutfu-muzladır. Fiil ْ ُ َא ْ َ şeklinde okunmuştur; ancak bu iki babdan da gelmiş اَolabilir; elete - ye’litu ve emâte - yumîtu vezninde elâte - yulîtu. Yine, âmene - yu’minu gibi âlete - yu’litudan âletnâhum şeklinde; lâte -yelîtu vezninde litnâhum şeklinde; velete - yelitu vezninden veletnâhum şeklinde de okun-muştur. Hepsinin anlamı aynıdır.

[862] “Çünkü herkes, kendi yaptığına ipoteklidir.” Yani ameline karşı-lık rehin alınmıştır. Tıpkı bir efendinin, alacağından dolayı kölesini rehin olarak hapsetmesi gibi, âdeta, kulun canı da Allah katında kendisinden is-tenen salih amel karşılığında rehin tutulmaktadır; salih amel işlerse Allah zincirini çözüp onu kurtuluşa erdirecek; aksi hâlde cezalandıracaktır.

Bu bölümü tek başına aç →

22. Âyetin Tefsiri

lerinde yürütmüş olduğumuz) şeklinde; İbn Âmir ise ve’ttebe‘athum zurriyyâtuhum “… nesilleri de iz-lerinde yürümüş olanlar…” şeklinde okumuştur. Diğer iki kıraat “… nesilleri de izlerinde yürümüş olanlar…” mealindedir. / ed.

2 İlk ihtimalde mâna önceki âyetin son cümlesine bağlanarak “Ahu gözlü hurileri eş kılmışızdır onlara ve bir de kendileri iman eden -nesilleri de iman ile izlerinden yürümüş oldukları için onları da kendilerine kattığımız- kimseleri [eş kılmışız]; hem de hiçbirinin alacaklarını eksiltmeksizin...” şeklinde olurken, ikin-cide şöyle olmaktadır: “İman edenler -ki nesilleri de iman ile onların izinden yürümüşlerdir- işte bunların nesillerini de kendilerine katmışızdır; hem de hiçbirinin alacaklarını eksiltmeksizin...” / ed.

Bu bölümü tek başına aç →

23. Âyetin Tefsiri

[863] “Bol bol vermişizdir” yani kesintisiz biçimde sürekli arttırmışızdır. [864] “Birbirlerine kadeh uzatırlar.” Birlikte oturdukları akraba ve dostla-

rıyla içki alışverişinde bulunurlar ve birbirilerine ikram ederler. “Onda” yani onun içiminde “ne saçmalamak vardır ne de günaha sokmak.” İçerken, dün-yada mey arkadaşlarının kafayı bulup gürültü patırtı yapmaları gibi bayağı ve faydasız sözler söylemezler; fâ‘ilini günahkâr kılan davranışlarda da bulunmaz-lar; yani yalan söyleme, sövüp sayma ve hayâsız laflar etme gibi, yükümlülük yurdu olan dünyada yapıldığı takdirde kişiyi günahkâr eden şeyleri yapmazlar. Aksine, haz alınacak şekilde hikmetli ifadeler ve güzel sözler kullanırlar; çünkü akılları yerindedir, gitmiş değildir. Üstelik bilge ve âlim kimselerdir. [ َ א وَ َ ٌ ْ َ َ ٌ ْ َ ifadesi], lâ lağve fî-hâ ve-lâ te’sîme şeklinde de okunmuştur.1

Bu bölümü tek başına aç →

24. Âyetin Tefsiri

] 865[ ْ ُ َ אنٌ َ ِْ yani emirleri altında ve kendilerine özgü oğlan çocukları.

نٌ ُ כْ َ yani sedefinde saklı; çünkü inci tazeyken daha güzel ve parlaktır. Veya korumaya alınmış; çünkü ancak değerli ve kıymeti yüksek şeyler korumaya alınır. Katâde’ye (v. 117/735), “Hizmet eden böyleyse hizmet edilen nasıl-dır?” diye sorulunca şöyle cevap vermiş: Hz. Peygamber buyurmuştur ki; “Canım kudret elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, ayın on dördündeki dolunay diğer yıldızlardan ne kadar daha parlaksa hizmet edilenlerin hizmet edenlere üstünlüğü de o kadardır.” Hz. Peygamber’in şöyle dediği de rivayet edilmiştir: “Cennette derecesi en düşük olanlardan biri hizmetçilerinden birini çağırır, kapısında bini birden ‘Buyurun! Buyurun! diye cevap verir.”

Bu bölümü tek başına aç →

25. Âyetin Tefsiri

25. Birbirlerine yönelerek sorarlar;
Bu bölümü tek başına aç →

26. Âyetin Tefsiri

(Rabbimizin azabından) kaygılanırdık.”

Bu bölümü tek başına aç →

27. Âyetin Tefsiri

korudu.”

Bu bölümü tek başına aç →

28. Âyetin Tefsiri

merhametliymiş (Berr, Rahîm).”[866] “Birbirlerine sorarlar.” Birbirleriyle konuşurlar ve birbirlerinin du-

rumlarını, yaptıklarını ve Allah katındaki bu dereceyi ne ile hak ettiklerini sorarlar. َ ِ ْ ُ (kaygılanırdık) yani Allah korkusundan kalbimiz ürperirdi.

1 (i) Ama ne saçmalatma vardır onda ne de günaha sokma... (ii) Ama saçmalatma namına da hiçbir şey yoktur onda, günaha sokma namına da... / ed.

َא] şeddeli olarak ve vakkānâ şeklinde de okunmuştur. “Azap” cehennem [وَazabını, cehennem ateşinin tutuşmasını ve alazlamasını ifade eder. Semûm, insan cildinin gözeneklerinden içine nüfuz eden kızgın bir yeldir. Cehennem ateşinin bu şekilde adlandırılmasının sebebi, onun böyle bir özelliğinin ol-masıdır. Allah’a kavuşmadan ve O’na dönmeden “önce”, yani dünyada O’na kulluk etmiş; bizi korumasını dilemişiz!.. “Allah gerçekten lutufkârmış;” ih-san sahibiymiş; “merhametliymiş!..” Merhameti öylesine büyükmüş ki kulluk edildiğinde mükâfatını verir, bir şey istendiğinde olumlu cevap verirmiş. [ [إHemze’nin fethasıyla li-ennehû anlamında ennehû diye de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

29. Âyetin Tefsiri

[867] “Öğüt vermene bak.” İnsanlara hatırlatma ve öğüt verme göre-vinde sebat et. Onların, “o bir kâhindir veya cinlidir” şeklindeki sözleri seni kesinlikle bundan vazgeçirmesin; buna aldırış etme; çünkü bu asılsız ve tutarsız bir sözdür; zira kâhin kehanette bulunurken zekâya ve dikkatli bir düşünceye ihtiyaç duyar. Cinli ise, akıl ışığı perdelenmiş kimsedir. Oysa sen Allah’ın lutfu ve sana ihsanda bulunduğu gerçek peygamberlik ve üstün akıl sayesinde bu ikisinden hiçbiri değilsin.

Bu bölümü tek başına aç →

31. Âyetin Tefsiri

نِ] [868] ُ َ ْ ا َ ْ رَ ِ ُ َ َ َ (Gözleyelim bakalım; zaman şunun başına neler açacak!) ifadesi] meçhul olarak yutarabbesu bi-hî raybu’l-menûni (Gözlensin bakalım; zaman şunun başına neler açacak!) şeklinde de okunmuştur. ِن ُ َ ْ ْ ا -zama رَnın insanları tedirgin eden ve onları hayrete düşüren hadiseleri demektir. Şair şöyle demiştir:

Felekten ve başıma getireceği şeyden dolayı mı sızlanacakmışım ben!?[Sızlananın sitemini kabul etmez ki devran!]

Menûnun ölüm anlamına geldiği de söylenmiştir; fe‘ûl veznindedir. Birisi bir şeyi kestiğinde mennehû denilir; çünkü ölüm de [hayatla] bağı koparmak-tadır. Aynı nedenle ölüme şe‘ûb (darmadağın eden) de denilmiştir. Müşrikler diyorlardı ki: “Şunun hakkında zamanın hadiselerini bekleyelim bakalım; kendisinden önceki Züheyr (b. Ebu Sülmâ; v. 609) ve Nâbiğa (ez-Zübyânî; v. 604) gibi nice şair yok olup gittiği gibi bu da yok olup gidecek!..”

[869] “Gözleyenlerdenim.” Benim yok olup gitmemi beklediğiniz gibi ben de sizin yok olup gitmenizi bekliyorum!

Bu bölümü tek başına aç →

32. Âyetin Tefsiri

] 870[ ْ ُ ُ َ ْ -yani akılları, vicdanları. Ahlâmu ‘âdin ( Âd kavminin akılla اَrı)deyimi de bundan gelmektedir. Anlam şöyledir: Bu çelişkili sözleri söy-lemeyi yoksa ‘akıl’ları mı emrediyor bunlara!? Söz konusu çelişki, onların “cinli” demelerinin yanı sıra “kâhin” ve “şair” diye de nitelemeleridir. Ku-reyşliler için “akıllı”, “zeki” denilirdi ya…1 “Yoksa” gerçek kendilerine apa-çık görülmüşken inatta haddi aşan “taşkın bir kavimdirler de ondan mı!?”

[871] Şayet“Akıllarının ‘emredici’ olarak nitelendirilmesinin anlamı nedir?” dersen şöyle derim:Bu, akıllarının onları bu noktaya götürdüğünü belirten mecazi bir ifadedir. Tıpkı “Atalarımızın taptıklarını ve mallarımız-da dilediğimiz tasarrufta bulunmayı bırakmamızı sana ‘namaz’ın mı emre-diyor?” [ Hûd 11/87] âyetinde olduğu gibi.

[872] (“Yoksa taşkın bir kavimdirler de ondan mı!?” anlamındaki ْ ُ اَمْ نَ ُ َא مٌ ْ َ ifadesi) bel hum kavmun tāğûn (Aksine, taşkın bir kavimdirler de ondan!) şeklinde de okunmuştur.

Bu bölümü tek başına aç →

34. Âyetin Tefsiri

[874] “Hayır, iman etmezler.” Yani, sözlerinin asılsızlığını, Hz. Muham-med’in uydurmacı olmadığını, çünkü onun getirdiği Kur’ân’ın benzerini getirmekten tüm Arapların âciz olduğunu ve Hz. Muhammed’in bir Arap olduğunu bile bile, inkâr ve inatlarından dolayı bu ithamlarda bulunuyorlar.

[875] [“Ona benzer” anlamındaki ٍ ifadesi] izâfet tamlamasıyla bi-ha-dîsi mislihî (Muhammed’e benzer birinin sözünü [getirin]) şeklinde de okun-muştur. Bu durumda zamiri Peygamber’e (s.a.) râci olur. Mâna şöyledir: Araplar arasında fesahat bakımından Muhammed’in benzeri yok değildir. Muhammed bu Kur’ân’ın dizimini yapabilmişse onun gibi biri de bunu yapabilir demektir. Haydi ona benzeyen birinin sözünü getirsinler!

Bu bölümü tek başına aç →

36. Âyetin Tefsiri

[876] Yoksa hiçbir yaratıcı ve takdir edici olmaksızın; fıtraten üzerinde bulundukları tarzda mı vücuda getirilmiş ve kaderleri çizilmiş?! Gerçek ya-ratıcıya kulluk etmediklerine göre kendi kendilerini mi yaratmışlar!?

[877] “Sizi, gökleri ve yeri kim yarattı?” diye kendilerine sorulduğunda ‘Allah’ diyorlar; ama söylediklerinin doğruluğundan emin değiller. Buna kesin olarak kanaat getirmiyorlar. Şöyle de denilmiştir: Hesaba çekilme ve karşılık görme gibi bir amaç güdülmeksizin mi yaratılmışlar!? Şöyle de de-nilmiştir: Bir anne ve babadan olmaksızın mı yaratılmışlar?!

Bu bölümü tek başına aç →

37. Âyetin Tefsiri

[878] “Yoksa Rabbinin”kısmet“hazineleri bunların yanında mıymış”ki peygamberliği diledikleri kimseye tahsis etsinler?! Veya Allah’ın ilim hazi-neleri bunların yanında mıymış ki kendileri bu ilmi vermek için hikmet ve maslahata uygun gördükleri kimseyi tercih etsinler? [Hazinelerin]“bekçileri de kendileri miymiş yoksa!?”

[879] Yetkiyi ellerinde tutan sahipler onlar mıymış ki rububiyet işleri-ni diledikleri gibi evirip çevirsinler. Sin’li olarak [َون ُ

ِْ َ ُ ْ okunduğu gibi [ا

Sād’lı olarak َون ُِْ َ ُ ْ .şeklinde de okunmuştur ا

Bu bölümü tek başına aç →

39. Âyetin Tefsiri

Muhammed’in değil, iddia ettikleri gibi kendilerinin galip geleceklerine ilişkin bilgiyi elde etmek için meleklerin sözlerini ve onlardan vahyedilen gayb bilgisini dinlemek üzere göğe dayanıp tırmandıkları “merdivenleri mi varmış!?”

[881] “Açık bir kanıt”yani onların -sözde- dinleyicilerini doğrulayan açık bir delil.

Bu bölümü tek başına aç →

40. Âyetin Tefsiri

] 882[ مٍ َ ْ َ insanın yükümlü bulunmadığı bir yükün altına girmesi de-mektir; yani onlara ağır ve altından kalkamadıkları bir sorumluluk mu do-ğuyor da bu onları sana tâbi olmaktan soğutuyor!?

Bu bölümü tek başına aç →

41. Âyetin Tefsiri

mi “yazıyorlar” yani “yeniden diriltilmeyeceğiz, diriltilsek de azap-mazap görmeyiz!” mi diyorlar?!

Bu bölümü tek başına aç →

43. Âyetin Tefsiri

[884] “Yoksa tuzak mı kurmak istiyorlar?” derken kastedilen, Darun-nedve’de1 Allah Resulü’ne ve müminlere kurmak istedikleri tuzaktır. “Nan-körce inkâr edenler” ifadesi ya bunlara işarettir yahut Allah’ı inkâr eden herkes kastedilmiştir.

[885] “Asıl tuzağa düşecekler onlardır.”Tuzaklarının ceremesinin ken-dilerine döneceği ve hilelerinin kendilerini kuşatacağı kimseler onlardır. Ki bu, Bedir savaşında öldürülmeleriyle gerçekleşmiştir. “Karşılıklı birbirimize tuzak kurduk ve ben onu tuzağa düşürdüm!” deyiminden olup hileleri boşa çıkacak demektir.

Bu bölümü tek başına aç →

44. Âyetin Tefsiri

[886] Kisf parça demektir. Bu, onların “Yahut iddia ettiğin gibi göğü üzerimize parça parça düşürmelisin.” [İsrâ 17/92] âyetinde nakledilen sözleri-ne bir cevaptır; demek istiyor ki aşırı azgınlık ve inatlarından dolayı tepele-rine gökten parçalar indirsek [bile] “Bunlar bize yağmur yağdıracak üst üste yığılmış bulut parçalarıdır.” diyecekler ve onun azap için tepelerine inen bir kütle olduğunu kabul etmeyecekler.

Bu bölümü tek başına aç →

47. Âyetin Tefsiri

ا] [887] ُ َ ُ ّ َ ] hattâ yulâkû şeklinde okunduğu gibi [hattâ] yelkav şek-linde de okunmuştur.2

1 Mekke şirk devletinin bir nev‘-i parlamentosu. / ed.2 Ciddi bir anlam farklılığı doğmamakla birlikte, ilk kıraat “karşı karşıya gelinceye kadar” şeklinde; ikinci

kıraat ise “karşılaşıncaya kadar” diye çevrilebilir. / ed.

] 888[ نَ ُ َ ْ َ (çarpılıp yere düşecekleri) ifadesi, “öldürülecekleri” anla-mındadır; َن ُ َ ْ َ (çarpılıp yere düşürülecekleri) şeklinde de okunmuştur ki sa‘akahû “onu çarptı”, su‘ika ise “çarpıldı” anlamındadır.1 Söz konusu ölüm, Sûr’a birinci üfürüş -yani ölüm üfürüşü- sırasında olacaktır.

[889] “Şüphesiz, zulmedenler” -yani bu zalimler- için “bundan” yani kı-yamet günündeki azaptan “başka bir azap daha var:” Bedir savaşında öldürül-meleri, yedi sene kıtlık çekmeleri ve kabir azabı. İbn Mes‘ûd’un (v. 32/653) mushafında dûne zâlike karîben (ondan başka yakında) şeklindedir.2

Bu bölümü tek başına aç →

48. Âyetin Tefsiri

[890] “Rabbinin hükmüne,” yani onlara süre tanımasına ve bu yolda uğrayacağın meşakkat ve sıkıntılara [sabret]. “Şüphesiz sen bizim gözetimi-miz altındasın.” ifadesi, seni görüyor ve kolluyoruz anlamında bir temsildir. ‘Ayn kelimesinin a‘yun şeklinde çoğul getirilmesi, (bizim) zamirinin ço-ğulluğuna uyum sağlaması içindir. Dikkat edilirse, ْ َ َ َ َ ْ ُ ِ Gözümün) وَönünde yetiştirilesin diye [ey Mûsâ]…) [TāHâ 20/39] buyrulmuştur.3 (َא ِ ُ ْ אَ ِ ) idgam ile bi-a‘yunnâ şeklinde de okunmuştur.

[891] “Kalktığında,” yani kalktığın / ayakta bulunduğun her yerde. An-cak “uykudan kalktığında” anlamına geldiği de söylenmiştir.

Bu bölümü tek başına aç →

49. Âyetin Tefsiri

[892] “Yıldızların batışı ardından,” yani gece sona erip, yıldızlar dönüp battığında. [َאر -kelimesi] “Batınca yıldızların ve izlerinin ardından” anlamın إدda fethayla edbâra şeklinde de okunmuştur. Kasıt bu vakitlerde subhânal-lāhi ve bi-hamdihî4 denilmesini emretmektir. Tesbihten kastın, “uykusun-dan uyandığında namaz kılması” olduğu da söylenmiştir. Geceleyin [tesbih etmek] akşam ve yatsı namazlarını kılmayı; yıldızların batışının ardından [tesbih etmek de] sabah namazını kılmayı ifade etmektedir.

[893] Peygamber’den (s.a.) nakledilmiştir ki: “Her kim Tûr sûresini okursa, Allah’ın onu azabından emin kılmasını ve cennetinde konfor içinde yaşatmasını hak eder.”

1 Müfessirin, yas‘akûne kıraatini esas aldığı anlaşılmaktadır. / ed.2 Dolayısıyla, “çarpılıp devrilecekleri o gün”ün Sûr’a üfürülme vaktinden evvel, dünyada gerçekleşeceği

anlaşılıyor. / ed.3 Âyette; ‘ayn kelimesi tekil olan mütekellim ي’si ile uyumlu getirilmiştir. / çev.4 Allah’a hamdüsena ederek O’nu her tür eksikten tenzih ederim, yani uzak bilirim. / ed.

Bu bölümü tek başına aç →